
Hazırlanmış ve evden çıkmıştım. Annemlerin bu sabah işi olduğu için ben uyurken evden çıkmışlardı. Okul o kadar uzakta değildi. Yürüyerek on dakikada varabilirim.
Evimin olduğu sokağı geçmiştim. Bu sabah hazırlanırken saçıma ayrı bir özen göstermiştim. Üzerinden ütü geçmiş gibi dümdüz yapmıştım. Dünkü antremandan sonra saçım kabarmıştı. Kabarık saça tahammülüm yoktu.
Kaldırımda yürürken yüzüme esen hafif rüzgardan dolayı saçlarım havalanıyordu. Sanki podyumda yürüyormuşum gibi. Bunu oldum olası sevmişimdir.
Yürümeye devam ederken birinin ellerini kafamda hissettim. Sonra elleri kafamdan ayrıldı. Yanıma geldi. Zehra'ymış. Rahatladım.
Başka biride olabilirdi. Düşünmek bile istemıyorum. "Günaydın."
"Günaydın." Sesi her zamanki gibi ciddiydi.
"Seni başka birisi sandım. Korktum yani."
Gözleri şüpheyle kısıldı. "Kim mesela?" Anlamıştım kimden bahsettiğini. Taktı şuna ya. Beni onla mı shipliyor acaba? Devam etsin. Gerçek olmayacak. Ofladım. "Kimden bahsettiğini biliyorum. Saçmalıyorsun."
"Sadece şunu bilmek istiyorum. Ondan hoşlanıyor musun?"
"Hayır!" Fazla yükseldiğimi düşünerek sağa
ve sola baktım. Sesimi düşürdüm.
"Ona bakmaya bile katlanamıyorum. Keşke bu okula gelmeseydi. Kafamız daha rahat olurdu."
Zehra'ya gerçeği söyleyemezdim. Onun ne yaptığını bilmiyordu. Ceren'in onun yüzünden gittiğini söyleyerek Zehra'nın keyfini kaçırmaya hakkım yoktu. Hem artık Ceren'in daha iyi bir hayatı olabilirdi.
"O zaman..." dediğinde kafamı yerden ona çevirdim.
"Dün sen soyunma odasına gittiğin zaman o da arkandan geldi. Senin yanında mıydı?" Buna ne cevap vereceğimi bilemedim. Tekrar yere baktım.
Ağzımı açamadım. Hayır desem olmayacak, evet dersem olmayacaktı. Hafifçe kıkırdadı. "Oradaydı. Değil mi?" Son cümlesini yavaş ve ağır bir şekilde söylemişti.
Saçlarımı yüzüme döktüm. Bu sessizliğimi ne olarak anlamıştı acaba?
Bir kaç dakika boyunca hiç konuşmadan yürüdük. Okulun köşesine gelmiştik. Karşıdan gelenler vardı. Bir kaç tane on ikinci sınıf, bir grup ta dokuzuncu sınıf vardı. Ama karşıdan gelenler arasından gözüm, yan yana yürüyen iki kişiyi seçti. Mert ve Yiğit. Ciddi ciddi bir şeyler konuşuyorlar.
Yanımdaki Zehra'ya baktım. İleride bir şeye bakıyordu. Sonra önüme döndüğümde Mert de bana bakıyordu. Sadece bana...
Yanındaki Yiğit ise benim hemen yanımdaki bir şeye bakıyordu. Zehra'ya bakıyordu galiba. Yoksa... Tüm bunlar olurken yürümeyi bırakmamıştık. Karşı karşıya birbirimize yaklaşıyorduk.
Aramızda beş adım kala durduk. Ben Mert'e bakıyordum, o da bana. Yiğit Zehra'ya bakıyordu, Zehra'da ona.
"Günaydın" dedi Mert gözlerini benden ayırmadan. Benim yerime Zehra cevap verdi.
"Günaydın." Yiğit'ten gözlerini ayırmamıştı. Tıpkı benim gibi. Bu garip bakışmanın sona ermesi gerekiyordu.
Zehra'nın elini tuttum
ve onu hızlı adımlarla kapıya doğru sürükledim. Hiç karşı duymadan beni takip etti. Elimi bırakmamıştı. Sadece bana yaklaştı ve kısık bir sesle "Ne oluyor sana?" dedi.
Ters ters etrafa baktım. Omzumun üstünden gördüğüm kadarıyla Mert ve Yiğit bir kaç metre arkamızdan geliyorlardı. Fark edilmemek adına hemen kafamı çektim.
"Ne olmuş bana?"
"Bir garip davranıyorsun."
Parmağımla kendimi işaret ettim.
"Ben mi garip davranıyorum? Kendimizi onlara mı kaptıracağız? Kolay lokma olmamalıyız." Bir kaç saniye düşündü.
"Doğru diyorsun."
Sınıfa girdik. Girer girmez Elif'i sırasında oturur olararak görmemiz bir olmuştu. Onunda bizi gördüğü anda üzerimize doğru gelmesi. Neşeyle ellerini arkasında birleştirdi ve "Günaydın" dedi.
Sabah sabah bu enerjiyi nereden buluyordu bu kız? Aynı güneş gibiydi. Sıcak ve enerjik. Gülümsemeye çalıştım.
"Sana da günaydın. Bakıyorum da keyfin yerinde."
Utanmış gibi sağa sola sallandı. "Yoo. Her zamanki halim."
Zehra bile gülümsüyordu artık. "Hadi oturalım. Böyle kapının önünde durmayalım gelen geçen rahatsız olmasın." Sesi baya imalıydı. Buna gözlerimi devirmekten başka tepki vermedim. Ama lafını da ikiletmedik.
Çantalarımızı sıraya takıp yerlemize oturduk. Yanımda Elif'e baktım. Dirseğini sırasına dayamış, avucuyla çenesini tutuyordu. Kapıdan gelenlere bakıyordu. O an fark ettim kapıdan içeri sırayla Mert, Yiğit ve Batu girdi.
Batu, Elif'in erkek hali gibiydi. En az onun kadar enerjikti. Diğer ikisi ise her zamanki gibi ifadesiz bakıyorlardı. Sanırım o iki sarışın arasında bir şeyler olmuştu. Elif ondan gözünü ayıramıyordu. Yerlerine geçmişlerdi ama Elif hâlâ ona bakıyordu. Batu yerine oturduktan sonra o da ona baktı.
Aslında olabilirlerdi. Yakışıyorlardı. İki sarışın. Ama Elif ona fazla bakıyordu. Hiç ağır başlı değildi. Kendi ele veriyordu. Her anlamda. Elif'e yaklaştım ve koluna hafifçe
dokundum. Gülümseyerek "Elif yapma kızım gözün öyle kalacak" dedim.
Hemen anladı ve tatlı bakışları bocaladı. "Çok mu belli oluyor?"
"Ee. Yani. Önüne bak biraz. Teneffüste ne yaparsan yap. Serbestsin." Hafifçe güldü.
"Tamam. Anladım."
Bir şey daha diyecekken ders zili çaldı. Sınıfın kalanı da toplandıktan sonra tarih hocamız sınıfa giriş yaptı. Kısa boylu, esmer, tombalak biriydi Erkan Hoca.
Elinde küçük, boş iki tane fanus vardı. Kimse ağzını açmıyordu. Fanusları masaya bıraktı ve yerine oturdu. "Kübra." Kübra ayağa kalktı.
"Efendim hocam."
"Kağıt verebilir misin bana? Bir de makas." Kübra sırasının altından spiralli bir defter çıkardı. İki tane sayfa kopardı ve makasla birlikte hocaya doğru yöneldi.
"Sen bana ver. Gerisini ben hallederim."
Makasla kağıtları küçük parçalara bölmeye başladı. Sonra önlüğünün cebinden mavi bir kalem çıkardı ve parçalara böldüğü kağıtların üzerine bir şeyler yazdı. Bir yandan da konuşuyordu. "Sanırım bu dönemin ilk ödevini ben vereceğim. Bu ödevde iki kişilik gruplar halinde çalışacaksınız. Birbirinizin evine gidebilir ya da bir yerlerde buluşup yapabilirsiniz. Bir karton üzerine yapıp bana vereceksiniz. Öyle tahtada sunum yapmanıza gerek yok. Konuyu ve kişileri kura ile
belirleyeceğiz."
Elindeki kalemin kapağını kapattı ve cebine koydu. İkiye ayrı köşelere koymuş olduğu kağıtları katlayıp ayrı ayrı fanuslara koydu. "Şimdi ilk grubu belirliyoruz."
Elini fanuslardan birine daldırdı. İlk önce karıştırdı sonra bir tane kağıt seçti. Ortam sessizdi.
Aynı Survivor'da adaya veda eden ismi öğrenmek için sunucunun kâğıdı okumasını beklemek gibiydi. Elindeki kağıdı açtı ve bize gösterdi. Yazıların boyutundan göremiyordum.
"Türk Havacılığı'nın Tarihçesi." Katlayıp bir köşeye koydu. Elini diğer fanusa daldırdı.
"Bakalım kimlerin ödev konusu bu olacak?"
İki tane kağıt çıkardı. Birini açıp okudu. "Siena." Aha! Acaba ben kimle olacağım?
Kızlardan birine çıksam ne güzel olurdu ya. Diğer kağıdı açtı. "Ve Mert."
Bir kaç saniye nefes alamadım. Sınıfın havası ağırlaşmıştı sanki. Bu nasıl olabilirdi? Hoca bilinçli mi seçmişti acaba? Yoksa Mert ile bunu önceden mi planlamışlardı? Elimi kaldırıp "Hocam tuvalete gidebilir miyim?" dedim. Yüzüme su çarpmaya ihtiyacım vardı. Olabildiğince ifadesiz durmaya çalışıyordum. Ayağa kalkıp bakışlarımı yerden kaldırmadan sınıftan çıktım. Koridor fazla sessizdi. Normalde bu kadar sessiz olmazdı.
Tuvalete girip yüzümü ıslattım. Ellerimi lavabonun kenarına koyup başımı eğdim. Bu benim üzerime kurulmuş bir komploydu! Nasıl ben ona çıkabilirdim? Nasıl o bana çıkabilirdi? Bunun ihtimali neydi mesela? Genzim sızlamaya başlamıştı. Boğazımda bir yumru oluşmuş gibiydi.
Hayır. Burada ağlamamalıydım. Ya biri beni ağlarken görürse? O zaman ne diyecektim? Nefret ettiğim kişiyle grup ödevi yapmak zorundayım desem buna mı bu kadar bozuldun, ne var bunda? derlerdi. Ben onlara gerçeği anlatamazdım, onlarda beni anlamazlardı.
Gerçi artık yapacak bir şey yoktu. Hocaya karşı gelemezdim. Ne kadar olduğunu bilmediğim bir zaman dilimi boyunca böyle kaldıktan sonra omzumda birinin elini hissetim.
O kadar dalmışım ki gelişini duymamışım. "İyi misin Siena?" Elif'ti bu. Ona bakmama bile gerek yoktu. Bu tatlı sesi nerede duysam tanırdım. Ama bu sefer sesinde çaresizlik vardı. Kafamı kaldırdım. "İyiyim." Aslında hiç iyi değildim. Şu sıralar birine sarılıp bağıra çağıra ağlamak istiyordum.
Ama bunu yapamazdım. Gardımı o kadar düşürmemeliydim. Yine de birine sarılmaya ihtiyacım vardı. Kollarımı sırtına dolayıp kafamı boynuna gömdüm. Gözlerim dolmuştu ama ağlamayacaktım.
"Elif..." Sesim çatallaşmıştı. Hatta sesim zar zor çıkmıştı. "Ne oldu? Neye üzüldün bu kadar? Söyle. İçinde kalmasın." Yüzüne bakmak adına kafamı geri çektim.
"Mertle eşleşmişim. Onca kişi arasından nasıl onunla eşleşebilirim?" Kollarımı boynundan ayırdım ve bir adım geri çekildim. Elimin tersiyle gözlerimi silerken "Sana kim çıktı?" dedim. Sesim öncekine göre düzelmişti. Tatlı bir hayal kurar gibi gülümsedi. "Batu." Onun adına sevinmiştim. En azından sevdiği kişiyle yakınlaşabilecekti. Bende ona uyup gülümsedim.
"Ne güzel. Yakınlaşırsınız. Senin adına sevindim."
Kapalı olduğunu yeni fark ettiğim tuvalet kapısı açıldığında bakışlarımız oraya döndü. Zehra gelmişti.
Başı eğik gelmişti yanımıza. Anlamsız bir sessizlik oluştu. Kafasını yavaşça yukarı kaldırdı. "Sanırım seni anlayabiliyorum Siena." Yüzü son derece ifadesizdi. Dikkat! komutu alan askerler gibi ciddi bakıyordu. "Sana kim çıktı Zehra?"
Derin, yavaşça bir nefes verdi. "Seninkinin arkadaşlarından biri. Yiğit'ti sanırım adı."
"Seninki derken?"
"Neyse bu konuyu boş verelim" dedi Elif bizi sakinleştirmek adına. "Proje pazertesi günkü tarih dersineymiş. Siz ne zaman ve nerede yapacaksınız ödevleri?"
Ellerini teslim olur gibi havaya kaldırdı. "Ben Yiğit'i asla evime çağırmam. Kütüphanede
yaparız. Hatta iki teneffüs sonra kütüphaneye gidelim. Üçümüz. Ödevlerin konuları ile ilgili kitaplara bakarız. Ne dersiniz?"
"Olur. Ayrılırsak daha iyi olabilir. Zaten kütüphane..." Elimin birini İtalyanların meşhur el hareketi gibi yapıp aşağı yukarı salladım.
"Havalimanı gibi. Kaybolman çok kolay."
Bu noktada duraksadım. Biz üçümüz nasıl tuvaletteydik? Genelde Erkan Hoca üç kişiyi ardı ardına tuvalete ya da su içmeye göndermezdi.
"Bir dakika ya." Şüpheli bakışlarımı kuşanıp karşımda duran iki kızı baştan aşağı süzdüm. "Siz nasıl tuvalete geldiniz? Hoca üç kişiye nasıl izin verdi?"
Birbirlerine baktılar. Sonra Elif konuştu. "Ben burnumu elimle kapattım. Burnum akıyor gibi yaptım. Aslında seni merak etmiştim. Ondan geldim."
"Bende su içmeye çıkmıştım. Su içip yanınıza geldim. Ben zaten anlamıştım bu arada."
"Neyi anladın Zehra? Tuvalete onun yüzünden gelmemi mi?"
"Sana onun çıkacağını."
Ne? Nasıl? Zehra Ajda Ender'in kız versiyonu olabilir miydi? Sanki yerin altında kulağı varmış gibiydi. Ellerimi yumruk yapıp belime dayadım. Başımı yukarı kaldırıp tavana bakış attıktan sonra sıkıntıyla ofladım.
"Nasıl anladın Zehracığım? Kuşlar mı söyledi?"
Dudağının bir köşesi yukarı kıvrıldı. "Bilirsin. Bu kuşlarla aram iyidir."
"Üf. Neyse bırakalım bu konuyu." Bir kaç adım atıp kapının önünde durdum. "Hadi. çıkalım şuradan. Sonra hoca aynı anda üç kişiye dışarı çıkma izni verdiğine pişman olmasın." Başka bir şey demeden yanımda belirdiler.
Onlara kapıyı tuttuktan sonra tuvaletten uzaklaştık. Boş koridorda yürürken çıkan adım seslerimiz dolduruyordu.
Zehra kapıya iki kez tıklattıktan sonra kapıyı açtı. Onun ardından bizde girdik. Mert'e öldürücü bir bakış atmaya ihtiyacım vardı.
En arkalarından sınıfa girdim. Sınıf sessiz değildi. Bir kaç kişi kendi aralarında konuşuyorlardı ama sesler bir uğultu biçimini almıştı.
Adımlarımı atarken kafamı kaldırdım. Şu anda bana bakıyordu. Buna emindim. Ve evet. Gözlerimiz buluştu. İfadesiz değildi yüzü. Aslında sevinmiş gibiydi. Bunu gözlerinden anlayabiliyordum. Ama ne gülümsüyor ne de somurtuyordu. Bense yüzümü ekşittim ve gözlerimi ondan ayırmadan dudaklarımı oynattım. "Bu ilk ve son olacak."
***
Kahvaltımızı bitirmiş üç dersi geride bırakmıştık. Ben çok bir şey yiyememiştim.
Salatalık, peynir falan yiyebilmiştim sadece. Kafam önüme düşecekmiş gibiydi. Gözlerim kapanıyordu. Elif ve Zehra kahvaltılarını yaparken ben çoktan bitirmiş, kafamı masaya gömmüştüm.
Aslında bir kaç saat önce böyle değildim. Gayet normaldim. Tarih dersine kadar. Ondan sonra ben böyle olmuştum.
Şimdi ise Elif ve Zehra ile kütüphaneye gelmiştik. Ortak bir masa bulmuş, bazı çalışma kitaplarımızı oraya bırakmıştık. Üçümüz konuştuğumuz gibi ayrılmıştık. Kapağında havacılık yazan iki tane kitabı masanın üstüne bırakmıştım. Elimde ise bir tane ince kitap vardı. Bir tane daha bulsam yeterliydi.
Kütüphanedeki tüm kitaplıklar 1.85 boyunda falandı. Bazı kitapları alamamıştım.
Çok kalabalık değildi kütüphane. Bizim sınıftan bir kaç tane kız, masalarında YKS'ye çalışan on ikiler ve kitapları düzenlemekle görevli olan öğrenciler vardı.
Ben ise belki işe yarar bir kitap bulma umuduyla elimdekitapla dolaşıyordum. Bazen kitaplıklardaki kitaplara bakıyor ama almıyordum.
Bizim kütüphanemizde bir kitabı alırsan eğer o kitapla işin bitince mutlaka geri getirmen gerekirdi. Bilgisaylara kim hangi kitabı aldı, son teslim tarihi ne zaman gibi
kayıtlar tutmuyorlardı. Herkes kurala harfiyen uyuyordu.
Şu zamana kadar bir kişi bile
aldığı kitabı getirmemezlik yapmamıştı. Yani bildiğim kadarıyla. Yapsalar bile bu karnelerine yansırdı veya ailelelerine bilgi giderdi.
Yavaş adımlarla yürüyordum. Bir kaç metre arkamdan yavaş yavaş buraya gelen birinin adımlarını duydum. Kitaplara bakan herhangi biri olabilirdi. Kafama takmama gerek yoktu. Sağ yanımdaki kitaplığın önünde durdum.
Adım sesleri de durmuştu. Kafamı yukarı kaldırdıp kitaplığa göz gezdirdim. Benim boyumun iki raf üstünde bir kitap vardı. Sıradan bir kitap değildi bu. Bana lazım olabilecek bir kitaptı. Gökçen: Türk Kızı, Gök Kızı, Atatürk Kızı: Sabiha Gökçen
Bu kitaba kesinlikle ihtiyacım vardı. Kitaplığa bir adım daha yaklaştım. Parmak ucunda durup çıkıp kitaba uzanmaya çalıştım. Adım sesleri aynı yavaşlığıyla yaklaşıyordu.
Parmaklarım sadece kitabın olduğu rafa dokunabiliyordu. Başka bir el kitabı aldı. Bende elimi geriye çekip yanımdaki kişiye baktım. Malum kişi ihtiyacım olan kitabı elinde tutuyordu. Demek duyduğum o adım sesleri ona aitmiş. Kollarımı göğsümde birleştirip tek ayağımın üzerine ağırlığımı verdim. Çenemi yukarı dikip direk gözlerine baktım.
"Ne işin var senin burada? Her yerde beni takip etmek zorunda mısın?" Kıkırdayıp başını eğdi. Kafasını kaldırdıktan sonra başını bana doğru yaklaştırdı.
"Hatırlatayım. Bu ödevde ortağız. Yani benim bunu almam hiç bir şeyi etkilemez." Sıkıntıyla oflayıp etrafa göz gezdirdim. "Tamam." Arkamı dönüp bir kaç adım ilerledikten sonra durdum. Kafamı sağa çevirdim ve omzumun üzerinden "Sana konum atacağım. Altı buçukta orada ol. Geç kalma" dedim.
"Ne o? Birlikte, başbaşa kafeye mi gideceğiz?" Başbaşa kısmını bilerek uzatmıştı. Dalgaya vuruyordu. Ona cevap vermeden eşyaları koyduğumuz masaya gitmek için yanından ayrıldım. Bu sefer sessiz değildim. Duyulan tek ses benim gürültülü adımlarımdı.
Masaya geldiğimde Elif seçtiği kitapların birini inceliyordu. Nadir görülen bir şekilde ciddiydi. Sıkıntıyla kitabı masaya savurdum. Ellerimi masaya koyup yandaki sandalyeye oturdum. Kütüphanenin sessizliğinden dolayı fazla sesli olmuştu. Elif âdeta yerinden sıçradı. "İşimiz bitti mi?"
"Ne oldu Siena? Yoksa istediğin kitabı alamadın mı?"
"Yani aldım da... Neyse. Zehra nerede?"
Dudak büzüp omuzlarını kaldırdı. "Bilmem. En son senin gibi dolaşmaya çıkmıştı. Gelir birazdan."
"Onu bulmaya gitsek mi?"
Tekrar kitabına odaklandı. "Gerek yok."
Öldürücü kozumu oynama zamanıydı. Elimi gözlerimin üstünde tutup uzaklara bakıyor
gibi yaptım. "Batu mu o?" Gözleri açıldı ve hızla ayağa kalktı. "Hadi gidelim." Hehehe. Her zaman iş yarardı. Artık yeni kozum buydu.
Kütüphanenin daha önce gitmediğim bir yerinde yürüyorduk. İleride Yiğit vardı. Arkası bize dönüktü. Ayaklarına baktığımda önünde birisinin olduğunu gördüm. Bu... Zehra'nın ayakkabısıydı. Emindim. Elif'e döndüm. "Sende benim gördüğümü görüyorsun. Değil mi?"
"Siyah ve kahverenginin uyumunu mu? Evet. Evet görüyorum."
"Acaba yanlarına gitsek mi?"
Zehra kafasını sağa doğru uzattı. Bakıştık. Bir şeyler söyledi Yiğit'e ama anlamadım. Sonra Yiğit'in omzuna dostça iki kere vurup
bize doğru yürüdü. "Elif, Siena. İyiki geldiniz. Hadi toparlanalım artık."
Yiğit bize doğru döndü. Gözlükleri vardı. İlk defa görüyordum. Aslında iyi görünüyordu.
Zehra acaba onu seviyor mudur? Bence toparlanalım artık demesi iyiye işaret değildi. Aynı kaderi paylaşıyorduk sanırım. Yiğit yanımıza yaklaştığında Zehra gözlerini kapattı.
Yiğit "Merhaba kızlar. Bir sorun mu var?" dedikten sonra Zehra gözlerini açtı. Dişlerini öyle sıkıyordu ki çene kemikleri belirginleşmişti.
"Var. Ne yapacaksın?" Yiğit bunu beklemiyordu sanırım. Bir kaşı hafifçe havaya kalktı. "Ben gideyim o zaman" dedi Yiğit mahçup olmuş gibi.
Yanımızdan geçti. Geçerken Zehra ile bakıştılar. Aynı dizilerdeki ağır
çekim bakışma sahnesi gibiydi. Zehra, sanki az önce hiç bir şey olmamış gibi sakince konuştu. Artık yüzü o kadar sıkı değildi. "Ee. Şimdi ne yapıyoruz?"
Elif gülümsedi ve Zehra'nın elini tuttu. "Sizi yakıştırıyoruz. Hayırlı olsun." Zehra bu sözlere boş boş bakmakla yetindi. Sonra ise sesli bir kahkaha attı.
İlk defa bu kadar güldüğünü görüyordum. Hâlâ gülerken Elifle beraber yanımdan geçti. Onlara yetişmek adına hızlandım. " Ne oldu Zehra? Bu kadar komik olan ne?" Gülüşü gülümsemeye döndü. "Benim onla yakışabileceğimi düşünmeye çalışmanız."
Masamıza doğru ilerlerken, Zehra'nın son dediğinden sonra ağzımızı bıçak açmamıştık. Acaba aralarında ne geçmişti de Zehra
onla olmak istemiyordu? Hadi benim meselem ortadaydı. Onun işi neydi?
***
"Hadi Siena! Kalk. Son durak yemekhane" dedi Zehra. Yerimden sıçradım âdeta.
Zehra ve Elif başıma toplanmıştı. Beşinci ders bitmişti. Ben derste çok sıkıldığım için iki dakikalığına kafamı sıraya koymuştum. Sanırım iki dakika yerine kırk dakikalığına kafamı koymuşum.
Kafamı kaldırdığımda siniftakilerin kapının önünde sıraya girmeye
başladıklarını gördüm. Bir tek biz kalmıştık. Sıranın en arkasında Mert vardı. Arkası bana dönüktü. Önünde ise Yiğit ve Batu vardı. Ayağa kalkıp sıraya doğru ilerlediğimde Zehra beni sıranın sonuna doğru hızla iteledi. Biraz fazla hızlı olmuştu. Çünkü şu anda Mert'in sırtına yapışmış durumdaydım. Bilerek yapmadıysa bende bir şey bilmiyordum.
Olayın şokundan olsa gerek Mert de bende hiç hareket etmedik. Allah'tan ortam biraz gürültüydü de kimse bizi umursamıyordu.
Yavaşça kafamı geriye çevirip arkamdaki Zehra'ya baktım. Bir eliyle ağzını kapatmış, sanki az önce beni iten o değilmiş gibi şaşkın şaşkın bakıyordu.
Arkasındaki Elif cidden saf bir şaşkınlık içinde bakıyordu bana. Geriye gelip boğazımı temizledim.
Mert başını oldukça ağır bir şekilde sağa çevirip omzunun üzerinden gülümsedi. "Ne gülüyorsun be? Sanki isteyerek yaptık." Gülümsemesi minik bir kıkırdamaya dönüştü. "İki türlü de sesimi çıkarma-"
Ensesine bir şamar yiyince susmak zorunda kaldı. "Çıkarma zaten." Kafamı sağa eğdim. Sıra ilerliyor ve diğerleri sınıftan çıkıyordu. "Önüne bak." Bu sefer bir şey demeden ciddiyetle yürüdü.
Yemekhaneye gelene kadar hiç konuşmadık. Ne Mert ve diğerleri ne de kızlarla ben. Açık olan yemekhane kapısından içeri girdiğimizde önce kaşık ve çatal alıp ilerledik.
Yemekte ezogelin çorba, kibrit kebabı, şehriye pilavı ve bol malzemeli bir salata vardı.
Önce çorbayı aldım. Elimi bana en yakın kibrit kebabına uzatırken Mertle ellerimiz birbirine değdi. Birbirimize baktık. O normal
bakıyordu ben ise şaşkınlıkla. Sonra ellerini çekip başka bir tabağı aldı.
Ben birkaç saniye ona bakmanın ardından arkamdan yürü sesleri gelmesin diye hızlıca az önceki
aynı anda almaya çalıştığımız tabağı alıp tepsime bıraktım.
Diğer yemeklerdende alıp, ben önde diğer kızlar arkada daha önce oturduğumuz yere oturduk. Zehra benim sağımda, Elif ise karşımızdaydı. Mertler bizim önümüzdeki masadaydı.
Batu'nun arkası dönüktü. Mert ve Yiğit yan yanaydı. Ben kafamı az sola eğsem Mertle bakışmam kaçınılmazdı. O yüzden robot gibi hareket ediyordum.
Çorbamı karıştırırken çok sessiz olduğumuzu düşündüm. "Bu arada sizin proje konularınız neydi?" Yemekhane fazla gürültülü
olduğu için sesimi yükseltmek zorunda kalmıştım.
Elif lokmasını yuttuktan sonra bana bakarak "Türk Denizciliği'nin önemli isimleri" dedi. Zehra tepsisindeki salatayla bakışırken bana cevap verdi. "Anadolu'daki medeniyetler."
"Bunlar ne kadar birbirinden bağımsız ve saçma konular ya?"
"Valla bilmiyorum. Kafasına göre seçmiş işte." Derin bir nefes verdim. "Elif."
Parıldayan ela gözleriyle gülümseyerek "Efendim?" dedi.
"Siz... Yani Batu ve sen."
"Evet."
"Projeyi nerede yapacaksınız?"
Gözlerini kaçırdı ve avcunu çenesine yasladı. Bir kaç saniye düşündükten sonra konuştu. "Bilmiyorum. Onu daha konuşmadık. Ama benim evimde yapabiliriz." Telaşla bakışları ikimizin arasında gelip gitti. "Ya hemen fesat anlamayın. Sadece proje olacak. Hem annemler evde." Sorgulayıcı bakışlarım normale döndü. "Siz nerede yapacaksınız Siena?" dedi Zehra.
Bilmediğim bir nedenden dolayı Mert'e bakmış bulundum. O da
bana bakıyormuş ki bakıştık. Hafif mutlu bakıyordu. Ne konuşmuşlardı acaba? Benim hakkımda mıydı? Gerçi bana neydi ki? Gözlerimi ondan ayırmadan
"Daha karar vermedik" dedim. Önüme dönüp çorbamdan bir yudum aldım.
***
Dersler ve voleybol kulübü bitmişti. Mert, arkadaşlarından ayrılmış tek başına caddede yürüyordu.
Siena bu voleybol dersinde önceki derslerden daha hırçın oynamıştı.
Onun adına üzülmüştü. Bu yüzden bugün arkadaşları evine giderken o, evlerinin sonunda olan caddeye çıkmıştı. Eczaneye uğrayacaktı. Bir kaç tane zincir marketin, bir tane kırtasiyenin, eczanenin olduğu bir
caddedeydi. İki dakika daha yürümenin ardından eczanenin önüne geldi.
İçeride orta yaşlı bir adam vardı. Eczacı kadına reçete uzatıyordu. Kapıdan içeri girdi ve adamın arkasına geçti. Adam ilacını aldıktan sonra sıra ona geldi. "Kolay gelsin abla. Siz de morlukları ve kızarıklıkları geçirecek bir krem var mı?"
"Bir bakayım" dedi kadın. Arkasındaki ilaç yığınında Mert'in istediği gibi bir ilaç aradı. Üstlerdeki ilaç kutularını kenara bir yere bıraktı. Altta bir kaç tane o kremden vardı. Birini aldı ve Mert'in yanına geldi.
Kremi Mert'e gösterdi.
"Şöyle bir kremim var." Kenarda duran kalemliğinden mavi bir kalem alıp üzerine yazılar yazmaya başladı.
"Üç gün boyunca günde bir kez sürülmeli. Sürdükten sonra su değdirmeyin."
"Alıyorum."
Barkodunu okutup poşete koydu.
Mert parasını ödedikten sonra ilacı çantasına koydu ve eczaneden çıktı.
Şimdiki durağı marketti. Şeftali suyu alacaktı. Siena'nın en sevdiği meyve buydu. Doğal olarak en sevdiği meyve suyu da bu olmalıydı. Marketin içine girip meyve sularının olduğu dolaba ilerledi. Dolaptan iki tane Dimes şeftali nektarı alıp kasaya ilerledi. Parayı ödeyip marketten ayrıldı.
Şimdiki durağı Siena'nın atığı konumdu. Aldığı meyve sularını da çantasına koyduktan sonra telefonunu çıkardı. Konuma girdi. 7 dk. Çok yakındı. Buralarda öyle buluşulacak kafe vb. bir yer
yoktu. Geriye tek bir ihtimal kalıyordu. Siena'nın evi...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |