32. Bölüm

22. Bölüm

Elif Didar Kayır
elifdidar_1

Kurban Bayramı geldi, hepinizin bayramı mübarek olsun. Dilerim ki sizin de Merih gibi kurbanınızı bir çırpıda kesen sevdiceğiniz olur (dua mı beddua mı, orasından pek emin olamadım ama 🤣). Bayram sebebiyle, bayramın son günü de bayram hediyesi gibi olsun diyerekten bir bölüm daha yayınlayacağım. Keyifli okumalar!

 

 

 

 

Merih Alpay

Ailemden ayrıları neredeyse iki hafta oluyordu. En son Ayşe’yle konuştuğum sırada bomba patlamış ve hat kesilmişti. Ondan sonra da bir daha onları aramaya fırsatımız olmamıştı. Şırnak’ın güneybatısına, İdil’e geldiğimde olmuştu bu olay. Şerefsiz Rebi’nin adamları, Rebi ölse bile sessiz kalmıyorlardı. Aradan iki yıl geçmesine rağmen dağılmamaları bir mucizeydi. O mucize de gelip beni bulmuştu ama ben o mucizeyi onların bir taraflarına sokacaktım.

“Komutanım,” dedi Doruk.

“Efendim Doruk, ne oldu?”

“Sağ tarafımızda bir hareketlenme var.”

“Dikkatli ol, şu anda varlığımızı belli edemeyiz, içeride siviller var.” Şu anda bir operasyonun ortasındaydık. Şırnak’taki korumasız insanları kaçırıp Suriye’ye kaçırmışlardı. Küçük bir kulübeydi ama yaklaşık otuz tane sivili burada tutuyorlardı. Onları kurtardığımızda ülkemize geri dönebilecektik.

“Komutanım,” dedi tekrardan Doruk.

“Efendim Doruk, yine ne var?”

“Allah’ın izniyle sağ salim ülkemize dönersek eğer Elvin’i istemeye gider miyiz?”

“Hala mı lan, kızın babasının rızası yok işte oğlum.” Yanmıştı bir kıza aşkından yanıp tutuşuyordu da bir su vereni yoktu zavallının. “Bizi oraya kadar boşa tepeleme.”

“Komutanım, benim için ya, ne olur, hiç mi hatırım yok? Hem vermezse kaçırırım.” Dedi.

“Lan oğlum, sen maganda mısın?” dedi bu sefer de Ayber.

“Ama komutanım, Elvin’in de bende gönlü vardır, bilirim ben.”

“Sen o işi unut kardeşim.” Dedi bu sefer de Yunus. Doruğun iyice morali bozulmuştu.

“Komutanım, üç asker de şu anda dışarıda, muhtemelen içeride iki tane kaldı, ne yapayım, indireyim mi?” diye sordu Şevval.

“Gece Timinden iki asker de içeride, onlar iki kişiyi halleder, Şevval, atış serbest.” Dediğim anda Şevval peş peşe üç teröristi de indirmişti. Bomba patladıktan sonra Gece Timi desteğe gelmişti. Beraber üç operasyon yürütmüştük, üçünde de onlarca insanı kurtarmış ve Türkiye’ye geri göndermiştik. Bu da son operasyondu.

“Komutanım.” Dedi bu sefer ses Berattan geliyordu. “Tuğçe ve Mert içeridekileri halletti, etraf temiz, içeri girebiliriz.”

“Şeyma, Ozan, Egemen, Semih, siz pusuda kalıp dışarıyı kontrol edin. Berat, Şevval, Emre, Ayberk, siz benimle içeri giriyorsunuz. Deniz, Yunus ve Doruk, siz de binanın etrafını kontrol edin,” dedim ve beraber operasyonu sonlandırmak adına sahaya indik.

“Emre, Ayberk, çocuklarınızı özlediniz mi?”

“Özlemez olur muyum komutanım, burnumda tütüyor kızım,” dedi Ayberk.

“Ben de özledim komutanım, ne çok merak etmiştir şimdi Furkan beni,” dedi Emre.

“O zaman elimizi çabuk tutalım ve evlerimize dönelim hem daha kız isteyeceğiz değil mi?” dedim Doruk’a bakarak. Bunu duyan Doruk sevinçle bana döndü.

