
Saat 07:58. Alarm çalmadan uyanmıştım. Bugün önemli bir gündü. Yeni bir ortam görecektim. Ve en önemlisi karnımı doyuracaktım. Lüks olacağını düşündüğüm yemeklerle.
Formalarımı giydim. Yüzümü temizleyip makyajımı yaptım. Bu sefer maskara sürmüştüm. Saçlarımı tarayıp yağ sürdüm.
Çantam sırtımda, mutfağa geçtim. Annem ve babam oturmuş, konuşarak kahvaltılarını yapıyorlardı.
Annem bana gülümseyerek "Günaydın kızım" dedi.
"Günaydın anne." Babam ağzına bir salatalık attı. Biraz çiğnedi. "Kahvaltı yapmayacak mısın kızım?"
"Yok baba. Okulda yaparım." Tekrar anneme döndüm. "Bugün yürüyerek mi döneceğim okuldan?"
"Ben seni alırım. Birlikte eve geçip hazırlanırız. Ne giyeceğini seçtin mi?" Hafifçe gülümsedim.
"Evet. Kızlarla beraber seçtik."
Telefonumdan saate baktım. "Ben çıkıyorum. Akşam görüşürüz." Mutfaktan çıkarken annemin "Kendine dikkat et" sözlerini duydum.
Ayakkabılarımı giyip merdivenlerden aşağı inmeye başladım. Apartmanın demir kapısını kapattıktan sonra gökyüzüne baktım. Hava biraz kapalıydı. Tam benlik.
Belki akşam yağmur yağabilirdi. İnşallah yağardı. Acele etmeden sokakta yürüyordum. Şu ana kadar iyi gitmişti. Gayet huzurluydum. Umarım o davette bir sıkıntı çıkmaz.
Güzel, tatlı bir rüzgar esti. Etraf baya sakindi. Kaldırım köşelerinde uyuyan kediler ve telefon tellerinde öten kumrular dışında sokakta çok fazla insan yoktu.
Olanlarda öğrenciydi. Zaten millet sabahın bu saatinde ne yapsın? Benim okulum olmasa ben öğlene kadar uyurdum. Ama işte...
Sokağı geçtim. Okula az kalmıştı. Yaklaşık beş dakikaya orada olurdum. Okul hemen bitsede o davete katılsam.
Okula gelmiştim. Ve bu sefer sınıftan birini dahi görmemiştim. Bizim kızlardan bile. Bahçede bekleyecektim. Çünkü içeride telefona bakamazdım.
Boş bir bank bulup oturdum.
Banklarda telefona bakan bir kaç onuncu sınıf, kendi aralarında konuşan on ikiler vardı bahçede.
Telefondan saate baktım. 08:16. Bugün bir Berkay olayı daha yaşanmadan günü bitirsem çok güzel olurdu. Bacak bacak üstüne atıp Instagram'a girdim.
Bir kaç tane video izleyip onları hikyemde paylaştım. Tolga Sarıtaş'ın hesabına girdim. En sevdiğim ünlü oydu. Beğendim, kaydettim. Birde Aybüke Pusat vardı.
Onunda hesabına girdim. Bu ikisini ezelden beri shipliyordum zaten. Keşke gerçektede evli olsalardı.
Birinin benim omzuma dokunmasıyla kafamı kaldırdım. Elif bana sırıtarak bakıyordu.
"Günaydın havucum! Ne yapıyorsun?"
Yanıma oturdu. Onu görünce bende sırıttım. "İyi. Ne olsun? Bir an önce okul bitsin de davete katılayım istiyorum."
Bal rengindeki saçını kulağının arkasına koydu. "Sen çok sakinsin ya. Ben böyle yerlere davet aldığımda çok geriliyorum. Ne giyeceğimi bilemiyorum, elim ayağıma giriyor."
"Sen? Geriliyorsun? Hayatta inanmam. Senin gibi ponçik biri nasıl gerilebilir?"
Güldü. "Valla geriliyorum."
"Saat kaç oldu ya?"
Elif telefonunu çıkardı.
"08:20." Cebine koyarken "Sen normalde bu kadar erken gelmezdin? Hayırdır?" diye
sordu.
"Bugün erken kalkasım geldi. Sen de normalden daha erken gelmişsin. Sana ne oluyor?" Önüne döndü ve bahçede birilerini
aradı. Sonra gözleri birinde durunca gülümsedi.
Onun baktığı yere baktım. Batu gel-
mişti ve ona bakıyordu. Demek ki bu yüzden erken gelmiş. Batu ile buluşmak için.
"Vay, vay, vay. Demek seninkiyle buluşmak için bu kadar erken geldin." Ayağa kalktı.
Ona doğru ilerlerken bana döndü ve "Sınıfta görüşürüz" diye seslendi.
Yalan değildi. Bazen ciddi ve güzel ilişkileri olan çiftleri kıskanıyordum.
Bir tane benim olsaydı fena mı olurdu yani? Beklentisiz, karşılıksız, tüm kusurlarla seven biri.
Zehra nerede kalmıştı acaba? Çoktan gelmiş olmalıydı.
Telefonumu çıkarıp yine Instagram'a girdim. Tam bir Instagram bağımlısıydım. Zehra'ya mesaj atmaya karar verdim.
Neredesin?
Çevrimiçiydi. Bir kaç saniye cevap vermedi. Sonra yazmaya başladı.
Zehra:Yoldayım.
Zehra:Geliyorum.
Zehra:Ne oldu?
Bir şey yok sadece merak ettim.
Yaklaşık on saniye kadar bir şey yazmadı. Sonra siyah kalp emojisi attı. Bu onun dilinde teşekkür ederim demekti.
Zehra birilerine iltifat edemiyordu. İltifattan kastım rica ederim, teşekkür ederim, eline sağlık, afiyet olsun, memnun oldum gibi kelimelerdi.
O hareketlerle ve eylemleriyle bunları söylerdi. Bazen gülümser, bazen elini tutar, bazen göz teması kurardı.
Ama onu ilk gören, çok
soğuk ve asosyal olduğunu düşünürdü. Ben de onunla arkadaş olmadan önce öyle düşünüyordum.
Ama sonra birbirimizi önemsemeye başladık. Ardından aramızda görünmez bir bağ oluştu. Benim lisedeki ilk arkadaşım oydu.
Sonra Elif geldi. Aynı bir civciv gibiydi. Her anlamda. Kıpır kıpırdı, neşeliydi, hevesliydi, heyecanlıydı, hayvanları çok seviyordu. Ne zaman yolda bir sokak hayvanı görse - bu genellikle kediler olur - çığlık atıp onu doyasıya severdi. Grubun neşesiydi.
Buluşmaları hep o ayarlardı. Batu ile iyi olacaklarını düşünüyordum. Kendisi gibi birini bulmuştu.
Ama Zehra için endişeleniyordum. Şu sıralar ayrı bir halsizdi, ayrı bir pasifti. Ceren de böyle olmuştu. Sonrasında da... Neyse.
Zehra güçlü bir kız. Böyle şeyler ona işlemez. Belkide düşündüğüm gibi bir şey yoktur. Kendince sebepleri olabilirdi. Fazla kurcalamamak lazımdı.
Bahçede olanlara şöyle bir göz gezdirdim. Sanırım yanlış yaptım. Mert bir köşeye kurulmuş, bana bakıyordu. Gözlerimiz buluştu. Hafif dalgalı saçları rüzgarda hareket ediyordu.
Yüzünde hafif bir sırıtış vardı. Yüzümü ekşitip bahçe kapısına baktım. Bir kaç saniye içeri giren öğrencileri izledim. Sonra tanıdık yüzler gördüm. Zehra ve Yiğit.
Aralarında mesafe olmasına rağmen yan yana yürüyorlardı. Konuşmadan sadece yürüyorlardı. İkisininde yüzü ifadesizdi. Aynı
birer asker gibi...
Zehra beni görünce adımlarını hızlandırdı ve bana doğru yürüdü Yiğit'i geride bıraktı.
Aramızda bir kaç adım kalınca âdeta üzerime koştu. Ve birden bana sarıldı. Hiç beklemediğim için ilk başta karşılık verip ona sarılamadım.
Sonra kollarımı sırtına doladım.
"Zehra?"
Benden ayrıldı ve gözlerini kaçırdı.
"Pardon. Birine sarılmaya çok ihtiyacım vardı."
Gülümsedim. "Birilerini mi özlüyorsun?"
"Yoo. Canım sadece sarılmak istedi." Öne doğru adım atmaya başlarken başını bana çevirdi.
"Hadi. Gelmiyor musun? Elif ve Batu bile gidiyor." Zehra'nın önünde, Elif ve Batu'nun el ele okulun içine yürüdüklerini gördüm. Cidden gidiyorlardı.
Geride kalmamak adına hızlı adımlarla Zehra'ya doğru yürüdüm. Baya hızlı yürüyordu. Ama yetiştim. "Sen bugün Yiğitle beraber geldin. Yani siz şimdi..." Derin bir nefes aldı.
"Ben normal bir şekilde yürüyordum. Bir anda yanımda belirdi. Bende anlamadım. Günaydın falan dedi. Bende günaydın dedim."
Kaşlarım havaya kalktı. Bu iş bitmişti. Artık benim gözümde sevgililerdi. Elimle ağzımı
kapattım.
"Oha! Kesin sana aşık. O kadar eminim ki. Bak bana güven. O sana iyi gelecek." Önce sessiz kaldı. Sonra başını hafif yere eğdi. "Sana güveniyorum. Ama..."
Gözlerini kapatıp derin bir nefes verdi. "Bilmiyorum. Ben şu anda kimseyi aramıyorum ki. Her şeyi kendim halledebilirim. Daha öncede hallettim."
Hafifçe arkama baktım. Yiğit ve Mert yan yana bir şeyler konuşarak yürüyorlardı. Onlarla aramızda yaklaşık iki metre falan olduğu için ne konuştuklarını duyamıyordum.
Mert bakışlarını sağından önüne çevirdiğinde yine bakıştık. Allah'ım! O milisaniyelik anda bir şey fark ettim. Bana ilk defa böyle bakıyordu. Sanki... Boş versene.
Yarım ağız gülümsüyordu. Önüme döndüm.
Hiç konuşmadan sınıfa çıktık. Sıralarımıza geçtik. Kalemliği çıkarıp sırama koydum.
Çantamın yanındaki su şişesini çıkarıp kapağını açtım. Şişeyi kaldırıp yudumlarken kapıda gördüğüm manzara karşısında suyu
püskürttüm. Of fena patladım ya. Rezillikti.
Elimle ağzımı kapatıp etrafa kaçamak bakışlar attım. Sınıftan bir iki kişi bana bakmıştı. Ama gülen yoktu. İyi. Şaşırdım. Büyük ihtimalle takmadılar.
Mert, kapının yanında daha çantasını bile çıkarmamış bir hâldeyken, önündeki bir kızla konuşuyordu. Aslında kız bir şeyler diyor olmalıydı çünkü Mert konuşmuyordu. Kızın sırtı dönüktü. Yüzünü göremiyordum.
Ama boya olduğu çok belli olan platin sarı, dipleri siyah saçları vardı ve esmerdi. Bok gibi duruyordu.
Mert'in boğazına geliyordu. Mert, sanki bir düşmana bakıyormuş gibi bakıyordu ona. Kaşları çatıktı.
Kız ona doğru bir adım yaklaştı. Sağ elini kaldırdı ve... Mert'in çenesini mi okşadı!?
Elimdeki su şişesinin kapağını dahi kapatmadan sırama koydum. Bu bir savaş ilânıdır!
Hızlı adımlarla kapıya doğru yürürken Elif arkamdan "Nereye?" diye seslensede durmadım. Yüzüm ifadesiz artı sinirliydi.
Sanki bir modelmişim gibi yürüyordum. Kıza yaklaşıp ona dokunduğu eline vurdum. Kız elini çekti. Yelloza baktım. "Ne oluyor burada? Sen kimsin?"
Kız gözleriyle beni baştan aşağı süzdükten sonra kıkırdadı. "Asıl sen kimsin? Cadı!" Sondaki lafını yüzüme tükürürmüşcesine söyledi.
Cadı... "Git buradan cadı!" Bana her şeyi söyleyebilirdi ama şu cadı lafı beni en çok kıran ve öfkelendiren kelimeydi.
Hüzünlü ve hafif hayal kırıklığına uğramış gözlerle kızdan bakışlarımı çektim. Mert'in yandan bana baktığını gördüm.
Sanırım üzüldüğümü anlamıştı. Çatık kaşları yumuşadı. Ve sonra bana daha önce görmediğim bir bakış daha attı. Ben bir şey yapmadım, kendisi geldi, yanlış anladın, beni affet tarzında pişman bir bakıştı bu. Ben ona bakışlarımla 'Cadı mıyım ben? Onu buradan kov' mesajını vermiş gibi oldum.
Kaşlarını çatıp kıza baktı. "Ayşe lütfen gider misin? Dağdan gelip bağdakini kovamazsın."
Bunu duyunca içimde âdeta bir çocuk sevinç çığlıkları atıp dans etti. Gülümseyip Mert'e baktım. Ama şu anda o kıza bakmakla meşguldü. Kız inatçıydı.
"Yaa? Sen sevgilini nasıl aldatırsın? Tanıştığımız o günü ne çabuk unuttun? Seninle geçirdiğimiz o güzel günleri ne çabuk unuttun?" dedi acıklı bir tonda.
"Ama merak etme cadı. Ben senden daha iyiyim. O asla senin olmayacak. Önümüzde daha koca bir ömür var. Birlikte daha çok şey yaşayacağız."
Ne?! Nasıl? Bu ikisi cidden sevgili miydi? Hayatta inanmazdım. Hani o beni seviyordu? Hani yağmur olsam binlerce damla arasında bulup tutardı beni? Hepsi birer yalan mıydı? Benimle oynamış mıydı?
Benim duygularım öyle oynanıp atılabilecek türden miydi?
Bu kız kaşınıyordu. Sanırım anlamıştı cadı denmesinden hoşlanmadığımı. Beni sinir etmek için söylüyordu. Ve başarıyordu da.
"Ayşe git artık. Tatsızlık yaşanmasın. Hadi!" Sesi baya ciddi idi. Kız bu sefer geri çekildi.
"Hah! Sen sevgilini aldatamazsın. Sen beni seviyorsun! Onu değil" dedi ve gözden kayboldu. Amına koyduğumun malı.
Az önce ne yaşanmıştı? Ben Mert'i mi kıskanmıştım? Lütfen bu bir rüya olsun. Rüya olsa bile kötü ama şu anda rüya olmasını tercih ederdim.
***
"Sen ciddi olamazsın ya! Aşırı kinlendim. Artık en büyük düşmanım o kız. Gidip evini bombalayalım!" dedi Elif.
İkinci ders bitmiş, kahvaltımızı yapmıştık. Çay ocağından çay almış, bahçede her zaman ki kamelyamızda oturuyorduk. Zehra fazla demli çayından bir yudum daha aldı.
O çayı nasıl içebiliyordu bu kız? Hem şekersiz hem de zift gibi.
Tamam bende çayı şekersiz içiyordum ama böylede çay içilmezdi ki.
"Bu kız kendini ne zannediyor? Git şikayet et abi. Valla ben bile rahatsız oldum. Sen nasıl böyle duruyorsun? Hem cadı ne ya? İlkokul bebesi mi bu?"
"Boşver ya. Anca konuşurlar. Nefret ediyorum böyle kendini bilmezlerden. Nasıl Mert'e öyle sulanabilir? Kim yapsa aynı tepkiyi verirdim. Ama o mala ekstra tepki veririm. Bir de kendini o kadar ballandıra ballandıra anlatıyordu ki. İşte 'Önümüzde daha koca bir ömür var, Sen sevgilini aldatamazsın' falan filan. Onların sevgili olduklarına inanmıyorum bile. "
Zehra ve Elif birbirlerine bir bakış attıktan sonra gülümsediler.
"Ne? Ne oldu? Neden öyle güldünüz?"
Zehra eliyle ağzına fermuar çekmiş gibi yaptı. Yoksa onlar... Jeton şimdi düştü. Ona aşık olduğumu düşünüyorlar. "Hayır. Hayır aşık değilim. Sakın!"
"Ama kıskanmışsın onu işte. Bir insan böyle bir şeyi anca kıskançlıktan yapar. Ona aşık
olduğunun en büyük kanıtı bu" dedi Zehra ciddiyetle.
"Katılıyorum. Bence yakışırsınız.
Hem sen neden ondan kaçıyorsun ki? Bence yakışıklı çocuk."
Kaçıyordum çünkü nedeni ortadaydı... Bakışlarımı Zehra'dan
Elif'e çevirince "Yanlış anlama. Beni biliyorsun zaten. Ben Batu'mla birlikteyim" dedi telaşlı bir şekilde.
Ama artık çok geçti. Bundan sonra Mert ile aynı ortamda nefes alsam dahi beni onla shipleyeceklerdi. Çok yalnış bir şey yapmıştım. Pişman mıydım? Evet. Tekrar yapar
mıydım? Evet...
***
Mertlerin masasında da aynı konu vardı. Onlarda kahvaltılarını yapmış, bahçede çay içiyorlardı.
"Aga oha ya! Ebesinin nikahı! Bu kız sana aşık değilse bende bir bok bilmiyorum" dedi Batu.
Mert onlara olayı anlatmıştı. Yiğit fazla tepki vermemişti ama Batu
shipleyici tayfadan olduğu için bu görev ona düşmüştü.
"Bu akşam eski şef için veda yemeği yapacaklarmış. Akşam ona katılacağım. Mekân buraya yaklaşık yarım saat uzaklıkta. Hani bir tane yer var ya. Böyle iş insanları falan yemek yiyor orada."
"Ben biliyorum orayı. Daha önce bir akrabamın beni oraya götürdüğünü hatırlıyorum. Baya elit bir mekandı. Tam iş insanlarına göre" dedi Batu ve elini kumral saçlarının
arasından geçirdi.
Yiğit tek kaşını kaldırdı. "Kimle katılacaksın Mert?" Onun kimden bahsettiğini anlamıştı.
Mert sesini yükseltti ve ciddi bir tonda bastırarak "Annemle" dedi. Yiğit gözlerini devirdi ve yüzünü ifadesiz yaptı. Şimdi Mert'in onlardan intikam alma zamanıydı.
"Ee Yiğit kardeşim? Sende işler ne âlemde?"
Yiğit sorgular bir şekilde ona döndü. "Ne işi?"
"Zehra işi? Tanıdık gelmedi mi?" Batu bu sefer sessiz kaldı ve bu atışmayı, çayını yudumlarayarak izlemeye koyuldu. Yiğit doğrularak ciddileşti.
"Siz sevgili misiniz? Sabah sizi yan yana yürürken gördüm."
Yiğit'in hafif kızıla kaçan açık kahverengi gözleri kocaman oldu. Batu'nun aldığı yudum boğazında kaldı. Öksürürken "Ney?" dedi şaşkınlıkla.
"Sen kamera mısın oğlum? O zaman gelmiş miydin ki? Nereden gördün?"
"Merhabalar. Ben uluslararası gazeteci Ajda Ender" dedi Mert sırıtırken.
Hâlâ öksürmekte olan Batu'nun sırtına vurdu Yiğit. "Hadi, hadi yeme bizi. Sevgilisiniz dimi?"
"Kanka sevgili olmamız için iki tarafında sevmesi gerek. Bunu en iyi siz biliyorsunuz ya. Hem..." Bir an duraksadı. Bakışlarını yere dikti. "Ben onun beni sevdiğini sanmıyorum. Sevseydi sizce böyle mi yapardı?"
Ortama bir sessizlik çöktü. Ama çok uzun sürmedi. Batu bu sessizliği bozdu.
"Valla ben Elif'le işleri ilerlettim. Keyfim yerinde." Mert ve Yiğit aynı anda şaşkınca Batu'ya baktı. "Lan?" dedi Mert. Batu yalnış anlaşıldığını anlamış oldu. "Durun. Durun o anlamda değil. Onu ailemle tanışırdım. Çıkışta bizim eve gittik. Yani ilk önce evlerimize gidip hazırlandık. Sonra onu evinin önünde bekledim. Annemler baya sevdiler kızı. Sizde hemen fesata bağlıyorsunuz. O çok neşeli ve enerjik bir kız. Arkadaşlarından çok farklı. İşte onun bu yanını seviyorum."
"Hangi yanını?"
"Her yanını ama en çok neşeli yanını."
***
Mantımdan bir kaşık daha alacakken bir kahkaha daha attım. Elif "Bir de kendime çok güveniyorum diyordu!" deyince kaşığı tepsime bırakıp elimle ağzımı kapattım.
Beşinci ders bitmişti. Yemeklerimizi yerken Elif geçen izlediği dizide olanlardan bahsediyordu yine. Ama bu sefer baya komikti ki ben bile kahkaha attım.
Zehra yine gülümsemekle yetindi. Sorgulamıyordum. O zaten ciddi bir kızdı. Elif kendini yırtarcasına gülerken ben onun yarısı kadar falan gülmüştüm.
Gülüşü çok güzeldi. Batu'nun ona neden aşık olduğunu anlayabiliyordum.
Gülmeye devam ederken "Ay! Tamam yeter! Karnım ağrıdı" diyip elimi karnıma attım. Cidden ağrımaya başlamıştı.
Elif'in kahkahası yavaş yavaş gülümsemeye dönüştü. Bende gülmeyi bıraktım. "Kalkalım mı?" dedi Zehra. İştahım kesilmişti. Daha fazla yiyemeyecektim.
"Tamam kalkalım." Aynı anda ayaklanıp sandalyelerimizi düzelttik. Tepsilerimizi alıp yürümeye başladık. Zehra en önde, Elif onun arkasında, bende en arkadaydım.
Mertler yine bizim önümüzdeki masadalardı. Zehra onların masasına bakmadan yanlarından geçti. Elif, Batu'ya gülümseyerek devam etti.
Hafiften görüşüm bulanıklaştı. Yüzüm ekşidi. Kafamı yukarı kaldırdım. Sanki her şey dönüyordu. Ama yürümeye devam ettim.
Mertlerin masasının yanından geçtim. Fakat ona bakmadım. Biraz daha ilerleyince adımlarım istemsizce durdu. Elimde tepsiyle öylece kalakaldım.
Gözlerim kapanmaya başladı. Sol yanımdaki boş masaya tepsimi bırakıp sandalyeye tutundum.
Yarı aralık gözlerimle ileri baktım. Zehra ve Elif tepsilerini bırakmış, elinde çay bardağı tutan edebiyat hocası ile konuşuyorlardı. Ne konuştuklarını duyamadım.
Etraf cidden bulanıktı. Elimi alnıma koyup gözlerimi kapattım. Ben cidden iyi değildim. Giderayak
ne olmuştu bana?
Arka taraflardan bana doğru yaklaşan adım sesleri duydum. Sonra birinin elini sırtımda hissettim. Ardından tanıdık bir ses...
"Siena?" Kim olduğu umurumda değildi. Şu anda tutunabileceğim birine ihtiyacım vardı. Kim olursa.
Beni sırtımdan hafifçe ileri sürükledi. Karşı gelmedim. Zaten gelemezdim. "Gel bir elini yüzünü yıkayalım."
Gözlerim kapalıydı. Ama bilincim yerinde olmadığı için yanımda kim olduğunu seçemiyordum. Ardından bana doğru yaklaşan başka adım sesleri duydum. Beni sürüklemeye devam etti.
Elimi başımdan çekmedim. Bir yerden içeri girdiğimizi hissettim. Tuvalet olduğunu düşünüyordum çünkü su sesleri vardı.
Biri sifon çekti. Beni bir yerde durdurup musluğu açtı. Sonra yüzüm ıslandı. Burnumdan dudaklarıma damlalar aktı.
Gözlerimi aralamaya çalıştım. Başarmıştım. Görüşümün bulanıklığı biraz azalmasına rağmen hala vardı. Yüzümü yıkamak iyi gelmişti.
Ellerimi lavabonun kenarına dayadım. "Daha iyi misin?" sesi telaşlıydı. Kafamı sağa çevirdim. Kirpiklerimden damlayan su damlalarıyla yanımdakinin kim olduğuna bakmaya çalıştım.
Bakmaz olaydım. Gördüğüm kişiyle gözlerim kocaman oldu, kaşlarım havaya kalktı. Zehra ya da Elif olduğunu düşünüyordum ama karşımda duran kişi ikiside değildi.
Mertti...
Tam karşımda bana üzgün ve endişeli gözlerle bakıyordu. Bir dakika. Biz şu anda kızlar tuvaletindeysek o nasıl girdi?
"Mert..." Sesim kısılmıştı. Bana bile yabancı geliyordu. "Söyle canım. Yediğin bir şey mi dokundu? Alerjin falan mı var? Birisi yemeğine bir şey mi kattı? Lütfen söyle. Gideyim bulayım onu."
Ona şaşkın gözlerle bakmaktan başka bir şey yapamadım. Sonra kapıdaki şahıslara gözüm takıldı. Elif, Zehra, Yiğit ve Batu. Hepsi bana bakıyordu. Bize bakıyorlardı.
***
"Daha iyi hissediyor musun?" dedi okulun sağlık personeli Sude Abla. İlk yardım odasındaki sandalyelerin birinde oturuyordum. Odada sadece ben ve Sude Abla vardık.
Arkadaşlarım dersteydi. Bense sağlık odasındaydım. İlk defa buraya geliyordum. Küçük bir odaydı.
Bir sedye, ilk yardım dolabı ve müdür yardımcısının odasındaki gibi bir masa vardı. Sedyenin yanında dil çubuğu ve diğer aletler vardı. Âdeta bir sağlık ocağı gibiydi.
"Ne oldu bana? En son
başım dönmüştü. Ve midem bulanıyordu. Sonra da tuvalete gitmiştim."
Mert tarafından tuvalete getirilmiştim...
"Tansiyonun düşmüş. Baş dönmesi ondan kaynaklanmış. Bugün hiç aç kaldın mı?"
"Hayır. Zaten öğle yemeğini yedikten sonra oldu diye hatırlıyorum."
"Peki öğle yemeğinde ne kadar yemek yedin?"
"İki kaşık falan."
"Kahvaltı yaptın mı?"
"Evet. Ama onda da azıcık yedim."
"O zaman benim daha fazla konuşmama gerek kalmadı. Kendin çözdün olayı."
Benim daha önce hiç tansiyonum düşmemişti. Bu ilkti. Hayatım boyunca ilk defa böyle bir şey hissetmiştim.
"Derse çıkabilir miyim?"
"Eğer yemek yiyebilecek gibi hissediyorsan aşağıda sana özel yemek hazırlandı. Onu yiyip öyle çıkabilirsin. Çok aç kalmaman
gerekli. Mutlaka yanında kraker, atıştırmalık bir şeyler olsun. Üç saatten uzun süre aç kalma."
Sude Abla'nın yanından ayrıldıktan sonra bana özel yapılan yemeği yemek için aşağı indim.
***
Mert'in içi içini yiyordu. Siena sağlık odasına gideli on dakika olmuştu. Ve hala gelmemişti.
Derstelerdi ama o sanki burada değilmiş gibiydi. Ruhu başka yerdeydi.
Sadece onu düşünüyordu. Derse odaklanamıyordu. Onu o halde gördüğünde sanki kalbine bir kazık saplanmıştı.
Sadece o değil diğer arkadaşları da onun için endişelenmişti. Yiğit ve Batu bile.
Sınıf kapısı çalındı. Hoca "Gel" dedi. Kapı açıldığında onu gördü. Daha iyi hisseden bir Siena. Tahtanın önünden geçerken üzerinde hissettiği bakışlarla başını sola çevirdi.
Mert ile iki saniyeliğine bakıştılar. Ama bu normal bir bakışma değildi. Sanki telepati ile iletişim kuruyorlardı. Mert ona ilgili ve endişeli gözlerle İyi misin diye sordu.
Siena hafifçe gülümseyerek İyiyim. Sorun yok dedi. Sonra yerine geçti. Sırasının altında bir şey fark etti. Bir meyve suyu kutusu. Çatık kaşlarıyla meyve suyuna baktı.
Hemde o günkü meyve suyunun aynısından. Proje yaptıkları gün. Aynı marka, aynı çeşit. Dimes şeftali nektarı. Siena bilmiyordu ki Mert bundan sonra sabahları hep ondan önce gelecek ve sırasının altına şeftali suyu koyacak.
***
Teneffüs zili çalmıştı. Tuvalete gelmiştik.
"Sana ne oldu Siena? Seni daha önce böyle görmemiştim" dedi Zehra endişeyle ama bir o kadar da ciddi bir şekilde.
"Sude Abla söyledi. Tansiyonum düşmüş. Ben normalde tansiyonum düşük değildir diye biliyordum. Bugün çok az yemek yemiştim. Sanırım ondan oldu."
Elif eliyle omzumu sıvazladı. "Önemli olan şu anda iyi olman.
Davete katılabilecek misin? Bence katılma. Belki oralarda da kötü olursun."
"Hayır. O davete katılacağım. Hem sıkıldım sürekli okul okul. Değişiklik olur en azından. Sonuçta her gün böyle bir davet almıyorum."
Omzumu bıraktı ve derin bir nefes verdi. "Ama ben seni düşünüyorum. Yani illa katılacaksın dimi."
Kafamı aşağı yukarı salladım. Zehra'ya döndüm. "Bu arada Zehra" dediğimde bana baktı.
"Tuvaletin kapısında sizi gördüm."
"Siz kim?" dedi anlamamış gibi.
"Sen ve Yiğit. Tuvaletten bakarken baya yakındınız." Gözleri açıldı.
"Onun adını anma." Sesinin çok çıktığını anladığında daha alçak bir tonda "Yanlış anlayanlar olacak." Gülümsedim.
"Ne oldu canım? Kötü bir şey mi söyledik sanki?" Gözlerini devirmesine de gülümsedim.
Bir kilit açılma sesi duydum. Ardından tuvaletten çıkan kişiyle yüzüm çarpılmış gibi oldu. Bu o kızdı. Mert'in yanındaki kız.
Sonrasında tuvalete üç kız daha girdi. Sanırım o kızın arkadaşlarıydı. Kız elini sabunlamadan yıkadı. Musluğu kapattıktan sonra ellerini çırptı. Suyu yüzüme geldi.
Elif kulağıma yaklaşıp kısık bir sesle "Bu o kız mı?" diye sordu. Yüzümü ekşitip kafamı onaylar gibi salladım.
Bize döndü. Arkadaşları arkasında durup bize baktılar. Sayıca bizden fazlalardı. Sanırım grubun ana karakteri oydu. Önce güldü. "Selam cadı. Burada da karşılaştık."
Kaşlarım istemsizce çatıldı.
"Ne istiyorsun?" Dahada güldü. Ona ifadesizce bakarken o bana gülüyordu.
"Görüyorum ki ekibini toplamışsın ve herkese anlatmışsın nasıl tanıştığımızı." Bir anda ciddileşip bana yaklaştı. İşaret parmağıyla beni gösterdi.
"Sen asla bizim aramıza
giremeyeceksin. O benim sevgilim. İki yıldır birbirimizi seviyoruz. Sen ise, seni kimse sevmeden çürüyüp gideceksin."
Ne... Nasıl yani? İmkanı yok! Mert iki yıl önce bu okulda bile değildi. Ne saçmalıyordu bu çakma sarı kafa?
"Ne saçmalıyorsun sen? O iki yıl önce bu okulda bile değildi."
"Aa!" dedi aydınlanmış gibi. "Biz, o buraya gelmeden öncede sevgiliydik." Sahte bir üzüntüyle dudaklarını büzdü.
"Senin adına çok üzüldüm cınım." İşaret parmağıyla beni gösterdi ve kahkaha atmaya başladı.
Burnumdan nefes verip kafamı sağa eğdim. Ciddili bu kız kaşınıyordu.
Zehra sol tarafımdan bir anda önüme geçti ve kızın elini tuttu. Aynı bir asker gibi baya çevikti. Hareketleri çok hızlıydı. Kız ilk başta
bir şey demedi. Ama sonra "Aa!" diyen bağırşını duydum.
Esmer arkadaşları Zehra'nın elini onun elinden ayırmaya çalışsada Zehra'nın mimiği dahi oynamıyordu.
Şimdi fark ediyordum. Zehra baya dayanıklı ve güçlü biriymiş. Bunu şu zamanlarda daha iyi anladım. Tıpkı bir samuray gibiydi.
İnternette fox eyes diye gösterilen gözleri vardı. Hem küçük hemde öyleydi. Bu da onu tam bir samuray yapıyordu.
"Sen nasıl bir ruh hastasısın! Kızın elini kıracaksın!" dedi arkadaşlarından biri.
Zehra onun elini daha çok sıktı sanırım çünkü kız bir kere daha bağırdı. Açıkçası ona karışmayı düşünmüyordum.
Bence az bile yapıyordu. Ama bunun sonu iyi bir yere
gitmeyecek gibiydi. Zehra'nın sağına gelip omzuna dokundum. "Tamam. Sakin. Bu kadar yeter." Adını diğer kızlar öğrenirse belki onun arkasından konusabilirler.
Gerçi yüzünü görseler tanırlar ama yinede ismini kullanmasak daha iyi olabilirdi. Gizlilik her zaman iyidir.
Kızın elini bıraktı. Mal elini sertçe geri çekti. Arkadaşları da geri çekildi.
Arkasını dönüp gidecekken durdu. Bize döndü. "Bu yaptığın yanına kalmayacak kömür kafa!"
Tuvaletten çıktılar. Zehra'ya döndüm. "Bunu yapmana gerek yoktu. Ya şimdi bizi şikayet ederse? O zaman ne yapacağız? Şiddet her zaman çözüm değildir."
Ellerini siyah bol pantolonunun cebine koydu. Gözlerini kapatıp derin bir nefes verdikten sonra bana baktı. "O da öyle konuşmasın o zaman. Âdeta seni zorbalıyor. Sana nasıl güldüğünü hatırla."
Unutmak mümkün mü... "Ne diyor oğlum ya! Seninle böyle konuşmaya hakkı yok."
"Seninde ona böyle yapma hakkın yok. Tamam iyiki yaptın. Açıkçası içimin yağları eridi. Ama bizi şikayet ederse disipline bile gidebiliriz."
Bir şey demek istedi ama dudaklarını birbirine bastırdı. Elif konuşunca ikimizde ona baktık.
"Ben ona inanmıyorum. Bence sevgili falan değiller. Seni kızdırmak için öyle söylüyor. Bırakın konuşsun. Takmayın."
Zil çaldı. "Hadi sınıfa gidelim." Kapıya doğru yürüdü. Bir şey demeden arkasından yürüdük.
Tuvaletten çıktıktan sonra yüzümü avuçladım. Neden benim bir günüm dahi normal geçmiyordu?
***
"Beş dakikaya oradayım kızım. Bir sorun yok değil mi?"
Sonunda okul bitmişti. Hatta çıkış zili çalalı on dakika olmuştu. Artık o meşhur davete bir saatten az vakit kalmıştı. Çıkışta annemi bekliyordum. Kızlar yürüyerek okuldan çıkmışlardı. Bizim gruptan
-Elif, Zehra, Mert, Yiğit ve Batu- tek ben okulda kalmıştım.
"Hayır anne. Ben iyiyim." Bahçeye göz gezdirdim. Çıkışa doğru ilerleyen öğrenci grupları, bahçede telefona bakanlar vardı.
"Şimdi evden çıktım. Geliyorum canım." Telefonu kapattım.
Cidden beş dakika sonra arabanın korna sesini duydum. Gidiyordum.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |