
AYŞE KUL
Sabah gözlerime vuran güneş ışığıyla uyandım. Şu anda İstanbul’daydım, Merih karşı odamdaydı, babam hapisteydi. Her şey geçti ama içimde kalanlar hiç susmuyordu.
Annem ve babamın hapse girmesi beni tedirgin ediyordu. Ya Betül’ü benden alırlarsa ve onu bir yuvaya verirlerse? Ben Betül’ün yanındayım ama bu kısımları tam bilmiyordum. İçim içimi yiyordu. Daha önce babam hapisteyken bir sorun yoktu çünkü annemiz yanımızdaydı ama şimdi Allah’a şükür ikisi de yok. Ama Betül’ün velayetini ya da geçici korunmasını üzerime almam gerekiyordu.
İçimi bunaltan düşünceleri bir kenara bıraktım ve yatağımdan kalktım. Saat daha sekizdi. Önce lavaboya girip elimi yüzümü yıkadım, ardından Betül’ü kaldırdım. İlk başta biraz mızmızlandı ama “İstanbul’u gezeceğiz” dediğimde birden yataktan fırladı.
“Abla, ne oldu? Geç kalmadım değil mi?”
“Yok yok, daha gelmediler, merak etme,” dedim ve onu lavaboya yolladım. Eli yüzünü yıkayıp yanıma geldi ama mırıkları düşüktü.
“Ne oldu bebeğim?”
“Biz şimdi gezeceğiz ya abla, fotoğraf da çekiniriz ama benim üzerimdeki kıyafetler güzel değil. Senin yanında kıyafet var mı?” diye sordu. O da bir genç kızdı ve haliyle o da güzel giyinmek istiyordu.
“Şu anda yanımda başka kıyafet yok ama dışarı çıktığımızda alırız, olur mu?” Birazcık mırın kırın etti ama bir şey demedi; saat daha erken olduğundan hiçbir dükkan açık değildi. Betül, küçüklüğünden beri babasından ya da annesinden ilgi görmediği için benden de bir şey isterken çekiniyordu ve bu kalbimi acıtıyordu.
“Nereleri gezeceğiz abla?” diye sordu Betül, heyecanlıydı. Mardin dışında bir yere gitmemişti.
“Bilmiyorum ki ablacığım, Merih abin bizi nereye götürürse oraya gideceğiz.”
“Acaba Kız Kulesi’ne ya da Galata Kulesi’ne çıkar mıyız?” dedi çocuksu bir heyecanla. Onun bu mutlu halleri beni de mutlu ediyordu.
“Çok mu istiyorsun oralara gitmeyi?”
“Yani ne biliyim, İstanbul deyince hemen oralardan çıkıyor ya, dizilerde filan da çok görüyoruz, merak ediyorum.”
“Sen istiyorsan ben seni götürürüm ablacım,” dedim ve kollarımın arasına aldım.
“Teşekkür ederim abla,” dedi ve başını kaldırıp yanağıma sulu sulu bir öpücük kondurdu.
“Betül!” dedim, bir sinirle. O da kollarını benden ayırdı ve gülerek benden uzaklaştı.
“Gel bakayım buraya! Ben sana sormuyorum mu?” dedim ve ben de ayağa kalktım. Benim kalktığımı görünce odanın içinde koşuşturmaya başladı.
“Abla, ya gelme!” diye bağırdı ama peşini bırakmadım. Ama o sırada kapı çaldı.
“Kıl payı kurtuldum küçük hanım,” dedim ve kapıya ilerledim.
“Kim o?” diye seslendim. Karşılık olarak kapının arkasından Merih’in sesini duydum.
“Benim,” dedi. Kapıyı açtım, tam karşımda duruyordu.
“Uyandınız mı?” dedi. Saf ya, karşımda olduğuma göre nasıl uyuyabilirim?
“Yok, hala uyuyorum, Merih,” dedim. Buna karşılık Merih’in yüzünde bir tebessüm oluştu.
“Galiba tersinden uyanmışsın, bebeğim,” dediğinde bir an kalbim tekledi. Cevap veremedim ve yüzümün yandığını hissettim.
“Utandın mı sen?” dedi, sesinden belli olan bir alayla.
“Ne utanması! Be, uyandık, hazırız. Sizi bekliyoruz, siz hazırımsınız?” dediğim sırada arkamdan Betül geldi.
“Merih Abi, günaydın,” dedi.
“Günaydın, fıstık. Nasılsın?” Merih’in Betül’e olan yaklaşımı beni rahatlatıyor; çünkü kardeşimin benden başka kimsesi yoktu ve birbirleri ile iyi anlaşmaları çok hoşuma gidiyordu. Merih, Betül’ü Zehra’dan ayrı görmüyordu.
“İyiyim, sağ ol,” dedi Betül de karşılık olarak.
“Gitmek istediğin bir yer var mı, Betül?” diye sordu Merih.
“Aslında Kız Kulesi’ni ve Galata’yı merak ediyorum.”
“Onları zaten gezeceğiz; orası klasik. Senin merak ettiğin başka bir yer var mı?” diye sordu. Betül birazcık düşündü, sonra da başını sağa sola salladı. Merih’in gözleri beni buldu.
“Ben yere batan sarnıcı merak ediyorum.” “Galata Kulesi’ne yakın orası; da gideriz o zaman, yarım saate çıkarız,” dedi ve kendi odasına gitti. Merih’in gitmesi beni bir boşluğa düşürdü; sanki ruhumu ortadan ikiye ayırmışlar, yarısını da Merih’e vermişlerdi. O gelince tamamlanıyordum, o yokken yarım; ama içten içe beni kemiren bir şeyler vardı: Ya tekrar beni bırakırsa korkusu. Ben onun şehadet haberine bir kere dayanmıştım, tabii buna dayanmak denirse; ama tekrardan böyle bir haberi kaldırabilir miydim? Kendime sormam gereken konu buydu. Merih askerdi; bunu bilerek onunla bir ilişkiye başlamıştım ama buna devam edebilir miydim? Kalbim sıkışıyordu, nefesim sıkışıyordu. Sanki odanın balkonuna çıktım ve nefeslendim. Betül yanıma geldi; sanki sıkıntılı olduğumu anlamıştı. Bir şey demedi ama yanımda sessizce oturdu. Bu da yetti bana; Betül yanımdaydı.
Yaklaşık yarım saat boyunca balkonda sessizce oturduk. Ben de kendi içimde bağlı şeyleri hazmetmeye çalıştım. Merih’in kapıyı çalmasını bekledik, odadan çıktık ve Merih’in yine hangi ara halledip getirdiği araçlara bindik. Merih’le diyaloğa girmemiştik, sanki o da benden kaçıyor gibiydi ama bu tavrına anlam veremedim. İki tane araba kiralamışlardı; birini Merih, diğerini de Mert abi kullanıyordu. Betül’le ben Merih’in kullandığı araçtaydık.
“Merih,” diye seslendim. Sanki bu anı bekliyormuşçasına birden başını bana çevirdi. Melek abla bir anda telaş yaptı.
“Oğlum, yola bak! Kaza yapacaksın!” dedi. Merih’in bu tepkisi hoşuma gitmişti ama çaktırmadım.
“Yol üstünde açık bir AVM varsa orada durabilir miyiz?” dedim. Sorgulamadan kabul etti ama saat şu anda dokuz buçuktu ve AVM’ler saat onda açılıyordu.
“İsterseniz ilk önce Kız Kulesi’ne gidelim, sonra AVM buluruz. Saat daha erken olduğundan açık AVM bulamayız,” dedi Alaattin abi. Betül’e baktım; hafifçe başını salladı.
“Olur o zaman,” dedim ve rotamızı öğrenmiş oldum. Şu anda Kız Kulesi’ne gidiyorduk. Kocaman bir yapıt, denizin üzerinde duruyordu. Uçsuz bucaksız denizin içinde tek başına; herkes onun güzelliğine hayran. İsteyen gündüz gelip geziyor, ama günün sonunda tek başına, yapayalnız kalıyor. Bir sevdiği var: Galata Kulesi. Ama onunla da aralarında kilometreler var ve aşamıyorlar. Benim ise sevdiğimle şu an aramızda kilometreler yok, ama sanki aramızda bir uçurum varmış gibi hissediyordum.
Merih arabayı denizin kenarında bir yere park etti. Arabadan indiğimizde nemli bir hava bizi karşıladı, ama denizin kokusu her tarafı kaplamıştı ve bu çok güzeldi.
“Mert internetten biletleri almış, hadi geçelim çocuklar,” dedi Alaattin abi. Hep beraber denizin kenarındaki görevlinin yanına gittik ve Mert abi dijital biletleri gösterdi. Bizi bir tekneye bindirdi. İlk defa tekneye biniyordum ve bunu ilk defa yapan tek ben de değildim. Betül heyecanlıydı; gözleriyle etrafına bakınıyordu.
“Abla,” dedi, endişeli gözlerle bana bakıyordu.
“Ne oldu ablacığım?”
“Biz içindeyken tekne batmaz değil mi?” dedi, korku dolu bir şekilde. Bu sorusu kahkaha atmama sebep oldu; bu yüzden tüm gözler benim üzerime dönmüştü, özellikle de Merih’in gözleri. Gülüşümde takılı kalmıştı; gözlerinde bariz bir şekilde görebildiğim bir hasret vardı. Herkesin içinde Betül’ü rencide etmemek için kulağına eğildim ve teknenin batmayacağına onu ikna etmeye çalıştım.
“Ayşe abla, şöyle dursana, kız kulesi arkanda, fotoğrafını çekeyim,” diye araya girdi Zehra. İtire ittire beni geminin kenarına götürdü, ama tek itiştirilen ben değildim; Mert abi de Merih’i itekliyordu, ama Merih yerinden kımıldamadı, heykel gibi dikiliyordu. Mübarek Merih’in hareket etmediğini gören Zehra olaya el attı.
“Abi, gelsene Ayşe ablayla fotoğraf çekin,” dediğinde sert bakışları birden yumuşadı ve gözleri gözlerimi buldu. Ben de durduğum yerden bir adım yana kaydım; gelmesi için anında anlamış ve yanıma gelmişti. İkimiz de Zehra’nın elindeki telefona bakıyorduk.
“Bu ne canım, sanki iki yabancı gibisiniz. Poz versenize! Ayşe abla, abimin koluna girsene,” dedi. Bunu demesini beklemiyordum ama dediğini yapmadım. Merih’in o yakıcı bakışlarını üzerimde hissediyordum ama dönüp bakmadım. Zehra, yüzünde kocaman bir gülümsemeyle telefonuna bakıyordu.
“Çektim,” dedi.
“Abla,” diyerek hevesle ve korkulukları tutunarak Betül yanıma geldi. “Hadi biz de fotoğraflardan çekinelim,” dedi ve biz ayrılmadan Betül diğer koluma girdi. Bu sefer üçümüz birden aynı kadrajdaydık. Bu fotoğrafı kesinlikle Zehra’dan almalıydım. Tekne yavaş yavaş Kız Kulesi’ne yaklaşınca teknenin çıkışına ilerledik.
“Dönüşte de hep beraber fotoğraf çekinelim,” dedi Hilal abla. Hepimiz bunu kafamızın bir köşesine koymuştuk. Tekneden inerken teknenin sarsıntısı başımı döndürdüğünden sanki bir an tökezlemiş gibi oldum ama o an Merih’in kolu belime dolandı.
“Dikkat et,” dedi ama yüzü ifadesizdi.
“Teşekkür ederim,” dedim karşılık olarak. O ise sadece başını salladı.
Kız Kulesi’nin içine girdik. Gerçekten harika bir yapıydı; taş duvarları Mardin’i anımsatıyordu. Dört tarafı da denizlerle çevrili olan kule, görsel bir şölen oluşturuyordu. Beraber etrafını gezdik; içinde restoran da vardı.
“Önce kahvaltımızı yapalım, sonra gezeriz çocuklar, ne dersiniz?” dedi Alaattin abi. Herkesten olumlu cevap alınca hep beraber restorana girdik ve bir masaya oturduk. Gelen garsondan serpme kahvaltı istedi. Yaklaşık on dakika sonra soframız hazırdı; sofrada yok yoktu. Herkesin neşesi yerindeydi, ama benim aklım Merih’in bana en son dediği cümlede kalmıştı. Acaba artık beni sevmediğini filan mı düşünüyordu? İçim içimi yiyordu.
“Ayşe canım, neden bir şeyler yemiyorsun?” Bu soruyu soran Hilal ablaydı. Yiyecek iştahım mı var be Hilal abla!
“Yiyorum yiyorum, zaten o kadar aç değildim,” dedim ama inanmış gibi bakıyordu. Sanki gözlerindeki ifade, “Sonra bana anlatacaksın” ifadesiydi. Yemeğimizi devam ettik. Betül çok mutlu görünüyordu ve şu an benim tek mutluluk kaynağım da oydu. Kahvaltımızı yaptıktan sonra Kız Kulesi’nin içini gezdik. Çok güzel dekore edilmişti. En güzel yanı ise istisnasız terasıydı. Dört bir tarafının denizlerle çevrili olması tam bir görsel şölen oluşturuyordu. Ama bunun tadını çıkaramıyordum çünkü ani bir şekilde benden kaçmaya başlayan Merih sinirlerimi bozuyordu. Kız Kulesi’nden çıktıktan sonra önce bir AVM’ye gittik. Oradan Betül’e yeni bir elbise aldıktan sonra da Kız Kulesi’nin sevgilisi olarak anılan Galata Kulesi’ne gitmiştik. Girişte birazcık sıra vardı. Biz sırada beklerken yanımıza, elinde bir sepet gülle bir kadın, Merih’in yanına yaklaştı.
“Abi, şu güzel ablaya almaz mısın bir gül?” diyerek elindeki gülü Merih’e uzattı. O an Merih’in elindeki güle bir de kadına baktım; bu ifadesi bir tık, ama bir tık tatlı gelmişti gözüme. Sonra cebinden iki yüzlük çıkartıp kadına uzattı; ardından da elindeki gülü bana uzattı. O an kalbim tekledi, ama Merih benimle konuşmuyordu, sadece çiçeği bana uzatıyordu.
“Bana mı?” dedim, en azından sesini duyabilmek için; ama o an cevabı Merih değil de Zehra verdi.
“Yok abla bana, sana tabii ki alsana.” Dediğinde Merih Zehra’ya öyle bir baktı ki, Zehra anında yanımızdan uzaklaştı.
“Teşekkür ederim, ne gerek vardı,” dedim ve elindeki gülü alıp kokladım. Çok güzel kokuyordu, ama gül yerine Merih’in kokusunu tercih ederdim; ama tekrardan bağlanmaktan korkuyordum, ya beni tekrar bırakıp giderse?
“Rica ederim,” dedi ardından giriş sırası bize geldi ve Galata Kulesi’ne giriş yaptık. Kız Kulesi’nden bir farkı çok yoktu; birkaç katında hediyelik eşya yeri ve küçük bir İstanbul minyatürü vardı ama Kız Kulesi’nde olduğu gibi terası mükemmeldi. Buraya ilk defa çıkmıştım ve bunun böyle olmasını istemiyordum çünkü buranın hikayesini biliyorum. Terasta, elimde gülle Merih’in yanına gittim. Tek başına orada durmuş, manzarayı izliyordu; asıl manzaranın o olduğundan habersiz bir şekilde…
Geldiğimi anında fark etti. Ben de sessizce yanına geçtim ve beraber manzarayı izlemeye başladık. Ama bir süre sonra dayanamayıp aramızdaki sessizliği bozan Merih oldu.
“Buranın hikayesini duydun mu?” diye sordu. Başımı çevirip ona baktım; gözlerinde anlam veremediğim bir ifade vardı.
“Hangisini?” diye sordum
“İlk defa mı çıktın?” diye sordu. Bu sefer neyi sorduğunu anlamış gibiydim
“İlk defa çıktım,” dedim. “Hikayeyi de duydum bu arada,” dedim ve soğuk bir şekilde
“Ben dayanamıyorum böyle Ayşe’m ya. İstemiyorsun diye uzak durmaya çalıştım ama görüyorsun, bir gün bile dayanamadım. Sen benim dibimdeysen, ben senden nasıl uzak durabilirim? İsteme bunu benden,” dedi.
“Bir daha beni bırakacak mısın, Merih?” diye sordum, ben de endişelerimi ortaya koyarak.
“Allah’ın izniyle ölene kadar yanındayım güzelim, görev çıkarsa duramam biliyorsun.” Bana bir güvence vermiyordu bir daha seni bu durumun içine sokmayacağım demiyordu ben o zaman bu adama nasıl güvenip de kalbimin kapılarını tekrardan ona açabilirdim nasıl
“Ben görevleri bahsetmiyorum Merih, senin işinin farkındayım ve en kutsal mesleklerden birisi ama ben senin şehadet haberini bir daha kaldıramam.” Dediğimde gözümden bir damla yaş düştü; bunu fark edip hemen göz yaşımı eline hapsetti.
“Yapma güzelim, ama böyle sana söz, bir daha böyle bir şey olmayacak. Ama illaki bir gün ya şehit olacağım ya da öleceğim zaten; hepimiz bir gün ölmeyecek miyiz?” diye sordu. Hepimiz bir gün ölecektik ama erkenden olması can yakıcıydı.
“Öleceğiz tabii, bu Allah’ın emri ama bir seksen doksan yaşında ölmek var Merih, bir de yirmi dokuz otuz yaşında ölmek var. Benim seninle hayal edip de yapamadığım o kadar çok şey var ki.” Dedim. Bunu diyince beni çekip kollarının arasına aldı.
“Allah şu anlıma ölüm tarihimi ne zamana yazdıysa güzelim, ben o zamana kadar burada olacağım.” Dedi elini kalbimin üzerine koyarak. “Bana buradan başkası haram, seni asla bırakmam, ağlama artık.” Dedi ama elimde değildi işte.
“Söz mü?” dedim bir umut.
“Söz,” dedi kendinden emin bir şekilde. Bundan sonra yapabileceğim tek şey, onun canı için Allah’a yalvarmaktı. Ama benden onu hemen affetmemi beklemeliydi, hala sindiremediğim şeyler vardı o sırada. Mert abinin sesini duydum,
“Hadi çocuklar, inelim artık. Daha gidecek yerlerimiz var,” dedi. Rotamızda olan Ayasofya Camii’ni ve Gülhane Parkı’nı da gezdikten sonra otelimize geri döndük. Gerçekten de yorucu bir gün olmuştu, insanın enerjisi yokken gezmek resmen işkenceydi.
Odalarımızda dağıldığımızda kendimi yatağa fırlattım, banyo yapmaya bile halim yoktu. Tüm ruhum sanki bedenimden çekilmiş gibi bir halim vardı.
“Abla,” dedi Betül imalı imalı, “Neler olduğunu kız, anlat bakayım hepsini,” diye yanımda bitti.
“Neyi anlatayım Betül? Anlatacak bir şey yok,” dedim ama bu cevap ona yeterli gelmemişti.
“Ne konuştunuz işte, anlatsana her şeyi,” diye daralmaya başlayınca ben de en baştan her şeyi anlattım. Dudağını büzerek beni dinliyordu.
“Abla, Merih abiyi ne zaman affedeceksin?” diye sordu Betül de, bizim küs olmamıza dayanamıyordu ama geride bıraktığım bu iki yılı nasıl unutmamı bekliyordu ki? Benden bir bıçak yarası bile bu kadar hızlı iyileşmezken, en delik deşik olan kalbimi nasıl iki günde toparlayayım ki?
30 dakika önce
Merih Alpay
“Kadınlar narin bir çiçeğe benzer oğlum. Onlara ne lazımdır bilir misin? Sevgi ve ilgi. İlgisiz kalan çiçek de solmaya mahkumdur. Ayşe de bu sevgi ve ilgiden iki yıl mahrum kaldı. Merih, onu da anlaman lazım.”
“Anlıyorum baba, anlıyorum. Anlamaz olur muyum? Bugün ondan uzak durmaya çalıştım ama yapamadım. O da fark etti zaten. O bu kadar yakınımdayken ona dokunamamak, sarılamamak, gittiğim onca görevden daha zor geldi.” Dediğimi de ikimiz de sessizliğe büründük. Ama bizim sessizliğimizi bölen çalan telefonumdu. Arayan Yarbay Yalçındı. Bekletmeden açtım ve telefonu kulağıma götürdüm.
“Emredin komutanım.”
“Rahat ol Merih, nasılsın aslanım?”
“Sağlığınıza dua ediyorum komutanım, siz nasılsınız?”
“Ben de iyiyim aslanım.” Dedi, sesi neşeli geliyordu. “Seni bu saatte rahatsız ettim ama acil bir durum var.” Dedi. Görev mi vardı? Görevin vakti olmazdı şimdi. Dese şimdi kalkıp giderdim.
“Emredin komutanım.” Dedim kendimden emin bir şekilde.
“Yarın ilk uçakla Mardin üssüne gelmen gerek” dedi. Üzülmüştüm ama yarbay gel dediyse önemli bir iş olmalıydı.
“Emredersiniz komutanım.”
“O zaman yarın görüşürüz asker” dedi ve telefonu kapattı. Babama dönüp baktığımda beni anlamış olacak ki hafiften yüzü düşmüştü.
“Oğlum sen bir aylık izinde değil misin?” diye haklı olarak sordu.
“Görev vakit tanımaz ki baba. Döndüğümde seninle ve abimle bir rakı balık yapalım. Özledim be.” Dediğimde güldü ve sırtıma çok sert olmayan iki tane şamarı geçirdi.
“Ulan eşşek, madem özledin neden kendini ölü gösterdin?” dedi. Yapma baba dercesine baktım yüzüne. Annemle babam beni anlamazken Ayşe’den anlamasını bekleyemezdim.
“Tamam lan hergele, bir şey demedik. Allah’a emanetsin, sağ salim dön yuvanıza. Gözün de arkada kalmasın. Ayşe kızım bize emanet.” Onlar Ayşe’nin yanındayken nasıl gözüm arkada kalırdı ki zaten?
“Ben timi bir arayayım bakayım ne yapmışlar,” dedim ve babamın yanından ayrılıp kaldığım odaya geçtim. Rehberden Şevval’i buldum ve aradım. İlk çalışında açtı.
“Emredin komutanım.”
“Uyumuyordun inşallah Şevval,” dedim alaycı bir tonda, zira bu saatte uyumazdı.
“Yok komutanım, ne uykusu ya! Yeni üsse geldim.”
“Kolay gelsin. Ayşe’nin ailesini ne yaptın? Son durum nedir?”
“Ayşe Hanım’ın yaşadığı fiziksel ve psikolojik şiddet kanıtlandı. Zoraki evlilik de eklenince babası yedi yıl hapis cezasına çarptırıldı, Selim ise beş yıl hapis cezası aldı. Ayşe Hanım’ın annesi ise denetimli olarak serbest bırakıldı komutanım.” Serhat denen itten kurtulmuştuk sonunda.
“Tamam, aferin Şevval. Teşekkür ederim. O zaman yarın görüşürüz,” dediğimde telefondan bir ses yükseldi.
“Yarın buraya mı geliyorsunuz komutanım?”
“Evet Şevval, yarbay çağırdı.”
“Ama siz bir aylık izinde değil miydiniz?” diye sordu.
“Görev tatil dinlemez Şevval. Gelince gideriz, sen de biliyorsun,” dediğimde cevap vermedi; o da biliyordu.
“Görüşürüz o zaman komutanım. Havaalanından almaya geliriz.”
“Tamamdır, teşekkür ederim” dedim ve telefonu kapattım. Asıl mesele ise gidişimi Ayşe’ye nasıl diyecektim? Daha yeni kavuşmuşken tekrardan gidiyordum. Allah’ım, bana bu yaptığın reva mı ya? İlk önce anneme haber verdim. Kadıncağız çok üzüldü ama ses etmedi. Zehra ise tepkisini sıkıca sarılarak belli etti. Bu onun dilinde “Seni bekliyorum” demekti. Umarım en erken vakitte yanlarına dönebilirdim. Daha sonra abim, yengem ve Nursima ile vedalaştıktan sonra sıra Ayşe’ye gelmişti. Uyumuş muydu acaba? Uyanması gerekiyordu; onunla vedalaşmadan gidemezdim. Kapısını çaldım ve beklemeye başladım. Ve onun büyülü sesi kulaklarıma doldu:
“Kim o?”
“Benim Ayşe’m, açar mısın kapıyı?” dediğimde hızlıca kapıyı açtı.
“Merih” dedi sesi çok yorgun geliyordu kulağa. “Senin burada ne işin var?”
“Gelebilir miyim Ayşe’m?” dediğimde kenara çekildi. Betül de ayaktaydı.
“Hoş geldin Merih abi,” dedi o da.
“Hoş bulduk abicim,” dedim. Sonra Betül ablasına baktı ve salondan çıktı. Ayşe saçlarını serbest bırakmıştı; gerdanına düşen tutamlar sanki benim yüreğime düşüyordu. Düz bir ifadeyle bana bakıyordu.
“Seni bu saatte kapıma getiren nedir, Merih Bey?” diye sordu. Sesi bir tık hesap sorar bir tondaydı.
“Güzelim benim, nasılsın?” dediğimde birden yüzü düştü.
“Bu saatte halimi hatırımı sormaya gelmedin herhalde, Merih. Ne oldu, korkutma insanı.” Anlamıştı; akıllı kızdı, hemen anlardı zaten.
“Ayşe’m, kızma ama yarbay beni üsse çağırdı.” Dediğimde gözünde bariz bir şekilde belli olan hayal kırıklığı peyda oldu.
“Ama sen izinde değil misin?” diye sordu, sesi titremişti.
“Görev ne zaman derse o zaman gitmem gerek, biliyorsun.”
“Ne kadar sürecek peki?”
“Bilmiyorum, sadece üsse gelmem gerektiğini söyledi yarbay.”
“Git tabi, görev beklemez ama Ayşe bekler değil mi Merih? Git bir daha da gözüme görünme.” Dedi sinirli bir şekilde ve beni odasından çıkarttı ama ben böyle bırakıp da gidemezdim ki, bir veda bile etmeden. Allah’ım, sen bana sabır ver, bana yardım et yarabbim.
Bizim odamızdan içeri girdim ve kimseyle konuşmadan kendi odama çekildim ben bu kızla ne yapacaktım haksız da değildi ki zalimin kızı
Atağın içinde döne döne sabahı getirmiştim. Uyanınca ilk iş bizimkilere gideceğimin haberini verdim. Hepsi şok olmuş bir şekilde bana bakıyorlardı.
“Oğlum, saçmalama istersen. Sana daha yeni kavuşmuşken hemen göreve mi gidiyorsun?”
“Ne yapabilirim? çağırılınca reddetme gibi bir lüksüm yok, gitmek zorundayım.”
“Ayşe ablam seni affetmez abi, ona göre düşün taşın ve kararını ver.” Dedi Zehra. Haklıydı, beni affedeceği varsa da bundan sonra nasıl affeder bilmiyorum ama benim bir asker olduğumu biliyor. Bir yerden sonra bana anlayış göstermesini beklemekten başka şansım yoktu.
Yeni bölümü beğendiniz mi? Yorumlarınızı bekliyorum arkadaşlar.
Bir sonraki bölümde görüşmek üzere 😍
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |