
Medya: Bana bir masal anlat baba
NOT: Bölümü okurken medyada olan şarkıyı dinlemenizi şiddetle tavsiye ediyorum.
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
🦋
••••
*Kim demiş ki güneş mutluluktan ışık saçıyor diye? Belki de bilmediğimiz bir derdi vardır, ona yanıyordur...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Lalin'den:
•••••••••••••
On yaşında bir kız çocuğu vardı bakış açımda. Kahverengi saçlarını iki yandan örmüş, çiçekli pembe bir elbise giymiş, babasıyla küçük bahçelerinde topla oynuyordu. Küçük kız kazansın diye babası bilerekten topları tutmuyor, yan geçmesine izin veriyordu. Her kazandığında küçük kızın attığı sevinç nidaları babası için huzurun sesi gibiydi... ama biraz sonra topu ayağıyla vurmak isterken küçük kız yere düşüyor, sıyrılan dizleri canını yaktığı için inci taneleri usulca akmaya başlamıştı bile. Bu manzarayı gören babası koşarak kızının yanına gelmiş, onu kucağına almıştı. Ağlayan kızının gözyaşlarını tek tek silerek bahçeden eve geçmiş, koltukta oturtmuştu kızını.
"Ağlama ama prensesim. Şimdi baban temizleyecek yarayı. Hiçbir şeyin kalmayacak" diyerek alnından öptü kıymetlisinin. Sonra kalkarak ilk yardım çantasını almış ve kızının önünde diz çökerek yarasını temizlemişti. Acıyınca üflemiş, ağlayınca gözyaşını silmişti. Hiç usanmadan, hiç bıkmadan...
"Gördün mü bak, geçti" diyerek yara bandını yapıştırmış, diz kapaklarına sevgi barındıran öpücükler sıralamıştı.
"Her yaramı böyle iyileştirecek misin babacığım?" dediğinde kızı keşke hiç yara almasan be meleğim, senin yerine de ben yara alsam diye geçirmişti içinden babası.
"Tabii ki çiçeğim, her yaranı böyle iyileştireceğim" dediğinde gülerek sarıldı kızı babasına...
Uzaktan duyduğum seslerle kendime gelmeye çalışıyordum, ama gördüğüm rüyanın etkisindeydim. Belki de hiç rüya değildi, sanrıydı ya da hayaldi. Çünkü babamla olan bir anımı görüyordum. O kadar güzeldi ki o günler, keşke dönebilsem o günlere. Yine pansuman yapsan yaralarıma babacığım...
"Kendine geliyor galiba... Eda bir bardak daha su getir" yanaklarımı kavrayan ellerin sıcaklığını hissediyor, konuşulanları duyuyordum, ama göz kapaklarım açılmıyordu bir türlü.
Birkaç dakika sonra göz kapaklarımla olan savaşımdan galip çıkarak gözlerimi açmağı başarmıştım.
Görüş alanıma ilk giren beni endişeli gözlerle süzen Pamir olmuştu.
"Oh. Çok şükür. İyi misin Lalin?" diye soran adamla gerçekler şiddetli bir şekilde çarptı suratıma. Babam...
"Babam.. babam" diye sayıklaya sayıklaya koltukta doğruldum. Hıçkırıklarım yeniden şiddetlenmiş, gözyaşlarım durmaksızın akıyordu.
"Lalin ne oldu babana? Söyler misin lütfen." dediğinde hâlâ transtaymış gibi suratına bakıyordum. Ağlıyordum, başımı sağa sola sallıyordum.
"Babamm." dudaklarımın arasından tek bir kelime firar ediyordu... Babam...
Yanaklarımda olan ellerini kollarıma indirerek beni silkelemeye başladı.
"Hadi güzelim, ne olduğunu anlat ki, yardım edebileyim" sanki yeni uyanıyormuş gibi irkilerek kendime gelmeye çalıştım. Bu esnada Eda gelmiş, elindeki bardağı Pamir'e uzatmıştı. Sudan eline dökerek boynuma süren adam ne olduğunu anlamaya çalışıyordu.
"Benim gitmem lazım. Hemen, şimdi İngiltere'ye gitmem lazım. Babam" dediğimde yine devamını getiremedim. Benim babama hasta olmak yakışmıyordu ki. Nasıl hastalanmış diyeyim.
"Ne olmuş babana?" sabırla aynı soruyu yineleyen adama yaşlı gözlerle baktım.
"Hastalanmış, durumu çok ağırmış, ne olur bana bilet bulalım. Benim gitmem gerek" hıçkırarak kollarının kıskacından çıktım ve hâlâ yerde duran telefonumu alarak annemi aradım. Sanki aramamı bekliyormuş gibi ilk çalışta açmıştı.
"Anne, ne oldu babama. Lütfen bana iyi olduğunu söyle" öyle içten ağlıyorduk ki telefonda. Aramızda olan mesafeler aynı duyguları yaşamamıza asla engel değildi.
"Kızım, iyi değil baban. Doktor durumunun ciddi olduğunu söylüyor. Çok geç kalmış hastaneye gelmek için" dediğinde benim için zaman durdu. Dünya avuçlarımın arasından çekiliyormuş gibi hissettim. Birisi kalbimi lime lime doğruyordu sanki.
"Bulabildiğim ilk uçakla geliyorum." dedim gözyaşlarımı asi bir tavırla kurulayarak. Bir yandan da çantam nerede diye bakınıyordum.
"Gel kızım, gel" dediğinde daha fazla dayanamamış, telefonu kapatmıştım. Anında kocaman hıçkırık dudaklarımın arasından kaçmıştı.
Koltukta duran çantamı alarak Pamir ve Eda'ya baktım. Şu an bana yalnız onlar yardım edebilirdi.
"Ben acil bilet bulmalıyım. Yardım eder misiniz bana" dediğimde benimle birlikte ağlayan Eda bana sarıldı.
"Bilete gerek yok. Bizim şirketin hep özel uçak kiraladığı bir kurum var. Onlarla konuşurum şimdi." diyen erkeksi sesle hızla gözlerine baktım. Başka zaman olsa asla kabul etmeyeceğim şeye şu an çok muhtaçtım.
"Gerçekten mi?" dedim umutla. Sadece başını salladı.
"Çok teşekkür ederim" dedim ağlayarak. Elini önemli bir şey yok der gibi salladıktan sonra telefonunu çıkararak bizden bir kaç adım aralandı.
"Lütfen güçlü ol canım. Allah babanın yardımcısı olsun. Acil şifalar diliyorum" diyen Eda'ya gülümsedim. Burukça, eksik bir gülüştü bu.. buram buram hüzün kokuyordu.
"İnşallah. Çok teşekkür ederim." diyerek cevap vermesini beklemeden çantamı alarak bahçeye çıktım. Hemen eve gidip, pasaportumu falan alarak yeniden buraya gelmeliydim. Mehmet'in yanına gideceğim sırada Pamir beni fark ederek yanıma geldi.
"Nereye gidiyorsun?" dedi yine sert ses tonuyla.
"Eve gidip birkaç bir şey almalıyım. Sonra uçak nereden kalkacak konum atarsan oraya geçerim direk." dediğimde başını olumsuzca salladı.
"Gerek yok, uçak hazır bile. Ayrıca ben de seninle geliyorum. Gidelim alacağını al. Sonra da uçağa geçeriz" diyen adam beni çok şaşırtmıştı. Aslında gelmesini çok istiyordum. Ayrıca itiraz da ederek vakit kaybedecek durumda değildim. O yüzden bir şey demedim ve sadece arabaya taraf ilerledik...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Sonrası tam bir aksiyondu. Arabaya biner binmez Gamze'yi arayarak kısaca durumu anlatmış, benim için dediklerimi hazırlamasını istemiştim. Böylelikle eve gittiğimiz vakit sadece kapıdan minik çantamı almıştım. Sonra yeniden arabaya dönmüş ve havaalanına doğru yola koyulmuştuk...
Böylelikle bir saat sonra 8 kişilik kullanım için uygun olan uçakta ben ve Pamir yan yana oturmuştuk. Pencereye taraf çevirerek yüzümü ağlıyordum ben...
Babacığım... Sendin benim ilk kahramanım ve hayatımı neşelendiren en güçlü adam. Seninle birlikte neler öğrendim neler... Dizlerim her kanadığında pansuman yapan, her ateşim çıktığında sabaha kadar başımda bekleyen muhteşem adam...
Lütfen gitme... Benden çocukluğumu çalma.. Beni kahramansız bırakma...
Yaralarımı kim sarar gidersen... Nefessiz bırakma beni canım babam... Dünyada gördüğüm, bildiğim en mükemmel babasın sen... Benim babamsın... Hani hep saracaktın yaralarımı? Şimdi kendin açtın o yarayı. Hem de kalbimde. Çabuk iyileş ve o yarayı sar be babam...
Gözyaşlarım hızlanmış, hıçkırıklarım çoğalmıştı. Sürekli elimde tuttuğum telefondaki anne ve babamın fotoğrafına bakıyordum. O fotoğrafı üniversite yıllarında ben çekmiştim.
Ağlayarak parmağımı babamın yüzünde dolaştırdım. Sakallarına dokundum. Sanki gerçekmiş gibi. Gözyaşlarım telefonun ekranına damlıyordu durmaksızın ağlamaktan.
O an elimi kavrayan el yanımdaki adama bakmama sebep olmuştu.
"Lütfen artık ağlama, baban iyileşecek" diye teselli etmek istiyordu. Fakat sesi fazla ümitsiz çıkıyordu. Neden öyle çıkmıştı ki.
"İyileşecek değil mi?" diye sordum küçük bir kız çocuğu gibi...
Ama cevap vermedi. Evet, iyileşecek, demedi, diyemedi..
Susmasıyla daha çok ağlamağa başladım. O an en çok ihtiyacım olan şeyi yaptım. Başımı omuzuna yaslamadan sadece alnımı omuzuna dayadım ve öyle ağlamaya devam ettim. Tutunacak bir dal arıyormuş gibi. Ama o buna izin vermeyerek kolunu kaldırdı ve başımı göğsüne yasladı. Saçlarımı okşamaya başladı. Durmaksızın akan gözyaşlarım gömleğini ıslatıyordu. Ama umurumuzda değildi.
"Biliyor musun? Annemle babam evlendikten sonra çocukları olmuyormuş, annemde kadınsal hastalıklar vardı. Ama uzun süren tedavi sonucu evliliklerinin beşinci yılı ben olmuşum. Fakat ameliyatla benim doğumum sonrası, annemin tüm kadınsal organları da alınmış ve böylelikle ömür boyu ikinci bir evlada sahip olamayacaklarmış. Bu yüzden beni çok aşırı sevdi ikisi de. El üstünde tuttular, hiçbir isteğimi asla geri çevirmediler. Özellikle babam. Annemin bazen sabrını çok zorluyordum, şımarıklıklarıma bir yerlerde kızıyordu tabii. Ama babam asla kızmaz bana. Bazen küçükken bir şeyi beğenmeyerek tekrar tekrar yaptırırdım ona, ama asla of bile demezdi. İşte bu yüzden babamla aramızda olan bağ çok farklı. O benim hem arkadaşım, hem ağabeyim, hem hayat öğretmenim, hem örnek aldığım idölüm. Ama en önemlisi de babam." Dedim gözyaşlarım arasından. Pür dikkat beni dinliyordu. Bir süre derince nefes aldıktan sonra devam ettim.
"Küçükken ben gece yarıları çok fazla kabus görürdüm. Uyandığım zaman korkudan titreyerek ağlıyordum her zaman. Böyle durumlarda çocuklar genellikle annelerini çağırır ya. Ben hep uyandığımda baba diye haykırırdım. O da anında odamda alırdı soluğu. Kapı da belirdiği an korkum bir anda yok oluverirdi... ona sarıldığım an dünyadaki tüm dertlerim bitiverirdi... işte böyle bir etkiye sahip benim hayatımda benim babam..." dedim başımı hafif kaldırarak gözlerine bakarak. Onunda gözleri dolmuştu. Hatta ağlıyordu bile.
"Keşke bu yaşadıklarım da kabus olsa, babam gelse yanıma, sımsıkı sarılsa bana, huzur bulsam kollarında, koklayarak öpse saçlarımı. Bir anda tüm korkularım uçup gitse yine..." dedim başımı göğsüne bastırarak, sımsıkı sardı omuzumu oda. O da yaralıydı benim gibi. Benden çok çok daha fazla.
"Ama kabus olmuyor maalesef yaşadıklarımız, oysa ne çok istiyoruz kabus olmasını..." sessizliğini bozan adamın sessizce isyanıydı dediği kelimeler... dediklerine bir şey demedim. Başımı göğsüne yaslayarak, gözlerimi kapatarak babamı hayal ettim. Güçlü duruşunu, beni sevmesini... her şeyini... anılarımızı... masalımın kahramanını hayal ettim...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Daha küçücükken tanıştım seninle ve bak şimdi kocaman oldum. Senin öğrettiklerinle tanıdım bu hayatı ve hep o şekilde yoluma devam ettim. İyi ki varsın canım babam... Seni çok seviyorum... Lütfen gitme. Az kaldı, geliyorum yanına...
5 saat süren uçak yolculuğu bitmiş, annemin attığı konumla soluğu hastanede almıştık. Taksiden düştüm hızlı adımlarla koşarak hastaneye girdim. Görevliye İngilizce babamı sorduktan sonra hızlı bir şekilde tarif ettiği yere doğru koştum... Tabii yanımda da Pamir...
Koridorda annemi görünce adımlarım duraksadı. Öylece bekleme koltuklarında oturmuş, usul usul göz yaşı döküyordu. Daha yanına varmamış öyle içli seslendim ki ona. Anında bakışları beni buldu.
"Annemm" koltuktan kalkarak yanıma gelen kadınla ben de adımlarımı hızlandırdım.
"Lalin'im" diyerek sardı beni kollarıyla. Ağlayarak sarıldım ben de ona, mis gibi kokusunu içime çektim. O da eliyle saçlarımı avuçlayarak kokluyordu.
Birkaç dakika öylece kaldıktan sonra ilk ayrılan taraf ben olmuştum.
"Babam nasıl? Nasıl oldu da bu hale geldi?" diye sıraladım sorularımı. Annemin gözleri kısa bir an Pamir'e tarafa kaysa da bir şey demeden elimden tuttu ve koltuklara taraf ilerledi. İkimiz de oturduktan sonra buram buram hüzün kokan sesiyle yaktı içimi.
"Kızım bana da hastaneden haber verdiler. Şimdi yoğun bakımda. Doktorla bir kez görüşe bildim. Durumunun kritik olduğunu söyledi. Çok geç kalınmış. Şöyle ki kalp rahatsızlığı çok önceden başlamış, ama çok ta belli etmiyor ki baban hastalıklarını biliyorsun sen de. Dün de şirkette bir şeylere çok fena kızınca atak geçirmiş. Ama doktor onun ilk kriz olmadığını dedi. Yine de umursamamış, akşam arabada eve gelirken bir kez daha atak geçirmiş. Bu çok ama çok ağır olmuş. Şoför de hemen onu buraya getirmiş." annemin anlattıklarıyla sanki kafamdan aşağı soğuk sular dökülüyordu. Nasıl bu kadar geç kalırdı ki. Cevap veremedim, sadece başımı sallayarak, ağlamaya devam ettim. Zaten ne diyecektim ki? Olan olmuştu. Diyeceğim hiçbir şey babamın sağlığını geri getirmeyecekti. Onun için dua etmekden başka çarem kalmıyordu.
"Bu beyefendi kim?" diyerek Pamir'i işaret eden annemle, Pamir de durumu fark ederek yanımıza geldi. Ayağa kalktığımda annem de kalktı ve onları tanıştırdım.
"Anne Pamir benim arkadaşım, hem de yeğeninin psikoloğuyum. Pamir bu da annem Nevin Yılmaz" diyerek onları tanıştırdığımda el sıkıştılar.
"Memnun oldum efendim. Bu arada eşinize da şifalar diliyorum" Pamir'in yumuşak çıkan sesi beni çok şaşırtmıştı.
"Ben de doktorla görüşmek istiyorum." daha lafımı bitiremeden doktor ve hemşire zaten yanımıza gelmiştiler.
"Ha doktor bey de geldi. Durumu nasıl eşimin?" diyerek İngilizce soran annemle ben de pür dikkat doktoru dinledim.
"Durumu pek iyi değil. Kalp rahatsızlığı o kadar ilerlemiş ki, kalp damarlarını tıkamış, ak ciğerlerini bile sıradan çıkarmış. Bir de sol böbreğinde de rahatsızlık var. Bu da hiç yardımcı olmuyor genel durumuna. Buraya geldiğinde nefes bile alamaz haldeydi. Ameliyat yapabiliriz, ama bu çok riskli bir ameliyat olacak. Ayrıca yoğun bakımda uyguladığımız tedaviye olumlu dönüş yaparsa ameliyat olabilir yalnız. Kısaca desem karşıdaki 24 saat her şeyi belirleyecek. Ama siz her şeye hazırlıklı olun." diyen doktorla sanki birileri beni gökten yere çarpmıştı. Allah'ım her şeye hazır olun da ne demekti. Ya tedaviye cevap vermezse o zaman ne olacak?
"Peki, yanına girebilir miyiz?" diye sordum umutlu bakışlarımla.
"Aslında girmemeniz daha uygun olur" diyerek nazikçe reddeden doktor giderken koluna tutundum.
"Lütfen, sadece 5 dakika kalacağım" dediğimde birkaç saniye sessizlikten sonra hemşireye bana eşlik etmesini söyledi.
"Çok teşekkür ederim" burukça gülümseyerek, hemşireyi takip ettim.
Odaya girdiğimiz de ilk önce hemşire beni yoğun bakıma girmek için hazırladı. Daha sonra yoğun bakımın kapısının önüne kadar eşlik etti.
"Şöyle buyurun, yalnız kısa tutun görüşü" hemşireyi onaylayarak odaya girdiğimde gördüğüm manzara içimi yakıp, kavurmuştu. Babam bir sürü makineye, kabloya bağlı bir şekilde cansız gibi uzanıyordu.
Yanına yaklaşarak dizlerimin üstünde çöktüm... Üzerindeki damara serum takılmış buz gibi eline öpücük kondurdum. Sonra dikkatli bir şekilde parmaklarını kavrayarak sıktım.
"Baba... Babam... ben geldim. Kızın.. Çiçeğin... Senin yanına geldim. Ama beni hep yaptığın gibi kollarını açarak karşılayamadın. Kahramanlara böyle uzanmak yakışmıyor ki. Sen neden düştün yataklara... Uyan babacığım, uyan yakışıklım. Uyan da evimize gidelim. Uyan da sarılayım güven veren kollarına...Bu hayatın iki yüzünün olduğunu ama bizim hep iyilerin tarafında olmamız gerektiğini söylediğinde henüz yedi yaşındaydım. Ama hala o gün söylediğin sözün gölgesinden çıkamadım canım babam. Benim hayatımın kanatsız meleği, seni çok ama çok seviyorum. Ne olur bırakma beni. Benim dünyamdaki tek gerçek kahraman, gökyüzümdeki en kocaman ve en parlak yıldız sensin babacığım. Kahramanımı alarak dünyamı yıkma, yıldızımın ferini söndürerek gökyüzümü karanlık yapma ne olursun. İyileş bir an önce yakışıklım. Ne olur doğduğumdan beri hep tuttuğun ellerimi, yine tut. Hiç bırakma, sakın bırakma. Sakın gitme. Sakın beni bırakma..."
ağlayarak sessizce haykırıyordum kelimeleri... Ama kelimelerim duyduğum sesle yarım kalmıştı. O ses ki dünyama kasvet çöktürmüş, bir hayat yıldızının kaymasına neden olmuştu. Oysa ne çok isterdim o sesin yerine kızım diyen babamın sesini duymağı...
Makinenin hızlı çıkan sesi ve çizginin düzleşmesiyle anında hemşireler, doktorlar odayı doldurmuştu. Hızlı atan sesiyle odayı inleten makine bir türlü normal olmuyordu. Transa girmiş gibi sadece olayları izliyordum.
"Sizi dışarı alalım" diyen hemşireye bakmadım bile. Gözlerim şokla açılmış bir halde tek noktaya sabitlenmişti. Babama...
"Hanımefendi, işimizi zorlaştırmayın" diyerek kolumdan tutan hemşireyi ittirerek bağırdım.
"Çıkmıyorum" iteklemem yüzünden geri sendeleyen hemşire bir şey demeden işe dönmüştü.
"Baba, ne olur, ne olur bunu yapma bana. Gitme ne olursunnn. Yapma kurban olayım babacığım. Bırakma beni." ağlayarak bağırıyordum, ama doktorun yaptığı kalp masajlarına, verdiği elektro şoklara olumlu cevap vermiyordu. Oksijeni bile en son düzeye kaldırmışlardı fakat babam dönmüyordu.
"Hayıııır, olamaz, benim babam bana yapmaz bunu. Lütfen dönecek biliyorum" diye bağırıyor, ağlıyordum.
Son kez doktor şokun derecesini en yüksek dereceye kaldırdı. Biliyordum bu sondu. Buna da cevap vermezse bitecekti her şey.
Doktorun göğsüne vurduğu şokla cansız bedeni yatakta sıçrasa da dönüş yapmadı. Dönmedi hayata, bana...
İşte o anda her şey bitti. Doktorlar durdu. Zaman durdu. Makineler sustu. Babam gitti. Babam öldü. Benim babam beni bırakıp gitti.
Geriye çekilerek ağzındaki maskesini indiren doktorla her şeyin bittiği gerçeği bir kez daha çarptı suratıma.
Yerimden ok gibi fırlayarak yatağın yanına attım bedenimi. Babamın bedenini silkelemeye başladım. Ölemezdi o. Ölmemişti de. Biliyordum ben.
"Hayır, hayır, gidemezsin sen. Kahramanlar ölmez. Sen de ölmedin. Uyan hadi babacığım. Lütfen uyan. Yapma bunu bana ne olur. Gitme. Bırakma ellerimi " ilk başlarda şiddetli olan silkemem, yavaş yavaş zayıflıyordu. Dönmüyordu babam, açmıyordu gözlerini.
Ağlayarak kendini yatağın diğer tarafına atan annem de feryat figandı.
Kaç dakika annemle öylece bağırdık babamın cansız bedeninin başında bilmiyorum. Sonra annem bayılmış hemşire onu odadan çıkarmıştı.
"Artık ayrılmalısınız. Başınız sağ olsun." diyen doktoru hırsla ittim.
"Hayır, ölmedi o. Alamazsınız onu benden" dediğimde kollarımdan tutarak babamın bedenini sarmamamı engellemek istediler. Ama direnerek deli gibi bağırıyor, parmaklarımı babamın kollarından ayırmıyordum.
"Lalin, bırak artık" yanıma gelen Pamir ellerimi tutarak babamdan ayırdı.
"Bırak beni ne olursun. Ölmedi o. Bırakmaz ki o beni" dediğimde artık kollarını karnıma dolayarak babamdan uzaklaştırmıştı beni. Ellerimi babama doğru uzattım. Ne zaman uzatsam hep sımsıkı kavrardı. Ama bu kez hiçbir şey yapmadı. Kılını bile kıpırdatmadı. Hüzünle çöken bedenimi ayaklarım taşıyamayınca tüm ağırlığımı beni tutan adam sırtlandı.
Artık beni babamdan çok uzaklaştırınca doktor beyaz örtüyü çekti yüzüne babamın. Ağlayarak yere çöktüm. Bağırarak isyan ettim. Ama hiçbir şey değişmedi.
"Bıraktı babam beni. Öldü babam benim. Gitti. Bir daha hiçbir zaman göremeyeceğim yerlere gitti. Nasıl geçecek bu acı? Ha nasıl geçecek?" dediğimde sımsıkı sarıldı Pamir bana. Başımı boynuna gömdü. Kendi burnunu boynuma dayadı. Gözyaşlarım ıslattı tüm boynunu. Elimle kavradığım gömleğini sıkıyordum güç almak ister gibi.
"Geçecek güzelim, inan ki acıta acıta, kanata kanata olsa da geçecek" o da ağlıyordu. Yaralı bir adamın omuzunda sakinleştim az da olsa... Geçmeyecek olan yaram vardı artık benim. Sürekli kanayacak, canımı acıtacak, geçse bile hep izi kalacak bir yara..
Gitmişti babam... Olmayacaktı artık hayatımda... Masalımın kahramanı prensesini bırakıp gitmişti...Çocuk kalbimi de alıp götürmüştü... Asla bırakmam dediği ellerimi bırakarak gitmişti...
••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
🦋
••••
11. bölümün sonuna geldik. 11.09.2020
Ağlayarak yazdığım bir bölüm oldu.
Beğenmenizi umuyorum.
Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen.
Keyifli okumalar dilerim...
Sağlıcakla kalın💞
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.95k Okunma |
585 Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |