
2. Bölüm karşınızda. Sizce bu bölümde Ayşe neler yaşayacak? Tahminlerinizi ve önerilerinizi bekliyorum.
Bu şehir girdap gülüm
EKİM 2020
Merih komutan, sözünün eri bir adammış. Babama istediği araziyi verdi ve beni okula kayıt ettirdi. Bu kadar büyük bir şey yapmasını beklemiyordum, hatta böyle bir şeyi yapmasını da istememiştim ama bana dediği şey “senden kıymetli değil” idi. Meğerse ben de birinin gözünde kıymetliymişim. Bir insanın babası tarafından aşağılanması, bir mal olarak görülmesine kadar da değersizleştiriyormuş insanı.
Merih’in ailesinin orduda özel hastaneleri varmış ve onlar için o kadar da büyük bir meblağ olmadığını söylemişti ama onlar için olmasa bile bizim için önemli bir meblağdı sonuçta. Yani babam arsayı aldı ve ben şu anda üniversite öğrencisi oldum ve bugün üniversitedeki ilk günümdü. İlk olarak hocalar tanışma ve dersi tanıtma açısından ders işlemeye başlamadılar ve bu durum sanırsam ilk hafta boyunca geçerliydi. Derslerim bittiği gibi üniversiteden çıktım ve otobüse binip yola koyuldum. Merih Komutan, bugün ilk günüm olduğundan dolayı beni çarşıya yakın ama çok da kalabalık olmayan bir sokağın başında saat on yedide bekleyeceğini söylemişti ve şu anda saat on altıyı kırk iki geçiyordu. Otobüsten indiğim gibi koştura koştura komutanın bana dediği yere gittim ve Merih Komutan’ı elinde orkide ile beklerken buldum. Bir an onu elinde orkideyle görmek şaşırttı, bu yüzden bir an donakaldım. Ben ona, o da bana bakıyordu. Şaşkınlıktan ona doğru adım atamadım ve bunu fark etti. Kendisi yanıma geldi.
“Merhaba,” dedi. Sanki kendisi de ne diyeceğini bilemiyor gibiydi. Sesi her zamanki gibi sert ve net değildi, daha çekingen bir tavrı vardı ve onun bu tavrı beni daha da geriyordu.
“Merhaba,” dedim ben de karşılık olarak ama kendi sesimi ben zor duymuştum ki Merih nasıl duysun? Sonra Merih elindeki beyaz orkideyi bana uzattı.
“Üniversitedeki ilk günün hayırlı olsun, Allah tez zamanda bitirmeyi nasip eylesin.” O an yüzüm kesinlikle domatese dönmüş olmalıydı.
“Teşekkür ederim,” dedim ve elindeki çiçeği aldım. Aramızda garip bir şey oluştu o an, adını koyamadığım ama ruhuma iyi gelen bir histi sanki.
“Günün nasıl geçti?” dedi Merih.
Sesi hâlâ biraz çekingen ama gözlerindeki dikkat ve merak sanki tüm dünyayı durduracak kadar yoğundu.
“İyi geçti sanırım,” dedim, hafifçe omuz silkerek. “Hocalar tanışmayla başladılar, dersler yoktu. Daha çok tanışma, anlatım falan…”
Konuşurken fark ettim ki kalbim hala hızlı hızlı atıyordu. Ona bakınca sanki bütün kelimeler boğazımda düğümleniyordu.
Merih bana gülümseyince yanaklarındaki gamzeleri belli oldu o an içimdeki sıcaklık bir anda kabardı; kalbim utangaç ama deli gibi çarpıyordu, sanki tüm dünya sadece o gamzede etrafında dönüyordu.
“Güzel. Başlangıç olarak fena sayılmaz. Ama senin için yorucu olduysa…” diye konuşmaya başladı Konuşması devam ederken, ellerini cebinde sıkıştırmıştı; ama benim aklım dağılmıştı üzerimdeki etkisi azımsanamayacak kadar fazlaydı ve bu durum benim için hiç de iyi değilim adam bana yardım ediyordu ve ona başka gözle bakmak beni utandırıyordu
“Yorucu değildi sadece biraz tuhaftı,” dedim. “Ama senin orada bekliyor olman, hem de orkideyle…”
Cümlem yarım kaldı, çünkü kendimi toparlayamadım. Onun gözlerine bakınca her şey sanki ağırlaştı.
Merih kafasını hafifçe eğdi ve hafif bir sessizlik oldu aramızda. “Sana küçük bir sürpriz yapmak istemiştim İlk günün için.”
O an fark ettim ki bu basit davranış, bana babamın aşağılayıcı sözlerini unutturacak kadar büyüktü.
“Teşekkür ederim, Merih gerçekten,” dedim. Sesim titriyordu ama gözlerim ona sabitlendi.
O da karşılık verdi, sessizce, ama o sessizlik bile bir iletişim gibiydi; kelimelere gerek yoktu.
Bir anda fark ettim ki sokağın kenarındaki hafif rüzgar bile bizimle dans ediyor gibi hissettirmişti beni.
Merih hafifçe eğildi, “Hadi, seni evine bırakayım da baban ilk günden küplere binmesin hem Bu ilk günü yalnız bitirmeni istemem,” dedi Ve o an, birlikte yürümeye başladık omuzlarımız birbirine değmeden, ama birbirimize çok yakın.
İçimde yeni bir şey filizleniyordu; adını koyamadığım, ama varlığını kesinlikle hissedebildiğim bir his.
.....
2 hafta sonra
Merih ile o sokakta buluştuğumuzdan bu yana ondan haber alamıyordum. İlk hafta bir şey yapmamıştım ama daha sonrasında bir kere onu aramıştım. Telefonu ulaşılamıyor çalınca mesaj attım ama ona da cevap vermedi. Bir hafta boyunca her gün aramıştım ama ne aramalarıma dönüyor ne de mesaj atıyordu ve bu durum hâliyle telaşlanmama sebep olmuştu. Ne olmuştu da bir anda ortadan kaybolmuştu bu adam? En sonunda dayanamadım ve okuldan erken çıkıp üsse gitme kararı aldım. Korka korka üsse gittim. Kötü bir haber almaktan ödüm kopuyordu ama üstte beni bekleyen manzara tamamen farklı bir manzaraydı. Nizamiyede Merih karşısında bir kadınla muhabbet ediyordu ve kadının elinde çiçek buketi tutarak Merih’e gülümsüyordu.
Merih’i o şekilde görmek içimde fırtınalar kopardı. Kalbim hem kıskançlıkla hem de endişeyle çarpıyordu. Kadının gülüşü o gülüş bana tanıdık geliyordu, ama bir yandan da ürkütücüydü; çünkü Merih’in yanında bana ait olan o özel alanı işgal ediyor gibiydi.
Bir an duraksadım. Adımlarımı atacak cesareti bulamıyordum. Merih, kadının elindeki çiçekleri göstererek konuşuyor, gülümsüyordu, oysa bana beyaz orkideyi uzattığı ilk anın sıcaklığı hâlâ içimdeydi. Kadın onun omzuna hafifçe dokundu; Merih de karşılık vererek başını hafifçe eğdi.
“Merih…?” diye fısıldadım neredeyse kendi kendime. Sesim o kadar ince ve kırılgandı ki, sanki rüzgar onu alıp götürecekmiş gibi titriyordu.
Kadın dönüp bana bakınca gülümsedi ve “Seni rahatsız etmediysek…” dedi hafifçe. Ama ben onu pek duymadım. Kalbim tamamen Merih’e kilitlenmişti.
O anda Merih kadının gözlerinin içine bakmayı bıraktı ve benim tarafıma döndü. Gözlerimiz çarpıştı; ama bu seferki bakış farklıydı. Bir suçluluk, bir şaşkınlık ve belki de açıklanamayan bir çekim karışımı vardı.
“Ben bu açıklamam gereken bir şey var,” dedi Merih, sesi önce sert, sonra utangaç bir şekilde kırılarak. Ama ben hâlâ kadının varlığına, elindeki çiçeğe takılı kalmıştım; zihnim hızlı hızlı bir döngüye girmişti.
Bir yandan Merih’e yürüyüp yaklaşmak istiyordum, bir yandan da ne yapacağımı bilemiyordum. İçimdeki hisler, o beyaz orkideyi ilk kez elime aldığım anki sıcaklıkla çarpışıyor, utanç ve tutku arasında gidip geliyordu.
Kalbim deli gibi çarpıyordu. Merih’in bakışları, o utangaç suçluluk Hepsi bir araya gelmiş, içimdeki bütün duyguları altüst etmişti. Ama kadının oradaki varlığı boğuluyordum, nefesim daralıyordu.
Birden, kendimi tutamadım. Ayaklarım istemsizce geriye doğru hareket etti. “Hayır buradan gitmeliyim,” diye düşündüm, sesi bile çıkmadan. Merih’in ne söyleyeceğini bilmeden, açıklama yapmasına fırsat vermeden, kendimi nizamiyenin kapısına doğru attım.
Adımlarım hızlıydı, kalbim ağzımda atıyordu. Arkama bakmadan koştum, Merih’in sesini duysam da, ne dediğini anlamadım; kulaklarımı kapatan tek şey panik ve kırık bir güven duygusuydu. O an yalnızca bir şey istiyordum: Merih’ten uzaklaşmak.
Ama içimde, kaçışımın onun ne kadar açıklama yapmak istediğini göremediğim için verdiğim acıyı da hissettim. Kalbim parçalanmış gibi ve aynı anda Merih’in sesi hâlâ kulağımda yankılanıyordu, ama ben duymuyordum.
Nefesim kesik kesik çıkıyordu. Sokağın köşesini dönünce bir an durdum, duvarın kenarına yaslanıp ellerimi yüzüme kapadım. Gözlerim dolmuş, kalbim hâlâ deli gibi atıyordu. Merih’in açıklama yapmaya çalıştığını, ama benim kaçtığımı fark edemediğini bilmek içimde garip bir boşluk bıraktı.
“Ne yapıyorum ben?” diye fısıldadım kendi kendime. Utanç, öfke, kırgınlık ve hâlâ inatla kalbimde çarpan o his Hepsi birbirine karışmıştı. Merih’in yanında durduğum o ilk günleri, bana uzattığı beyaz orkideyi düşündüm. Ne kadar güzel ve saf bir andı ve şimdi her şey karma karışık.
Küçük bir yokuşun başına geldiğimde, nefesimi toparlamak için durdum. Arkamda hâlâ Merih’in sesi yankılanıyor gibiydi, ama ben dönemedim. İçimde hem özlem hem de korku vardı; özlem, Merih’in gözlerinde hissettiğim o sıcaklık için, korku ise tekrar hayal kırıklığına uğramaktan.
“Belki biraz zaman lazım,” dedim kendi kendime, titreyen sesimle. Sonra tekrar yürümeye başladım, ama içimde Merih’in açıklama yapmaya çalıştığını bilmenin verdiği burukluk ağır bir yük gibi kaldı. O an anladım ki, kalbimi korumak istesem de, Merih’in yanında olduğumda her şey kontrolden çıkıyordu.
O gece yürüyerek evime ulaştım, ama yatağıma yattığımda gözlerim kapansa bile Merih'in sesi, o beyaz orkide ve utangaç gülümsemesi zihnimde dönüp duruyordu. Kaçmıştım, ama kaçışın verdiği huzur değil, ağırlık ağır bir hasret ve açıklanamayan bir tutku vardı içimde.
.....
Sabah uyanmamla birlikte dün akşamın ağırlığı hâlâ üzerimdeydi. Merih’in gözleri, o utangaç ama kararlı bakışı, elimde tuttuğum beyaz orkide Hepsi zihnimde dönüp duruyordu. Ama bir yandan da kendime engel olmaya çalışıyordum; yine de ona güvenmek istemiyordum, kırgınlığımı korumak zorundaydım. Hem o bana yardım eden bir askerdi, ona karşı duygular beslemem de saçmalıktı. Belki de beni kardeşi olarak görüyordu diye düşündüm ama hayır, beni kardeşi olarak görmemeliydi. O an bir kötü hissettim, ya gerçekten de kardeşi olarak görüyorsa? Bir kere laf arasında yirmi altı yaşında olduğunu söylemişti, yani aramızda sekiz yaş vardı. Acaba gerçekten kardeşi gibi görüyor olabilir miydi? Bu ihtimal çok kötüydü.
Moralim sıfır bir şekilde yatağımdan kalktım ve okula gitmek için hazırlanmaya başladım. Hava hala güzel olduğundan dolayı üzerime mat lacivert tişört giydim.
Sonra bej pantolonum geliyor. Yüksek bel. Bol kesim. Vücudumda dökülüyor; özgür ama düzenli. Bej rengi, lacivertin keskinliğini yumuşatıyor, sanki “Evet, ciddiyim ama aynı zamanda nefes alıyorum” der gibi. Sonrasında siyah, sade bir kemer taktım. Çanta olarak da siyah kol çantamı taktım ve artık okul için hazırdım. Aşağıya kahvaltı için indiğimde babamın iğneleyici bakışları ile karşılaştım. Benim okula başlamam, Betül’ün ev işlerindeki yükünü artırmıştı ama her boş fırsatımda yardım etmeye çalışıyordum. Hemen mutfağa geçtim ve ekmek arası bir şeyler hazırlayıp konaktan çıktım. Babamı hiç çekemeyecektim şimdi. Durağa geçtim ve otobüsü beklemeye başladım. Telefonumdan bir müzik açtım ve müzik eşliğinde üniversiteme geldim.
Dersler başlamadan önce kampüsün geniş bahçesinde yürüyordum. Hâlâ dün olan olayın etkisi üzerimdeydi ve adımlarım ağır, düşüncelerim karmakarışıktı. Bir anda kampüsün girişinde bir hareket fark ettim; birisinin beni takip ettiğini sezdim. Gözlerimi titreyerek yukarı kaldırdım ve onu gördüm: Merih.
Merih üniversiteye gelmişti. Giyimi her zamanki gibi düzgün, askerî ceketinin altında güçlü duruşu Ama gözlerindeki ifade, o sert ve kontrollü Merih’in değil, kırılmış ama açıklamak isteyen bir adamın bakışıydı.
Kalbim deli gibi atıyordu. Bir yandan öfke, bir yandan da özlem Adımlarımı geri atarak kampüsün kalabalığından bir köşeye yöneldim. Onun beni takip ettiğini biliyordum ama kendimi zorlayarak görünmez olmaya çalışıyordum.
“Ayşe…” dedi Merih, sesini düşürmeden ama çevredeki herkesin duyabileceği bir açıklıkta. Gözlerimi kaçırdım, içimde bir korku ve utanç dalgası yükseldi.
“Merih lütfen,” dedim, sesi titrek, yumuşak ama kararlı. “Beni yakalamaya çalışmayı bırak. Açıklama yapmak istiyorsan bana alan ver, kendi zamanımı istiyorum.
Merih derin bir nefes aldı. “Biliyorum ve sana alan vereceğim. Ama Ayşe bunu bilmeni isterim; senin için buradayım. Seni kaybetmek istemiyorum.”
Kalbim sıkıştı. Gözlerimi yerden kaldırdım ve ona baktım; gözlerindeki samimiyet, o kırılgan ama kararlı bakış İçimdeki kırgınlıkla çatışıyordu. Bir yandan ona güvenmek istiyordum, bir yandan da hâlâ temkinliydim.
Merih, birkaç adım geri çekildi, bana mesafe bıraktı ama gözleri hâlâ peşimdeydi. “Sen hazırsan konuşuruz. Ama acele etmeni istemem,” dedi.
O an fark ettim ki, hâlâ bir umut var; Merih gerçekten açıklama yapmak istiyor, ama benim hazır olmamı bekliyor. Kalbimde bir yer yavaş yavaş açılmaya başlıyordu ama bu süreç hemen olmayacaktı.
....
Dersler bitmiş, kampüs biraz daha sakinleşmişti. Ben hâlâ kafamda dün yaşanan kaosu toparlamaya çalışıyordum. Merih’in sabahki bakışı, söyledikleri Hepsi içimde bir fırtına yaratıyordu.
Bir köşeye oturmuş, ders notlarımı toparlamaya çalışıyordum ki bir gölge düştü önümde. Başımı kaldırdığımda Merih’i gördüm. Bu sefer arkama değil, doğrudan yanıma gelmişti. Gözlerindeki bakışta kararlılık vardı, ama hâlâ o utangaç kırılganlık da belirgindi
“Oturmana izin verir misin?” dedi, hafifçe gülümseyerek. Ben sessizce başımla onayladım.
Bir süre sessizce oturduk, sadece kampüsten yükselen uzak sesler vardı. Merih derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı:
“Ayşe, biliyorum iki haftadır ortadan kayboldum, aramadım, cevap vermedim. Bu yüzden özür dilerim. Görevdeydim, detayları sana anlatamam ama en azından görevde olduğumu bilmeni istiyorum. İşler karmaşıktı. Gittiğimiz görevde telefonlarımız çekmeyebiliyor ve benim gittiğim görev yerinde de çekmiyordu. Mesajların da gelmedi, o yüzden hepsini Mardin’e döndüğümde görebildim.”
Kalbim sıkıştı; onun her kelimesi birden hem içimi ısıtıyor hem de kırgınlığımı yeniden hatırlatıyordu. Görevde telefonunun çekmemesi doğaldı ama iki hafta önce bana çiçek verdikten sonra iki hafta sonra başka birine çiçek verip gülüşmeleri neydi o zaman?
“O gün gördüklerin tamamen bir yanlış anlaşılmaydı, o yüzden şimdi sana açıklamak istiyorum; her şeyin gerçek sebebini bilmeni istiyorum.” Dedi. Böyle demesi içimi biraz olsa da rahatlatsa bile çaktırmamak için “Bu beni ilgilendirmez komutan.” Dedim ama o an o kadının elinde çiçeklerle Merih’e gülmesi kalbimin bir yangın yerine dönmesine sebep olmuştu.
Merih oturduğu yerden biraz daha yaklaştı ve gözlerime baktı. “O kadın üstteki bir askerin eşi. Benim ilgim onunla ilgili değil, sana ait. Seni düşündüm, her an aklım sendeydi. Orada olmam, yanlış bir izlenim verdi biliyorum ama bana selam veren bir asker eşini de görmemezlikten gelemezdim.” Diye açıklama yaptı. O an kala kaldım. Daha demin ne demişti? “Benim ilgim onunla ilgili değil, sana ait. Seni düşündüm, her an aklım sendeydi.” Mi dedi? Bu resmen ilanıaşk değil de neydi? Bu durum içimde bir sıcaklık yayılmasına neden oldu. Hâlâ kırgın olsam da Merih’in gözlerindeki samimiyet o duyguları yalanlamıyordu. Kalbim ise dört nala koşan bir atın kalbi gibi hızlı atıyordu.
“Ve Ayşe ben sana karşı hissettiğim şeyleri gizleyemedim. Düğünde de, beyaz orkideyi verdiğimde de sadece sana karşı hislerim vardı. Seni kaybetmek istemiyorum,” dedi. Ne diyeceğimi bilemedim. İlk defa gerçekten birisi bana duygularını hiçbir art niyet olmadan açıyordu. Gözlerim dolmuştu; nefesim kesiliyor, kalbim deli gibi çarpıyordu. İçimdeki kırgınlık yavaş yavaş eriyordu.
“Merih, ben ne diyeceğimi bilmiyorum,” dedim. Cümle kurmakta bile o an zorluk yaşadım.
“Hemen cevap vermek zorunda değilsin,” dedi ve ayağa kalktı. “Ben seni beklerim, istediğin kadar düşünebilirsin ama güzelim, çok açma arayı, olur mu? Asker adamım ben, yarınımın garantisi yok. Benim şimdi ben gideyim, seni sıkboğaz etmeyeyim ama istersen de seni evine bırakabilirim, rahatsız olmazsan tabii ki,” dedi. Beklenti dolu gözlerle bana bakıyordu. Onun söyledikleri kalbime çok dokunmuştu. Askerlerin yarını kesin değildi, hoş bizimki de değildi ama vatanını korurken daha farklıydı. Bir kör kurşuna kurban gitmek var, bir de kendiliğinden ölmek var. Ama bir şeyler yaşanacaksa da hemen olup da oldu bittiye getirmek istemiyorum.
“Biraz zamana ihtiyacım var,” dedim. Anlayışla başını salladı. Üzerime gelmemesi benim için daha iyiydi.
“Seni eve bırakayım mı yoksa kendin mi gitmek istersin?” diye sordu. Bir cevap vermemişken de arabasına binmem yakışık alır mıydı? Hem Artuklu küçük bir yer, laf söz olurdu.
“Şimdi bir gören olur, babamın kulağına gider. Benim otobüsle gitmem daha iyi olur,” dedim. Yanlış bir şey diyeceğim ve onu kıracağım diye ödüm kopuyordu.
“Sen nasıl rahat edeceksen öyle olsun,” dedi ve ben otobüs durağına gittim. O ise arabasına bindi ama arabayı çalıştırmadı. Neden arabayı çalıştırmayıp orada beklediğini merak ettim. Arabasının camları filmli olduğundan dolayı içini de göremiyordum. Yaklaşık on beş dakika durakta otobüsü bekledim. Otobüs geldiğinde yerimden akbilimi çantamdan çıkardım ve otobüse bindim. Merih hala orada bekliyor muydu acaba diye merak da ediyorum. Kulaklıklarımı taktım ve yol boyu daha demin olanları düşündüm. Nizamiyedeki kadın oradaki bir askerin eşiyse eğer, bu Merih’in bir suçu olmadığını ispatlardı. Ama babamın bizim ilişkimize onay vereceğini zannetmiyordum. Tamam, zengin birini arıyordu ama Merih’le çok zıt düşmüşlerdi ve Merih Mardinli değildi, Orduluydu. Bu sebepten bile onaylamayacağı bir ilişkiydi ama Merih’ten hoşlanmıyorum desem de yalan olur. İki arada bir derede kalmış gibi hissediyordum. Benim bu hayattaki zorluklarım ne zaman biterdi acaba? Birini sevmeye kalkışsam gönül rahatlığıyla sevemiyordum bile. Yaklaşık kırk kırk beş dakika sonra otobüsten indim ama durakta karşılaştığım şey ile şok oldum. Otobüsün arkasında dörtlülerini yakmış bir şekilde bir araba duruyordu ve bu araba Merih’e aitti. Otobüsle peşimden gelmişti, yine beni arkamdan takip etmiş, güvenli bir şekilde varıp varmadığımdan emin olmuştu. Bu hareketi nedense her yaptığında kendimi güvende hissediyordum. İnce bir detaydı ve kalbimi yumuş yumuş ediyordu. Ben arabanın filmli camlarına bakarken telefonum çalmaya başladı. Arayan Merih’ti. Hemen telefonu açtım.
“Alo,” dedim. Sesimde bariz bir heyecan vardı.
“Geç oldu, sağ salim vardığından emin olmak istedim, yanlış anlama lütfen,” dedi. Benim onu kırmak istememem gibi o da beni korkutmak istemiyordu.
“Yok, yanlış anlamadım, teşekkür ederim. Bundan sonrası beş dakika zaten, teşekkür ederim.”
“Rica ederim, ben bir şey yapmadım ki. Hadi sen eve git, ben burada seni izliyor olacağım,” dedi ve telefonları kapattık. Birinin seni sevmesi ve bunu göstermesi insanı ne kadar da değerli hissettiriyormuş. Ben hayatımda kendimi bu kadar değerli hissetmemiştim.
Merih’in daha fazla beklememesi için hemen eve girdiğimde, benim eve girdiğimi görünce arabasını çalıştırdı ve Mardin sokaklarında gözden kayboldu. İçeri girdiğim gibi avluda babamla karşılaştım.
“Nerede kaldın kız? Saat kaçtır? Okul bahanesiyle bizi kandırıp sağda solda sürtmüyorsun değil mi?” diye sordu. Babamın yine aklı başka şekilde çalışıyordu.
“Yok baba, nerede gezeyim? Evden okula, okuldan da eve geliyorum, senin istediğin gibi.”
“Heh, aferin. Şimdi senin mezun olmana ne kadar var?” Neden benim mezun olmamı merak ediyordu ki? Babamdan bu kadar ilgi fazlaydı. Bu işin altında bir iş vardı ama ne?
“Allah izin verirse dört senem var baba,” dediğimde ellerini birbirine vurup dizlerini sıvazladı.
“Ne okuyorsun kızım? Sanki başımıza doktor olacaksın. Dört sene nedir yav? Bunun iki sene olanları da yok muydu?”
“Hemşirelik dört yıl baba.”
“Bizim İbrahim’in oğlu Orhan var ya, düğünde tanışmıştın. O seni düğünde çok beğenmiş. Dört yıl da beklerim diyor. Zenginler de üç sene sonra nişan takarız, mezun olunca da düğünün olur kızım. Ona göre gözün dışarılarda olmasın, senin sözlün vardır ha,” dediği anda başımdan aşağı kaynar sular döküldü sanki. Sezmiştim ama neden babam ne zaman mezun olacağımı merak etsin ki? Gözlerim dolmaya başlamıştı. Merih’in bana beni sevdiğini söylediği gün bu haberi almamalıydım. Ben neden benim hayatımda işler bir türlü rayına oturmuyordu? Neden?
Odama çıktım. Odama girene kadar gözyaşlarıma karşı direndim ama odama girip kapımı kapattığım anda omuzlarım sarsıla sarsıla ağlamaya başladım. O sırada kapım çaldı. Benim kapımı bu evde çalan tek kişi Betül’dü. Betül’ün de beni bu halde görmesini istemiyordum.
“Ablacığım, şu an müsait değilim,” dedim sesimi normal tutmaya çalışarak ama ne kadar saklamaya çalışırsam çalışayım belli oluyordu.
“Abla, üzülme ne olur, geleyim mi sana? Sarılmak istiyorum,” dedi Betül. Benim sevgi pıtırcığımdı ve bu evde benden başka nazlanabildiği ve düzgünce sevgi alabildiği kimsesi yoktu. Canıma kıymamamın bir sebebi varsa o da Betül’ün benden sonra ne kadar boşluğa düşeceğini bilmemdi.
“Tamam ablacığım, gel,” dedim bir yandan da gözyaşlarımı siliyordum. Betül içeri girdi, kapıyı kapattı ve direkt kollarını boynuma doladı.
“Ağlama ablacığım, ne olursun. Merih abim bir şey yapamaz mı? Ne de olsa babama o araziyi verirken babama şart koşmamış mıydı, ‘İstediği kişiyle evlenmesine izin vereceksin,’ diye?”
“Betül, sana bir şey diyeceğim ama hiç kimseye söylemeyeceksin, tamam mı ablacığım?” Hemen başını salladı.
“Tamam abla, ne diyeceksin? Kötü bir şey mi oldu yine?” Miniğim, “Hemen bir şey diyeceğim,” dediğimde kötü bir şey sanmıştı. “Doğduğun yer kaderindir,” sözünün tokadını kaç kere yiyecektim ben bu hayatta?
“Kötü bir şey yok ablacığım, korkma. Hatta güzel bile diyebiliriz,” dediğimde gözleri parladı ve merakla benden cevap bekledi.
“Merih abin benden hoşlanıyormuş.” Betül bir anda dona kaldı, göz bebekleri bile büyüdü o anda.
“Ne?” dedi sessizce. Bunun normal tepkisi bağırarak olmalıydı ama biz bunu sessizce halletmeliydik.
“Sen ne dedin? Kabul ettim de ne olur! Adam hem yakışıklı, hem nazik, hem karizmatik, hem anlayışlı ve babamın en önem verdiği özellik: hem de zengin!” dedi ve kıkırdamaya başladı.
“Ablacığım, öyle hemen kabul etmedim,” dediğimde mırıkları düştü. “Ama kabul et,” dediğinde gülerek birbirimize sarıldık ve o gece beraber uyuduk.
....
Uyandığımda Betül hala uyuyordu. Bugün hafta sonu olduğundan okulum da yoktu. Hafta içi Betül’e çok yüklendiğimden en azından hafta sonu işleri ben halledebilirim deyip işlere koyuldum. İlk başta etrafı toparladım, daha sonra da kahvaltıyı hazırlamaya başladım. Hazırladıklarımı masaya taşırken Betül uyku mahmuru bir şekilde yanıma geldi.
“Abla,” dedi gözlerini ovalarken.
“Efendim güzelim?”
“Neden beni kaldırmadın? Beraber yapardık. Evi de toplamışsın, kim bilir ne zaman uyandın?” Oy benim düşünceli miniğim, ablasını da düşünmeden etmiyor.
“Ne olacak ablacığım, hazırladım. Gel elini yüzünü yıka, ben de annemle babamı çağırıp geliyorum,” dedim ve annemle babamın yanına çıkıyorken merdivenlerde annemle karşılaştım.
“Günaydın anne, sofra hazır.”
“Tamam kızım, sağ olasın. Baban da geliyor şimdi,” dedi ve beraber merdivenlerden indik.
“Ayşe,” dedi annem.
“Efendim anne?” dedim ama annemin bu ses tonu benden bir şey isteme ses tonuydu.
“Amcanlarda temizlik varmış bugün, baban da Ayşe yardıma gitsin dedi.” Amcamın da iki kızı vardı, neden ben gidiyordum ya? Ama karşı çıkma hakkım da yoktu.
“Onun da iki tane kızı var zaten anne ya!” diye sitem ettim ama annem de kaşlarını çattı.
“Of tamam ya, kahvaltıdan sonra giderim.”
“Baban hemen gitsin dedi, git mutfakta bir şeyler atıştır da hemen git.” Saat daha sabahın yedisiydi ya, millet bu saatte uyuyordur bir de hafta sonu. Ama dakik olmamız lazımdı. Kim saat yedide kahvaltı yapardı da temizliğe giderdi ya? Oy oy, ömrümü yediler ömrümü.
Hemen mutfağa girdim ve kendime ekmek arası hazırladım. Beül de mutfakta üzgün üzgün bana bakıyordu.
“Neden bu saatte gidiyorsun ki abla ya, en azından doğru düzgün bir şeyler yeseydin?”
Bu konakta beni Betül’den başka düşünen yoktu. Gün daha doğru düzgün doğmadan, mideme doğru dürüst yemek girmeden amcamın konağına temizliğe gidiyordum çünkü bu konakta benim açlığımın ya da yokluğumun bir değeri yoktu.
Elimde ekmek arasıyla Betül’ü öptüğüm gibi babama gözükmeden konaktan çıktım ve iki sokak ötede olan konağa doğru yürümeye başladım. Keşke şimdi Merih’i görebilseydim, en azından güne güzel başlardım.
Sokaklar bomboştu, belki de herkes şu anda uyuyordu ama ben yollara düşmüştüm. Halime kendi kendime dert yanarken arkamda hissettiğim adım sesleriyle irkildim. Arkama bakmaya da çekiniyordum ama merakıma yenik düşüp başımı çevirdiğimde Orhan’ın peşimden geldiğini fark ettim. Adımlarımı hızlandırdım ama onu fark ettiğimi anlayınca koşmaya başladı. O koşmaya başlayınca ben de refleksle kaçmaya başladım. Bir elimde ekmeğim varken boş karınla koşmaya başladım. Amcamın evine kaçarsam eğer adım çıkardı. Burada adın çıkacağına ölmen daha iyiydi. O yüzden rotamı değiştirdim ve çarşıya doğru koşmaya başladım, en azından belki bir polis ya da asker görmek umuduyla.
“Nereye kaçıyorsun kızım, gel buraya! Baban bile seni bana satmışken buradan geri dönüşün yok,” diye bağırdı. O an başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Aslında amcamın evinde temizlik yoktu, değil mi? Amaçları sabahın köründe, sokakta kimsecikler yokken beni dışarı çıkartıp Orhan’ın beni kaçırması ve adımın çıkmaması için de bizi evlendirme planları kuruyor olmalılardı. Allah’ım, benim suçum günahım neydi? Koşmaktan bacaklarım ağrımaya başlamıştı. En sonunda daha hızlı koşamayacağımı anladım ama bağıramazdım da. Burada laf söz hızlı yayılırdı. Etrafta kimse yoktu sanki, tüm Mardin dışarı çıkmamak için bu anı bekliyordu.
“Kaçma diyorum sana, eninde sonunda seni nikahıma alacağım kızım. Ya seve seve ya da zorla. Öyle okullarda fingirdemene izin verir miyim ben? Pezevenk değilim!” diye bağırıyordu. “Allah’ım yardım et, Yarabbim ne olursun! Bu soysuz rızama geçecekse canımı şuracıkta al Allah’ım!”
Yavaş yavaş azalan gücümle koşmaya devam ediyordum. Gittikçe yaklaşmaya başlamıştı. Ben de çarşıya varmak üzereydim. O sırada az ileride olan üç asker üniformalı kişi gördüm. Arkası dönük olan sarı saçlıydı. O an dedim ki: “Kurtuldum Allah’ım, sana şükürler olsun!”
“Merih!” diye bağırdım nefes nefese. Anında üç asker birden bana döndü. O an kurtulmanın verdiği rahatlama ile bacaklarım isyan etti ve olduğum yere yığıldım. Bu durumu gören Merih koşarak yanıma geldi. Arkasındaki askerler de silahlarını çıkarmış karşıya doğru tutuyorlardı. Büyük ihtimalle Orhan’a doğrultmuşlardı silahlarını.
“Ayşe’m güzelim, iyi misin?” dedi ve beni kollarının arasına aldı. Tir tir titriyordum. Merih beni kollarının arasında sakinleştirmeye çalışıyordu.
“Senin ecdadını sikeceğim oğlum!” diye bağırdı.
“Emre, alın bu piçi!” diye bağırdı. İçlerinden birisi silahını indirmeden Orhan’a doğru ilerlemeye başlayınca Orhan kaçmaya başladı. Sonra diğer asker de peşine düştü. Koskoca meydanda Merih ve ben kalmıştık. Güvenli limanımdı o benim.
“Biraz daha iyi misin güzelim? Kalkabilir misin? Birazdan kalabalıklaşır burası, gidelim istersen.” Diye sordu ama bacaklarım zangır zangır titrerken nasıl yürüyebilirdim ki? Güçlükle ayağa kalktım ama Merih yürüyemediğimi anlayınca beni kucağına aldı ve aceleci adımlarla askeri araca bindirdi. Sonrasında da kendisi bindi ve arabayı çalıştırdı. Nereye gittiğimizi bilmiyordum ama Merih’in bana zarar vermeyeceğini bildiğimden dolayı korkmuyordum. Yaklaşık beş dakika sonra araç üssün önünde durdu.
“İstersen hemen içeri girmeyelim, biraz hava al, ne dersin güzelim?” dedi Merih, ne yapacağını bilemez bir şekilde.
“Olur,” dedim. Sesim o kadar kısık çıktı ki konuşurken bile boğazlarım acımıştı, hâlbuki bağırmamıştım. Merih ile beraber nizamiyede bulunan bankların birine geçtik ve oturduk.
“Su ister misin güzelim?” diye sordu. O sırada ellerini nereye koyacağını bilemez gibi bir dizlerine koyuyordu, bir ceplerine. Olur anlamında başımı salladım. Sonra ilerdeki askerlere seslendi:
“Koçum, bize bir su getirir misin?” Seslendiği kişi anında Merih’e döndü.
“Emredersiniz komutanım,” dedi ve koşarak üsse girdi. İki dakika içinde de elinde suyla döndü.
“Buyurun komutanım,” dedi ve suyu Merih’e verdi. Merih de suyu bana uzattı. Sudan bir yudum aldım ama su sanki boğazımdan geçmedi, boğazımı yırttı. O kadar susamıştım ki canımı yakmasına rağmen yine de suyu içtim ve boş bardağı Merih’e uzattım. O ana kadar ellerimin ne kadar titrediğini fark etmemiştim.
“Biraz daha iyi misin?” dedi Merih. Başımı salladım ama tam anlamıyla sakinleşmiş sayılmazdım. İçimde bir yangın vardı, dinmek bilmeyen bir el vardı sanki kalbimi avuçlarının arasına almış ve ellerinin arasında paramparça etmek ister gibi sıkıyordu ama içimde bir ferahlık da vardı.
Tam soluklandım dedim ki daha demin Merih’in yanında olan iki asker ve Orhan nizamiyeden içeri girdi. O an omurgamdan vücuduma yayılan bir ürperti geçti. Tüm vücudum o an titredi. Sanki bunu fark eden Merih, büyük ve sıcak elleri ellerimi buldu. Ağzından tek bir kelime çıkmamıştı ama sanki bu hareketiyle “Korkma, ben buradayım,” diyordu.
“Çek lan o elini puşt!” diye bağırdı Orhan Merih’e karşı. Onun o bağırışı beni daha da korkutmuştu ama Merih istifini bozmadı. “Götürün şunu gözümün önünden, işkence de serbest!” dedi bir o kadar sert bir şekilde.
“Korkmana gerek yok Ayşe’m, o şerefini siktiğim herif bir daha zor çıkar dışarıya,” dedi. Ne demek istediğini tam anlayamamıştım. Orhan’ı öldürecekler miydi? İşkencede serbest demişti, bu yüzden mi dışarı çıkamayacaktı?
“Onu öldürecek misin?” dedim korku dolu bir şekilde. Orhan’ın ölümüyle ilgilenmiyordum ama bunu yaparsa askerliği yanar ve hapse girebilirdi. O an Merih’in bana bakışları değişti, sanki komik bir şey demişim gibi bana baktı.
“Ne öldürmesi güzelim, saçmalama. Katil miyim ben? Teröristler hariç kimseyi öldürmem ben. Hapse tıkacağız babında dedim ben,” dediğinde rahatladım.
“Teşekkür ederim her şey için.”
“Ben teşekkür ederim kaçmayı başarabildiğin için.” Aramızda bir sessizlik oluştu. Artık kalkıp eve gitmem gerektiğine karar verdim ama eve gittiğimde babamın nasıl bir tepki vereceğini kestiremiyordum.
“Şey, ben artık eve gideyim, senin de işlerin vardır,” dedim ve ayağa kalktım ama Merih kolumdan tutup gitmeme izin vermedi.
“Gitme,” dediği an kalbim hızlandı ama bu sefer korkudan değil, heyecandandı. “Daha saat çok erken, kahvaltı bile etmemişsindir. Gel, yemekhanede kahvaltı yapalım,” dedi. Babam amcama gitmediğimin haberini almıştır ve şu anda beni Orhan’ın yanında sanıyordur büyük ihtimalle. O yüzden vaktim vardır diye düşünerek teklifini kabul ettim. Beraber üssün içine girdik. Etraf çok düzenliydi; koşu yapan askerler, nöbet değişimine hazırlanan erler, hızlı adımlarla bir yerlere yetişmeye çalışan subaylar ama ben hepsini flu görüyor gibiydim. Gözlerim sadece onun geniş omuzlarında, kararlı yürüyüşündeydi. Yanında yürürken adımlarım bile ona uyum sağlıyordu sanki.
Yemekhaneye girdiğimizde sıcak ekmek ve çayın kokusu yüzüme çarptı. Sabahın serinliği yerini huzurlu bir sıcaklığa bırakmıştı. Merih her zamanki gibi herkesin saygıyla selam verdiği bir duruşla ilerledi. Bana dönüp başıyla boş bir masayı işaret etti.
“Burada otur, ben geliyorum şimdi” dedi.
Emir gibiydi ama içinde tuhaf bir yumuşaklık vardı. Ben masaya oturduktan sonra kendisi yemeklerin servis edildiği yere gitti ve iki tepsi alıp ikisinde doldurmaya başladı bana bakarken olan yumuşak bakışları yoktu şuanda yüzünde sert bir yüz ifadesi ile yiyeceklere bakıyordu sanki imkanı olsa domates salatalıkları bıçaklayacak ya da kurşuna dizecek gibi duruyordu
İki tepsiyi de doldurmuş bir şekilde yanıma geldi ve birini bana uzattı. Uzattığı tepsiyi alırken elim istemsizce titredi. Peynir, zeytin, haşlanmış yumurta, küçük paket reçel, domates, salatalık... Babamın evinde bile bu kadar özenli bir kahvaltı görmeyeli uzun zaman olmuştu. Merih çayları alıp masaya koyduğunda başını hafifçe eğdi.
“Şeker?” diye sordu. Ben çayımı sade içerdim, şeker bence çayın tadını bozuyordu ve ben bu durumdan hoşnut olmuyordum. Kendisi de bir Karadenizli olduğundan çaya şeker katacağını düşünmüyordum ama merakla ne yapacağını izlemeye başladım.
“Almam Sade içerim.” Dedim ve bardağı alıp dudaklarımın arasına götürdüm.
“İyi,” dedi. “Ben de.” Tam da tahmin ettiğim gibi, genelde Karadenizliler çayı şekersiz içerdi zaten.
Aynı zevkte buluşmak bile içimde garip bir sevinç uyandırmıştı.
Sessizlik vardı ama rahatsız edici değildi. Çatalım reçele uzanırken, başımı kaldırdığımda bana baktığını fark ettim. Gözlerinde sorgulayan bir ifade vardı.
“Baban seni gerçekten amcanın evinde mi sanıyor?” diye sordu.
“Evet,” dedim kısık sesle. “Şu an çoktan işe gitmiş olmalı. Beni sormaz bile.” Bu cümleyi söylerken içimde bir sızı geçti ama belli etmedim. Merih’in yüzü bir an sertleşti.
“Bu kadar kontrol edilmek kolay değildir,” dedi. “Ama yine de buradasın, yanımda”
Böyle söyleyince bana da değişik gelmişti ama babam bana kızmak için illa bir sebep bulurdu. Bir kere de kendi istediğimi yapayım da bari ona kızsın.
“Bazen insan nefes almak için bile kaçacak bir yer arıyor. Sanırım ben bugün burayı seçtim.” Bir an gözlerini benden ayırmadı.
“Yanlış bir yer mi?” diye sordu. Çatalımı tabağa bırakıp içimden geçen cevabı fısıldadım:
“Hayır garip ama güvenli.”
Sanki bu kelimeyi duymak ona da iyi gelmişti. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
“Ye,” dedi yumuşak bir tonla. “Zayıf düşmeni istemem.”
Bu söz hem komutanına hem de aşık bir erkeğe aitti sanki. İçimdeki heyecan dalga dalga büyüyordu ama yüzüme yansıtmamaya çalışıyordum.
Çayımın buharı yüzümü ısıtırken cesaretimi toplayıp sordum:
“Sen hiç böyle sıradan bir sabah yaşar mısın?” Kaşlarını hafifçe çattı.
“Burada sıradan diye bir şey yok Ayşe. Sadece geçici sakinlik var.”
“Peki şu an?” Beni süzdü.
“Şu an alışılmadık derecede sessiz.”
Kalbim daha hızlı atmaya başladı. Bakışlarımız masanın üzerinde değil, doğrudan birbirine kenetlenmişti. Ne askerî rütbe, ne üs, ne de dış dünya Sadece iki insan vardı o an.
Ve ben farkında olmadan düşündüm:
Belki de en tehlikeli şey, düşman değil insanın kalbine bu kadar yaklaşan bir sessizlikti.
2. Bölümün sonuna geldik. Buraya kadar geldiyseniz yorumlarınızı bekliyorum, yıldız basmayı unutmayın! Yıldızlarım.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |