
Bazı insanlar elindekilerin kıymetini bilemeden yaşayıp gidiyordu bu hayattan. Bende o insanlardan biriymişim. Şimdi anladım.
Okul açıldığından beri Mert'in bana karşı hissettiği o sevginin farkındaydım. Kalbinin benim için çarptığını, bakışlarının her göz göze gelişimizde nasıl bir aşkla parladığını görmemek için kör olmak lazımdı.
Ama ben ruhumun derinliklerindeki o tarif edilmez korkuya yenik düşerek, araya aşılmaz surlar örmeyi, ona karşı hep o mesafeli ve soğuk tavrımı takınmayı seçmiştim.
Başka bir kızın ona yaklaştığını gördüğümde, içimde kabaran o yakıcı kıskançlık hissini dindirmek için daha da uzağa kaçar, âdeta kendimi cezalandırırdım.
Bir yere yığılma sesiyle tuvaletten koşarak çıktım. Önümde... Yerdeki öylece duran bedeni... O an anladım ki ben onu yalnızca sevmekle kalmamış, varlığımı onun varlığına bağlamıştım. Meğer ona karşı hissetiğimi sandığım o soğukluk, onu sevmediğimden değil, onu kaybetmekten ne kadar çok korktuğumu kendime bile itiraf edemediğimdenmiş.
Sanki sırtımdan bıçaklanmış gibi diz çöktüm. O an etrafımdaki hiç bir şeyi ve hiç kimseyi umursamadım. Aklımda sadece o vardı. O ve onun hayatı.
Yaşamasını istiyordum. Hemde çok. Kafasını dizlerime yasladım. Şu anda onu sol profilden görüyordum. Sol göğsünün hemen altındaydı kurşun izi. Oluk oluk kan akıyordu. Ellerimi yaranın üzerine koyup bastırmaya çalıştım. Hayır. Mert bu yaşta, bu şekilde ölemezdi.
Soğuk terler döküyordum. "Mert..." Gözlerimden dökülen yaşlardan biri Mert'in yüzüne çarptı ve yanağından aşağı aktı. "Mert!" Bağırışlarım arasında titreyen ellerimi çenesine koydum. Ellerimdeki kendi kanı suratına bulaştı. Ne yapacağımı bilmiyordum. Çaresizce kalmıştım ortada. Yarı açık gözleriyle bana bakıyordu. Sanki bakışlarındaki parlaklık sönmüştü.
Bir iki kere öksürdü. Öksürürken ağzından çıkan kanlar beni korkutan ikinci bir dalga oldu. "Siena..." Sesi titriyordu. "Mert..." Aynı benimki gibi.
Sağ elini kaldırdı sol gözümün altındaki ıslaklığı parmağıyla sildi. Elleri buz gibiydi. "Ağlama Sincap. Ama sen ağladığında ben paramparça oluyorum."
Arctic Monkeys'in 505 adlı şarkısından bir alıntıydı bu. Bu şarkıyı bildiğini tahmin etmezdim. "Uğrunda öleceğimi bilsem bile yine seni seçerdim."
"Hayır. Hayır ölmeyeceksin. Saçma saçma konuşma! Yaşayacaksın!"
Gülümsüyordu. Neden gülümsüyordu?
Aklıma geçen sene, anime izleyen kuzenim ile olan konuşmam geldi.
"Aklıma takıldı. Neden Toji gibi, Rengoku gibi karakterler ölmeden önce gülümsediler?"
"Çünkü onlar efsane karakterler. Efsanele gülümseyerek ölür."
Ama Mert ölmeyecekti. O da diğer efsanelerin arasına karışmayacaktı.
"Kal sadece. Benimle kal."
Gözlerinde yansımamı görüyordum.
Kafamı kaldırıp bize doğru yaklaşan Mert'in annesini gördüm. Ağlıyordu. Arkasındanda annem geliyordu. Onun arkasındaysa bir insan topluluğu.
Bir kaç dakika önce müzik çalan takım elbiseli adamlar bile buraya geliyordu.
Annesinin Mert'in yanına çökmesiyle burnumu çekip gözlerimi silmeye çalıştım. Ama yerine hemen yenilerini geldi. Annesi boştaki elini tuttu. Bense onun sol elini hiç bırakmadım.
Kafamı kaldırıp anneme baktım. Ha ağladı ha ağlayacaktı. Mekândaki herkes etrafımızda âdeta bir çember oluşturmuştu. Kendi aralarında fısıldaşıyorlardı.
"Oğlum! Mert'im! Ne oldu sana? Kim böyle bir şey yapar? Dayan annem. Dayan." Elini bıraktı ve çantasından telefonunu çıkardı. Ellerinin titrediğini buradan görebiliyordum.
Gözlerinden akan yaşlar telefona düştü.Telefonu kulağına koydu. Titrek sesiyle adresi söyledi. "Lütfen acele edin. Lütfen." Telefonunu çantasına geri koydu ve iki eliyle Mert'in boştaki elini tuttu. Ama Mert hâlâ bana bakıyordu.
Annemde yanıma çömeldi. Eliyle sırtımı okşadı. "Merak etme kızım. Bunu atlatacağız. İyileşecek." Ona bakmıyordum. Sadece Mert'e... O da bana bakıyordu. Gülümseyerek. Sanki hayatı boyunca bu anı bekliyormuşcasına rahattı.
Ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre sonra ambulansın siren sesini duydum.
***
Davete en yakın olan hastanede, koltukların birinde oturuyordum. Mert ameliyathanedeydi. Yarım saat olmuştu.
Ben tek başıma ambulansla gelmiştim. Onun elini bir saniye bile çekmedim. O da bakışlarını benden çekmemisti. Annemler ise...
Bilmiyordum. Neyle gelmişlerse gelmişlerdi. Şu anda Mert'ten başka bir sey düşünemiyordum. O ve onun hayatı.
Bir söz verdim kendi kendime. Eğer yaşarsa ve benden soğumazsa yemin ederim ki aramızda bir santimlik mesafe kalmayacak.
Şimdi aklımdaki her düşünce, onun tekrardan ayaklanması için bir arzuydu.
Sağ bacağım titriyordu. Ellerimle yüzümü avuçladım. Annem başka bir köşede Mert'in annesini sakinleştirmeye çalışıyordu. Kadın mahvolmuştu. Aynı benim gibi...
Sanki beynimin içinde arka fon müziği çalıyordu. Çalan şarkı Beni Hatırla idi.
Kahroluyordum.
Bana doğru yaklaşan adım sesleri duydum. Oraya baktım. Altı kişi bana yaklaşıyordu.
Elif, Zehra, Batu, Yiğit ve yüzünü daha önce gördüğüm ama isimlerini bilmediğim iki kişi kişi daha.
Zehra ve Elif diğerlerinden öndeydi. Âdeta bana doğru koşuyorlardı. Gelir gelmez bana sarıldılar.
Batu, Yiğit ve diğer iki kız biraz geride durdular. Kızlardan birinin gözleri baya değişikti. Alışılmışın dışındaydı. Ve saçları da bakır kahveye benzeyen tarif edemediğim bir renkteydi.
Diğer kız da bizden biraz büyük görünüyordu ve saçları Elif'inkiler gibiydi.
Elif ve Zehra beni bırakmadan "Geçmiş olsun" dedi. Beni bıraktıktan sonra Zehra solumdaki, Elifte sağımdaki boş sandalyeye oturdular. Batu ve Yiğit bizim sol çaprazımızdaki boş koltuklara oturdular. Diğer iki kız Zehra'nın solunda, duvara yaslandılar. Zehra elini sol omzuma koydu.
"Yaranı deşmek istemiyorum ama bazı sorular sormam lazım. Kafamda bir analiz yapacağım. Kurşun nereye saplanmıştı Siena?"
Hatırlamaya çalıştım.
"Sol göğsünün altına."
"Peki nefes darlığı yaşıyor muydu? Ağzı açık mıydı?" Bakışlarımı ondan zemine çektim. Sağ gözümden bir damla sessizce çeneme düştü.
"Ağzı kapalıydı. Ne bir bağırış ne bir çığlık. Sadece sessizce bana bakıyordu. Sanki bunun olacağını biliyormuş, sanki hiç canı acımıyormuş gibiydi. Orada onu kaybedeceğim diye o kadar korktum ki."
Kapalı olan ellerimi açtım. Onun kanıyla boyanmıştı. Ve hâlâ titriyordu. Bunu görünce ellerimi göğsüme koyup kafamı hafifçe eğdim.
Artık dayanamıyordum. Biz bunu hak edecek ne yapmıştık? Kontrolsüzce ağlamaya başladım. Resmen ciğerlerim patlayacaktı. Zehra ve Elif her iki yandan bana sarıldılar. Biraz öyle kaldıktan sonra beni bıraktılar.
Gözlerimi silmeye çalıştım. "Sakin ol. Mert iyileşecek. Eminim. Bana güven" dedi Zehra. Elif "Bende inanıyorum. Mert çok güçlü. Bunu da atlatır" diyince kafamı Zehra'nın yanındaki kızlara çevirdim. "Tanışmaya zaman bulamadık ama ben Siena. Siz kimsiniz?"
Değişik gözlü kız öne doğru eğildi. "Ben Arza. Yiğit'in kardeşiyim. Haberi aldıktan sonra abim resmen yıkıldı." Karşımızda oturan Yiğit ve Batu'ya baktım. İkiside depresyona girmiş gibiydi.
Arza geriye çekildi. Sarı saçlı kız öne geldi. Gülümsemeye çalıştı. "Ben Elif'in ablası Elçin. Merak etme. İyi olacak. Bir abla tavsiyesi olarak söylüyorum." Önüme geldi. Çömeldi ve ellerimi tuttu. Gerçekten güzel biriydi. Elif'in büyümüş versiyonu gibiydi. Aynı güzel ela gözler. Aynı güzel sarı saçlar.
"Güzelim. Sakin. Sen bu çocuğu seviyor muydun?" Elimin tersiyle gözlerimi sildim.
"Aslında..." Bir kaç saniye duraksadım. "Evet. Ama bunu hiç belli etmemeyi seçmiştim. Onun yerdeki hâlini gördükten sonra anladım ki ben onsuz yapamazmışım. Ondan nefret ediyorum. Bir yandan ondan nefret etmektende nefret ediyorum."
Dirseklerimi dizime koyup ellerimle yüzümü kapattım. "Aynı zamanda onu çok seviyorum. O ana kadar bunu fark edememişim. Ne kadar malım. Tam bir ambivalansım. Kendimden nefret ediyorum."
Bir kapı açılma sesi duyunca yerimden fırladım. Hatta o kadar hızlı ayağa kalktımki bir an gözüm karardı. Ama hemen kendimi toparladım. Gelen orta yaşlı gözlüklü bir doktordu. Mert'in annesi arkamdan hızlıca geldi.
"Ameliyat zor geçti. Dayanıklı bir hasta ama kurşun kaburgasına çok yakın bir yere saplanmış. Önümüzdeki 6 gün boyunca yoğun bakımda kalacak. Hayati tehlikesi sürüyor. Her türlü duruma hazırlıklı olun. Birazdan yoğun bakıma alacağız. Geçmiş olsun."
Mert'in annesi elini alnına koydu ve derin bir nefes verdi. "Çok şükür" dedi. Kendine oturacak bir yer buldu.
Doktor tam gidecekken "Onu görebilir miyim?" diye sordum.
"Nesi oluyorsunuz?"
Bir kaç saniye ne diyeceğimi bilemedim. Ben onun nesi oluyordum? Beni önemseyen birini kaybedemezdim. O beni seviyordu. Bense kabalık edip ondan kaçıyordum. Ama sebeplerim de vardı. Mesela en yakın arkadaşlarımdan birinin onun yüzünden okuldan gitmesi gibi.
Fakat şu an bunun bir önemi yoktu. Artık daha iyi bir hayatı vardı. Belki de daha iyi arkadaşlar...
Şu an bunu düşünmenin sırası değildi. Çünkü Mert orada yaşam mücadelesi veriyordu. Bakışlarımı kaçırdım. "Kız arkadaşıyım."
"Üzgünüm. Sadece birinci derece yakınları alabiliriz. Oda kısa bir süreliğine ve gerekli önlemleri alarak."
"Bakın. O vurulduğunda yanında bir tek ben vardım. Bana ihtiyacı var. Zor gününde yanında olmam lazım. Beş dakika bile yeterli. Lütfen doktor bey. İzin verin beş dakika görüp çıkayım."
Doktor derin bir nefes verdi. "Peki. Ama çok uzun olamayacak. Normalde yoğun bakımda ziyaretçi kabul etmiyoruz."
Yüzümde buruk bir tebessüm oluştu. "Çok teşekkür ederim. Bu iyiliğinizi unutmayacağım."
"Benimle gelin lütfen."
Mert'in annesinin buraya bakmadığından emin olmam lazımdı. Mert'in annesine bakarken diğerlerine de bakmış oldum. Batu ve Yiğit bile şu an da bana bakıyordu. Kızlarla bakıştım. 'Nereye?' der gibi bir hâlleri vardı. Annemler hariç herkes bana bakıyordu.
Sonra doktor önde ben arkada, doktorun az önce çıktığı yerden girdik.
***
Kafamda bone, ellerimde eldiven, yüzümde maskeyle odaya giydim. Önümdeydi. Vücuduna bir sürü serum kablosu bağlanmıştı.
Ve yüzünde bir oksijen maskesi vardı. Onu bu halde görünce bile sağ gözümden bir yaş düştü. Görüşüm hafif bulanıktı. Yavaş adımlarla ona doğru yaklaştım.
"Mert..." Sesim çıkmıyordu. Fısıltı gibiydi. Elini tuttum. Elimde eldiven olmasına rağmen teninin soğukluğunu hissedebiliyordum.
Yüzüne baktım. Omuzları inip kalkıyordu. Nefes aldığını görmek benim için çok değerliydi. Çünkü ambulansta giderken solunumu kesilmişti.
"Beni duyduğunu biliyorum. Özür dilerim. Bana kızgınsındır. Belki uyandığında beni görmek bile istemeyeceksin. Hak veriyorum. Sen çabala çabala ama göz ardı edil. Ben olsam vazgeçerdim. Ama anladım ki ben senden uzakta duramıyorum. Bunu daha yeni anladığım için de kendimden nefret ediyorum. Eğer hayatta kalırsan yemin ederim aramızda hiç bir mesafe, hiç bir soğukluk olmayacak. Lütfen uyan. Beni sevmiyorsan öl." Burnumu çektim.
"Bunu sana kim yaptı? Kim neden böyle bir şey yapsın ki? Nasıl bir cesaret bu? Sana söz veriyorum ki bunu yapanı bulacağım. Kim yaptıysa en ağır şekilde cezalandırılmasını sağlayacağım ve her okul çıkışında eve bile değil direkt buraya geleceğim. Peki sen? Beni sevmeye devam edecek misin?" Cevap gelmedi.
Gözlerim doldu. Kafamı hafifçe eğdim. Çığlıklar atıp duvarları yumruklamak istiyordum. Model'in şarkısında söylediği gibi yüzüm gözüm şişene kadar ağlamak istiyorum. Cidden şu anki durumum anca bu sözle ifade edilebilirdi.
Arkamdaki kapının açılma sesini duyunca kafamı kaldırdım ve gözlerimi sildim. Sola döndüm. Aynı benim gibi giyinmiş, benden biraz daha uzun olan hemşire "Hanımefendi hastayı daha fazla yormayalım" dedi.
"Tamamdır. Bir saniye." Elini bıraktım.
"Lütfen yaşa Mert. Sana ihtiyacım var."
Odadan çıkarken arkamı döndüm ve bir kez daha ona baktım. Cidden yaşamasını istiyordum.
***
Eldiveni ve maskemi çıkarmış, köşesinde televizyon olan bir dinlenme yerinde tek başıma oturuyordum. Mert'i gördükten sonda kızların yanına bile gitmemiştim.
Yalnız kalmak istiyordum. O yüzden onlardan ayrı bir yer seçmek istedim. Elimde olsa burada yatıp kalkardım. Televizyonda haberler vardı.
Bir ekonomi haberinden sonra duyduklarımla yerimde dikleştim ve pür dikkat haberi izledim.
Atama daveti kanlı bitti! İstanbul'da gerçekleşen İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nün düzenlediği yeni şef atama yemeği, silahlı bir saldırgan tarafından yarıda bırakıldı. Yeni atanan şefin oğlu bu olayda yaralanan tek kişiydi. Durumunun ağır olduğu bildirilen Mert Çelik, yoğun bakımda yaşam mücadelesi veriyor. Polis şimdi her yerde o maskeli saldırganı arıyor.
Başka bir habere geçtiğinde ellerimle yüzümü kapayıp kafamı eğdim. O iyileşecekti. İyileşmek zorundaydı.
Sol yanıma birinin oturmasıyla ellerimi yüzümden çekip bakışlarımı o tarafa çevirdim. Zehra'ydı. Onu görür görmez sarıldım. Bugün birine sarılmaya çok ihtiyacım vardı. Ondan ayrıldım. "Nasılsın? Mert'i gördün. Daha iyi misin?"
"Daha iyi ama hâlâ berbat. Şu anki durumumu özetleyebileceğim tek cümle bu." Cevap vermedi. Bir kaç saniye sonra önüne bakarak derin bir nefes verdi.
"Babamı ve dedemi kaybettiğimde beşinci yaş günümdeydim." Ne? Gözlerim açıldı ve hemen kafamı ona doğru çevirdim. "Ne?"
"Bu doğru. 2005'te Kars'ta gerçekleşen bombalı eylemi hatırlıyor musun?"
Hayal meyal hatırlıyor gibiydim. Önüme yıl dönümün olduğu bir haber metni geldi. Geçen sene bakmıştım. Ama hatırlamam zor olmadı. Başımı onaylar gibi aşağı yukarı salladım.
"Yıl dönümü haberini okumuştum bir sayfada. Ne oldu ki?"
"O gün bende oradaydım."
"Ne?!" Sesimin fazla çıktığını düşünerek etrafa baktım. Kimse yoktu yakınlarda. Sesimi alçalttım. "Ne?"
"Annem, babam ve dedem gitmiştik. Ben pamuk şeker istemiştim. Babamla dedemde beni kırmayıp almak istemişlerdi. Pamuk şeker satan adam lunaparktaki oyuncakların birine çok yakındaydı. Bombalarıda oyuncaklara bağlamışlardı. Bir de canlı bombalar karışmıştı lunaparktaki kalabalığa. Onlarla beraber ortalık savaş alanına dönmüştü.
O olaydan sonra annem bana bakmadı. Sanki onların katili benmişim gibi. Yemek bile yemiyordu bazen. İlkokul, ortaokul ve lise mezuniyetlerimin hiç birine katılmadı. Annemin yapamadığı anneliği bana anneannem yaptı. O da eşini kaybetmişti ama annem kadar kendini bırakmamıştı. Okul masraflarımı karşıladı. Ruhsal anlamda bana destek oldu. Ona borcumu ödeyemem. Şimdi ise annem ortalıkta yok. Evde tek başıma kalıyorum. Faturaları anneannem ve teyzem ödüyor."
Bir süre ne diyeceğimi bilemedim. "Ben bunları bilmiyordum. Başınız sağ olsun."
"Vatan sağolsun. Mert iyileşince..." Duraksadı. "Bizim evde kalmak ister misin? Yani diğerleriyle de birlikte. Film izleriz, yemek yaparız, sohbet ederiz, sabahlarız. Erkekler bile gelebilir. Ne dersin?"
Buruk bir şekilde gülümsedim. "Tabi. Neden olmasın?"
Zehra'nın arkasından bize doğru yaklaşan iki polis memuru vardı. Oraya bakarak ayağa kalktım. Ben kalkınca Zehra'da kalktı.
"Sorgu için gelmişlerdir" dedi Zehra.
Bize dahada yaklaşıp yarım metre önümüzde durdular. Elinde sert kapaklı bir dosya tutan polis bana baktı. "Siena Asya Yücel siz misiniz?"
"Buyurun benim."
"Bizimle emniyete kadar gelmeniz gerekiyor."
***
Kafamın üstüne vuran beyaz bir ışık vardı. Önümde ise üzerinde polis üniforması olan bir kadın vardı. Masanın üstünde bir dosya ve mavi tükenmez kalem.
Yüzü ifadesiz ve aynı yüzü kadar ifadesiz bir tonda konuştu.
"Olay öncesi neredeydiniz?"
"Tuvaletteydim. Makyajımı düzeltiyordum."
"Silah sesini ne zaman duydunuz?"
"Tuvalate girdikten yaklaşık beş dakika sonra."
"Vuran kişiyi gördünüz mü?"
"Görmedim. O anda sadece Mert'e odaklanmıştım. Hiç kimseyi görmedim. Kameralar doğruyu gösterecektir zaten."
"Tamamdır. Verdiğiniz cevaplar için teşekkür ederiz."
O sandalyeden kalktığında aynı anda bende kalktım.
"Arkadaşlara söyleyeyim sizi evinize kadar bıraksınlar."
"Gerek yok. Hasteneye gideceğim."
"Peki. Siz bilirsiniz. Önden buyurun." Kapıyı gösterdi. Gerçekten baya kibar ve ciddi bir kadındı. Sevilesi bir insandı.
Odadan çıktıktan sonra annemi aradım. Biraz çaldıktan sonra annemin "Efendim" diyen sesi kulaklarımı doldurdu.
"Nerdesiniz?"
"Yoldayız. Emniyete geliyoruz."
"Kimle geliyorsun?"
"Arkadaşların ve Ayfer Hanım. Senin sorgun bitti mi?"
"Şimdi bitti. O zaman ben hastaneye gidiyorum. Oradanda eve geçerim."
"Tamamdır kızım. Dikkat et kendine. Babana şimdilik bir şey söyleme. Zamanı gelince ben söylerim."
"Tamam. Kapatıyorum." Cevap beklemeden telefonu kapattım.
Emniyetten çıkıp bir taksi çevirdim. Taksiye bindikten sonra şoföre gideceğim yeri söyledim ve saate baktım. 21:26.
***
Son bir kaç saatir en çok gittiğim mekândaydım. Mert'in odasının dışında - artık - açık olan panjurlu pencereden ona bakıyordum.
Önceki geldiğimde gördüğüm hâlinden farksızdı. Acaba kaç gün burada kalacaktı? Tahminimce bir ay olabilir. Umarım bir ay kadar sürmeden çıkardı.
Elimi pencereye koydum. Hâlâ onun kanı vardı. Kanı fark edince boğazıma oturan yumru yüzünden yutkundum. Gözlerim yanıyordu. Sanki içine tuz kaçmış gibi. Ağlamak istiyorum ama sanki gözyaşlarım tükenmiş gibi.
Alnımı pencereye dayadım. O sırada aklıma kızlar geldi. Çantamdan telefonumu çıkardım ve Zehra'nın numarasına tıkladım. Alnımı pencereden çekmeden telefonu kulağıma yasladım.
Biraz bekledikten sonra telefonu açtı.
"Alo?"
"Zehra ne yaptınız? İşiniz bitti mi?"
"Sadece Arza ve Elçin kaldı sorgulanmayan. Polisler ne olur ne olmaz diye onları da sorguya çekecek. Şu anda Elif içeride. Sen hastanede misin?"
"Evet. Bir kaç saate eve giderim. Okulda görüşürüz."
"Görüşürüz." Telefonu çantama koydum.
Gözlerim kapanıyordu.
Yarın okul var. Ve asıl soru. Ben yarın derslere nasıl odaklanacağım?
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |