
4. Bölümle karşınızdayım. Bu bölümde sizce neler olacak? Diğer bölümler hakkındaki görüşlerinizi ve yorumlarınızı bekliyorum.
Sıla - Yan Benimle
Babamın hapse girmesi hepimize büyük bir şok olmuştu. Bunu yapan da Merih’ten başkası değildi. O gün Orhan’ın beni kaçırmaya kalkması Merih’i çok sinirlendirmişti. Ben de babamdan böyle bir tavır beklemiyordum. İnsan öz evladını bile isteye kaçırtır mıydı? Elbet bir gün bu paranın da sonu gelirdi. Kim mezara götürmüştü ki parasını, benim babam götürsün? Ama adamda iyi niyet namına hiçbir şey yoktu.
Babamın kara para akladığını bilmiyordum. Hem de İbrahim’in babası İbrahim Amca ile bu işin içindeymiş. Orhan da varmış demek ki. Babam bu yüzden illa da Orhan diye tutturmuştu. Hem zengin bir yer hem de iş ortağım diye hem malına mal katacak hem de ortaklığı büyütecekti aklı sıra. Ama Merih işlerine taş koymuştu.
Merih’in yanındayken kendimi öyle huzurlu, öyle mutlu hissediyorum ki sanki o an tüm dünyada sadece ikimiz kalıyoruz. Sanki beni anlıyor, bana değer veriyor. “Seni beklerim.” De dedi ama bekletmenin bir anlamı var mıydı ki? Asker adamdı, bugünü var yarını belli değildi. Vaktimizi boşa harcamanın anlamı var mıydı? Daha önce kimseye hissetmediğim duyguları ona besliyorken daha neyi düşünecektim ki? Şimdi ortada baba faktörü sorunu da kalmamışken ve bu sorunu benim için Merih çözmüşken daha neyi bekliyordum?
Kalbim o kadar hızlı atıyordu ki hemen kalkıp hazırlanmaya başladım. Mavi bir tişört ve krem rengi kumaş pantolonumu giydim, özenle saçlarımı topladım ve hazır olduğuma kanaat getirince Merih’i aradım. Birkaç kez çaldıktan sonra telefonu açtı.
“Alo?” dedi. Sesini duyunca kalbim sanki maratona çıkmış gibi hızlı hızlı atmaya başladı. Ne diyeceğimi şaşırdım kaldım.
“Merhaba Merih, şey ben,” diyeceğimi şaşırmış bir hâlde salak saçma konuşmuştum. Ben doğru düzgün cümle kuramayınca bir de heyecandan sesimin tonu değişip telaşlı bir şekilde konuşunca hâliyle adam da telaş yaptı. Aferin sana Ayşe, aferin kızım.
“Ne oldu Ayşe, bir şey mi oldu? Neden duraksadın, iyi misin?” Paniklemişti benim yüzümden ya.
“İyiyim, merak etmene gerek yok da ben şey diyecektim, of çok utandım ben ama.” Son kısmı da sesli söyledim. İnsan âşık olunca aptallaşır derlerdi de inanmazdım.
“Utanma güzel gözlüm, söyle ne oldu?” Şöyle bana sevgi sözcükleri kullanıyordu ya, o zaman kalbimin bir kanatlanmadığı kalıyordu yani.
“Şey, ben sana bir şey diyeceğim ama buluşalım olur mu? Yüz yüze söylesem daha iyi, daha fazla bekleme.” Ne konuşmak istediğimi anlamıştır diye umuyordum çünkü bana seni beklerim demişti, e ben de onu daha fazla bekletmek istemiyordum.
“Tamam güzelim, sen konum at ben gelirim yanına.” Dedi ve telefonları kapattık. Hızlıca mesajlaşmalara girip bizim eve çok yakın olmayan bir parkı seçip Merihe konumunu attım. Kimsenin görmemesi daha iyi olurdu, laf söz yayılsın istemezdim. “Babası hapse girdiği gibi erkek peşinde koşuyor.” Demesinler.
Çantamı da alıp evden çıktım. Anneme de kırtasiyeye gidiyorum dedim. Bir kere de “Ne kırtasiyesi?” diye sormuyor ya, ona şaşırıyorum vallahi. Gelmişim üniversiteye, kadın hâlâ kırtasiyeden sürekli alışveriş yaptığımı zannediyor. Bir anne evladına ne kadar düşkün olabilirse, benimkisi de tam tersiydi.
Hızlı hızlı yürüyerek konumunu attığım parka geldim ki o an Merih’i elinde çiçeklerle beklerken gördüm. O kadar heyecanlandım ki gerçekten de neden ağırdığımı anlamış ve üstüne bir de çiçek almıştı. Ondan aldığım ilk çiçek değildi belki ama sonuçta bana duygularını söyledikten sonra aldığı ilk çiçek olacaktı ve daha benim cevabımı bilmiyordu. Sesim o kadar mı heyecanlı çıkmıştı acaba telefonda da adam gelirken çiçek almıştı. Bir şeyi de belli etme be kızım!
Ben Merih’e doğru yürürken o da beni fark etti ve yemin edebilirim ki bu mesafeden gözlerinin parladığını görebiliyordum. Sanki bende olan duyguların aynısını onda da görmek ne kadar güzel ve değerli bir şeymiş. İnsan sevildikçe çiçek açarmış, sevgisizlikte ise kurak bir topraktaymış gibi solarmış meğersem. Ben Merih’ten önce kurak topraklarda kök salmaya alışan bir çiçektim sanki ama Merih hayatıma girdi ve bana can suyu olarak kurak topraklarımı ıslattı, köklerimi toprağa daha sağlam sarmama sebep oldu. Hayatıma bir ışık olarak girdi sanki, Allah bu zamana kadar çektiğim tüm acıların ödülü olarak benim hayatıma yollamıştı sanki. Kanatsız bir huriydi sanki karşımdaki.
En sonunda yanına geldiğimde o gözünde parlayan ışık daha da derinleşti sanki. Gözlerinde tarif bile edemeyeceğim bir sevgi seli vardı ama biraz da utangaç bakıyordu. Utana sıkıla elindeki çiçekleri göstererek bana uzattı.
“Ayşe” dedi, adım onun ağzından çıkınca sanki daha anlamlı geliyordu kulağa.
“Merih” dedim ben de onun gibi.
“Bu çiçekleri sana aldım, umarım utanmaz ve kabul edersin,” dedi. Kabul etmememden korkar gibiydi, benim utanmamı istemiyordu ama kendisi utanıyordu. Ben de daha fazla uzatmadan elindeki çiçekleri aldım ve kokladım, çok güzel kokuyorlardı.
“Merih, ne gerek vardı, niye zahmet ettin? Teşekkür ederim.”
“Senin kadar güzel olmasalar da umarım beğenmişsindir.” Bu adam beni utandırma konusunda bir numaraydı.
“Ay, Merih, utandım ama neden güzel olmasın, çiçekler çok güzeller.” Bir elimdeki çiçeklere bir de Merih’e bakıyordum. Kısa bir süre sonra Merih dayanamamış olmalı ki “Bana ne söyleyecektin?” diye sordu. Bende akıl mı bırakmıştı ki, ne diyeceğimi unutmuştum resmen.
“Şey, çiçekleri görünce unuttum bir an, pardon.” Dediğimde yüzündeki gülümseme büyüdü.
“Çiçekleri sevmene sevindim.” Dedi ama ben lafa nasıl girecektim? Allah’ım, bu iş neden bu kadar zordu ki? Ama bir yerden de başlamak lazımdı.
“Hani sen bana ‘beklerim ben seni’ demiştin ya?” O kadar heyecanlanmıştım ki duraksamadan edemedim. Merih de devam etmemi isteyerek “Evet.” Diyerek teşvik etti.
“Daha fazla beklemene gerek yok, Merih. Ben de senin yanında çok mutluyum.” Dedim pat diye ama benim için çok zor olmuştu.
“Yani bu evet demek mi?” Duyduğunu tasdik etmek istiyordu. Ben de istediğini vererek “Evet.” Dedim ama beklemediğim bir şey yaparak bir anda “Allah be!” diye bağırdı ve bana sıkıca sarıldı. Sarılmasını beklemediğimden elimde çiçeklerle dona kaldım. Bir dakika kadar sonra ne yaptığını anlamış olacak ki bir anda benden uzaklaştı.
“Ay pardon, bir an heyecandan sana sormadan sarıldım, rahatsız olmadın umarım.” Rahatsız olacağımı düşünmesi beni hem sevindirdi hem de üzdü. İnce bir düşünce olduğundan sevindim ama istemediğimi düşünecek olması üzdü. Bir anda morali düşünce ben de ona sarıldım, bu sefer o şaşırdı.
“Ben de sarıldım, eşitlendik,” dedim. Hemen morali yerine geldi.
“Ben sen bana sarıl diye hep sarılırsam sana.”
“Ben de sarılırım.”
“Seni çok seviyorum,” dediğinde heyecandan şuracıkta bayılabilirdim.
“Utandım ama ben de seni seviyorum.”
“Ah güzelim benim, mutlu olmak sana ne kadar yakışıyor bir bilsen.” Bunca zaman mutsuz bir hayat yaşamışken ufak bir mutluluk bile beni korkutuyordu aslında ama Merih’in yanımda olması o korkuyu hafifletiyordu sanki. Merih’in yanında bana bir zarar gelmezdi.
“Senin yanında olmak beni mutlu ediyor.” Dedim ve sıkı sıkı sarıldı, kaybetmek istemiyormuşçasına.
“Benden asla kurtulamazsın o zaman.”
“Kurtulmak isteyen kim?” Bugün kendimi fazlasıyla aşmış ve çok açık sözlü davranmıştım. Bu durumu Merih de fark etmiş olmalı ki “Sözlere de bak sen.” Dedi imalı imalı.
Geldiğimiz park eve uzaktı ve anneme kırtasiyeye gidiyorum diyerek evden çıktığım için çok vaktimiz yoktu. O yüzden istemeye istemeye Merih’ten ayrıldım.
“Ben şimdi gideyim, annem merak etmesin beni.”
“Tamam, güzelim, gel beraber gidelim.” Hiç itiraz etmeden kabul etmişti. Konuşa konuşa eve kadar yürüdük. Aramızda bir adımlık mesafe vardı ama artık aramızda mesafe yoktu ve bu durum ikimizi de memnun ediyordu.
Eve yaklaştığımızda Merih’le vedalaştık ve eve girdim. Annem mutfakta yemek pişiriyordu, Betül de oturma odasında oturmuş televizyon izliyordu. Geldiğimi görünce koşarak yanıma geldi ve sıkı sıkı sardı.
“Abla, annem kırtasiyeye gittiğini söyledi. Bana da bir şey aldın mı?” heyecanla yüzüme bakıyordu ama ben gerçekten kırtasiyeye gitmemiştim ki. İşaret parmağımı dudaklarıma götürerek işaret yaptım. Allahtan öyle vurdumduymaz bir çocuk değildi de hemen anladı ve ağzına hayali bir fermuar çekti.
“Gel benim odama gidelim.” Dedim ve anneme geldiğimi haber vermek amacı ile seslendikten sonra Betül’le beraber benim odama çıktık. Allahtan annem mutfaktaydı da elimdeki çiçekleri görmedi. Bir de ona yalan bulmak zorunda kalırdım.
“Ne oldu abla, anlatsana. Meraktan deliricem, nereye gittin?”
“Ablacığım anlatacağım ama kimseye anlatmayacağını bildiğimden anlatacağım, tamam mı? Kimseye bir şey demek yok, bak başım yanar, tamam mı?” Hemen gözleri doldu. Bana zarar gelme düşüncesi Betül’ü çok üzüyordu.
“Yanmasın abla senin başın, ben kıyamam ki sana. Kimseye bir şey demem ben.”
“Merih abin var ya, asker olan...” Hızla başını salladı.
“Onunla buluştum ve bil bakalım ne oldu?” Heyecanla yerinden zıplamaya başladı.
“Ne oldu, ne oldu?”
“Merih abin bana beni sevdiğini ve benden bir cevap beklediğini söylemişti. Ben de cevap vermeye gittim.”
“Ne dedin abla? Kabul ettin inşallah. Bu memleketten kurtul bir an önce. Adam Orduluymuş, evlen de buralardan, annemden babamdan uzaklaş,” dedi ama sonra bir durdu ve düşündü. Tekrardan gözleri doldu. “Git, git,” dedi tekrardan ama daha fazla dayanamadı ve gözlerinden boncuk boncuk yaşlar akıtmaya başladı.
“Ama sen gidersen ben yalnız kalırım abla,” dedi Betül. Böyle deyince yüreğim burkuldu.
“Ben seni bırakır da gider miyim hiç ablacığım? Hem Merih abin burada alışıyorken benim memleketinde ne işim var? İleride bir şey olsa bile buradan yanından gider miyim hiç? Gitsem bile seni de alırım yanıma, beraber gideriz ablacığım.”
“Söz mü? Gidersen beni de al yanına.”
“Söz ablacığım, seni de alacağım yanıma.” Bu söz boşa verilmiş bir söz değildi. Ben gidersem kardeşim de benimle gelmeliydi. Benim yaşadığım şeyleri bir de Betül’ün yaşamasına nasıl göz yumabilirdim?
“Sen dünyanın en iyi ablasısın canım ablam benim.” Sıkı sıkı sarıldı bana.
“Sen de dünyanın en iyi kız kardeşisin güzelim benim,” dedim ve saçlarından öptüm. Biz birbirimizi sevgi seline boğarken odanın kapısı bir anda açılmasıyla annem odama girdi.
“Madem geldin, kalk da bana yardım et azıcık,” dedi.
“Anne, artık babam da yok. Bir mola mı versen bu yoğun tempoda? Yorulmuyor musun ya? Her gün çeşit çeşit yemek yapmak zorunda değilsin. Ne bileyim, sürekli evi silip süpürmek zorunda değilsin. Hadi bize acımıyorsun, orası kesin de kendine de mi acımıyorsun ya?” Ana bakan gözleri daha da bir sinirli bakmaya başladı.
“Bana bak sen hele! Üniversiteye başlayalı senin dilin bayağı uzadı ha! Babanın da yokluğunu fırsat bilip boşlama sakın. Baban yoksa amcan başında!” Bir de amcam mı beni evlendirip başlık parası almaya çalışacaktı? Böyle bir şey yapmaya cesaret edemezdi, ödlek birinin tekiydi zira kendisi. Nerede beleş mal var oraya yerleşmeyi severdi, çıkarcı herifin teki.
“Tamam anne, ne yapacağım söyle de yapayım.” “Kalk evi süpür.” Evi daha iki gün önce süpürmesine rağmen bir daha süpürttürüyordu. Allah aşkına, koca da konak yani, süpür süpür bitmiyor.
El mecbur kalktım, dip köşe olmasa da üstten üstten süpürdüm her tarafı ama yormuştu beni. İşim bitince odama geçtim. Yorulmuş olmama rağmen yüzümde bir gülümseme vardı. Hayatımın en güzel günüydü. Günün geri kalanında bu kafa ile ne ders çalışabildim ne de başka bir şey. Öylece yatakta uzandım, boş boş tavanı izlerken hayallere dalıp gittim.
...
Merih ile bir yola başlayalı iki gün olmuştu ve bu iki günde hafta sonuna denk geldiğinden çok fazla dışarı çıkamamış, bu yüzden de Merih’i görme fırsatını bulamamıştım. Ama her gün mesajlaşarak birbirimizden haber almıştık. Acaba bugün bir boşluğu olur da okuluma gelir miydi? İlk dersim saat dokuzda başladığından sabah saatlerinde görme ihtimalim daha düşüktü ama belki çıkışta denk gelebilirdik. Öncesinden daha çok özlüyordum onu. İçimdeki çocuğu uyandırmıştı ve sürekli yanımda olup beni sevmesini istiyordu. Ama bundan da korkuyordum. Daha en başından çok fazla bağlanmak istemiyordum. Ya bir gün beni bırakıp da giderse korkusu yaşıyordum.
İlk dersime girmiş, zar zor da olsa bir şeyler anlamaya çalışmıştım. Çok fazla Latince terim olduğundan dolayı ezberlemesi zor oluyordu. Bir sonraki dersime ise daha iki saat vardı. Araların böyle uzun olması bir nebze olsun işime yarıyordu, en azından beynimi dinlendirecek vaktim oluyordu. Hava almak için okulun bahçesine çıktım. Hava biraz serindi, sonbahar geliyordu ama yine de banklarda oturup hava almak iyi gelir diye dışarı çıktım.
Boş bir banka oturduğum gibi telefonumun çalması bir oldu. Arayanın kim olduğunu görünce kalbimin rotası değişti resmen. Heyecanla telefonu açtım.
“Alo Ayşen, nasılsın?” dedi. Ayşen kısmını söylerken içim kıpır kıpır oluyordu ama ben ona sahiplenici bir şekilde konuşmaya ya da sevgi sözcükleri kurmaya çok utanıyordum.
“İyiyim Merih, okuldayım, iki saatlik araya girdik. Sen nasılsın?”
“Ben de iyiyim, okulunun önündeyim. Müsait isen yanına geleyim mi?” Kör istedi bir göz, Allah verdi iki göz.
“Olur, okulun arkasına gel ama kimse görmesin, olur mu?” Tanıdık birinin bizi görüp de bizimkilere yetiştirmesini istemiyordum. Gerçi burada bizimkilerden kimse yok ama tedbiri elden bırakmamak lazım yine de.
“Olur güzel gözlüm, beş dakikaya yanındayım.” Telefonları kapattıktan sonra ben de okulun arkasına gittim. Merih’in asker olması üniversiteye giriş çıkışında çok işine yarıyordu yoksa siviller tabii ki de okula alınmıyordu. Banka oturduktan birkaç dakika sonra Merih elinde dumanı tüten iki bardak çayla yanıma geldi.
“Bize çay aldım, havalar soğumaya başladı. Üşüyüp de hasta olma.” Neden bu kadar ince düşünmek zorundaydı ki ama yine de çay getirmesi çok iyi olmuştu, hava soğuktu. Gerçekten ve “biz” demişti Merih ve ben. Yanaklarıma sıcak basmaya başlamıştı bile. Merih yanımdayken çayın sıcaklığına ne gerek vardı ki?
“Teşekkür ederim,” dedim ve elindeki bardaklardan birini aldım.
“Rica ederim güzelim. Günün nasıl geçti? Bundan sonraki dersin ne?”
“İyi geçti. Derslerde biraz zorlanıyorum ama alışacağım inşallah. Bir sonraki dersim de anatomi. Her şeyi öyle ince ince öğreniyoruz ki mesela ben hastaya “fibulanız kırılmış mı” diyeceğim, “bacağınız kırıldı mı” diyeceğim? Tabii bacak diyeceğim. Bir işi de zorlaştırmasalar olmuyor,” sinirle çayımdan bir yudum aldım.
“Haklısın güzelim ama müfredat böyle.” Beni teselli etmeye çalıştı ama teselli edecek bir şey yoktu. Bu yolu ben kendim seçmiş ve ne zorluklarla bata çıta ilerlemiştim.
“Tabii, öyle. Gülü seven dikenine katlanacak artık.”
“Senin eline batacak olan tüm o dikenleri ben teker teker ayıklarım Ayşem.” Ki zaten öyle de yapmıştı. Babamı, İbrahim amcayı ve Orhan’ı hayatımdan teker teker çıkarmıştı. Böyle olması annemi ve amcamı da korkuttuğundan dolayı onları da temizlemiş oluyordu haliyle.
Çaylarımızı sohbet ederek içmiştik ama çay bitince beni bir üşüme almıştı. Rüzgar esmeye başlamıştı.
“Biraz soğuk mu oldu sanki?” Tek üşüyen ben miydim? Acaba içeri mi geçsek? Ama şimdi içerisi de kalabalıktır ya.
“Üşüdün mü güzelim?” diye sordu Merih de benim soruma karşılık olarak.
“Biraz sen üşümedin mi?” Başını iki yana salladı ama kollarını da iki yana açarak beni kolları arasına aldı. “Sarılayım da ısın,” dedi. O an kan sanki yüzüme toplanmış gibi oldum, bir ateş bastı sanki. Merih’in sarılmasıyla değil de utançtan ısındım resmen ama sarılmayı çok uzatmadı. Üzerindeki ceketini çıkartıp bana giydirdi. “Giy de daha fazla üşüme güzelim.” “Daha demin ısınmıştım aslında,” dedim ağzımın içinde. “Laflara bak sen! Sen sanki bana aşık oldun ha? Oldun, oldun, sen bana aşıksın!” Yüzünde kocaman bir gülümseme ile bana bakıyordu. “Ya Merih, utandırmasana!” “Tamam, tamam, bir şey demedim,” dedi ama hala gülmeye devam ediyordu. Ceketi de sıcacıktı ve teninin kokusu da sinmişti. Kokusu o kadar güzeldi ki parfüm olsa sürekli alır kullanırdım. “Ceketin de sıcacıkmış Merih, aynı kalbin gibi,” dediğimde ben de ne dediğimi şaşırmış bir şekilde yüzüne baktım. Ben bunu dışımdan mı söylemiştim? Bunu yanlışlıkla sesli söylediğimi yüz ifademden anlayan Merih bu sefer benimle uğraşmadı.
“Benim kalbim bir tek sana sıcak Ayşem, bir tek sana.” Bu adam insanı nasıl etkileyeceğini çok iyi biliyordu.
Ceketini giydirdikten sonra bir kere daha sarıldı, sıcacık olmuştum.
“Sarılayım da tamamen ısın, üşüme.”
“Ama böyle de sıcaktan mayıştım ben.” Gözleri gözlerimi buldu ve eliyle omzunu işaret etti.
“Omzum senin için var güzelim, istersen uyuyabilirsin. Ders saatin geldiğinde ben seni uyandırırım.” Olmaz, uyursam Merih’le zaten kısıtlı olan vaktimi boşa harcamış olurdum.
“Yok, uyumam Merih. Seni istediğimde göremiyorum zaten, yanımdayken de uyuyayım mı Merih?” dedim benimle uğraşacağını bile bile.
“Bir şey deyince utanıyorsun kızım ama ağzıma da laf veriyorsun.” Diye sitem etti ama cevap vermemi beklemeden de devam etti: “Şimdi sen bana âşık değilsin de nesin?” Benden sesli bir şekilde duymadan rahat etmeyecek gibiydi.
“Evet Merih, aşığım sana. Oldu mu, rahatladın mı?” dememle hemen bana döndü. Başım omzundan düşer gibi oldu ama hemen toparladım kendimi.
“Oh be, ömrüme ömür eklendi sanki. Ben de sana aşığım güzel gözlüm, seni çok seviyorum.” Diyerek sıkı sıkı sarıldı. Beni askeriyedeki askerler ile karıştırdı galiba, o kadar sıkı sarılıyordu ki neredeyse nefessiz kalacaktım.
“Merih, ben de seni seviyorum ama daha uzun soluklu bir sevgi istiyorsan yaşamam lazım ve şu anda nefes alamıyorum.” Dediğimde benden ayrıldı.
“Çok mu sıkı sarıldım, canın yandı mı?” Telaş yapmıştı, endişeli gözlerle bana bakıyordu.
“Ben senin gibi asker değilim o yüzden güçlü de değilim. Bu yüzden biraz fazla güç uyguladın sanki ama canım yanmadı.”
“Ah güzel gözlüm, seni göğsüme sokup bırakmayasım, orada yaşatasım var. Sana orada kimse zarar veremez.” Bu kadar sevgiye alışık biri olmadığımdan nasıl cevap vereceğimi bilemedim. O yüzden bir şey demeden bu sefer de ben Merih’e sıkı olduğunu düşündüğüm bir şekilde sarıldım. İki saat boyunca sohbet ettik. Merih yanımdayken zamanın nasıl geçtiğini anlamamıştım ve dersin de başlamasına yirmi dakika kalmıştı. Yanımızda boş çay bardakları ve benim başım Merih’in omuzundayken öylece oturup konuşmuştuk. Ben en son ne zaman bu kadar uzun konuştuğumu hatırlamıyordum bile ama Merih’in sonlara doğru yüzü asılmıştı.
“Merih, bir şey mi oldu?” diye sordum merakıma yenik düşerek.
“Bir şey oldu evet ama bunu sana nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum. Biz daha yeni bir yola başlamışken bu durum hiç olmadı biliyorum ama elimden bir şey gelmiyor güzel gözlüm.” Dediğinde kalbimin rotası bu sefer heyecandan değil de korkudan şaşmıştı.
“Ne oldu Merih, bir şey söylesene, insanı da çatlatma.” Tüm dikkatimi Merih’in iki dudağından çıkacak olan o habere vermiştim.
“Yarın göreve gideceğim,” deyiverdi birden. Başımdan aşağı sanki kaynar sular dökülmüştü.
“Ne, ne görevi Merih?” Sesim o kadar cılız ve isteksiz çıkmıştı ki.
“Telaş yapmanı istemiyorum Ayşem, Allah’ın izniyle geri döneceğim,” dedi ama beklemek sabır istedi. Ben sevdiğime daha yeni kavuşmuşken hemen ayrı mı kalacaktık yani?
“Ne zaman dönersin peki?” diye sordum, kısa bir süre söylemesini umut ederek ama bana verdiği cevap tam bir bilinmezlikti.
“Allah bilir güzelim,” dedi. Gitmeseydi keşke. Ailesinin o kadar hastanesi varken neden asker olmayı seçmişti ki? Ama asker olmasaydı da biz hiç karşılaşamazdık, birbirimizi bulamazdık. Ama varsın birbirimizi bulamayalım, onun canı sürekli tehlikeye girmeyecekti ya.
“Gitmesen olmaz mı?” dedim bir çare ama Merih’in yüzü olabildiğinden daha fazla asıldı.
“Bu benim mesleğim ama biliyorsun güzelim, bunu bilerek benimle bir yola başladın.” Haklıydı, bu saatten sonra itiraz etme hakkım yoktu.
“Biliyorum ama ya geri dönmezsen Merih? Ben seni yeni bulmuşken kaybetmek istemiyorum.”
“Yok öyle bir şey, çıkar aklından güzelim. Döneceğim Allah’ın izniyle.” Kaderimizde ne varsa eninde sonunda illaki o olurdu ama ben yine de söz istedim Merih’ten. Çünkü Merih söz verirse bir şekilde o işi yapardı. “Okuman için bir yol bulacağım,” demişti ve benim için imkânsız olan bir şeyi oldurmuştu.
“Söz ver bana, geri döneceksin.”
“Allah izin verirse döneceğim güzelim, söz.” Bu raddeden sonra bol bol dua etmekten başka elimden bir şey gelmezdi. Derdi veren Rabbim dermanını da verirdi elbet ama bana derman olan Merih’in dert olmasını kaldırabilir miydim, orasını bilmiyordum.
“Ben gelene kadar kendine çok iyi bak güzelim. Sakın beslenmeni, derslerini, uykunu, sağlığını ihmal etme. Seni nasıl bıraktıysam öyle bulayım ki gelince üzülmeyeyim, değil mi?”
“Ben kendime dikkat ederim ama sen de bana sapasağlam dönmek zorundasın. Eğer sözünü tutmazsan ben de sana verdiğim sözü tutmam, dikkat etmem kendime.” O kadar duygulanmış ve üzülmüştüm ki ne kadar kendimi tutmaya çalışsam da sesim titredi ve gözlerimden yanağıma doğru bir damla gözyaşı süzüldü.
“Yapma ama böyle, üzülme sen. Üzülürsen ben nasıl bırakır da giderim seni? Muzlarıma bir yük de sen eklersin güzel gözlüm.” Kafasına beni takıp da görevde yanlış bir şey yapmasını istemiyordum. Orada canı ortada olacaktı çünkü.
“Aklın bende kalmasın, dikkat et kendine. Gittiğin yerde senden tek istediğim bu Merih, bana, bize geri dön.” Kısa bir sürede Merih’e o kadar bağlanmıştım ki bu hem korkutucu hem de heyecan verici bir şeydi. İlk tanışmamızın üzerinden dört geçmiş, beşe yaklaşmıştık. Bir yola başlayalı da şurada üç dört gün oldu olmadı, ayrılık kapıyı çaldı. Belki de hayat benim mutlu olmamı istemiyordu, kim bilir.
Gözyaşlarımı durdurmaya çalışıyordum ama benden bağımsız sıra sıra dökülüyordu. Onların bile bir sırası vardı, biri akmadan diğer damla akamazdı. Aynı zamanı gelmeyen çiçeğin açmadığı gibi.
“Seni bana veren Allah’a kurban olurum ben, akıtma gözünden bir damla yaş bile, yüreğim dağlanıyor.” Giderayak Merih’i üzmemek için hemen yanaklarımı sildim ve ağlamamak için kendimi sıktım.
“Ağlamıyorum ki, sen geri döneceksin bana. Ben sana her gün Ayetel Kürsi okuyacağım, Allah’ım koruyacak seni.” Bir duayı ne kadar içten okursan o kadar çabuk kabul olurdu. Kadere karşı çıkamazdık tabii ama en azından içimiz rahat ederdi.
“Kendine çok dikkat et Merih, tek canım var. ‘E ne olacak?’ deme, sana bir şey olursa benim de canım gider.” Görevi başarıyla tamamlayacağım diye hoyratça davranıp canını tehlikeye atmasından korkuyordum. Tam bir Karadeniz hoyratlığı vardı, tuttuğunu koparmadan dur durak bilmiyordu ama en azından onunla beraber kanayacak olan birinin olduğunu bilmesi bir nebze de olsa daha dikkatli olmasını sağlar diye ummaktan başka çarem yoktu.
Moralimi düzeltmek amacıyla gözlerini gözlerime dikti. Ben bu bakışı biliyordum, şimdi benimle uğraşacaktı. “Bana aşıksın deyince de kızıyorsun ama,” ona aşıktım, bunu biliyordu. Yoksa neden teklifini kabul edeyim? Ama bunu sesli bir şekilde duymak nedense çok hoşuna gidiyordu ama ben de böyle şeylere alışık olmadığımdan çok fazla utanıyordum.
“Of Merih, hemen şımarma,” diyerek kendimi toparlamaya çalıştım.
“Tamam tamam, bir şey demedim.” Birbirimize sıkı sıkı sarıldık.
“Peki görev için nereye gideceksin?” diye sordum merakla. Uzak mıydı yoksa yakın mıydı? En azından yakınsa eğer “yakınımda” diyerek kendimi teselli edebilirdim.
“Gizlilik nedeniyle söyleyemem sana bunu güzelim,” dedi. Ben de uzatmadım, onun aldığı bir karar değildi ne de olsa.
“Sen benim bu hayattaki İyi kimsin Ayşe’m, seni çok seviyorum, sakın bunu unutma.” Bu hayatta ben bir Betül’ün iyi kisi olmuştum, bir de şimdi Merih’in. Diğerlerine hep keşkeydim, keşke olmasaydın...
“Sen de benim iyi kimsin Merih, hatta sen benim bu hayatta başıma gelmiş en güzel iki şeyden birisin.” Diğeri de Betül’dü, canım kardeşim. Belki o olmasa bu yaşıma kadar dayanmam zor olurdu ama olmasaydı da bu kadar zorluk çekmek zorunda kalmazdı. Belki de bu konuda biraz bencilce düşünüyordum ama kardeşim benim her şeyimdi.
“Diğeri neymiş bakayım?” dedi, sesinden bariz bir şekilde belli olan kıskançlıkla. Bu durum nedense hoşuma gitmişti ama uzatmadım.
“Kardeşim Betül, Betül ve sen bu hayattaki tek güzel şeylerimsiniz.” Merih dudaklarını alnıma yasladı ve uzun bir öpücük bıraktı.
“Seni burada bu şekilde bırakmak istemiyorum güzelim ama vaktimiz doldu. Senin dersin başlayacak, benim de işi toparlayıp hazırlanmamız gerekiyor. Kendine çok iyi bak güzel gözlüm.” Bazı vedalar sözler arasında olmuyordu, bir bakışta, bir sarılışta da belli oluyordu ama şu anda Merih’in her bir hareketi bir vedaydı. Ama her veda ayrılık getirmiyordu da. Tek umudum bu vedanın bir de kavuşması olmasıydı.
“Allah’a emanet ol Merih’im,” dedim. Şimdilik daha fazla sevgi sözcüğü kullanacak cesaretim yoktu ama o küçük olan sahiplenme ekini yakalayan Merih’in yüzünde derin bir tebessüm oluştu ve aynı şekilde bana karşılık verdi.
“Sen de Ayşe’m, sen de Allah’a emanet ol güzelim,” dedi ve zor da olsa birbirimizden ayrıldık. O an Victor Hugo’nun satırlarına anlam verebildim.
“Ağlamak için gözden yaş mı akmalı? Dudaklar gülerken insan ağlayamaz mı? Sevmek için güzele mi bakmalı? Çirkin bir tende güzel bir ruh kalbi bağlayamaz mı? Hasret; özlenenden uzak mı kalmaktır? Özlenen yakındayken hicran duyulamaz mı? Hırsızlık; para, mal mı çalmaktır? Saadet çalmak hırsızlık olamaz mı? Solması için gülü dalından mı koparmalı? Pembe bir gonca iken gül dalında solmaz mı? Öldürmek için silah, hançer mi olmalı? Saçlar bağ, gözler silah, gülüş kurşun olamaz mı?”
Beğendiniz mi? Sizce Merih'e ne olacak, yaşayacak mı? Düşüncelerinizi ve sorularınızı bekliyorum.
Tiktok hesabım: elifdidar Takip ederseniz sevinirim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |