31. Bölüm

21. Bölüm

Elif Didar Kayır
elifdidar_1

 

 

Yeni bölüm geldi keyifli okumalar❤️‍🔥

 

 

 

3 gün sonra

Merih gideli tam tamına yetmiş iki saat olmuştu. Üç günde sadece bir kere konuşabilmiştik; o da geldiğini haber vermek için aramıştı bizi. Sonrasında hemen kapatmak durumunda kalmıştı. Ben de bugün işbaşı yapmıştım. Mert abi hemen başlamamamı, biraz kafamı toparlamamı söylese de, evde kaldıkça kafam daha çok dağılıyordu. Su içiyordum, aklıma Merih geliyordu; bahçeye çıkıyorum, orkideleri görünce aklıma Merih geliyordu. Bu dört duvar ev, Merih olmadan sadece beton yığınına dönmüştü sanki. Onun için kendimi hastaneye attım; kendime çare bulmuyordum, belki yardımda ihtiyaç duyan birine çare olurum umuduyla.

İlk günümü acilde geçiriyordum. Sabah saatleri çok yoğun değildi. Hastaneye karın ağrısıyla gelen iki yaşlı kadın ve bir kız çocuğu vardı. Yaşlı teyzeden önce kan aldık, daha sonrasında karın ağrısını hafifletmesi adına ağrı kesici serum taktık. Yanında eşi de gelmişti; onun da gözlerinde öyle bir korku vardı ki, eşine bir şey olacak diye ödü koptuğu belliydi. Acaba biz de yaşlanınca, ben hastalanırsam, Merih de böyle korkar mıydı ya da sen zaten sağlıkçısın, neyin olduğunu anlarsın der miydi? Ama o bana kıyamazdı kesin. Bu çift gibi olurduk, tabii Allah nasip ederse. Çıkan tahlillerden kadının mide zehirlenmesi geçirdiğini fark edince doktorlar hemen midesini yıkamış ve özel bir odaya almışlardı. Diğer gelen teyzenin ise karnı soğuk algınlığından ağrıdığı için önce bir iğne vurduk. Daha sonrasında doktor ilaç yazıp yolladı. Küçük afacan ise bir günde bir poşet şekeri mideye indirdiğinden karnına ağrı girmiş. Sabah hafif tempo olan işim öğleden sonra yoğunlaştı. Bir trafik kazasındaki yaralılar gelmişti. Çok feci bir kaza olmalı; yaralı gelen genç kişinin karnı resmen sürtünmeden dolayı açılmış gibiydi. Diğer yaralı gelen kişide pek bir şey yoktu. Bir çarpışma, bir motor ve araba ile olmuştu. Ağır yaralı olan kişi muhtemelen motor sürücüsüydü; acil ameliyata alınmıştı. Benim de asıl branşım ameliyathane hemşireliği olduğundan ben de ameliyata girmiştim. Yaralı çok kan kaybettiğinden dolayı acil kan aranıyordu. Tek aksilik de yaralının kan grubu sıfır RH negatifti ve hastanede yeterince kan stoku yoktu. Acil anons geçildi; durum kritikti. Ama Allah’a şükür ki hastaneye gelen bir ziyaretçinin kan grubu uyuştuğu için kan ihtiyacını karşılamıştık. Her ihtimale karşı hastanede kalmasını rica ettik ve daha sonrasında ameliyathaneye geri döndüm. Zor bir ameliyat olmuştu, yaklaşık beş saat sürdü ama hastayı en az hasarla kurtarabildik. İç kanaması ve birkaç kırığı vardı. Ameliyattan sonra yoğun bakıma aldık. Saat neredeyse on sekizi geliyordu, mesai saatim bitmişti. Eve de gitmek istemiyordum; başkalarının derdiyle uğraşmak kendi derdimi biraz olsun düşünmemi erteliyordu. Ama bugün Betül’ün de dershanedeki ilk günüydü, heyecanla beni bekliyor olmalıydı. Çıkışımı yapmak için hemşire odasına gittim.

    ...

Eve geldiğimde yorgunluktan düşüp bayılacakmış gibi hissediyordum ama dayanmam lazımdı. İlk önce Betül’ün odasına gittim, dershanedeki gününün nasıl geçtiğini öğrenmek için ama odasında yoktu.

“Betül!” diye seslendim, evin içinde Betül’ü arayacak halim bile yoktu.

“Salondayız abla!” diye seslenince salona gittim. Herkes de buradaydı. Selamlaştıktan sonra Betül’ün yanına oturdum ve kardeşime sıkı sıkı sarıldım.

“Ablacığım, bugün de senin okuldaki ilk günündü. Nasıl geçti, anlat bakalım,” dediğimde Betül, heyecanla benden bu soruyu bekliyormuş gibiydi.

“İlk günüm gayet güzeldi. Bir kızın yanına oturdum, adı Nisaymış. Benimle notlarını paylaşacakmış, numaralarımızı paylaştık. Hocalar da benimle gayet güzel ilgilendi; eksik derslerim için bana özel ders vereceklerini söylediler.” O kadar heyecanlıydı ki, adeta gözleri parlıyordu.

“Aferin ablacım, sakın derslerini ihmal etme, tamam mı bebeğim? Takıldığın bir yer olursa gel bana sor, ben anlatırım.” Dedim. O sırada Zehra da lafa atladı.

“Bana da sorabilirsin, elimden geldiği kadar yardımcı olurum.” Dedi. Onun da sınava girmesine yaklaşık bir ay kalmıştı. Aslında Betül’ün de bu sene değil de seneye okula başlaması daha iyi olurdu, ama ben zaten Betül’ü evdeyken de çalıştırdığımdan dolayı eksiği yoktu; hatta sınıfın seviyesine göre önde sayılırdı.

“Ayşe kızım bugün mesai yapmışsın, alışma ama mesailere, sonra sürekli mesaiye kalırsın, maaşını ödeyemeyiz sonra.” Dedi. Bu söylediğine güldüm.

“Batmazsınız Alaattin abi, en fazla mesai parasını almam canım, ne de olsa hastanenin sahibi tanıdık.” Dedim ve göz kırptım. Bu söylediğim herkesi güldürmüştü.

“Olmaz öyle şey, sen yine de fazla mesai yapma.” Dedi. Asıl derdi belliydi ama açık açık söyleyemiyordu; Merih’in yokluğunda kendimi yıpratmamı istemiyordu.

Salona elinde kitaplarla evdeki çalışanlardan biri girdi.

“Melek Hanım, istediğiniz albümleri getirdim.” Elindeki kitap sandığım şeyler aslında albümmüş. Melek abla albümleri masaya koydu ve birini bana doğru uzattı.

“Ayşe, bak bunlar bizim albümlerimiz,” dedi ve tek tek sayfalarını açıp içindeki fotoğrafları bana göstermeye başladı. Fotoğraflara bakmaktan kendimi alamadım. Bir resimde Merih, annesinin ve babasının kucağında kundaklı bir şekildeydi. Bebekken o kadar çirkinmiş ki, şimdi resmen çirkin ördek yavrusuna dönmüş. Melek abla o fotoğrafa dikkatli bir şekilde baktığımı görünce, “Merih orada daha beş aylık,” dedi. Sevdiğim adamın beş aylık haline bakmak ne kadar da değişik bir hismiş! Öyle ki, elimde olsa kucağıma alıp yanaklarını sıkasım geliyordu.

“Ne kadar da küçük burada! Şimdi kim der ki bebek büyü de asker oldu?” dediğimde Melek abla güldü.

“He vallahi kızım, hiç sorma! Daha dün el kadar bebekti.” Dedi anne yüreği işte. Belki de Merih onun gözünde daha el kadar bebekti. Yüzündeki hüznü görünce ortamın havasını dağıtmak adına,

“Melek abla, kırılma ama Merih de küçükken ne kadar çirkinmiş! Resmen çirkin ördek yavrusuna dönmüş.” Dediğimde odada kıkırtı sesleri yükseldi.

“Bunu Merih’e deme, küplere biniyor.” Dedi Melek abla da gülerken. Küçüklüğüyle bir alıp veremediği vardı.

Etrafa bakındığımda bu sefer de gözüme Nursima’nın yokluğu çarpmıştı. Bugün buraya gelmemişti.

“Hilal abla, Nursima nerede?” diye sordum.

“Nursima’yı bugün kreşten anneannesi aldı canım, onlarda şimdi,” dedi.

“Senin annen de mi burada yaşıyor abla?”

“Evet canım, onlar da Ünye’de yaşıyorlar. Bir gün tanıştırayım seni de bizimkilerle. Hatta ilk tatil gününde hep beraber bize kahvaltıya gelin. Hem sen bizim eve hiç gelmedin,” dedi. Bana uyardı ama Melek ablaya uyar mıydı bilmediğimden topu Melek ablaya attım.

“Bize uyar kızım,” dedi Melek abla da.

“Tamam o zaman bana da uyar. Bu hafta cumartesi günü izinliyim.”

Tamam o zaman cumartesi günü kahvaltıya bekliyoruz. Unutmayın,” diye tembihledi. Albümde hala o fotoğraftaydık ve ben dayanamadım telefonumu çıkarıp fotoğrafını çektim sonra da Merih’e mesaj attım “Küçüklükken ne kadar da çirkinmişsin sevgilim, şu anki halinle alakası yok.” Yazdım ve yolladım, görmeyeceğini biliyordum ama bendeki de bir umuttu işte, şimdi görmezse elbet bir gün görürdü sonuçta.

Telefonumu bıraktım ve albümleri incelemeye devam ettim ama çok geçmeden telefonum çalmaya başladı. Beni kim arardı ki? Beni arayacak herkes yanımdaydı, Merih hariç. Merakla telefonu elime aldığımda arayan kişi Merih’ti. O an bir şok yaşadım ama kendimi hemen toparladım ve heyecanla telefonu açtım. “Alo Merih” dediğimde herkes bir anda şaşırdı. “Abim mi?” dedi Zehra heyecanla. Başımı salladım.

“Güzelim benim, sen eski halime değil şimdiki halime bak nasıl da yakışıklıyım ama değil mi.” Gerçekten de küçüklüğüne takıntılıydı.

“Merih sen her halinle yakışıklısın ben takıldım sadece sana” dedim ama gülmemek için kendimi zor tutuyordum. “Merih bak herkes yanımda ve seni merak ediyorlar. Hoparlöre alıyorum sesini,” dedim ve telefonu hoparlöre aldım.

“Selamın aleyküm,” dedi öncelikle hep bir ağızdan. “Aleyküm selam,” dedik.

“Nasılsınız? İyi misiniz?” diye sordu.

“İyiyiz biz oğlum, sen merak etme,” dedi Melek Abla. “Sen nasılsın yiğidim?” diye sordu.

“Ben de iyiyim anacım. Sağlığınıza duacıyım. Şu anda çok fazla zamanım yok, ellerinizden öperim,” dedi ve ardından ekledi: “Ayşe, hoparlörü kapatsana.” O an yüzümün kızardığını hissettim, ister istemez utanmıştım.

“Senin de o bal dudaklarından öperim sevgilim,” dediğinde, imkân varmış gibi sanki daha da kızardım. Herkes bu halimi yüzünde derin bir tebessümle izliyordu. Uzun bir cevap versem ne dediğini anlardı. Cevap olarak sadece “ben de” diyebildim. Ama cevap olarak kulağıma dolan Merih’in sesi değil, bir patlama sesi oldu ve ardından hat koptu, telefon kapandı. O an ne yapacağımı şaşırdım. Elimdeki telefon yere düştü, gözlerim kararmaya başladı. Sanki deprem olmuştu da benim evim başıma yıkılmıştı.

      ...

Sevdiğin birini tekrardan kaybetmek, yürekte eski yaraların üzerine yeni çizikler atmaktır. Daha önce hissettiğin o boşluk duygusu yeniden gelir, ama bu kez daha derin, daha tanıdık bir sızıyla. Kalbin, daha önce öğrendiği o acıyı unutmamışken, yeniden aynı yerden vurulmak tarifsiz bir yorgunluk getirir. “Bunu daha önce de yaşamıştım,” dersin kendi kendine; ama her seferinde sanki ilkmiş gibi canın yanar. Çünkü insan, hiçbir kaybına tam anlamıyla alışamaz. Her veda, ardında yarım kalan cümleler, söylenemeyen sözler ve dokunulamayan anılar bırakır. Zaman, teselli gibi görünür ama aslında sadece alışmayı öğretir; unutturmaz. İnsan sevdiği birini nasıl unutabilir ki zaten? Gözlerin her dolduğunda, kalbinin bir köşesinde hâlâ o sevginin izi vardır. Ve bazen en çok da, bir daha sarılamayacağını, öpemeyeceğini düşünmek acıtır insanın canını.

Gözlerimi açtığımda bir hastane odasındaydım, neden burada olduğumu ve neler olduğunu pek hatırlamıyorum. En son Merih’le konuşmamızın ardından bir patlama sesi duyuldu ve hat kesilmişti, neler oluyordu anlam veremiyordum. Korkuyla yattığım yataktan doğrulduğum sırada kapı açıldı ve endişeyle Betül girdi. Benim kalkmaya çalıştığımı görünce aceleyle yanıma geldi.

“Abla ne yapıyordun, sakin ol,” dedi, endişeli görünüyordu.

“Betül, neler oluyor ablacım? Ben neden buradayım? Merih aradı mı? O ses de neyin nesi? Bir haber var mı?” diye sordum ama Betül bana üzgün üzgün bakıyordu. Bakmasın da bana böyle. En son iki yıl önce de böyle bakmıştı bana ve hiç iyi şeyler olmamıştı.

“Abla, önce bir sakin ol lütfen,” dedi ama nasıl sakin kalabilirdim böyle bir durumda?

“Sakinleşmezsen eğer, doktor çağırırım ve seni tekrardan uyutmalarını söylerim,” dedi. Küçüğe bak sen, büyümüş de beni tehdit ediyor. Onaylarcasına başımı salladım.

“Telefonundan gelen sesi biz de duyduk,” dedi ve derin bir nefes verdi, ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. “Ama kesin bir şey yok daha henüz.” Nasıl kesin bir şey olmazdı ya? Eğer Merih’e bir şey olmadıysa öyle bir olaydan sonra bizi habersiz bırakmazdı. Neler olduğunu merak ediyordum, Merih nasıldı, yara almış mıydı, dahası sağ mıydı? Düşünceler kafamın içinde bana savaş açarken odanın kapısı açıldı ve içeriye doktorla beraber Mert abi girdi. Benim uyandığımı gören Mert abi şaşırdı.

“Ayşe, sen ne zaman uyandın?” dedi şaşkın şaşkın ama şu anda konu ben olmamalıydım. Merih’ten bir haber almış mıydı? Almış olması lazımdı, şarttı bu benim için, bir ihtiyaçtı.

“Abi” dedim ilk defa. Önce adını söylememiş, sadece abi demiştim. Bu da onun gözünden kaçmamış olmalı ki bana olan bakışları daha da duygusallaştı ya da ben her şeyi duygusallaştırıyordum şu anda.

“Ayşe, ne diyeceğini biliyorum. Biz de olayın şokunu atlatabilmiş değiliz.” Dedi. Böyle konuştuğuna göre o da daha henüz haber almamıştı. Betül’e döndüm.

“Telefonum.” Dedim. İlk başta bana anlamaz gözlerle baktı, daha sonra “Telefonum nerede ablacım?”

“Ha.” Dedi dalgın dalgın, daha sonra cebinden telefonumu çıkarıp bana uzattı. Telefonumu aldığım gibi belki bir ihtimal açar diye Merih’i aradım ama telefonumdan “Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor.” Sesi yükseldi.

“Biz de kaç kere aradık Ayşe ama bir haber yok.” Dedi Mert abi. Daha sonra rehbere tekrardan girdim ve Emine ablamın numarasını bulup onu aradım. Ne de olsa bu göreve tüm Kasırga beraber gitmemişler miydi? Telefonu kulağıma yaklaştırdığımda Betül merakla

“Bu sefer kimi arıyorsun?” diye sordu. “Emine ablayı arıyorum, Emre abinin eşi.” Dedim ama o sırada da telefonu Emine abla açtı.

“Alo,” dedi karşı taraftaki ses. Onu tanıdığımda lan, o şen şakrak sesi gitmişti sanki. Ruhu bedeninden çekilmiş de ruhsuz bir bedenden çıkıyordu telefonun ucundaki ses.

“Abla nasılsın? Emre abiden Kasırgadan bir haber var mı?” diye sordum.

“Hiç iyi değilim Ayşe. Patlama olduğunu haberlerde gördüm, o günden beri arıyorum arıyorum, ulaşamıyorum.” Dedi.

“Üssü aradın mı abla? Üssün numarası yok bende. Yarbay, albay, hiç kimse yok mu? Sen Mardin’desin, üsse gittin mi?”

“Gittim ablacım, gittim.” Dedi, derin bir nefes verdi, konuşmakta zorlanıyordu. “Yalçın yarbayı da aradım, bölgeye destek timi yolladıklarını söyledi, haber alınca bizi arayacakmış.”

“Abla, Yalçın yarbayın numarasını bana da yollar mısın acaba?” dedim.

“Tamam canım, mesaj atarım sana. Bir haber alırsan bize de haber vermeyi unutma,” dedi. Onun da tek bir olumlu habere ihtiyacı vardı. Emine ablanın dik durması da gerekiyordu. Ben tek başımaydım ama onun bir çocuğu vardı, yıkılamazdı. O yıkılırsa eğer, Furkan ne yapardı?

“Tamam abla, sen de haber alırsan beni aramayı unutma,” dedim ve kapattık. Aradan iki dakika sonra Emine abla Yalçın Yarbay’ın numarasını yollamıştı. Hemen telefonuma kaydettim ve Yalçın Yarbay’ı aradım. Ne diyeceğimi de bilmiyordum. Beni tersler miydi acaba? Onca işimin gücümün arasında neden aradın der miydi? Üçüncü çalışta açtı.

“Alo,” dedi ama sesi o kadar sert gelmişti ki neye uğradığımı şaşırdım o sırada. Mert abi ve Betül de anlamaz gözlerle beni izliyorlardı, sürekli birilerini aramamı tuhaf karşılamışlardı.

“Alo,” dedim ama sesimi ben de tanıyamadım, bir an titremişti sanki sesim.

“Siz kimsiniz?” dedi yarbay.

“Şey, ben Merih Alpay’ın sevgilisiyim de, kaç gündür haber alamıyoruz. En son patlama olmuş, sizin bir bilginiz var mı acaba?” İlk önce bir sessizlik oldu, daha sonrasında derin bir nefes verdi.

“Evet, patlama olduğu doğrudur. Destek ekibi yolladık, biz de onlardan haber bekliyoruz kızım.” Dedi, bu sefer sesi daha deminkine nazaran daha ılımlıydı.

“Peki komutanım, haber bekliyorum sizden,” dedim. Tam o sırada yarbayın telefonundan bir ses yükseldi, endişeli bir şekilde konuşuyordu.

“Komutanım, şehit haberi geldi,” dedi, ardından telefon kapandı. Boş boş duvara bakıyordum. Mert abi ve Betül bana ne olduğunu soruyordu ama sanki kelimelerim elimden alınmış gibiydim, ağzımı açıp da tek bir kelime bile edemedim.

“Bir şehit haberimiz var...” cümlesi kulaklarımda yankılandı, sanki zaman dondu. Nefesim boğazımda düğümlendi, dilim tutuldu. Merih’in adı geçmedi ama içimde bir sızı yükseldi, adını duymadan bile. Kalbim ya Merih’se diye fısıldıyordu. Kalbim deli gibi atarken zihnimde bin senaryo dönüyordu. Ya Merih’se? Ya bu kez gerçekten gittiyse? Bu belirsizlik ölümden beterdi. O an hiçbir şey net değildi ama içimde yükselen korku, yıllar önce yaşadığım o anı tekrar yaşatıyordu. Dua ettim. İçimden, titreyerek. “Allah’ım, ne olur bu kez olmasın... Ne olur yine o olmasın.”

“Abla” diye sarstı Betül, “Abla beni duyuyor musun?”

“Ayşe” diye bu sefer de Mir abinin sesi eklendi, “Ayşe bize bak, kendinde misin?” Değildim kendimde, ne diyeceğimi de bilmiyordum, ağzımdan sadece duyduğum o cümle çıktı.

“Bir şehit haberimiz var,” dedi arkadan biri.” Dediğimde Betül’ün beni sarsan elleri bir an benden uzaklaştı, Mert abi dona kaldı.

“Ne diyorsun sen Ayşe, emin misin?”

“Bilmiyorum abi,” dedim, sesim titriyordu, biraz daha sorarsa eğer ağlamaya başlayacaktım.

“Ayşe, Merih miymiş, kimmiş?” Merih’in adını duyunca gözümden bir damla yaş yanağıma doğru süzüldü.

“Bilmiyorum abi, arkadan bir askerin sesi geldi, sonra da yarbay telefonu kapattı.” Dediğimde Mert abi olduğu yere çökmüş, yüzünü ellerinin arasına almış bir haldeydi, kolumda takılı olan seruma baktım, hemen kolumdan çıkardım.

“Nereye?” dedi Betül.

“Şırnak’a,” dediğimde Betül “Ne?” diye bağırdı.

“Sen burada kalıyorsun ablacım ama ben burada duramam.”

“Ama abla,” dedi Betül, onun sesini bölen Mert abi oldu.

“Ben de geliyorum ama bunu annemlere demek yok, kesin bir şey yok ortada, belki Merih değildir.”

“Ben de geleyim,” dedi Betül.

“Olmaz Betül, sen burada kalıyorsun, ben orada seni koruyamam, lütfen zorluk çıkarma,” dedim.

“Ama,” dedi ama başımı itiraz kabul etmiyormuşçasına salladım.

“Ben üzerimi değiştireyim, gidelim abi,” dedim ve hemşire odasına gidip üzerimi değiştirdim. Hastanenin kapısında Mert abi ve Betül bekliyordu.

“Abla,” dedi Betül ağlamaklı çıkan sesiyle, “Kendine dikkat et.”

“Sen de bebeğim, sen de dikkat et, aklımı sende bırakma, aradığımda hemen aç o telefonunu,” dedim, burnunu çekti, ağlayamayınca hep burnu akardı.

“Tamam, sen de telefonunu hep açık tut.”

“Tamam,” dedim ve birbirimize sıkıca sarıldık.

“Sen Hilal ablaya haber verdin mi abi?”

“Verdim, ilk başta kızdı ama sonra bir şey demedi. Gelmek de istedi ama Nursima var, o yüzden gelemez.” Başımı salladım, anladım der gibi.

En sonunda arabaya binmiş, yola koyulmuştuk. Şırnak’a, alkan tüm uçaklar iptal olduğundan dolayı araba ile gitmek zorundaydık. Önümüzde neredeyse on iki saatlik bir yolculuk vardı. Kendi kendimi yiyip bitireceğim bir yolculuk olacaktı.

“Abi, biz koca Şırnak’ta nereden bulacağız Merih’i? Hangi şehirde olduğunu biliyor musun?” dedim, aklımdaki bin bir türlü sorudan sadece birini sordum.

“Bildiğim kadarıyla İdil’de olması lazım. İdil’de bulunan üsse gideceğiz,” yani savaşın tam kalbine.

“Bizi oraya alırlar mı ki ya? Bizi terörist sanarlarsa?”

“Kimliklerimizi gösteririz. Asker yakınlarına bu kadar kaba davranacaklarını sanmıyorum. Sen de çok yoruldun, istersen biraz uyu, yolumuz daha çok var.” Bana uyu diyordu da kendisi uyuyabiliyor muydu acaba?

“Nasıl uyku tutsun abi? Zaten ilaçlarla uyutmuşsunuz beni,” dedim sinirle.

“Senin için o an daha iyi bir çare yoktu Ayşe, zaten bayılmıştın. Uyandığında panik atak geçirmeni istemedik.” Ki şu an uyuduğum için daha iyiydim.

“Melek ablayla Alaattin abi nasıllar?” Onları hastanede görememiştim.

“Annem fenalaştı. Doktorlar ona da müdahale ettikten sonra babam annemi de alıp eve götürdü.”

“Zehra,” diye sordum. Yavrum abisine çok düşkündü, onu kaybetme korkusundan kim bilir ne hale girmiştir.

“Hala inkar aşamasında, ‘Abime bir şey olmaz,’ diyor. İki yıl önce de böyle olmuştu, şehit haberi gelince ilk başta inkar etti, ‘Benim abim şehit düşmez,’ dedi. Ta ki kapımıza tabutu gelince. Abi, Merih’i son bir kez görmemize izin vermemişlerdi, aslında kapımıza gelenin boş bir tabut olduğunu bilmiyorduk,” dedi sinirli bir şekilde.

“Merih’i ilk defa kanlı canlı karşında görünce ne hissettin abi?”

“İlk başta halüsinasyon görüyorum sandım. Biz kardeşimi toprağa gömmüş, mezarının başında saatlerce ağlamıştık ama o karşımızda kanlı canlı dikiliyordu. Gerçekten yaşadığını anladığımda onu bir güzel dövmek istedim ama konumuz başkaydı. Baban seni kaçırmıştı ve bizim seni bulmamız gerekiyordu. Daha sonrasında da kıyamadım, ‘vatan için’ diyor, elimizi bağrımızda bırakıyordu. Annem, Merih’i ilk gördüğü anda bayılmıştı mesela. Zehra, bizden önce görmüştü. Babam dona kalmıştı, üstüne toprak attığı evladı karşısında kanlı canlı duruyordu. Hepimiz için zor bir andı ama yaşıyordu ve yanımızdaydı. Onun nefes alışı sanki bize de nefes olmuştu, o yüzden bir şey yapamadık. Zaten kayıp iki yakımız vardı, biraz daha vakit kaybetmek istemedik ki iyi de yapmışız. Ona kavuştuk derken tekrardan onu kaybetme korkusu çok zor,” dedi, sona doğru onun da sesi titredi. Kardeşiydi, canıydı, kanıydı, o Merih’in abisiydi.

“Çocukken çok çelimsiz biriydi, arkadaşları tarafından sürekli zorbalığa uğruyordu ve ilk durağı ben oluyordum. ‘Abi’ diyordu bana. ‘Böyle böyle yaptılar.’ Bir keresinde saçı başı dağılmış, yüzü morarmış bir şekilde karşıma geldi. O zamanlar, aha, yedi sekiz yaşlarında anca. Onu öyle görünce kan beynime sıçradı sanki. Ben de o zamanlar on bir, on iki yaşlarındayım. Dayak yedi diye bir de ben onu dövdüm. Ağlamaktan gözleri çıkacak sanmıştım. Sonra gittim onu babama şikayet ettim. Babam da kendisini savunmayı öğrensin diye onu boksa yazdırmıştı. Ondan sonra Merih’in tek bir hayali vardı: Büyüyünce asker olacak ve zorbalığa uğrayan tüm insanları kurtaracaktı. O çelimsiz çocuk şimdi büyüdü ve milleti kurtarayım diye bizi darmadağın etti.” Dedi. Bir yandan Merih’in küçüklük hallerini gözüm yaşlı dinliyordum, bir yandan da Mert Abi’nin dediği son söz kalbimi dağlıyordu. Demek asker olma kararını böyle almıştı. Zorbalığa uğradığını bilmiyordum. Ben aslında Merih hakkında çocukluğuna dair çok bir şey bilmiyordum. Merih yanımda olduğu zamanlar aklımda sadece an oluyordu. Şükrediyordum sağ ve yanımda diye. Eğer hala hayattaysa, elimden çekeceği vardı ve bana anlatması gereken anıları.

Bu konuşmanın üzerine ikimiz de sessizleştik uzun bir süre. Ne Mert abi konuştu ne de ben. Birkaç saat sonra Mardin’e gelmiş olacaktık. Mardin ile İdil arası da iki saatlik bir yoldu zaten.

“Abi, Yalçın Yarbay’ı bir daha arasam mı acaba?” dedim.

“Sürekli arama, kızabilir Ayşe,” dedi ve o an vazgeçtim. Mardin’e yaklaşınca aklıma Miray ablayı hiç aramadığım geldi. Belki onun bir bilgisi vardır diye Miray ablayı aradım. İlk çalışta açtı.

“Alo,” dedi yorgun çıkan bir sesle, ardından da Benan’ın sesi yükseldi.

“Kim o anne? Babam mı? Bana da ver, bana da baba!” diye seslendi. O an benim de kalbim daha ne kadar paramparça olabilecekse o kadar parçalandı.

“Yok annecim, baban değil, Ayşe ablan,” dediğinde oflayan sesini duydum.

“Alo Ayşe, nasılsın canım?” dedi.

“Hiç iyi değilim abla, bir haber var mı diye aradım.”

“Yok, bizde bir haber yok. Sende var mı?”

“Bende de yok ama biz Merih’in abisi ile birlikte Şırnak’a gidiyoruz. Bir haber alırsak ararız seni.”

“Sağlama Ayşe, bizi bile oraya yollamıyorlar. Siz ne yapacaksınız orada? Millet İdil’den kaçıyor, siz oraya mı gidiyorsunuz?” İnsanın sevdiği neredeyse orası ona evdi. Merih bana bir söz vermişti, biz birbirimizin eviydik ve ben evimin yıkılışını bekleyemezdim. Eğer bir gün yıkılacaksa da o moloz yığınlarının altında ben de olmak isterdim.

“Ne yapayım abla, sizi evinize bağlayan bir çocuğunuz var ama benim o da yok. Benim sadece Merih’im var, evde öylece bekleyemem be, duvarlar sanki üstüme üstüme geliyor.” Dediğimde sessiz kaldı.

“Tamam, bizi haberdar etmeyi unutma sakın.”

“Tamam abla, haber alırsam ararım.” Dedim ve telefonu kapattım.

“Bir haber var mıymış?” diye sordu Mert abi. Başımı olumsuz anlamda salladım, derin bir nefes aldı, sanki boğuluyormuş da oksijen ona yetmiyormuş gibi.

Yaklaşık dört saat sonra İdil’deydik. Dışarıdaki tek ses arabanın tekerleklerinden çıkan seslerdi. İlçe sanki terk edilmiş gibiydi.

“Abi biz buraya öylece geldik ama yanımızda silah falan var mı?” dedim. Ne olur ne olmaz, kendimizi korumamız gereken bir durum olursa lazım olacaktı çünkü. Başını torpidonun gözünü işaret etti. Açtığımda içinde iki tane silah beklemiyordum ve bir çok mermi. Şaşkın bir şekilde ona baktım.

“Nereden buldun bu silahları?” diye sordum.

“Kızım, sen de bizi ne sandın? Terörist yuvasına elimiz boş mu gidelim yani?” Haklıydı. İlk başta ben bunu düşünememiştim ama Mert abi gayet akıllı bir adamdı da yanımıza silah almayı akıl edebilmişti. Zira benim o an aklım sadece Merih’teydi.

“Bir ara Merih senin silah kullanmayı bildiğinden bahsetmişti. Şimdi de kullanabilir misin?” diye sordu.

“Kullanabilirim ama kullanmamayı tercih ederim. Umarım hiç gerek kalmaz.” Dedim. O da gözlerini yoldan çekmeden “Umarım.” Dedi. Araba toprak yolda ilerlerken ileride sanki bir karartı gördüm.

“Mert abi, ilerde biri var.” Dedim korkuyla.

“Emin misin?” dedi anında.

“Evet, sağ tarafında bir karartı gördüm.” Dedim. Eli hemen torpidonun gözüne gitti. Biz daha demin ne duası etmiştik ama ya bu bize yapılır mı?

“Aşağıya çök, Ayşe.” Dedi anında.

“Ya sen,” dedim, korkudan sesim titriyordu.

“Korkma, araba kurşun geçirmez ama sen yine de olacakları gör istiyorsan,” dedi. Israr etmedim ve dediğini yaptım. Araba yolda durmadan ilerliyordu ki bir anda ani fren yapınca kafamı torpidonun gözüne çarptım.

“İyi misin?” diye sordu Mert abi.

“İyiyim, neden durduk ki biz şimdi? Neler oluyor?”

“Korkma, çıkabilirsin. O gördüğün karartı askerlermiş, önümüzü kestiler şu anda.”

“Nereden emin olacağız asker olduklarına? Ya asker forması giymiş teröristse?” dediğimde sanki bir aydınlanma yaşadı.

“Haklısın,” dedi ama o sırada yanımıza gelen üniformalı adam cama tıklattı. Eli yüzü düzgün, saç sakal tıraşı olmuş biriydi bu. Ona benim gözümde artı bir asker puanı verdi. Camı aç işareti yaptı ama ben Mert abiye olumsuz anlamda başımı salladım. O da sadece sesimizin dışarıya ulaşabileceği bir şekilde azıcık açtı, bir parmak bile zor girerdi.

“Sizin asker olduğunuzu nereden bileceğiz?” diye sordu. Adam da cebinden bir cüzdan çıkardı ve askeri kimlik kartını gösterdi.

“Pardon komutanım,” dedi Mert abi.

“Abi ya sahteyse?” diye sordum bu sefer.

“O kadarını da yapamazlar herhalde Ayşe,” dedi ama benim içim hiç de rahat değildi.

“Ehliyet, ruhsat alabilir miyiz bir de kimlik?” dedi adam. Ben kendi kimliğimi Mert Abi’ye uzattım, o da askere elindeki tabletten bir şeyleri kontrol ettikten sonra bize geri uzattı.

“Sizi buraya getiren şey nedir?” diye sordu merakla.

“Benim kardeşim de asker ve ondan kaç gündür haber alamıyoruz. En son bir patlama oldu ve ondan sonra haber alamadık kendisinden,” diye açıklama yaptı adam. Şaşkın şaşkın bize bakıyordu.

“Siz de kalktınız ta buraya kadar geldiniz öyle mi?” dedi inanamıyormuş gibi. “Adam askermiş, ilkokul çocuğu değil, illaki bakmıştır başının çaresine,” dediğinde bozuk olan sinirlerim iyice bozuldu.

“Siz ne diyorsunuz ya? Bomba patladı diyoruz, şehitler varmış. Bir bombaya karşı kendisini nasıl korumasını bekliyorsunuz acaba?” diye sordum sinirli bir şekilde ama o sırada Mert abi kolumu tuttu, sakin ol der gibi bir hali vardı.

“Anlıyorum, sizin sinirleriniz bozulmuş hanımefendi ama sakin olun. Ayrıca üsse elinizi kolunuzu sallayarak giriş yapamazsınız, yasak.” Dedi.

“Biz asker ailesiyiz.” Dedim iğneleyici bir tonda, yoksa laftan anlayacağı yoktu. “Haber almak hakkımız. Siz bize haber vermiyorsanız eğer, biz kendimiz o haberi alırız. Bizimle işiniz bittiyse, bize müsaade, gidelim mi abi?” dedim.

“Başarılar.” Dedi gıcık adam. Biz de arabayı çalıştırdık ve yaklaşık on dakika sonra üssün önündeydik. Kapıda onlarca asker vardı, bizi gördüklerinde siper aldılar. Arabadan indiğim gibi korkudan hemen Mert abinin yanına koştum. Bir tur kapıdaki askerlere açıklama yaptık ama onlar da sert bir üslupla bizi reddetti.

“Sizin üstünüz biri yok mu ya? Bizi onu çağırın.” Dediğimde adam daha da sinir olmuş gibi bize baktı.

“Elimden bir kaza çıkartmayın, basın gidin ya. Yarbayın işi gücü yok da sizinle mi uğraşacak?” dedi. Son çare cebimden telefonumu çıkardım ve Yarbay Yalçın’ı aradım. Birkaç çalışta açtı.

“Merhaba komutanım, ben Ayşe, rahatsız ediyorum, kusura bakmayın ama biz bir şey yaptık.” Dediğimde yarbay burnundan soluyarak,

“Ne yaptınız?” dedi, sesi dehşet saçıyordu ama korkunun ecele faydası yoktu.

“Biz idile geldik, Merih’ten haber almaya ama bizi içeri almıyorlar,” dediğimde telefona doğru öyle bir gürledi ki resmen yerimden sıçradım.

“Ne yaptınız, ne yaptınız?” dedi sanki şaka yapıyormuşum da anlamamış gibi, sesim bir tık içeri kaçarak.

“İdile geldik,” dedim.

“İyi bok yediniz,” dedi kızgın bir şekilde. “Ne demeye teröristlerin cirit attığı bir yere gidersiniz ki, yürek mi yediniz?” diye kızdı.

“Ama ne yapalım komutanım, siz de bize haber vermediniz. Beni kapatmadan önce bir adamın sesini duydum, şehit haberi var dedi size,” diye resmen şikayet ediyormuş gibi söylendim.

“Kapat şu telefonu,” dedi sinirle ve yüzüme kapattı. Şaşkınca Mert Abi’nin yüzüne bakıyordum.

“Ne oldu?” diye sordu.

“Yüzüme kapattı,” dediğimde karşımızdaki asker güler gibi oldu.

“Ne gülüyorsunuz be! Anneniz, babanız, eşiniz, kardeşiniz yok mu? Merak edip soruyoruz işte. Bomba patladı, bomba! Ben o bomba sesini kulaklarımla duydum. Sonra, Merih’in sesi kesildi. Bu nasıl bir durum? Sizin haberiniz var mı ya? Sizin başınıza gelseydi bu durum, siz ne yapardınız? Düşünün ki sizin de eşiniz asker ve böyle bir durum yaşandı. Dizini kırıp evinizde oturabilir miydiniz? Kusura bakmayın ama ben oturamam. Siz Türk’seniz, ben de Türk’üm. Benim de kanım deli akıyor.” Dedim. Şiiri bir şekilde ben sinirlenince, gerçekten benim dilimin ayarı olmuyordu o sırada. Askerlerden birisinin telsizi çalıştı ve anladığım kadarıyla “İçeri alın.” Diyordu. O an, tanımasam o askere dil çıkarasım vardı ama kendimi tuttum. “Çocuklaşma Ayşe!” diye kendimi azarladım. Beraber nizamiyeden içeri girdik, ben etrafı inceleyerek yürüyordum. Bir tane asker yerden kozalak topluyordu, bir diğeri ise çukur kazmaya çalışıyor, biri de onun tepesinde bekliyordu. Etrafı incelememi kesen şey binaya girmemiz oldu. İkinci kata çıktık ve soldan ikinci kapıya geldiğimizde bize eşlik eden asker kapıyı tıklattı. İçerideki adamın sesi parlarcasına “Gel!” diye duyuldu. Bu askerler neden bu kadar sertlerdi? Benim Merih’im hiç bu kadar kaba biri değildi. Beraber içeri girdik. Yanımızdaki asker hemen yarbay olduğunu düşündüğüm adama selam verdi ve “Asker yakınları bunlar efendim.” Dedi.

“Tamam, asker sen çıkabilirsin.” Dedi yarbay. Asker ise yarbayı ikiletmeden odadan çıktı. Şimdi biz ikimiz yarbayla tek kalmıştık.

“Anlatın bakalım derdiniz ne?” dedi yarbay. Bugün bu üçüncü oluyordu ya, ama Mert abi sıkılmadan, yorulmadan anlatmaya başladı.

“Siz Yalçın yarbaya dua edin yoksa almazdık sizi içeri.” Dedi. Vay be, kızmıştı, etmişti ama bizi kapıda da bırakmamıştı. Yarbay bana döndü.

“Demek senin de kanın hızı akıyor he?” dedik. Kapıda dediklerimi duymuş olmalıydı. Sinir anında konuşmak kolaydı da, şimdi ne diyecektim?

“Siz Türk’seniz, ben de Türk’üm, bu topraklar da benim toprağım,” deyiverdim. Adamın yüzünde bir tebessüm oluştu. “Tam da bir asker yareni,” dedi. O an utanasım tutmuştu.

“Yüzbaşı Merih Alpay’ı arıyorsunuz değil mi?” diye sordu Mert abi de, onu onayladı. Ardından karşısındaki bilgisayardan bir şeylere baktı, sonra bize döndü.

“Burada kalmaya kararlı mısınız?” dedi. İkimiz de başımızı salladık.

“Tamam o zaman, sizi lojmanlardan birine yerleştirelim, biraz dinlenin, birkaç gün de misafirimiz olun,” dedi. Neden şimdi onun misafiri oluyorduk ki? Merih neredeydi? Burada değil miydi?

“Merih nerede ki? Burada değil mi?” diye sordum.

“Aslında bunu size söylememem lazım ama o kadar yol gelmişsiniz, merak içindesiniz. Kendisi şu an görev için Suriye’de, gelmesi biraz vakit alabilir,” dedi. Yine görev, yine görev. Merih için yine ikinci plana atılmıştık. Birinci planda ise vatan görevi vardı ama onun için de bu kadar başarılı bir askerdi, göğsümün kabarması gerekirdi. Başarılı bir asker olduğu için ama neden ikinci plana atılmak beni bu kadar üzüyordu ki? En azından hayatta olduğunu öğrenmiştik, bu iyi bir haberdi.

“Şey, yaklaşık ne kadar bir bekleyiş olacak?” dedim.

“Bilemiyorum, bir hafta da olabilir, bir ay da,” dedi. O kadar zaman ne yapacaktık? Burada hastane varsa ya da buradaki revirde gönüllü olarak çalışabilirdim aslında.

“Şey, ben hemşireyim de, açık bir pozisyon varsa eğer bu süre zarfında seve seve yardım etmek isterim,” dedim. Biraz düşündü.

“Aslında üsteki revire bir hemşire lazım, buradaki hemşire doğum iznine çıkacaktı. İstersen onun yerine bakabilirsin.” Dedi.

“Olur, ne zaman başlayayım?” dedim.

“Çalışmaya bu kadar meraklı mısın?” dedi yarbay.

“Bir katkım olacaksa neden olmasın?” dedim.

“Sevdim seni.” Dedi.

“Benim yapabileceğim bir şey var mı?” diye sordu Mert abi de.

“Senin mesleğin ne delikanlı?”

“Ben sağlık yönetimi okudum efendim,” dedi.

“O zaman seni de bizim hastaneye yollayalım, orada bir pozisyonda sana versinler. Gitmeden de şuraya numaralarınızı yazın, size eşlik eden askere de deyin sizi lojmana kadar götürsün,” dedi. Numaralarımızı yazdıktan sonra odadan çıktık. Asker bizi kapıda bekliyordu.

“Yarbay bizi lojmana götürmenizi söyledi,” dedi Mert abi kibar bir şekilde.

“Tamam, düşün peşime,” dedi asker de bir o kadar kaba bir şekilde. Yaklaşık on dakika sonra lojmandaydık. İki artı bir daireydi. Bir odasında ben, bir odasında da Mert abi kalacaktı. Yanımızda kıyafet de getirmemiştik. Ne giyecektik şimdi biz?

“Abi,” dedim, “biz ne giyeceğiz? Yanımızda kıyafet de yok.”

“Merkeze çıkarız birazdan, kıyafet alırız, takma kafana.”

“Tamam, teşekkür ederim. Sen bizimkileri aradın mı?”

“Yok, arayacağım şimdi. Sen de Betül’ü ara, merak etmesin,” dedi. İkimiz de telefonlara sarıldık ve bizden haber bekleyenleri aramaya koyulduk.

 

Bölümü beğendiniz mi? Yorumlarınızı bekliyorum. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.❤️‍🔥😘

 

 

 

 

 

 

Bölüm : 20.05.2026 20:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...