
Saat 18:27 idi. Mert daha gelmemişti. Umarım gelmezdi de. İnşallah yolda düşüp kolunu bacağını falan kırmıştır.
Proje için çalışmalara başlamıştım.
Çalışma masamın üzerinde Ipad'im, kütüphaneden aldığım kitaplar, kalemliğim ve not tutmak için
bir defterim vardı. Rahat hissetmek için kısa kollu açık mavi bir tişört, altıma da aynı tonlarda mavi bir eşofman gitmiştim. Saçımı üstten dağınık bir topuz yapıp gözlüklerimi takmıştım.
Aynı Yiğit gibi derslerde takmıyordum. Genellikle evde çalıştığımda takıyordum. Ipad'im den havacılık ile ilgili Youtube'da rastgele gezerken bulduğum bir videoyu açmış onu izliyordum.
Aileme proje ödevi için Mert'in geleceğini söylemiştim. Onlarda bir şey dememişlerdi. Evdelerdi.
Akşam yemeğini bugün daha
erken yemiştik. Yani ben yemiştim. Onlar şu anda masayı toplamakla meşgullerdi. Ben ise çoktan yemiştim.
18:29 olmuştu. Ve Mert hâlâ ortada yoktu. Cidden yaralanmış olabilir miydi? Boşver. Tek başıma da yapabilirim.
Tuvalete gitmem gerekti. Yerimden kalkıp mutfaktan bir sandalye aldım. Onu kendi sandalyemin yanına koydum.
Sonra tuvalete gitmek için tekrar odamdan çıkarken kapının zili çaldı. Lütfen kurye olsun. Lütfen başka biri olsun. Yinede kim olduğunu görmeliydim.
Derin bir nefes verip kapı kolunu
tuttum. Ve açtım. Evet. Karşımda o şahsiyet vardı. Sıfatını seveyim. Normal bakışları ben kapıyı açtıktan bir kaç saniye sonra bocaladı. Beni baştan aşağı süzüp sırıttı. En son bakışları gözlerimde durdu. Daha ne kadar böyle kalacaktık?
"Hoş buldum Sincap." Göz devirerek bir adım geriye attım. O da bir adım ileri gelip içeri girdi. "Başlatma Sincap'ına. Geç içeri."
O odama doğru ilerlerken bende kapıyı kapattım. "Odan güzelmiş." Çantasını dolabımın önüne, çantamın yanına koydu.
"Ben tuvalete gidiyorum. Bir şeyleri karıştırma." Cevabını beklemeden tuvalete gittim.
İşim bitince odama doğru yürüdüm. Bakışlarımı yerden kaldırdığımda onu geçen çizip duvara astığım çizimlerimin yanında buldum. Kaslı sporcuya dokunmak üzere eli havaya kalkmıştı. Şimdi fark ettim.
O çizdiğim kişi siyah saçlı siyah gözlüydü. Aynı Mert gibi. O resimlere kimse dokunmamalıydı.
Hızlı adımlarla ona yanına gelip onu omuzlarından kuvvetle geriye doğru ittim.
Sanırım kötü bir şey yaptım. Arka tarafta yatağım vardı. Onunda boşluğuna gelmiş olmalıydı ki şu anda elleri geride, göğsü kabarmış bir şekilde yatağımda oturuyordu. Bir kaç saniye birbirimize baktık.
En sonunda ellerini dizlerinin üstüne koyup "Bu kadar hevesli olduğunu bilmiyordum" dedi şakaya vurarak.
"Seni evime aldığıma pişman etme beni." Yanından ayrılıp masama yöneldim.
Sandalyemi çekip oturturken dolabımın önündeki çantasından bir poşet çıkardı. Poşette iki tane kutu vardı. Kutuları çıkarıp poşeti çantasına koydu. Şeftali suyu almış. Birini önüme birini kendi önüne koydu.
Ben ona şaşkın şaşkın bakarken o pipetiyle kutuyu delip meyve suyundan bir yudum aldı.
Bana bakmıyordu. Meyve suyu ile bakışıyor du. En sonunda bana baktı. Bir kaç saniye boyunca gözlerini benden ayırmadı. Sonra hafif kısık bir sesle "İçmeyecek misin?" dedi.
Bakışlarımı ondan çekip meyve suyumu elime aldım. "Merak ediyorsan, zehir koymadım içine." Yarım ağız gülümsedim. Pipeti içine koyup meyve suyundan içtim.
"En sevdiğim içeceğin bu olduğunu nereden öğrendiğini sormayacağım." Cevap vermedi. Onun yerine meyve suyundan bir yudum daha aldı.
Ipad' im den IHA lar hakkında bir video açtım. Video bitine kadar konuşmadık. Başka bir video açtım.
Video devam ederken Mert sandalyesinden kalktı. Çantasından bir poşet daha çıkardı. Ama bu diğer poşetten farklıydı. Poşette kocaman E harfi vardı. Eczaneye mi gitmişti? İyi de neden? Ben ona anlamsız bir şekilde bakarken o poşeti masaya koydu. İçinde bir krem kutusu vardı. arnica yazıyordu üzerinde. Sandalyesine oturup kremi kendi önüne aldı. Gözlerimi ondan ayırmadım.
O ise kutuyu açtı. Ciddi ve ifadesiz bir tonla "Kollarını uzat" dedi.
"Ne?" Yutkundu. Gözlerini benden çekmeden sesini yumuşattı. "Lütfen." Sanırım ilk defa bu tonda konuşuyordu. Değişikti. Kollarımı önüne uzattım. Morluklar iyileşmiş sayılırdı. Ama hâlâ oradalardı. Kızarıklıklar ise daha geçmemişlerdi. Kremin kapağını açtı.
Ne yani? Cidden küçük çocuklar gibi kollarıma krem mi sürecekti? Yine de sesimi çıkarmadım. Parmağına mercimek tanesi kadar krem alıp önce sağ koluma sonra sol koluma sürdü.
Ben gözlerimi ondan ayırmazken o bana bakmıyordu. Tamamen kollarıma odaklanmıştı. Dairesel hareketlerle masaj yapıyordu. "Kendine zarar vermekten vazgeç."
"Söz veremem. Beni biliyorsun. Hem bir yere dokunsam orası hemen morarır." Elleri durdu. Başını yavaşça kaldırıp gözlerini benimkilerle buluşturdu.
"Hem cildin bu kadar hassas hemde ben söylememe rağmen bana karşı bu kadar sert oynuyorsun."
"Sadece gözünde zayıf biri gibi gözükmek istememiştim." Elleriyle ellerimi kavradı.
"Sen benim gözümde asla zayıf olmadın. Kendine karşı bu kadar acımasız olma." Derin bir nefes verip gözlerimi kaçırdım.
"Elimde değil. Ne zaman gardımı indirsem kendimi kötü hissediyorum. Güçlü, duygusuz, hiç bir şeyden etkilenmeyen biri olmam gerekiyormuş gibi hissediyorum."
Gözlüğümün önüne düşen bir tutamı alıp kulağımın arkasına nazikçe itti. "Benim yanımda güçlü olmana gerek yok." Bunu duyunca bakışlarımı ona çevirdim. Bu anın sonunda iyi şeyler olmayabilirdi.
Ellerimi ondan ayırıp meyve suyumdan bir yudum aldım. Sonra da kütüphaneden aldığım kitaplardan birini açtım. "Yeter bu kadar dır dır. Hadi. Bitirelim şu projeyi. Sıkılmaya başladım." Yarım ağız gülümsedi. "Hay hay efendim."
***
"Ama bu öyle değil ki sarı civcivim" dedi Batu. Elif'in odasında proje hakkında konuşuyorlardı. Elif'in saçını okşadı.
"Doğru olan benim dediğim." Elif dudağını büzdü. "Emin misin ya? Bence benim dediğimde doğru."
Elif'in saçını bırakıp önündeki kağıdı eline aldı. Gözlerini kısıp bir kaç saniye boyunca kağıda baktı. En sonunda "Aaa!" dedi şaşkınlıkla. "Ben yalnış anlamışım. Kusura bakma civcivim." Elif kollarını göğsünde birleştirdi ve ukalaca gülümsedi. "Biliyordum."
Bunun üzerine Batu da gülümsedi. Elif gülünce otomatik olarak o da gülüyordu. Böyle bir etkisi vardı üzerinde. Artık en sevdiği renk sarıydı. Hava güneşli olduğunda morali bozulurdu. Şimdi ise hoşuna gidiyordu. Çünkü güneş sarıydı. Sarı ise çok güzel bir renkti. Sevdiği kızın saçları o renkti. Elif kafasını masaya yan koydu.
"Ne zaman bitecek şu proje ya. Çok uğraştırıyor."
Ofladı Elif. Aslında Batu için sıkıntı yoktu. Böyle projelere alışkındı. Ama sevdiği kızla bir proje yapmak apayrı bir şeydi. Her saniyesini dikkatli kullanmak istiyordu.
Hiç bir iş yapmadan sadece ona bakarak saatlerini geçirebilirdi. "Az kaldı civcivim. Bitmek üzere."
Kâğıda bakan gözleri durdu. Kafasını kaldırdı. Kağıdı bir kenara bıraktı. Ellerini birleştirip Elif'e döndü. "Parka gidelim mi?" Elif'in
gözleri açıldı ve kafasını masadan kaldırdı. "Ne?"
"Yarın akşamüstü. Altı gibi. Diğer kızlarda gelsin. Siena ve Zehra yani. Ama onlara bizim geleceğimizi söyleme. Fikir senden çıkmış gibi olacak. Sende şaşırmış gibi yapacaksın. Biz top alırız. Voleybol falan oynarız. Atıştırmalık falanda alırız. Bir tane park biliyorum. Evinize de yakın. Böyle etrafında ağaçlar olan bir park. Orada voleybol sahası varmış. Ne dersin?"
Derin bir nefes verdi. O kadar şeyi söyledikten sonra neredeyse nefes nefese kalmıştı. Elif önce sessiz kaldı. Sonra "Ne diyeyim?" diyebildi. "Olur heralde. Diğerlerine söyleyeyim." Daha sonra gerçekleşecekleri ikiside beklemiyordu.
Batu aniden Elif'in sırtına kollarını doladı. Elif bir kaç saniye hareketsiz kaldı. Sonra o da uyum sağladı. Ellerini Batu'nun sırtına
yasladı. Batu gözlerini kapatıp "Teşekkür ederim" dedi. Biraz böyle kaldılar.
Batu'nun aklına bir soru geldi. "Senin arkadaşın Siena Mert'ten hoşlanıyor mu?" Romantik müzik
sesi cızırtıyla kesildi. Elif yavaşça ondan ayrıldı. "Ney?" dedi kaşlarını çatarak.
"Öylesine sorayım dedim. Cidden hoşlanıyor mu?"
"Hislerini saklamayı çok iyi biliyor. Anlayamıyorum. Ama büyük ihtimalle hoşlanmıyordur."
"Neden?"
"Bilmem. Ama Zehra'nın kesinlikle şu anlığına hayatında birini istemediği net."
"He. Anladım. Belki Zehra'yı bizim Yiğit ile yapabiliriz. Sence?"
Elif şaşkınlıkla gözlerini açtı. Bir elini ağzına dayadı. "Ay imkanı bile yok. Biz bir ara onları birbine yakıştırmaya çalıştık. Sinirden kahkaha attı kız. Hiç uğraşmayalım."
"Hiç şans yok demek. Neyse. Kim bilir. Belki kendi kendilerine birbirlerini severler."
Elif masasının ucundaki su şişesine uzanıp sudan bir yudum aldı. Batu önünde ki deftere konu ile ilgili bir kaç cümle yazdı. Elif oflaya puflaya ona yardım etti. Bazen hiç bir şey demeden birbirlerine hayran hayran baktılar.
Elif bazı ortaokul anılarını anlattı. Batu onun saçlarıyla oynayarak keyifle dinledi. Biraz proje ile ilgilendiler biraz kendilerinden bahsettiler.
Bu döngü yaklaşık iki saat boyunca devam etti. Bir ara Elif'in annesi gelip onlara elmalı turta getirdi. Batu, Elif'in en sevdiği tatlının bu olduğunu öğrendi. Onun için altın değerinde bir bilgiydi. Gelmişkende bir sandalye çekip Batu'ya sorular sordu.
Sevmişti çocuğu. Ama Elif baya utanmıştı. Utançtan ikisininde yüzüne bakamıyordu. Annesi, Batu'nun ailesinin aldığı maaşlara kadar gelince Elif dayanamadı. Onu nazikçe kapı dışarı etti. Bunlar kız istemede sorulacak sorulardı. Daha erkendi.
Batu hepsine centilmence cevap vermişti. Ama annesi fazla meraklıydı.
En sonunda proje hazırdı. Hocaya verilebilirdi.
***
"Lan gerizekalı! Ben sana böyle mi dedim? Adam akıllı yaz şunu!" Kütüphanede proje için bir masada çalışmaya çalışan Zehra ve Yiğit arasında işler iyiye gitmiyordu.
Şu zamana kadar iki tane enseye şaplak, Zehra tarafından yedi kere oflayıp puflama, üç kere de sinirden Yiğit'in gözlüğünü alma vardı. İki büklüm olmuştu çocuk.
Yazılanların çoğunu Yiğit yazmıştı Zehra bir düzen hastasıydı. Yiğit'in yamuk yazdığı her bir kelimeye, düzgün çekemediği her çizgiye sinir oluyordu. "Sakin ol. Rica ediyorum" dedi Yiğit.
Bir yandan da hızlı hızlı Zehra'nın dediklerini yazmaya çalışıyordu. "Yaz oğlum. Selçuklu Devleti-"
Yiğit kalemi masaya bıraktı ve birden ayağa kalktı. İfadesiz gözlerle Zehra'ya baktı. Aralarında bir adım bile kalmamıştı. Yüzleri birbine çok yakındı. Bu hamle karşısında Zehra bocaladı.
"Ne oldu? Neden durdun?" Yiğit bakmaya devam etti. En sonunda dayanamadı.
"Bunun bir grup ödevi olduğunu biliyorsun değil mi? Eğer her şeyi ben yapacaksam hoca ödevi bireysel de verebilirdi. Neden sen oturuyorsun da ben yazıyorum mesela? Bunda bir terslik yok mu?"
Zehra boş bakışlarla masaya oturdu ve önündeki kağıda baktı. "Tamam. Geri kalanını ben yaparım." Yiğit'te onun yanındaki sandalyeye oturdu ve telefonunu çıkardı. Zehra baktığı kağıdı eline aldı. Önce kâğıda sonra Yiğit'e baktı.
"O zaman sen söyle ben yazayım. Selçuklularla ilgili bilgilere bak sen." Cevap vermedi. "Alo? Duyuyor musun sen? Diyorum ki projeye katkısı olacak bir şeylere bak." İç çekti Yiğit. "Tamam. Bakacağım. Konuyu söyle." Gözlerini devirdi Zehra. Ama cevapsız da bırakmadı. "Anadoludaki medeniyetler."
Yarım ağız gülümsedi Yiğit ve başını telefondan ayırmadan "Aferin" dedi. Sesini alçalttı. "Kül Çiçeği..."
Zehra sinirli bakışlarını Yiğit'e çevirdi. "Ne dedin sen?" Yiğit bu bakışı yandan görmüştü. Açıkçası son dediğini duyacağını düşünmüyordu. Ama bozuntuya vermedi.
"Yok bir şey. Şizofrenim ben. Kendi kendime konuşuyorum."
İfadesizce telefona bakmaya devam etti. İçine bir şüphe düşmüştü. Zehra şüpheli bakışlarla önündeki kağıtlara döndü. "Belli."
Bir saat boyunca ödevi tamamlamaya çalıştılar. Bazen tekrar birbirlerine yükseldiler bazen normal normal konuştular. Ama en sonunda projeyi bitirip ayrıldılar.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |