
Bartu'dan duyduklarımla yerimden ayrılarak onun olduğu tarafa çevirdim kendimi. O ise eliyle kapıyı işaret etti. Görünmezdi sanki. Duvardaki renk gibi bembeyazdı. Doğruyu söylemek gerekirse gerçekten anlaşılması güçtü. İyi kamufle etmişlerdi.
"Hadi içeri girelim."
"Girelim girelim de bizi tam olarak nasıl bir ortam karşılar, bilmiyoruz. Temkinli olmalıyız." diyen Tamer'i, Bartu takmayıp kulpu tutup sessizce indirdi. Kapı açıldığında bizi upuzun bir koridor karşıladı. Koridorun ortasında kocaman bir avize etrafı aydınlatırken kırmızı bir halının serildiğini yeni fark etmiştim. Zenginlerin hoşuna giderdi kırmızı halı da yürümek.
Koridora doğru birkaç adım attım etrafı daha iyi görebilmek için. Hemen sağımızda bir kapı vardı ve üzerinde büyük harflerle 'MAN' yazıyordu. İngilizce yazmasının sebebi buraya yabancıların da gelmesi olabilir miydi? Evet, olabilirdi. Bu odanın 2 metre kadar ilerisinde de aynı yazı stiliyle 'WOMAN' yazıyordu. Telefonda bahsettikleri odalar bunlardı.
"Nasıl gireceğiz içeri?" diyen Bartu'ya, "Kılık değiştirmeliyiz. Bu şekilde giremeyiz kumarhanelere." dedim.
"Kumarhane mi? Benim de aklıma kumarhane olduğu gelmişti." Evet, küçük kardeşim kesin gelmiştir aklına.
"Ben kadınların olduğu bölüme gidiyorum." Tamer elimi tuttu. "Ahsen gitmesen mi?" dediğinde gözlerim sonuna kadar açıldı. Ben küçücük bir çocuk değildim. Bazen üzerime fazla düştüğünü hissediyordum. Biz bu yola beraber çıktıysak sonuna kadar beraber gitmeliydik. "Gideceğim, Tamer. Halledebilirim. Kendime güveniyorum. Bana kalırsa siz gitmeyin asıl." Bartu'yu işaret ederken ona yakalanmamaya çalıştım.
Tamer ise yüzünü astı. Bartu ile takılmak pek de hoşuna gitmemişti anlaşılan.
"İkinizin aşk dolu cümleleri bittiyse gidebilir miyiz artık?"
"Gidebiliriz, Bartu." diyerek onlardan önce ilerledim. Her iki kapı da kapalıydı. Bu şekilde gidersem direkt yakalanırdım ama başka ne yapabilirdim ki?
Kadınlarının odasının yine 2 metre kadar uzağında ki bir odayı görünce duraksadım. Bu da neyin nesiydi, derken kadın personellere ait olduğu yazısını okuduğum an hedefimi şimdilik değiştirerek oraya yöneldim. Yüzümdeki maskeyi düzeltip şapkamı ve gözlüğümü çıkardım.
Aralık olan kapıyı iterek içeri girdiğimde kimseyi göremedim. Aynanın önünde duran elbiseler, makyaj malzemeleri, peruklarla aklım karışmıştı. Bunlar nasıl personel kıyafetiydi?
Zenginleri eğlendirmek için neler yapıyorlardı?
"Sen de kimsin?" Arkamdan gelen sesle olduğum yerde kalırken bir anlığına zaman durdu. Kalbim kulağımda atarken gözlerim kaçacak yer aradı. Bunca zamandır orada burada saklanmanın ağırlığı omzumdan bir yük gibi inerken yerini bir kabullenme aldı. Tamer gitmemi istememesinde ne kadar haklı olduğunu tam şu anda anlamamı sağlamış oldu.
"Sana sen de kimsin, diye sordum. Kimsin ve burada ne yapıyorsun?" derken ses bana daha çok yaklaştı. Kolumdan tutup beni kendisine çevirdi. Simsiyah saçları, dizlerinde biten kalem eteği ve sıkı gömleğiyle 30'lu yaşlarında bir kadındı benimle konuşan.
Peki ben kimdim?
Neden buradaydım?
"Ben- ben arkadaşım için geldim." dedim kadına bir cesaretle. Aklıma gelen ilk yalanı kullanıyordum ve umarım işe yarardı ama kadın ters ters bakmayı sürdürüyordu.
"Arkadaşım hasta olduğunu ve bugün işe gidemeyeceğini söyledi. Ben de onun yerine gelebileceğimi söyledim. O da bana buranın adresini verdi." Kadın hala sertçe bakarken yutkundum. Yalan bir hastalık gibiydi. İnsan söyledikçe alışıyor ve daha fazlasını söylüyordu. Söyledikleri de aklında kalmıyordu. Unutuyor ve o yalanın üzerine farklı yalanlar üretiyordu.
"Ha!" dedi kadın sanki hatırlamışçasına. "Demek sen Sea'nin yerine geldin. Biz onlara bu tür şeylerin yasak olduğunu söyledik ama."
"Efendim paraya ihtiyacım olmasa gerçekten gelmezdim. Ben ısrar ettim. Onun hiçbir suçu yok." Yalvaracak moda geçerken kadın elini kaldırdı. "Tamam, sus. Dramdan nefret ederim. Bugünlük bir şey demeyeceğim ama bir daha böyle olursa Sea'nin işine son vermek zorunda kalacağım."
"Teşekkür ederim efendim. Çok teşekkür ederim."
"Senin niye yüzünde maske var?" dedi sorgulayıcı bir tonda. "Sea bana yüzümüzü kimseye göstermemiz gerektiğini söyledi. Ben de o yüzden maske taktım."
"Hm, doğru söylemiş ama misafirlerin yanında takmayacaksın. Sea'nin kıyafetleri de 5. aynanın önünde. Bugün onun gibi davran. Sakın yanlış bir şey yapma. Kendini iyice gizle. Melissa hanım böyle bir şey yaptığımızdan haberi olursa ikimizi de bitirir. Giyindikten sonra da en sondaki kapıdan içeri gireceksin." 10 tane ayrı konudan bahsettikten sonra kapıyı da işaret parmağıyla göstermişti.
"Tamam, efendim. Elimden geleni yapacağım."
"Adım Candan. Bir şey olduğunda 'Candan hanım' diye seslen. Efendim falan deme. Peki senin adın ne?" Benim adımı ne yapacaktı ki? Tabii ya, Sea adındaki kişiye beni soracaktı. Yoksa ne yapacaktı ki adımı?
"Efendim sanırım sizi çağırıyorlar." dedim yeni bir yalanla. O sırada bahsettiği aynanın önüne geçtim. "Ben de hemen hazırlanayım. Misafirlerle ilgileneyim." Bir şey demeyerek dalgınca beni onayladı ve soyunma odasından çıktı. Ben ise pembe tüllü elbiseyle baş başa kalmıştım.
Tüllü elbiseye yakışır aynı tondaki peruğu ve yine aynı renkte ki gözlüğü aldım ve arkada ki kabine yöneldim. Cüzdanım ve telefonum haricinde her şeyimi buraya bırakırken içim rahattı. Yakalandığım an bu kıyafetlerle topuklayabilirdim.
Üzerimi çıkarıp elbiseyi hızla geçirirken uzun deri topuklu olan botlara baktım kısa süreliğine. Sea her kimse bence seçimleri çok da güzel değildi. Pembe tüllü elbisenin altına bu gider miydi ya? Ben olsam daha güzel bir şey seçerdim de şu anda bir defileye katılmadığımdan çok da sorgulamasam iyi olurdu. Hem eşyalarımı saklamam da bana yardımcı olurdu.
Botları da giydikten sonra saçlarımı sıkı bir şekilde toplayıp topuz haline getirip pembe peruğu da taktım. Ardından gözlüğü de yüzüme yerleştirip kabinden çıktım.
Bunlar tanınmamam için yeterli değildi. Makyaj malzemeleri ile göz göze gelirken kırmızı ruju elime alıp dudaklarıma götürdüm. Evet, biraz renk katacaktım. Gözlüklerimi de kısa süreliğine çıkarıp koyu renklere fırçayı batırırken bir saniye bile düşünmedim. Düşünürsem bırakıp giderdim çünkü.
O kadın yine gelmeden fırçayı gözlerimde gezdirip yeterli olduğunu görünce gözlüğü de alarak bir kez daha baktım kendime. Tamam, bu şekilde daha az tanınırdım. Abimin eşiyle karşı karşıya kalmadığım müddetçe kimse beni tanıyamazdı. Gerçi daha yüz yüze gelmemiştik kendisiyle.
Masanın önünde ki yaka kartını elbiseye taktıktan sonra artık hazır olduğumu söyleyebilirdim. Bahsettiği kapının önüne gelip açmış ve sonunda alana giriş yapmıştım.
Şık bir kumarhane olduğunu görüyordum. Enine dar boyuna uzundu. Her yerde yuvarlak masalar vardı ve tam ortada o masalardan daha büyüğü bulunuyordu. Botumun arasına sıkıştırdığım telefona uzanırken bunun bu kadar zor olacağı aklıma gelmemişti.
Henüz kimse bana bakmıyorken telefonumu çıkardım ve kamerayı açtım. Ardından videoyu başlatarak 5-6 saniye kadar çekmeyi başardıktan sonra telefonu yine aynı yerine koyarken, "Sea hadi şunları dağıt." diyen kişiye yakalanmadan doğruldum.
"Tabii dağıtayım." Neyse ki yüzüme bakmamış ve hemen gitmişti. Bardakları isteyenlere dağıtırken büyük masa da oturan bir kadın, "Sea, canım bakar mısın?" diye beni çağırınca o tarafa yürüdüm. Bu kadın babamın arkadaşı olan Can beyin eşi Gülbahar hanımdı. Demek onlar da geliyordu.
Adımı misafirler de biliyorsa Sea bayağı kıdemliydi. Onu bulabilir miydik ki acaba? İşimize çok yaradı.
"Buyurun ne istemiştiniz?"
"Sen ne yaptın kendine kızım?" Gülümseyip kendi etrafımda döndüm. "Biraz renk katmak istedim. Güzel olmamış mı?" Pek de memnun olmuşa benzemiyordu. "Yani biraz değişik olmuş. Renk katmak isterken sesini de mi kalınlaştırdın?" Benim sesim kalın mıydı?
"Hayır, tabii ki. Sabah soğuk bir şeyler içtim. Ondan sanırım." Birkaç kez öksürdüm inandırıcılığımı artırmak için. "Anladım. Sana gelinimi gösterecektim, hatırlıyor musun?" Hadi ama teyze ne gelini? Ben senin gelinini şu anda ne yapayım? Bundan daha önemli işlerim var.
"Evet, demiştiniz."
Kadın mutlu bir şekilde telefonunu karıştırırken Melissa'nın nerede olduğuna bakındım. Onun da içinde bulunduğu fotoğraflara ihtiyacım vardı da.
"Bak gelinim bu." dediğinde kim olduğunu öğrenmek için telefona bakarken gözlerim şokla açıldı. "Gelinim Ahsen Karteller. Onu en küçük oğluma alacağım." Bu? Bendim?
Kafasına göre beni gelini olarak mı seçmişti bu kadın?
Tamam, sakin olmalıydım. Beni beğenmiş olabilirdi. Sonuçta benim de bir giderim vardı.
"Bu hanım Melissa hanımın eşinin kardeşi, değil mi?"
"Evet, o. Çok güzel kız. İngiltere'deymiş. Biz de gelmesini istedik İhsan beyden. Bizim için getirtti. Zaten o sıra basın da falan haber yapmıştı. O yüzden kız basından dolayı geldiğini sanıyor." Duyduklarımla kendi fotoğrafıma bakakaldım. Ben babam için bir maldan ibarettim. Beni sevmediğini biliyordum ama bu kadar da olacağını düşünmemiştim.
"Kız biraz buraya alışsın ondan sonra oğlumla evlendireceğiz."
"Ama ya kız istemezse?"
"İstemek zorunda. İstememe gibi bir lüksü yok. Can, kızları karşılığında onlarla iş yapacak. Sermaye koyacağız Ahsen için. Hem biz sayılı zenginlerdeniz. Bizi istemeyecek de kimi isteyecek, değil mi?" dedi büyük bir kibirle.
Çocukluğumdan kalan 'babam' kelimesi benim için hep eksik, hep yabancıydı. İçimde kırılan bir şey vardı ama kimse duymuyordu. Duyması gereken kişi duymuyordu en çokta. Bazen kendime daha ne kadar üzülebilirdim, diye soruyordum çünkü zamanında çok sarsılmıştım ama bu beni büyüyünce güçlü biri yapmaktan çok daha da kırılgan hale getirmişti. Ona olan sevgim yıllar önce yerini mesafeye bırakmıştı kendimi korumak için ama ben bu mesafeyi ona karşı yeterince koyamamışım, onu fark ettim.
"Gelinim çok güzel ama. Tam benim oğluma layık. Boyu boyuna." Araya kendi oğlunu katan kadına karşı iğrenme hissettim. Ben olmadan benim hakkımda çoktan anlaşılmıştı. Babam beni onlara çoktan satmıştı.
"Sea bana da bir içecek bırak. Gelinim için gelinlik bakacağım. Onun için aklımdaki modelleri ayırtacağım."
"Ay sen de gelinim gelinim diye tutturdun. Yeter artık oynayalım!" Yanındaki kişi ona karşı konuşurken tepside kalan son bardağı güçsüzce onun önüne bıraktım.
Sen hiçbir şey yapmayı beceremiyorsun, Ahsen. Korkağın tekisin. Buraya gelirken kendine çok güveniyordun ama şimdi duyduğun 2 cümleyle yıkılıverdin!
Aptal!
Tırnaklarımı kendime batırarak canımı acıttım ancak acıyla doğrulabilirdim. Kendime bağırmak, çağırmak isterdim çünkü o sesi bu şekilde susturabilir ve kontrolümü kaybetmeyebilirdim ama şu anda müsait bir ortamda değildim.
"Melissa bize katılsana!" Can beyin eşi yengeme seslenirken geriye doğru çekildim. Kendime acımanın ne yeri ne de zamanıydı.
Elimdeki tepsiyi kamufle ederek telefonuma uzandım yine.
"Çok isterdim Gülbahar hanım ama bugünlük size eşlik edemeyeceğim." Kadın üzülürken Melissa elini onun omzuna koydu. "Neden edemeyeceksin? Kocan mı istemiyor yoksa?" dediğinde masadaki herkes güldü. Ben ise bir etrafı kontrol ediyor, bir de telefonumla ilgileniyordum.
"Yok canım. Bana karışmaz o. Bu akşam yurt dışından gelen misafirlerim var. Onlarla ilgileneceğim. Sonra yine bir ara masanıza uğrarım."
Yine videoyu başlatırken, "Ahsen kızımızla bir daha ne zaman görüşebiliriz? Babanıza söyleyin de yakın bir zaman da akşam yemeği yiyelim. Oğlumla kaynaşsınlar." dedi kadın. Delirmeme ramak kalmıştı.
"Aceleniz ne canım? Babam bir söz verdiğine göre kesinlikle tutacaktır. Ahsen en yakın zamanda gelininiz olacak."
"Aman kızın aklını çelerler falan. Gerçi o kadar da önemli değil de ne olur ne olmaz. Oğlum kızı yakından bi' görsün de."
Bu erkek çocuklarına karşı duyulan aşırı sevgi beni çok fazla sinirlendiriyordu. Ben de bir insan değil miydim? Neden benim de fikrim sorulmuyordu?
"Tamam, ben Poyraz'la bir konuşayım. O da babamla konuşup iş bahanesiyle bir yemek ayarlatsın."
"Aferin kız sana."
Masadakiler oyunlarına dönerken videoyu sonlandırıp daha fazla burada kalmak istemedim. Henüz yakalanmamıştım da zaten. İstediğimi de almıştım. Artık gidebilirdim.
"Sea bir baksana!" İşte tam da Melissa bana seslendiğinde bunun biraz daha zaman alacağını anladım.
Kendi kendime kalıp üzülmeme dahi izin verilmiyordu.
"Efendim Melissa hanım." Göz göze gelmemeye çalışarak onu dinlemeye koyuldum. "Odanın sonunda bir masa var. Sabah ben süsledim. O masaya her türlü yiyecek içeceği yerleştirin. Misafirler gelmeden hazır olsun."
"Siz nasıl isterseniz."
Melissa giderken ben de bar kısmına yönelip bana söylenileni ilettikten sonra dolu bir tepsi hazırlandı ve benimle beraber toplamda 3 kişi görevlendirildi. Birlikte süslü olan masayı doldurduktan sonra masanın başında beklenmemiz istendiğinden bir yere ayrılamadım. Eğer şimdi gidersem abimle yengem bir terslik olduğunu anlayacaktı.
"Sea sen iyi misin? Biraz solgun görünüyorsun." dedi yaka kartında Bee yazan kişi. "Candan hanım hasta olduğunu söylemişti. Neden geldin ki?" Diğer kız da soru sorarken, "Mecbur kaldım." dedim.
"Bence sen git dinlen. Buraya başka birini ayarlayalım."
"Melissa hanım benim ilgilenmemi söyledi Bee."
"Yine de şansını dene bence. Bak Candan hanım geliyor. Ona soralım."
Candan hanım masayı gözleriyle kontrol edip üçümüzde gözlerini gezdirirken Bee, "Candan hanım, Sea hasta. Bence masayla ilgilenmesi için başkasını görevlendirelim." dediğinde kadın bana baktı. Uygun olmadığımı o da direkt anlamıştı. Ben Sea olsaydım hasta da olsam benim kalmamı isterdi ama ben Sea değildim işte.
"Evet, Melissa hanım bugün gelen misafirleri için çok özendi. Sea istemeden bir hata yaparsa çok sinirlenir."
"O zaman Sun sen gidip J'yi çağır. Sea sen de benimle gel." Kafamı sallayarak masadan uzaklaşırken kızlara içimden teşekkür ettim. Onlar olmasa bütün gece burada tıkılı kalacaktım.
Ortamı terk ederken Gülbahar hanımın ne kadar eğlendiğini gördüm. Az önce olanlar yüzünden hem sinirlenip hem de ağlayasım gelmişti ki tam o sırada ayağım takıldı ve yere düştüm. Herkes gelen sese, yani bana dönüp baktığında peruğumun tam da o kadının olduğu tarafa doğru gittiğini görünce saçlarımı yolmak istedim. Bu esnada Candan hanım benden bir halt olmayacağını anlamış gibi görünüyordu.
"Sea peruğun düştü!" Can beyin eşi bana seslendiğinde yerden kalkıp peruğu almak için yürüdüm. Herkes ben düştükten sonra kısa bir süre içinde önüne geri döndüğünden şu anda daha az gergin hissediyordum.
"Sen ne kadar değişik görünüyorsun bugün. Sanki Sea değil de tanıdığım biri gibisin." Peruğu hızla kafama geçirip "Eğlenceli vakit geçirmenizi dilerim." diyerekten Candan hanımı takip ettim. Beni soyunma odasına götürmüştü.
"Bence sen bu işi yapamayacaksın. Kimse anlamadan git. Biri sorarsa ben zaten idare ederim."
"Anladım Candan hanım."
"Burayı da unut. Böyle bir yere hiç gelmedin, tamam mı?"
"Tamam."
"Aferin. Melissa hanım gelmeden üzerini değiştirip çık."
"Peki."
Bu gecenin erken sonlanmasına sevinirken öğrendiklerimden dolayı hala elim ayağım titriyordu. Babama ve ailesine kızgındım. Tabii en çok da kendime. Ondan intikam alma uğruna gelmiştim onca yolu ve sanki beraber yemek yediğimiz günden sonra bu amacımdan caymış gibiyken gerçekler bir tokattan fazlasını yüzüme çarparak bana her şeyi göstermişti. Babamın iyi bir insan olabileceğine inanmıştım ama o benden kurtulana dek böyle davranıyordu. Beni evlendirdikten sonra yüzüme dahi bakmayacaktı.
Üstümü hızlıca değiştirdikten sonra kendimi koridora attım. Tamer ya da Bartu ikisini de şu anda görmek istemiyordum. Bana ne olduğunu soracaklardı ve ben bir yalan uyduramayacaktım.
Muhtemelen Bartu'nun evlendirileceğimden haberi vardı ve susuyordu. Kendisi babama kanıtları gösterdikten sonra tahta oturacak ve kimse kendisine karışamayacaktı. Ben onun için tehdit bile değildim.
Her şey çok mükemmel değil miydi ya?
Bana biraz katlandıktan sonra yine kurtulacaklardı.
Oh ne güzel!
Ama bu sefer öyle olmayacaktı. Başlarından gitmeyecektim. Onların canını okuyacaktım!
_________
bir bolumun sonuna daha geldik nasil buldunuzz
kendinize dikkat edin gorusmek uzere bebeklerimm
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 161 Okunma |
116 Oy |
0 Takip |
21 Bölümlü Kitap |