“Gerçekten mi komutanım, vallahi deyin.”

“Yemin verdirtme oğlum, tamam dedik ya.”

“Şu operasyondan sonra verin elinizi öpeyim,” dedi.

“Uzatma uzatma, işimizi hemen halledelim de gidelim,” dedim. İçeriden otuzdan da fazla insan çıktı. Vay soysuzlar! Hepsini sağ salim sınırdan geçirip Türkiye’ye ulaştık. Sonunda kendi topraklarımızdaydık. Havasına suyuna kurban olduğum memleketim.

“İki timi de kutlarım, aferin size. Özellikle de sana, timi iyi yönetmişsin, yokluğumu aratmamışsın.”

“Teşekkür ederim komutanım, sizin kadar olmasa da.” Dedi ve selamını verdi. Hep beraber Şırnak’taki üsse döndük, tabi beni orada ne karşılayacağını bilmeden.

“Ben Yarbay’a rapor geçip geliyorum.” Dedim ve timden ayrılıp Yarbay’ın odasına doğru ilerledim. Kapıyı çalıp içeri girdim. Yarbay beni görünce sert mizacından ödün vermedi ama içi rahatlamış gibiydi.

“Hoş geldin yüzbaşım.” Dedi.

“Hoş bulduk komutanım.”

“İyi misin, yaran beren var mı?”

“Yok komutanım.”

“Tamam o zaman rapor ver.”

“Gece ve Kasırga timiyle beraber üç operasyon düzenledik. İlk operasyonda bir tane teröristi sağ yakaladık ve sorguya çekilmesi için Türkiye’ye getirdik. İkinci ve üçüncü operasyonlardan canlı terörist yakalayamadık. Birinci operasyondan otuz iki, ikinci operasyondan otuz sekiz ve üçüncü operasyondan kırk kişi olmak üzere yüz dokuz Türk vatandaşını Türkiye topraklarına geri getirdik.”

“Aferin size, gözümün arkada kalmayacağını biliyordum. Timdekilerde hasar var mı?”

“Yok komutanım.”

“Güzel o zaman benim de sana bir haberim var, revire git bakalım, gidince anlarsın,” dedi.

“Emredersiniz komutanım,” dedim ve odasından çıktım. Neden beni revire yolladığını anlamadım ama üstten gelen emirleri uygulamamız gerektiğinden sorgulamadan revire doğru ilerlemeye başladım. Şu an odanın dolu olduğunu gösteren ışık yanıyordu. İçerideki kişinin çıkmasını bekledim. Yaklaşık on dakika sonra da elindeki bandajı düzelterek çıkan asker, onun arkasında da kalbimin ritmini değiştiren kadını gördüm. Ayşe buradaydı, hayal görüyor olamazdım değil mi? Hayal değilse eğer, onun burada ne işi vardı? Beni görmemişti. İçeri girmek için kapısını tıklattım. Naif sesi “Gelebilirsiniz,” diye yükseldi. Kapıyı açtım ve içeri girdim ama yine beni görmemişti, önündeki bilgisayardan bir şeyleri hallediyordu. Beni fark etmesi adına boğazımı temizledim ama yine bana bakmadı.

“Siz sedyeye geçin, geliyorum hemen,” dedi. Bu tavrı biraz sinirimi bozsa da hoşuma gitmişti. Demek ki benim yokluğumda hiçbir erkekle gerektiğinden fazla muhabbete girmiyordu. Bilgisayardaki işlerini halletti ve hemen yanında duran eldiven kutusundan iki tane eldiven alıp ellerine geçirdi ve sonunda arkasını döndü ve beni gördü. O an donup kaldı. İlk başta benim de sandığım gibi hayal sanmalı ki gözlerini ovuşturdu.

“Merih,” dedi. Ardından özlediğim sesinden adımı duymak ilaç gibi gelmişti.

“Güzelim,” dedim. O an yanaklarından yaşlar süzülmeye başladı.

“Gerçekten sen misin?”

“Benim tabii ya,” dedim ve oturduğum yerden kalkmamla Ayşe’nin kollarını boynuma dolaması bir oldu.

“Eşek, nerelerdesin? Haber de vermiyorsun, öldüm meraktan,” hem burnunu çekip hem de söyleniyordu.

“Geldim işte güzelim, buradayım,” dedim ve saçlarını kokladım, öptüm. Kokusunu ne kadar da çok özlemişim öyle. Ayşe de beni özlemiş olmalı ki boynuma öpücükler konduruyordu. İşte benim için mutluluk buydu: huzurlu vatan ve sevdiğim kadının kollarının arası. Ama birden Ayşe kollarını benden ayırdı. Şaşkın şaşkın ona bakarken, birden kamuflajımın fermuarını indirip üzerimden çıkardı, daha sonra tişörtümün ucunu tutup çıkarmaya çalıştı ama engel oldum.

“ne yapıyorsun Ayşe şimdi yeri ve sırası mı bunun ben de seni özledim” dediğimde yüzü kızarmaya başladı.

“Aklından neler geçiyor be, üstünü çıkar, yaran var mı bakacağım,” dedi. Bunu bana ilk defa söylemiyordu, bu bende dejavu hissi yarattı ama nedense mutlu olmadım.

“Yok, yaram falan iyiyim ben,” dedim ama beni dinlemedi ve tişörtümü de çıkardı.

“Dön,” dedi. Mecburen dediğini yaptım, ardından ağzından bir “hih” nidası döküldü.

“Ne oldu sırtına?” dedi.

“Önemli bir şey değil.” Operasyon sırasında boğuşurken bıçaklanmıştım ama dikiş atılmıştı, yani sorun yoktu.

“Ne demek önemli bir şey yok, Merih ya?” diye söylenmeye başladı.

“Ne oldu sırtına?”

“Ufak bir kaza ama bak dikiş attık merak etme.”

“Bacaklarında yara var mı, bana doğru söyle yoksa çıkartırım bak pantolonu da.”

“O kadar çok merak ediyorsan, çıkarmakta serbestsin. Ben sana hiçbir zaman hayır dedim mi sevgilim?” dedim ama Ayşe daha da kızardı.

“Eşek ya, iyisin iyi. Ağzın bu kadar açık olduğuna göre bir şeyin yok.” Kollarımı iki yana açtım ve o da hemen narin bir kuş gibi kollarımın arasına girdi.

“Seni çok merak ettim, neden bizi aramadın?” diye sordu, sesi kırgın geliyordu.

“Özür dilerim sevgilim, sinyal kesici kullandığımızdan dolayı kimse kimseyi arayamadı. Yoksa ben seni habersiz bırakır mıyım? Hem senin burada ne işin var bakayım? Biz seninle ne anlaşmıştık? Sen orduda Betül’ün yanında kalmayacak mıydın?”

“O telefonun bir ucunda beni o halde bırakmadan önceki anlaşmamızdı. Ayrıca tek de gelmedim ki, o yüzden bana kızmaya hakkın yok.” Dedi. Ne demek tek gelmemişti?

“Kimle geldin?”

“Abim de burada, onunla beraber geldik.” Dediğinde bir şok dalgası daha yaşadım.

“Peki o nerede?” diye sordum merakla.

“O da şu anda şehir merkezindeki bir hastanede görev yapıyor. Yarbay bize bu görevleri verdi.” Dedi. İyi de yarbay onlara neden görev vermişti ki? Aklımdaki soru işaretlerini anlamış olmalı ki anlatmaya devam etti.

“Sen sağ salim dönene kadar burada kalmak istiyorduk ama boş da durmak istemedik. Burada çalışa bir kadın varmış, doğum iznine ayrılacakmış ama yerine henüz birini bulamamışlar. Ben de sen gelene kadar geçici bir süre burada göreve başladım, abin de boş durmamak, katkıda bulunmak için bu işe başladı.” Diye açıkladı.

“O zaman ben de döndüğüme göre yakında dönüş var, hazır mısın?” diye sordum, o an gözleri parladı.

“Geri mi dönüyorsun?” diye sordu.

“Bir haftalığına, daha sonra kalıcı bir şekilde Şırnak’ta göreve başlayacağım.” Dediğim anda bana parlayarak bakan gözleri soldu.

“Ne demek kalıcı bir şekilde burada göreve başlayacağım? Senin görev yerin Mardin değil mi?”

“Mardin ama bizim timi artık burada görevlendirdiler, o yüzden tim artık Şırnak’ta.”

“Biz ne olacağız?” diye sordu, gözleri dolmuştu, neredeyse ağlayacaktı.

“Sen de gelmez misin buraya?” dedim.

“Gelirim,” dedi anında, hiç tereddüt etmeden. “Gelirim ama Betül ne olacak?” dedi. Kardeşinden ayrılmak istemiyordu ama elbet bir gün bu kaçınılmaz sondur.

“İstediğin zaman gidip kardeşini görebilirsin sevgilim, ne zaman özlersen, hatta ben göreve gittiğim zaman sen de oraya gider, bizimkilerin yanında kalırsın, olmaz mı?” Vereceği cevap benim için çok önemliydi, çünkü ileride bir gün eğer evlenirsek karşılaşacağı son buydu. Betül burada okuyamazdı, tehlikeli bir şehirdi onun için. En güvenli yer bizimkilerin yanıydı.

“Betül’e düzgün bir şekilde anlatmam lazım. Sizin hastaneden de ayrılmam zaten doğru düzgün çalışamadım, orada da nasip değilmiş.”

“Üzülme sevgilim, burada da hastane var, burada çalışırsın, olmaz mı?”

“Olur, sen neredeyse orası olur sevgilim,” dedi Ayşe. Öyle çok sık sevgi sözcükleri kullanan birisi değildi, utanırdı ki bunu deyince de hemen utanıp yüzünü göğsüme sakladı.

“Sen benden utanıp benim vücudumla mı saklandın acaba daha demin?” dedim, kendimi gülmemek için zor tutuyordum. Anında benden uzaklaştı.

“Ne alakası var be, hem sen üstünü giysene, dikkatimi dağıtıyorsun,” dedi ve yüzüme doğru tişörtümü fırlattı. Gülerek tişörtü yakalayıp üzerime geçirdim.

“E hadi o zaman abimin yanına gidelim mi?” dedim ama Ayşe bir saate bir de bana baktı.

“Mesaisinin bitmesine bir saat kaldı, istersen lojmana geçelim, o da gelir, adamı işinden etmeyelim.” Dedi. Bir saati varsa o zaman lojmanda sürpriz olsun.

“Annenle babanı aradın mı?” diye sordu. Şarjım olmadığı için arayamamıştım.

“Telefonumun şarjı yok.” Dediğimde cebinden kendi telefonunu çıkardı ve annemi görüntülü aradı. İlk başta beni göstermedi, kamerada sadece kendisi vardı.

“Alo, Melek abla nasılsın?”

“İyiyim kızım, sen nasılsın?”

“Ben de iyiyim, Allah’a şükür. Evde misin?”

“Evdeyim kızım, nerede olayım?”

“İyi bari, otursana bir yere, sana bir şey göstereceğim.”

“Ne oldu kızım, hayır ola?” dedi annem, biraz telaş yapmıştı. Acele ile salondaki koltuğa oturdu. Ayşe telefonu bana uzattığında annemin sesi telefonda yükseldi:

“Merih’im, aslanım, yavrum, iyi misin?” dedi ve ardından ağlamaya başladı. Onların her bir göz damlası içimi yakıyordu ama yapabileceğim de bir şeyim yoktu.

“Ben iyiyim anacım, sen beni merak etme.”

“Merak etme demesi kolay tabii, ne zaman dönüyorsun aslanım?” dedi merakla.

“Birkaç işim daha var anacım, onları da halledeyim, geleceğim, sen merak etme.”

“Tamam yavrum, bak baban da burada, ona da vereyim seni.” Dedi ve tahminen işten yeni gelen babama doğru uzattı telefonu. O sırada Zehra da ekranda beliriverdi.

“Abi!” dedi heyecanla, ardından babam “Oğlum!” dedi. İkisinin de yüzündeki sevinci görmek beni de mutlu etti.

“Neredesin sen hıyar?” dedi babam. Bir an bu karşılamayı beklemediğimden afalladım ama Ayşe kıs kıs gülüyordu.

“Buradayım babacım, geldim, merak etmeyin.”

“Ne zaman dönüyorsun abi?”

“Allah’ın izniyle üç dört güne geliriz abicim.”

“Neye oğlanın işi vardır, çok tutmayın.” Dedi annem ve telefonu babamın elinden aldı. “Allaha emanet ol oğlum.”

“Sen de anacım.” Dedim ve konuşmamız burada sonlandı ama Ayşe bana merak dolu gözlerle bakıyordu.

“İki üç günlük ne işin var ki Merih? Bu üç dört gün bir haftanın içinde mi?”

“Yok, içinde değil güzelim, hazırlansana, kız istemeye gideceğiz.” Dedim ama ilk başta anlam veremedi.

“Kime?” diye sordu şaşkın şaşkın.

“Doruk’a sevdiği bir kız varmış, babası da vermiyormuş, gidelim bakalım, bize de vermeyecek mi?”

“Ay, gerçekten mi? Ne giysem Merih?” dedi heyecanla ama haberi yoktu ki o her haliyle güzeldi.

“Sen sucrubsın, içinde bile güzelsin sevgilim. Özel hazırlanmana bile gerek yok ki.”

“Ama olmaz öyle şey. Çarşıya çıkıp bana elbise alalım. Burada çok elbisem yok.”

“Tamam, sen nasıl istersen. Yarın Trabzon’a yola çıkıyoruz, ertesi gün isteme olacak.”

“Tamam, hadi çıkalım. Trabzon’dan alırız bana elbise ama, değil mi? Burada pek güzel elbise yok.”

“Alırız güzelim, alırız gel hadi.” Dedim ve revirden çıktık. Nizamiyeye girdiğimizde Kasırga ve Gece hep bir arada oturmuş sohbet ediyorlardı. İki timi de yan yana hiç hayal etmemiştim ama iyi bir takım olmuştuk. Beni görünce hepsi konuşmayı bıraktı ve hazır ola geçtiler.

“Bu operasyonu da layıkıyla yerine getirdiğimize göre sıra diğer operasyonda.” Dedim ama bu sözlerim Doruk’aydı.

“Ne operasyonu komutanım?” dedi Burak.

“Kız isteyeceğiz ya Burak.” Dediğimde Doruk neredeyse yerinde duramayacaktı.

“Gece Timi isterse tatiline çıkabilir. Hepinizin ailesi var, zorlamıyorum ama gelmek isteyen de bizimle gelebilir. Kasırga gelmek zorunda.” Dedi Doruk.

“Biz senin emir erin miyiz lan, ne zorunluluğu?” dedi Emre ama dalga geçiyordu.

“Abi ya gelirsin işte, naz yapma.”

“Ben belki Emine’mi, Furkan’ımı özledim.”

“Onları da çağıracağız zaten, kesinlikle onlar da gelmek isteyecektir.”

“E iyi madem, emir büyük yerden,” dedi ve sustu.

“Neyse, kim gelip gelmeyeceğini kararlaştırsın, yarın sabah erkenden yola çıkacağız, haberiniz olsun,” dedim ve Ayşe’yle beraber yanlarından ayrıldık. Yaklaşık yirmi dakika sonra da lojmana gelmiştik.

“Gel sen bir banyoya gir rahatla, ben de sana yemek hazırlayayım, ha ne dersin?” dedi Ayşe.

“Vallahi hiç hayır diyemem Ayşe’m, seni yaratana kurban be,” dedim ve bana gösterdiği banyoya girdim. Sıcak sıcak banyomu yaptım. Çıktığımda da burnuma sıcak yemek kokuları geliyordu. Görevdeyken özlediğim şeylerden biri de sıcak ev yemeği kokularıydı. Banyodayken giyinip çıktığımdan dolayı rahat rahat Ayşe’nin yanına gittim. Tezgahta salata yapmakla uğraşıyordu, arkasından beline sarıldım. Bir an irkildi ama sonra benim olduğumu fark edince rahatladı.

“Merih, elimde bıçak var, ne yapıyorsun ya?” dedi ama yine de benden uzaklaşmadı. Elindeki bıçağı bıraktı ve yüzünü bana döndü.

“Sen beni çok mu özledin bakayım?” dedi cilveli cilveli, aklımı başımdan alıyordu da haberi yoktu zalimin.

“Özlemek kelime mi be Ayşe’m, hasretinle yandı gönlüm.” Dedim. Ayşe de devam etti:

“Yandı yandı söndü gönlüm.” Dedi ama ben daha fazla dayanamadım ve hasretini çektiğim o dudakları özlemle öptüm. İlk başta afalladı, beklemiyordu ama sonra kollarını boynuma doladı ve karşılık verdi. Onu öpmek içimde tarifsiz bir huzur yayılmasına sebep oldu. Sanki zaman durdu, dünya sadece onun nefes alışverişi kadar sakinleşmişti. Kalbimin ritmi onun dudaklarının sıcaklığına göre ayarlanmış gibiydi. O an her şey yerli yerindeydi. Ne geçmişin yükü ne de geleceğin belirsizliği vardı, sadece Ayşe ve ben vardık ve aramızdaki o anlık ama sonsuz bağ sanki tüm hayatın bu anla anlam kazanmıştı. Bu his insanı hem güçsüz bırakıyor hem de hiç olmadığı kadar güçlü hissettiriyordu ama bu büyüyü bozan dış kapının açılma sesi oldu. Ayşe irkilerek benden ayrıldı.

“Abin geldi.” Dedi ama onun bu hem utanmış hem de korkmuş hali benim çok hoşuma gitmişti.

“Ayşe kim geldi” diye içeri giren abim beni görünce bir an kala kaldı, sonra da yanıma gelip sımsıkı sarıldı. Benim için baba gibiydi, baban neyse abim de oydu, her zaman benim iyiliğimi istemiştir. Onu bu kadar korkutmak istememiştim ama kader işte, elimde olmayan sonuçlar yüzünden kendimi suçlayamazdım.

“Neredesin lan sen it?” dedi, artık bu karşılamaya alışmıştım. İlk önce eşek, sonra hıyar, şimdi de it olmuştum.

“Geldim işte abi, buradayım.”

“Yaran beren var mı?” diye sordu, başımı iki yana salladım.

“Hayır yok, ben iyiyim.”

“Seni ne kadar merak ettik, haberin var mı? Bir haber vermek bu kadar mı zor ya?” diye söylendi ama arayamazdım, sanki şansım vardı da ben aramadım.

“Sinyal kesici vardı abi, arayamazdım. Bombanın ardından zaten iletişim kopmuştu.”

“Neyse, şimdi bu tatsız konuşmayı yapmayalım. Bak, Ayşe ne güzel sofra kurmuş, hadi gel otur da karnını doyur. Ben de bir elimi yüzümü yıkayıp geleyim,” dedi ve banyoya girdi. Ben de Ayşe’nin bitirdiği salatayı çatal kaşığı alıp masaya götürdüm. Ayşe mantı, mercimek çorbası ve sigara böreği yapmıştı.

“Mantıyı sen mi açtın?” diye takıldım.

“Hangi ara açayım, Merih? Hazır mantı,” dedi. O sırada abim de gelmiş ve sofraya oturmuştuk. Çorbalarımızı içtik, sıra mantıya geldi. Bir kaşık aldım.

“Hazır olduğu çok belli, sen açsaydın daha lezzetli olurdu.”

“Öyle mi, Merih efendi? Şaka yapmıştım, ben açtım, bakayım anlayacak mı dedim ve sen de beğenmedin öyle mi?” dediğinde ne diyeceğimi şaşırdım. Abim kıs kıs gülüyordu.

“Ne gülüyorsun abi ya?”

“Küskünüm,” dedi Ayşe de.

“Bebeğim, ben senin elinden zehir olsa yerim, neden böyle yapıyorsun?”

“Yani zehir gibi mi olmuş?” dedi. Bu kadınların zekası beni benden alıyordu.

“Nereden çıkardın bunu, ben bunu mu dedim şimdi?” dediğimde bu sefer Ayşe de güldü. Onun gülmesi beni de rahatlattı.

“Şaka şaka, hazır, hangi ara açayım zaten?” dediğinde bir rahatlama geldi. Ters ters bakıp yemeğimi yemeye devam ettim, sigara böreğinden de alıp ağzıma attım.

“Bunu sen mi yaptın?” diye sordum.

“Merih sence, senin yokluğunda ben hamur işi ile uğraşabilecek bir enerjide olurum.” Dedi. Dediği de mantıklı gelmişti.

“Boş ver sen uğraşıp da yorulma zaten, bak yapılmış var sonuçta.” Dedim ve bir tane daha attım ağzıma.

“Yavaş ye hayvan, boğulacaksın.” Dedi abim de.

“Sen neden geldiğinden beri beni aşağılıyorsun abi ya?” diye sitem ettim ama cevap abimden değil de Ayşe’den geldi.

“Neden acaba?” Sessiz sedasız yemeğimi yemeye devam etsem daha iyiydi.

“Aman be, size de bir şey demeye gelmiyor. Sustum ben. Ha bu arada abi yarın gidiyoruz.” Dedim. Abim ağzındaki sigara böreğiyle bana döndü.

“Nereye?” diye sordu, ağzı dolu olduğundan sesi boğuk çıkmıştı.

“Kız istemeye.” Dediğimde bir anda öksürmeye başladı.

“Kime?” diye sordu bu sefer de.

“Bizim timdeki Doruk var ya, o sevdiği Trabzon’daymış. Trabzon’a gideceğiz, sen geliyorsun.”

“Ben ne alaka oğlum, tanımam etmem.”

“İtiraz istemiyorum, geliyorsun.” Dedim ve yemeğimi yemeye devam ettim. Yemek bitince Ayşe’ye sofrayı toplamasında yardım ettikten sonra yorgun olduğumdan ve yemek yediğim için uyku bastırmıştı.

“Benim uykum var ya, Ayşe senin odan neresi?” diye sordum ama o sırada abim araya girdi.

“Host lan, kızın odasında mı uyuyacaksın?” dedi ama ben de ne var dermişçesine baktım.

“Olmaz, sen geç benim odamda yat, zaten yatak çift kişilik.” Ben neden abimle uyuyordum ya, sanki kızı yiyecektim, alt üstü beraber uyuyacaktık.

“Ne var be, sadece uyuyacağız, sanki daha önce beraber uyumadık.” Dediğimde Ayşe bir anda öksürmeye başladı.

“Ne diyorsun lan sen, geç benim odama, getirtme beni oraya.” Diye bağırdı. Ayşe’ye baktığımda o da bana kocaman gözlerle bakıyordu, ağzımı oynatarak “Bir şey desene.” Dedim ama o bana sadece dudak büktü, büzmeseydi dudaklarını öyle öperdim yoksa.

İsteye istemeye abimin odasına gittim ve yatağa girdim. Aradan beş dakika sonra da abim geldi.

“Bu saatte uyuyacak mısın?” diye sordum.

“Ne var, sen yoruldun da ben yorulmadım mı? Sen yokken gözüme uyku girdi mi sanıyorsun lan eşek?” dedi ve kafama bir tane geçirdi. Abimden dayak yemeyi bile özlemiştim.

“Tamam, konuşma da uyu o zaman,” dedim. O uyusun da ben de Ayşe’nin yanına gideyim. Arkasını döndü ve yastığına sarılarak yatmaya başladı. Nefes hareketleri düzene girene kadar beklemeye başladım. Yaklaşık beş dakika sonra nefes alışverişi düzelince uykuya dalmış olabileceğini düşünerek yataktan kalktım ve Ayşe’nin odasına geldim. Işığı yanıyordu. İlk önce kapıyı tıklattım, “gel” deyince de içeri girdim. Telefonda Betül’le konuşuyordu. Beni görünce yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.

“Neyse ablacım, ben seni sonra ararım. Hadi sen de gecikmeden yat da uyu,” dedi ve telefonu kapattı.

“Ne yaptın, abini uyutup yanıma mı kaçtın?” dedi gülerken.

“Sessiz konuş, vallahi uyanır ha,” dedim. Ayşe de o sırada yana kaymış, bana yer açmıştı. Örtüyü kaldırıp yatağa iki kere vurdu.

“Gel hadi gel,” dedi ve ben de beklediğim daveti aldığımdan dolayı mutlulukla ışığı da kapatıp yatağa girdim ve Ayşe’yi kollarımın arasına alarak huzurlu bir şekilde kendimi uykuya bıraktım.

 

 

Bir sonraki bölümde görüşmek üzere. Cumartesi günü bir sonraki bölümü yayınlayacağım. Bonus olarak ondan sonraki bölümler çarşamba günü gelecek. Kendinize iyi bakın, hayırlı bayramlar! ❣️❤️‍🔥

Bölüm : 27.05.2026 07:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...