
Masamın kenarına koymuş olduğum, omuzları açık, siyah kazağı üzerime geçirdim. Ardından bol paça siyah pantolonumu giyip kahverengi kemerle kombinimi tamamladım.
Saçımı yarım toplayıp, topladığım yeri ördüm. Makyaj yapmak için
makyaj masama doğru gittim. Kapatıcı, hafif turuncu allık, dudak kalemimi sürdüm.
Maskara ile makyajımı tamamlayacakken bütün gün dilimden düşmeyen, o şarkıyı mırıldanıyordum.
"'Cause it's too cold for you here
And now, so let me hold
Both your hands in the holes of my sweater
'Cause it's too cold for you here
And now, so let me hold"
Maskaramı kabının içine koyarken aklıma takılan son kısmı yüksek sesle, resmen odamda bağıra bağıra söyledim.
"Both your hands in the holes of my sweater, woah!"
Gören şizofren mi bu derdi. Ama ne yapayım bugün içimde ayrı bir mutluluk vardı. Ama aynı zamanda içimdeki başka bir ses, bu mutluluğun kötü bir olayla sonlanacağını söylüyordu. Bu sesi susturmam gerekiyordu.
Son bir bakış için küçük siyah
çantamı tek omzumun üzerine koyup, annemin odasındaki boy aynasının yanına gittim.
Annem makyaj masasının pufuna oturmuş maskara sürüyordu. Beni görünce maskarasını çekmecesine koydu.
"Gözümü aldın. Ne kadar güzel olmuşsun canım kızım." Sağa dönüp anneme baktım.
O da baya şık olmuştu. Mavi kot pantolon, beyaz boğazlı kazak, kareli kahverengi ceket ve kahverengi kemeriyle ciddi bir iş kadını olmuştu.
Gülümsedim. "Görüyorum da bende daha güzel olan birileri var." Kıpırdayıp pufundan kalktı. Bana doğru yürürken "Hazır mısın?"
diye sordu.
"Sen çık ben geliyorum." Sağ elimde duran telefonumun kamerasını açtım. Kızlar fotoğraf istiyorlardı. "Geç kalma. Çıkmamız lazım" deyip odadan çıktı. Fotoğrafı çekip kızlara attım.
Ardından hızlı adımlarla çıkış kapısına doğru ilerledim. Koyu kahverengi botlarımı giyerken karşımda duran annem, telefonunu kapatıp içeriye doğru seslendi. "Canım biz çıkıyoruz."
İçeriden "Keyfinize bakın hayatım" sesi duyulunca kapıyı çekti.
Beraber evden çıkıp arabaya doğru ilerledik. Arbaya binince çantamdaki kablosuz kulaklığımı çıkarıp taktım. En son dinlediğim şarkıyı açtım.
Kalbim senden, senden vazgeçmeyecek
Korkma, içimde aşkın hiç bitmeyecek
Eğer istersen sonsuza dek sürecek
İnan bu adam hep seni, seni sevecek
Gönlüm senden, senden vazgeçmeyecek
Korkma, içimde aşkın hiç bitmeyecek
Eğer istersen sonsuza dek sürecek
İnan bu adam hep seni sevecek
Sadece İngilizce şarkılar değil, Türkçe şarkılarda dinliyordum. Özellikle bu şarki favorilerim arasındaydı.
Bu şarkı bitince diğeri başladı. Hem Türkçe hem İngilizce şarkılar karışık olarak vardı.
Değmesin ellerimiz
Buluşmasın bu gözler
Yine erir gideriz
Unutulur yeminler
Biz hiç beceremedik
Sevmeyi de terk etmeyi de
Aşk kokan dudakların
Karşısında direnmeyi de
Yaklaşık yarım saat sonra annem arabayı durdurdu. Kulaklığımı çıkarıp çantama koydum.
"Geldik" dedi ve emniyet kemerini çıkardı. O kendi tarafından inerken bende kendi tarafımdan indim. İner inmez kafamı yukarı kaldırıp göğe doğru yükselen gökdelene baktım. Cidden elit bir yer gibi duruyordu.
Arabanın kapısını kapattım. Annem
arabayı kilitledi ve sol yanıma geldi. "Ben yeri biliyorum. Beni takip et." Yan yana mekâna giriş yaptık.
İçeri girdiğimizde bu katın boş olduğunu gördüm. Sol köşedeki asansöre doğru yürüdü. Bende onu takip ettim. "Beşinci kata çıkacağız." Asansöre girer girmez beşinci kata bastı. Ellerini arkasına koydu ve derin bir nefes verdi.
Kapılar kapandıktan sonra asansör yukarı çıkmaya başladı "Gergin duruyorsun" dedi başını bana çevirmeden. Gülümseye çalıştım. "Biraz. Sonuçta hergün böyle davetlere katılmıyorum." Başını bana çevirdi ve gözlerime baktı.
"Sude Hanım senin bugün iyi olmadığını söyledi. Kendini kötü hissediyorsan gelmek zorunda değildin." Gözlerimi devirdim.
"Hayır anne.. Ben şu anda gayet iyiyim."
Asansör durdu. Kapıların açılmasıyla önümüzdeki uzun koridoru gördük. "Gel." Onu takip ettim. Koridorda biraz ilerleyince tuvaletleri gördüm.
Sonunda davetlilerin olduğu o asıl mekâna giriş yaptık. Kendi aralarında konuşan gruplardan biri dikkatimi çekti.
Annemin yanından ayrılıp gruba doğru yaklaştım. İki tane kadın bir tane erkekten oluşan bu grupta, elleri cebinde siyah ceketli, siyah pantolonlu beyefendiyi gözüm bir yerden ısırıyordu sanki. Yalan yanlış konuşmuş olmayayım, cidden yakışıklıydı.
Beyefendi değilde sanki benimle yaşıttı. Grupla aramda yaklaşık bir buçuk metre kalınca erkek yüzünü döndü. Şimdi fark ediyordum. Beyaz da bir tişört gitmişti.
Döndüğü anda benim ona kilitlendiğim gibi onun da bana kilitlenmesi bir oldu.
Meydan heykeli gibi olduğum yerde kalakalmıştım. Ben nereye gitsem bu elemanla karşılaşmak zorunda mıydım? Şaşkın ve kocaman gözlerle birbirimize bakarken sanki etraftaki herşey birer boşluktan ibaretti.
Zaman akmaktan vazgeçmişti sanki. Yanındaki iki kadın onun bana bakmasını umursamıyordu. Kendi aralarında konuşuyorlardı.
Yanından ayrıldığım annem kendi aralarında konuşan kadınların yanına gitti. Bir adım atıp neredeyse her gün gördüğüm beyefendiye yaklaştım.
"Mert..."
Ben yaklaşınca o da yaklaştı.
"Siena..."
Gözlerimi onun gözlerinden ayıramadım. Aklımda bir çok soru vardı. Mesela onun burada ne işi vardı? Bu işte çalışan birinin çocuğu muydu? Yoksa direk yeni şefin oğlu muydu? Dünkü olaydan sonra neler hissetmişti?
"Senin burada ne işin var?" dedi ifadesiz bir şekilde ama yumuşak bir tonda. Yarım ağız gülümsedim. "Yalnız o benim lafım" dedim alaya vurarak. O da gülümsedi. Tam bir şey daha diyecekken sol yanımda bir kadın belirince kadına döndüm.
Koyu ela gözleri ve beline kadar uzanan siyah dalgalı saçları vardı. Gözleri çok güzeldi. Gözleri dışında Mert'e çok benziyordu. Sanırım Mert gözlerinin rengini babasından almıştı. "Ne oluyor burada?"
Bakışlarını Mert'ten bana çevirdiğinde hafif çatık kaşlı yüzü yumuşadı.
"Sen Siena'sın değil mi? Mert senden bahsetmişti. Annenin ikizi gibisin."
Benden mi bahsetmişti? Ne diye? Sevdiğim kız diye mi acaba? Samimice gülümsedim. "İltifatınız için teşekkür ederim. Siz Mert'in annesi olmalısınız. Birbirinize olan benzerliğiniz şaşırtıcı derecede." El sıkıştık.
Sonrasında annem geldi. Gülümseyerek bana baktı. "Siena, yeni şefimiz Ayfer Hanım'la tanışmışsın. Sana söylemeyi unutmuşum. Ayfer Hanım'ın oğlu da orada olacaktı diye."
Bir dakika... Bir dakika. Ne? Ne?! Ben neden her gün başka bir şey ile karşılayorum? Ve her şeyi taksit taksit öğreniyorum?
Kaşlarım havaya kalktı. Gözlerim büyürken Mert'e baktım. Ama O annesine bakıyordu. O da baya şaşırmış gibiydi. Sanırım o da benim burada olacağımı bilmiyordu.
"Anne? Sen bana Siena'nın da
orada olacağını söylemedin."
Demek onun da haberi yoktu. İyi. En azından bu duruma tek şaşıran ben olmayacaktım. Gülümsedi annesi. "Sana sürpriz yapmak istedim oğlum. Sevinirsin diye."
Bende anneme döndüm. "Peki ya sen anne? Sen ne diyeceksin? Sen de mi sürpriz yaptın?" Bakışlarını kaçırdı. Ayfer Hanım sesli bir nefes verince hepimiz ona döndük.
"Bu güzel sohbeti bölmek gibi olmasın ama yemekler gelmeden oturalım isterim. Hadi masalara."
Arkasını döndü ve arkamızdaki daire şeklinde, dört kişilik, beyaz örtü örtülmüş, yemek takımları yerleştirilmiş masayı elleriyle bir şeyi takdim edermiş gibi gösterdi. "Buyurun." Bir şey demeden her birimiz bir sandalyeye oturduk.
Mert benim tam karşımdaydı. Otururken de yerine kurulurkende gözlerini benden ayırmadı.
Annem sol tarafımdaki sandalyede, Ayfer Hanım'ın karşısındaydı. Çantamı sandalyemin yanına asmadan önce telefonumu çıkardım. Üzerimdeki bakışlar her hareketimi tartıyordu.
Masaların en önünde, kürsünün yanında solda bulunan, enstürmanlar çalan bir grup adama takıldı gözlerim.
Hepsi siyah beyaz takım elbise giymişti. En az otuz yaşlarındaydılar. Hafif bir müzik çalıyorlardı.
Masaya döndüm. Mert hâlâ bana bakıyordu. Bakarkende elindeki bardağı döndürüyordu. Telefonumdan WhatsApp'ı açtım. Bizim kızların grubuna girdim.
Kamerayı açtım. Mert'i kontrol ettim. Su içiyordu. İçerkende bardağının içine bakıyordu. Bu anı kaçırmadan hemen fotoğrafını çektim. Bizim kızlara attım.
Mert bizim yeni gelen şefin oğluymuş!
Habersiz karşılaştık.
Telefonumu yüz üstü çevirip tekrar müzik çalan gruba baktım. Ama yandan da Mert'i görebiliyordum. Telefonuna bakıyordu. Derken telefonum titredi.
Elime alıp ekrana baktım.
Mert: Beni çektiğini görmediğimi mi sanıyorsun?
Kafamı kaldırdım. Bakıştık. Bakışlarımı ilk kaçıran ben oldum. Telefona geri dönerken
mesajının üzerine tıkladım.
Sen hele hiç konuşma.
Taklaya geldiğime inanamıyorum.
Mert: Hatırlatayım. Bende senin burada olacağını bilmiyordum.
Yani annene hiç sormadın mı?
Davete kimler katılacak diye hiç mi merak etmedin?
Mert: Aslında sordum.
Ee?
Mert: Ama senin orada olacağını bilgisini vermedi. 'İş arkadaşlarım olacak' dedi.
Mert: Etrafına bir bak.
Telefondan başımı kaldırıp etrafıma baktım. Çoğu kişi masalarına oturmuş, sohbet ediyorlardı.
Buradan herkesi görebiliyordum.
Peki ben neden şu anda etrafa bakıyordum? Telefona düşen bildirimin titreşimiyle ekrana baktım.
Mert: Bizden başka genç yok.
Oflayıp telefonu yüz üstü masaya bıraktım. Haklıydı. Madem annesi ona söylememiş, o zaman onu suçlamanında bir anlamı yoktu.
Kafamı kaldırıp diğer masalara baktım. Papyonlu elemanlar elindeki kaseleri masalara bırakıyorlardı. Telefonu kapatıp çantama koydum. Annem bana yaklaştı. "Bir sorun mu var Siena?" Ona sahte ve yapmacık bir gülümseme verdim. "Hayır anneciğim. Neden bu kadar takıyorsun? Rahat ol. Bende rahatım."
Hiç rahat değildim. Ve ayrıca ona daha önce anneciğim demediğim için, sanki ortada bir olay var ve olayı gerçekleştiren oymuş ama saklıyormuş gibi gözlerini kaçırdı.
Ardından önüme bir kase mercimek çorbası geldi. Normalde bu
çorbayı aramazdım ama önüme gelince yemek zorundaydım. Yoksa tansiyonum düşebilirdi.
Yanımdaki kaşığı çorbaya daldırdım.
Çorbanın neredeyse hepsini bitirdikten sonra önüme bulgur, soslu tavuk ve salatanın olduğu bir tabak geldi. Neyse. En azından bunu yiyebilirdim.
Önce salatadan başlayıp en son pilavı yiyerek tabağımı bitirdim. Ama yemek yerken hiç kimseye ve hiç bir yere bakmamak beni aşırı zorladı.
Yemeği bitirdikten sonra
kafamı kaldırdığım anda Mert'in yemek yemeği bırakmış, direk bana baktığını fark ettim. İfadesiz bakıyordu. Her zaman ki gibi.
Aslında içimden bir ses ona bağırıp çağırmamı, O kızla cidden sevgili olup olmadığını öğrenmemi istiyordu. Bir seste sakin kalmamı, hiç bir şey çaktırmamamı,
sanki bir sünger gibi hasar vermene rağmen hiç bir şey olmamış gibi durmamı söylüyordu.
Şu zamana kadar delirmediysem ve insanlara zarar vermediysem bu içimdeki ikinci ses sayesindeydi.
Ama çişim vardı. Hemde çok. Ağzımı peçeteyle nazikçe sildikten sonra tabağımın üstüne bırakıp çantamı aldım. Sandalyemi geriye itip ayaklandım. Masalara oturmadan önce etrafa bakarken lavaboya görmüştüm.
Beşinci kattaki çıkış kapısının bir
kaç metre gerisindeydi. Sandalyeyi düzeltirken karşı taraftan gelen sesle karşıma baktım. Mert'te kalkmıştı. Neden?
Çünkü o benim gölgemdi. Ben nereye gidersem oda peşimden gelmek zorundaydı.
Gözlerimi devirip annemin yanına gittim. Omzuna hafifçe dokundum. "Anne ben lavaboya gidip geliyorum. Haberin olsun."
Bana dönerek her zamanki tatlı gülümsemesini yaptı. "Tamam canım." Önüne dönünce kaşlarını çattı.
"Mert'de mi senle geliyor?" Omuz silktim.
"Bilmem. Sanırım o da lavaboya gidecek." Yanından ayrılınca adım sesleri geldiğini duydum. Kim olduğunu bilmemem için kız olamam gerekiyordu.
Ses çok yakından gelmiyordu ama gittikçe yaklaşıyordu. Durdum. O da durdu. Arkamı döndüm. "Sen benim gölgemsin değil mi? Ben nereye sen oraya." Bir adım yaklaştı.
"Hayır. Tuvalete gideceğim. Benimde tuvaletim gelemez mi? Ben insan değil miyim?"
Kıvırıyordu. Amacı yanımdan ayrılmamaktı. Sanki bir saniye onunla olmazsam dünyalar başıma yıkılacakmış gibi davranıyordu.
Derin bir nefes verdikten sonra arkamı dönüp biraz daha ilerledim ve soldaki Kadınlar Tuvaleti yazan yere girdim. Tuvalette kimse yoktu.
Garip.
Masaların orada o kadar kişinin olmasına rağmen bir kişi bile mi tuvalete gitmezdi. Mert'in ne yaptığını umursamadım. Belki de gerçekten tuvaleti gelmişti.
Ortadaki kabine girdim. Çantamı kapının arkasındaki askıya astım.
İşimi bitirdikten sonra çantamı takıp kabinden çıktım. Ellerimi yıkarken aynada kendime baktım. Aklıma bu sabah ki olay geldi.
"Önümüzde daha koca bir ömür var."
Beyinsiz yelloz. Neyse o kadar da takmamak gerekli. Şu ana odaklanmalıyım. Ve şu anda gayet sakin geçen bir davetteydim.
Ellerimi hava üfleyici aletin altına tuttum. Ellerim kuruttuktan sonra çantamdan yanımda getirdiğim dudak kalemimi çıkardım.
Aynaya yaklaşarak alt dudağımı çizdim. Üst tarafa geçecekken bir şey oldu.
Patlama sesi duyuldu. Ardından çığlıklar...
Şom ağzıma sokayım. Silah sesiydi. Yüzde yüz emindim. Sesi duymamla elimdeki dudak kalemini lavabonun içine düşürmem bir oldu. Hasiktir.
Çünkü silah sesi aşırı yakından gelmişti... Hatta bu tuvaletin hemen dışında bile olabilirdi. Ben arkama bile bakmadan tuvalete gitmiştim. Arkamda kim kaldı hiç bakmamıştım. Lütfen düşündüğüm kişi olmasın.
Lütfen o olmasın...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |