
Merhaba arkadaşlar, bugün uzun bir bölümle geldim. Umarım beğenirsiniz. Keyifli okumalar! Yıldıza basmayı ve yorum yapmayı unutmayın.
Ayşe Kul
Merih karşımda durmuş rütbe aldığını söylüyordu, herkesin yüzünde bir gülümseme vardı ama ben gülümseyemiyordum. İçimden sanki birisi gelmiş de içimdeki tüm enerjiyi söküp almıştı. Onu benden ayıran bir görev sayesinde aldığı rütbe beni ne kadar mutlu edebilirdi ki? Koskoca iki yıl, tamam belki gelememişti, komaya girmişti ama o da ayrı bir dert. Ya ben onun hala hayatta olduğunu ama komaya girdiğini öğrenseydim ne yapardım? Babam daha mezar üstüne gitmeme izin vermezken hastaneye yollamazdı bile. Sadece tebrik etmekle yetindim, tüm iştahım kaçmıştı. Sofrada doğru düzgün bir şey yiyememiştim bile ve bu durum Melek ablanın gözünden kaçmamıştı.
“Kızım neden yemek yemiyorsun?” diye sordu. O öyle deyince tüm gözler benim üzerime döndü, odak noktası olmayı hiç sevmiyordum.
“Pek iştahım yoktu, melek abla sağ ol,” dedim. Allahtan çok üstelemedi. Herkes yemeğini yedikten sonra sofra toplandı ama bahçeden ayrılmadık. Her birimiz bir yere oturmuştuk. Bu ortam beni çok geliyordu. Yıllardır hasretini çektiğim adam yanı başımdaydı ama hala hasretlik çekiyordum. Beni engelleyen şeyler vardı. Bunun adına ne desem daha uygun olur bilmiyorum ama sanki ihanete uğramış gibi hissediyordum. İçimde tarifsiz bir boşluk var; güvenim paramparça, kalbimse ağır bir taş gibi yerin dibine çökmüş. Her şey bir anda değişti, her söylenen söz yalan gibi geliyor kulağıma. Gözlerim, birlikte paylaştığımız anların sıcaklığını hatırlarken, aklımın bir köşesinde “Ya tekrardan gider mi?” sorusu yankılanıyor. İnsan denen varlık bazen en çok sevdiğine ihanet edermiş; ben şimdi bu acıyı yutarken, kendi ruhumun bile yabancılaştığını hissediyorum.
Ben kendimi bile nasıl hissettiğimi çözemezken Merih’i çözmem imkansızdı. İnsan kendi yaralarını soramaz, başkasının yarasını saramaz ki, bu bir başkası hayatının tam merkezinde olsa bile. Aşk öyle bir illetti ki ne onunla oluyordu ne de onsuz.
Sessizce otururken yanıma Zehra geldi ve yanıma oturdu.
“Ayşe abla, sen hiç bizim ormanı gezmedin değil mi? Yürüyüş yapmak ister misin?” Şu anda hiçbir şey yapmak istemiyorum ama beni düşünen insanları da üzmek istemiyordum.
“Şu an pek havamda değilim sanki Zehra,” dedim, beni rahat bırakmasını dilerken.
“Ama Ayşe abla, sen de eve takılıp kaldın. İstanbul’a bile gelmedin. Sen sağlıkçısın, bilmen gerek, doğa insana iyi gelir,” dedi, ardından abisine baktı. Bu ikisi bir şey karıştırıyordu ama ne olduğunu anlamamıştım. Çok ısrar etmesinden dolayı kabul etmek zorunda kaldım.
“Tamam, gidelim o zaman,” dedim ve bunu dememle beraber Merih ayağa kalktı. Neden ayağa kalktığına anlam veremedim. Nereye gittiğimi merak etsem de soramadım. Zehra, annesi ve babasının yürüyüşe gittiğimizi söyledi. Betül’e gelmek isteyip istemediğini sorduğumda istediğini söyledi ve biz Zehra’yla çıkışa yöneldik.
“Şimdi biz nereye gidiyoruz, beni nereye götürüyorsun rehber hanım?”
“Korkmayın, sizi kaçırmıyorum Ayşe hanım ya da korkun, sizi kaçırıyorum Ayşe hanım,” dedi ve güldü. Deli kız bahçeden çıktığımızda kapıda açıldığımızı gördü ve Zehra arabaya ilerledi.
“Neden arabaya bineceğiz?”
“Orman biraz uzakta kalıyor ama arabayla yirmi dakika,” dedi ve beni arabaya bindirdi. Arabaya bindiğim an fark ettiğim şey farklıydı, şoför koltuğunda Merih oturuyordu. Merih, Zehra’nın arabaya binmesini beklemeden gaza bastı ve ilerledi.
“Ne yapıyorsun be manyak kız, arabaya binmedi!” diye kızdım ona çünkü Zehra’nın da geleceğini sanıyordum.
“Zehra zaten gelmeyecekti, hadi sen de öne gel,” dedi. Arka koltuğa oturmuştu, Zehra’yla beraber oturacağız diye ama onların planı farklıymış.
“Gelmiyorum öne falan, Merih durdur arabayı, ineceğim.” Şu anda Merih’le baş başa kalabilecek durumda hissetmiyorum kendimi.
“Olmaz, sen beni dinleyene kadar olmaz. Seni hiçbir yere bırakmam Ayşe,” dedi ama asıl beni bırakmaması gereken zaman iki yıl önceydi. Bir mesaj, bir mektup ya da bir işaret bırakabilirdi bana ama hiçbirini yapmamıştı. Ben Merih’in annesi değildim ki onun her hatasını affedeyim. Ben onun sevgilisiyim, bana bunu yaşatmaya hakkı yok, ailesine de hakkı yok ama onlar sonuçta onun ailesi, bir yerde affedebilir ama ben kabullenemiyorum.
Arabadan inemeyeceğimi anladığımda arka koltukta oturmaya devam ettim. Yaklaşık yirmi dakikalık bir yolculuktan sonra bir ormanın dibinde durduk. Sık sık ağaçlar vardı, dağa taşa vurgun bir adamdı, deniz kenarına da sürebilirdi ama ormanlık alanı tercih etmişti ve benim sinirlerimi bozuyordu. Ben de onun sinirlerini bozmak istedim.
“Merih, karşımıza ayı çıkmaz değil mi?” dediğimde bu soruma karşı güldü veya sol yanağındaki gamzesi belirginleşti. Gözüm oraya takıldı. Ne kadar da özlemiştim onu, kokusunu, gülüşünü ama şu anda haramdı sanki bana Merih ve bu canımdan can alıyordu.
“Çıkmaz karşına ayı filan, korkma,” dedi ciddi ciddi.
“Ya çıkarsa?” dedim. Öyle deyince aklıma Nasrettin Hoca geldi, ya göl maya tutarsa...
“Çıkmaz, korkma sen. Çıkarsa da ben senin yanındayım,” dedi dişisini koruyan bir aslan edasıyla.
“Ne yapacaksın Merih, ayı ile mi güreşeceksin?” dedim ama ciddiyetimi korumaya çalışarak, ki bu çok zor bir durumdu.
“Korkma, yem etmem seni ayıya,” dedi, dalga geçiyordu benimle, pislik.
“En fazla seni yem diye bırakırım burada, ben kaçarım,” dedim.
“Sağ ol ya,” dedi sahte bir kırgınlıkla. Ben de devam ettirdim.
“Hem beni ne yapsın elli iki kilo kızım ama sen iri yarı, kilo almadıysan eğer neredeyse yüz kilosun, Merih,” dediğimde sahte bir şaşırma taklidi yaptı.
“Kırıyorsun ama beni Ayşe! Ne yüz kilosu, alt tarafı doksan sekiz kiloyum; bunun doksan kilosu zaten kas,” dedi, narsis ya!
“Ay, küçül de cebime gir Merih! Ayrıca doksan kilo kas ne ya? Senin organların da mı kaslı? Anlamıyorum ki!” dediğimde karnına iki kere sert bir şekilde vurdu. Biz bu konuya nereden girmiştik ya, sinirlerimi yatıştırmamalıydım, Merih’le ne kadar konuşursam o kadar yumuşuyordum.
“Bak hele! Bir buçuk yıl çalışmamama rağmen hala yerli yerindeler,” dedi. O an bir utanma geldi ve karşılık vermedim; gözlerimi ondan çekip etrafa bakmaya başladım, kendimi toparlamalıydım hemen, yelkenleri suya indiremezdim, hatırla Ayşe, iki yıl sen neler çektin.
“Beni neden getirdin buraya? Gitmek istiyorum. Ben şu anda seninle konuşmak istemiyorum. Bu kadar lakırtı yeterli. Sen iki yıl boyunca neredeydin? Git derdini ona anlat, Merih.”
“Ayşe, sen Rebin’in ne kadar tehlikeli bir adam olduğunu bilmiyorsun. Onun en değer verdiği kişilere zarar verdik, gücünü kırdık, adamlarını öldürdük. Haliyle bize öfkelendi. Eğer benim öldüğümü düşünmeseydi, ilk saldıracağı kişiler sizdiniz. Benden ne yapmamı bekliyorsun? Senin ölümünü mü izleseydim? Sana işkence çektirmesine müsaade mi etseydim?” dedi yavaştan. Merih de sinirleniyordu ama bu düşüncesi bencilceydi. O, bizim acımızı çekmemek için bize kendi acısını çektirmişti. Bir anne ve babaya evlat acısı çektirmişti. İki yıl boyunca... Daha ötesi var mıydı ya?
“En Merih, sen o kadar bencil bir insan olmuşsun ki seni tanıyamıyorum. Sen güya bizi düşünmüşsün ya, belki böyle yapmasaydın senin dediğin gibi adam bize bulaşacak ve canımızı yakacaktı, tamam bunu anlıyorum. Ama senin de anlamadığın bir şey var, sen biz acı çekmeyelim istedin ama en büyük acıyı bize sen yaşattın. Hani dedin ya, işkence eder sana diye, seni olmadığın her gün zaten bir işkenceydi benim için. Hani dedin ya, seni öldürürdü diye. Ben senin şehit haberin gelince seninle beraber toprağa gömüldüm ya. Sen bizi diri diri yaktın Merih ölmüş bir toprağı canlandıramazsın boşuna uğraşma!" Bana bir seçim hakkı verselerdi, eğer bu karar alınırken ben Merih’in ölüm haberini almak yerine canımın tehlikeye girmesini tercih ederdim. Ben ne olursa olsun sevdiğim adamı yanımda ister, onun acısını çekmek istemezdim ama bana bir seçim hakkı sunulmamıştı ki. Benim düşüncelerime değer veren bir kişi vardı, o da Merih’ti. Benim sevdiğim adam ama bu konuda benim düşüncelerimi önemsememiş ve bencilce davranmıştı. Merih beni sessizce dinlemiş, içimi dökmeme izin vermişti ama sona doğru sinirlenmeye başlamıştı. Ölümü göze almam onu sinirlendirmiş olmalıydı ama beni dinlemesi için birazcık geç kalmamıştı, yaklaşık iki yıl kadar.
“Ayşe beni deli mi etmeye çalışıyorsun?” dedi ve sinirle ağaca yumruk attı. O an bir irkildim. Irkilmem ve bir adım geri kaçmam onu daha da kızdırdı.
“Sen benden mi korktun daha demin?” dedi ve kaçtım. Bir adımı üç adım atarak kapattı, aramızda mesafe yok denecek kadar azdı. Ondan korkmamıştım, yüksek sesten irkilmiştim. “Sen az önce benden korktun, Ayşe! Ben senin saçının teline zarar gelmesin diye kendimi ölü gösterdim. Sen gel benden kork, kafayı yiyeceğim ya!” diye yükseldi ama bana kızıp bağırmaya hakkı yoktu ve yağ gibi üste çıkmasına izin vermeye niyetim yoktu.
“Beni çıldırtma Merih,” diye ben de onun gibi çıkıştım, “Ben senden korkmadım, sesten irkildim. Ayrıca kimse sana bunu yap demedi, seçimlerinin sonucuna katlanmak zorundasın, bu yolu sen seçtin ben değil.” Yeter artık bu çektiğim! Ya ben de insanım sonuçta, benim de duygularım var, ben de üzülüyorum ama Merih şu anda bunu anlamıyordu, onun tek derdi onu anlayıp affetmemdi.
“Affetmiyor musun şimdi beni?” dedi, başımı iki yana salladım, affetmediğimi belli ederek. Ama bunu cevap olarak kabul etmedi ve aramızda az olan mesafeyi de kapattı. İki eliyle yüzümü ellerinin arasına aldı ve beni öptü. Evet, Merih beni öpüyordu. O an neye uğradığımı şaşırdım, ilk başta hiç tepki veremedim, öylece kala kaldım. Onun dudakları sanki çöle düşmüş de su bulmuş gibi aceleciydi. Karşılık vermeyince dudağımı ısırdı, ağzımdan istemsizce bir inilti koptu. Bunu duyunca daha da hırsladı ama o an aklım başıma geldi. Merih’i ne kadar özlese de şu anda beni öpüp aklımı çelemezdi ama bir tarafım da çaresizce öpücüğüne karşılık vermek istiyordu. Ne yapacağımı şaşırmış bir durumdaydım ama irademe yenik düştüm ve öpücüğüne karşılık verdim, daha sonra küsmeye devam ederiz, Ayşe. Şimdi hasret giderme vaktiydi. Onu uzun zaman sonra öptüğümde içimde fırtınalar koptu. Dudaklarım ona dokunduğu an, kalbim bütün o kızgınlığımı unutmak ister gibiydi ama aklım izin vermedi. O kadar zaman sonra, sanki o öpücükle bütün geçmişi affetmem bekleniyordu. Oysa ben hâlâ kırgındım Hâlâ içimde açıklanmamış bir sürü soru, söylenmemiş bir sürü cümle vardı. Yine de onu öperken içimde bir yer, hâlâ onu sevdiğimi fısıldadı. Belki de en çok bu yüzden sinirlenmiştim kendime — onca zamandan sonra bile, kalbim hâlâ onun tarafındaydı. Öpücüğü daha derin bir hal almaya başlayınca sanki elektrik çarpmış gibi irkildim ve geri adım attım. Merih benden böyle bir hareket beklemiyor olacak ki gözlerindeki kırgınlığı fark ettim ama benim ona olan kırgınlığım kadar olamazdı.
“Yapma, devam edemem,” dedim ama sesimi bile kendim zor duymuştum.
“Asıl sen yapma be güzelim, kıyma bize ne olursun, ben yaptım bir eşeklik, affet ne olursun.” Bir kağıdı eline alıp buruştursan ve sonra özür dileyerek açsan bile o kağıt artık eski haline geri gelmiyordu. Bir özürle nasıl affedebilirdim bilmiyordum. Ani bir kararla nasıl öpücüğüne de karşılık verdim bilmiyorum ama o an donup kaldım sanki.
“Ayşe, benim karşındaki ya, ben yüzün kire kesti resmen, o kadar mı kötüydü senin için?” dedi. Böyle düşünmesini istemiyordu, yanlış anlamıştı beni ama ben daha cevap vermeden arabaya ilerledi ve sürücü kısmının kapısını açtı ve bana baktı ama öyle bir baktı ki sanki aramızda artık uçurumlar vardı.
“Tamam, bin arabaya, eve gidiyoruz,” dedi, sesi kırgın çıktı ama o an neye uğradığımı şaşırmış bir durumdaydım. Beni bir anda öpmeseydi, o da bu yüzden bana kızamazdı. Süt dökmüş kedi gibi ne dediyse yaptım ve arabaya geçip sessizce oturdum. Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki başım dönüyordu ama aynı şeyler Merih için geçerli olmayacak ki, burnundan soluyarak şoför koltuğuna oturdu ve hiç konuşmadan gaza köklediği gibi arabayı çalıştırdı. Yirmi dakikada geldiğimiz yolu on dakikada geri dönmüştük. Beni eve bıraktığı gibi kendisinin evden çıkması bir oldu. Bahçe kapısından içeri girdim, salonda kimse yoktu. Bana bu planı kuran Zehra olduğundan, ilk önce onun odasına çıktım. Kapıyı iki kere tıklattım. “Gel,” sesi gelince içeri girdim. Ben şimdi bu kızı gerilecektim, görümcem değil miydi? Görmeyeyim ömrümce. Arkamdan kumpas kurmuşlardı ya abi kardeş.
“Ayşe abla,” dedi beni görünce imalı imalı.
“Kızım, sen delirdin mi? Hani biz beraber gidecektik, neden beni bıraktın orada öylece?” Zehra masasından kalktı, dertten daha çok ilgisini çekmiş olmalı bu konu.
“Ama abla, senin de artık abimle barışma zamanın gelmedi mi? Abim asker, bugün var yarın yok. Adamın bir dakikasının garantisi yokken bu kadar küs kalma, sonra sen üzülürsün.” Bir yandan haklıydı ama kaldırması kolay değildi. Kimse beni anlamıyordu, hiç kimse.
“Ben de gelmiş kime hal yanıyorsam, rahat bırakın beni Zehra,” dedim ve ardından odasından çıktım ve Betül’e bile uğramadan bana hazırladıkları odaya gittim. Yatağa girer girmez pikeyi başıma kadar çektim ve kendimle baş başa kaldım. Yer yarılsaydı da keşke ben de o yerin altında kalsaydım.
Kaç saat o pikenin altında kaldım bilmiyorum ama en sonunda birisi gelip kapımı tıklattı. İlk başta ses vermedim, uyuduğumu sansınlar diye ama kapının önünden Betül’ün sesi geldi.
“Abla, gelebilir miyim?” diye sordu. Betül’ün sesini duyunca yattığım yerden doğrulduğum.
“Gel tabii ablacığım, gel,” dedim ve Betül içeri girdi. Onun da yüzü asıktı. Betül’ün yüzünün asık olmasına hiç dayanamıyordum. Kardeşimin çocukluğunu yaşayamaması benim yaşamamdan daha çok canımı yakıyordu.
“Abla, neden geldiğinden beri odandan çıkmıyorsun, yanıma da gelmedin zaten. Merih abi de gelmedi, abisinde kalacakmış.” Ne yani, Merih eve gelmemiş miydi? Benim yüzümden mi? Ben evdeyim diye mi? Onun evi burasıydı, gitmesi gereken biri varsa o da bendim, Merih değil.
“Akşam yemeği yiyeceğiz, herkes seni bekliyor. Öğlen yemeğine de inmedin zaten. Sen üzülünce ben de üzülüyorum, nolur bu kadar üzme kendini. Bak, Merih abi geldi, sapasağlam, Allah’a şükür. Gelecek günlerinize baksanız daha, o da yapmaz zaten böyle bir şey.” Yapmaz diyordu ama ona sorunca da bana garantisini vermiyordu. Yapmaz diyemiyordum. Bana bunun güvencesini ancak mesleğini bırakarak verebilirdi ama bunu ondan isteyeceğime, Merih’ten canını isteseydim daha iyiydi, asla askerliği bırakmazdı ki.
“Ablacığım, bu konuları şimdilik konuşmasak, kafam zaten çok dolu, aç da değilim, yemek yemeyeceğim. Sen in, karnını iyice doyur olur mu bebeğim? Seni de çok boşladım zaten. İstersen gece beraber uyuyabiliriz, ne dersin? Hem artık benim korumam altında olanı kutlarız hiç konuşamadık seninle de bu konu hakkında” adliyeden korunma hakkını kendi üzerime aldım dediğimde, beraber uyuma fikri ve artık benim korumamada olması onu mutlu etti, bunu gözlerinde görebiliyordum.
“Ama abla, aç değil misin? Öğlen de yemedin ki,” dedi. Aklı bende kalıyordu. Ben mi onun ablasıydım, o mu benim ablamdı, şu anda bilinmezdi ama kardeşlik böyle bir şeydi; birinizin bir tırnağı acısa diğerinin yüreği sızlardı. Ama benim ilk defa bu kadar uzun süre aç kaldığım zaman değildi ki, bazen günlerce yemek yemediğim olurdu. Onun için beni kafasına takıp da üzülmesine gerek yok. “Sen git ablacığım, ben seni burada bekliyorum,” dedim ve Betül’ü yolladım.
2 yıl önce
Yine berbat bir güne gözlerimi açmıştım. Merih’in şehadet haberi geleli neredeyse bir ay olacaktı. Onsuz bir ay geçirmiştim. Acım hala taptazeydi ama sabah kalkıp babama kahvaltı hazırlamak zorundaydım. Hiç halim olmasa da kalktım ve babamın kahvaltısını hazırlamak için mutfağa indim. Yemek kokuları midemi bulandırıyordu, hiç iştahım yoktu. Bir ayda yedi kilo vermiştim. Kilolu bir kız da değildim, elli üç kiloydum bir ay önce, şimdiyse kırk altı kiloya düşmüştüm. Kemiklerim sayılacak dereceye gelmişti. Annem bunu kafasına çok takıyordu ama yemek yiyemiyorum ki.
Sofrayı zar zor kurdum ve annemle babamı çağırdım. Betül amcalara temizliğe yardıma gitmişti, o yüzden gece de orada kalmıştı, kim bilir nasıl yorulmuştur kardeşim.
Babam esneye esneye masaya oturdu, önce beni bir süzdü sonra da anneme döndü.
“Bana bak kadın, bu kız gittikçe daha fazla kilo veriyor, hiçbir şey yedirmiyor musun sen bu kıza?” diye hesap sordu.
“Aman bey, ye diyorum yemiyor ki,” diye kendini savundu annem de. Bunun üzerine babam bana döndü.
“Bana bak lan, seni bu halinle kocaya da almazlar, kemiklerin sayılıyor, iş göremez sanırlar, başıma kalırsın ha! Ya yemek yer kilo alırsın ya da san bundan sonra yemek vermem, açlıktan geberip gidersin!” diye beni tehdit etmişti yine ve yine derdi beni evlendirmekti. O kadar batıyordum ki gözüne, en sonunda ölmemi isteyecek dereceye gelmişti ama ben yine de bir lokma yiyip de kilo alamayınca babam beni odama kilitlemişti. Dokuz gün boyunca aç kalmıştım, arada bir sadece su ve bir dilim ekmek getiriyordu Betül. Her gece kapımda sabahlamayı, bana bir şey olur korkusuyla, üç günün sonunda da beni yatağımda baygın bir halde bulmuşlar. Evde ayıltamayınca da hastaneye kaldırmışlar. Bir hafta boyunca yoğun bakımda kalmıştım, yetersiz beslenmeden dolayı neredeyse ölecek duruma gelmişim. O olay yüzünden dört kilo daha vermiştim, kilo alana kadarsa canım çıkmıştı.
Günümüz
Geçmiş aklıma gelince hüzünlenmek edemedim, babamın bizi sevmeyişi her zaman ilk günkü gibi canımı acıtıyordu. Bir kız çocuğu en çok babasından arardı sevgiyi. Ben de kaç gece babamdan sevgi dilenmiştim ama bana hiç sevgi göstermemişti.
Kapı çalındı ve bu sefer cevap beklemeden içeri Betül geldi. Geçmişi düşünürken zaman ne kadar hızlı geçtiyse, Betül yemeğini yemiş, pijamalarını giymiş ve yanıma gelmişti. Burada onun da odası vardı ve bu Betül’ü mutlu etmişti. Mardin’de de vardı ama orası ne kadar sevmesek de bizim evimizdi. Burasının bizim evimiz olmamasına rağmen ona bir oda verilmesi Betül’ü değerli hissettirmişti.
Hiçbir şey demeden pikeyi kaldırdı ve altına girip kollarımın arasına girdi. Ben de saçlarıyla oynayıp sevdim. Saçlarıyla oynanmasını çok seviyordu, benim gibi. Ama yemekten sonra hemen uyuması pek de iyi değildi.
“Ablacığım, uykun var mı? Yemekten hemen sonra uyuman pek sağlıklı değil.”
“Çok bir şey yemedim zaten abla, çorba içip kalktım. Bir şey olmaz merak etme.” Dedi ve sıkıca bana sarıldı. Betül uyumayı çok severdi. Bıraksak rahat rahat on iki saat uyuyabilirdi, bu yüzden erkenden yatmasını garipsemiyordum.
O gece gözüme uyku girmedi. Merih benim yüzümden eve gelmemişti ve bu durum benim canımı haddinden fazla sıkıyordu. Ailesiyle de daha yeni kavuşmuşken aralarına mesafe sokmamalıydı.
...
Sabaha doğru uyuyakalmıştım, uyandığımda ise saat sekiz olmuştu. İki saat uyuyabilmiştim hepi topu. Kalktım, elimi yüzümü yıkadım ve üzerimi değiştirdim. O sırada da Betül uyandı. Uyku mahmuru bir şekilde bana gülümsedi.
“Günaydın ablacığım.”
“Günaydın bebeğim.” Yanağından öptüm, “Kalk, salona gidelim,” dedim. Betül odamdan çıktı, büyük ihtimalle önce odasına üstünü değiştirmeye gitti ve birazdan gelirdi. Ben de salona girdim, herkes kalkmıştı bile.
“Günaydın kızım,” dedi Melek abla.
“Günaydın Melek abla,” diye karşılık verdim. Ben de Zehra bana bakmıyordu, büyük ihtimalle bakamıyordu. Yardımcılar sofrayı kuruyordu ama benim yine iştahım yoktu.
“Alaattin abi, ben sizin hastanede işe başlayacaktım ya, şimdi hastaneye gitsem nasıl olur?” diye sordum. Aklımı bir şeyler meşgul etmem gerekiyordu, şayet düşüne düşüne bir yere varamayacaktım.
“Tamam kızım, kahvaltımızı yapalım, oradan işe geçersin. Ben bugün gitmeyeceğim, bizim şoför bırakır seni.” Dedi ama kahvaltıya kalmak istemiyordum.
“Çok sağ ol Alaattin abi ama ben pek aç değilim, hastanede atıştırırım, şimdi gitsem daha iyi olur.” Dedim. İlk başta kabul etmediler ama daha sonra da çok ısrar etmedi, beni biraz kendi halime bırakmak istemiş olmalılardı.
Betül gelince onunla vedalaştıktan sonra scrubs’larımı yanıma alıp hastaneye gittim. Hastane ortamı çoğu kişiye kötü gelse de bana iyi geliyordu, birine yardım edebilmek benim için çok değerli.
Gittiğimde baş hemşire beni karşıladı. Alaattin abi geleceğimi çoktan haber vermişti. Kadın ilk önce bana kurallardan bahsetti ve benim çalışma saatlerimin daha ayarlanmadığından dolayı bugün istediğim kadar kalabileceğimi, yarın ise çalışma saatlerinin elime ulaşacağını söyledi. Baş hemşirelik omuzlu yaşlarının ortasında tatlı bir kadındı.
Beni hemşireler odasına kadar götürdü, ardından üzerimi değiştirip acile gelmemi istedi.
Üzerinde isim yazmayan boş fotolardan birine çantamı koydum ve üzerimdeki kıyafetlerimi değiştirip hemen acile indim. Şu anda acil sakindi, birkaç hastadan başka kimse yoktu, onların da kolundan serum takılıydı zaten.
Şimdilik senin görevin acil kısmı, daha sonrasına, daha sonra bakacağız ihtiyaca göre. Her yerde çalışabilirsiniz. Şu anda burada boşluk var, çok da hasta yok zaten. Serumlarımız var, vakitleri gelince onları çıkarırsın. Benim girmem gereken bir doğum var, daha sonra senin yanına gelirim, dedi ve yanımdan ayrılarak gitti. Acilde kalmıştım, kafamı dağıtmaya buraya gelmiştim ama burada da pek bir hasta yoktu. Üzülsem mi, sevinsem mi karar veremediğim bir durumun içindeydim.
Acilde görevli olan doktorun yanına gittim ve onunla tanıştım. Çok tatlı biriydi, adı Mihre’ymiş. Yirmi altı yaşında, yeni mezun bir doktordu. Medeniyet Üniversitesi’nden mezun olmuş ve ailesi burada yaşadığından dolayı bu hastanede çalışmaya başlamış. Yanına ilk gittiğimde önünde defter açıktı, çok çalışkan birine benziyordu. Neye çalıştığını sorduğumda TUS’a hazırlandığını söylemişti. Umarım hakkında en hayırlısı neyse o olurdu. Yaklaşık yirmi dakika havadan sudan konuştuktan sonra hastalardan birisi serumunun bittiğini söyleyince Mihre’nin yanından ayrıldım.
“İstersen seninle gelebilirim,” dedi ama bir serumu da çıkarabilirdim herhalde.
“Serumu çıkardıktan sonra başka bir işlem olacak mı, yoksa bu kadar mı?” diye sordum.
“Sadece serum çıkarılacak, sonrasında gidebilirler.” Dedi. Bunu da yapabilirdim herhalde, altı sene olmasa da ben de dört sene hemşirelik dersi almıştım sonuçta. O yüze,
“Ben hallederim.” Dedim ve hastanın yanına gittim. Küçük bir kızdı, annesi ile babası başında endişe ile oturuyordu. İkisi de çok endişeliydi. “Geçmiş olsun.” Diyerek dikkatleri kendi üzerime çektim.
“Teşekkür ederiz, hemşire hanım.”
“Rica ederim” dedim ve küçük kıza döndüm. Siyah saçları vardı ve annesi saçlarını iki kulak yapmıştı. Kocaman gözleriyle halsizce ve meraklı bir şekilde bana bakıyordu. “Şimdi kolundakini çıkaracağım minik kız, tamam mı?” diye sordum ama korktuğu çok belliydi, hemen gözleri doldu. “Acıtmayacağım canını” dedim ama gözünden bir damla yaş aktı. Dikkatini serum iğnesinden çekmeliydim. “Senin adın ne güzel kız?” diye sordum. Yüzüme uzun uzun baktıktan sonra konuştu ama bu uzun bakışı sanki kişilik analizi gibiydi, güvenebilecek miyim, güvenemeyecek miyim diye düşünüyordu sanki. Sonra yorgun çıkan sesiyle “Elif” diye cevapladı. Ne kadar da güzel bir isimdi! “İsmin ne kadar da güzelmiş, Elif” dedim ve çaktırmadan koluna dokundum, o sırada anlamadı koluna dokunduğumu.
“Annenle baban seni çok seviyor olmalı, baksan ikisi de senin için buradalar. Annenle babanın adı ne?” diye sordum. Bu sırada dikkatlice bandı çıkartıyordum.
“Alaattin ve Melek,” dedi küçük kız. Şu tesadüfe bak, Merih’in anne ve babasıyla isimleri aynıydı. Başımı çevirip annesiyle babasına bakınca onların da dikkatlerinin bende olduğunu fark ettim ve tebessüm edip Elif’i oyalamaya devam ettim.
“Peki Elif, sen kaç yaşındasın?” derken iğnesini de çıkardım ve pamukla silip yara bandını yapıştırdım.
“Yedi yaşındayım,” dedi ve parmaklarıyla bana gösterdi ama sonra bir koluna bir de bana baktı ve şaşkınlıkla gözlerini kocaman açtı. Gözleri zaten büyüktü ve bir de şaşkınlıkla gözlerini açınca çok şirin olmuştu.
“Ne zaman çıkardın sen o iğneyi?” dedi. Bu hali yüzümde bir tebessüm oluşturmuştu.
“Korkmanı gerektirecek bir şey olmadığını sana söyledim Elif, iğneden korkmana gerek yok,” dedim ve annesiyle babasına döndüm. Buraya geldiğinde ateşi çok yüksekmiş ama şu anda normale düşmüş durumda. Endişelenmeyin ama evde dikkatli olmalısınız. Ateşi yükselir gibi olursa ılık bir duş aldırabilirsiniz. Doktorunuzun yazdığı ilaçları kullanmayı ihmal etmeyin, dedim ve yanlarından ayrıldım. Ben Elif’le ilgilenirken Mihre de diğer hastanın serumunu çıkarmıştı.
İkimiz de oturmaya başladık ama bu sırada Mihre başını gömmüş ders çalışıyordu.
Acil servis tuhaf bir sessizliğe bürünmüştü. Duvarlardaki saat tik tak ederken zaman bile sıkılmış gibiydi. İki hasta dışında kimse yoktu, onlar da gitmişti zaten. Hastane ışıkları bembeyaz yanıyordu ama nedense her köşe gri görünüyordu.
Bir fırtına öncesi sessizliği öncesiydi ve bu durum içimi sıkıyordu.
Elindeki hasta formunu defalarca çevirdi, ama harfler artık birbirine karışmıştı. Gözlerini tavana diktiğinde, oradaki lambanın hafifçe titrediğini fark etti. Titreme, sanki görünmeyen bir elin o ışığı sinirle sallayışı gibiydi. Boğazını temizledi, sessizliği bozmak ister gibi.
“Mihre hocam bir gariplik yok mu sizce de?”
Doktor başını kaldırmadan dosyasına yazmaya devam etti.
“Ne gibi?”
“Bilmiyorum Fazla sessiz. Sanki hastane nefesini tutmuş gibi.”
Mihre hafifçe gülümsedi, ama gülümsemenin ardında yorgun bir ifade vardı.
“Ayşe, bazen sessizlik en büyük nimettir. Kaosun neye benzediğini bir bilsen, bu anın kıymetini anlardın.”
“Mihre hocam, ben kendime kahve alacağım, sen de ister misin?” diye sorduğum sırada hoparlörlerden anons sesi yükseldi.
“Dikkat, dikkat! Kod turuncu, çoklu yaralı trafik kazası vakası geliyor. Tüm birimler acil servise yönlendirilsin!” anons iki kere tekrar edince Mihreyle birbirimize baktık.
“Senin kahve işi yattı gibi be Ayşe,” dedi, elini omzuma koydu.
“Hadi acele edelim,” dedi ve hazırlıkları yapmaya başladık.
Mihre’nin sesi karanlıkta yankılandı: “Başlıyor…”
Ayşe’nin elleri titriyordu. “Ne başlıyor?” Doktor gözlerini ona çevirdi, yüzü ifadesizdi.
“Kaos.” Ve o anda, uzaklardan ambulans sirenlerinin sesi duyuldu. Ambulansların sesi yaklaştıkça, hastanenin sabah sessizliği paramparça oldu.
O an, dışarıdan gelen siren uğultusu, sanki duvarların içinden geçip kalbime saplanmış gibiydi. Kapılar ardı ardına açıldı.
Bir hemşirenin bağırışı yankılandı:
“Sedye! Çabuk olun!”
Tekerlek sesleri, serum askılarının metal tınıları, panikle birbirine çarpan sesler…
Bir anda her şey hızlandı. Dışarıda ambulansların kırmızı ışıkları, beyaz duvarlarda kan gibi dalgalanıyordu. Mihre’nin gözlerine baktım; o ise olağanüstü bir soğukkanlılıkla eldivenlerini çekti, maskesini düzeltti.
“Derin nefes al Ayşe. Şimdi değil, sonra titrersin.” Söylediği söz öyle netti ki, bir an için komut gibi itaat ettim.
İlk hasta getirildi. Kafasının yarısı bandajla sarılmıştı, göğsü hızla inip kalkıyor, dudakları morarmıştı. Elim stetoskoba giderken gözlerim istemsizce kanlı bandaja takıldı. Bir an için o beyaz sargının altından bir şeyin hareket ettiğini sandım. Göz kapaklarını kırpıştırdım ama bir şey yoktu. Sadece yorgunluktu, belki de ışığın oyunu.
“Basıncı düşüyor!” diye bağırdı biri.
“Damar yolu hazır!” diye karşılık verdim, ellerim otomatikleşmiş gibiydi artık.
Bir başka sedye geldi. Küçük bir çocuktu bu kez. Yüzü kapkara duman içindeydi, elinde bir oyuncak araba tutuyordu. Oyuncak arabayı sıkı sıkı kavrarken başparmağının ucunda kan pıhtılaşmıştı. O an boğazım düğümlendi. Mihre yanıma yaklaştı, elini elime koydu.
“Gözünü kaçırma Ayşe. Bu işin en karanlık tarafı budur; bakmayı bırakırsan korku seni yutar.”
Bir anlık refleksle başımı kaldırdım ve o an, hastane kapısında duran adamı gördüm. Üzerinde ambulans ekibinin giysisi vardı ama yüzü yoktu. Sanki biri silmişti. Göz, ağız, burun hiçbir şey yoktu orada. Sadece düz bir yüz, bembeyaz bir boşluk. Gözlerimi kırptım, adam gitmişti. Kalbim deli gibi atmaya başladı. Ellerimi önlüğüme sildim ve Mihre’ye döndüm.
“Mihre hocam siz de gördünüz mü…?” Mihre bana döndü, kaşlarını çattı.
“Ne gördüm?” diye sordu, o an konuşamadım. Ambulans sirenleri tekrar yükselirken, duvardaki lambanın bir kez daha titrediğini fark ettim. Ama bu sefer daha güçlüydü. Tüm tavan, sanki kalp atışıyla birlikte titreşiyordu. Ve hastane aniden, bir kalp gibi canlıymış gibi nefes aldı.
6 saat sonra
Hava kararmaya yüz tutmuştu ve ben de yorgunluktan bir yere yığılıp kalacakmış gibi hissediyordum. İlk günden böyle bir olayla karşılaşmayı beklemiyordum ve bu durum beni biraz yıpratmıştı. Ölümle burun buruna gelmiştim ve Azrail aramızda dolanmıştı. On hastadan sekizini kurtarabilmiştik ve ikisi de yazık ki bu dünyaya gözlerini kapatmıştı. Saat on yedi olmuştu ve mesai saati normalde bitmişti ama ben yine de hastaneden ayrılmamıştım. Ama baş hemşire gelmiş ve ilk günden bu kadar yorulduğumdan dolayı eve gitmemi söylemişti. Yorulduğumdan dolayı fazla itiraz etmeden hemşire odasına gittim ve üzerimi değiştirip hastaneden çıktım. Yarınki çalışma saatimi mesaj olarak atmışlardı. Saat dokuza gidecek, on yedide çıkacaktım. Bugünkü gibi ilk haftama nöbet koymamışlardı, alışmam için.
Hastanenin önünde duran taksilerden birine bindim ve adresi söyleyip eve geçtim. Eve vardığımda Merih’in arabasını kapıda göremedim, yoksa hala gelmemiş miydi? Ama neden? Burası onun eviydi. Merdivenlerden bahçeye girdim ve direkt Betül’ün kaldığı odaya gittim. Kapıyı tıklattım ve kardeşimin o naif sesini duyunca içeri girdim. Beni görünce sevinçle yatağından doğruldu.
“Abla hoş geldin, sen ne zaman geldin?” dedi ve kollarını boynuma doladı.
“Yeni geldim ablacığım, odama girmeden yanına geldim. Sen ne yaptın bugün?” diye sordum.
“Ben de ne yapayım abla, boş boş odamda vakit geçirdim. Hiç alışkın değilim bu evde, bana hiçbir iş yaptırmıyorlar.” Dediğinde içim burkuldu.
“Ablacığım, seni daha erken o evden kurtaramadığım için özür dilerim.”
“Senin bir suçun yok ki abla, kendini hırpalama lütfen. En çok yorgun görünüyorsun sen.” İyice günün özetini geçtim Betül’e. Oradaki insanlara üzülmüştü ama hayatın gerçekleriydi bunlar. Aynı hastanenin içinde yeni insanlar doğarken bazı insanlar da ölüyordu, bu doğanın bir kanunuydu.
“Sen onu bunu boş ver ablacığım, Merih abin hala eve gelmedi mi?” diye asıl merak ettiğim şeyi sordum.
“Yok abla, gelmedi. Bu gece de abisinde kalacakmış.” Dediğinde içimde bir sarsıntı oldu. Sanki beni görmek istemediğinden mi gelmiyordu? Hani pişmandı ve beni çok özlemişti? Yalancıydı işte, büyük bir yalancı.
Betül’ün de ısrarlarıyla hep beraber akşam yemeğimizi yedik ve odalarımıza çekildik. Bu günü de böylece kapatmış olduk.
1 hafta sonra
Bugün Alpay Hastanesi’ndeki ilk nöbetimi tutmuştum ve o kadar yorgundum ki, sanki hastanenin kapısına yığılıp kalacakmış gibi hissediyordum. Hastanede olmak bana iyi geliyordu ama vücudum nöbetlere alışmadığı için zor geliyordu. Hele bugün bir hasta gelmişti; doktor serum bağlanmasını istediğinden damar yolu açacaktım. Dışarıdan çok tontiş bir nine gibi görünen kadının içinden resmen bir cadı fırlamıştı. Neymiş efendim, ben çok gençmişim, ne bilirmişim damar yolu açmayı; neymiş, onun damarları inceymiş, ben onun damarını yırtar ve ona iç kanama yaşatırmışım, hatta bu yüzden belki kolu kesilirmiş. Hayatımda o kadın kadar hızlı bir senaryo görmemiştim. Alt tarafı bir damar yolu açacaktım, ne kadar evham yapmıştı ya! En sonunda bana açtırmamış, benden bir iki yaş büyük bir asistan doktor gelmiş ve ona açtırmıştı. Hemşireler kabul etmemiş ama çıtır doktoru görünce de yaşına başına bakmadan adama cilve yapmıştı resmen ya! Yok efendim, neymiş,
“aman eliniz ne kadar da hafif, şu çırpı kız neredeyse kolumu kopartacaktı ama sizin o zarif ve hafif eliniz benim kolumu kurtardı” bla bla bla, of ya! Elimdeki, bugün kaçıncı kahvem olduğunu hatırlamadığım kahvemle hemşireler odasına doğru ilerlerken birden birine çarptım; elimdeki kahve yeri boyladı, ben de korkuyla bir tık çığlık atmış olabilirim. Başımı kaldırıp kime çarptığıma bakacaktım ki karşımda bir çift şaşkın yeşil göz buldum.
“Merih!” dedim şaşkın şaşkın, çünkü bir haftadır yüzünü gördüğüm yoktu
“Ayşe,” dedi o da karşılık olarak.
“Senin burada ne işin var?” diye sordu zira beyefendi bir haftadır eve gelmediğinden hastanede de karşılaşmayı beklemiyordum.
“Hastanede bir iki işim vardı, onu halletmeye geldim,” dedi. Ben de ne beklemiştim ki zaten? Beni merak edip de görmeye geleceğini falan mı? Ne işi olduğunu da merak etmemiş değildim ama gururumu bırakıp da neden geldiğini soramadım tabii ki.
“İyi,” dedim ve yanından geçeceğim zaman bana seslendi.
“İş nasıl gidiyor?” diye sordu ama ne alakaydı ki şimdi bu? Eve gelmeye bile tenezzül etmeyen, beni görmek istemeyen adam neden işimin nasıl gittiğini merak etsin ki sonuçta, değil mi?
“Neden çok mu merak ettin Merih?” diye tersledim ama bir yandan da hemşire odasına doğru ilerledim. Mesaim bitmişti ve bir an önce eve gidip uyumak istiyordum.
Merih soruma cevap vermedi ama peşimden gelmeyi de bırakmadı. Bu durum beni sinirlendirmişti. Koridorda kavga etmek istemediğimden dolayı odaya girdim, şansıma da kimse yoktu. Merih de peşimden girdi.
“Neden peşimden geliyorsun Merih?” diye çıkıştım en sonunda.
“Ben peşinden gelmiyorum ki,” diye rahat rahat konuştu. “Ben ileride bana da miras kalacak bu hastaneyi dolaşıyorum,” dedi. O an ağzının ortasına bir tane yapıştırmak istedim.
“İyi gez o zaman” dedim ve kapıyı gösterdim. “Ama canım şu anda burada kalmak istiyor.” Ya sabır ya, ya sabır.
“Sen bana derdini açık açık söylesene. Ben bu dünyada senin kadar yalancı bir insan görmedim. Merih, ne oldu? Bir hafta önce aşkımdan ölüyordum ama şimdi ben varım diye eve uğradığın yok. Ya eve gelmiyorsun sen Merih. Ama için rahat olsun, bir tane ev buldum. Yarın kontrat imzalamaya gideceğim. Sen de evine rahat rahat gidip gelirsin artık.” Dedim. Gerçekten de bu bir haftada Betül’le benim için bir ev arayışına girmiştim. Şansıma da hastanenin yakınlarında bir daire bulmuştum. Bir artı bir eşyalı bir daireydi. Betül’ü de alıp gidecektim o evden.
“Ne demek ev buldum Ayşe, sen ne diyorsun?” dedi sinirle ama sinirlenmeye hakkı yoktu.
“Benim yüzümden anne ve babanın sana hasret kalmasını istemiyorum. Orası benim değil, senin evin Merih. Oraya sen değil, ben fazlalığım.” Dedim gerçekleri söyleyerek.
“Bana bak Ayşe, benim sinirlerimle oynama güzelim.” Güzelim mi demişti daha demin o bana? İstemsizce kalbimin ritmi hızlandı ama hızlanmamalıydı. “Sen o evde fazlalık falan değilsin. Ben sen beni istemiyordun diye gelmedim. Evet, doğru, sen rahat et istedim çünkü bana bok gibi davrandığından aynı evde kalmamız seni rahatsız eder diye düşündüm ve o yüzden gelmedim. Ama madem aklın bende kaldı, o zaman ben de eve dönerim ama sen hiçbir yere gidemezsin.” Dedi otoriter bir şekilde.
“Ne demek gidemem ya? Ben özgür bir bireyim, istediğim yere giderim.” Dedim ama eve dönecek olması nedense beni mutlu etti.
“Sen gideceksin Betül, ne olacak?” diye sordu. Tabii ki o da benimle gelecekti, kendim oradan ayrılıp da kardeşimi orada bırakacak değildim. “Sen çalışıyorsun Betül, evde tek kalacak ya, başına bir şey gelirse ya da sizin akrabalarınızdan biri gelip de Betül’e zarar verirse, nasıl koruyacaksın kardeşini?” Bir yandan da haklıydı ama bu durumda ne yapabilirdim ki?
“Yapma güzelim, kır artık ne olursun şu inadını ya. Ben seni çok özledim.” Ben de Merih’i çok özledim, hem de çok ama nasıl daha ona güvenecektim ki? En sonunda dayanamadım ve yelkenleri suya indirdim.
“Merih, ben sana daha nasıl güveneceğim ya, nasıl?”
“Biliyorum,” dedi ve bana bir adım yaklaştı, geriye kaçmamdan korkar gibi bana baktı ama kaçmadım. “Biliyorum, korkuyorsun ama sana söz veriyorum, bir daha böyle bir şey yaşatmayacağım sana güzelim, söz. Ne olur affet artık beni, bitir şu hasretimizi.” Kalbim affet diye bağırırken aklım o bize ihanet etti diyordu.
“Lütfen şimdilik bu konuyu kapatabilir miyiz? Nöbetim yeni bitti ve ben çok yorgunum,” dedim. Anlayışla başını salladı, giyinme odasına girip hızlıca üzerimi değiştirdim. Aynanın karşısına geçip saçlarımı düzeltirken bir kadın sesi duydum, ses yabancı gelmiyordu. Dikkatlice dinlediğimde hemşirelerden Melis olduğunu anladım ve Merih’le konuşuyordu.
“İlahi Merih Bey, ne kadar komiksiniz,” diyor ve kahkaha atıyordu. Bizim bu durumumuza rağmen elin kızlarıyla gülüp oynayabiliyor muydu? Sinirle yanlarına gittim.
“Neymiş o kadar komik olan, söyleyin ben de güleyim,” dedim. O an aklıma öğretmenler geldi, arka sırada kaynayan muhabbetlere hep böyle derlerdi.
“Ay, Ayşe, Merih’le benim aramda,” dedi ve bir elini Merih’in bacağına koydu. Bu durum beynime kan sıçramasına neden oldu. Melis’e artık nasıl bakıyorsam, Merih’in dudakları kıvrıldı.
“Sizin de hakkınızı yemeyelim ama Melis Hanım,” dedi Merih. Dek kimi yiyordu ya, ben bunları öldürürüm!
“Lütfen Melis deyin,” dedi. O an Melis’in saçlarını ellerime dolayıp yüzünü duvara sürtmek istedim ama bir şey yapamadım.
“Melis Hanım, mesai saatlerinizin içinde aylaklık yapmayın lütfen,” dedim o an. Melis bana öyle bir nefretle baktı ki, gözleri konuşabilse “Sana ne lan?” derdi herhalde.
“Patronumuz burada zaten Ayşe Hanım,” dedi iğneleyici bir şekilde.
“Patronun da kalkıyordu şimdi, değil mi Merih Beyciyim?” dediğimde Merih de ayaklandı.
“Gördüğün gibi, şu anda Merih Bey’in başka işleri var, evimize gideceğiz,” dedim ve Merih’in koluna girdim. O an Melis sanki duvara toslamış gibi kala kaldı, pis şirret kadın.
Hemşireler odasından çıktığımız gibi Merih’in kolunda çıktım.
“Ne oldu Ayşe Hanım, sanki bir kıskandınız?” dedi rezil herif, alaycı bir şekilde nasıl konuşuyordu.
“Lütfen Melis deyin,” diye kızın taklidini yaptım. “Sen de hiçbir şey demiyordun ya Merih, kız resmen sana yürümedi, uçtu uçtu.”
“Sen de beni başıboş bırakma sevgilim,” bir de sevgilim diyor, ayarlarımla oynuyordu ya.
“Sen köpek misin, Merih? Seni başıboş bırakmayayım,” dedim sinirle ve Merih’in arabasına bindim. Bu arabaya en son bir hafta önce o ormandan dönerken binmiştim.
“Ne dedin de o kadar güldü o kız?” diye sordum. Ben ne kadar sinirliysem, Merih de o kadar keyifliydi.
“Bir de sırıtıyorsun, Allah’ın cezası ya,” dedim ama Merih bir anda üzerime eğildi. O an nefesimi tuttum. Yüzlerimiz o kadar yakındı ki birimiz konuşsaydık dudaklarımız birbirine değecekti ama o beklediğim şeyi yapmadı ve yanımdaki kemere uzanıp kemerimi taktı.
“Beni kıskanman hoşuma gitti, ayaklı trafom.” Bir de dalga geçmesi yok muydu, beni deli ediyordu.
“Sus, Merih, sus ve sür şu arabayı.” Bu sefer sesini çıkarmadan arabayı sürdü ama bu yol, evi yolu değildi.
“Merih, nereye sürüyorsun arabayı?” diye sordum.
“Uykun yok mu senin Ayşe? Sen uyu önce. Bir yere uğramam lazım, sonradan eve geçeriz.” Dedi. İçime bir kurt düşmüştü ama o kadar yorulmuştum ki uyku ağır bastı ve gözlerimi yumduğum gibi uykuya daldım.
...
Uyandığımda hala arabanın içindeydik ve araba otobanda süratle ilerliyordu.
“Merih, biz neredeyiz? Saat kaç?” dediğimde gözüm radyoya kaydı. Saat on beşe geliyordu. En son gözlerimi uykuya teslim ettiğimde saat onu çeyrek geçiyordu. Yaklaşık beş saattir uyuyordum ama biz hala evde değildik.
“Eve gitmiyoruz güzelim, sen beni anlayana kadar da eve gitmeyeceğiz.” Ne demek eve gitmeyeceğiz? O zaman nereye gidiyorduk?
“O zaman nereye gidiyoruz Merih? Sen ne saçmalıyorsun sen şu anda?”
“Sen hep demiyor muydun Kapadokya’yı çok merak ediyorum diye, oraya gidiyoruz işte.” Kaç yıl olmuş ve bunu mu hatırlıyordu gerçekten? Ama Betül’e haber vermedik, ne kadar merak etmiştir şimdi beni?
“Betül”
“Haberi var.” Diye cevapladı beni.
“Ya Merih, saçmalama lütfen.”
“Yeter artık Ayşe, beni affetmen lazım.” Dedi ve bir anda kenara çekip durdu. “Görmüyor musun halimizi ya? Kaç gündür gözüme bir gram uyku girmedi. Sensiz ne yemek yiyebiliyorum ne su içebiliyorum. Sen de böylesin Zehra, her şeyi anlıyor. Bana yapma bunu, bize ne olursun. Bir gün gerçekten ölürsem keşke dersin.” Dediği an sözünü bölen benim tokadım oldu.
“Beni bu şekilde tehdit edemezsin, ben senin ölümünü bir kere yaşamışken sen beni ölümünle tehdit edemezsin. Hem kim bilir, belki de ben senden önce ölürüm ve bu sefer de sen benim acımı çeker ve bu sefer keşkeyi sen söylersin, Merih hım.” Merih söylediği şeyin yanlış olduğunu o an anladı.
“Bak öyle demek istemedim, özür dilerim. Ben senin yokluğuna dayanamam, Ayşe’m, yapamam.”
“Beni mecbur bıraktın ama Merih, sen bana bu acıyı yaşattın.”
“Ben eşeğim Ayşe, ben malım ama sen yapma ne olur, malım.” “Sus Merih, nereye sürüyorsan sür ama sus da gidelim.” Dedim ve arabayı çalıştırdı.
Yaklaşık bir buçuk saat sonra bir otelin önünde durduk ama ey efendi, bizi o kadar pahalı bir otele getirmişti ki, bilerekten de bir oda ayarlamıştı, inat edip ayrı oda yırtmayayım diye. Bu kadar pahalı bir otel seçmediyse benim adım da Ayşe değildi.
“Ben uyuyacağım, yorgunum. Sen de artık koltukta uyursun ya da kendine oda tutarsın, orası beni ilgilendirmez, Merih,” dedim ve yatağın sol tarafına yattım.
“Ya da senin yanına yatarım, bu daha mantıklı değil mi güzelim?”
“Git, yanımda yatma ya,” dedi ama gitmedi, aksine beni belimden çektiği gibi sırtımı göğsüne yapıştırdı. Böyle bir hareketi beklemiyordum, kalbim sanki yerinden çıkacakmış gibi atıyordu ve bunu fark edecek diye de ödüm kopuyordu.
“Hiç beraber uyumadık güzelim, bırak da bir ilk gerçekleştirelim,” diye fısıldadı kulağıma doğru. Bu durum beni daha da heyecanlandırdı ama gardımı indiremedim.
“O kadar yorgunum ki seninle uğraşamayacağım,” dedim ve sevdiğim adamın kollarında uzun zaman sonra rahat bir uyku çektim.
....
Uyandığımda Merih de uyanmıştı, bana sıkıca sarılmış ve bir eliyle de saçlarımla oynuyordu. Gözlerimi açtığım anda onu karşımda görmek bir an afallamama neden olmuştu, ama bu duygu da hoşuma gitmedi değildi.
“Günaydın” dedim; yeni uyandığım için sesim biraz boğuk çıkmıştı. Bu halime güldü.
“Hah, işte doğdu güneşim!” dedi, salak ya! Yüzümdeki gülümseme daha da genişledi; halihazırda zaten sarıldığımız için onu daha da sıktım. Yalandan öksürdü ama yalan olduğu da belliydi. Merih’ten oyuncu olmazmış!
“Boğdun beni kızım! Sendeki de ne güçmüş be! Seni de bizim askeriyeye alsak mı, ne yapsak?” dedi, salak, benimle dalga geçiyordu ya!
“Senin de oyunculuğun mükemmel! Bir an Leonardo DiCaprio yanımda zannettim.” Dedim. Sonuçta ikisi de sarışındı, ama yüzü bir anda gerildi.
“Neden aklına direkt o Leonardo Da Vinci midir, DiCaprio mudur nedir, o geldi, o mu yakışıklı, ben mi?” dediğinde bir şok dalgası beni çarptı. Merih şu anda Leonardo DiCaprio’yu mu kıskanmıştı? Buna ömür boyu gülerdim! Ama o Melis denen kıza gülmüş müydü, gülmüştü, ben bunu onun anına bırakır mıydım peki, hayır.
“Bir düşünmem lazım.” Dedim, ama yüzünde bir an hayal kırıklığı yakaladım.
“Düşünmek mi? Düşünebileceğin bir soru sormadım sana, Ayşe’m.” Dedi; yavaş yavaş sinirleniyordu.
“Ama adam şimdi ünlü, yakışıklı olması doğal değil mi?” dedim, ama kıskançlıktan yüzü kızarmaya başlamıştı bile.
“Bana ne ünlü mü değil mi? Benim için önemli olan senin görüşün, Ayşe.” Dedi, üstüne basa basa.
“Sen şu anda trip atıyorsun farkındasın, Merih ve sen neden hala bana sarılıyorsun ya, uzaklaş?” dedim gülerek; kahkaha atmamak için kendimi kasıyordum.
“Bu senin bana cevap vermediğin sonucunu değiştirmiyor güzelim, hadi cevap ver, küsmeyeceğim.” Dedi, ikna etmeye çalışarak.
“Küsmeyecekmişim, bak gör ben şimdi sana ne yapıyorum, Merih Alpay, düştün elime, Melis’in intikamını alayım da gör!”
“Madem küsmeyeceksin, o zaman ben Leonardo DiCaprio’yu daha yakışıklı buluyorum.” Dediğimde, bana sarılan kolları bir anda çözüldü ve yataktan kalktı.
“Nereye?” dedim şaşkın şaşkın.
“Lavaboya gidiyorum,” dedi, ama sesi sert çıkmıştı.
“Küsmeyeceğim dedin ama, Merih Alpay, unutma!” dedim ve dayanamayıp kahkahamı patlattım.
“Ne gülüyorsun Ayşe, komik mi ya?” dedi ve sinirle lavaboya girdi.
O lavaboya girince ben de odanın balkonuna çıktım biraz hava almak için. O sırada Betül’ü aradım; melek ablalara beraber İstanbul’da kalmıştı. İki üç çalışta açtı.
“Alo abla,” dedi heyecanlı heyecanlı.
“Ablacığım, nasılsın?”
“İyiyim abla, sen nasılsın?” diye sordu.
“Ben de iyiyim ablacığım. Neler yaptın ben yokken?”
“Ne yapayım abla, aynı evdeyim. Sen ne yapıyorsun peki?” diye sordu. “Ben de ne yapayım, Merih abinle uğraşıyorum,” dedim ve daha demin Leonardo DiCaprioyu kıskanma anımı anlattım. Telefondan Betül’ün gülme sesi geliyordu ama o sırada bir çift kol belime dolandı.
“Demek yalandı,” dedi kulağıma doğru Merih.
“Ablacığım, yakalandım, kapat,” dedim Betül’e ve telefonumu kapadım.
“Ne yalanı canım,” dedim sınırlarımı zorlayarak.
“Aaa,” dedi yapay bir şaşkınlıkla. “Sanırsın Kate Winslet,” dedi gıcık şey. Ben Leonardo DiCaprio deyince o da bana Titanik filmindeki kadınla kıyaslamıştı. Melis bitmiş, Kate’si başlamıştı ya.
“Gıcık mısın Merih?” dedim ve yüzümü ona döndüm.
“Bana cevap ver çabuk! O mu, yoksa Melis denen hemşire mi? Ben küsüp küsmemekte kararsızım ama,” diyerek bir tık tehdit etmiş olabilirim.
“Melis de kim ya? Dünyanın en güzel kızı önümden geçse ben senden ayıramam gözlerimi güzelim,” dedi. Yumuş yumuş olmuştum ama tek sorun vardı: Dünyanın en güzel kızı ben değil miydim?
“Merih,” dedim, sesim biraz tiz çıkmıştı.
“Dünyanın en güzel kızı ben değil miyim?” dediğimde Merih’in öyle bir bakışı vardı ki, sanki ben neye bulaştım der gibi bakıyordu.
“Vallahi güzelim, ben kadınların zekasına akıl sır erdiremiyorum. Tek bildiğim seni çok sevdiğim,” dedi ve beni belimden yakalayıp içeriye soktu.
“Merih, ne yapıyorsun?” dedim ama bir yandan da gülüyordum.
“Dünyanın en güzel kızını kaçırıyorum,” dedi o da karşılık olarak.
“Ya bıraksana beni!” dediğim anda bir anda beni yatağa fırlatmıştı. Gerçekten de beni yatağa fırlatmıştı.
“Ne yapıyorsun Merih?” dedim ama o da yatağa çıkmış ve üzerime doğru uzanmıştı.
“Son kez soruyorum sana güzelim, Leonardo DiCaprio mu ben mi?” Salak şey ya, tabii ki de onu seçmeyecektim, çatlasın patlasın haha.
“Leonardo DiCaprio tabii,” dediğimde ellerini belimden hissettim ve bir anda beni gıdıklamaya başladı. Kahkaha atarak gülüyorum.
“M-Merih ne yapıyorsun? Bıraksana,” dedim zar zor.
“Bırakmam! Cevap ver, o lavuk mu ben mi?” dedi ve gıdıklamaya devam etti. Çırpınarak ondan kurtulmaya çalıştım ama nafileydi.
“Adamın şimdi neden ‘lavuk’ yaptın ki ya?” dedim; artık gülmekten karnıma ağrılar girmeye başlamıştı.
“Ben hala bir cevap uyamadım, Ayşe Hanım,” dedi. Artık dayanamayacaktım; eğer biraz daha gülersen Merih çatlaması derken, kendim çatlayacaktım.
“Sen tamam, sen en yakışıklısın Merih,” dediğimde beni gıdıklayan elleri durdu ve kendi bedenini yanıma attı.
“Affettim benim güzelim, şimdi nasıl da doğruları söylemeye başladın ama,” dedi.
“Ne doğrusu ya? Resmen bana işkence ettin, Merih,” dedim yapay bir sitemle.
“Ama gerçekleri söyletti mi söyletti,” dedi ve beni kendine çekip sarıldı.
“ne yapıştın koala gibi ya ben daha seni affetmedim uzaklaş benden dedim ve Otel odasının penceresinin önüne geçtim, perdeleri hafifçe aralamıştım Kapadokya’nın vadileri sabah güneşiyle altın gibi parlıyordu.
Merih sessizce arkamda duruyordu.
Söz yok, sadece bakışlar ama ben hâlâ kırgındım.
“Dışarı çıkmak ister misin?” diye sordu yumuşak bir sesle.
“Hı belki…” dedim, hâlâ mesafeli ama merakla.
Otelin lobisinden çıktık. Kapıdan adım attığımızda, taş avlular ve kemerlerle çevrili bahçe, sanki bambaşka bir dünyaya açılıyordu.
Hafif bir rüzgar yüzüme çarptı, Kapadokya’nın o kendine has toprak kokusunu getirdi.
İlk durak, otelin arka bahçesindeki küçük bir terastı.
Merih elimi tuttu, elimi geri çekmedim, daha doğrusu çekemedim çünkü çok sıkı bir şekilde elimi tutuyordu, el ele yavaşça yürüdük.
Vadiler gözümüzün önünde uzanıyor, renkleri güneşle parlıyordu.
“Bak Ayşe senin görmek istediğin her şey burada.”
Gözlerimi Merih’in gözlerinden ayırıp manzaraya baktım.
Sanki tüm kırgınlıklar biraz da olsa eriyordu.
Bir sonraki adım olarak otelin küçük taş sokaklarında dolaştık.
Her köşe ayrı bir fotoğraf karesi gibi Balonlar gökyüzünde süzülüyor, taş evlerin balkonlarında begonviller rüzgarda sallanıyordu.
“Burası hayal ettiğim gibi,” dedim sessizce.
Merih hafifçe gülümsedi.
“Sana gösterecek çok yer var. Bir gün boyunca hepsini gezebiliriz.”
Ve en sonunda otelin terasına çıktık.
Buradan, Göreme’nin tüm vadileri ayaklarımızın altındaydı.
Hafif bir esintiyle saçlarım savruldu, kalbim hâlâ kırgındı ama bir nebze hafiflemişti.
“Merih…” dedim, sesim titreyerek.
“Evet?”
“Burası büyüleyici. Sen haklı olabilirsin, buraya gelmek iyi geldi.” Merih elimi sıktı.
“Sadece başlamak için küçük bir adım, Ayşe. Daha fazlası gelecektir.” Ve o an, Kapadokya’nın sessiz ama büyülü ışığı altında, kırgın kalplerimiz biraz daha birbirine yaklaştı.
Otelin terasında gün batımını izlerken, gökyüzü turuncu ve pembe tonlarla yanıyordu.
Vadiler altın ışıklarla doluyor, her taş, her çukur ayrı bir tablo gibi parlıyordu.
Merih sessizce yanımda durdu, elleri cebinde, gözleri ufukta.
İçimde hâlâ kırgınlık vardı ama bu manzara insanın tüm sıkıntılarını unutmasına yetebilirdi.
“Ayşe…”
“Hmm?”
“Biliyorum iki yıl boyunca sana işkence yaşattım. Ama şimdi, sadece seninle olmak için buradayım.”
Kalbim bir an durdu, sonra hızlı hızlı atmaya başladı. Gözlerimi ona çevirdim. Sözlerindeki samimiyet, o kırgınlık duvarını biraz da olsa yıkmıştı.
O sırada otel görevlisi geldi:
“Balon turu için hazır mısınız? Gökyüzünde bu manzarayı izlemek eşsiz olacak.”
Merih bana baktı, hafifçe gülümsedi:
“Ne dersin? Bir kez dene, söz, sadece güzel anılar olacak.”
Tereddüt ettim ama sonunda başımı salladım.
Balona bindik, sepetin içinde rüzgar yüzüme vururken, yer yavaşça uzaklaşıyordu.
Vadiler, peri bacaları, taş evler hepsi bir tablo gibi altımızda açılıyordu.
Kalbim hafiflemişti, kırgınlığım yavaş yavaş kayboluyordu.
Merih sessizce elimi tuttu.
“Biliyorum, kolay değildi. Ama bana tekrar güvenmeni istiyorum.”
Bakışlarını aklıma kazıdım, o kadar içten bakıyordu ki…
İçimdeki öfke eridi, yerini sıcak bir his aldı.
“Merih belki de belki bir şans verebilirim,” dedim fısıltıyla.
Merih’in gözleri parladı.
“Bunu duymak hayatımın en güzel anı.”
Gökyüzü, rüzgar, uçan balonlar ve Kapadokya’nın o büyülü sessizliği…
Her şey, kırık kalplerimizi yavaş yavaş birleştiriyordu.
Ve o an anladım ki, affetmek sadece Merih’in değil, benim de kalbim için gerekiyordu.
Merih sessizce yanımda duruyordu; gözleri ufukta, elleri ellerimde.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere, yorumlarınızı bekliyorum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |