
🦋
•••••
*Dönelim kendimize ve aldığımız yaralara bakalım...
(Cahit Zarifoğlu)
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Pamir'den:
•••••••••••••••
Acıya alışır mı bir insan? Galiba ben alışıyordum. Zira ne zaman toparlanmaya çalışsam hayat bir yerlerden devirdiği için zamanla alışıyordum. Ne acı değil mi?
Acı... üç harf iki hece... her bir insan için farklı olaylar sonucu gelişen o söz...
Acıyan bedense katlanmak oluyor, fakat acıyan ruhunsa bitmişsindir demektir...Benim gibi...acıyan ruhum gibi...
Acıyı iliklerime kadar hissettiğim anlardan birini daha yaşıyorum şu an... Yine kaybetme korkusu üşüştü hayatıma. Ne zaman bu korkuyu hissetsem sonu hep hüsranla bitmişti. Ne zaman bu korkuyu hissetsem sonunda kendimi mezarlıkta, sevdiklerimi kara toprağa verirken buluyordum. Bu kez öyle olmamalıydı, izin veremezdim. Bir kez daha beni kor gibi yakan acılarımın ruhumu istila etmesine izin veremezdim. Toparlanamazdım bu kez, yaşayamazdım asla.
"Lalin" diye bağırarak Fatih'in önüne düşen kadınıma doğru koştum. Şu an bu salonda iki acı dolu haykırış bir birine karışmıştı, bir babanın acısı, bir yarin acısı.
"Güzelim" dedim iki elimle yanaklarını kavrayarak, başını dizlerim üzerine yatırdım. Sol göğüs tarafından yaralanması zaten var olan korkumu biraz daha tetikliyordu. Fakat, bilinci hâlâ açıktı. İşte pamuk ipliğine bağlı umudum da buydu.
"Pa...mir" demişti nefes almakta zorlanıyor, kesik kesik konuşuyordu. Canı yanıyor, acıdan dolayı yüzünü buruşturuyordu. Canı yanıyor, canım canım yanıyordu... Yüzünü acıdan dolayı her buruşturduğunda canımdan can koparıyorlardı sanki.
"Hastaneye gidiyoruz, Barkın koş arabayı hazırla geliyorum ben de," diyerek bağırdığımda, Barkın ikiletmeden dışarı çıkmıştı.
"Lalin ablaa" diye ağlayarak şoktan çıkan çocuk bedenini yanıma atarak sevdiğimin buz gibi yanaklarına dokuyordu.
"Lütfen, ölme Lalin abla, sen de bırakma beni" Lalin dediklerini duyuyor, fakat konuşamıyordu.
"Fatih, Lalin ablanı hastaneye götüreceğiz, sen gel benimle canım. Ağabey, al bunu yarasına bastır, fazla kan akıyor." Hıçkırarak konuşan Eda bez gibi bir şeyi bana uzatınca hemen alarak yarasına bastırmıştım. Fatih'i alarak yanımızdan uzaklaşınca, bedenini sarsmamaya özen göstererek Lalin'i kucağıma aldım.
"Lütfen, sevgilim benim için dayan," alnından öperek arabaya doğru gittiğimde, Selim, Barış hiç biri umurumda değildi.
Lalini kucağımdan bırakmayarak arabanın arka koltuğuna bindiğimde Barkın da hemen arabayı çalıştırmıştı.
"Pa...mir" çok zorlanıyordu konuştukça, Allah'ım lütfen, ilk kez senden bir şey istiyorum, onu bana bağışla lütfennn.
"Güzel gözlüm, yorma kendini. İyi olacaksın" dedim bezi yarasına bastırarak, canı acıyordu sevdiğimin. Keşke o kör kurşun bana değseydi de sana bir şey olmasaydı be can parçam.
"Ba..na bir şey." Hayır, hayır olamaz öyle bir şey.
"Olmayacak sana bir şey, yorma kendini," dedim gözlerimden sicim gibi yaşlar dökülüyordu. Annemden sonra beni ağlatmayı başaran ilk kadındı Lalin. Çoğu ilklerimin sahibi de değil miydi zaten?
"Kendini as..la suçlu hissetme tamam mı?" Bu durumunda bile beni düşünen kadın tapılasıydı.
"Ne olur öyle konuşma, iyi olacaksın bir tanem." Dediğimde yüzünü buruşturuyordu.
"Tamam mı?" diye sordu ısrarla bilinci kapanmak üzereydi artık. Gözleri baygın baygın bakıyor, ten rengi iyice solmuştu.
"Hayır, sana bir şey olmayacak. Dayan ne olursun, bırakma kendini." dediğimde kocaman yutkunmuştu.
"Tamam mı? Söz ver" dedi ısrarla. Canıyla çekişen kadın hâlâ beni düşünüyordu.
"Tamam sevgilim, söz veriyorum. Ama sen de bana söz ver tutunacaksın hayata,'' umutla gözlerine baktığımda gülümsedi. Çok güzel gülümsedi. Melek misali gülümsedi.
"Seni seviyorum," kesik kesik dediği gibi de gözleri kapanmıştı.
"Barkın, daha hızlı sür," diye kükrememle arabayı inletmiştim resmen.
"Aç gözlerini kurbanın olurum senin, beni sensiz, bizi yarım bırakma sevgilim lütfen," diyerek yanaklarını kavradım iki elimle. Onu hafifçe silkeledim belki o öldüğüm gözlerini açar da yine bana aşkla bakar diye, olmadı, açmadı gözlerini. Dünyamı aydınlatmadı bakışları.
"Hayır, lütfen ona bir şey olmasın. Dayanamam." Gözümü ondan ayırmıyordum. Nabzı da gittikçe düşüyordu. Rengi iyice beyazlamıştı. Utanınca kıpkırmızı kesilen yanakları bembeyazdı. Güzel gözlerinin etrafı morarmaya başlamıştı.
Araba hastanenin önünde durduğunda yine onu sarsmamaya dikkat ederek indirmiştim arabadan.
"Sedye, sedye getirin" benden birkaç adım uzaklaşarak bağıran Barkın'ın sesiyle görevliler anında sedyeyle dışarı çıkmıştılar.
Acilin önüne kadar elini bir dakika bile bırakmadan gitmiştik. Solgun yüzü, buz gibi elleri, kapalı gözleri var olan korkularımı daha da alevlendiriyordu.
"Bundan sonra giremezsiniz" diyerek beni durduran hemşireyle omuzlarım çökmüş bir halde, canımı götürmelerini, daha sonraysa kapılarının kapanmasını izlemiştim.
"İyi olacak" diyerek omuzumu sımsıkı sıkan Barkın'a çevirdim buğulu bakışlarımı.
"Olacak, olsun lütfen" sona doğru sesim kısılmış, daha çok sessiz bir duayı andırmıştı.
"Ben Cesur'la eve geçiyorum, Barış falan olaylarını yoluna koymak için," diyen Barkın'a minnetle baktım.
"Haberdar edersin beni de," dediğimde başını sallayarak, çıkışa doğru ilerlemişti.
Hayatım boyunca zaman hiç bu kadar geç akmamıştı. Yaklaşık iki saattir ameliyathanenin kapısında bekliyordum, fakat bu süre bana iki asır kadar uzun gelmişti. Evet, acil ilk müdahale yapıldıktan sonra Lalin'imi ameliyata almışlardı.
Bu esnada Barkın'la konuşmuştum, olayların akışıyla ilgili. Selim iti bitik bir durumda oğlunun cenazesini de alarak oradan gitmiş, Mehmet'se omuzundan yaralandığı için durumu ağır değilmiş.
"Ağabey," koşarak yanıma gelen ve kollarını boynuma dolayan Eda hıçkırıklarına engel olamıyordu.
"Durumu nasıl ağabey?" Dediğinde çaresizlikle omuzlarım çökmüştü.
"Ameliyata aldılar, henüz bir şey söylemiyorlar," dedim gözlerim tekrar dolarken. Ona bir şey olması düşüncesine bile katlanamıyordum. Gerçek olursa ne yapardım hiçbir fikrim yoktu. Tek çarem Allah'a beni bir kez daha sevdiklerimle sınamaması için dua etmekti. Yapacak başka bir şey de yoktu. Ben Pamir Karabulut, çaresizliği iliklerime kadar hissediyordum şu an, elimi kolumu hiçbir şey böyle acıyla bağlamamıştı.
"Fatih nasıl oldu?" Diye sordum. Onun da şahit olduğu şeyler psikolojisi açısından hiç ama hiç iyi olmamıştı.
"Deli gibi titreyerek ağlıyordu bebeğim, Burçin sakinleştirici yaptı sonunda, birkaç saat uyursa biraz daha iyi olacak" dediğinde başımı sallamıştım. Lalin'e bir şey olursa benim kadar Fatih'te dağılacaktı. O da Lalin'i çok seviyordu, aşırı bağlanmıştı ona.
Çaresizlikle koridorda volta atmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu, en son hastanede böyle volta attığımda iki can birden vermiştim toprağın altına. Ağabeyimi ve yengemi. Bu kez öyle olmamalıydı. Lalin'i de kara toprak alamazdı benden. Bu kez gerçekten dayanamazdım. Lütfen öyle olmasın bu kez...
Ameliyathanenin kapısı açıldığında yüzünden maskesini indiren doktorun yanına koştum anında.
"Doktor bey, durumu nasıl?" demiştim nefes nefese. Eda da anında soluğu yanımızda almıştı.
"Durumu ağır stabil diyebilirim. Hasta şanslıymış kurşun kalbinin önemli dokularını zedelemeden altından geçmiş, eğer beş altı milimetre gibi de yukarı tuşlansaydı, anında kaybederdik hastayı. Onun dışında çok kan kaybettiği için kan takviyesi yapılıyor. Ameliyat daha bitmiş değil. Bittiğinde tekrar konuşuruz. Unutmadan bu durumun nasıl olduğuyla ilgili polise ifade vermelisiniz." Dediğinde ne tepki vereceğimi bilememiştim. Durumuna üzüleyim mi, yoksa kurşunun kalbine saplanmasından kıl payı kurtulduğu için sevineyim mi bilemez bir haldeydim. Yanımızdan uzaklaşan doktorun arkasınca çaresiz bakışlar atmaktan başka hiçbir şey yapamıyordum.
"İyi olacak, baksana Allah onu bize bağışlamış," ağlayarak alnını omuzuma yaslayan Eda'nın beline dolamıştım kolumu.
"İyi olacak," demiştim ben de gözümden düşmesine engel olamadığım tek damlayla.
Saatler hızla akıp gitmiş, akrep ve yelkovan sanki birbiriyle yarıştaymış gibi çabucak ilerlemişlerdi...
Geceye doğru Lalin'im ameliyattan çıkmıştı. Doktor durumunun hala stabil olduğunu söylemiş, bu geceyi yoğun bakımında geçirmesi gerektiğini söylemişti. Yanına girmek istediğimi belirttiğimdeyse onun iyiliği için yarın girmemin uygun olduğunu söylemişti doktor. Her ne kadar hemen yanına girmek istesem de onun için sabaha kadar dayanacaktım.
Şimdiyse yoğun bakımın olduğu koridorda Eda'yla sessizce oturuyorduk. Arada yaranan sessizliği aklıma gelen şeyle ben bölmüştüm.
"Güzelim, Fatih yalnız kalmasın sen git artık ben buradayım zaten," dediğimde yüzü düşünceli bir hal almıştı, gitmek istemediğini çok iyi biliyordum, fakat Fatih'i de yalnız bırakmak hiç doğru olmazdı.
"Ama en ufak bir şey olursa haber ver lütfen, merakta bırakma beni," demişti acı dolu nidalarla.
"Merak etme, haber vereceğim," alnına bir öpücük kondurduğumda dışarda bekleyen Barkın'ın yanına gitmeye başlamıştı bile.
Bundan başka Selim iti vicdan azabının ve oğlunu kaybetmenin acısıyla polise teslim olmuş. Barkın dediğinde çok şaşırmıştım. Fakat içten içe de sevinmiştim. Onun hapiste olması hepimiz için en iyisiydi. Ayrıca Lalin'i vuran Mirza denen şerefsiz de teslim olmuştu. O yüzden suçlarını itiraf ettikleri için polisle olan ifadem rahat geçmişti. Mirza'yı çocukluğundan Selim büyütmüştü. Evlatlarından ayırmadan onu bu yaşına kadar yetiştirmiş, sağ kolu yapmıştı. Ona olan minnetinden dolayı Mirza ağabey dediği Selim öl dese ölürdü.
Omuzlarımda olan yükün ağırlığıyla sandalyeye çökerek gözlerimi kapattım ve Lalin'i düşünmeye başladım.
Mesela şu an Eda'nın düğündeydik, Lalin kollarımın arasında etrafa ışık saçan gülümsemesiyle gülüyordu...
Sonra sahilde oturmuştuk kadınımla, omuzuma yasladığı başına burnumu daldırarak mis gibi kokusunu içime çekiyordum.
Ya da çiftlik evine gitmiştik yeniden o Sultan'ı ben de Şah'ı binerek özgürce sürüyorduk yeşil çimenlerin üzerinde...
Sonra onunla düğünümüzdü, beyaz gelinlikler içerisinde melekler kadar güzeldi sevdiğim kadın...
Lütfen güzelim, bizi yarım bırakma, anılarımızın üzerine eklenecek daha çok anımız var...
Sabah gözlerimi açtığımda hala koridorda olan sandalyede oturduğumu fark etmem uzun sürmemişti. Her yerim tutulmuştu. Ben daha kendime gelemeden buraya doğru yaklaşan doktoru fark etmemle hızlıca toparlandım.
"Doktor bey, ne zaman uyanır?" diye sordum anında..
"Net bir şey söyleyemem, yaptığımız ilaçlar onu bir gün uyutmaya yetecekti ki, vakit dolmuş, artık uyanması tamamen kendine bağlı" dediğinde belirsizliğin verdiği çaresizlikle ne yapacağımı şaşırmıştım.
"Peki yanına girebilir miyim?" dedim büyük bir umutla,
"Tabii, ama en fazla beş dakika kalabilirsiniz, hasta yoğun bakımda olduğu için," dediğinde doktor başımı olumlu anlamda sallamıştım...
Yaklaşık yarım saat sonra beni yönlendiren hemşirenin yardımıyla hazırlanmıştım.
Kapıdan içeri girdiğim anda yatakta serumlara, makinelere bağlı bir şekilde uzanan güzelimi gördüğüm an yüreğimi tarifsiz hisler kaplamıştı.
Yanına yaklaştım sevdiğimin dermansız ayaklarımla küçük küçük adımlar atarken.
Diz çöktüm yatağının önünde, buz gibi elini aldım avuçlarımın arasına...
Dudaklarımı bastırdım eline mis gibi kokusunu içime çekerken.
"Güzelim, ben geldim yanına. Yüzüm olmamalı aslında buraya gelmeye, benim yüzümden, karanlığım yüzünden ne hallere geldin. Ama vazgeçemiyorum senden, sevginden, uzak durmaya çalıştım, olmadı. Öyle bir işledin ki içime şu kısacık vakitte, sensiz bir hayatı düşünemez oldum.
Bu kısa zaman da bir sürü anı biriktirdik seninle, lütfen anılarımızı yarım bırakma, uyan canımın içi uyan, daha nice anılar biriktireceğiz seninle. Beni cennetimden mahrum bırakma. Sensiz bir hayatı düşünemiyorum ben. Neredeyse otuz yaşına gelmiş bir adamım ben, sana kadar asla hayal kurmadım, hayal kavramı ne onu bile bilmiyordum. Ama sen geldin ya, aşkıma karşılık verdin ya, ben içinde seninle olduğum bir sürü hayal kurarken buldum kendimi. Uyanda seninle olan hayallerim yarım kalmasın. Uyan..." başımı eline yaslayarak sessizce uyanmasını bekliyordum yakarışlarımla birlikte.. Yeter ki uyansındı, onu beklerdim ben...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Lalin'den:
••••••••••••••
Bir çölün ortasındaydım... Yukardan vuran güneşin can yakan turuncu ışıklarına tezat yerde olan kum tanelerini hafif hafif savuran rüzgar da esiyordu.
Üzerimde uzun bembeyaz elbisem, başımda bembeyaz çiçeklerden oluşan bir taç vardı. Şaşkın şaşkın etrafa bakınıyordum. Niçin buradaydım ben?.
Görünürde kimselerde yoktu. Öylece çölün ortasında yürüyordum.
"Lalin" adımı seslenmesiyle hızla arkama döndüğümde, aynı benim gibi bembeyaz elbisesi olan bir kadın vardı karşımda, yüzünü tam göremesem de başında kırmızı güllerden oluşan bir taç vardı.
Bana doğru yaklaştıkça beyaz yüzüne çok yakışan yeşil gözlerini gördüğüm an tanımıştım bu güzel kadını. Fotoğraflarını gördüğüm Melek Karabulut'tu karşımda melekler kadar güzel olan kadın.
Şaşkın şaşkın bakışlarla ona bakıyordum, burası neresiydi? Neden buradaydım? Bu kadın gerçekten de Melek miydi?
"Vakitsiz gidişimden sonra, Fatih'imin yüzünü gerçek anlamda güldürmeyi sen başardın güzel kalbi yüzüne yansımış güzel kadın. Artık gözüm arkada kalmayacak, yerimde rahat uyuyacağım. Fatih'imi sana emanet ediyorum. Senin ellerini tutmak için can atan minik ellerini asla bırakma... Bunu senden evladının hasretiyle kor gibi yanan bir anne olarak istiyorum" dediğinde ağlayarak, ona doğru yaklaştım fakat ben adım attıkça da karşımda olan silüet uzaklaşıyordu benden.
"Melek hanım" diye bağırdığımda artık görüntü tamamen kaybolmuştu. yalnızca rüzgarın sesiyle birlikte yankılanan sesi duyuluyordu kasvetli etrafta..
"Sakın unutma, Fatih'im sana emanet. Onu çok sevdiğini biliyorum ve hep seveceğinden eminim".
Ne kadar seslensem de o kadın geri gelmedi, bir süre sonraysa sesler de kesilmişti.
Bilincim yerine geldiğinde o gördüklerimin rüya olduğunu anlamıştım. Melek Karabulut'un acı dolu haykırışları uzun bir süre hafızamdan silinmeyecekti.
Şimdiyse yanı başımda konuşan adamın dediklerini duyuyor, fakat açılmamak için sanki yemin etmiş göz kapaklarım açılmıyordu...
Sol tarafımı tamamen kaplayan acıysa bana hiç yardımcı olmuyordu... Acının nedenini sorguladığımda yaşadıklarım film şeridi gibi gözümün önünden geçmeye başlamıştı bile...
Göz kapaklarımla olan uzun süreli savaşımdan sonunda galip çıkmayı başararak gözlerimi açmıştım.
Elimin üzerinde olan ağırlıkla başımı elime taraf çevirdiğimde Pamir'in alnını elime yaslayarak, bir şeyler fısıldadığını duyar gibi olmuştum. Fakat hâlâ kendime gelemediğim için ne dediğini anlayamıyordum.
Aniden kıpırdayarak ona dokunmak istediğimde sol göğsümü saran acıdan dolayı inlemiştim.
"Ihh" kısık sesle gözlerimi kapatarak inlediğimde elimin üzerinde olan ağırlık da yok olmuştu.
"Lalin" demişti sevdiğim adam uyandığıma inanamayan ses tonuyla... derince nefes alarak kapattığım gözlerimi yeniden açtığımda bulanık olan bakış açıma sevdiğim adam girmişti.
"Pamir" dedim ben de güçsüz çıkan sesimle.
"Şükürler olsun, uyandın" demişti ellerini göğe doğru kaldırarak. Kocaman gülümsüyordu kıpkırmızı olmuş gözlerine inat.
"İyi misin? Ağrın var mı? Tabii ki olacak, benim ki de soru. Doktoru çağırayım en iyisi ben" kendisi soran kendisi cevaplayan heyecanlı sesin sahibine gülümsemeye çalıştım. Fakat tüm vücudumun ağrıdığını hissettiğim için pek başarılı olamıyordum.
"Sakin olur musun? İyiyim ben" desem de iyi değildim aslında, hem sesimde beni zaten ele vermişti.
"Ben doktoru çağırıp geliyorum canımın içi. Sakın kapatma gözlerini" diyerek göz kapaklarıma birer öpücük kondurmuş, hızla odadan dışarı çıkmıştı...
Yaklaşık beş dakika kadar sonra doktor, hemşire ve sevdiğim adam girmişlerdi içeri. Doktor bir iki kontrol uyguladıktan sonra normal odaya alına bileceğimi söylemişti.
Böylelikle de gerekli işlemler yapıldıktan sonra yarım saat içinde beni normal odaya almışlardı.
"Şimdi, Kendinizi nasıl hissediyorsunuz? Ağrınızın yoğunluğu ne kadar?" diyen doktor pekala ağrım olduğunu biliyordu.
"Normal hissediyorum, ağrım var açıkçası, sol tarafımda bir sızı var. Hareket ettiğimde çok daha fazla acıyor" dedim yalan söylemeyerek. Dediğim her kelime Pamir'in yüzünün acı çeker gibi hal almasına yeterli oluyordu.
"Aslında dedikleriniz normal, ağır bir ameliyat geçirdiniz ve çok kan kaybetmiştiniz. O yüzden sizi en tez üç güne taburcu edebilirim. Olası bir duruma karşı burada kalmanız daha iyi olacak. Ondan sonra da bir süre kendinize dikkat etmelisiniz, özellikle ani darbelerden, sol tarafınızı korumalısınız ki bunları taburcu olacağınız gün daha açık anlatacağım" doktorun dediklerini pür dikkat dinliyorduk. Bu esnada da hemşire kolumda olan serumu çıkarmış, içmem için ilaç uzatmıştı bana. İlacı da içtikten sonra doktor ve hemşire odadan çıkmıştı. Bana beş dakikaya geliyorum der gibi işaret yapan Pamir de doktorun ardından dışarı çıkmıştı...
Bense içimden yaşadıklarımı düşünüyordum. Yaşadıklarımızı...
Gerçekten de oyların şokunu atlatamadan kendimi kanlar içinde yerde bulmuştum...
Fatih'im için yapmıştım bunu, hiç pişman değildim. Yine olsa yine yapardım.
Aklıma gördüğüm rüya gelmişti. Melek, gerçekte asla görmediğim ve hiçbir zaman da göremeyeceğim o güzel kadın, rüyamın misafiri olmuş, üstelik oğlunu bana emanet etmişti.
Ah benim minik Fatih'im ben seni çok seviyorum ve hep seveceğim de, annene de söz veriyorum seni canım pahasına olursa da olsun koruyacağım...
"Lalin, neden ağlıyorsun? Ağrın mı şiddetlendi? Ne oldu?" hızlı adımlarla yanıma gelerek, yüzümü kavrayan adam söylediğinde anlamıştım ağladığımı.
"Yok sevgilim ağrım şiddetlenmedi. Sanırım psikolojik olarak ağlıyorum" dediğimde derince iç çekerek yatakta olan boşluğa oturdu ve elimi avuç içine alarak peş peşe öpücükler sıraladı.
"Biliyorum yaşadıkların çok zor senin için, ve hepsi de benim yüzümden oldu. Belki benden ayrılmak bile istersin" acı çeker gibi konuşmasına fırsat vermeyerek lafını böldüm.
"Sakın sevgilim, ayrılmak lafını bile duymak istemiyorum. Ben bu kadar sen olmuşken, sen bu kadar ben olmuşken, biz bu kadar bir olmuşken ayrılmak kelimesini düşünme bile." Dedim içten bir şekilde. Gerçek düşüncelerimdi bunlar. Bu saatten sonra onsuz bir hayatı istemiyordum ben. Ne olacaksa birlikte atlatalım. Birlikte acı çekelim, birlikte gözyaşı dökelim, birlikte savaşalım bizi üzen hayata karşı. Olur da bir gün anne olursam, bu çocuğun babası Pamir'den başka biri olmamalıydı. Bir gün evlenirsem o beyaz gelinliği bir tek Pamir için giymeliydim. Öldüğümdeyse kesinlikle onun gözlerine bakarak ölmek isterdim. Son hatırladığım yüz onun yüzü olsun isterdim.
"Seni çok seviyorum cennetim, iyi ki sen, hep sen. Şükürler olsun ki bizi yarım bırakmadın" dedi, söylediklerimden sonra rahatlamış bir ses tonuyla...
"Ben de seni çok seviyorum adamım" dedim gülümsemeye çalışarak, sonraysa zor da olsa yatakta yer açmayı başarmıştım.
"Yanıma uzanır mısın?" dedim en masum bakışlarımdan atarak, şu an kesinlikle kokusunu derince içime çekmeye ihtiyacım vardı.
"Canın acır ama bebeğim" dedi kararsız çıkan sesiyle, fakat ben olumsuz anlamda başımı salladım.
"Sağ tarafıma uzanacaksın sevgilim, kokunu duymak istiyorum, hadi gel" dediğimde gülümseyerek ayakkabılarını çıkardı ve benim canımı acıtmamaya özen göstererek yanıma uzandığında, anlık gelen sızıdan dolayı nefesim kesilecek gibi olsa da kendimi kasarak ona bildirmemeyi başarmıştım.
Sağ tarafıma uzanan adamın göğsüne başımı yaslayarak, hafifçe başımı sağa çevirdim ve boyun girintisine dayadım burnumu. O da çoktan burnunu saçlarıma daldırarak kokumu soluyordu.
Onun erkeksi kokusunu solurken gözlerimde huzurla kapanmıştı bile...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
🦋
•••••
26.ci bölümün de sonuna geldik güzellerim.
15.10.2020
Umarım yine beğenerek okuduğunuz bir bölüm olur.
Oy ve yorum yapmayı unutmayalım lütfen...
Keyifli okumalar diliyorum.
Sağlıcakla ve sevgiyle kalın❤❤❤
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.95k Okunma |
585 Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |