
Merhaba arkadaşlar, yeni bölüm geldi. Umarım beğenirsiniz. Yıldıza basmayı ve bol bol yorum yapmayı unutmayın. Satır arası yorumlarınızı okumak benim için çok kıymetli. Siz benden yepyeni bir dünya okurken ben de sizden bir şeyler okuyup düşüncelerinizi dinlemek istiyorum. Şimdiden çok teşekkür ederim, keyifli okumalar.
Merih Alpay
Mardin
Sabahın ilk saatlerinde Mardin’e tek başıma iniş yapmıştım. İlk defa ayaklarım üsse giderken geri geri gidiyordu. Ayşe’yi arkamda öyle bırakmak hiç de içime sinmemişti. Kendimi affettirememişken yarbay neden beni üsse çağırmıştı ki ya? Ama timdekilerin de dediğine göre onlar da gelecekti. Belki yeni bir görevimiz olacaktı, belki de başka bir şey ama bunu Ayşe’ye bir türlü kabullendirememiştim.
Ayakkabılarım adeta yeri dövercesine zeminle buluşuyordu. Havaalanından çıktıktan sonra hemen taksiye atlayarak üsse geçtim. Yeni gelen kişiler vardı. Bu iki yılda neler neler değişmiyordu ki, buradaki askerler değişmesin? Hemen bizim tim kapının önünde bir arada bekliyordu, hepsi beni görünce hazır ola geçti.
“Rahat,” dedim ben gergin bir şekilde. “Neden bizi buraya çağırmışlar, haberiniz var mı?” diye sordum ama kimse cevap vermedi. Bir an önce yarbayla görüşüp hemen işi halletmek istiyordum. “Hadi gidelim de bir an önce bitsin.”
“Komutanım,” dedi Şeyma.
“Efendim Şeyma?”
“Ayşe yenge nasıl? En son size çok sinirliydi, umarım affetmiştir sizi,” dedi ama onun sesinde de bir mesafe vardı. Onlara da haber vermediğimden dolayı bana dargınlardı. Bir onların kızmadığı kalmıştı. Yanı, kendileri de askerdi, beni anlamaları lazımdı.
“Hala sinirli Şeyma hala sinirli,” dedim ben de sinirli bir şekilde.
“Ama komutanım, kız da haklı değil mi? Benim sevdiğim adam bunu yapsa, ben de asker olmama rağmen hemen affedemezdim.” Ben ona haksız demiyordum zaten ama beni dinleseydi ne olurdu sanki?
Yarbayın odasına geldik, kapıyı tıklattıktan sonra “Gel!” sesiyle beraber içeri girdik.
“Hoş geldiniz kasırga.”
“Hoş bulduk komutanım.”
“Sizi buraya neden çağırdığımı merak ediyorsunuzdur. Bugün sizi buraya hayırlı bir şey için çağırdım,” dedi. Ne hayırlı işi ya? Kendine kız istemeye mi götürecek bizi? Beni bunun için mi Ayşe’nin yanından çağırmıştı? “İki yıldır gösterdiğiniz üstün başarı sebebiyle terfi ettiniz. Merih Alpay, sen artık kıdemli üsteğmen değil, yüzbaşı’sın. Tebrik ederim. Kasırga timinin de bu iki yılda başardıkları işler sebebiyle her biriniz rütbe aldınız çocuklar, tebrik ederim,” dediğinde şok geçirdim. Yarbay hepimizin yanına geldi ve yeni rütbelerimizi bize teslim etti. O an hepimizin yüzünde tebessüm vardı, timdekilerin gözleri parlıyordu. Kim bilir onlar da ben yokken bu iki yılda neler yaşamışlardı?
Hepimizin armalarını teslim ettikten sonra hep bir ağızdan teşekkür ettik ve yarbayın yanından ayrıldık. Artık bir yüzbaşıydım ama bu beni o kadar mutlu etmemişti. Ayşe ile geçirdiğimiz bu iki yıllık ayrılığın sonunda gelen terfi beni ne kadar mutlu edebilirdi ki?
“Komutanım direkt buraya geldiniz, acıkmışsınızdır. Benim hanım bize sofra kurdu, hepimizi evde bekliyor, gelir misiniz?” diye sordu Ayberk. Zaten uçak bileti de almamıştı.
“Tamam, gelirim,” dedim ve hep beraber Ayberk’in evine geçtik. Eşi Miray boydan boya bir sofra kurmuştu. Bizim Emre’nin eşi Emine de buradaydı.
“Hoş geldiniz,” dedi sevecen bir şekilde.
“Hoş bulduk yenge,” dedim o sırada bacaklarıma yapışan küçük bir beden ile karşılaştım. Benan bacaklarıma yapışmış ve küçük kafasını kaldırmış bana bakıyordu.
“Merih’cim sen misin gerçekten?” dedi heyecanla, gözlerinin içi parlıyordu resmen. Boylarımızı eşitlemek için eğildim ve Benan’ı kucağıma aldım.
“Evet fıstığım, gerçekten de benim. Sen beni unutmadın mı?” diye sordum. Ben gittiğimde Benan dört ya da beş yaşlarındaydı, beni unutmuştur diyordum ama görünüşe göre unutmamış gibiydi.
“Neden çok uzun zamandır beni görmeye gelmiyorsun? Ben seni çok özledim,” dedi ve sıkıca boynuma sarıldı.
“Benan annecim, Merih amcanı rahat bırak da bir içeri girsin,” dedi Miray kızına seslenerek.
“Banane anne, bırakmam ben, çok özledim Merih’ciğimi,” dedi. Kucağımda Benan’la beraber salona girdim. Salonda kollarını bağlamış bir şekilde koltukta oturan Furkan’ı gördüm. O beni gördüğüne o kadar sevinmişe benzemiyordu.
“Ne oldu Furkan, sen beni hatırlamadın mı?” diye sordum merakla. Benan Furkan’dan daha büyüktü, eğer Benan hatırlıyorsa Furkan da hatırlardı büyük ihtimalle. Furkan başını eğdiği yerden kaldırdı ve bana baktı.
“Sen neden geldin ki?” dedi. İşte bu çıkışı hiç beklemiyordum. Emre de beklemiyor olacak ki, bir anda oğluna ağız dolusu bir şekilde “höst” dedi. Emre’nin bu çıkışlarına bayılıyordum.
“Amcanla düzgün konuş lan, eşek sıpası, o da nereden çıktı?” diyerek oğlunu azarladı.
“Merih amcamı özledim ama. Benan, Merih amcamı görünce beni hep unutuyor, hiç benimle oynamıyor, hep onun kucağında oturuyor.” Dediğinde Emre’nin oğlunun bu haline güldü. Benan’ı benden kıskanıyordu.
“Höst ulan!” dedi bu sefer Ayberk de. “Sen benim kıımı mı kıskanıyorsun? Bak Emre, tansiyonum çıkacak, oğlunu kızımdan uzak tut.” Dedi ve Furkan’a kötü kötü bakışlar attı ama Furkan buna alışkın olacak ki hiç tınmadı. O sırada Benan kucağımda ayaklanıp inip Furkan’ın yanına gitti.
“Üzülme Furkancım, ben seni de seviyorum.” Dedi ve Furkan’a sarıldı. Ayberk’in eli kaşlarının ortasına giderek başını tuttu.
“Benan babacım, temas etmene ne gerek var güzel yavrum? İlla birine sarılacaksan gel bana sarıl,” dedi ama Benan omuzlarını silkerek Furkan’ın yanına oturdu.
“Gelinimi rahat bırak, Ayberk,” dedi Emre, onu sinir etmeye bayılıyordu. “Ne gelini ben ne gelini? Onlar daha bebek bebek,” diye çıkıştı.
“Küçülsünler de cebime girsinler, evlilik yaşları geldi neredeyse,” dedi ama daha on sekiz olmalarına on bir on iki yıl vardı, onun maksadı Ayberk’i sinir etmekti.
“Senin gelin melin yok Emre, gelin melin yok. Kafamın tasını attırma!”
“Emre uğraşma sen de adamla,” diye Emine yenge araya girdi.
“Sofra hazır, hadi masaya geçelim,” diye bu sefer de araya Miray yenge girdi ve hep beraber sofraya oturduk. Masayı donatmıştı ama hiç de yemek yiyecek havamda değildim, aklım Ayşe’de kalmıştı. O da çok fazla yemek yemiyordu, en son acaba şimdi ne yapıyorlardı?
“Yemekten önce ben bir bizimkileri arayayım,” dedim ve balkona çıkıp Ayşe’yi aradım. Birkaç kez çaldıktan sonra telefonunu açtı.
“Alo,” dedi, sesi o kadar yorgun geliyordu ki kalbim sıkıştı. Sanki onun canının yanması beni boğuyordu ve onun canını yakanın bizzat kendim olduğunu bilmek beni öldürüyordu ama başka çarem yoktu. Rebiye bu kadar zarar vermişken onları güvende tutmamın tek yolu kendimi ölü göstermek ve onları onların üzerinden çekmekti.
“Ayşe’m, nasılsın?” dedim, yüzüm yoktu da nasıl olduğunu sormaya ama bir yanım deli gibi onu merak ederken yüzsüzlüğü siktir etmiştim.
“Aynı,” dedi kısa keserek.
“Ne yaptınız, hâlâ İstanbul’da mısınız?” diye sordum. Yarın Ordu’ya geçeceklerdi normalde. “Evet ama ben dışarı çıkmadım, Betül’ü yolladım sadece.” Ben olmadan keyfi yoktu anlaşılan. Beni yanında istemiyor gibi gösterse de ben olmayınca otelden dışarı bile çıkmamıştı.
“Neden hasta falan değilsin değil mi güzelim?”
“Hasta değilim, sadece yorgunum, Merih. Uyuyacağım,” dedi kibarca. Kapatmak istiyordu.
“Sen uyu güzelce dinlen o zaman, yarın Ordu’da görüşürüz.”
“Dönüyor musun yarın?” dedi, daha deminkine nazaran sesi bu sefer daha canlı çıkmıştı.
“Evet güzelim, yarın dönüyorum.”
“Tamam, dikkat et, yarın görüşürüz,” dedi ve telefonu kapattı. Annemlerin gezdiğini Ayşe’den öğrendiğime göre, onları rahatsız etmemek için sadece mesaj attım ve içeri geçtim. Herkes masaya oturmuş beni bekliyordu.
“Nasılmış yenge hanım, komutan?” dedi Ayberk.
“Nasıl olsun abi de, sesi kötü geliyordu. Yarın ilk uçakla Ordu’ya gideceğim, aldım biletimi, saat sabah altıda yolculuk var.”
“Az daha kalsaydınız keşke diyeceğim ama yenge bekler komutanım, o yüzden diyemiyorum ama bizi unutmayın, her gün arayın,” dedi Deniz de.
“Neden seni her gün arasın lan?” diye kızdı Şevval de. “Sen onun sevgilisi misin?”
“Ne var komutanım ya, ne olmuş beni araması için illa sevgili mi olmamız gerekiyor? Ben onun askeriyim, bugün varım yarın yok, ben ölmeden sesimi duysa fena mı olur?” savunmaya geçmiş ve duygu sömürüsü yapıyordu şu anda.
“Allah gecinden versin aslanım, her gün olmasa da ararım merak etme.” Dedim. O sırada da Miray abla önüme çorba uzattı. Yoğurtlu soğuk çorba yapmıştı, bu sıcakta iyi gelmişti.
“Ellerine sağlık yenge.” Dedim ve önüme konulan çorbayı içmeye başladım. Ben şimdi bu çorbayı içiyordum ama Ayşe bir şeyler yemiş miydi, karnı aç mıydı düşüncesi her bir yudumumu boğazıma diziyordu. Ah zalimin kızı! Ama ben de hak etmiştim, o yüzden çok da kızamıyordum.
“Ee, Emre yarbay neden sizi çağırmış?” diye sordu Emine yenge.
“A, biz onu demedik, değil mi gülüm?” dedi yüzünde kocaman bir gülümsemeyle. “Kocan artık üsteğmen, hepimiz terfi aldık.” Dediğinde Emine ve Miray bir anda kalkıp kocalarına sarılıp tebrik etti.
“Furkancığım, benim babam da mı terfi almış?”
“Kızım, neden bana sormuyorsun güzel yavrum?” Furkan’a cevap verme fırsatı tanımadan araya girdi Ayberk de.
“Asın babam terfi aldı diye sevindi, ben de şimdi sen ne oldun baba, asker miydin, cumhur başkanı mı oldun?” diye sordu. Masada kıkırtı sesleri yükseldi.
“Akıllım askerler terfi alınca rütbeleri yükselir, meslekleri değişmez. Baban da benim babam gibi üsteğmen oldu,” diye Furkan ona özet geçti.
“O zaman ben ana okulunda arkadaşlarıma hava atacağım,” dedi ve gülerek yemeğini yemeye devam etti. Sonra aklına bir şey gelmiş gibi bana baktı, “Merihciğim, o zaman sen ne oldun?”
“Ben de yüzbaşı oldum miniğim.”
“Babam üsteğmen, amcam yüzbaşı diyeceğim, kıskansınlar,” dedi. Ah, bu kızlar ve hava atma arzuları!
Herkes yemeğini yerken birden telefon çalmaya başladı. Telefonu çalan kişi Şeyma’ydı. Elindeki telefonla bize baktı ve müsaade isteyip sofradan kalktı.
“Ee Doruk,” dedi Emre. Doruk sesini duyunca Emre’ye baktı.
“Ne oldu senin şu kız?” dedi bu sefer de öksürme sırası Doruk’taydı anlaşılan; Doruk’un da bir sevdiği vardı.
“Gitmesene çocuğun üzerine ya,” dedi Emine abla, ama Emre duymazlıktan geldi.
“E ne oldu? Babası izin verdi mi?” diye sordu; yine bir baba terörü işleniyordu.
“Yok be komutanım,” dedi dertli dertli. “Adam Nuh diyor, peygamber demiyor. Mübarek bu Trabzonlularda da ne inat damarı varmış ya,” diye sitem etti. Dertli olduğu her halinden belli oluyordu.
“Başlarım lan o adamın inadına!” dedi bu sefer de Ozan. “Nereden bulacak senin gibi yiğit bir damadı bir daha?” dedi, çayından bir yudum alıp tekrar konuşmaya başladı. “Çay da çok güzel olmuş, Miray yenge,” dedi konuyla alakasız bir şekilde. Doruk çaya dertli dertli bakıyordu; kıza aşıktı, bu her halinden belliydi. Çay bile ona sevdiği kızı hatırlatıyor olmalıydı.
“Abi,” dedi dertli dertli Doruk. Rütbeden çıkmıştı. “Elvin’in babası sanki benden nefret ediyor. Ben ona ne yaptım sanki? Onlar ablamı gelin alırlarken sorun yoktu ama kendilerine gelince; neymiş efendim, ‘kızım asker yolu mu göze alacakmış. Tamam, belki Faruk eniştem asker değil ama o da şehirlerarası otobüs şoförü, gidiyor en az üç dört gün yok ortalıkta. Biz ablamızın o adamla evlenmesine bir şey demiyoruz ama o Süleyman illa da ‘Ben askere kız vermem’ diyor. Kafayı yiyeceğim ya!” dedi Doruk. Doruk’un bu haline üzülmeden edemedim.
“Kızın da sende gönlü yok mu aslanım?” dedim. Doruk bana baktı. “Olmaz mı komutanım ya biliyorsunuz, Elvin de seviyor beni ama babası aramıza kara kedi gibi girdi.” Haline üzülmüştüm. Bu aralar ikimizin de yüzü gülmüyordu. “Umarım her şey gönlünüzce olur,” dedim. Kendi ilişkim yolunda gitmezken şu anda ona teselli veremezdim ama dua ile hallolamayacak bir şey yoktur. Allah’a şükür, herkes birbiriyle sohbet ederken Şeyma geri geldi. “Babamın selamı var hepinize,” dedi. Herkes hep bir ağızdan “Aleykümselam” dedi. “Baban nasıl Şeyma?” diye sordum.
“Sağlığınıza dua ediyor komutanım, sizin hayatta olduğunuzu öğrenince çok sevindi,” dediğinde Ozan kahkahayı patlattı. Bu adamın nesi vardı anlamıyordum; içip de mi gelmişti buraya? “Komutanım, biz sizi mezarda bildiğimizden, adam sizin yaşadığınızı öğrenince cemaatle beraber bir daha bir şey olmasın diye dua ediyor; kıymetini bilin,” dedi. Şevval ise kafasına bir tane patlattı ve o çok merak ettiğim soruyu sordu: “Oğlum sen hayırdır lan, içtin mi sen?”
“Ne içeceğim komutanım ya? Adam imam ya, ondan dedim,” dedi.
Yemeğimiz bittikten sonra hep beraber salona geldik ve her birimiz bir köşeye oturmuştuk ama Ayberk kızının odasına gitmişti ve bağırarak yanımıza geliyordu.
“Lan!” diye bağırdı. Hep beraber Ayberk’e baktık. “Emre!” diye bağırdı. Emre oturduğu yerde gülüyordu ve istifini de bozmadı. “Lan Emre, gel al şu oğlunu kızımın yanından, yoksa be şutlayacağım yanına ha!” diye gürledi Ayberk. Neden bağırdığını anlamış oldum.
“Ne var devrem ya? Oynuyorlar işte, kardeş kardeş,” dedi Emre, ama hiç de kardeş kardeşe benzemiyordu.
“Ne kardeş kardeşi lan? Şunların haline bak! Benim kız anne, senin oğlan baba olmuş, şu sarı Barbie de bebekleriymiş!” dedi. Salondakiler gülmemek için kendini zor tutuyordu.
“Torununuz hayırlı olsun komutanlarım,” dedi Ozan. Gevşek gevşek Şevval tekrardan Ozana vuracakken, Ozan oturduğu yerden bir anda zıplayarak kalkınca Şevval’in yumruğu havada süzüldü. Ve yunusun suratına çarptı Şevval’in hedefini ıskalamasına gülen Ozan, sırtına yediği terlikle afalladı ve gülen yüzü soldu. Saldırının nereden geldiğini anlamak için etrafına bakınınca suçluyu buldu; terliği atan Ayber di. Sinirle “Torun muş!” diye söylene söylene kucağında kızıyla yanımıza geldi ve eşinin yanına oturdu. Furkan da peşlerinden geldi ve o da korkudan babasının yanına yapıştı. Bu hikayede yanan yunus olmuştu
“Komutanım, benim ne suçum vardı ya, yumruğu yiyen ben oldum?” stemkar bir şekilde evvela bakıyordu.
“Sen de bu itin yanına oturmasaydın,” dedi Yunus ve kendini akladı. Kendince geçerli bir sebep olarak görüyordu.
“Ne yapayım, yerde mi oturayım?”
“Gerekiyorsa kapıda otur. Yunus, bana ne su dırdır yapıp da başımı şişirme,” dedi ve bir de Yunus’u azarladı.
“Aman be, size de bir şey demeye gelmiyor,” dedi ve önüne döndü.
O sırada Benan da babasının elinden kurtulup yanıma geldi.
“Merih,” dedi cilveli bir şekilde ve yanıma oturup kollarını boynuma doladı. Beni gerçekten de çok özlemiş olacak, o cimcime yanaklarıma kocaman sevgi dolu öpücükler bıraktı.
“Benan,” dedi Furkan biraz kırgın, biraz da sinirli bir şekilde. Benan bakışlarını benden çekip Furkan’a baktı.
“Neden beni o kadar sevgi dolu öpmüyorsun?” dediğinde neredeyse Ayberk’in kafasından dumanlar çıkacaktı.
“Miray, kalk gülüm, gidiyoruz,” dedi sinirle.
“Nereye gidelim hayatım?” dedi Miray yenge, duyduğu şeyin şokuyla.
“Nereye gideceğiz hayatım? Eve gideceğiz,” dedi Miray yenge gülerek ve eşine döndü.
“Hayatım, burası bizim evimiz ya,” dedi ve bir elini eşinin sırtına götürüp sıvazladı. Ayberk, eşinin dediğini anlamış olmalı ki bir anda ayağa kalktı.
“Emre, bugün senin üstte işin yok muydu aslanım?” dedi Ayberk, ama Emre başını iki yana salladı.
“Yoktu abi.”
“Kalk oğlum artık. Var git, tüfekleri temizle; temizse eğer, git de Merih yüzbaşının odasını temizle aslanım, hadi,” dedi. Kısacası, Emre’yi evden kovuyordu. Emre ayağa kalktı.
“Ben senin emir erin miyim lan?” dedi Emre de ama sonradan eşine döndü: “Gel hanım, gel. Ayberk yine dellendi, bizi evinden kovuyor, kalkıp gidelim.” Dedi. Ama Miray yenge buna engel oldu:
“Ne kovması canım, sen dinleme bu deliyi, daha çay içeceğiz.”
“Yenge, senin kocan olacak adam bizi evden kovmadan önce düşünecekti. Yürü gelinim, evimize gidiyoruz.” Dedi ve Benan’ın da elini tutup kapıya doğru yalandan ilerledi.
“Benim kızımı nereye götürüyorsun lan?” diye bağırdı.
“Sen kendin dedin, torunumuzu da alıp gidiyoruz, değil mi oğlum?” dedi ve Furkan’a baktı.
“Evet baba,” dedi Furkan da.
“Biz şimdi gerçekten mi evlendik Furkan? Ama bu oyundu, ben şimdi babamı bırakamam,” dedi ve Emre’nin elini bırakıp babasına koştu.
“Tüh be, gelinimizi de elimizden kaçırdık, gördün mü hanım?” diye hayıflandı eşine.
“Gördüm, gördüm,” diye güldü Emine yenge de, ama o yerinden hiç kalkmamıştı bile.
Bu sırada Yunus oturduğu koltuktan kalkıp yanıma geldi.
“Komutanım, haddim olmayacak bir soru sorabilir miyim?” Ciddi ciddi böyle ciddiyete büründüyse önemli bir şey soracaktı.
“Abartmadan sorabilirsin Yunus.”
“Sağ olun komutanım, ben kardeşinizi merak etmiştim.” Dedi ama ne alaka, abimi mi kastediyordu acaba?
“Abimden mi bahsediyorsun yoksa Zehra’dan mı?” diye sordum. Zehra’dan neden bahsetsin ki?
“Zehra’dan komutanım, sizin şehadet haberinizi alınca çok kötü olmuştu da, ben de oradaydım. Sizi karşısında sapa sağlam görünce çok sevinmiştir.” Zehra bana çok düşkündü. O zaman, şimdiye nazaran daha küçük olduğundan, çok zor kabullenmiştir şehadet haberini. Ben aileme istemeden çok zarar vermiştim ama canlarının sağ olması her şeyden önemliydi. Yunus’un sorusunu bu yüzden yadırgamadım.
“Şu anda gayet iyi. Beni görünce çok şaşırdı ama toparladı gibi, kolay adapte olan birisi.”
“Sizin yokluğunuza hiç adapte olamadı ama komutanım. Sizin acınızı yaşamaktan, o kızın haline daha çok üzülmüştüm. Yanlış anlamayın, size üzülmedim demek istemedim ama sonuçta biz askeriz, yarınımız belli değil ama kızcağız perişan olmuştu.”
“Şimdi iyi gibi Yunus, merak etme.” Ne de olsa fazla merak zarardı, değil mi?
“Tamam komutanım, herkese bizden selam söylemeyi unutmayın,” dedi ama hala aklı Zehra’da kalmışa benziyordu. Eğer öyleyse, onun aklını yok ederim.
Biz sohbet ederken Miray yenge bize çay getirmişti. Çaylarımızı içtikten sonra herkes teker teker kalkmaya başladı. Onlar kalkınca ben de kalktım.
“Haydi bana müsaade.”
“Nereye gidiyorsunuz komutanım?” dedi Ayber abi.
“Otele geçeceğim,” dedim. Kimseye rahatsızlık vermek istemezdim.
“Aşk olsun Merih,” dedi Miray yenge de, “Duymamış olayım. Bizim ev varken otelde ne yapacaksın?”
“Size rahatsızlık vermeyeyim, zaten sabah altıda da uçağım var,” dedim.
“Ne rahatsızlığı be olum,” dedi bu sefer bir kardeşine yanaşır gibi, “Hem ben de seni özledim, hasret gideririz,” dedi ve beni yollamadı. Herkes dağılmış, bir ben kalmıştım. Benan yüzünde afacan bir sırıtmayla bana baktı.
“Merihcim, bu gece beni sen uyutur musun?”
“Tabii uyuturum cimcime.”
“Peki bana masal da anlatır mısın?” diye sordu heyecanla.
“Hangisini istersin?” diye sorunca düşünmeye başladı.
“Prens senin, prenses de benim olduğumuz bir hikaye olur,” dedi. Onu onaylayınca mutlulukla odasına gidip oyuncaklarıyla oynamaya başladı.
Aklım hala Ayşe’deydi, acaba şu anda ne yapıyordu? Zaman geçmek bilmiyordu ki bir an önce sabah olsa da yola çıksam. Sanki dünya bana inat olsun diye daha yavaş ilerletiyordu zamanı. Balkona geçtim ve bir sigara yaktım. Ayberk de yanıma gelip bana eşlik etti.
“Dertli gördüm seni, Merih’im.”
“Sorma, ben bizim kızın gönlünü nasıl alacağım ya? Ya beni hiç affetmezse ben o zaman ne yaparım?” Bu ihtimalden hiçbir şeyden korkmadığım kadar çok korkuyordum. Ayşe’nin beni affetmeme ihtimali kalbime bir ok gibi saplanıyordu ve sanki oluk oluk kan akıyordu vücudumdan ama öldürmüyordu, bu acı süründürüyordu. Aşk acısı buydu, hiç bir zaman kimseye böyle bağlanacağımı düşünmemiştim ama Ayşe tüm planlarımı tersine çevirmiş ve sanki karşıma geçmiş bana “Bak sen ne diyordun ama ben sana ne yaptım?” diyordu. Bu dünyada asla demeyecektiniz, çünkü asla dediğiniz bir şey dönüp dolaşıp sizi buluyordu.
“Rakı balık yapalım mı?” diye sordu Aberk abi bu dertli halimi görünce.
“Yok be abi, ben anneme söz verdim, o uyumadan ona masal anlatıp uyutacağım.” Dediğinde yüzünde bir tebessüm oluştu. Kızını o kadar çok seviyordu ki adı geçince bile iç çekiyordu. Baba olmak demek ki böyle bir duyguydu. Benim de çocuğum olsa ilk çocuğumun kız olmasını isterdim, en çok beni sevsin diye ama Ayşe beni affetmezse böyle bir ihtimal yok gibi duruyordu.
Hava kararmaya dönene kadar Ayberk’le beraber balkonda oturup dertleştik. Saat sekize gelince Benan yanımıza geldi.
“Merihciğim, benim uykum geldi, hadi uyuyalım,” dedi. Gözleri kızarmıştı. Bu kadar erken uyumasını beklemiyordum ama anne ve babası için iyi bir durumdu.
“Tamam, cimcimem,” dedim ve beraber Benan’ın odasına gittik. Hemen yatağına yatıp yana kaydı ve bana yer açtı.
“Hadi gel Merihciğim, bana anlatacağın hikayeyi çok merak ediyorum.”
“O zaman iyi dinle bakalım, başlıyorum,” dedim. Başını salladı.
“Anlat anlat.”
“Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde kalbur zaman içinde Benan adında bir prenses varmış. Öyle güzelmiş ki her gören ona hayran kalıyormuş,” dediğimde kıkırdadı.
“Her gören mi Merihciğim?”
“Her gören canım,” dediğimde mutlu gözlerle devam etmem için bana bakıyordu. “Bir de onun abisi varmış, Prens Merih.” Kendimi de prens ettim ya, daha ne yapayım?
“Ama olmaz ki, senin karşı krallığın prensi olman lazım,” dedi, bu sefer sesi mutlu gelmiyordu.
“Ama miniğim, karşı krallığın prensinin kim olduğunu bilmiyorsun ki daha.”
“Kimmiş kimmiş?” dedi merakla.
“Bekle, anlatacağım. Abisi kardeşini çok severmiş, onu kimseyle paylaşmak istemezmiş ama prenses artık büyümüş ve yirmi beş yaşına gelmiş. Her yerden prensese talip geliyormuş ama prenses kimseyi beğenmiyormuş. Ama içlerinden birisi kendinden son derece eminmiş, ‘Ben demiş, bu prensesi kendime aşık edeceğim.’ O prens de krallığın düşmanı olan başka bir krallığın prensiymiş.”
“Ne? Ama o zaman sen ona izin vermezsin ki, Merihçiğim!”
“Prensi için babasını ve krallığını karşısına almış, binmiş atına, çıkmış prensesin karşısına, haykırmış aşkını, “Seni çok seviyorum.” Demiş. Ama abisi, yani ben, buna karşı çıkmışım. İlk başta kabul etmemiş, yemeden içmeden kesilmiş, e kendi krallığına dönüyormuş ne de sarayın önünden ayrılıyormuş. “Ya prenses benimle bir kere görüşür ya da burada ölür giderim.” Demiş. Prensese olan sevgisini kendisinden önemli tutmuş. O zamanlar da kış dönemiymiş, karlar diz boyuna kadar ulaşmış ama prens yine de oradan gitmemiş. Prenses o kadar merhametli bir kızmış ki kıyamamış ve bir kereliğine görüşmeyi kabul etmiş. Prenses prensi görünce ilk başta çok yakışıklı bulmuş ama belli etmemiş. “Neden böyle davranıp hem beni hem de kendinizi zor duruma sokuyorsunuz?” diye sormuş prense prenses.”
Size olan sevgimden, prensesim, mazur görün. Siz yanımda olmazsanız eğer, bu hayatımın da bir önemi yoktur benim için. Aldığım her nefes siz olmuşken, sizin yokluğunuz benim nefesimi keser. Sizi çok seviyorum, demiş. Prens, bu tavrından çok hoşlanmış ve bir kereliğine şans vermek istemiş. Abisi ilk başta karşı çıksa da, bakmış prens kardeşini mutlu ediyor, sesini çıkarmamış. Beraber olmalarına ikisi de birbirinden emin olunca büyük bir düğünle evlenmişler. Abisi prensesin mutlu olması için yedi gün yedi gece düğün yapmış ve eğlenmişler. Krallıklar da çocukları için barışmışlar. Mutlu son.
“Çok sevdim, Merihciğim, teşekkür ederim,” dedi zar zor açtığı gözleriyle.
“Rica ederim, fıstığım, hadi uyu sen,” dedim ve aradan beş dakika geçmeden, Benan’ın nefes alma sıklığı monotonlaşınca uyuduğunu anladım ve yanından kalktım. Pikesini de düzelttikten sonra odadan çıktım.
...
Saat dört olmuştu, bizimkilerle vedalaşıp evden çıkıp havaalanına geçtim. Havaalanına geldiğimde saat beş buçuk olmuştu, hemen işlemleri hallettim ve uçağa bindim.
Ordu’ya vardığımda saat on üç olmuştu. Havaalanından beni almaya babam gelmişti. Onlara rütbe aldığımı daha söylememiştim, eve geçince hepsine aynı anda demeyi planlıyordum.
“Baba, amcalara da haber verseydin de onlar da bize gelselerdi,” dedim. Onların da olması iyi olurdu, hepsine aynı anda anlatır, tek seferde kurtulurdum.
“Geldiler zaten oğlum, onlar da bizde. Kimse senden uzak kalmak istemiyor daha fazla.” Ayşe istiyordu ama ben giderken “Gözüm bir daha seni görmesin,” demişti. Acaba benim varlığım onu rahatsız eder miydi?
“Ayşe nasıl oldu?” diye sordum, merakıma yenik düşerek.
“Nasıl olsun oğlum? O da pişman oldu ama ne kadar belli etmemeye çalışsa da sen geleceksin diye çok heyecanlı. Hatta bize canının sıkıldığı için yaptığını söyledi ama kendi elleriyle baklava açtı,” dedi. O an içime bir ferahlık doldu, sanki benim baklavayı sevdiğimi biliyordu.
“Neli baklava yaptı, fındıklı mı, cevizli mi, fıstıklı mı?” diye sordum, bunun cevabı da önemliydi. Eğer fıstıklı yaptıysa benim içindi ama eğer fıstıklı yapmadıysa gerçekten de canı sıkılmış olmalıydı.
“Fıstıklı baklava yaptı, aynı senin sevdiğin gibi oğlum,” dedi Ayşe. Bu konuda anne ve babamı kandıramazdı çünkü en bayıldığım tatlı fıstıklı baklavaydı.
“Hadi, hızlı sür, az daha baklavamızı yiyelim o zaman baba,” bunun üzerine babam arabanın hızını bir tık daha arttırdı.
Eve vardığımızda herkes bahçeye çıkmış, bu sefer sofra bahçeye kurulmuştu. Benim geldiğimi ilk fark eden Zehra oldu ve koşarak boynuma atladı.
“Hoş geldin abiciğim,” dedi ve yanaklarımdan öptü. Herkesle sıra sıra sarıldım ama Ayşe bir köşede durmuş bizi izliyordu.
“Ayşe’m, sen sarılmayacak mısın bana?” diye sordum, çok kararsız duruyordu ama küçük adımlarla yanıma geldi.
“Hoş geldin,” dedi ama yine de sarılmadı. “Umarım gittiğine değmiştir,” dedikten sonra arkasını döndü ve sofraya ilerledi, bana elleriyle baklava açan sanki o değilmiş gibi sözleriyle bana saldırıyordu.
Hep beraber masaya oturduk ve yemeklerimizi yemeye başladık. Ayşe benden en uzak noktayı seçmiş ve oturmuştu, yanında da Betül oturuyordu. Betül de çok çekingen bir şekilde hareket ediyordu, ilk defa bizim evimizde olmak onu germiş olmalıydı.
“E Merih Yarbay seni neden çağırmış?” diye sordu abim. Ona cevap vermeden Nursima’ya döndüm.
“Tekmil getirmemi ister misin benim pamuğum?” diye sordum. Nursima buna bayılıyordu, ben gitmeden önce.
“Evet evet tekmiy getir amca!” Tam da tekmil diyemiyordu ya, bu hali çok tatlıydı.
“Piyade Yüzbaşı Merih Alpay emret komutanım!” dediğimde Nursima ellerini çarptı ama başka kimseden ses çıkmadı. Ama beni düzeltmeye kalkan tek kişi Ayşe oldu.
“Rütbeni yanlış söyledin Merih.” Diye beni uyardı ama bilmiyordu ki terfi almıştım.
“Hayır güzelim, yanlış söylemedim.” Dediğimde Zehra bir anda çığlık atarak ayağa kalktı.
“Mardin’e çağırılma sebebim rütbe almış olmam, artık kıdemli üsteğmen değil yüzbaşıyım!” dedim. Nursima ellerini çırpmaya başladı.
“Amcam teyfi almış, yaşasın!”
Herkes tebrik etmeye başladı ama Ayşe durgundu, sadece “Tebrik ederim.” Demekle yetindi. Bana böyle soğuk olmasını kaldıramıyordum. Ayşe benim dünyamın merkezinde yer alıyordu ve onun bana olan bu küskün tavrı benim dünyamda depremlerin olmasına sebep oluyordu.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere yorumlarınızı bekliyorum.🥰
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |