
Siena'nın annesi eve gelmiş, yemeklerini hazırlamış, pişmesini bekliyordu. Yemek masasının sandalyesinde yan oturmuş
dekor modellerine bakıyordu.
Bir ürünü beğendikten sonra telefonu çaldı.
Arayan yeni oda şefleri Ayfer Özeroğlu Çelik'ti. Onu daha önce iş yerinde görmüş ama doğru düzgün konuşmaya fırsatları olmamıştı.
Eski şefleri Sema Akpınar'ın tayini çıkacaktı. Ama nereye olacağı daha belli değildi. Şimdiye kadar.
"Efendim?"
"Öncelikle iyi akşamlar Ela."
"İyi akşamlar Ayfer Hanım."
"Uzatmayacağım. Eski şefinizin tayini Ankara'ya çıktı. Yarın akşam yedide bir veda yemeği yapacağız. İstersen kızını da getirebilirsin. Bende oğlumu getireceğim. Sanınım aynı sınıftalarmış. Sıkılmaz diye düşünüyorum. Katılmak ister misin?"
Ela bir kaç saniye sessiz kaldı. ocakta pişmekte olan tavuk sotesine baktı. "Ela?" diyen Ayfer ile telefona döndü.
"Katılırız. Hem onun içinde değişiklik olur."
"Harika. Konumu sana mesaj atarım. Tekrardan iyi akşamlar."
"İyi akşamlar."
Telefonuna gelen konuma baktıktan sonra telefonu kapattı. Bu konuyu yemekte kızı ve eşi ile görüşecekti. Zaten kızı da gelmek üzereydi.
On beş dakika önce kızı yolda olduğunu, beş dakikaya orada olacağını söylemişti. Ayağa kalkıp dolaptaki tabakları ve kaseleri masaya yerleştirdi. Çekmeceden kaşıkları aldı ve tabakların yanına koydu. "Eren! Yemek hazır canım" diye içeriye seslendi. "Geliyorum hayatım."
Bir kaç saniye sonra mutfak kapısından içeri girdi Eren Yücel. Açık kahverengi gözleri ve saçları
olan 1.85 boyunda yakışıklı bir adamdı Eren. Onlar birbirlerine üniversitede aşık olmuştu.
***
Amerika
1996 Kasım
-Ela Keser Yücel'in anlatımıyla-
Bir kütüphane-kafe nin kütüphane kısmında rastgele dolaşıyordum. Açık bıraktığım turuncu saçlarım hafif dalgalıydı.
Perçemlerimle güzel duruyordu. Üzerimde kahverengi renkli hafif boğazlı bir kazak, altımda koyu kahverengi bir kemer ve kumaş pantolon vardı. Kombinimi bej renginde bir kaban ile
tamamlamıştım.
Burası sonbaharı iliklerinize kadar hissedeceğiniz, çok tatlış bir mekan. Mekânın kafesinden gelen tarçın kokusu, arka tarafındaki
kütüphaneye kadar geliyordu.
En sevdiğim kokulardan biriydi. Kokudan bir nefes çekerken yüzümde oluşan gülümsemeye karşı koyamamıştım. Şu sıralarda kendimce bir melodi bulmuş, onu tekrarlayıp duruyordum.
"Hım, hım hım hım, hım hım. Hım hım hım, hım hım."
Burada genellikle benim gibi üniversite öğrencileri vardı. Beyaz masalarda kahvelerini içip sohbet edenlerde vardı, harıl harıl ders çalışanda.
Tabiki ben yalnızdım. Ama sorun değildi. Yalnız olmayı seviyordum. Huzur vericiydi. Yavaş adımlarla yürürken omuzlarıma gelen raftaki bir kitap dikkatimi çekti.
İnce bir kitaptı. Alırken zorlandım. Birisi alıp diğer kitapların arasına sıkıştırmış gibiydi. 'Historical Buildings Of Italy'
Şu sıralar İtalya hakkında araştırmalar yapıp duruyordum. İstanbul'da doğup İtalya'da büyüyen biriydim. Ama sadece on altı yıl İtalya'da kalmıştım.
Sonra Ankara'ya taşınmıştık. Daha sonra eğitim için Amerika'ya gitmiştim. Ama İtalya'nın tarihi çok ilgimi çekiyordu.
Kitabın arkasını çevirdim. İngilizce çevirisini okudum. Pekte ilgimi çekmedi. Daha önce okuduğum kitapların bir kopyası gibiydi. Hep aynı şeyler.
Aldığım kitabı geri yerine koyamayacağım için kitapların üstüne koydum ve üst raflara bakarak adım attım. Yaklaşık bir metre yürüyüp bir rafın önünde durdum.
Boyumu aşan bir rafta bir kitap gördüm. 'Ancient dishes of Italy'
Bir yemek sever, daha doğrusu tatlıkolik biri olarak bu kitabı kesin almalıydım. Parmaklarımın üzerine çıkıp almaya çalıştım ama nafileydi. Baya yüksekteydi.
Benim bir kaç adım sağımda 1.85 boyunda bir adam vardı. Sanki az önce burada değildi. Çantasını tek omzunda taşıyordu. Elinde ise bir kitap vardı.
Gömlek üstüne kırmızı, sıfır kollu bir kazak gitmişti. Açık kahverengi ve hafif dalgalı saçları vardı. Cidden uzundu. İstediğim kitabı alabilirdi. Yavaş adımlarla ona yaklaştım.
"Excuse me. I couldn't get a book. Can you help me?" Kafasını sola çevirdi ve yüzüme baktı.
Saçları gibi gözleride açık kahverengiydi.
"Türk müsünüz?" Gözlerim kocaman oldu.
Nasıl yani? Bu adam Türk müydü? "Yarı İtalyan yarı Türk'üm. Nasıl anladınız?"
Tekrar kitaba döndü ve bir sayfa çevirdi.
"Aksanınızdan anlaşılıyor."
"Öyle mi? Peki siz Türk müsünüz?" Elindeki kitabı kapatıp bana baktı.
"Tabiki."
Rahat bir nefes verdim. Amerika'da Türk bulmuştum. Benim için altından bile değerliydi.
"Çok sevindim. Bir kitabı alamadım. Bana yardımcı olabilir misiniz?"
"Hangi kitap?"
Ondan uzaklaşıp az önce uzanıpta alamadığım kitabın olduğu yere geldim. Parmağımla işaret ettim.
"Şuradaki Ancient Dishes Of
Italy olan kitap." Kolunu uzatıp aldı. Hafif damarlıydı. Dudağımı büzüp başımı salladım.
Kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Sol bileğinde küçük bir saat vardı. Bana uzattı. "Buyurun." Samimice gülümsedim.
"Teşekkürler." Arkasını dönerek ilerledi. Bir kitaba bir ona baktım.
Aslında baya yakışıklıydı. "Adınız neydi?" diyerek ona seslendim.
"Eren."
"Benimki de Ela. Eren Bey bir daha ne zaman görüşebiliriz?" Durdu. Bir kaç saniye ses etmedi. Arkasını döndü. Yüzünde bir gülümseme vardı.
Gamzesi varmış! Kalbim daha hızlı atmaya başladı. Daha önce hiç bir erkeğin önünde böyle hissetmemiştim. Garip bir histi. Kendime yabancı geliyordu.
Bana yaklaştı. Yüzündeki gülümsemeyle bir süre gözlerini yeşil gözlerimden çekmedi. "Siz ne zaman isterseniz Ela Hanım."
"Bugün boş musunuz?"
"Boşum."
Başımı hafifçe sağa eğdim. "Ne güzel."
"Siz mi? Bencede."
Aaaa! Çıldıracağım ha! Gülüşüm derinleşti.
"Bir masa bulup sohbet edebiliriz. Hem birbirimizi de tanımış oluruz. Hatta içecek de alabiliriz."
"Yalnız içecekler benden. Sonrakini de senden. Anlaştık mı Havuç Kafa?"
Yaaa! Biri bana lakap takmıştı. Daha önce bana lakap takan olmamıştı. Çok hoşuma gitmişti.
Kahvelerimizi içtik, birbirimizi tanıdık. Sonraki her gün aralıksız olarak kütüphane-kafeye geldik. Numaralarımızı aldık. Hatta randevuya bile çıktık. Biz birimizi böyle tanımıştık. Bir yıl kadar birlikte olduktan sonra ailelerimizle tanıştık. Sonrası ise nişan, kına, düğün... Ve o gün gelmişti.
Siena'ya hamileolduğumu öğrenmiştim. Tabi bunu duyunca Eren bayılmıştı. Ciddi anlamda bayılmıştı. Evlilik yıl dönümünüzü bile tanıştığımız yerde kutlamıştık.
Siena'nın doğumunda ise elleri titremiş, ağlamıştı. Hayatımın en güzel zamanlarıydı.
***
Ela'ya yaklaştı. Gözlerine baktı. Tıpkı o günki gibi. Sonra onu belinden kavrayıp kendine yaklaştırdı. Birbirlerine aşkla gülümsediler.
"Yine harikalar yaratmışsın Kraliçem."
Gözlerini devirdi Ela. "Abartma Eren. Her zaman yaptığım şeyler."
"Siena ne zaman gelecekmiş?"
"Yoldayım demişti en son. Gelir birazdan."
Parmakları kulağında gezindi. Eren, Ela ona her dokunduğunda karnında kelebekler uçuşuyordu.
Bu hamle karşısında gözleri kapandı. Ela onun yanağını okşadı. Gözlerini açtı. "O zümrüt gözlerinden bakışlarımı alamıyorum. En güzel manzaram sensin."
Ela onun yanağına küçük bir öpücük bırakıp geri çekildi. Eren'in yanakları kızardı. "Yalnız bu hiç adil değil. Sen güzellik avantajını kullanıyorsun." Kaşlarını çatıp gülümsedi Ela.
"Sende yakışıklılık avantajını kullanıyorsun. Ben sana bir şey diyor muyum?"
Hafif bir kahkaha attı Ela. Eren'in yanından uzaklaşıp sandalyesine oturdu.
Ela "Neyse. Acıktım ya. Hadi biz başlayalım. O da gelir az sonra" der demez kapının anahtarla açılma sesi duyuldu.
"Hah. Geldi."
Siena geldi ve yemeğe başladılar. Beş dakika boyunca kimse konuşmadı. Ortamda sadece kaşıkların tabağa değme sesi vardı.
Ela derin bir nefes verip söze başladı.
"Yarın akşam yedide veda yemeğimiz var. Bizim şefin tayini Ankara'ya çıkmış."
"Siz bensiz gidin. Anne kız vakit geçirmiş olursunuz" dedi Eren.
"Sende gel. Neden gelmiyorsun?"
"Şekerim. Bensiz gidin. Daha kaliteli zaman geçirirsiniz."
"Peki. Madem ısrarcısın. Siena gelmek ister misin?"
"Olur. Ama benden öyle şaşalı bir şeyler giymemi beklemeyin."
"Bende zaten çok abartmayacağım. Okuldan sonra eve gelirsin. Hazırlanıp çıkarız."
"Tamam." Tavuk sotesinden bir lokma aldı. Bir anda durdu. Gözlerini kısıp annesine baktı. Annesi ona döndü. "Bir sorun mu var tatlım?"
"Orada kimler olacak biliyor musun?"
"Yeni gelen şef, eski şef ve bazı yakın arkadaşlar."
"Yakın arkadaşlar derken?"
"Benim iş arkadaşlarım yani. İstersen gelmeyebilirsin. Sıkıcı gelmesin sana."
"Hayır. Gelmek istiyorum. En azından arkadaşlarınla tanışırım. Yeni bir ortam olur bana da."
"Tamam. Sen bilirsin."
Siena'nın bakışları yumuşadı ve yemeğine döndü.
***
"Öyle işte. Bu arada kızlar, yarın yemeğe gidiyorum. Hemde Beylikdüzü'nde."
Saçlarımı dağınık bir topuz yapmıştım. Üzerimde tek omuzu açık, ip askılı, ve düz üstü bir pijama takımı vardı. Kızlarla görüntülü konuşuyordum.
"Kim o şanslı beyefendi? Mert dimi. Dün neler olduğunu görmediğimizi sanma" dedi sordu Elif sırıtarak.
"Lan ne alakası var? Annemin odasına yeni bir şef gelmiş. Eski şef için veda yemeği olacak yani. Bende abartısız bir şeyler giyeceğim. Size konumu atarım. İkna olmazsanız en azından mekâna bakarsınız."
Aramayı kapatmadan onlara annemin bana attığı konumu atıp aramaya geri döndüm. "Bakın gruba. Attım size. Şunu da aklınızdan çıkarmayın. Ben bir sevgili aramıyorum. Kim olursa. İster yalvarsın ister yakarsın."
Yatağımın yanındaki suluğumdan bir yudum alıp bıraktım. "Ee? Sizden ne haber?
Zehra?"
"Ne? Ne ben?"
"Sizin iş ne oldu ya? Pasör olduğunuzda sırt sırta neler konuştunuz öyle?"
"Ben onunla konuşmadım. O benimle konuştu. Ayrıca ben de Siena gibi düşünüyorum. Hiç gerek yok. Sevgili demek dert demektir."
Elif genişçe gülümsedi. "Valla biz iyiyiz. Gayet iyi gidiyor her şey. Projenin olduğu zaman benim evime gitmiştik."
"Oha ciddi misin? Ne yaptınız orada? Bazı yakınlaşmalar mı yaşandı acaba?" dediğimde güldü.
"Pek sayılmaz. Annem geldi. 'Annen, baban ne iş yapıyor?, Ortaokulu nerede okudun?, Saçlarını nereden boyattın?' gibi saçma sapan sorular sordu. Batu doğuştan kumral bir kere. En sonunda sözde sorulacak sorular soracaktı ki onu odamdan kovdum. Çocuk iki büklüm oldu resmen."
Sesli bir kahkaha atınca ister istemez Elif'te güldü. Zehra gülümsemekle yetindi. Sevdiği ve değer verdiği kişilere gülümserdi hep. "Siz projeyi nasıl yaptınız Siena? Hiç anlatamadın?" dedi Zehra.
Kaşlarım havaya kalktı. Ve o anlar aklıma geldi.
Benim onu yatağa atmam, şeftali suyu alması, kollarıma krem sürmesi, bana uzun uzun bakması...
Hem kendimi toparlayıp odama göz gezdirdim. Resimlere ekleme mi yapsam acaba?
Ensemi ovuşturup tekrar telefona döndüm.
"Normal yaptık."
"Normal yaptık derken?"
"Yani o kendi sorumlu olduğu yeri yaptı bende kendiminkini. Sonra ikisini birleştirdik. Hayır yani. En fazla ne olabilir ki?"
"Onu da sen bilirsin" dedikten sonra Zehra sesini ve görüntüsünü kapattı.
"Ay ne oldu be?" dedi Elif.
"Zehra elin mi çarptı?"
Bir kaç saniye ses vermedi. Sonra kamerasını ve görüntüsünü
açtı. Yüzünde hafif bir gülümseme vardı.
"Sorun yok. Sakin. Dışarıdan korna sesi gelecekti ondan kapattım sesi."
"Peki görüntü Zehra?" diye sordu Elif.
"Yanlışlıkla sese basacağıma görüntüye bastım. Sorry."
"Bu arada size izlediğim bölümü anlatacağım. Çok şaşıracaksınız" dedi Elif heyecanlı bir şekilde.
Zehra telefonu sabit bir yere koydu. Çalışma masası olmalıydı. Küçük not kağıtları vardı görüntünün üstünde. Ellerini birleştirdi. "Bismillahirrahmanirrahim. Yine ne yaşadı bizimkiler? Anlat dinliyorum."
"Şimdi bakın. Bizim grubun başkanı varya..."
Onlar kendi aralarında konuşuyorlardı. Bense sadece dinliyordum.
"Ee?"
"Hani şu Austin. İşte tam bir şerefsiz. Ben onun sadece diğerlerinin bilgilerini sattığını
biliyordum. Meğerse bu iş çok... Söylüyorum. Bu özürlü aynı zamanda bölgedeki insan kaçakçılığının ve uyuşturucu ticaretinin başındaki adammış. Oğlum hiç beklemiyordum ya. Of bizimkilerin işi zor. Destek birliği gelmezse bu görevi başaramayabilirler. Bide artık yeni bir shipim var."
"Oha kanka. Bunu ben bile beklemiyordum. Kimle kimi shipledin lan?"
"Andie ve John."
"Aa. Yakışırlar."
Bende Zehra'nın yaptığı gibi telefonu masama koydum ve dolabımı açtım. Askıdaki kıyafetleri karıştırırken "Ben yarın ne giyeyim beraber seçelim. Ben size kombin göstereyim" diye onların duyması adına sesli konuştum.
"Olur. Kaç üzerinden puanlayalım?"
dedi Zehra keyifli bir ses tonunda.
İlk önce gri renkli bir boğazlı kazak, kahverengi bir deri ceket ve siyah pantolon kombinini gösterdim. "Bence bu değil. Sonuçta elit bir mekâna gidiyorsun" diye ciddi bir tonda konuştu Zehra. "Bencede. Başka kombinin var mı?" dedi Elif. "Var. Bir dakika."
Katlanmış olan kıyafetlerimin arasından siyah, omuzları açık, uzun kollu bir kazak, kahverengi kemerli, bol paça siyah bir pantolon kombinini seçtim.
"Bu nasıl?" Elif hayran gözlerle baktı. "Harika. Bunu giy. Herkes sana hayran olacak" dedi Elif heyecanlı bir şekilde. "Güzelmiş. Cidden bunu giy" dedi Zehra yine ciddi bir tonda.
"Peki. Jüriler böyle dediyse yapacak bir şey yok."
"Annen kızmaz mı?"
"Niye kızsın ki?"
"Ne bileyim. Omuzları açık ya."
"Kızmıyor. O da istediğini giyiyor." Sessiz kaldı Zehra. Acaba onun annesi bu kadar açık şeyler giymesine bile izin vermiyor muydu? Ondan mı sormuştu?
Kombini çalışma masamın kenarına koydum. Telefonu elime aldım. Saat 23:34 tü. Yüz bakımımı yapmıştım. Bir tek yatmadan önce kitap okumak kalmıştı.
Geçen aldığım fantastik kitabı okumak için duvara monteli iki katlı kitaplığımdan kitabımı aldım.
Yatağıma doğru giderken "Siz ne zaman yatacaksınız?" diye sordum. "Valla benim hiç uykum yok. Gerçi doğru düzgün uyuduğumu bile söyleyemem ama neyse. Siz isterseniz uyuyun. Ben dizi izleyeceğim" dedi Zehra bıkkın bir şekilde.
"Aslında benim biraz uykum var. Siz isterseniz konuşmaya devam edebilirsiniz" dedi Elif kapanan gözleriyle. Esnerken elini ağzına koydu.
"Ben kapatıyorum. Yarın çok önemli bir eventim var. Gözlerimin altında morluklar oluşmasını istemiyorum."
Zehra "Haberleşiriz" dedi ve kapattı. "Evden çıkarken bize boy aynasından foto atmayı unutma. Kombininin üzerinde nasıl duracağını merak ediyorum. Şahane duracağına eminim. İyi geceler Siena" dedi ve kapattı.
Telefonumu şarja takıp yatağıma geçtim. Yatağın başlığına yastığımı koydum. Kitabımdan kaldığım yeri açtım. Ve okumaya başladım.
***
Yatağına yatmış tavana bakıyordu Mert. Uyku tutmamıştı. Aklında ise sadece yarın annesinin ve kendisinin gideceği veda yemeği vardı.
Siena'nın olmadığı her dakika sıkılıyordu. Gittiği her yerde onu görmek istiyordu. O güzel, parlak, turuncu saçlar... Koyu yeşil gözler, çiller, o benzersiz gülüş... Onu görmek için dünyaları verirdi.
Ama o bunu bilmiyordu. Ona baktığı gibi başkasına bakar sanıyordu ama bilmiyordu ki bu zamana kadar gözlerini parlatan tek kişi oydu.
Birini güzel olduğu için sevmezdin ki. Sen sevdiğin için güzel olurdu o. Yarın çok sıkılacağına adı gibi emindi.
Baş ucundaki komodinin üzerinde, şarjda olan telefonunu açtı. Saat 01:08 idi. Bir sürü mesaj gelmişti. Kaşları çatıldı. Hepsi de Instagram'dan gelmişti. Normalde bu kadar mesaj gelmezdi. En fazla dört tane.
Ama bu sefer beş tane takip isteği, dört tane yorum bildirimi, üç tane de mesaj vardı. Hepsini silip telefonu bıraktı.
Artık cidden uykusu geliyordu. Sağa döndü ve battaniyesini boynuna kadar çekti.
***
Saat 02:16. Zehra; karanlık odasında, yatanın üzerinde, duvara yaslanmış, bacaklarını katlamış, elleri ile onları tutuyordu.
Neredeyse her gece yaptığı şeydi. Gözleri kızarıktı. Sadece o anı düşünüyordu. Babası Tuğra Akın'ın ve dedesi Hakan Aydoğdu'nun öldüğü gece...
17 Kasım 2003, Kars
Bugün onun doğum günüydü.
Annesinin aldığı pastayla bugünü kutlamışlardı. Ayrıca annesi, babası ve dedesi ile lunaparka gelmişti. Gayet keyifli vakit geçiriyorlardı.
Küçük Zehra güler yüzüyle etrafa bakıyordu.
Siyah saçları omuzlarını geçiyordu. Annesi örgü yapmak istemişti ama o izin vermemişti. Saçlarını açık seviyordu.
Sağ elini annesi, sol elini babası tutmuştu. Dedesi ise babasının sol yanında peşlerinden geliyordu. Atlı karıncaya binmişti. Zıplayan kangurulara binmişti. Şimdide geziyorlardı. Küçücük parmağıyla ilerideki pamuk şekerciyi gösterdi.
"Anne bak! Bundan alır mışın bana?" Bazı kelimeleri hala doğru düzgün söyleyemiyordu.
Annesi ona dödü. "Ama onlar senin için iyi değil. Hem bugün yeterince tatlı yedik." Dudaklarını büzdü.
"Ama çok güşel gözüküyoy. Hani bugün benim günüm olacaktı?" Durdular.
Annesi - Selda Aydoğdu Akın - eşine baktı. Eşi onaylar gibi gözlerini kırptı. "Siz oturacak bir yer bulun. Ben babanla alıp geliriz" dedi eşine.
Hakan'a döndü.
"Hadi babacım." Onlar lunaparkın, oyuncaklarından birinin yakınında olan pamuk şekerciye doğru giderken Zehra ve annesi oturacak bir bank aradılar.
Pazar günü olduğu için kalabalıktı mekân. Baktıkları her bank doluydu. Bir tane bank bulup oturdular. Ama pamuk şekerciye ve oyuncak aletlerine uzaktı.
Zehra sağında oturan annesine bakarak "Anne" dedi.
"Efendim."
"Okul kötü bir yer mi?"
Kaşlarını çattı. "O ne demek kızım?"
"Bilmem." Kısa bacaklarını ileri geri salladı.
"Oyaya gidenler kötü davranıyorlarmış birbirlerine. Bana da kötü şeyler mi yapaycaklar?"
"O nasıl söz kızım? Kim dedi bunu sana?"
Uzaklardan bir kişinin çığlığı duyuldu. İkiside aynı anda oraya baktılar. Selda ayağa kalktı.
Ardından bir kaç kişinin koşturduğunu gördü. "Kaçın! Bomba var!" Ardından her yerden çığlık sesleri geldi.
Ve bir kaç saniye sonra devasa bir gürültü koptu.
Bir kaç saniyeliğine yer titredi. Çığlık atan kızına sarılıp yere yattı. Gökyüzüne doğru sarı dumanlar yükseldi. Etraf dumandan gözükmüyordu. Öksürerek birilerini görmeye çalıştı.
Ama kimse görünmüyordu. O göremiyordu ama oyuncaklar devrilmişti ve yerlerde kanlar vardı. Devrilen oyuncaklardan alevler yükseliyordu.
Bazı insanlar devrilen oyuncakların içinde sıkışmıştı. Ve hareket etmiyorlardı. Kurtulan az kişi vardı.
Hemen kızına baktı. Yerde yatıyordu. Eğildi ve onu kolundan dürttü. "Zehra? Kızım? İyi misin?" Zehra ayağa kalktı ve üzerini silkeledi. "İyiyim anne. Ne oldu?" Ayağa kalkıp kızının elini tuttu. "Bilmiyorum."
Gözlerini kısıp dumandan birilerini görmeye çalıştı. Kızıyla beraber dumanın içine doğru yürüdü.
Hiç bir yere sapmadan dümdüz bir şekilde ilerledikten sonra yerde yatan üç kişiyi gördüler. Biri diğerlerinden daha yaşlıydı. Ve yanlarında, yan yatmış bir pamuk şeker arabası vardı...
Hemen kızının elini bırakıp oraya doğru koştu. Topuz yaptığı saçları dağılmıştı. "Baba! Tuğra!" Gözlerinden yaşlar geliyordu.
Yanlarına gelince diz çöktü. Zehra minik adımlarla ona doğru yaklaştı. Annesinin yanında durdu. Neler olduğunu anlayamıyordu. "Anne? babam neden yeyde yatıyor? Uykusu mu gelmiş?" Selda onu
umursamadı. Şu anda daha önemli bir sorunu vardı.
"Baba! Tuğra! Ses verin!" Yüz üstü yatan eşini güçlükle yan çevirdi.
Sağ elinde pamuk şeker vardı... Karnından oluk oluk kan akıyordu. Gözleri kapalıydı. Yarı açık ağzının kenarından kan geliyordu.
"Tuğra..." Elini karnına götürdü. Kanamayı tek başına durduramazdı. Sol kolunda da bir kırık vardı. Gözyaşlarını tutamadı.
"Anne? Babam yüzüne boya mı süymüş?" Selda yerde yan yatan babasına baktı. Onun durumu eşinden daha iyi değildi.
Kafasını ellerini birleştirdiği yerin üzerine koydu. Kendini tutmadan bağıra çağıra ağ-ladı.
Polislerin siren seslerini duyunca kafasını kaldırdı. Yanında duran ve etrafa meraklı bir şekilde bakan kızına baktı. Ona ne diyecekti? Nasıl söyleyecekti? Kızı 'Anne benim babama ne oldu?' dediğinde ne diyecekti?
Selda hemen annesini aradı. Birlikte hastaneye gittiler. Yol boyunca ikiside ağladı. Hatta bir ara, az kalsın önlerindeki arabaya
vuracaklardı.
Ama Zehra tatlı tatlı dışarıyı izliyordu. Gayet sakindi. Olanlardan habersizdi. Hastaneye gittiklerinde televizyondaki haber kanalı olayı anlatıyordu.
Kars'taki lunparkta düzenlenen bombalı saldırıda, yetmişi çocuk, yüz on kişi hayatını kaybetti. Yirmi yedi kişinin de ağır yaralandığı saldırının, lunaparktaki oyuncaklara yerleştirilmiş bombalar ve insanların arasına karışmış canlı bombalar ile gerçekleştirildiği bilgisine ulaşıldı.
Halk, ölü ve yaralı sayısının artmasından endişeli. Olayla ilgili soruşturma açıldı. Bu olayın bir terör saldırısı olabileceği konusunda şüpheler artıyor.
O olay bir terör saldırısıydı.
Tuğra ve Hakan hastaneye yetişmişti ama tüm müdahalelere rağmen kurtarılamamışlardı.
Zehra beşinci doğum gününde cehennemi yaşamıştı. Hem babasını hemde dedesini kaybetmişti.
Bu olay olduktan sonra annesi nerdeyse onun yüzüne bile bakmamıştı. Onu görmezden gelmişti. Okula yazdırmamayı bile düşünmüştü. Ama annesi buna karşı gelip onu bir özel okula yazdırmıştı.
Cenazeleri İstanbul'a defnedilmişti. Anneannesi orada yaşıyordu. Cenaze defnedildikten sonra İstanbul'a taşınma kararı aldılar.
Ev almalarına rağmen sürekli kızıyla beraber onlara gidiyorlardı.
Selda depresyona girdi. Antidepresanlarla ayakta duruyordu.
Kızına hep annesi bakıyordu. Annesinin yapamadığı anneliği, Zehra'ya anneannesi yapmıştı.
Ona yemek yedirmişti, isteklerine karşılık vermişti, hikayeler okumuştu. Selda neredeyse yemek yemiyor, odasından dışarı çıkmıyordu. Yüzü sarkmıştı resmen.
Zehra babasının ve öldüğü gerçeğini öğrendiğinden beri âdeta kendi başına yaşıyordu.
Sınavlarını kendisi çalışıyor, kimseden yardım almıyordu. Buna rağmen, psikolojisi bu kadar harap olmasına rağmen başarılı bir
öğrenciydi. Seksenin altında notu yoktu. Lisede bile.
Annesine hiç bir şey söylemiyordu. Okulda zorbalığa uğraşa bile, dışarıda tecavüz edilse bile.
Bir süreden sonra annesi ona harçlık vermekten bile vazgeçmişti. Dokuzuncu sınıfın sonlarında yarı zamanlı bir iş bulup kendi parasını kendi kazanmıştı.
İhtiyaçlarını kendisi karşılıyordu. Telefonunu bile anneannesinin ona verdiği harçlık ve kendi çalışarak kazandığı para ile almıştı.
Bir isteği olduğu zaman hep anneannesine söylüyordu. O da eşini kaybetmişti ama Selda kadar kendini kaybetmemişti. Torununa bakabiliyordu. Zehra'yı kendi öz evlâdı gibi sevdi.
On üç yaşından itibaren, her doğum gü-nünde mezarlığa gidiyordu. Önceki doğum günlerinde annesi daha kötü olmamak için onu mezarlığa götürmüyordu.
Sürekli evden kaçıp bir yerlere gidiyordu Zehra. Ama annesi bunu bile umursamıyordu. Ne yapıyorsa yapsın kafasındaydı.
Yemeklerini bile sadece kendisine yapıyordu. Bu yüzden Zehra kendi kendine yemek yapmayı öğrenmişti.
O artık çok nadir anlar dışında gülüyor, gülümsüyordu. Ama o gülmeyi, kahkaha atmayı çok seviyordu.
Ancak ciddi ve güçlü durmak zorundaydı. Hatta ciddi durmayı sevmeye bile başlamıştı. Böyle durmayı sevmeye başlamasından ayrı bir nefret ediyordu. O gülünce kendisine yabancı geliyordu.
Her gece zihninde tekrar eden bir ses vardı.
"Senin yüzünden! Senin aptalca isteklerin yüzünden biz şu an da bu haldeyiz! Tam bir gerizekalısın!"
Annesinin sesiydi bu...
Dokuzuncu sınıfın başındayken, o adamı öldürdüğü ay içerisinde, Zehra evde tek başına olduğu günlerden birinde kriz geçirmişti.
Hatta hem kriz hemde panik atak geçirmişti. Önceki gün annesiyle kavga etmesinin üzerine ertesi gün kafayı yemişti.
Almıştı eline koca makası, neredeyse beline gelen saçlarını çenesine kadar kesmişti. Ve pişman olmuştu. O gün ağlamaktan az daha gözlerinden kan gelecekti.
O günkü saç kesme olayından sonra Zehra ne bir daha saçını kesti ne bir daha o kadar büyük bir kriz geçirdi. Saçları ise eski iki yıl geçmesine rağmen eski uzunluğuna gelemişti. Hatta uzaması yavaşlalamıştı.
Şu an omuzlarını az geçiyordu. Kız arkadaşları arasında en kısa saçlı olan o idi.
Zehra çocuk yaşta yetişkin olmuştu. Kimseye ihtiyacı olmadan kendi ayakları üzerinde durmayı çocukken öğrenmişti.
Hatta şu sıralar o kadar kini tutmuştuki hukuk okumayı bırakıp askere yazılmayı bile düşünmüştü.
Özel Kuvvetçi olma isteği, avukat olma isteğini bastırıyordu. Zaten adam öldürmüşlüğü vardı. O zaman kötü hissetmişti. Ama sonradan anladı ki böyle insanlara bu az bile kalırdı.
Ondan harika bir Üsteğmen olurdu.
Duygusuz, güçlü, iyi dövüşçü...
Üsteğmen Zehra Akın...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |