
Yeni bölüm geldi, yorumlarınızı bekliyorum. Keyifli okumalar!
Merih Alpay
7 ay sonra
Suriye
Elimde Ayşe’nin fotoğrafı, ranzamda uzanıyordum. Çok özlemiştim; o dalgalı saçları, bana baktığında parlayan gözleri yüreğime bir ok misali saplanıyordu. Ama hasretlik de Ayşe’ye olunca güzeldi, çünkü o içinde bulunduğu her şeyi güzel yapıyordu.
Kaldığım koğuşun kapısı bir anda açıldı.
“Komutanım, komutanım!” diye aceleyle içeri Yiğit girdi, nefes nefese kalmıştı.
“Ne oldu lan?” dedim ranzada doğrularak.
“Üç kilometre ileride çatışma çıktı.” Dediğinde yastığımın altından silahımı aldım ve aceleyle desteğe gittik.
“Kimmiş? Ne saldırısı? Acil raporla! Timdeki diğer kişiler de orada mı?”
“Hepsine haber verdim Asaf Komutanım.” Asaf benim yeni kurmaca kimliğimdi; herkes beni ölü biliyordu, kendi adımı kullanamazdım. Yanımıza timden birkaç kişi daha gelmişti.
“Aferin, mürettebat hazır mı?”
“Her şey arabada Komutanım.”
“Hasar ne?”
“Küçük bir köye saldırmışlar, erzakları bitmiş olmalı, halkı yağmalamaya inmişlerdir.”
“Tamam, Yiğit, sür çabuk!”
Köye yaklaştıkça silah sesleri yükseliyordu; yaklaşık bir kilometre kala,
“Arabayı burada, ağaçların arasına bırakın. Yürüyerek devam edeceğiz; arabayla gidersek dikkat çekeriz,” dedim. Hep beraber arabadan indik; ormanın içinden gidiyorduk ki fark edilmeyelim.
“Susturucularınızı taktınız mı?”
“Taktık, komutanım,” dedi hepsi bir ağızdan.
“Aferin. Berat ve Mert, tepeye çıkın ve bizi kollayın. Egemen ve Semih, sağ taraf sizde; Yiğit ve ben de sol taraftayız. Birbirinizin arkasını kollayın,” dedim. Birbirimizden ayrılıp ilerlemeye başladık. Evlerin içinden çığlık sesleri geliyordu; ilk önce dışarıdakilerden kurtulmalıyız. Kulaklığa doğru konuştum.
“Atış serbest, tekrar ediyorum, atış serbest.” Bu talimat üzerine dışarıdaki teröristler teker teker yere yıkılmaya başladı. Dışarıda pek kimse kalmayınca evleri kontrol etmeye girdik. Her taraf dağılmış bir vaziyetteydi. Silah seslerini duyan teröristler evlerden çıkmış olmalıydı; ama odanın birinde bir ağlama sesi işittim. Sese doğru yaklaşınca, masanın altına girmiş, başını dizlerine gömmüş ağlayan bir kız gördüm.
“Dokunmayın bana lütfen. Evden ne alacaksanız alın, ama bana dokunmayın.”
“Sakin olun, biz Türk askeriyiz. Kurtuldunuz.” Dediğimde kız başını dizlerinin üzerinden kaldırıp bana baktı.
“Gerçekten mi?” dedi. Ben de kolumdaki bayrağı gösterip, “Gerçekten.” Dedim. O an derin bir nefes aldı.
“Yiğit, sen koçum! Sen kızı alıp sığınağa git, geliyorum ben.” Dedim.
“Gitme!” dedi masanın altından.
“Başka birileri var mı? Kontrol etmem gerek, ama güvenli bir yere gideceksiniz, korkmayın.”
Hızlıca evden çıkıp diğer evleri kontrol ettim. Yaklaşık on beş on altı kişiyle sığınağa gittik. Sığınakta neredeyse yüz kişi vardı; hepsi korkmuş bir şekilde bize bakıyordu.
Geçmiş olsun. Bundan sonra daha dikkatli olun, kendinizi korumayı öğrenmelisiniz. Bir şey olursa hemen jandarmayı arayın diye bilgilendirme geçtikten sonra sığınaktan çıktık. “Komutanım, saldıranlar Rebi askerlerindenmiş; üç tane adamını canlı olarak ele geçirdik.”
“Tamamdır Yiğit, aferin. Hadi gidip etkisiz hale getirelim şu köpekleri.”
“Emredersiniz komutanım.”
Aracı bıraktığımız yerden alıp üsse geri döndük.
Buradaki Selçuk Yarbay’ın yanına çıktım; burada gerçek kimliğimi bilen tek kişi oydu.
Kapısını çalıp içeri girdim.
“Hoş geldin asker. Duyduğuma göre saldırı olmuş.”
“Evet komutanım, ama kontrol altına aldık. Saldıranlar da Rebi’nin askerleriymiş. Üç kişi canlı yakalandı. İzniniz olursa sorguya ben girmek isterim.”
“Tabii, gir bakalım. Bir şey söylerlerse ilk benim haberim olacak.”
“Emredersiniz komutanım. O zaman izninizle.”
“Bekle bir dakika, öldürmek yok; onlar bize canlı lazım.”
“Emredersiniz komutanım,” dedim ve odasından çıkıp zindanlara indim. Belki onları öldüremezdim ama ölümden beter edebilirdim. Geldiğimi gören asker kapıyı açtı. Her biri ayrı bir zindana kapatıldığından önüme ilk gelen odaya girdim. Gözleri bağlı bir sıçan gibi köşeye sıkışmış, sandalyeye elleri kolları bağlanmış bir şekilde oturuyordu. Benim yedi ay boyunca ailemden ayrı kalmamın sebebi bunlardı. Bunu düşünmek daha da sinir olmama neden oluyordu.
“Konuş,” dedim, ağzına bağlamış oldukları bezi çıkartıp. Belki yorulmaz da direkt dökülürdü ama bende o şans nerede?
“Konuşsana, it oğlu it!” diye bağırdım. Bu sefer oturduğu yerde sıçradı. İşte onlar kendilerinin yönettiği bir ülkenin hayalini kurarken küçük bir yüksek sesten korkuyorlardı. Bu sefer gözlerini açtım.
“Bak dikkatli bak, çünkü konuşmazsan bu yüz senin ecelin olacak.”
“Ben bir şey bilmiyorum,” dedi bozuk Türkçesiyle; itin ağzına da yakışmıyordu ki Türkçe.
“Ne demek bilmiyorum lan? Rebi nerede?”
“Vallahi ben bilmiyorum. En sadece bana denileni yaptım.”
“Lan sen geri zekâlı mısın? Allah’ı da bu işe karıştırma. Amacını bilmediğin bir şeyi mi yapıyorsun?”
“Biliyorum, biliyorum. Tabii biz sadece kendi topraklarımızı istiyoruz.”
“Lan bak, benim ağzımı bozma! Göt Rebi nerede?” dedim son bir şans vererek.
“Bilsem bile sana demem,” dedi; belli uğraştıracaktı.
Alaylı bir şekilde, “Nush ile uslanmayanı etmeli tekdir; tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir,” dedim ve yüzünün sağ tarafına sert bir yumruk attım.
“Hala konuşmayacak mısın?” dedim. Başını iki yana salladı. Bu sefer karnına tekmeyi geçirdim.
“Ne kadar döversen döv, bir şey demem,” dedi.
“Diyeceksin, demek zorundasın!” dedim ve kafasını duvara çarptım.
“Konuş lan it! Söyle ne biliyorsun? Eğer şimdi konuşursan senin arkanı bizzat ben koruyacağım; ama yok, illa da demem diyorsan, seni köpeklere yem bile yapmam, köpeklerin midesi bozulmasın diye.” Bir an tereddütte kaldı, uzunca bir süre yüzüme baktı. Attığım yumruklar yüzünden dudağı patlamış, ağzından kan dökülüyordu; kafasını da duvara çarpmamdan dolayı alnı yarılmıştı.
“Ben çok bir şey bilmiyorum, yalan değildir ha! Tek bildiğim, bizden erzak istedikleri ve erzakı taşıyacağımız konum,” dedi, yola geliyordu.
“Söyle onu, söyle bari” dediğimde yolu tarif etmeye başladı. Orada öylece bırakıp diğer odaya geçtim. Bu adam diğerine göre daha kalıplıydı.
“Yan odadan gelen gürültü seslerini duymuş olmalısın. O yüzden yorma beni ve ne biliyorsan dökül,” dedim ve ağzını açtım. Bu adam kendinden emin bir şekilde duruyordu.
“Sen benim kim olduğumu bilirsin komutan,” dedi ağzını yaya yaya.
“Hee, bilirim,” dedim onu taklit ederek. “İt oğlu it, kansız bir köpeksin. Daha sayayım mı?” dedim. Sinir olmuştu ama ben daha da sinirliydim şu an.
“Rebi abim bunu sizin yanınıza bırakmaz.” Ay götüm bulursa bırakmaz puşt!
“Götü yiyorsa gelsin de kurtarsın seni.”
“Gelir mutlaka, gelecektir abim. Beni burada bırakmaz. Aklınız varsa salarsınız bizi.”
“Bak, sen de biliyorsun ne kadar hayvan olduğunuzu ki salın diyorsun, hayvan!” dedim ve yüzüne sert bir yumruk attım. Burnundan ve ağzından aynı anda kan geldi. Adam yarım ağız bir şekilde güldü, ağzındaki kanı yere tükürdü.
“O senin öz abin mi lan? Neden gelsin?”
“Sen bize geri zekâlı dersin komutan ama asıl geri zekâlı olan sizsiniz. Daha Rebi’nin ailesini bilmiyorsunuz.”
“Eğer sen onun gerçekten kardeşiysen yerini de biliyordun demektir. Konuş!” dedim ve üst üste yüzüne yumruğumu geçirdim.
“Kalbimi kırıyin ama komutan, sence ben abime ihanet eder miydim heç?” dedi. Aldığı o kadar darbeye rağmen hala gülüyorsa bu adam çabuk konuşmazdı. Daha fazla bununla uğraşırsam elimden bir kaza çıkabilirdi. Yarbay Selçuk, “Onlar bize sağlam lazım.” Dediğinden dolayı bu iti bu seferlik erken bıraktım ve diğer odaya geçtim.
“Bana bak! Diğer herkes öttü, beni yorma ve dökül oraya! Yemek alıp hangi mağaraya götüreceğinizi emrini aslında Rebiden değil, erkek kardeşinizin verdiğini öğrendik. Peki, bonus bir bilgi ister misin? Elimizdeki esirlerden birisi Rebi’nin kardeşi. O bile konuştuysa senin şansın sıfır. O yüzden ne biliyorsan çabuk anlat!” dedim ve ağzını açmak üzere elimi uzattım. Ama o bundan bile korkarak uzaklaşmaya çalıştı. Anlık ne kadar kaçabilirdi ki? Sert bir şekilde ağzını açtım.
“Abraham elinizde mi her şeyi anlattı mı?” dedi. Bu mallara her şeyi iki kere anlatmak lazımdı; yoksa o kıt beyinleri almıyordu.
“Her şeyi, o yüzden sen de bildiklerini dök. Eğer tek bir kelimen bile Abraham’ınkinden farklı olursa, o zaman sana ne olacağını da sen düşün.” Dedim ve diğerlerinin hakkı geçmesin diye ona da sağlam bir tekmeyi geçirdim.
“Tamam tamam, anlatacağım. Bir hafta sonra Rebi büyük bir operasyonla çok sayıda mühimmat teslimatı alacak. Küçük bir şey olmadığı için de alıcı, özellikle Rebi’nin kendisinin almasını istedi ama yerini bilmiyorum. Sadece bildiğim zaman; o da tam bir hafta sonra.” Bu bilgi hayati bir değer taşıyordu. Belki yerini o bilmiyorsa bile, Abraham denen it biliyordur.
“Mal!” dedim ve yüzüne bir yumruk geçirdim. Onun da odasından çıkıp Yarbay Selçuk’un odasına çıktım.
“Bir haber var mı, Asaf?” dedi sahte ismimi kullanarak.
“Var komutanım. Tutsaklardan birisi Rebi’nin kardeşi çıktı. Yemek götürülecek yer ve en önemlisi, bir hafta sonra bugün Rebi mühimmat desteği alacakmış ama yerini bilmiyoruz.” Diye kısa bir özet geçirdim.
“Kardeşi de mi bilmiyor yerini?”
“Orasını bilmiyorum komutanım, kolay kolay konuşmuyor, daha fazla da üzerine gidemedim; yoksa elimden bir kaza çıkacaktı.”
“Tamam Asaf, iyi işti. Aferin! Git, üstünü başını değiştir, biraz dinlen. Ardından beraber zindanlara iner öğreniriz.” Dedi ve beni koğuşa yolladı.
7 gün sonra
Selçuk Yarbay’la zor bir şekilde Abraham denen itten operasyonun ayrıntılarını öğrenmiştik. Bugün bu iş bitecek ve ben Ayşe’me kavuşacaktım. “Çok dikkatli olun çocuklar, önceliğiniz Rebi’yi sağ bir şekilde ele geçirmek olsun,” diye kulaklığa konuştu Yarbay Selçuk. “Anlaşıldı Komutanım,” diye cevapladım tim adına. Şu anda Lazkiye’deydik. Deniz yoluyla silah kaçakçılığı yapıyordu it, ama bu onun son operasyonu olacaktı. Pusuya yatmış olan Berat ve Mert etrafı kolaçan ediyordu. Yiğit ve Selçuk Yarbay hemen yanımdı; Egemen, Semih ve Tuğçe de sahaya yakın bir yerde olası bir tehlikeye karşı bizi koruyacaktı. İşte benim buradaki timim; yedi ayımızı birlikte geçirdiğim yol arkadaşlarım, kardeşlerim onlardı. Peki biz kimdik? Biz Gece Timiydik. Düşman uyur ama biz uyumazdık. Çoğu operasyonu gece, onlar uyurken hallettiğimiz için bize bu ismi vermişlerdi.
Kıdemli Üsteğmen Asaf Kurt
Üsteğmen Yiğit Soykurt
Teğmen Berat Yurtal
Teğmen Mert Alpsoy
Astsubay Başçavuş Egemen Korkmaz
Astsubay Başçavuş Semih Akyalçın
Astsubay Tuğçe Beksan
Gece Timi şimdi burada Rebi’nin ipini çekecekti. Kasırga timini artık Rebi’ye bulaştırmamamız gerekiyordu; çok göze battığımızdan çok fazla düşman toplamıştık. Timdeki Emre ve Ayberk’in eşi ve çocukları vardı; bu operasyon artık onların da canını tehlikeye atıyordu. Yüzden görev artık Ece timine aitti.
Saat 23:48’i gösterirken karaya bir gemi yaklaştı. Beklediğimiz gemi bu olmalıydı. İçinden birkaç adam çıktı; onlar çıkınca da limana iki araba yaklaştı. Birinin içinden dört kişi çıktı, diğerinden inen olmadı. Çıkan dört kişiden birisi Rebi Puştuydu.
“Sakin kalın, Rebi bize canlı lazım.” Bu ses Yarbay Selçuk’un sesiydi. Ona ne kadar kin beslediğimi bildiği için sürekli bu ikazı yapıyordu.
“Berat, Mert, hazır olun. İlk önce Rebi’nin yanındaki adamları indirin. Arabadan inmeyen kişiler, onları görünce inecektir. Onları da Egemen, Tuğçe ve Semih siz temizleyeceksiniz. Biz de teknedekileri halledeceğiz. Bu operasyon çok önemli aslanlarım; hem büyük bir mühimmat ele geçireceğiz hem de bu akşam Rebi’nin ipini çekmiş olacağız.” Dedi. Konuşması bittiği anda Rebi’nin yanındaki üç kişi yere yığıldı. Ne olduğunu anlayamayan Rebi, etrafına bakarak bağırdı:
“Lannn! Lannn! Ne oluyor?”
Bu sırada arabadaki kişiler de indi. Onları da bizimkiler teker teker indirdi. Biz de gemden inenleri indiriyorduk. Ne olur ne olmaz diye sahaya iniş yapmamıştık; keskin nişancıları olabilirdi.
“Berat, Mert, gemide keskin nişancılar var mı? Görüş açınıza girdi mi?”
“Ben Mert komutanım. Şu anda benim gördüğüm iki kişi var, hallediyorum.” Demesiyle geminin üzerinden suya iki beden düştü.
“Ben de görüyorum komutanım.” Dedi. Bu ses Berata aitti. Bu sefer üç beden suya düştü.
“İyi bakın, başka keskin nişancı var mı çocuklar? Sahaya iniyoruz.” Dedi Yarbay Selçuk.
Bunlar olurken, Rebi arabasına binmiş kaçmaya çalışıyordu. Arabayı çalıştırmadan tekerleğine iki el ateş ettim. Yüksek sesle patlayan tekerlekler, Rebi’nin telaş yapmasına sebep oldu. “Bir gölge kadar hızlıydın Rebi, ama biz de geçeceğiz işte. Gecede gölgelerin yeri olmaz, kaçacak yerin kalmadı, it!” dedim ve arabanın kapısını açtım. Kapıyı açmamla Rebi elindeki bıçağı bana savurdu. Ani bir refleksle kurtuldum, kolunu büktüm ve arabaya yasladım. Yiğit cebinden kelepçeyi çıkardı ve ellerini kelepçeledi. Ben de üstünü arıyordum; ama tam o sırada beynimde bir şimşek çaktı, kulaklarım uğuldadı. Ne olduğunu anlayamadan bilincimi kaybettim.
Bölüm kısa olduğundan bir bölüm daha gelecek. Yorumlarınızı bekliyorum, yıldıza basarsanız sevinirim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |