
Flashback
Okuldan eve geldiğimde çantamı hışımla fırlattım. Bugün yine zorbalığa maruz kalmıştım. İngiltere'ye geldiğimizden beri sanki etrafımdaki herkes benimle uğraşıyordu. Canımı sıktıklarında ödül kazanıyormuşçasına seviniyorlardı.
Lise 2. sınıfa gidiyordum. Yeni yaşıma gireli çok olmamıştı. Annem arkadaşlarımla doğum günümü kutlamamı istemişti ancak üzülmesin diye kendisiyle kutlamamın daha güzel olacağını söyleyerek ikna etmiştim. Kimsenin yüzünü göresim yoktu.
Herkes olmasa da sınıfın belirli kişileri benimle uğraşıyordu. Öğretmene, müdüre, müdür yardımcılarına durumu bildiriyordum elbette ama yeterince bir şey yapmıyorlardı.
Onlar uyarıldıktan sonra bir de üstüne benimle daha çok uğraşıyorlardı. Bıkmıştım! Yaşadığım şeyler hayali bir el tarafından nefes alamamama neden oluyordu.
Kızgındım. En çok da kendime.
Laf atıyorlar, vurmaya çalışıyorlar, herkesin ortasında eziyorlardı. Kendi kendilerine bir şeyler bulup benimle eğleniyorlardı. Sanki dünya üzerinden silinmemi istiyorlardı.
16 yaşında bir kız olarak gençliğe adım adım yaklaşırken artık yaşamak istemediğimi hissediyordum. Babam ve saygıdeğer eşi yüzünden terk ettiğimiz evimizi özlüyordum. Evet, geldiğimde çok küçüktüm ama unutamıyordum. Aklımın bir köşesinde kalıyordu. Hem gelsek de ne değişti ki sanki?
Bazen biri tarafından takip edildiğimi hissediyordum. Sadece ben değil, hepimizin üzerinde sessiz bir el vardı. Annemin özellikle de. Geçenlerde araba kazasından sonra hala buralarda bir yerlerde olduklarına inanıyordum. Annem reddediyordu. Belki de düşünüp kafa yormayayım diye ama öyle olmadığını biliyordum. Buralarda bir yerdeydiler.
Ahsen.
Adımın söylendiğini duyduğumda kaşlarım çatıldı. Bugün yemeğime el konulduğu için aç gelmiştim ve midem bulanıyordu. Sanırım son zamanlarda hayal görüyordum.
Mutfağa gitmek için kalktığımda boy aynamın yanında geçerken kendimle ilgili dikkatimi çeken bir şey yüzünden rotamı değiştirmek zorunda kaldım.
16 yaşındaki ben tam karşımda duruyordu ancak incilerinden çıkan alevler, dudaklarında ki ukala gülüş sanki bana ait değildi. Evet, o bendim ama bir o kadar da benden farklıydı.
Ben, senim.
Dedi ses. Etrafımda bakındım. Biri bana şaka yapıyor olabilir miydi? Yine o zorba tayfanın işi miydi acaba? Muhtemelen. Bunu yapmaktan asla üşenmezlerdi.
Hayır, onlar değil.
Ses yine konuştu benimle. Ne oluyordu, cidden anlamıyordum. Sanırım fazla takmamalıydım. Zaten yaşadıklarımdan sonra düşündükçe kafayı yiyecekmiş gibi hissediyordum. Zorba tayfanın da en sevdiği şey babamın olmamasıydı. Bana vurmaya çalıştıklarında "baban mı seni bizden koruyacak?" gibisine cümleler kurup beni daha çok üzerlerdi. Hayatımda olmamasının kötü yanlarından biri de buydu.
Artık kimse canını sıkmayacak çünkü ben varım.
Bedenimi titreten bir güç tarafından ele geçirildim o an. Aynadaki ben, bana elini uzattı. Beraber sonsuzluğa gitmek ister gibi. Artık hiçbir şeyin beni mahvedemeyeceğini bildiğimden o eli tutmak istedim.
Belki bu şekilde kendimi savunabilirdim. Daha güçlü olabilirdim. Taşıdığım diğer adımla birlikte zaferler kazanabilirdim.
Evet, yapabilirdim.
Ve o eli tuttum.
Flashback end
Bartu'yu hastaneye, annemi de İngiltere'ye göndermemizin üzerinden 2 gün geçti. Tamer ve ben bu süre içerisinde biraz sakinliğin tadını çıkarırken daha sonrasında neler yapabileceğimizi de tartıştık. Şimdi ise bu konuyu ciddi ciddi masaya yatırmıştık.
"Abini yolumuzdan çeksek bile yengen devreye girer. Ya da tam tersini de yapsak aynı şey olacak. Bizim onlar için farklı çözümler üretmemiz gerek." Konunun en başında abimi yeniden takip etmeyi düşündüm. Sonuçta kumarhane işleten kim bilir daha neler yapıyordur? Ama bunu yapsak bile Melissa'ya bir zararı dokunmayacaktı ki. Abimin her haltını biliyor olmalıydı. Babam zaten o ne yaparsa yapsın "oğlum, oğlum" diye geziyordu.
"İkisini de aynı anda oyunumuzdan atacağız." Kendi kendime mırıldanırken Tamer, "O zaman onları ayırma konusunu ele alacağız." dedi. Söylediği şeye kafamı salladım. Bu bizim için en mantıklı olan çözüm yoluydu. Bir taşla iki kuş vuracaktık. Daha önce de konuşup bu şekilde ilerlemenin bize uygun olacağını düşünmüştük ve şu anda da bundan başka bir şey düşünemiyordum zaten.
"Evet, öyle yapacağız." Telefonumu çıkarıp uygulamaya girdim. Abim için bir şeyler sipariş etmeliydim ama yengem henüz bunu görmemeliydi. "Bugünden itibaren başlıyoruz." Bir süre rahat takılmalarını sağlamıştık sonuçta. Şimdi ise seçtiklerimi Tamer'e de göstererek fikrini sorarken en sonunda bir tanesine karar verip satıcıyla iletişime geçtim. Adres bilgilerinden sonra not eklettirmeyi unutmadım. Kuru kuruya çiçek gönderilmezdi, değil mi?
Her şey dakikalar içinde olup biterken geriye bir tek hediyemizin gelmesi kalmıştı. Ofise gönderilebilecek en makul hediyeyi seçmiştik. Başta arkadaş canlısı gibi görünen hediyemize daha sonrasın da boyut atlatmayı düşünüyorduk.
"Çiçeğinde ismi bi' garip. Geber gibi." dediğinde gülmeye başladım. En mantıklı geleni buydu ama. Gül göndermeyi sona bırakmıştık. Başta abim yanlış geldiğini sanacak ama her seferinde daha güzeliyle karşılaşıp meraklanacaktı.
"Sana da bir tane gerbera almamı ister misin?" Kafamı olumsuzca salladım. Bir gerberaya ihtiyacım yoktu. Ben böyle iyiydim.
"Nota ne yazdırdın?" diye sordu. "Hoşuna gidecek şeyler işte ama ciddiye alır mı, bilmiyorum. Beni direkt gazeteci de sanabilir." Yani bir sürü ihtimal vardı ama biz de bu ihtimallere karşı abimi ikna edecektik. Bizi öyle biri sanmayacaktı. Sanmaması gerekiyordu çünkü.
Çiçek gelene kadar burada beklemeyi düşünüyordum. Kendi gözümle görmem gerekiyordu. Evet, getiren kurye buraya uğramayacaktı ama abim onu alır almaz çöpe atacağı için oradan görebileceğime inanıyordum. Göremesem satıcıyı arar ulaşıp ulaşmadığını sorardım zaten.
"Tamam, şimdi dün de konuştuğumuz gibi sıradakine geçelim." Çiçekleri beklerken hareket etmeliydik, değil mi? Abimin inanması için elimizden geleni yapacaksak buna daha hediyemiz gelmeden başlamalıydık ki ben şu anda telefonumda gezinmeye başlamıştım bile.
Kavga etmeye çok alıştığım için şimdi öyle sessiz sedasız bir şeyler yapıyor olmak sıkıcıydı. Neyse canım güzel günler bizi bekliyordu sonuçta.
"Yaz için tatil yeri mi baksak?" dedi sevgilim. "Aklında nereler var?" Gezi planlamalarını güzel yapıyordu. Her seferinde minik sürprizlerle beni şımartıyordu. "Burada yapalım bence. Her hafta başka bir şehri ziyaret ederiz."
"Olur, yapalım. Hatta bir ara ailelerimizi de davet edelim. Onlar da özlemiştir burayı. Dedem sürekli özlem çektiğinden bahsediyordu." Kendisi bir İngiliz'di ama Türkiye'yi kendi vatanıymış gibi görüyordu. Babam ve ailesi yüzünden yaşananlardan sonra bir daha buraya ayak basmadığı için sürekli özlüyordu.
"Tamam, ben o kısmı hallederim." Zaten yaza da daha çok vardı. Kış yeni girmişti hayatımıza. Yaz gelene kadar çok şey geçerdi üzerinden. O yüzden şimdiden tatil havasına girmek yerine şu anki hayatıma kaldığım yerden devam etmeliydim.
...
"Abim ilk çiçeği yediğine göre sıradakini gönderebiliriz. Bunun diğerine göre biraz daha hoş bir şey olmasını istiyorum. Abim, gönderen kişinin kendisinden hoşlandığını düşünmesi gerek. Üzerine de hayallerimin erkeği notunu düşersem bence çok güzel olur." Dalga geçerek sevgilimle konuşurken sıradaki çiçeğe bakınıyordum. Gerekirse günlerce hediye gönderebilirdim. Yeter ki abim kanmaya başlasın.
"O değil de acaba yengen ne yapıyor? Aklında başka plan var mıdır ki?" dedi Tamer düşünceli bir şekilde. "Hayatım çok fazla düşünme. Boşuna paranoyaklaşmayalım. Şimdilik hedefimiz abim." İçinin rahat etmediğini görebiliyordum.
"Şunu beğendim. Sen bir bak bakayım." diyerek ona gösterdim ve bir şey söylemesini bekledim ancak modu hala aynıydı. Odaklanamıyordu.
"Sağdakini beğendim." İsteksizce konuştuğunda telefonu bırakıp tüm ilgimi kendisine verebilmek için bedenimi onun olduğu tarafa döndürdüm. "Başımıza bir şey gelmeyecek. Melissa o kadar da zeki değil. O bir şey yapmadan biz yapacağız." Elimi bacağına koydum ve kafamı hafifçe sağıma yatırdım. Hafif bir gülümseme de kondurdum yüzüme.
"Yüzdük yüzdük kuyruğuna kadar geldik. Biraz daha dişimizi sıktığımızda her şey bitecek. Boşuna endişelenerek kendimizi yoruyoruz. Hem ayrıca Melissa için de birini ayarlayacaktık zaten. Şu abimin işini halledelim. Sonra onunkini de sağlama alırız ama tabii için rahat etmiyorsa şu anda da birileriyle görüşebiliriz." dedikten sonra sevdiğim adamın yüzü, bir zamanlar avucumun içi gibi bildiğim o çehre yok olmaya başladı. Dokunmak istiyordum ama parmaklarım kayboluyor gibiydi.
"Tamer," Seslendim ama fısıltım rüzgarda yitip gitti. Anılarım, renkli cam kırıkları gibi dağılıyordu zihnimde. "Ahsen buradayım." Elimi yüzüne koydu ama elim de onun yüzüyle birlikte yok oluyordu. "Bak buradayım."
Çocukluğumda bu hayatın en canlı rengiydim. Şimdi ise yavaş yavaş silinen bir fotoğraf karesiydim.
"Ahsen beni duyuyor musun?" Tamer'in sesi de kulaklarımda bir yankı olarak kaldı.
#Victoria'dan
Bulanıklaşan her şey yerli yerine otururken ilk karşılaştığım şey Tamer'in endişeli hareleriydi. Bazen çok şiddetli geçişler yapıyorduk Ahsen'le. Bazen de bunun kadar yumuşak oluyordu ama her seferinde endişeli bir çift gözle karşılaşıyordum.
"Ahsen yok. Victoria verelim." dediğimde kafasını sağa sola salladı. "Bari benden hazzetmediğini bu kadar belli etme. Varlığımdan haberdarsın ve bir anda ortaya çıkabileceğimi de biliyorsun ama hep nefretle bakıyorsun. Her seferinde Ahsen'e bir şey olacakmış gibi endişelenmeyi de kes. Çok yapmacık görünüyorsun."
"Senden nefret etmiyorum. Ayrıca onun için gerçekten endişeleniyorum ama sen bunu anlayamazsın." Saçlarımı savurarak koltuğa yaslandım.
"Öyle diyorsan öyle olsun."
"Seninle tartışmak istemiyorum Victoria." Telefonu işaret etti. "Ahsen de abisine çiçek yollayacaktı. Onu da sen yap." Emir vermesinden hiç hoşlanmasam da bunu Ahsen için yaparak çiçek siparişini verdim. Notu da zaten hazırlamıştı kendisi. O yüzden hiç uğraşmama bile gerek kalmamıştı. Bir tuşa basmam yetmişti.
Yanından kalkıp odaya koştururken arkamdan, "Hiçbir yere çıkamazsın!" diye söylense de onu duymazdan gelip dolaptan en sevdiğim beyaz elbisemi çıkardım. Beyaz elbisem, kıyafetlerimin arasında birinci sırayı hep koruyordu. Nedeni de kendimi bu şekilde korku filminde gibi hissediyordum. Akşam oluyordu ve ben beyaz elbiseyle sokaklarda dolaşıyordum. Çok eğlenceliydi!
Ahsen gibi yapmayarak saçlarıma toka takmadım. Toplu olmasını hiç sevmezdim. Açık olunca kendimi daha özgür hissediyordum. Saçlarım rüzgarın tadını çıkarıyordu.
Çantamın içine tornavidamı ve makasımı da koyarak çıkarken Tamer önümü kesti. "Sana hiçbir yere çıkamayacağını söyledim."
"Senden izin alan yok Tamer Köseoğlu. Biliyorsun ben kimseden izin almam. İzin veririm." Omzundan ittirerek önüne geçerken kolumdan tutup ona dönmemi sağladı. "Tehlikede olduğunun farkında değil misin?" Göz devirdim. "Evden çıkmasam bile başka yöntemler denemeyecekler mi sence?"
"En azından gözümün önünde olacaksın."
"Gözünün önünde olsam ne olur, olmasam ne olur? Sen beni korumayı beceremezsin ki." Onu küçümsemek benim hayat felsefem olabilirdi. Ağzıma geleni söylüyordum. O ise öylece bakakalıyordu.
"Ben olmasaydım geçen sana araba çarpacaktı."
"Haklısın kanka. Çok sağ ol."
"Kanka deme bana."
Kolumu ondan kurtarmaya çalıştığımda biraz bile oynamamış olması sinirlenmeme sebebiyet verdi. "Hemen şimdi çek o elini." diye nazik bir uyarıda bulundum. "Hayır, çekmeyeceğim." Benimle inatlaşıyordu. Tamam, o zaman.
Kendinden emin görünüşü gidemeyeceğimi zannederken dişlerimi yapıştırdım kolumdaki eline. Yemekten çok koparıp atmak ister gibi kuvvet uyguladım. "NE YAPIYORSUN!" Sesinin dozu artarken devam ettim. Tüm çabam taşlaşmış bir ekmekten bir ısırık alabilmek içindi.
İnlemesi tüm evi doldururken hala kolumu bırakmayışından dolayı ben de ayrılmadım canlı ekmeğimden. Acıyla kıvranmasından zevk aldığım dakikaların fazla sürmemesinden kaynaklı biraz üzülsem de elini çekmek zorunda kaldığı için vakit kaybetmeden kendimi evden attım.
"Seni bulacağım Victoria!" Bunlar duyduğum son kelimeleri olmuştu.
Binadan çıktıktan sonra geçenlerde gittiğim gece kulübüne gitmekten vazgeçtim. Tamer beni orada bulmuştu. Bu sefer farklı bir yerde takılmalıydım.
Arkamdan Tamer'in gelip gelmediğini kontrol ederken boş bir taksi göremeyince hızlı adımlarla ilerledim. Henüz hava kararmamıştı ve gökyüzü oldukça güzel görünüyordu. Pembe ve turuncu iç içe geçmiş gibiydi. Biraz tadını çıkarıp sonra ayaklarımın beni götürmek istediği yerde bulunurdum.
Adrenalin sıfır olduğu dakikalarda buraya yakın olan meydana geldim. Daha öncesinde sadece önünden geçtim ama bugün bir şans vermeliyim diye düşünüyordum ki İlayda'yı gördüm. Bana eşlik edecek güzel kız buradaydı. Elimi kaldırıp ona doğru sallayıp yanına vardım birkaç saniye içinde.
"Görüşmeyeli nasılsın?" Bana baktı ve baktı. "Sen misin Victoria?" Kafamı salladım. Elbette ben olacaktım. Başka kim olacaktı- Evet, tabii ya Ahsen'le karşılaşmışlardı. Emin olmak için soruyordu.
"Sana çok benzeyen birini gördüm de. Yan yana gelseniz ikiz kardeşsiniz diyeceğim." Şaşırmış gibi yaptım. "Cidden mi?"
"Evet, cidden. Aşırı benziyor sana."
"Bir gün tanışmak isterim kendisiyle." dedikten sonra İlayda'dan bir tepki beklemeden konuşmaya devam ettim. "Hadi bir yerlere gidelim. Hem daha eğitimimiz bitmedi." Koluna girip kendimle sürüklemeye başladım. "O adamla ilgili bir şey olmayacak, değil mi?" Bu kadar isteksiz olduğunu belli etmeseydin keşke canım.
"Buldum!" dediğinde duraksamak zorunda kaldık. "Ne buldun?"
"Bu sefer ben seni bir yere götüreceğim." Tamam, bu fikir o kadar da kötü gelmiyordu. İlayda eminim beni, benim gibi saçma bir yere götürmeyecekti ama soluğu nerede alacaktık ki?
"Nereye gideceğiz?" dedim merakla. Birlikte olduğumuz zamanlar azdı. O yüzden neyi sevip sevmediğini bilmiyordum. Üstelik tahmin etmem de biraz zordu.
"Gidince görürsün Victoria." dediğinde belki bir ihtimal gecelere akacağız sandım ama o beni kimsenin bilmediği, bilse bile giremediği bir yere getirmişti. Bir çiçek bahçesine. Bahçe bir ressamın paletinden dökülmüş gibiydi. Kadife güller, mahcup menekşeler, gökyüzüne hasretle uzanan laleler... Her biri kendi hikayesini fısıldıyordu kulağıma. Arılar, bu renk cümbüşünün çalışkan notaları gibi vızıldayarak çiçekten çiçeğe bir melodi taşıyordu adeta.
Kalbimi yavaşlatıp içimi huzurla doldurmuştu.
Bu bahçe yalnızca topraktan ve yapraktan ibaret değildi. Burası, dünyanın gürültüsünden kaçıp saklanmış, nefes alan bir sırdı.
"Buradaki ilk çiçekleri diken dedemmiş. Sonrasında tanımadıkları insanlar da ekmeye başlamış. Dedem bu sayede çok fazla arkadaş edinirken devlet de burayı koruma altına almak istemiş. Dedem ve arkadaşlarına bahçeye bakması için görevlendirmiş. Şimdi dedem yok ama arkadaşları bunu yapmaya devam ediyor."
"Çok güzelmiş." İlk defa huzuru tadıyordum sanki.
"Fotoğrafını çekmemi ister misin?" Ahsen'in telefonuna uzandı elim. Benden daha hevesliydi. Onu kıramıyordum bazen. Yaseminlerin de yanına oturdum. Birden fazla fotoğrafımı çekti art arda.
"Çok güzel çıktın Victoria. Normalde de çok güzelsin zaten."
"Teşekkür ederim. Sen de çok güzelsin." diye karşılık verdim ona. Sonrasında bir başka çiçeğin yanına kurulup beni çekmesini sağladıktan sonra yanıma gelerek kendi telefonundan hatıra kalması için ikimizi de çekmek istemişti. Normalde yapmayacağım şeyleri bu kızla yapıyor olmama şaşırıyordum.
"Seninle tanıştığım için kendimi çok şanslı hissediyorum. O gün sen yanımda olmasaydın kim bilir başıma neler gelirdi?" Yüzüne üzüntü çöktü. "Ama bak bir şey olmadı çünkü ben zamanında yetiştim."
"Evet, yetiştin. İyi ki varsın." Kollarını uzatınca tereddüt etmeden sarıldım ona. İçimde kelebekler uçuştu. Arılar da bizi çiçek zannederek etrafımızda dolandı. İki büyük çiçeğin birbirine sarıldığını ilk defa görüyorlardı sanırım.
"Bu bahçe günün belli saatlerinde açık ama ben bunaldığımı hissettiğimde çiçeklerimle vakit geçirerek nefes alıyorum." Birbirimizden ayrıldık. İlayda'nın aklından bir fikir geçiyor olmalıydı. "Bugünü burada birlikte geçirelim mi? Kimse bizi bulamasın. Yalnızca sen ve ben olalım. Birbirimizi tanıyalım."
Gülümseyerek baktım ona. "Olur, öyle yapalım."
________
nasil gidiyor sizce??? arada emin olamiyorum da :((
yine de seviyorum bu kurguyu hic bitirmek istemiyorumm
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 172 Okunma |
119 Oy |
0 Takip |
24 Bölümlü Kitap |