21. Bölüm

11. Bölüm

Elif Didar Kayır
elifdidar_1

 

Yeni bölüm geldi, keyifli okumalar.

 

 

Aşk öyle bir duyguydu ki sanki insana hayat veriyordu ama bir o kadar da tehlikeli bir duyguydu; sana verdiği hayatı acımasızca alabiliyordu. Gözlerimi açtığımda yatağın sol tarafında bir beden vardı. İrkilerek kalktım. “Şşşt, sakin ol,” dedi tanıdık bir ses. Zorlukla araladığım gözlerimle karşımda yatan kişinin yüzüne baktım.

“Merih,” dedim çatallaşmış sesimle.

“Güzelim,” dedi yüzündeki derin tebessümüyle. Neler olduğunu kavramaya çalıştım ama yeni yeni açılan zihnimle hiçbir şey anlayamıyordum. Merih kanlı canlı bir şekilde şu anda burada olabilir miydim? Acaba ben de mi ölmüştüm? Babam beni yakalayıp öldürmüş müydü yoksa nasıl Merih’in yanında olabilirdim? Bu imkansızdı.

“Sen nasıl olur da burada olursun? Sen sen şehit düştün.” Dedim zar zor, ama bu duruma bir açıklık getirmesi gerekiyordu.

“Şehitler ölmez diye boşuna mı diyorlar güzelim? Ben, sen beni artık sevmediğinde ölürüm,” dedi hasret kaldığım sesiyle. O an neler olduğunu anladım; ne Merih canlanmıştı ne de ben ölmüştüm. Şu an olan her şey bir rüyaydı.

“Rüya,” dedim, bu sefer sesim ağlamaklı çıkmıştı. Çünkü rüya olmasını istemiyordum ben Merih’i gerçekten de yanımda istiyordum “Rüya, değil mi? Gerçek değilsin sen.” Dedim yanağıma bir damla yaş süzüldü.

“Boş ver şimdi bunu. Bak, buradayım, yanı başında. Evime, yurduma geldin, bana ev olan yeri yuva yaptın, sevdiğim,” dedi; eli yüzüme doğru uzandı, göz yaşımı silmek istedi ama ben biraz geri çekildim. Bu hareketime karşılık biraz şaşırdı ama yanlış anlamasını da istemiyordum.

“Dur” dedim, eli havada kaldı. “Filmlerde filan temas olunca karşıdaki kişi kayboluyordu, dokunma, gitme yanımdan” dediğimde yüzündeki o korku dolu ifade geçti ama bu sefer bana bakarken de buruk bir şekilde gülüyordu. Gülünce yanağından beliren o gamzeyi ne kadar da özlemiştim öyle.

“Gitmeyeceğim, gel hadi, özlemedin mi beni?” dedi, bu sefer kollarını iki yana açtı. Bu teklifi reddedemeyeceğim bir teklifti ve aramızda olan mesafeyi kapatarak dibine girdim.

“Özlemez olur muyum hiç? Çok özledim,” dedim, benim için açtığı kollarının arasına girdim ve sıkıca sarıldım. Gerçekten de gitmemişti; Merih bana bu hayatta tek bir kere yalan söylemişti, o da görevden sağ salim geri döneceğim demesiydi. Dönmüştü ama al bayrağa sarılmış bir tabutla…

“Çok özledim, Merih,” dedim, tutamadım kendimi; gözyaşlarım daha da hızlandı ve göğüs kafesine çarptı. Kollarından olmak bana o kadar iyi gelmişti ama beni bir o kadar da yalnız hissettirmişti çünkü bir daha bana böyle gerçekten sarılamayacaktı.

“Bak, şimdi buradayım, ağlama,” dedi, saçlarıma öpücük kondurdu; ama görüntü bulanıklaşmaya başladı. O an anladım, uyanıyordum.

“Gitme, Merih,” dedim çaresiz bir şekilde, gözyaşlarım şiddetini daha da arttırıyordu. “Uyanmak istemiyorum, gitme,” dedim. Sonra Merih’in sesinden tek bir şey duydum:

“Seni seviyorum.”

Bununla yetinmek zorundaydım. Ben Merih’i seviyordum, Merih de beni. Artık rüyamda onu daha fazla görmek için dua etmekten başka çarem yoktu. Bu sefer gözlerimi gerçekten araladığımda, yatağın sol tarafında gerçekten de biri oturuyordu, başımda bir el hissettim. Elin sahibine baktığımda Melek abla olduğunu gördüm; onun da gözü yaşlıydı. “Uyandırdım mı?” dedi üzgün bir şekilde. “Yok,” dedim yattığım yerden doğrularak.

“Uyurken ağlıyor, Merih’in adını sayıklıyordun kızım. Rüyana oğlumu mu gördün?” diye sordu başını sağlayabilirim sadece. “Senin için de zor olmalı kızım, gel,” dedi ve rüyamda Merih’in yaptığı gibi kollarını iki yana açtı. Bu sefer Melek ablaya sarılırken tereddüt etmedim; benim için açtığı kollarının arasına girdim. Her gece yanıma gelip saçlarımı seven annem gibi hissettirmiyordu. Kimseden çekinmeden gösterilen sevgi bir farklıydı. Tabii ki annemin sarılışı gibi hissettirmese de, bunca yıllık hayatında annemin bana sarılmadığı gibi sarılıyordu Melek abla bana. Bu bile iyi hissetmemi sağlıyordu.

“Gel hadi, yemek vakti, acıkmışsındır, kahvaltı yapalım,” dedi.

“Elimi yüzümü yıkayıp gelsen olur mu? Lavabo nerede?” diye sordum.

Odanın içindeki kapıyı gösterdi. “Orası Merih’in banyosu. İstersen orada yüzünü yıkayabilirsin, ama istersen alt katta da var.”

“Buradakini kullanırım, teşekkür ederim.”

“Rica ederim kızım, ne demek? Sen bize emanetsin. Yemek odası giriş katta, işini halledip gelirsin,” dedi ve odadan çıktı.

Onu daha fazla beklememek için hemen banyoya girdim ve elimi yüzümü yıkadım. Aynadan kendime baktığımda göz altlarım mosmor olmuş, tenim beyazlamıştı. Resmen yüzümdeki tüm kan çekilmişti. Kendime çok takılmadan, burayı da sonra incelemeye bırakarak hemen çıktım ve giriş kata indim. Nerede olduklarını bilmediğimden etrafa bakınmaya başladım.

“Melek abla,” diye seslendim; anında cevap geldi.

“Gel kızım, buradayız” sesin geldiği yöne doğru ilerlediğimde karşımda bu kadar kalabalık bir sofra beklemiyordum. Sofranın en başında, daha önce fotoğraflardan gördüğüm, Merih’in babası oturuyordu; diğer ucunda Melek abla oturuyordu. Onların haricinde sofrada dört kişi daha vardı. Merih’in bir kız kardeşi ve abisi vardı; onlar da Merih’in abisinin ailesi olmalıydı.

“Merhaba,” dedim ama sesim kısık çıkmıştı. Masada tek bir boş yer vardı; o da Merih’in babasının sol tarafında kalan sandalyeydi. Babasının adı yanlış hatırlamıyorsam, Alaattin’di.

“Gel kızım,” dedi Alaattin Abi. “Gel bakalım, burası artık senin yerin.” Dediği yere ikiletmeden oturdum. Hepsi bana meraklı gözlerle bakıyordu.

“Şey, umarım rahatsızlık vermemişimdir,” dedim çekingen bir şekilde. Çünkü babam bile bizimle aynı sofraya oturmak istemezken, bu adam beni daha tanımadan sofrada yanındaki yeri gösteriyordu oturmam için.

“Ne rahatsızlığı? Duymamış olayım lütfen, Ayşe,” dedi Melek abla.

“Melek haklı kızım,” dedi Alaattin abi de. “Sen nereden geldin, anlat bakayım,” diye sordu. Alaattin abi aslında herkesin merak ettiği soruyu sormuştu; bu kız iki sene sonra nereden çıkmıştı?

“Ben Mardin’den geldim efendim. Merih’le de orada tanışmıştık,” diye açıkladım.

“Bu kısımları biliyoruz. Sen belki bizi tanımazsın ama Merih izine geldiğinde seni dilinden düşürmezdi. Yani hiçbirimiz sana yabancılık duymuyoruz,” dediğinde şaşırdım. Benden ailesine bahsettiğinden haberim yoktu.

“Size benden bahsettiğini bilmiyordum,” dedim. Utanmıştım, ne de olsa bu sofradakiler sevdiğim adamın ailesiydi.

“Bahsetmez olur muydu? Hatta senin okulun bitmeden bize tutturdu, ‘Gidelim, isteyelim.’ Daha kızın okulu bitmedi dedik, o da dedi ki, ‘Evlenince okunmuyor mu?’ Zar zor ikna ettik senin mezuniyetini beklemesi gerektiğini. Eğer nasip olsaydı, görevden döndüğü zaman sana haber verecek, ailecek seni istemeye gelecektik,” dedi Alaattin abi. O an duyduklarım kalbime sanki bir ok saplandı. Eğer şehit olmasaydı, belki de bu sabah ona anlattığım hayal şimdi gerçek olacaktı. Bunun gerçekliği Kalbime bir taş gibi oturdu.

“Başladı yine bizimki ya,” dedi Melek abla. “Kız zaten perişan, üzmesine kız,” diyerek azarladı kocasını.

“Ben ne dedim şimdi?” dedi Alaattin abi. Masum masum karısına baktı ama Melek abla kocasına çatık kaşlarıyla bakıyordu.

“Yok, önemli değil, ben bilmek isterim yani her şeyi sonuçta. Benden daha iyi tanıyorsunuz Merih’le, daha çok anınız var. Artık ondan geriye sadece anıları kaldı, dinlerim ben hepsini,” dedim. O an bir sessizlik oldu, sanki hiçbiri konuşamadı. Gerçekler hepimizin yüzüne bir tokat gibi yapıştı.

“Daha bol bol vaktimiz var kızım, sen geldin ya, biz anlatırız sana her şeyi. Geri dönmeyeceksin değil mi Mardin’e?” Nasıl dönebilirdim ki? Döndüğüm an babam beni öldürürdü ya da evlendirirdi.

“Yok, ben daha dönmeyeceğim Mardin’e, burada bir ev ve iş bulup buraya yerleşeceğim inşallah,” diye açıklama yaptım.

“Ailen bir şey demez mi?” diye söze atladı genç kız; bu Merih’in küçük kız kardeşi Zehra’ydı.

“Haberleri yok,” dedim. Sesimi ben zar zor duymuştum, onlar duymuş muydu ki?

“Haberleri yok mu?” dedi Merih’in abisi Mert.

“Biraz karışık o konu,” dedim. Devam edeceğim sırada Melek abla lafımı böldü.

“Gitmeyin kızın üzerine. Bir yemek yedirmediniz. Kapatın konuyu. Karnını doyur kızım sen,” dedi Melek abla. Anlatmakta zorlandığımı anlamıştı.

“Önemli değil aslında,” dedim ama beni dinlemedi. Başını iki yana sallayarak, “Önce yemek,” dedi. Önümdeki tabağa domates, salatalık, peynir, zeytin, salam, haşlanmış yumurta koydu.

“Sizin oralarda kuşburnu reçeli pek bilinmez, benim bey de çok sever, tiryakisi olur kendisi,” dedi ve gülümseyerek reçelin kasesini önüme doğru uzattı. Bu evde aile saadeti vardı; ilk defa böyle bir şeye denk geliyordum. Alaattin Abi, Melek Ablaya sevgi dolu gözlerle bakıyordu. Benim babam anneme hiç bu şekilde bakmamış, annem de babamın yanındayken hiç bu kadar çok konuşmamıştı.

“Teşekkür ederim,” diyebildim sadece.

“Rica ederim güzel kızım, hadi ye.” Hep beraber kahvaltımızı yaptık. Benim için kahvaltı oluyordu ama onlar için öyle bir yemek sayılabilirdi. Çünkü saat on ikiyi çeyrek geçiyordu; Melek ablanın azarlaması yüzünden sessiz sedasız bir yemek geçirmiştik. Sofradan ilk kalkan Alaattin abi oldu. “Size afiyet olsun, benim bahçede birkaç işim var, bahçeye çıkıyorum” diyerek kalktı.

“Doydun mu kızım?” dedi Melek abla.

“Doydum, ellerinize sağlık.”

“Afiyet olsun, istersen gel sana evi gezdireyim.” Dedi ama sofrayı böyle mi bırakacaktık?

“Sofrayı toparlasaydık beraber,” dedim.

“Yardımcımız var, o halleder. Hilal, gel kızım, sen de hem kaynaşmış olursunuz,” dedi.

Adının Hilal olduğunu öğrendiğim kadın kalkıp yanımıza geldi; ama o kalkınca yanındaki küçük kız da kalktı.

“Nursima annecim, sen halanla kal, biz evin içindeyiz zaten,” dedi. Kızı annesinin sözünü dinledi ve Zehra’nın kucağına atlayıp kollarını boynuna doladı. “Halaaa,” dedi ve yanaklarına sulu sulu kocaman öpücükler bıraktı.

Torununa büyük bir sevgiyle bakıp “Kızım, ben size demiyor muyum arayı açmayın diye? Çocuk özlüyor bizi.”

“Öyle deme anne, Nursimanın okulu var zaten. Hangi ara gelelim? Mert de çalışıyor. Bulduğumuz ilk boşlukta size geliyoruz.”

“Nursima, seni çok yoruyorsa, buraya da bırakabilirsin. Zehra da var, bakarız beraber.”

“Teşekkür ederim anne, ama sana da yük olmak istemiyorum. Zehra’nın da okulu var sonuçta.”

“Aşk olsun Nursima, ne zaman bana yük oldu kızım?” Gelin kaynana tatlı tatlı atışıyorlardı. Benim babaannem hiç annemle böyle konuşmazdı; aksine bizi istemezdi. Onun tek istediği erkek bir torunu, o da olmamıştı zaten.

“Gel kızım,” dedi Melek abla ve tüm evi baştan sona gezdirdi. Evi gezmemiz neredeyse yarım saatimizi almıştı. En sonunda da bahçeye çıkmıştık. Alaattin abinin yanına gitmiştik. Bahçelerinde küçük bir sera vardı. Melek ablanın dediğine göre, Alaattin abinin en sevdiği aktivite, işten arta kalan zamanını burada geçirmekti.

Bizi gören Alaattin Abi, “Hoş geldiniz” diyerek bize el salladı.

“Hoş bulduk baba,” dedi Hilal.

“Hoş bulduk,” diye araya girdim ben de.

“Nasıl, beğendin mi seramı Ayşe kızım?” deyip bana serasını gösterdi. Çeşit çeşit çiçekler ve meyveler vardı.

“Çok beğendim, çok güzel, hem toprakla uğraşmak da insan sağlığı için çok yararlı,” dedim. Ama o sırada serada gözüme takılan bir köşe oldu; renk renk orkideler vardı, ama daha çok beyaz renkte olanlar. Benim de en sevdiğim çiçek beyaz orkideydi ve Merih de bunu biliyordu.

“Orkideler ne kadar güzelmiş, bakımı biraz zordur ama siz bu kadar orkideyle iyi baş ediyorsunuz,” dedim dayanamayarak, çünkü orkidelere zaafım vardı.

“Onları ben ekmedim ki kızım,” dedi Allattin abi. Şaşırmıştım, sera onun serasıydı, o zaman bu orkideleri kim ekmişti? O an aklıma gelen şeyle bir an duraksadım. “Onları Merih ekti,” dedi aklımdaki şeyi onaylayarak. Merih benim en sevdiğim çiçeği bahçelerindeki seraya ekmişti, belki de benden bir parça bulunsun istemişti. Orkideler bakmak beni hem üzmüş hem de mutlu etmişti, çünkü bu orkideler Merih’in bana olan aşkının bir kanıtı gibiydi benim için. Bilmiyorum, belki de şehadet haberinden sonra artık her şeye bir farklı anlam yükler olmuştum.

“Sen sağlıkçıydın değil mi kızım?” diye sordu Melek abla ve bu benim orkidelerde olan gözlerimin Melek ablaya çevrilmesine neden oldu.

“Evet, hemşireyim,” dedim.

“Ne güzel, çalışmayı düşünüyorsan bizim hastanede işe başlayabilirsin, söylemen yeterli.” Dedi bu sefer de Alaattin abi Alpayların özel bir hastanesi vardı; ordunun en gelişmiş hastanelerinden biriydi.

“Aslında eve çıkabilmem için işe girmem gerekli, o yüzden çok iyi olur.”

“Ne demek eve çıkmak kızım?” dedi Melek abla.

“Burada bana ait bir ev yok ki, o yüzden kendime bir ev bulmam lazım.”

“Burası ev değil mi kızım?” diye sordu Alaattin abi. Ne yani, burada yaşamamı mı istiyorlardı.

“Ev, tabii çok güzel ev ama ben yük olmayayım size.”

“Olmaz. Bizimle yaşamak istemiyorsan bir şey diyemem ama yük olacağını düşündüğün için gitmek istiyorsan, küserim bak!” dedi Melek abla. Onlar bana daha ilk günden bu kadar iyi davranırken, kendi öz ailemin bana böyle davranması kanıma dokunuyordu. İstemsizce gözlerim doldu.

“Siz” dedim ama sesim titredi. Toparlanmaya çalıştım ardından derin bir nefes alıp konuşmaya devam ettim: “Siz neden bana bu kadar iyi davranıyorsunuz? Kendi ailem bile bana bu kadar iyi davranmazken, daha ilk günden.” Ve bu sefer gerçekten de ağlamaya başladım.

“Kızım, biz seni bu sabah tanımadık ki. Biz seni Merih’ten tanıdık. Biz seni yıllardır tanıyoruz aslında. Sen bir şey anlatmasan da biz seni az çok tanıyoruz, ailenin nasıl olduğunu da biliyoruz. O yüzden bize bir şey anlatmana gerek yok.” Ben de onları az çok tanıyordum ama onlar sanki beni gerçekten de yıllardır tanıyor gibiydiler.

“Ben Merih şehit düştükten sonra toparlanamadım, evden çıkmadım, tüm görücüleri olabildiğince kaçırmaya çalıştım. Zaten bu zamana kadar babamın beğeneceği tipten birisi çıkmamıştı. Ama birkaç gün önceye kadar birisi gelmiş, babama haber uçurmuş galiba; adamın kim olduğunu, adını sanını da bilmem. Geldiler beni istemeye; benim son anda haberim oldu. Annem girdi odadan içeri, bana kıyafet getirdi, ‘Giy bunu, seni istemeye geliyorlar.’ Dedi. İstemiyorum dedim ama bu sefer babam geldi. Bazı şeylere mecbur bırakıldım. Adam istemediğimi anlasın diye kahveye bol tuz ve acı biber kattım. Bir yudum aldı, sonra ayağa kalktı. ‘Aha!’ dedim, kurtuldum ama geçti babamın karşısına; istedi beni, babam da ‘Kurbanlık koyun gibi verdim, gitti.’ Dedi. Zorla parmağıma bir yüzük taktılar; dayanamadım, ben de kaçtım apar topar. Telefonumu, cüzdanımı alıp kaçtım; kendimi de burada Merih’in yanında buldum.” Diye açıkladım her şeyi. Her şey çok zordu, hayat bu kadar acı verici bir yer olmak zorunda mıydı?

“Ne demek bu şimdi? Baban seni zorla bir adama mı nişanladı yani?” dedi Zehra şaşkın bir şekilde. Başımı salladım. Genç kız Şok geçirmiş bir Şekilde bana bakıyordu.

“İşte bu yüzden bana bu kadar iyi davranmanız garibime gitti.” dedim açık açık benim yaşadıklarım Onları şaşırtıyordu ama Onların yaşadıkları da beni şaşırtıyordu aslında normal olan onların yaşadıklarıdır işte bu durum bile ne Kadar da acı vericiydi.

“Gitmesin garibine Ayşe,” dedi bu sefer de Mert abi. “Bundan sonra benim tek küçük kız kardeşim Zehra değil. Başın ne zaman dara düşse, ben bir abi olarak senin her zaman arkandayım.” Dedi. Ben böyle şeylere gelemezdim ki zaten. Duygusal bir dönemden geçiyordum. Bunu yapmamalıydılar, birine kolay bağlanırdım ben ama bir gün onlar da giderse eğer, nasıl ayağa kalkardım? Bu hayat sevdiğin birini kaybetmenin acısını bana akılda kalıcı bir şekilde öğretmişti.

“Ev konusunu kapatalım lütfen. Burada istediğin kadar kalabilirsin, istersen ölene kadar kal, sorun değil,” dedi Alaattin abi.

“Teşekkür ederim,” dedim ve gözlerimi sildim.

Hep beraber bahçede oturmaya devam ediyorduk. Kalbimdeki ağrı hala geçmeyince söze girdim:

“Şey, ben şehitliğe gitsem size ayıp olur mu?”

“Ne ayıbı canım, biz de gelelim mi? Yolu bulabilir misin?” dedi Hilal.

“Bulurum bulurum, siz yorulmayın.” Dedim ve ayağa kalkıp çıkışa yöneldim.

“Görüşürüz, Allah’a emanet olun.” Dış kapıya doğru ilerledim. Kapıda birçok koruma vardı; beni görünce kapıyı açtılar. Tam dışarı çıkacakken arkadan Zehra’nın sesini duydum.

“Ayşe abla,” diye sesleniyordu.

“Efendim canım.”

“Senin bizde telefon numaran yok ki,” dedi. Doğru, ne onların bende numarası vardı ne de benim onlarda telefon numaram vardı. Olası bir ters durumda kimseye ulaşamazdım, iyi ki peşimden gelmişti. Telefonumu açıp rehbere girdim ve Zehra’ya uzattım.

“Numaranı yazar mısın?” dedim.

“Yazarım tabi,” dedi ve telefonumu eline alıp numarasını kaydetmeye başladı.

“Kendimi çaldırıyorum,” dedi, ardından telefonu bana uzattı.

“Annemlerin de numarasını kaydettim, onlara numaranı ben veririm,” dedi ve el sallayıp arkasını dönüp gitmeye başladı.

O gidince ben de evden çıktım ve şehitliğe doğru ilerledim. Sabah geldiğim yolu aynı şekilde geri dönüyordum. Yaklaşık yirmi dakika sonra şehitliğe geldiğimde bu sefer farklı bir bekçi vardı.

“Merhaba, ben Merih Alpay’a, gelmiştim.”

“Adınız nedir?” diye sordu. Hemen cevapladığımda, “Tamamdır, geçebilirsiniz.” Dedi.

Tekrardan aynı yerdeydim. Artık bir dakika bile onun yanından ayrılmak istemiyordum. Onsuz günüm geçmiyordu. Bir an önce gece olsa da uyusam, belki rüyamda onu görürüm diye bir umutla kapadığım gözlerimi hüsran bir şekilde açıyordum. Yaralarıma şifa olmasını beklediğim geceler, bir ok misali kalbime yara açıyordu. Bu iki yıl boyunca ben kalbimde onu yaşatmaya çalıştıkça, ruhum her geçen gün ölüyordu. Ama bugün artık kavuşmuştuk; kara toprak olsa da ben sevdiğim adaman kavuşmuştum.

Sessizce oturdum yanına; o benim sessizliğimi tanır, ne demek istediğimi anlardı. Yanında olduğu sürece böyle sessiz sedasız oturabilirdim. Bizim birbirimizi anlamamız için kelimelere ihtiyacımız yoktu. Ki bunları düşünürken aklıma yaklaşık dört yıl öncesi geldi, Mardin’deydim ve Merih de yanımdaydı. Ve yine bizim her zaman buluştuğumuz o sokaktaydık ama o gün moralim çok bozuktu çünkü final sınavından düşük bir not almıştım. Yanlış hatırlamıyorsam ders İngilizceydi ve ben sınavdan kırk beş almıştım ve bizim üniversitenin geçme notu altmıştı, bütlere kalmıştım. Kafam orada olduğundan dalgın bir şekilde yürüyordum, Merih’i görünce moralim yerine gelmişti ama o benim moralimin bozuk olduğunu hemen anlamıştı. Ve daha sonrasında bütlere beni kendisi çalıştırmıştı. O dersi o dönem AA ile geçmiştim ya da mutlu olduğum zaman da gözümden anlardı. Bizim ilişkimiz böyleydi işte. Çok şey demek istedim o an ama hiçbirini kelimelere dökemedim.

...

Kaç saattir buradaydım bilmiyorum. Merih’in yanında vakit geçirmek bana iyi gelmişti. Ne kadar ben konuşsam o da dinleyen olsa bile, Merih’e konuşmak iyi gelmişti. Kalbimin yarısı burada yatıyordu, nasıl huzur bulmayayım ki burada? Bu huzur ne kadar buruk bir huzur olsa bile, daha önceden bu bile yoktu. İki yıldır Merih’e hasret kaldığım gibi toprağa da hasrettim. Ben kesinlikle sevginin yarası iyileşmiyordu, her zaman gözünüz bir yerlerde o kişiyi arıyordu. Merih’in evine gitmek bana bir yandan iyi gelse bile, bir yandan da kötü gelmişti. Ben onun evindeyim ama o evinde değil de burada, bu toprağın altında. Belki benimle konuşurken çıktı o bahçeye elinde tüten sigarasıyla, belki benim oturduğum koltukta oturdu son kez. Bunları düşünmek insanı kötü huylu bir tümör gibi ele geçiriyordu yavaş yavaş ama ölümcül bir şekilde. Hava kararmaya başlamıştı, eve dönmem gerekiyordu ama benim evim aslında burasıyken nasıl dönebilirdim ki? Dönmek istemiyordum, burada onun yanında kalmak istiyordum; ama Melek abla merak ederdi. Mecburen iki yıl sonra bir bütün olan kalbimin bir yarısını tekrardan burada bırakmak zorundaydım.

“Ne kadar güzel bir his, Merih,” dedim toprağı severken. “Birisi evde seni bekliyor, nefretle değil, sevgiyle. Şimdi ben gideyim, annen merak eder. Yarın yeniden geleceğim ama merak etme, ben gelene kadar da beni özlemeyi ihmal etme,” dedim ve soğuk mezar taşını öpüp şehitlikten çıkıp asker ailelerinin sonu uydu işte en sevdiğinizi, canınızın diğer yarısını alıp bayrağın gölgesinde bırakmak zorunda kalıyordunuz.

Şehitlikten çıktıktan sonra hiçbir yere uğramadan Alpayların villasına geçtim. Kapının önüne geldiğimde tanımadığım bir adam, “Hoş geldiniz, Ayşe Hanım,” dedi ve kapıyı açtı.

“Hoş buldum, kolay gelsin, iyi akşamlar,” dedim ve içeri geçtim. Herkes salonda oturmuş sohbet ediyordu. Beni görünce hepsinin yüzünde bir tebessüm oluştu.

“Hoş geldin kızım,” dedi Alaattin abi.

“Hoş bulduk.”

“Sofra hazır, hadi akşam yemeğine,” dedi Melek abla. Beni yemek yemek için mi beklemişlerdi?

“Beni beklemediniz umarım, yeseydiniz siz.”

“Sensiz olur mu hiç, kara kuzum? Hadi gel, yemek yiyelim.” Dedi melek abla anaç bir şekilde, ve koluma girip beni sofraya doğru ilerletmeye başladı.

“Aslında ben aç değildim,” dedim. Hiç iştahım yoktu; yemek görünce midem bile bulanıyordu.

“Olmaz, yemezsen güçten düşersin. Yemek lazım,” beni masaya doğru ilerletti. Sofra baştan başa donatılmıştı. Önüme ilk önce çorba geldi, ama ben o çorbayı zar zor içebildim. Çorbadan başka bir şey yemedim; onlar da itiraz etmediler. Yemeğin tadında sorun yoktu hatta çok güzeldi ama midem şunda fazla ağırlık kaldırabilecek bir durumda değildi. İnsan stres altında olunca bu durum ilk başta mideye yansırdı ve ben de şu an bunun acısını çekiyordum. Herkes yemeklerini bitirmişti, onlar yemeklerini yiyene kadar ben bir kase çorbayı zor içmiştim.

“Şey, ben biraz yorgunum da,” dedim Melek ablaya.

“Haklısın, yorulmuşsundur şimdi sen. İstersen bu gece Merih’in odasında uyuyabilirsin. Misafir odası da var. Sen nerede rahat edersen orada kalabilirsin.” Merih’in odasında kalmam onlar için sorun olmaz mıydı ki? Eğer Merih hayatta olsaydı belki de kayınvalidem olacaktı melek abla ve bizim oralarda kayınvalideler gelinlerine köle muamelesinde bulunurlardı ama melek abla şehit düşen oğlunun odasında kalmamı teklif ediyordu, şu anda resmen kültür şoku yaşıyordum.

“Sizin için de sakıncası yoksa Merih’in odasında kalırım. Oda için de teşekkür ederim.” Dedim çekingen bir şekilde, yanlış bir şey demek istemiyordum ama Merih’in odasında kalma şansım varken bunu kayıp edemezdim.

“Ne demek kızım, rica ederim. Bizim için de sorun olmaz. Zehra sana eşlik etsin.” Zehra, annesinden aldığı sözlü ama sözsüz emrin ardından hemen ayağa kalktı.

“Gel Ayşe abla, çıkalım.”

“Teşekkür ederim, zahmet oldu sana da. Ben giderdim aslında.”

“Aman canım, ne zahmeti! Aynı evin içinde bir odadan başka bir odaya geçince zahmet mi oluyor?”

“Olsun, yine de teşekkür ederim.”

“Rica ederim.” Dedi ve koluma girdi.

“Zehra, özel olmayacaksa sana bir soru sorabilir miyim?” dedim. Merih hakkında bilgi alabileceğim tek kişi onlardı sonuçta.

“Tabii abla, sorabilirsin.”

“Abinle geçirdiğin en güzel anın ne?” dediğimde biraz şaşırdı; böyle bir soru beklemiyordu galiba.

“En güzel anım,” dedi ve düşünmeye başladı. “Seçemedim ya, abim bana o kadar güzel abilik yapıyordu ki, onunla geçirdiğim tüm vakitler benim için çok güzeldi. Ama illa da seç diyorsan, on yedinci doğum günüm,” dedi. O an duraksadı, Merih’in odasına da gelmiştik.

“Gelsene, ben merak ederim şimdi,” dedim ve onu da içeri soktum. Beraber yatağın üzerine oturduk. Zehra da anlatmaya devam etti.

“Sanki onunla kutladığım son doğum günüm olduğunu biliyordu. O gün aldı beni İstanbul’a götürdü. Uzun zaman sonra orduya benim için dönmüştü ve beni buradan alıp İstanbul’u gezdirmeye götürmüştü. Üç gün güzelce gezdik, İstanbul’un görmediğim yeri kalmamıştı o zaman,” dedi.

“Ne güzel bir ilişkiniz varmış,” dedim, imrenerek. Ben Betül’e böyle bir abla olamamıştım. Ama elimde değildi; ne kadar istersem isteyeyim, başımızda böyle bir baba varken, imkân dahilinde olmuyordu. Zar zor okulumu bitirmişken, başka bir şehre tek başımıza gidip gezmek bizim için bir hayalden ibaretti. Zehra, abisinden bahsederken gözlerinin içi parlıyordu. Bir abi için belki de en güzel şey buydu: kardeşinin senden bahsederken gözlerinin içi parlaması. Betül de başka birine benim hakkımda böyle anlatsa, o an ne kadar mutlu olurdum, Allah bilir.

“Eee, siz abimle nasıl tanıştınız, Ayşe abla?” Bu sefer soru karşı taraftan gelmişti.

“Bizimki biraz kötü ya,” dedim, çünkü onunla tanışmamıza aslında babam vesile olmuştu.

“Olsun, olsun. Ben dinlerim, anlat sen,” diye ısrar edince kıramadım. O da abisi hakkında bilmediği bir şeyleri öğrenmek istiyordu ve bunu ondan sakınamazdım.

“Babam sayesinde oldu,” dediğimde bir anda yüksek bir sesle “Oha!” dedi. Tepkisi gülmeme neden olmuştu.

“Pardon, pardon. Sen devam et, dinliyorum.”

“Babam ortaokuldan sonra benim okumama izin vermemişti. Ben de ondan gizlice anneme yalvararak açık liseye başlamıştım. Bunun abinle bir alakası yok, tabii o yaşlarda tanışmıyorduk. Sonrasında açık lise bitince ben üniversite sınavına girdim ve hemşirelik kazandım. Tek sorun babamdı; babam izin vermezdi. Komşulardan birinden duymuş, ‘Senin kız sınava gitti, gördük,’ diye. Babam ben sınavdan çıktıktan sonra Pazar yerinde, sokağın ortasında saçlarımdan tuttuğu gibi yere fırlattı ve dövmeye başladı.” O an aklıma gelince gözlerim doldu, bir baba kızı okumasın diye onu dövüyordu ya, biz hangi yıldayız, cahiliye döneminde kalmış gibi karşı çıkıyorlardı okumama. Neymiş, okursam ahlaksızlaşır, ataya karşı koyar, onları dinlemem ve namussuz olurmuşum. “Beni babamın elinden kurtaran ise Merih’ti. Beni babamın elinden kurtarmasaydı belki de beni o an öldürebilirdi bile.” Zehra’nın gözleri dolu dolu beni dinliyordu; onu izlediğimi fark edince bir anda toparlandı. “Abime bak be, tam bir kahraman.” Bizim karşımıza da şöyle bir erkek çıkmadı ki, o anca komutanının kardeşi bilsin beni,” dedi ama sesi sona doğru daha kısık çıkmıştı. Dikkatlice onu dinlemesem anlamayacaktım ne dediğini. Modunu ve benim modumu yükseltmeye çalışıyordu, ben de ona ayak uydurdum. “Görüştüğün biri var mı ki?” diye sordum. Son söylediğine istinaden, “Aman yok be abla, işte çıkmadı diyorum. Neyse sen uyu, ben çıkayım, tutmayayım seni. İyi geceler,” dedi ve hemen odadan çıktı; ama yüzü kıpkırmızı olmuştu, kesin bir sevdiği ya da sevgilisi vardı.

Zehra çıkınca ben de Merih’in odasında incelemediğim şeyleri incelemeye başladım. Bir çalışma masası vardı; merak edip incelemeye başladım. Bir çekmecesi ve boylamasına bir rafı vardı masanın. İlk önce çekmeceyi açtım; bir defter, albüm ve cüzdan vardı çekmecede. Bu cüzdan Merih’in cüzdanıydı. Elime alıp içini açtım; içinde kimliği, kredi kartları, askeri personel kartı vardı. Resim yerinde ise benim vesikalık fotoğrafım. O an içimde bahar yelleri esti sanki; yeniden aşık oldum ona. Ne zaman beni özlese bu fotoğrafa baktığını bana söylemişti zaten ama hala burada olduğunu görmek garip bir histi işte. Cüzdanı bırakıp bu sefer defteri elime aldım. Bu defterde birkaç çizim vardı. Merih profesyonel bir ressam değildi ama güzel çizerdi. Her bir sayfasını teker teker inceledim; hepsi manzara resmiydi, hatta bizim konağın bile resmini çizmişti. Kitabı yerine koyup bu sefer de albümü aldım. Merih’in bende tek bir fotoğrafı vardı; uzun zaman sonra onu farklı bir şekilde görecek olmak heyecanlandırıcı olmuştu. Albümün ilk sayfasını açtım; karşımda kocaman bir aile fotoğrafı vardı. Hepsi kameraya kocaman gülümseyerek bakıyorlardı ve hepsi de çok mutlu gözüküyordu. Diğer sayfaya geçtiğimde Zehra ve Merih’in fotoğrafı vardı. Zehra on yedinci yaş gününde İstanbul’a gittiklerini söylemişti; orada çekilmiş olmalıydı çünkü arkalarında Galata Kulesi vardı. Bir sonraki sayfayı çevirdiğimde şaşırmamak mümkün olmayan bir fotoğraf vardı; burada sadece ben vardım. Bu fotoğrafı Merih çekmişti; aile albümüne koyması beni şaşırtmıştı. Diğer sayfaları da teker teker incelediğimde, bizim beraber çekilmiş fotoğraflarımız da vardı. Bunların hiçbiri bende yoktu; şehadet haberi gelince babam elimden telefonumu almış ve her şeyi silmişti. O yüzden geriye elimde sadece tek bir fotoğraf kalmıştı. Şimdi ise önümde kocaman bir albüm vardı; hepsini daha detaylı incelemek için albümü de alıp yatağa geçtim. Tek tek hepsine bir daha baktım, o güzel yüzünü, yeşil gözlerini aklıma kazıdım. Bir fotoğrafta benim onu her zaman gördüğüm gibi değildi; sarı saçları kısa değildi, üzerinde askeri üniforma ya da resmi bir kıyafet değil de pijama takımı vardı. Yatağında uyuyordu, saçı başı birbirine girmişti ama o kadar şirin duruyordu ki, albüme sarılmaktan kendimi alıkoyamadım. Acaba onun bu halini kim çekmişti, bu fotoğrafı görünce sinirlenmiş mi yoksa gülmüş müydü? huysuz biri değildi aslında ama kimse uyurken fotoğrafının çekilmesini istemezdi sonuçta.

Göz kapaklarım ağırlaşmaya başlayınca albümü yatağın sol tarafıma koydum. Merih’in uyurken çekilmiş fotoğrafının olduğu sayfa açıktı; sanki onunla uyuyacakmışım gibi hissettim o an ve kendimi uykuya teslim ettim.

 

 

 

 

Bölümü nasıl buldunuz? Ayşe, Merih'in evinde, yuvasında. Sizce Merih şu an Ayşe'nin yanında olsa neler olurdu, neler yaşanırdı? Yorumlarınızı bekliyorum. Oya basmayı unutmayın. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere.

 

 

 

 

 

Bölüm : 19.03.2026 19:50 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...