19. Bölüm

9. Bölüm

Elif Didar Kayır
elifdidar_1

Yeni bölüm geldi keyifli okumalar

 

1.5 Yıl sonra

Bir insan dara düştüğünde, ilk anda kendinden vazgeçerdi. Bugün ise benim vazgeçiş günümdü. Kalbimin üzerine toprak atıldığında, içten içe öldüğüm, ama bedenim sağ kaldığı gündü. Kendimi öldürme düşüncesi aklımdan hiç çıkmazdı ama o kadar da cesur bir insan değildim.

Kapıyı çalmadan odaya pat diye annem girdi.

“Sen hala oturuyorsun? Kalk kızım!” diye bağırdı.

“İstemiyorum anne, hazırlanmayacağım,” diye ben de bağırdım.

“İsteyeceksin, ya zorla ya da seve seve,” dedi ve odadan çıktı.

Bugün beni istemeye geleceklerdi, ama ben evlenmek istemiyordum. Sırf zenginler diye, beni istemediğim bir adamla evlendirmek istiyordu. Neden babam böyle bir insan olmak zorundaydı ki? Bizim de maddi durumumuz kötü değildi ama babamdaki o para aşkı hiçbir zaman son bulmuyordu.

İki yıl önce Merih'in şehit haberi geldiğinde Merih'in ağabeyi beni bulmuş ve onlarla kalmamı teklif etmişti ama kabul etmemiştim. Betül vardı, Betül'ü daha reşit olmadığından annem ve babamın yanında bırakamazdım onu. Kasırga timi de bu zamana kadar desteklerini hiç esirgememişti ama artık onların da yapabileceği bir şey yoktu. Başlarını belaya sokmak istemiyorum, kendi başımın çaresine bakmak zorundayım.

Bir babanın evladını bir mal olarak görmesi ne kadar acı bir şeydi, mesela biz daha çocukken babamızdan sevgi isterdik ama o bize sevgi yerine hep nefretini verdi. Bir kere bile bizi kucağına alıp başımızı okşadığını bilmem ya da bir güler yüzünü. Bizden hep kendini sakındı sanki vebalı biriymişiz gibi bizden kaçtı ve bizim de onun yanına gelmemize izin vermedi, kalbimizi kırmaktan hiç çekinmedi. Kardeşimle bizim içimizde baba sevgisini hep bir ukde olarak bıraktı. Allah da bu yüzden ondan erkek çocuğu isteğini içinde bir ukde olarak bıraktı. “Kız çocuklarının ilk aşkı babasıdır” diye bir genelge vardır ya, o yaşlarımda ilk aşkımın babam olması gerekirken bile ondan nefret ediyordum. Çocuklar okula gitmek istemezdi değil mi? Ben sırf babamdan kaçmak için okulda daha fazla vakit geçirmek istiyordum; ama dönüp dolaşıp yine o eve geliyordum. Ve bu durum, daha yedi sekiz yaşlarındaki bir kız çocuğu için ne kadar vahim bir durumdu! Kız çocukları biraz daha sevgiye, ilgiye düşkün olurlardı ama biz, ebeveynlerimiz tarafından hiç sevilmediğimiz için bu duyguyu bilmiyorduk.

Düşüncelerimi bölen şey, tekrardan odanın kapısının açılması oldu. Bu sefer daha sert bir şekilde açılan kapıdan içeri giren babamdı ve pek sakin görünmüyordu.

“Sen daha hazırlanmadın mı lan!” diye bağırdı. Bizde sevgi sözcüğü de “lan” oldu işte. Ne kadar da acı! Bir kız babasından “canım yavrum, güzel kızım” gibi sözler beklerken, biz babamızdan sadece “lanlı lunlu” sözler duyuyorduk.

“Evlenmeyeceğim!” dedim. Sesim kısık çıkmıştı ama babam duymuştu.

“Ne demek evlenmeyeceğim?” dedi ve tek eli saçıma gitti. Saçlarımı kavradığı gibi çekiştirmeye başladı. Odadaki aynanın karşısına sürükledi. Bir baba evladının saçlarını okşardı, bir telin bile kopmasını istemezdi ama benim babam beni saçlarımdan sürüklüyor ve onlarca saçımın kopmasına, dökülmesine sebep oluyordu. Bir keresinde ilkokuldayken okulumuza yeni bir öğretmen atanmıştı. İstanbul’dan geldiğini ve ailesiyle geçici bir süre için buraya yerleştiğini söylemişti. Onun da bizim yaşlarımızda bir kızı vardı, yanlış hatırlamıyorsam adı Neşeydi. İsmini taşıyan bir kızdı, yüzündeki gülümsemesi hiç eksik olmazdı. Teneffüslerde hep babasının yanına gider ve onunla vakit geçirirdi. Babası her seferinde kızının saçını sever ve enseye girmeden saçlarından öper, kızını derse yollardı. O zamanlar Neşe’ye o kadar imrenirdim ki, babası onu seviyor diye çocuk aklı işte bir köşeye siner ve onları izlerdim. Babam neden bizi sevmiyor diye ağlardım. Oysa peygamber efendimizin de soyu kızlarından devam etmişti, neden babam da böyle düşünüp bizi sevmiyordu ki derdim. Biz Müslüman değil miyiz? Ne bu düşman tavır derdim daha o yaşımdayken ama insan yedisinde neyse yetmişinde de o olurmuş ya, babam hiç değişmedi bu yaşıma kadar.

“Bak!” dedi, adeta tükürürcesine. “Bak, burada seni kurtaracak bir Merih var mı, ha var mı!” diye bağırdı. Onun adını duymak gözlerimin dolmasına neden oldu. Merih şehit olduktan sonra iki yıl sabredip beni evlendirmemesinin sebebi ise her gün karakola gidip denetimli serbestlik için imza vermesi, tek bir yanlışında tekrardan hapse girme korkusuydu ama daha bir yılı vardı ve o korkusunu yenmesini sağlayan şey çok köklü bir ailenin oğlu bana talip olmasıydı ve babam bu şansı kaçırmak istemiyordu ama benim gönlümde hala şehit düşen sevdiğim vardı. Gözümden bir damla yaş aktı. Bunu gören babam daha da sinirlendi. Bir baba kızının yarasına tuz basar mıydı, benimki basıyordu.

“Bir de ağlıyor musun Ayşe?” diye bağırdı. “Geç, beş dakikaya hazır ol, olmazsan gösteririm ben sana!” dedi ve odamdan sinirli bir şekilde çıktı.

Aynanın karşısında dururken, yüzümdeki donuk ifadeyi incelemeye devam ettim. Saçlarımın arasında babamın az önce kopardığı telleri hâlâ görüyordum. Sanki her biri yıllardır benden alınan bir parçanın sembolüydü. Dipleri acıyordu ama en çok canımı yakan şey acının kaynağı değil, alışmış olmamdı. Bir insan şiddete alışır mıydı? Ben alışmıştım. Bu da kendime en çok kızdığım şeydi.

Yüzüme yaklaşınca, göz altlarımın morluğu daha da belirginleşti. Mardin’in kuru sıcağında, odamın eski tahta penceresinden içeri dolan tozlu güneş ışıkları bile yüzümü daha aydınlık göstermeye yetmiyordu. Çatlak perdeden süzülen ışık, sol yanak çizgime vuruyor, o çizginin beni olduğumdan daha yorgun, daha yaşlı gösterdiğini fark ediyordum. Yirmi iki yaşında bir genç kız değil, hayatın ortasında yorulmuş biri gibiydim.

Yatağımın üzerine bırakılmış olan elbisenin kumaşına uzandım. Elime aldığım elbise öyle soğuk geldi ki tüm vücudum o an titredi sanki. İncecik, işlemeli bir elbiseydi. Babamın beğendiği tarzdan. Üzerindeki altın renkli dantel işlemeler, zenginliği çağrıştırıyordu ama bana bir kefen gibi duruyordu. Üzerime her geçirdiğimde, sanki kendi hayatım elimden kayıyordu. Ardımdan kapanan bir kapı gibi…

Yatakta duran küçük ahşap tarak, yıllardır kullandığım tek eşyaydı. Annem, ben küçükken almıştı; ucuz ama hatırası olan bir şeydi. Babam bizim için hiçbir şey almamıştı zaten. Tarağı elime alınca, parmak uçlarım titredi. Aynamın önünde saçlarımı tararken çıkan hışırtı sesi, odanın içinde yankılanıyormuş gibi geliyordu. Her tarayışımda saç tellerimin ince ince dökülüşünü izlemek, sanki içimden bir şeylerin koptuğunu görmek gibiydi.

Tarak saçımın arasında kayarken, göğsüme bir ağırlık çöktü. İçimde Merih’in sesini duyar gibi oldum. “Ayşe korktuğunda beni düşün,” derdi. O an gözlerim istemsizce kapandı. Kokusu burnuma geldi; o barut kokulu asker üniformasının karışık ama güven veren kokusu Gülüşü, gözlerinin şeklini nasıl değiştirirdi Gamzesinin yanağımı kıskandıran güzelliği…

Bir anda boğazım düğümlendi. Kalbimin tam ortasında yanma hissi başladı. O kadar gerçekti ki, o kadar yakındı ki Ateş gibi yaktı içimi.

Fotoğraflarına uzanmak istedim ama yerimden kıpırdayamadım. Çünkü babamın birazdan yine odaya dalacağını biliyordum. Düşüncelerimin bile izinsiz olmasına alışmıştım.

O an dışarıdan anne sesinin hafif uğultusu gelmeye başladı. Mutfağın oradan çıkan kap kacak sesleri, Betül’ün ayaklarının telaşlı tıkırtısı, arada annemin çay bardaklarını dizerken çıkardığı tiz ses...

Hepsi birer birer odaya doluyor, atmosferi daha da boğuyordu. Evin duvarları daralıyordu sanki. Taş duvarlar daha kalınlaşmış, odanın içi daha küçük hale gelmişti. Yutkunmakta zorlandım. Derin bir nefes aldım ama nefes bile yarım kaldı. Sanki biri göğsüme bastırıyordu.

Aynaya bakarken, arkada kapının altından içeri süzülen loş ışığı fark ettim. Bu ev beni hep karanlığa mahkûm etmişti. Çocukken bile. Babamın ayak sesleri duyulduğunda saklandığımız köşeler, gece uyurken duyduğumuz tartışmalar Hepsi zihnimin bir köşesinde hâlâ taze, hâlâ kanayan bir yara.

Avludan gelen bir erkek sesi, yüzümü irkiltti. Muhtemelen babamdı. Öfkesinin tonu duvarlardan bile anlaşılıyordu. Onun sesini duymak bile içimde bir çöküş yaratıyordu. Betül’ün hafif, neredeyse duyulmayacak adımları da bir o kadar tanıdıktı. Korkudan sessizleşmiş bir çocuğun adımları…

Bazen kendimi küçük bir kuş gibi hissediyordum; kanatlarım var ama uçmam yasak. Uçmaya kalkınca kafesin demirleri tenime batıyor.

Bir an, aynadaki gözlerime bakıp fısıldadım

“Bu ben değilim…”

Çünkü gerçek ben, bir zamanlar Merih’in gözlerinde saklıydı.

Babamın isteği üzerine hafif makyaj yaparak yüzümü renklendirdim. Göz altlarımdaki morlukların belli olmaması için makyaj yapmadım. Kendimi beğendirmek istediğim tek kişi şu anda orduda kara toprağın, al bayrağın altındaydı, aramızda kilometreler vardı. Canımı en çok yakan şeylerden biri de buydu zaten, onu ne zaman özlesem mezarına bile gidemiyordum. Bana ondan geriye fotoğrafları, künyesi ve en önemlisi de anıları kalmıştı. Ama ben babamın kızıydım; azla yetinemezdim, yetinemiyordum. Ben onu istiyordum, sadece onu; ama bizim aşkımız mahşere kalmıştı. Tek söyleyebildiğimse:

“Vatan sağ olsun.”

     ....

Ailecek, sanki önemli bir şey varmış gibi salonda toplanmış, gelecek olanları bekliyorduk. Kim gelecekti, hiç umurumda değildi. Bana kalsa, şu evde bir dakika daha durmaz, çekip giderdim buradan, bir daha da dönmezdim; ama yapamıyordum işte. Beni bu memlekete bağlayan sadece annem ve kardeşim değildi; her sokağında Merih’in bir anısı vardı. Hep aynı saatte gittiğim bir sokak vardı mesela; ilk kez üniversitede vizeye girdiğimde hemen o sokağa koşmuştum, neler neler sorulduğunu, neyi yapıp yapamadığımı orada ona anlatmıştım. Ya da ilk kez beraber geçirdiğimiz doğum günümde, elinde bir saksı beyaz orkideyle beni bekliyordu; en sevdiğim çiçeğin beyaz orkide olduğunu biliyordu. Onu görünce hemen boynuna atlamıştım; çiçeği bana uzatıp cebinden de bir kolye çıkarmış, bana vermişti. Kalpli, açılabilir bir kolyeydi; içini açtığımda ikimizin fotoğrafını gördüm. Sevinçle boynuna atladım ve teşekkür ettim. Ya da beraber geçirdiğimiz ilk Sevgililer Günü’nü de o sokakta kutlamıştık. İşte, bundan iki yıl önce o sokaktan beni bekleyen bir sevdiğim vardı, ama artık o yoktu. İnsan bazen yaşayabilmek için anılara sığınırdı, ama bazen de o anılar bir urgan olur ve nefesini keserdi. Ben şu an nefes alamıyordum, her taraf bana dar geliyordu; ama Ordu sanki bana nefes olacak gibi geliyordu. Orduyla Mardin arasında tamı tamına yedi yüz doksan bir kilometre vardı, onu benden ayıran yedi yüz doksan bir kilometre.

Düşüncelerimi bölen şey, kapının çalması oldu. Beklenen misafirler gelmişti. Babamın yüzünde güller açıyordu; sanki beni değil de onu istemeye gelmişler gibiydi. Kapıya doğru giderken birden kolumu tuttu ve sıkıca kavradı.

“Bana bak Ayşe,” dedi sinirli bir şekilde, “yanlış bir hareketin olursa neler olacağını çok iyi biliyorsun, değil mi benim güzel kızım?” Bilmez olur muyum hiç? Şu anda ben bu evliliği gerçekleştirmezsem olacak şeyleri bildiğim için duruyorum ya. Kolumdan itekledi ve kapıya doğru gittik istemeye istemeye. Kapıyı açtım; bu kapıyı Merih’e açmak vardı ama kader beni onun şehadet haberini almam için açtırmıştı bu kapıyı.

İki yıl önceki hatırayı hatırlamak kalbimin ağrımasına neden oldu. Bu kapıyı ilk kez açtığımda ölmüştüm ama bedenim sağ kalmıştı şimdiki açtığımda ise bedenimi de mezara gömmüyorlardı. Kapıyı babamın zoruyla ben açtım. En önde, elinde çiçekle, orta boylarda, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bir adam duruyordu. Elimdeki çiçeklerle içeri girdi ve bana doğru bir adım attı. O bana yaklaşınca ben de refleks olarak bir adım geri gittim. Bu gözünden kaçmamış olacak ki tek kaşını kaldırdı ama bir şey demedi. Çiçeği bana uzatıp babama doğru ilerledi.

“Hoş geldin oğlum,” dedi babam sevecen bir şekilde. Bunca yıllık hayatımda babam bir kere bile bana o kadar sevecen bir şekilde “kızım” dememişti. Bu insanın kanına dokunuyordu. Adam geçtikten sonra, onun arkasından aile büyükleri girdi. Hepsine selam verdikten sonra annem beni kolumdan tuttu ve mutfağa çekti.

“Kızım, senin derdin ne?” diye sordu. Bazen annemin de bizi gerçekten sevmediğini düşünüyordum. “Derdin ne” ne demek ya? Hiç tanımadığım ve sevmediğim bir adamla zorla evlendiriliyordum; bana hâlâ “derdin ne” diyordu.

“Benim derdim ne mi anne, sana söyleyeyim mi? Bu hayatta bir kere olsun arkamda durmadın ya bir kere, şimdi de zorla biriyle evlendiriliyorum. Sence hala benim derdim ne?” Dediğimde annemin bakışları değişti, gözlerinde daha çok hüzün vardı.

“Nasıl karşı çıkayım kızım, sen sanki babana karşı çıkabiliyorsun.” Dedi. Benim ve annemin bu evdeki konumu aynı mıydı? O babamın eşiydi, en azından bizden daha fazla bir ağırlığı olmalıydı.

“Ben size zarar verir diye susuyorum ama sen neden susuyorsun anne? Koru bizi, biz sadece onun çocuğu değiliz, senin de çocuğunuz.” Diye isyan ettim, o da babamla zorla evlendirilmişti ama kendi kaderini neden çocuğunun çeyizine ediyordu? Ben annemin kaderini yaşamak istemiyordum ve ne olursa olsun yaşamaya da razı olmayacaktım.

“Kızım, sanıyor musun ki sadece sen böyle bir evlilik yapıyorsun? Ben de babanla, ailem istedi diye zorla evlendim.” Dediğinde neye uğradığımı şaşırdım. Bir annenin kızına nasıl böyle demesi ne kadar üzücü bir şeydi! Bu haber şaşırtıcı değildi, zaten biliyordum ama yüzüme yüzüme “Ben yaşadım, sen de yaşa.” Demesini beklemiyordum.

“Ha, diyorsun ki kızlar annelerinin kaderini yaşar, öyle mi anne? Ama ben senin kaderini yaşamayacağım. Çocuklarımı ne kadar seviyorsam onlara belli edeceğim; gece gelip başını okşayıp gitmeyeceğim yanlarından, çünkü annelik sadece bu değil. Ben çocuklarımın arkasında duracağım, her ne olursa olsun!” dediğimde annem şoka uğramış ve üzülmüş gibi duruyordu. Ama artık benim de sabrımın bir sınırı vardı. Kimse bizi korumuyordu; bizi koruması gereken kişi annemdi. Peki kimden koruyacaktı bizi? Daha kendini koruyamadığı kocasından mı? Bizim öz babamızdan mı?

“Şimdi içeridekilere ayıp olmasın, kahveleri yapacağım ama bu evlilik asla olmayacak,” söylediklerime kırılmış gibiydi ama benim kırgınlığım ne olacaktı? Ocağa doğru ilerledim. İçeride neredeyse kırk kişi olduğundan büyük bir kazan ve küçük bir cezve çıkardım. Tabii ki damadın kahvesi tuzlu olacaktı; salak değilse onu istemediğimi anlardı herhalde. Çok yanlış hatırlanan bu adet, aslında gelinin damadı istemediğinin bir nişanesiydi. Eğer gelin de evliliği istiyorsa kahve bol şekerli olurdu; ama ben kahvenin içine ne bulursam atacaktım: tuz, acı biber, karabiber Ne bulursam. Kahveleri ve tencereyi çıkarmışken mutfağa Betül girdi.

“Abla,” sesindeki hüzün belli oluyordu. Benim mutsuz olmamı istemiyordu ama ben kendi hayatımı kontrol edemiyorken Betül bana nasıl yardımcı olacaktı ki?

“Efendim Betül,” dedim bıkkın bir şekilde.

“İyi misin?” dedi. Böyle bir durumda ne kadar iyi olabilirdim ki be ablacım, seninki de soru.

“Değilim Betül, değilim. Nasıl iyi olayım ablacığım ya? Bir insan böyle bir durumda nasıl iyi olabilir ki?”

“Senin için yapabileceğim bir şey var mı abla?” Bu soruyu bana annem bile sormamıştı. Ama Betül soruyordu, daha on altı yaşındaki çocuk bu soruyu sormayı akıl edebiliyordu ama annem bir kere bile bana “İyi misin kızım?” diye sormamıştı.

“Teşekkür ederim bebeğim, senin varlığın benim yaşam desteğim zaten.” Dedim. Ardından Betül, dolu dolu gözlerle iyice dibime girdi ve bana sıkıca sarıldı.

“İyi ki varsın abla, sen olmasan ben ne yapardım?”

Kardeşlik böyleydi işte; bazen ruhunuz ölürken bile kardeşiniz için kalbinizdeki kurak topraklarda çiçek açtırmaya çalışırdınız. Ben de Betül için kalbimde çiçek açtırmaya çalışıyordum, ama bu çok zordu. Ölmüş bir toprakta çiçek açar mıydı?

“Hadi kızım, olmadı mı kahveler?” diyerek mutfağa annem girdi.

“Az kaldı anne. Sen içeri geç, ben hazır olunca getireceğim.” Dedim ve planımı gerçekleştirebilmek için annemi içeri yolladım. Misafirlerin kahvesi hazır olunca Betül’ün onları fincana koymasını söyleyip, ben damadın kahvesini yapmaya başladım. İlk önce iki tatlı kaşığı kahve ve tuz koydum, ardından da bir tatlı kaşığı acı biber. Bu kahveyi içebilme imkanı yoktu.

“Abla, ne yaptın?” dedi Betül şaşkın bir şekilde. Bu kahveden sonra babamın gazabından korkuyor olmalıydı.

“Damat kahvesi,” dedim ve işime geri döndüm. “Babam gebertir seni,” sanki evlenince ne değişecektir ki? Betül’e cevap vermeden işime geri döndüm. En sonunda damat kahvesi hazır olunca yanına bir bardak su koydum; suyun içine de bir tatlı kaşığı tuz. Hiçbir şekilde o kahveyi ve suyu içmeyecekti. Betül yanıma yaklaştı ve kahvenin nasıl olduğuna baktı, kahveye biraz yaklaşıp nasıl koktuğuna baktı, ardından buruşmuş bir yüzle bana baktı.

“Abla, bu kahve çok kötü kokuyor,” dedi Betül.

“Bir şey olmaz,” dedim Betül’e, ama o bana kararsız bir şekilde bakıyordu.

“Abla, adam zehirlenmesin.” Bu kız bazen benim sağlıkçı olduğumu unutuyordu. Midesine dokunurdu ama öldürmezdi. Önemli olan da buydu zaten. Sürünsün köpek!

“Ölmesin yeter” dediğimde Betül daha da şaşkın bir şekilde bana baktı. Sanki yaptığım şeye inanamıyormuş gibi yüzüme bakıyordu; ama hayat bazen insanı o kadar zorluyordu ki, insan asla yapmam dediği şeyi bile yapmak zorunda kalabiliyordu.

“Ne var Betül, istemediğimi anlasın, o da hepsini içemez zaten” dedim ve tezgahtaki tepsiyi alıp içeri geçtim. Elimde tepsiyle içeri girince tüm gözler benim üzerimdeydi. Kapıdan elinde çiçekle giren adam baş köşede oturuyordu. Ben de kahveyi ona götürdüm; hâlâ yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bana bakıyor ve beni süzüyordu. O an onun bakışlarından midem bulandı. “Afiyet olsun” deyip tepsiyi önündeki sehpaya bıraktım ve annemin yanına geçtim. Betül diğerlerinin kahvesini dağıtmıştı. Merakla kahveden içeceği ilk yudumu bekledim ama bir türlü içmiyordu. En sonunda gömleğinden bir gül çıkardı ve fincanın yanına koydu. Yazık, birazdan kahveyi içince o gülü koyduğu için pişman olacaktı. Eli fincana uzandı ve ağzına doğru yaklaştırdığında yüzü buruştu; kokusunu almış olmalıydı. Şu anda gözler onun üzerinde olduğu için bir şey çaktırmadan kahveden bir yudum aldı ama yutamadı. Sinirli gözlerle bana bakıyordu. Zor bir şekilde kahveyi yuttu ve eli suya uzandı; bir anda suyu kafaya dikti, ama su tuzluydu; bunu beklemiyor olmalıydı ki öfkeli bir şekilde etrafa bakıyordu. Bir anda ağzındaki suyu püskürttüğünde, bu sefer gözlerindeki öfke benim üzerimdeydi. Damat bir anda ayağa kalktı; o kalkınca salondaki herkes de bir anda ayağa kalktı, ama çıkışa doğru ilerlemediler. O sırada babam da öfkeden morarmaya başlamıştı resmen. Adam bana doğru ilerlemeye başladı; bu gerilememe sebep olmuştu. Öyle bir bakıyordu ki, sanki gözlerinden ateş fışkıracak; ama o benim değil, babamın karşısında durdu.

“Allah’ın emri, peygamberin kavliyle kızınız Ayşe’yi kendime istiyorum,” dedi. O an neye uğradığımı şaşırdım. Kalkıp gitmesi gerekirken, adam kendi ağzıyla beni babamdan istemişti. Babam önce bana sinirle baktı, sonra karşısındaki adama baktı.

“Allah’ın emri başımızın gözümüzün üstündedir, verdim gitti kız, artık sizindir,” dedi. Daha demin bir mal gibi satılmıştım. Kim bilir başlık parası diye ne almıştı adamlardan? Ne yapacaktım ben bu çukurda? Nasıl kurtaracaktım kendimi?

“De haydi, yüzükleri takalım o zaman,” dedi erkek tarafından yaşlı bir adam. Birazdan bir yüzük parmağıma takılacaktı ama aslında takılan şey, boynuma geçirilen urganın başka bir şey değildi.

Bazen nefes alırdınız ama o nefes ciğerlerinize ulaşmazdı; ya da ben şu anda tam o anı yaşıyordum. Yanımda, adını bile bilmediğim bir adam vardı ve parmağımda ise onun yüzüğü vardı. Ben artık nişanlı bir kadındım ve nişanlım Merih değildi. Bu hayat böyle nasıl geçerdi? Herkes teker teker bizi tebrik etmeye başladı ama duvarlar sanki üzerime üzerime gelmeye başladı. Nefes alamıyordum, sesler de boğuk boğuk gelmeye başlayınca dayanamadım ve salondan çıkıp odama girdim. Cüzdanımı, telefonumu ve yatağımın altında sakladığım Merih’in fotoğrafını da alıp, konaktan çıktım. Birinin beni görme olasılığı ödümü koparıyordu. Nereye gidebilirdim ki? Bir saat sonra beni bulurlardı; o ortamda yokluğum çok fark edilmezdi ama en sonunda fark edeceklerdi. Beni bulmadan şehri terk etmeliydim ama yanımda çok bir şeyim yoktu ki, ne yapacaktım? Düşünecek çok vaktim yoktu, ne yapacağımı bilmiyorum ama tek istediğim buradan uzaklaşmak olduğundan dolayı koşmaya başladım. Koşa koşa ana yola çıktım; şans eseri önümden bir taksi geçiyordu, hemen onu çevirdim ve arabaya bindim. Aklımda bir yere gitmek yoktu ama benim bir an önce burayı terk etmem gerekiyordu. Taksi şoförü dikiz aynasından bana beklenti ile bakıyordu.

“Sür abi, sür, havaalanına gidiyoruz,” dedim. İlk aklıma gelen yer orası oldu. Şehri terk etmem gerekiyordu. Taksici ikiletmeden sürmeye başladı. Sonunda bu şehri terk edebilecek cesareti kendimde bulmuştum ama bir anlık olan bir şeydi bu. Bundan sonra ne yapacaktım? Darlanma gelince camdan dışarıyı izlemeye başladım, o sırada taksinin radyosundan kısık sesle müzik yükseliyordu.

Köşeyi dönsem ölüm,

Düz gitsem hayat,

Gölgeler içindeyim.

Sen imkânsızsın,

Sensizlik imkânsız,

Aşk imkânsız.

Sanki radyodaki çalan şarkı benim halimi biliyordu. Her şeyi bir kenara bırakıp kaçsam yaşatmazdı babam, köşeyi dönsem sonum ölümdü, ama düz gitsem de beni tüm acılarıyla bekleyen bir hayat vardı. Merih artık benim için imkansızdı; aşk ise başlı başına bir imkansızlıktı. Gözlerimin dolduğunu hissettim, ne zaman aklıma düşse kendimi tutamıyordum. Gözümden bir yaş yanağıma süzüldü, ardından bir tane daha. En sonunda hüngür hüngür ağlamaya başladığımda şoför arkasını döndü. “İyiminsiniz?” diye sordu. Hayatta bana bu soruyu, bir Merih bir de Betül, tüm içtenliğiyle soruyordu; diğerlerinin sorusu içten gelmiyordu. Değilim desem ne yapabilirdi? Bana Merih’i geri verebilir miydi ya da evlenmemi engelleyebilir miydi? Engelleyemezdi. Aslında iyi misin içi boş olan bir soruydu Onlardaki laf Olsun torba dolsun

“İyiyim, teşekkür ederim. Bir an önce havaalanına gidelim lütfen,” dedim. Adam başını sallayarak onayladı. Aradan geçen yarım saatin ardından havaalanına varmıştım. Biletim yoktu; nereye gideceğim ise takside Karar vermiştim. Benim kalbimdeki acıyı almasa da en azından içimdeki yanan ateşi söndürebilecek tek sığınağım olan o şehre ve ona gidecektim: Ordu’ya, Merih’in yanına, benim tek sığınağım olan o yere.

Havaalanındaki müşteri temsilcisinin yanına gittim. Masanın arka tarafında kalan kadın beni görünce gülümseyerek, “Hoş geldiniz,” dedi.

“Hoş bulduk. Ben Ordu’ya, en erken uçağa bir bilet almak istiyorum.”

“Tabii, bakıyorum. Hemen kimliğinizi rica edebilir miyim?” dedi. Hemen çıkartıp kimliğimi verdim. Bilgisayardan bir şeylere baktıktan sonra bana baktı.

“Direkt Ordu’ya uçak yok efendim, aktarmalı uçmanız gerekiyor. Önce İstanbul’a, sonra Ordu’ya gidebilirsiniz,” dedi. Beni Ordu’ya götürsün de nasıl götürürse götürsün. Bir an önce Ordu’ya gitmek istiyordum. Bu şehir bana son iki yıldır hiç iyi gelmiyordu. Bu şehrin bana yaptığı tek iyilik Merih’ti ama onu da aldı elimden. Sanki hayat benim mutlu olmamı kıskanıyordu ya da bana acı çektirmekten zevk alıyordu. Önce beni gök yüzüne, bulutlara çıkarmıştı. Meri’nin sevgisi bu dünyadaki en kıymetli şeyimdi ama sanki hayat, “Bu sana çok bile,” deyip elimden almıştı onu.

“Peki, o olsun. En erken ne zaman?”

“En erken uçak üç saat sonra. Boş koltukları var; ekranda yeşil renk olan koltuklar boş. Seçim yapabilirsiniz,” dedi. Gözüme çarpan bir cam kenarı vardı; onu işaret ederek cam kenarındaki koltuğu ayırtım.

“Dönüş bileti almak istiyor musunuz?” diye sordu. Dönsem nereye dönecektim artık benim Mardin’e geri dönmem ölüm fermanımı kendi ellerimle imzalama demekti.

“Yok, teşekkür ederim, tek yön olacak.” Dedim. Kadın bilgisayardan birkaç bir şeyler8 yaptıktan sonra tekrardan başını kaldırıp bana baktı;

“Peki, ödemeniz kart ile mi yoksa nakit mi olacak?”

“Kart.” Dedim. Ücreti ödedikten sonra biletimi aldım ve uçağı beklemeye başladım. Uçağa binene kadar ailem beni bulamazdı umarım; bir an önce bu şehri terk etmeliydim.

Telefonumu elime aldım; yirmi üç tane cevapsız çağrı vardı; on iki tanesi babama, sekiz tanesi anneme, dört tanesi ise Betül’e aitti. Yokluğumu fark etmişlerdi. Keşke Betül’e bir not bıraksaydım, ama benim kaçışım bir anda olmuştu. Betül’ü orada bırakmak istemiyordum ama benim gidecek bir yerim yokken onu da peşimden sürükleyemezdim. Mesaj atmak istesem de atamadım; babam herkesin telefonuna el koymuş olmalıydı. Bir an önce gitmem lazımdı; üç saat içinde buraya gelebilirlerdi. Hemen bilet aldığım kızın yanına gittim.

“Merhaba” dedim tekrardan.

“Merhaba” dedi kadın.

“Sizden bir ricam olacaktı.”

“Tabii buyurun, nedir?”

“Eğer birisi ya da birileri buraya gelip Ayşe Kul’un uçak bileti var mı diye sorarsa, söylemeyin lütfen.”

“Müşteri gizliliği açısından kimseyle paylaşmıyoruz zaten efendim.” Dedi. O an içim rahatladı.

“Annem veya babam olsa bile kimseye söylemeyin.”

“Peki efendim.”

“Uçağın içine ne zaman girebiliriz peki?”

“Yaklaşık iki buçuk saati var daha” dedi bir yerlerde Saklansam hiç sene Olmayacaktı hava alanında yakalanmak istemiyordum.

“Peki, teşekkür ederim.” Dedim ve kadının yanından ayrıldım.

Nerede saklansam beni bulmazlardı? Lavaboya girmek mantıklı geliyordu ama iki buçuk saat lavaboda ne yapacaktım? Ama yakalanmaktansa lavaboda beklemeyi tercih ederdim. Lavabonun yolunu tuttum ama tam o sırada mescit yazısını gördüm ve mescite girme kararı verdim. Namaz kılan bir kaç kadın vardı. Kenara asılmış sufle ve ferace vardı. Namaz kılmak isteyenler için bırakmış olmalıydılar. Ben de bir ihtimal belki gelirler ve mescite bakarlarsa beni tanımasınlar diye hemen feraceyi ve sufleyi giyindim. Sufle’nin peçesiyle yüzümü kapattım ve bir kenara geçip oturdum. Beklemek belki de dünyanın en zor şeylerinden birisi. Özellikle de korku içinde beklemek bir belirsizlik bataklığının içindesin. Çırpındıkça batıyorsun. Ne kadar korkarsan o kadar boğuluyorsun. Ben şu an o bataklığa boynuma kadar gömülmüştüm. Yapacak hiçbir şeyim yoktu. Benim yanımda şu anda Allah’tan başka kimse yoktu. Ellerimi semaya kaldırdım ve dua etmeye başladım. Derdi veren Allah dermanını da verirdi mutlaka.

“Allah’ım ne olursun beni bu bataklıktan kurtar yarabbim. Babam beni bulmadan şu şehri terk etmeyi nasip eyle. Babamın eline düşmektense Allah’ım şirke girmesin ama al canımı yarabbim. Hem beni orada bekleyen var, burada da Betül var ama ben koruyamıyorum ki. Onu tek başıma koruyamam da, yardım et bize, duy sesimizi Allah’ım.” Diye dua ederken birden kapı açıldı. Annem önde, babam ise annemin arkasında mescidin içine bakıyordu. Hemen başımı yere eğdim ve göz göze gelmemeye dikkat ettim. İçeride de birkaç kadın daha olduğundan çok durmadan hemen çıktılar. Zaten babamın buraya gelmesi de doğru değildi ama ona doğruyu anlatmak deveye hendek atlatmaktan daha zordu. İyi ki üzerime bunları giymiştim yoksa kesin yakalanmıştım. Allah’ıma şükürler olsun, uçağın kalkmasına yaklaşık bir saat kalmıştı ama annemlerin gitmemiş olması beni korkutuyordu. Check-in yapmam lazımdı ama çıkmaktan korkuyordum. Telefonumu aldım ve internetten check-in işlemlerini yapmaya koyuldum. Bu da on beş yirmi dakika sürdü. Uçağın kapıları açılmış olmalıydı. Üzerimdekileri çıkarmaya korktuğumdan böyle çıktım. Hemen uçağa giriş yaptım ve koltuğuma oturdum.

Ordu’da ne yapacaktım, nerede kalacaktım? Birikmiş param vardı ama o bana ne kadar yeterdi ki? Korkuyordum, hem de çok korkuyordum. Ya beni bulurlarsa, o zaman ne olacaktı? Annemle Betül nasıldı? Aklımda bir ton soru vardı. Olmaz, olmaz; şimdi bunları düşünemezdim. Düşünürsem gidemezdim, kalırsam yaşayamazdım. Bunu kendime yapmamalıydım; bencil olmalıydım.

Uçağın içinden anons sesi yükseldi: “Dikkat, dikkat! On dakika içinde kapılar kapatılacaktır.”

On dakika sonra bu şehirden kurtuluyordum. Bu bile benim için bir hayal gibiydi ama şimdi gerçekleşiyordu. Ama kendimden bir parça bırakmıştım bu şehirde: Betül’ü, kardeşimi. Onu da bir şekilde babamın elinden kurtarmam gerekiyordu. O konakta kaç gece kabuslar görüp uyanmıştı da yanıma gelmişti, beraber uyumuştuk hatırlamıyorum bile çünkü o konakta bize güzel rüya görmek bile haramdı.

Hiç unutmadığım bir an vardı. Bununla ilgili bir gece Betül, yeniden kabus gördüğünü söyleyerek yanıma geldi ama her zamanki gibi değildi o an. Genelde korkup yanıma gelirdi ama bu sefer hüngür hüngür ağlıyordu. Betül’ü o halde görünce çok korkmuştum, elim ayağım birbirine girmişti. Bir de insan uykudan yeni uyanmış olunca algıları da açık olmuyordu.

“Ne oldu ablacığım, neden ağlıyorsun?” diye sorduğumda bana anlattıkları yüreğimi dağlamıştı.

“Abla,” dedi hıçkıra hıçkıra, “rüyamda seni gördüm.” Demişti. O an neden beni gördüğü için ağladığını anlayamamıştım. “Rüyamda bir uçurumun kenarındaydık abla. Sen çok ağlıyordun. Önce bana sıkı sıkı sarıldın, sonra da ağlaya ağlaya bana ‘Ben Merih’i özledim, onun yanına gideceğim.’ Deyip gözlerimin önünde uçurumdan atladın abla,” dedi ve omuzları sarsıla sarsıla ağlamaya başladı. O an Betül’ü nasıl sakinleştireceğimi bilemedim çünkü ben o gece uyumadan önce içim yana yana dua etmiştim. “Allah’ım,” demiştim içten bir şekilde, yüreğim yanıyordu, dayanamıyordum. “Ben canıma kıyamıyorum Allah’ım, günah diye sen al. Bu hayat benim canımı çok yaktı. En azından orada sen ve Merih varsınız, beni bu dünyada üzmeyen şey var Allah’ım: Bir senin varlığın, iki Betül, üçüncü de Merih’ti. Ya Rabbi, ben daha fazla dayanamıyorum, beni de yanınıza alın,” diye dua edip ağlaya ağlaya uykuya dalmıştım. Ve beni uykumdan uyandıran da Betül’ün ağlamasıydı. Benim yokluğum onu ne kadar korkuttuysa, o gece kollarımda titreye titreye uyumuştu. Öyle sıkı sıkı sarılmıştı ki sanki gitmediğimi, hala onun yanında olduğumu kendine inandırmak ister gibiydi.

Özür dilerim ablacığım, belki intihar etmedim ama şimdi seni arkamda bıraktım.

Özür dilerim bebeğim, belki intihar etmedim ama seni babamın yanında bıraktım.

Ama söz veriyorum, seni almak için geri döneceğim kardeşim. Seni babamın elinde fazla bırakamam. Umarım bu yaptığım şey için beni affedebilirsin küçüğüm.

 

Sizce Ayşe kaçmakla iyi mi yaptı? Yorumlarınızı bekliyorum.

 

 

Bölüm : 10.03.2026 17:06 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...