
3. Bölümle karşınızdayım. Şu ana kadar kurgumu nasıl buldunuz ve sizce Ayşe Ordu'ya kaçarak iyi mi yaptı, kötü mü? Yorumlarınızı bekliyorum. Keyifli okumalar.
Mark Eliyahu - Journey
Merih Alpay
Ayşe’yi o şekilde görmek beynimden vurulmuşa döndürmüştü beni. O piçe ne yapsam içim soğumayacak gibiydi. Ayşe’yi eve yollamadan önce üst katta güvenli bir odaya aldım. O konağa tek başına yollayamazdım. O Serhat itini iyice korkutmadan durulacak gibi değildi. Daha sonra da Orhan piçinin cezasını vermeye sorgu odasına indim.
Orhan’ı karşıma aldığımda, içimde garip bir dinginlik vardı. Soğuk ve kararlı. Beton duvarlar arasında yankılanan adımlar, sessizliğe karışıyor; sadece Orhan’ın nefes alışları duyuluyordu. Yanımda duran Emre ve Aybars’ın hareketsiz gözleri üzerimdeydi. Ne yapacağımı bekliyorlardı ama ben bunu biliyordum: Onların şimdilik görevi sadece fiziki varlığımı desteklemek, asıl işi ben yapacaktım.
Orhan kelepçelenmiş bir şekilde sandalyenin üzerinde oturuyordu. Boynunu dik tutmaya çalışıyordu ama gözlerindeki korku kaçınılmazdı. Ellerini arkaya bağlamış olmalarına rağmen, vücudu her an bir tepki vermeye hazır gibiydi. Gözlerimi ona diktim; kelimelerden önce bakışlarımı hissetmesini istiyordum. Ayşe’ye olan o iğrenç bakışlarının cezasını iliklerine kadar hissettirecektim ona.
“Biliyorum,” dedim yavaşça, sesi duvarlara çarpıp geri döndü, “her şeyin farkındasın.”
Orhan nefesini tutmuş, küçük bir baş sallamasıyla yanıt verdi. “Sadece bana denileni yaptım.” Yalancı it başı sıkışınca hemen de nasıl kuyruğunu sıkıştırmıştı benim karşımda diyemez ki “benim istek ve arzularımdı” diye. Götü yiyorsa desin bakalım.
“Sana denilenler,” diye mırıldandım kendi kendime, “ve ihanet arasındaki çizgi senin için çok inceymiş, Orhan.” Zira şu anda ailesine ihanet ediyordu, suçu kendi üzerinden atmaya çalışarak.
Yavaş adımlarla masaya yaklaştım, dosyaları karıştırmadan bakışlarımı onun üzerinde tuttum. İçimde bir şey kıpırdanıyordu; adeta kalbim ve beynim arasındaki ince bir çizgide yürüyordum. Ona zarar vermek istiyordum, sadece gerçeği hissettirmek değil, hatasını göstermek belki de onu küçük düşürmek, psikolojik olarak baskılamak. Ayşe’den uzak tutmak.
Orhan’ın gözleri kaçmaya çalışıyordu ama nereye kaçacağını bilmiyordu. Korku ve kibir arasındaki dengeyi kaybetmişti. Yanımdaki askerlerden biri adım attı, diğerinin nefesini duydum ama hiçbir müdahalede bulunmadım. Bu, tamamen benim oyunumdu.
“Biliyor musun,” dedim, daha düşük bir sesle, “bazı insanları kontrol etmek düşündüğünden daha kolaydır. “Sadece neyi kaybetmekten korktuklarını anlaman yeterlidir.”
Orhan titredi. Sanki sözlerim bedeninin içine işliyordu. Ellerini sıkıca kelepçelerde tutuyor, omuzları ise güçsüzce aşağı düşüyordu. Bir an için düşündüm: Bu adamın bir zamanlar ne kadar güçlü ve kendine güvenli olduğunu hatırlıyorum. Şimdi ise sadece korku vardı. Çünkü karşısında ondan güçsüz bir kadın durmuyordu kendi egosunu tatmin edebileceği birisi yoktu karşısında bana da baş kaldırsın da görsün o başı boynundan nasıl kopartıyorum!
Burası burası senin gibi bir adam için güvenli değil,” dedim biraz daha yüksek ve alaylı bir sesle. “Ve emin ol, buradan çıkmak için seçim hakkın yok.”
O, bana bakıyordu. Gözlerinde artık direniş yoktu, sadece çaresizlik vardı. O çaresizlik, bana kendi gücümü ve sorumluluğumu hatırlattı. Onu öldürmek istemiyordum. Ama bana göre adalet, bazen adımların sert olmasını gerektirirdi.
“Bana ne yapacaksın?” diye sordu, sesi çatallaşmış, titreyen dudaklarından çıkıyordu. Ayşe’nin korktuğundan daha fazla korkamazdı benim kollarımın arasında kuş gibi titreyen bir kızın vebalini nasıl ödeyecekti anasından emdiği sütü burnundan getirmeden bana rahat yoktu
“Adalet,” dedim, kısa ve net. “Bütün hatalarını gözden geçirip cezanı çekmek üzere hapise tıkacağız. Fiziksel ve psikolojik olarak zarar da alabilirsin bunun garantisini veremem sana, ama öğrenmen gereken her şeyi öğrenmene izin vereceğim. Buradan bir ders almadan çıkamazsın.”
Bizimkiler ona yaklaşarak kelepçelerini daha sıkı tuttular, Orhan’ı kaldırıp önüme attılar. Ben adımlarımı yavaş tuttum; her bir adım, onun çaresizliğini gözlemlemek içindi. Orhan’ın gözleri bana kilitlenmişti, bir yandan bana kızıyor, bir yandan da sığınacak bir yer arıyordu. Ama artık sığınacak bir yer yoktu.
Üzerine eğilerek yakasına yapıştım ve sert bir yumruğu yüzüne geçirdim. “Sana bu aklı ilk kim verdi, söyle bana!” Eğer Serhat derse ikisinin de belasını sikeceğim.
“B-bizimkiler ne dediyse ben onu yaptım.” Öyle itleri konuşturmak her zaman daha kolay oluyordu. Yüzüne bir yumruk daha geçirdim.
“Sizinkilerden kastın ne, biraz daha aç!” dedim ve bir yumruk daha. “Bana isim ver!” dedim ve tuttuğum yakasını sertçe savurarak Orhan’ı serbest bıraktım.
“Babam ve Serhat Amca.” O iki şerefsizi bitirmezsem benim adım da Merih değil.
Yerde güçsüzce yatan Orhan’a bir tekme geçirdikten sonra bizimkilere döndüm: “Bunun elini yüzünü temizledikten sonra polise götürün, insan kaçakçılığı ve askere hakaretten içeri tıktılar. Daha sonra da bana Serhat’ın ve Orhan’ın babasının ne kadar kirli çamaşırı var bulun aslanlarım!” dedim ve kapıya doğru ilerledim.
İçimde bir sessizlik vardı. Hava soğuk ve ağır, ama bir yandan da huzur vericiydi. Orhan artık buradan kaçamayacaktı; kendi hatalarıyla yüzleşmek zorundaydı. Ve ben biliyordum ki, en zor olanı o değil, benim kalbimdeki o karmaşa olacaktı.
Ayşe’nin yüzü aklıma geldi. Onun gözlerinde gördüğüm korku ve güven karışımı, bana sorumluluğumu hatırlattı. Savaşın en zor kısmı Orhan’ı kontrol etmek değildi. En zor kısmı, Ayşe’ye güven vermek ve kendi duygularımı bastırmaktı.
Bütün bu karanlık içinde, bir tek ışık vardı. O da Ayşe’ydi. Ve ben o ışığı ne olursa olsun koruyacak ve sönmesine izin vermeyecektim.
Koridorun loş ışıkları boyunca ağır adımlarla ilerlerken içimdeki fırtına dinmiş gibi görünüyordu ama bu sadece yüzeydi. Asıl savaş, sessizliğin içinde başlamıştı.
Orhan’ın yüzündeki korku hâlâ gözlerimin önündeydi. Kaçmaya çalışan bakışları, titreyen sesi, dudaklarından dökülen itiraflar Hepsi birer yankı gibi zihnimde dönüp duruyordu. Ama ona duyduğum öfke bile Ayşe’nin gözlerindeki o çaresiz ifadeyi silemiyordu.
Ayşe…
Onu o halde görmek Bir insanın canını yakmanın en kolay yolunun, sevdiklerine dokunmak olduğunu ilk kez bu kadar net anlamıştım.
Yönümü, Ayşe’yi bıraktığım odaya çevirdim. Odanın önüne geldiğimde kapıya iki kere tıkladıktan sonra o naif sesi duyunca kapıyı yavaşça açtım. Odanın içindeki sessizlik neredeyse boğucuydu. Ayşe pencerenin kenarında durmuştu. Kollarını kendine sarmış, sanki dünyadan korunmaya çalışıyormuş gibiydi. Adımlarımı duydu ama arkasını dönmedi.
“Güvendesin,” dedim yumuşak ama net bir sesle. “Artık sana yaklaşamaz.”
Omuzları hafifçe titredi. Başını çevirdiğinde gözlerinde korkudan çok yorgunluk vardı. O an fark ettim onun kırıldığı yer bedeninde değil, ruhundaydı.
“Biliyorum…” dedi kısık bir sesle. “Ama hâlâ buradaymış gibi hissediyorum.”
Bir adım daha yaklaştım ama mesafemi korudum. Onu ürkütmek istemiyordum.
“Burada kimse sana dokunamaz, Ayşe. Buna izin vermem.”
Gözlerini bana kaldırdı. O bakışta hem kırılganlık hem de bana yönelmiş sarsılmaz bir güven vardı. İşte o an anladım onu korumak bir görev değil, içgüdü hâline gelmişti.
“Sen hep böyle misin?” diye sordu.
“Nasıl?”
“Bu kadar soğuk, ama aynı zamanda sanki her şeyi tek başına sırtlanıyormuşsun gibi.”
Bir an sustum. Çünkü doğruydu. Ben hep böyleydim. Ama onun yanında bu yük daha ağır geliyordu.
“Benim işim bu,” dedim sadece. “Ama senin görevin korkmak değil.”
“Kolay mı sanıyorsun?” Gözlerindeki ışıltı kırıldı. “İnsan bazen ne kadar güçlü olursa olsun, yaşadığı şeyin ağırlığı altında eziliyor.”
O an, içimde bir şey daha kırıldı. çünkü o da güçlüydü. Ama yine de canı yanıyordu.
“Elinden geleni yaptın,” dedim daha yumuşak bir sesle. “Geri kalanını bana bırak.”
Sessizlik aramıza çöktü ama bu kez korkudan değil sükûnetten.
Dışarıda askerlerin ayak sesleri yankılanırken, ben Ayşe’nin gözlerinden tek bir şey okuyordum:
Korunma isteği.
Ve kendi içimde tek bir karar vardı:
Orhan sadece cezalandırılmayacaktı.
Onun gibi düşünen herkes, Ayşe’nin adını duyduğunda bile korkacaktı.
Çünkü bazı savaşlar emirle değil, kalple kazanılırdı.
Ve bu savaş artık benim şahsi meselem olmuştu.
Serhat Kulu durdurmanın tek yolu, onu parasıyla tehdit etmekti. Para vermek onu durdurmuyordu. Parasını kaybetme korkusu onu biraz da olsa durdurabilirdi belki. Şu anda işlettiği bir kuyumcu dükkanı vardı ama sıradan bir kuyumcuya göre maddi durumu daha iyiydi. Bunu bir araştırsam iyi olurdu ama ya o Orhan piçinin babası? Onun ne gibi bir açığını bulabilirdim? Onu araştırmam lazımdı.
Ayşe’yi konağa götürmek istemiyordum ama şu anda yapabileceğim başka bir şey yoktu. Ayşe’yle beraber ben de konaktan içeri girdim.
“Serhat Ağa!” diye seslendim. Birkaç saniye sonra balkondan Ayşe’nin annesi belirdi.
“Hayırdır komutan, yine neden geldin?”
“Hiç hayra gelmedim Berfin Hanım, hiç hayra gelmedim.” Ardından Serhat üzerinde atlet ve pijamasıyla çıktı. Kızı bu saate kadar nerede demiyor da adam pijama atlet keyif çatıyor. Ayşe’yi yanımda görünce bir yüzü değişti.
“Ne oluyor komutan, ne bu tantana?” dedi, sonra kızına döndü, “Kız Ayşe, senin ne işin var burada?” Nerede olmasını bekliyordu acaba? Orhan’ın evinde mi? Allah’ın geri zekâlısı beyin dağıtılırken bu salağın elinde şemsiye vardı herhalde.
“Nerede olmasını bekliyordun Serhat Ağa, o Orhan itinin yanında mı?” Bu şekilde bir karşılık beklemediğinden dolayı yüzü şekilden şekle girdi. “Anlaşmamıza uymadın, bundan sonra ayağını denk alacaksın yoksa o ayağını kırarım senin. Özellikle de o dükkanına dikkat et. Eğer bir daha böyle bir işe kalkışırsan her an kapısına bir mühür yiyebilirsin.” Dükkan hakkında daha bir şey bilmiyordum, araştırma yapmaya fırsatım olmamıştı ama ortaya bir yem atmıştım. O da sazan gibi o yemi yemişti. Yüzündeki ifade o dükkanda bir haltlar çevirdiğini ele veriyordu.
Ayşe yanımda sessizce duruyordu. Dönüp ona baktım.
“Burada kalmak istediğine emin misin? Benimle gelebilirsin,” dedim. Keşke benimle gelseydi de bu sorun kökünden çözülseydi.
“Kardeşimi burada bırakamam Merih, şimdilik burada iyiyim,” dedi. Aklımın onda kalmasına rağmen Ayşe’yi orada bırakıp dönmek zorunda kaldım.
Bu hayatta en kötü duygulardan biri de sevdiğin birinde aklının kalmasıydı. Gittiği hâlde her düşüncede, her nefeste oradaydı hâlâ.
....
O olayın üzerinden dört gün geçmişti. Serhat’ın kuyumcusunu iyice didik didik araştırınca en sonunda açığını bulmuştum. Adam kara para aklıyor, bir de gelmiş bana racon kesiyor. Şimdi ben senin belanı belleyeceğim Serhat, bekle sen.
Dosyalar önümde sıralıydı. Sahte faturalar, şişirilmiş altın satışları, olmayan işlerden kesilmiş dekontlar Her biri bir tuğla gibi üst üste dizilmiş, Serhat’ın kendi eliyle ördüğü bir duvarı oluşturuyordu. Ve ben artık o duvarın tam ortasındaydım.
“Komutanım, bu iş sadece kuyumculukla sınırlı değil,” dedi istihbarattan gelen asker. “Paranın dolaştığı birkaç farklı yer daha var. Sahte şirketler, paravan dükkanlar Hepsi Serhat’a bağlı.”
Dudak kenarımda soğuk bir tebessüm belirdi.
Demek korkusu boşuna değildi. “Devam edin,” dedim. “Nefes aldığı her yeri bulun.”
Ama ne kadar sert görünmeye çalışsam da, zihnimin bir köşesinde sürekli aynı görüntü vardı: Ayşe’nin o penceredeki hali Kendini korumaya çalışır gibi kollarını sarması Güçlü görünmeye çalışırken gözlerinden taşan yorgunluk…
O an anladım, bu savaş sadece Serhat’la ya da Orhan’la ilgili değildi. Bu savaş, Ayşe’nin yeniden kendini güvende hissedebilmesi içindi.
“Biraz daha dayan,” dedim kararlılıkla. “Bu iş bitince, kimse sana gölge bile düşüremeyecek.”
Telefon kapandığında karşımda sadece dosyalar değil, koca bir hesap vardı artık. Serhat’ın parayla kurduğu düzeni, yine parayla yıkacaktım. Onu en hassas yerinden vuracak, kendi kurduğu tahtı ayaklarının altından çekecektim.
Çünkü bazı adamlar yumrukla değil, kaybettikleri güçle diz çökerdi.
Ve Serhat…
Diz çökecekti.
Serhat’ın kuyumcusuyla ilgili elde ettiğim belgeleri masanın üzerine bıraktım. Fotoğraflar, dekontlar, sahte faturalar Hepsi tertemiz bir dosya hâlindeydi. Adam yıllardır “saygın esnaf” kisvesi altında kirli parayı aklıyor, üstüne bir de racon kesmeye kalkıyordu. Bu iş artık sadece Ayşe için değil, benim için de bir hesap meselesiydi.
Ama Orhan’ın babası O daha tehlikeliydi. Parası kadar çevresi de genişti. Adam görünürde sessizdi, perde arkasında ise ipleri o çekiyordu. Serhat onun yalnızca taşeronu gibiydi. Ve ben taşları değil, eli kesecektim.
Telefonum çaldı. Ekranda Emre’nin ismi belirdi.
“Komutanım, Orhan’ın babasıyla ilgili ilk bilgiler geldi. Adamın birkaç gizli hesabı ve adına kayıtlı olmayan iki depo var. Mal giriş çıkışı yoğun ama resmiyette yok gibi.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. İşte beklediğim açıklık buydu.
“Takibi sıklaştırın. En ufak yasa dışı şeyi bile raporlayın. Bu sefer kaçamayacak.”
Telefonu kapattığımda içimde garip bir kararlılık vardı. Bu işin sonu nereye varırsa varsın, geri adım atmayacaktım. Çünkü artık mesele sadece suç değildi, vicdandı.
Ve yine istemsizce aklım Ayşe’ye gitti.
Onu orada bırakmak hâlâ içimde bir yara gibiydi. Ne zaman boş kalsam, gözlerimin önüne sessiz duruşu, bana bakarken saklamaya çalıştığı kırgınlığı geliyordu. Güçlü görünmeye çalışıyordu ama ben onun ne kadar yorulduğunu görüyordum.
Masamın kenarına yaslanıp pencereye doğru baktım.
Bu savaş bitene kadar kimseye zarar gelmemeliydi. En çok da ona.
Çünkü bazı insanlar vardır, bir kez kalbine düştü mü, artık o savaş senin değil onun huzuru için verilir. Ve ben farkında olmadan çoktan o noktaya gelmiştim.
O gece üs biraz daha sessizdi. Sanki herkes yaklaşan fırtınayı hissediyor ama adını koymaya cesaret edemiyordu. Masamda Serhat ve Orhan’ın babasına ait dosyalar açık duruyor, her satır bir başka pisliğe çıkıyordu. Bu adamlar yıllardır korkuyla hüküm sürmüş, susturmuş, sindirmişti. Ama unuttukları bir şey vardı: Korku da bir gün yön değiştirirdi. Ve artık korkunun istikameti onlardı.
Emre kapıyı tıklatıp içeri girdi. Yüzündeki ifade, getirdiği haberin sıradan olmadığını anlatıyordu.
“Komutanım Serhat bu akşam dükkânı erken kapatmış. Arka depoya yalnız girmiş. İçeriden kamyonet çıkışı da oldu ama kayıtlarda yok.” Dudaklarımda soğuk bir tebessüm belirdi. Demek panik başlamıştı.
Güzel,” dedim sakin ama keskin bir ifadeyle. “Bırakın kendini biraz daha açık etsin. Ne kadar rahat hissederse, o kadar hata yapar.”
Emre başını sallayıp çıktı. Yalnız kaldığımda ise düşüncelerim yine aynı yere sürüklendi.
Ayşe…
Onu o konakta bırakmak zorunda kalmak içimde bir düğüm gibiydi. Kardeşi için verdiği o karar, ne kadar güçlü ama bir o kadar da kırılgan olduğunu gösteriyordu. Kendini değil, başkalarını düşünüyordu hep. Tıpkı benim gibi belki de bu yüzden ona karşı bu kadar hassastım.
Telefonuma uzanıp bir an duraksadım. Arasam mı? Rahatsız eder miydim?
Sonra kendime kızdım. Komutan değildim şu an. Sadece onun iyi olduğunu bilmek isteyen bir adamdım.
Numarasını çevirdim. İki çalmadan sonra açıldı.
“Merih?” Sesi yorgundu ama sıcak varlığı bile içimi biraz sakinleştirmeye yetmişti.
“İyi misin?” dedim doğrudan. “Sadece bunu sormak için aradım.”
Kısa bir sessizlik oldu. Sonra hafif bir nefes sesi duydum.
“İyiyim daha doğrusu iyiyim demeye çalışıyorum.” Bu cümle kalbime ince bir sızı gibi oturdu.
“Orası seni sıkıyorsa...” diye başladım ama sözümü kesti.
“Hayır, mesele o değil. Sadece insan bazen kendi evinde bile yabancı hissedebiliyor.”
Ne diyeceğimi bilemedim. Sustuk. Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi. Sanki iki yaralı ruh, kelimelere ihtiyaç duymadan birbirini anlıyordu.
“Yanındayım Ayşe,” dedim sonunda. “Fizikken değil belki, ama her an.”
“Biliyorum...” dedi fısıltıyla. “O yüzden biraz daha güçlüyüm.” Dedi ama daha sonrasında "birisi geliyor kapatmalıyım" dedi ve telefonu kapattı
Telefon kapandığında içimde tuhaf bir huzur vardı. Ama aynı zamanda daha büyük bir sorumluluk da hissediyordum. Çünkü artık bu savaşta sadece düşmanlarım yoktu korumam gereken biri vardı.
Ve ben o gece kendime şunu itiraf ettim: Ayşe artık bu hikâyenin yan karakteri değildi. O, benim en zayıf noktam ve en güçlü sebebimdi.
Uzakta, karanlığın içinde Serhat ve Orhan’ın babası yeni planlar yaparken, ben de kendi planımı netleştiriyordum. Bu sefer hamlelerim sadece adalet için değil, onun güvenliği içindi.
Çünkü bazı savaşlar kazanılmak için değil, birini kaybetmemek için verilir.
Ve ben Ayşe’yi kaybetmeye hiç niyetli değildim.
Sabah olmadan istihbarat masasının başındaydım. Dosyaları bir kez daha gözden geçirdim. Rakamlar, isimler, sahte şirketler Hepsi birbirine bağlanıyor, Serhat’ın kurduğu ağ netleşiyordu. Bu adam sadece para aklamıyor, insanları da o paranın gölgesinde eziyordu.
Kapı tekrar açıldı. Emre bu kez daha hızlı konuştu.
“Komutanım, Serhat dün gece şehir dışına para transferi yapmış. Para kuyumcu üzerinden geçiyor ama alıcı farklı bir firma. Firma da Orhan’ın babasına yakın.”
Gözlerimi kısarak dosyaya eğildim.
Demek taşlar yerinden oynamaya başlamıştı.
“İzleyin,” dedim net bir sesle. “Bir panik daha, bir hata daha yapmasını bekliyoruz.”
Ama içimde kötü bir his vardı. Serhat’ın köşeye sıkıştıkça daha da tehlikeli olacağını biliyordum. Böyle adamlar kaybedeceklerini anladıklarında, önce en zayıf noktaya saldırırlardı.
Ve benim zayıf noktamı çoktan tanıyorlardı.
Ayşe.
Telefonuma uzandım, ona mesaj atmak istedim ama vazgeçtim. Sürekli kontrol etmek onu daha da tedirgin edebilirdi. Bunun yerine korumayı sıkılaştırdım, konağın etrafındaki güvenliği iki katına çıkarttım. Haber alma hattı açık tutuldu.
Öğleden sonra gelen haber içimdeki huzursuzluğu doğrular gibiydi.
“Komutanım,” dedi Emre, sesi alçak ama ciddi. “Serhat bugün Ayşe hakkında soruşturma yaptırmış. Onun kimlerle görüşüp görüşmediğini araştırıyor.” Çenem kasıldı.
“Demek aklına onu da soktuk,” diye mırıldandım. Bu artık sadece bir operasyon değildi. Bu şahsi bir tehditti. Ayağa kalktım, üniformamın ceketini düzelttim.
Serhat’ın beni parayla korkutabileceğini sanması bile büyük bir hataydı. Ama Ayşe’yi bu işin içine çekmesi işte onu asla affetmeyecektim.
Pencereye doğru yürüdüm. Dışarıda hava kapalıydı, gri bulutlar şehrin üstüne çökmüştü. Sanki olacakların habercisi gibiydi.
“Artık hızlanıyoruz,” dedim kararlı bir tonla. “Bu iş uzadıkça risk büyür. Serhat’a nefes alacak alan bırakmayacağız.” Çünkü içimde çok net bir gerçek vardı: O adamı bitirmeden, Ayşe asla gerçekten güvende olmayacaktı. Ve ben, onun gözlerinde bir daha o çaresizliği görmeye tahammül edemezdim.
Sabahın ilk ışıkları, şehrin üzerini gri bir örtü gibi kaplamıştı. Sessizlik neredeyse boğucuydu, ama o sessizlik fırtınanın habercisiydi. Ben ve ekibim, Serhat’ın ve Orhan’ın babasının adreslerini tam olarak belirlemiştik; artık geri dönüş yoktu.
Kuyumcu dükkânına girdiğimizde, Serhat hâlâ kahve fincanını elinde tutuyordu. Masasının üzeri belgelerle doluydu; sahte faturalar, yurt dışı para transferleri, hesap dökümleri Hepsi kendi eliyle kurduğu bir tuzak gibiydi, ama bu sefer tuzak kendisini yakaladı.
Kapı kırıldığında, gözlerindeki şaşkınlık ve öfke hemen ortaya çıktı.
“Ne ne oluyor burada?” dedi, sesi titreyerek, ama hala kibirli bir tonla.
“Biliyorsun ne olduğunu,” dedim soğuk bir sesle. “Tüm işlerin izindeyiz. Artık saklanacak yerin yok.”
Küçük bir direniş göstermeye çalıştı ama emre ve diğer askerler onu hemen kelepçeledi. Serhat, elleri bağlı ve güçsüz, artık hiçbir tehdidi uygulayamayacak hâle gelmişti. Altın saatleri, lüks masası ve pahalı takım elbiseleri hepsi bir anda değersizleşmişti.
Bu sırada Orhan’ın babası, şehir dışında, paravan şirketlerinden birinde yakalanıyordu. Kameralar, muhasebe kayıtları ve sahte belgelerle dolu ofis, onun gücünü artık koruyamıyordu. İlk başta kibirle dirense de, yüzündeki panik kısa sürede yerini çaresizliğe bıraktı. Asansör boşluğunda beklerken, elleri kelepçeli ve gözleri şaşkınlıkla doluydu. Artık emir veremiyordu, kaçacak alanı yoktu.
Her iki adam da gözaltına alındıktan sonra sorgu odasına götürüldü. Beton duvarlar, yankılanan ayak sesleri ve metalin soğuk şıngırtısı arasında, Serhat ve Orhan’ın babası tamamen savunmasızdı. Sorgu boyunca belgeler tek tek önlerine kondu, her bir evrak, yıllardır işledikleri suçların delili olarak masaya serildi.
Serhat’ın yüzündeki kibir artık yoktu; yerine korku ve yenilmişlik gelmişti. “Böyle şeyleri biz yapmadık…” diye mırıldandı ama bakışları kendini ele veriyordu. Orhan’ın babası ise çaresizce sessiz kaldı. Her iki adam da suçlarını inkâr edemiyordu.
Mahkeme günü geldiğinde, salon doluydu. Basın ve çalışanlar, uzun yıllar boyunca korkutulmuş insanlar Hepsi o anı bekliyordu. Hakim, suç dosyalarını tek tek inceledikten sonra, kararını açıkladı: Kara para aklama, yasa dışı ticaret ve örgütlü suçtan her ikisi de suçlu bulunmuştu.
Serhat ve Orhan’ın babası, demir kelepçelerle salondan çıkarıldığında, sadece adalet değil, aynı zamanda halkın öfkesi de onları takip ediyordu. İçlerinde hiçbir kibir, hiçbir üstünlük kalmamıştı. Parayla hükmettikleri insanlar artık onların gücünü görmüyordu; onlar artık sadece kaybetmiş adamlardı.
Ben ise o gün Ayşe’yi düşündüm. Onu konağın içinde yalnız bırakmak zorunda kalmıştım, ama artık gerçekten güvende olacaktı. Onun korkularını ve kırgınlığını azaltmak için en doğru adımı atmıştım.
Telefonuma mesaj geldi. Ayşe’den:
“Bitti mi?”
Kısa bir an duraksadım, sonra yazdım:
“Evet. Artık kimse sana gölge düşüremez.”
Dışarıya baktım; gün yeni başlamıştı ve gökyüzü gri bulutların arasından hafifçe aydınlanıyordu. Ama ben biliyordum ki, bazı savaşlar sadece o gün kazanılmaz; bazı savaşlar kalpte kazanılır. Ve benim savaşım artık bitmişti Ayşe’nin huzuru için kazanılmıştı.
3. Bölüm burada bitti.Tahminlerinizi alayım. Sizi seviyorum, yeni bölümde görüşmek üzere. 💞🥰
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |