5. Bölüm

5.Bölüm

Zeynep Aydın
gokcenhayranibiri

 

Biyoloji dersinde Ahmet Hoca'nın söylediklerini defterine not ediyordu Mert. Çoğu derste not tutardı. Sınıfta iki üç kişi dışında not tutan yoktu Ahmet Hoca'nın dersinde.
Biride oydu.

Önünde oturan Batu Yılmaz'a kısa bir bakış attı. Konuşmuyor ama elini yumruk yapmış bir şekilde hocayı izliyordu.

İkisinin arasında oturuyordu Mert. Onlar not almıyor sadece dersi dinliyor havası verebilmek ve azar yememek için boş boş bakıyorlardı hocaya. Nadiren de kafalarını çok bilmiş gibi aşağı yukarı sallıyorlardı hocayla göz göze geldiklerinde.

Not aldığı spiralli defterinin en arka sayfasını açıp birilerinin bakışlarıyla karşılaşmamak adına yavaşça köşesini koparttı. Birileri konuşuyor ama hoca buna aldırış etmemeden tahtada bir şeyler açmaya çalışıyor-
du. Tam kâğıda yazı yazmaya başlayacaktı ki Yiğit'in işaret ve orta parmaklarını omzunda hissetti. Ters bir ses tonuyla ve hafif çatık kaşlarıyla arkasını döndü.
"Ne var lan? İki dakika rahat bıra-"
Devamını getiremesine fırsat vermedi Yiğit. Kafası sola döndürdü ve sesini biraz alçalttı." Siena niye sana bakıyor?" Beklemiyordu
bunu. Çatık kasları şaşkınlıktan havaya kalktı azda olsa. Kafasını Yiğit'in baktığı yere çevirdi. Ama Siena cama bakıyordu.
Acaba Yiğit şizofren mi? diye geçirdi aklından. Sonra bu düşüncesini sesli dile getirdi.
"Yoo. Bakmıyor. Acaba seni bir akıl hastanesine mi yatırsak birader? Ha? Şizofren diye."
Bakışlarını Siena'dan çeken Yiğit'ten derin bir of lama sesi duyuldu. Batu bunların sohbetine dahil olabilmek niyetiyle arkasını döndü.
"Ne diyorsunuz orda siz?
Duymamıştı bu söyleneni o. Mert bu oflamayı duyunca Yiğit'e döndü.
"Abi cidden bakıyordu ama. Ben sana dokununca başka yere baktı." Cidden olabilir miydi? Bu mal değneyi gerçekten doğru mu
söylüyordu? Boğazını temizledi ve bakışlarını ifadesiz ama sesine belirli insanların fark edebileceği bir çocuksu bir heyecan ekledi.
"Yalan atma. Valla mı lan?"
Mal bir şekilde baktı Yiğit.
"Yok kanka ben uydurdum sen inan diye."
Bu sefer sesini de duygusuz yaptı. Yiğit'in
omuzuna bir şamar çaktı.
"Kes lan."
Önüne döndüğü anda ona bakan bir çift mavi göz gördü. Şaşkınca baktı ona.
"Batu."
"Mert."
"Kime baktın kardeşim?"
"Siz arkada ne konuştunuz? Anlatın bana da. Olayların gerisinden gelince cahil gibi hissediyorum."
"Zaten öylesin."
Boş boş göz kırpıştırdı Batu.
"Neyse.Yiğit'in söylediğine göre Siena az önce bana bakıyormuş."
Siena'ya kaçamak bir bakış attı Batu. Hâlâ
camdan dışarı bakıyordu.
"Ama bakmıyor."
"Az önce bakıyormuş işte. Boş ver oğlum.Dön önüne."
Önüne döndü. Mert ise kopardığı kağıdı buruşturdu. Kalemliğinin yanına koydu. Ve not yazmaktan vazgeçti.

Bir kaç dakika sonra Ahmet Hoca akıllı tahtadan bir siniftakilerin gidip çözeceği bir test açtı. Birinci soru için birisini seçecekti. Arkasını döndü."Evet gençler." Bir elini diğe- rinin üstüne koyup sıktı. "Uzun uğraşlar sonucunda açabildim çözeceğiniz yeri. İlk kim geliyor?" Kimseden ses çıkmadı. Bıkkın bir nefes verirken ellerini birbirinden ayırdı. "Anlaşıldı. Kendim seçeceğim." Gözleriyle sınıfı turladı. Bakışlarını Murat'a dikti. "Murat."

Minik bir nefes verdi. Ayağa kalkıp tahtaya ilerledi. Yine mi ben? Niye ben ya? Onca kişi arasından nasıl ben denk gelebilirim? Bana garezi mi var acaba gizliden gizliye? diye komplocu beyni devreye girdi Murat'ın.

Bu, bu haftaki üçüncü biyoloji dersleriydi. Ve her derste tahtaya kaldırılanlar arasındaydı. Bir tane derste ise iki kez kaldırılmıştı. Etrafa bıkkın bakışlar ata ata tahtanın önüne geldi. Aslında bu konuyu biliyordu ve soruları da yapabiliyordu sadece hocanın
sürekli onu kaldırmasından şikayetçiydi. Herkesin gözü önünde olmak istemiyordu. Buna rağmen soruyu doğru bir şekilde cevapladı. Zeki sayılırdı.

Arkadaş grubunda - Fatih, Emir ve Kaan - en yüksek puanları alan ve çalışkan olan oydu. Yavaş adımlarla
yerine geçerken arkasından Ahmet Hoca yeni soruyu açtı. Gözlerini tekrar sınıfta gezdirdi. "Siena" dedi. Onun adını söylemesiyle Mert bakışlarını önce hocaya sonra Siena'ya çevirdi. Ayağa kalktı Siena. Tahtaya yaklaştı. Arkasındaki bakışları hissedebiliyordu ama kimlerini baktığını bilmiyordu.

Bakışlarını ondan çekti ve önüne baktı Mert Bir dakika kadar ona bakmadı. Sonra kafasını çevirdi. Siena'yı, soruyu çözmüş ve sırasına gitmek için sınıfa dönmüş olarak
gördü. Çok kısa bir süre kıpırdamadı. Bakışları kesişti. O baktı. Mert baktı. Sonra sırasına baktı ve ona doğru ilerledi. Yerine oturduktan sonra her zamanki yaptığını yaptı. Defterine bir şeyler karalamaya başladı.

*** 

Ders bitmişti. İlk defa ders bittiği anda bende kitabı defteri bırakmış sandalyemde yan bir şekilde oturuyordum. Önümde, kitabına
bir şeyler yazan Zehra'ya seslendim.
"Bahçeye çıkalım mı? Sıkıldım."
Elif onun yerine cevabı sırasından kalkarak verdi.
"Kalkın bahçeye iniyoruz."
"Sonunda" dedim ve bende ayağa kalktım. Zehra ise " Bir dakika" dedi kafasını kitabından kaldırmadan aceleyle. Gözlerimi devirdim. Ona yaklaştım ve bir kolundan tutup
kaldırmaya çalıştım. "Hadi Zehra" dedim harfleri uzatarak. En sonunda oda inat etmedi. "Tamam ya" dedi kalemi sırasına bırakırken. Kolunu bıraktım ve diğerleri gibi
onun yanından yürüdüm. Ceren tek kelime etmeden peşimize takıldı. Yine bakışları yerdeydi. Acaba onu üzen biri mi vardı? Yada birileri? Bahçeye indiğimizde bunu soracaktım. Çok gereksiz olduğunu bilmeme rağmen Mert ve diğerlerinin çoktan sınıftan çıktıkları bilgisi bir anda beynime bir bildirim misali geldi. Derste de bana attığı bakışları görmediğimi, anlamadığımı mı sanıyordu? Bu bir köşeye yazdım.

Okul kapısından çıktık. Hava yine güneşli ve açıktı. Ben bu havanın insanı değildim. Ben daha çok havanın kapalı olduğu, rengi solmuş yaprakların yerleri kapladığı sonbahar günlerini severdim. Chase Atlantic dinlerken kahvemi yudumlayıp penceremden yağan yağmuru izlemeyi bu havada dışarıya çıkmaya tercih ederdim.

Dün oturduğumuz kamelyaya aynı dünkü oturma düzenimiz ile oturduk. Zehra benim sağ yanıma, Elif karşımda ve Ceren ise Elif'in soluna oturdu. Ben oturduğum yer-
den tüm sahaları görebiliyordum.

Basketbol sahasında altı, futbol sahasında sekiz kişi vardı. Futbol sahasına takıldı bakışlarım. Orada tanıdık yüzler vardı. Fazla tanıdık.
Mert, Yiğit ve Batu. Kendilerine bir de kaleci bulmuşlardı. Yine sadece koridordan geçerken gördüğüm ve adını bilmediğim çocuklardan biriydi. Mert sahanın en ortasında karşı takımdan birine topu kaptırmamak için onunla mücadele ediyordu. Kendi sağında Yiğit diğer yanında Batu vardı. Futboldan anlamam ama bence iyi oynuyordu.
Futbol kulübüne yazılmış olmalıydı.

Kendimi bu düşüncelerden kurtarmak adına başımı hafifçe sağa sola salladım. Ben Ceren'e ne soracaktım? Hah. Şimdi aklıma
geldi. "Ceren" diyerek bir kaç dakikalık sessizliği bozdum. Herkes bir anda bana odaklandı. "Sen iyi misin?" Bakıştım onla. Derin
bir nefes verdiğini duydum. Gözlerini kaçırdı. Hafifçe gülümsedi ve tekrar gözlerini bana dikti. Ve göründüğünün aksi bir cevap verdi. "Ben iyiyim. Neden öyle düşündün ki?."
"Ne bileyim. Son iki gündür sessizsin, soğuksun. Seni daha önce böyle görmemiştim." Gülümsemesi yok olacak kadar azaldı. Gözlerini yine kaçırdı ve bahçede bir yere odaklandı. Yinede benle konuşmaya devam etti. "Reglim. Ondan biraz suskunum."
Bunu beklemiyordum. Ama bu onu anlayışla karşılamama engel değil. Tek elini avuçlarımın içine aldım. Kafasını bana çevirdi.
"Bir şey olursa bize söyleyebilirsin." Gülümsedi. Bakışlarım futbol sahasından gelen sesle bölündü. Oraya baktığımda gördüğüm şeyle yüzümde anlam veremediğim bir
tebessüm oluştu. Mert gol atmış, Batu, Yiğit ve kalecileri birbirlerine sarılıyor ve zıplıyorlardı. Mert zıplarken sanki birini arıyormuş gibi etrafına bakınıyordu.


O uzaklıktan baktığımı fark etmiş olmalı ki yüzünde gol attığının sevinci varken bakışlarımız kesişti. En az iki saniyeydi. Dudaklarımdaki gülümsemeyi sildim ve boğazımı temizleyerek önüme döndüm.

Dönmez olaydım. Zehra ve Elif yüzünde şaşkın bir bakışla bana bakıyorlardı. "Ne?" dedim ortamı yumuşatmak adına. Aslında çokta başarılı olduğum söylenemezdi. Zehra kafasını arkasına çevirdi ve bana döndü. İki kez yaptı bunu. Az önce bakmış olduğum yere baktı.
"Kime öyle hayran hayran bakıyordun sen?" dedi Zehra. Elif'te hiç boş durur mu?
"Yoksa Mert'e mi?"
Yüzümü ekşittim.
"Saçmalamayın. Daha yeni geldi bir salın çocuğu." Bakışları normale döndü. Ceren'in overthinklenme saati gelmişti sanırım.
Yere kitlenmişti. Olaya dâhil olmadı. Zaten dâhil olsa ne olacaktı? Böyle şeylerle işi olmazdı. O bizim grubun yalnız kurduydu.

Cıvıl cıvıl bir kızdı aslında. Çoğunlukla yüzünde bir tebessümle gezerdi. Sabah gördüğü tüm öğretmenlere onlardan önce gü- naydın derdi. Yani şu son iki güne kadar. Şimdi ise bizimle eskiye göre daha az konuşuyor, yürürken etrafına bile bakmıyordu. Eski Ceren gitmişti de sanki yerine apayrı bir Ceren gelmişti. Soğuk, ifadesiz ve suskun. Bence bunun tek açıklaması regl olamazdı. Regl olduğu dönemleri hatırlıyordum. Asla böyle değildi. Yani bu kadar de-
ğildi.

Ders zili çalmıştı. Biz ayaklanırken bakışlarım yine malûm sahaya düştü. Zil çalmasına rağmen top oynamaya devam ediyorlardı. Önüme dönüp ilerlemeye başladım. Neredeyse sınıfa gelmiştik ama bu sefer arkamızda değillerdi. Hatta koridorda bile değillerdi.

Yerlerimize oturduk. Ders İngilizceydi. En sevdiğim ders olurdu kendileri. Tabi beden
dersinden sonra. Bu kitaba daha bir şey çizmemiştim. Bunun eksikliğini hissediyordum. Olacak iş değildi. Kitabı açıp kalemimi elime aldım. Ne çizeceğimi bilmiyordum ama bu sayfalar boş kalmamalıydı.
Rastgele aşağı yukarı çizgiler çekiyordum. Bir kaç dakika yerimde ne yaptığımı bilmeyerek oyalandıktan sonra kapıdan içeri "Günaydın" diyerek Sevim Hoca girdi. Herkes yerine oturmuştu. Üç kişi hariç...

Dipleri kahverengi aşağıya indikçe sarılaşan boyalı saçları vardı. Boylarımız neredeyse aynıydı. Buğday tenli zayıf bir kadındı. On yaşında bir erkek çocuk annesiydi. Matarasını ve bez çantasını masasına bıraktı. Tahtaya yöneldi ve her zamanki Z-kitap uygulamasını açtı. Ana menüde do-
laşırken kapıya iki kere vurulma sesi geldi.

Bakışlarını kapıya çevirdi Sevim hoca. "Gel" dedi hafif yüksek bir sesle. Kapı açıldığında beklediğim elemanlar belirdi kapıda. Hepsinin yüzü biraz kızarmış, terlemiş ve nefes nefese kalmışlardı.
"Ne bu hâliniz gençler?" dedi Sevim Hoca onlara acımış gibi.
"Geç kaldığımız için özür dileriz" dedi Mert. Nefesini dizginlemeye çalışıyordu diğerleri gibi.
"Bahçedeydik hocam" dedi Batu Mert'den sonra.
"Geçin bakalım" dedikten sonra tahtaya geri döndü ve kitabı açtı. " Bir dahakine daha dikkat edin. Kendinizi oyuna kaptırıp derslere geç kalmayın."

Aslında baya kibar bir şekilde uyarmıştı onları. Gerçi o hep böyleydi.Ondan ders almaya başladığımız günden beri bizi bir kere olsun geç kağıdı almaya göndermemiş, hep bu şekilde uyar- mıştı. Kaç kere kızlarla geç kalmıştık onun derslerine. Uyarıp Geçin demişti. Seviyordum Sevim Hoca'nın bu huyunu. Diğer hocalarda olmayan bir şeydi bu.

Sıralarına doğru ilerlediler. Tam o anda beklemediğim bir şey oldu. Yürürken gözleri beni buldu.

Ama bu sefer ifadesiz bakıyordu. Bu kaçıncı olmuştu? Yerine otururken bakışlarını kaçırdı. Kitabını çıkarırken derin bir nefes verdiğini gördüm.

Önüme döndüm ve işime devam ettim. Ceren uç istedi. Verdim. Hoca tahtaya çağırdı. Sorusunu cevapladım. Arkamı döndüğümde yine Mert ile bakıştım. Ne istiyordu ki benden?

***


Ders bitmişti. Hoca sınıftan çıktı. Çantamdan dudak kalemi ve lip balm aldım. Zehra'nın omzuna dokunarak "Hadi tuvalete gidelim" dedim.
"Bende geliyorum" dedi Ceren tedirgin bir şekilde. Yanımıza yaklaştı. Şaşkın şaşkın baktım ona. Bence sen hiç iyi değilsin. Birinden mi kaçıyorsun? demek vardı ama kendimi tuttum.

Elif çantasında bir şeyler arıyordu. "Bir dakika" derken sesi aceleciydi. Çantasından bendekinin aynı marka bir tint çıkardı. Hemen dibimizde bitti. Sınıf kapısına yaklaşırken Mert ve diğerlerinin yerlerinde değil de Batu'nun sırasına toplanmış olduklarını gördüm. Ceren bir anda adımlarını hızlandırarak bizi geçti ve sınıf kapısın önünde bize döndü. Kollarını göğsünde birleştirdi ve etrafa korkmuş bakışlar atmaya başladı. Nesi vardı bu kızın? Acaba bizden bir şeyler mi saklıyordu?

"Hadi hızlı olun." Artık bize bakıyordu. Onun bu isteğine karşı çıkmadan yanına ulaştık.

Tuvaletin kapısından içeri ilk Ceren girdi. Peşinden de biz girdik. Girer girmez Ceren'e döndüm. "Ceren neler oluyor? Sanki birilerinden kaçıyor gibisin. Bir sıkıntı varsa bize söyle." Hepsini tek nefeste söylemeye çalıştığımdan derin bir nefes verdim. Diğerleri yanımıza aldığımız eşyaları lavabonun ke-
narına bıraktılar. Zehra sorgulayan bir ifade ile Ceren ve bana döndü. "Ne konuşuyorsunuz siz?." Ceren hâlâ sessizdi. Sınıftan çıkarken yaptığı gibi başı öne eğikti. Siyah,
düz saçları yüzüne dökülmüştü. Zehra'nın sorusundan sonra ortama bir sessizlik çökü. Başı hâlâ yere eğik gözleri yerdeyken en sonunda bize cevap verdi. "Ben...." Duraksa-
dı. "Yani biz...." Patlama noktasına gelmiştim artık. Elimde olmayan bir hafif bir sinirle "Ee?" dedim. "Biz taşınıyoruz." Artık bize bakıyordu ve gözleri dolu doluydu. Siniri ve diğer her şeyi bir kenara bıraktım. "Nasıl? Nereye? Ne zaman?" Tekrar yere baktı.

"Sakin olun. Her şeyi açıklayacağım." Elif bir peçete alıp Ceren'e uzattı. "Teşekkürler." Dolu
gözlerini kapattı ve yanaklarına süzülen yaşları sildi. Tekrar bize döndü.

"Her şey için. Harika arkadaşlar oldunuz bana. Ama annem şu sıralar iyi olmadığımı hatta bu okul yüzünden depresyona girdiğimi söyledi. Aslında tek sebep bu da değil. Diğer nedenleri bana daha söylemediler. Ama en büyük etken bu. Ben iyi olursam gitmeyebilirmişiz." Soluklanmak için derin bir nefes verdi. Bir kaç saniyelik sessizlik oldu. Soru sorma sırası Elif'e gelmişti. "Peki nereye?" "Bursa'ya. Orada babaannemlerin yanında bir ev bulacakmışız. Yarın da buradayım. Eğer kendimi iyi hissedersem burada kalabilirmişiz. Bir canım var. Yani bir günüm var. Ama kötü bir şey olursa direkt gidermişiz."

Yine herkes sessiz kaldı. Ortamı yumuşatmak adına lavabonun önüne koyduğumuz dudak kalemlerinden birini aldım ve kapa-
ğını açtım. Ceren'in çenesini tek elimle kavradım ve nazikçe yukarı kaldırdım. "Bak bakayım bana."

Gözleri yine yaşlıydı ama bu sefer dökülmemeleri için var gücüyle onları tutuyor gibiydi. Dudak kalemini üst dudağına hafifçe sürttüm. Sonrada alt dudağına.
Ben bunu yaparken diğerleride kendi getirdiklerini kendilerine sürüyorlardı. Dudaklarını bitirdiğimde bir şey fark ettim. Çenesinin altında bir noktada ve boynunun iki yerinde morluk vardı. Kapatıcı ile kapatmaya çalışmıştı. Uzaktan belli olmuyormuş meğer. Bu kadar yakına gelince belli oldu. İşaret parmağımla boynunun üzerinde morluk olan bir yeri gösterdim.

Ve kısık bir sesle "Ne oldu burana?" diye sordum küçük çocuklar gibi.

Gözleri yine yeri buldu ama bu sefer üzgün haline rağmen gülümsedi. "Abi terörü. Geçen suratıma okuduğu kitaplardan birini fırlattı. Sert kapaklıydı. Birde altı yüz sayfa falandı." Bence biri onu boğmaya çalışıyormuş gibiydi. Ama abi demek bir miktarda abi terörü demekti. Bende gülümsedim. "Abin o kadar sert mi sana karşı?"

Bakışları bana döndü ama yüzündeki sırıtış silinmişti. "Bazen. Onu çok sinir ettiğim zamanlarda üzerime bir kaç minik şey fırlattığı olmuştu." Bir an duraksadı.

"Bazen seni yeterince tanımadığımı düşünüyorum. Mesela en sevdiğin renk ne? En çok hangi meyveyi seversin? En sevdiğin ders ne? En sevdiğin mevsim ne? Neden derslerde sürekli resim çiziyor ya da dışarıyı izliyorsun? Hoşlandığın biri var mı?" Son soru yüzünden ona tip bir bakış attığımdan olsa gerek şimdilik sustu. Derin bir nefes verdim onun adına. Şahsen ben bu kadar şeyi ard arda söyleseydim ortamda ki oksijen miktarını azalta- cak kadar havayı içime çekerdim. Elimin birini omzuna koydum.
"Sakin ol şampiyon."

Boştaki elim ile tuvaletteki petekleri gösterdim. "Gel şuraya yaslanalım." Sırtımızı duvara, kalçalarımızı peteğe yasladıktan sonra sıra sıra sorularını cevaplamaya başladım. "En sevdiğim renkler kahverengi ve bej. En çok şeftaliyi seviyorum. En sevdiğim ders beden ondan hemen sonra ise İngilizce geliyor. Yaz veya kış dememi be lediğini düşünüyorum ama ben sonbahar insanıyım. Derslerde resim yapıp camı izliyorum çünkü dersler sıkıcı. Hayat sıkıcı. Böyle kendi dünyamda huzur bulmaya çalışıyorum. Ve hoşlandığım biri yok. Aramıyorum da." Ellerimi dizlerime attım.

"Evet. Başka soru var mı?" İfadesizce teşekkür etti. Yine bir kaç saniye kimseden ses çıkmadı.

Bu sessizlik bana huzursuzluk veriyordu. Biz hep konuşmalıydık. "Konuşun. Böyle sessiz durmayın. İçim sıkılıyor." Sağ ol Zehra. Cidden.
"O zaman size benim hakkımda daha önce bilmediğiniz bir şey söyleyeceğim." Hepsinin bakışları bana döndü. Tamda istediğim
gibi.

"Ben yarı İtalyanım." Hepsinin gözleri kocaman oldu. "Ne?!" diye yükseldiklerinde adeta yerimden sıçradım. "Gerçekten. Annem İtalyan. Babam Türk. Büyük babam
da İtalyanmış. Telaffuzu kolay olsun diye annem adını değiştirip Ela koymuş. Ama annem normal bir Türk gibi konuşuyor. Sadece vatanı dışında diğer her şeyi Türk. Ben İtalyanlar gibi ezbere konuşamıyorum. Sadece aşırı sinirlendiğimde biraz onun dışında hiç yani. Annemi de konuşurken hiç görmedim. Babam adımın Merve olmasını istemiş ama annem Siena istediği için adımı Siena koymuşlar. Birde doğuştan böyle görünüyorum. Turuncu saçlı, yeşil gözlü, çilli."

Elif uzun bir aradan sonra konuştu. "Eğer kendine haksızlık ediyorsan söyleyeyim. Bence aşırı güzelsin.
Kıskanıyorum seni." Sonda yanağından bir makas aldım. "Bence sende çok güzelsin.
Kendini yok sayma yani."

Yaklaşık beş dakika sonra ders zili çaldı.

Dersler bitmiş çıkış zili çalmıştı. Çantamı toplamış kızlarla okul çıkışına doğru yürüyorduk. Bahçeye gelmiştik.

Kızlar aralarında
bir şey konuşuyordu. Bense kendi dünyamda çizim defterime yapacağım yeni resmi düşünüyordum. Takım elbiseli adamı çizmeyi bitirmiş sırada neyi çizsem diye son üç derstir kafa patlatıyordum. Duyduğum sesle düşüncelerim bölündü ve kızlara
döndüm.

Elif ve Zehra aynı anda bize el sallayarak çıkış kapısına doğru ilerliyorlardı. Yanımda kalan Ceren ise ifadesiz bir bakışla kızlara el sallıyordu.

Ceren'e döndüm. "Sen gitmiyor musun?" Çantasını önüne aldı ve cebinde bir şeyler aradı. "Gideceğim de..." Bir kaç saniye daha çantasını karıştırdı. "Telefonumu bulamıyorum." Okul kapısının önünde bir araç gördüm. İçinde de benim kopyam olan annem. Korna çalıyordu bana.
"Ceren benim annem gelmiş. "

Koluna hafifçe dokundum. "Bir şey olursa aramaktan çekinme." Burukça gülümsedi. "Haberleşiriz." Yanından uzaklaştım. Arabaya gittikçe yaklaşıyordum. Birden durdum. Arkamı döndüğümde Ceren hâlâ telefonunu arıyordu. Arabaya bindim. Annemle evde barışı sağlamıştık. Artık beni yemeklere çağırıyor, ben onunla konuşmaya çalışırken başka bir şey
ile ilgilenmiyor ve yüzüme bakıyordu. Zaten anneler kızlarına ne kadar süre küs kalabilirdi ki?

Biner binmez annem -bu sefer heye-
canla- "Günün nasıl geçti?" diye klasik sorusunu sordu. Güldüm bu hâline. "Ne o? Yoksa beni çok mu özledin?" Direksiyonu sağa doğru çevirirken o da güldü. " Anneler kız- larını hep özler. Sadece bir kaç saat ayrı kalsa bile." Gülümsedim bu tavrına ve bir günü daha kazasız belasız bitirmenin huzuyla etrafı izleyerek eve geldim.

Bölüm : 09.01.2026 13:42 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...