
🦋
••••
*Bazı süper kahramanların pelerini yoktur. Onlara baba denir...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Lalin'den:
•••••••••••••
Bir keresinde, hani benim daha dokuz yaşım vardı. Sen bir iş toplantısı için şehir dışına çıkmıştın ya baba. Ve tam beş gün eve gelememiştin. İlk kez o gün o kadar uzun zaman ayrı kalmıştım senden. Ama daha ikinci gün bile tamamlanmadan seni özlemiş, ağlayarak huysuzlanmaya başlamıştım. Annem de sonunda pes ederek seni aramıştı.
"Babacığım, çok özledim seni. Ne zaman geleceksin?" diye sormuştum telefonu elime alır almaz.
"Biraz daha işim var kelebeğim. Birkaç güne döneceğim" dediğinde yanaklarımı şişirerek puflamış, şımarıklık etmeye devam etmiştim.
"Sen beni özlemedin mi yoksa baba?" demiştim huysuzca ve şımarık edayla.
"Özlemez olur muyum? Tabii ki de çok özledim canımın içi." demiştin tane tane, beni kırmaktan korkar gibi.
"O zaman neden şimdi gelmiyorsun?" demiştim sanki küçücük bebekmişim gibi. Ama öyle şımarık davranışımın tek sebebi babamı özlememdi.
"Dedim ya kelebeğim, işlerim biraz daha uzadı" dediğinde bu sefer ağlamıştım telefonda. Ne zaman ağlasam babam dayanamayarak istediğimi yapardı. O zamanda öyle olmasını umarak ağlamıştım. Çünkü babamı çok özlemiştim ve yanıma gelsin istiyordum bir an önce.
"Ama ben seni çok özledim kii" demiştim dudaklarımdan kaçan hıçkırığın arasından.
"Ben de seni meleğim. Ama ben seni her özlediğimde elimi kalbimin üzerine koyarak, gözlerimi kapatıyorum. O zaman seni hissediyorum, çünkü sen hep benim kalbimdesin." dediğinde bu sefer sevinerek bölmüştüm lafını. Her zaman öyle şeyler yapıyor, öyle sözler diyordu ki gözyaşlarımın yerini sevinç alıyordu.
"O zaman ben de öyle yapacağım babacığım, çünkü sen de benim kalbimdesin" demiştim. Artık ağlamıyordum. Çünkü her zaman olduğu gibi babam engel olmuştu ağlamama...
"Yap tabii meleğim benim. Şimdi uyumalısın artık. Unutma elini kalbine koy, gözlerini kapat. O zaman yanında hissedeceksin beni" demişti babam. Bir kez daha.
"İyi geceler babacığım. Seni çok seviyorum." hemen de kabul ediyordum babamın dediklerini.
"İyi geceler çiçeğim. Ve baban da seni çok seviyor" böylece de telefonu kapatarak bizi huzur dolu gülümsemeyle dinleyen anneme uzatmıştım... o gün gerçekten de elimi kalbime koyarak, gözlerimi kapatmış, babamı düşünerek uykuya dalmıştım. Ve dediği gibi de olmuştu. Sanki yanımdaymış gibi hissetmiş, rüyamda bile onu görmüştüm. Oysaki çok sonra öğrenmiştim onu görmemin asıl sebebini, bilinç altıma onu düşünmeyi emrettiğim için öyle hissetmiş, babamı rüyamda görmüştüm....
Şimdi neredesin baba? Gökyüzünde mi? Gökkuşağının renklerinde mi? Yıldızların arasında mı? Geceye ışık olmaya çalışan dolunayda mı?... Yoksa yine mi iş görüşmesine gittin?...
Çok özledim babacığım, hemen yanıma gel istiyorum.
Yine elimi kalbimin üzerine koyarak, gözlerimi kapatsam. Gelir misin yanıma? Hisseder miyim sıcaklığını?...
Elimi kalbimin üzerine koyarak gözlerimi kapattım...
Seni kaybedeli üç haftayı aşkın bir süre oldu artık. Geçen bu üç hafta yirmi altı yıllık hayatımın en ağır dönemi oldu. O gün o hastanede seni kaybettim ben. Daha sonra toprağın altına koydum yüreğimin bir parçasını...
O gün makine durduktan ve babam hayata dönmedikten sonra olaylar o kadar hızlı gelişmişti ki. Ben bile neye uğradığımı şaşırmıştım. 3 gün içinde İngiltere'de olan işleri hallederek annemi de almış temelli buraya dönmüştük. O üç günü babam hastanenin morgunda kalmıştı. Hiç istemiyordum cansız bedenine rahatsızlık vermeyi, fakat Türkiye'de toprağa gömmek için buna mecburdum. Hep vatanında ölmeyi isterdi. O yüzden ona karşı son görevimi yaparak nâşını vatanına getirdik.
Her şeyden önce bu çok zor geçen 3 günde her şeyimle Pamir ilgilenmişti. Evrak işleriyle, babamın nâşını götürmek meselesiyle, hastane işlemleriyle... Ben zaten bir şey yapacak halde değildim. Annem de benden farksız. Pamir olmasaydı nasıl olurdu hiç bilmiyorum.
Türkiye'ye varır varmaz cenaze törenini de yapmıştık zaten. Anneme söylediği vasiyeti üzere İzmir'de, anne ve babasının mezarlarının yanında toprağa vermiştik canımın yarısını...
Orda tazı işleriyle de halamlar uğraşıyordu. Annemle orada fazla kalamamıştık. Zira annem çok kötü oluyordu. Sürekli bayılıyor, tansiyonu düşüyor, kalbi sıkışıyordu. O yüzden onu alarak İstanbul'a dönmüştük. Hemen de bir doktora götürmüştüm annemi. Zira bir kayba daha dayanamazdım...
Bu 3 haftayı ne işe gitmiş, ne Fatih'e uğramıştım. İstanbul'a döndüğümden ruhsuz gibi hiçbir şey yapamıyor, hiçbir şeye odaklanamıyordum.
"Ne yapıyorsun canım böyle karanlıkta oturarak?" Gamze'nin sesiyle irkilmiştim. Evet, uyku tutmayınca salona gelmiş, koltukta oturmuştum. Işığı açma gereksinimi duymamıştım bile.
"Hiç öylesine" dedim kısaca, gözyaşlarımı silerek.
"Canım benim" diyerek yanıma oturdu ve hemen bana sarıldı. Zaten tutamadığım gözyaşlarıma bir de hıçkırıklarım eklenmişti.
"Çok boşlukta hissediyorum. Her şey bana boş ve anlamsız geliyor. İçinde resim olmayan çerçeve gibi, tatsız tuzsuz yemek gibi, toprak kokusu olmayan yağmur gibi, güneşi olmayan temmuz gibi... Öyle bir boşluğa yuvarlandım ki anlatacak doğru kelimeyi bulamıyorum bile" öyleydi. Ben onların İstanbul'a taşınarak hep yanımda olacaklarını umut ederken, babamın yaptığı beni bitirmişti.
"Canımın içi seni en iyi ben anlıyorum. Çok iyi biliyorum aile, anne baba özlemini. Her ne yaşarsan yaşa bir yanı hep buruk kalıyor insanın. Ne kadar mutlu olursan ol, ailenin yanında olan huzurun yanından bile geçemiyor" daha sıkı sarıldım arkadaşıma. Kaç dakika öylece kaldık bilmiyorum. Bir yanı hep buruk kalacak kalbimin ağırlığı tüm bedenime sirayet ediyordu.
Arada yaranan uzun soluklu sessizliği arkadaşım bölmüştü.
"Ne zaman geri döneceksin işe?" diye sordu.
"Yarından başlamak istiyorum" gerçekten de yarın başlamak istiyordum. Çocuklarla vakit geçirmek beni az da olsa rahatlatacaktı.
"İyi olur canım, çocuklar her zaman olduğu gibi yine sana iyi gelecek. Peki Pamir beyin hesabına yatırdığı parayı ne yapacaksın?" diye sordu bu kez de. Bir de o vardı değil mi? Aslında bana yardım amaçlı hiçbir para vermemişti. Sadece Fatih'le olan aylık seansların hakkıydı verdiği. Fakat benim için yaptığı o kadar şeyden sonra o parayı kabul edemezdim.
"Bugün gittiğimde geri iade ederim artık. Benim için o kadar şey yaptı ki, bu parayı kabul etsem içim hiç rahat etmeyecek" dedim gerçek düşüncelerimi söyleyerek.
"Haklısın canım." demişti o da. Ondan sonraysa ikimiz de sessizleşerek, odanın karanlığına dalmıştık...
••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Sabah uyandığımda ilk iş soluğu annemin odasında almak olmuştu. Şimdilik Ayfer halayla aynı odayı paylaşıyordular, ama Gamze ev aramaya başlamıştı bile. Bahçeli daha güzel bir ev kiralamak istiyorduk.
Odadan içeri girdiğimde annemin yatağa uzandığını, fakat uyanık olduğunu gördüm. Canım annem, şu kısacık sürede 10 yaş daha yaşlanmıştı sanki.
"Nasılsın, anne?" diye sordum yatağın ucuna oturarak. Saçlarına öpücük kondurmayı da ihmal etmemiştim.
"Gördüğün gibiyim işte kızım. Sen ne yapıyorsun? Başlıyor musun bugün işe?" diye sordu ilgiyi kendinden dağıtarak. İyi değildi işte görüyordum. Otuz yıldan fazladır babamla aynı hayatı paylaşıyordu. Ve zorunlu kalmadıkça asla ayrılmamışlardı. Şimdi ona gerçekten zordu. Benden bile daha zordu. Sonuçta ben üç yıldan fazladır, onlarla yaşamıyordum. O yüzden kabullenmem anneme göre daha kolay olacaktı.
"Evet, çıkıyorum artık. Çok boş bıraktım çocukları da. Sonuçta onların bana ihtiyacı var" dedim dalgın dalgın, hüzünlü bir sesle. Aklımın tamamı babamla doluyken, nasıl odaklanacaktım işe hiç bilmiyorum ya. Orası da ayrı bir konu zaten.
"Haklısın kızım. Senin de onlara ihtiyacın var aslında. Onlar sana iyi gelecekler" dediğinde onu onayladım. Haklıydı işte.
Annemin yanında daha fazla oyalanmayarak odama geçtim ve dolaptan elime ilk gelen siyah uzun yırtmaçlı eteğimi ve beyaz askılı kol göbeğimi hafif açıkta bırakan tişörtümü üzerime geçirdim. Makyaj yapacak hevesim olmadığı için saçlarımı tarayarak sırt çantamı aldım ve beyaz spor ayakkabılarımı da giyinerek kahvaltı bile etmeden evden çıktım. Tabii üşümeye karşın çantama ceket de atmıştım.
Arabayı kullanırken düşüncelerim yine babama kaymıştı. Hoş pek aklımdan da çıkmıyordu ya. Araba kullanmayı lisede okurken babam öğretmişti bana. Ben çocukluktan hep istiyordum öğrenmeyi, fakat annem henüz erken, henüz erken diye diye izin vermiyordu. Ben de lise son da babamla konuşarak, daha doğrusu duygu sömürüsü yaparak bana öğretmesini istemiştim. Hep yaptığı gibi o da beni kırmamış, öğretmeye razı olmuştu...
İş yerinden içeri girdiğimde Melis beni fark ederek hemen yanıma yaklaştı. Gülümseyerek bana sarılınca ben de ona sarıldım.
"Hoş geldiniz, Lalin hanım" diyen kızı başımla onayladım.
"Hoş buldum canım" dediğimde gözlerini kaçırmıştı.
"Başınız sağ olsun. Mekanı cennet olsun babanızın. Duyduğumda çok üzüldüm." dediğinde görüş alanım anında bulanıklaşmış, gözlerim dolmuştu.
"Sağ olasın. Amin" demiştim gözlerimden yaşlar süzülerek. Ah be babam senin için bunları duymakta varmış kaderimde...
"Dün sana dediklerimle bugün görüş ayarladın mı?" Diyerek konuyu değiştirmeyi seçtim. Dün bazı danışanlarımı bugün için çağırmıştım. Yavaş yavaş eski düzenime sokacaktım her şeyi.
"Evet, hatta bir saat sonra ilk danışan gelecek" diyen kızı başımla onayladıktan sonra sert bir kahve getirmesini istedim ve odama geçtim...
Burada benden başka 2 çocuk psikoloğu, 1 konuşma engelli çocuklar için işaret dili hocası ve 1 de çok ünlü bir pedagog çalışıyordu. Fakat ben gerekmedikçe hiçbiriyle konuşmuyordum. Zira karakterim böyleydi. Çabuk arkadaşlık kuran biri olmamıştım hiçbir zaman. Hislerime çok güvenirdim genelde. Mesela Eda'yı daha ilk gördüğümde onunla çok iyi anlaşacağımızı anlamıştım. Ve öyle de olmuştu... Aynı duyguları Gamze'ye karşı da hissetmiştim...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Yorucu geçen bir günün sonuna yaklaşıyordum. Ofiste olan işim bitmiş, geriye sadece Fatih'le olan seans kalmıştı. Ruhen olan yorgunluğum bedenen olan yorgunluğumun yanında solda sıfır kalıyordu. Yokuş aşağı yuvarlanıyordu ruhum sanki...
Park ettiğim arabama taraf giderek sürücü koltuğuna kuruldum. Aslında geleceğimi haber vererek şoförü çağırmalıydım ama istememiştim. Nedenini bilmiyorum. Sadece istememiştim.
Sessiz geçen yolculuğumda bana eşlik eden düşüncelerimle birlikte bankaya uğramış, hesaba yatan iki aylık hakkımı çekmiştim. Bu parayı geri iade etmesem içim hiç rahat olmayacaktı. Benim için zaten o kadar çok şey yapmıştı ki bu kısa sürede. Ben de en azından bunu yapmalıydım...
Arabamı bahçelerinde park ederken orada duran Mehmet'in şaşkın bakışlarıyla karşılaşsam da umursamadan yoluma devam ettim.
Kapının ziline bastığımda kapıyı Eda açmıştı. Beni gördüğünde onunda gözleri şaşkınlıktan açılmıştı.
"Hoş geldin Lalinciğim," diyerek bana sarılan Eda'ya aynı şekilde karşılık verdim. En son onu cenaze töreninde görmüştüm. Evet, hiç yorulmadan abi kardeş benim için İzmir'e kadar gelmişlerdi. Başlarda sorunlar yaşasam da bu insanları tanıdığım için çok mutluydum. Gerçekten de karşılaştığımız her insan bizim hayatımızda farklı rol oynuyor. Kimisi sevabımıza karşılık bizi mutlu ediyor, kimisini de sanki günahlarımızın karşılığıymış gibi tanımamıza pişman oluyoruz. Bazılarıysa bizim hayat sınavımız oluyor. Bu sözün doğruluğundan her geçen gün biraz daha emin oluyordum.
"Hoş buldum canım" dediğimde sağa çekilerek, bana geçmem için yol vermişti. Böylece salona doğru ilerlemeye başladık.
"Nasılsın?" diye soran Eda'ya döndü dalgın ve buğulu bakışlarım.
"İdare ediyorum işte. Sen nasılsın?" dediğimde burukça gülümsedi.
"İyiyim, sağ olasın" onu başımla onayladığımda salona gelmiştik bile. Salonda oturarak televizyon izleyen Fatih beni fark edince, yüzü şekilden şekle düştü. İlk önce şaşırdı, sonra gülümseyerek yerinden kalktı ve bana doğru koştu. Gülümsemeye çalışarak eğildim ve bana doğru gelen çocuğa kollarımı açtım.
"Çok özledim seni Lalin abla" diye şakıyan çocuk içimi sıcacık etmişti.
"Ben de seni çok özledim canım" diyerek yanağından öptüm ve ondan ayrılarak ayağa kalktım.
"Biz Fatih'in odasına çıkalım." Bir yandan Eda'ya bakarak konuşurken, bir yandan da Fatih'in elini tutmuştum.
"Tamam canım, siz bilirsiniz" onayı da alınca merdivenleri doğru çıkarak Fatih'in odasına geldik.
İçeri girdiğimizde her zaman ki gibi Fatih yatağında ben de yatağın karşısında olan koltukta oturdum. Kısa bir sessizliğin ardından derin nefes alarak söze başladım.
"Anlat bakalım, neler neler yaptın?" diye başladım genelleme yaparak.
"Öyle farklı bir şeyler yapmadım. Ders çalıştım, oyun oynadım, bazen kitap okudum o kadar. Ama geceler bazen halam bana kitap okuyor. Hatta bir keresinde amcamdan rica edince o okudu. Eskiden istemezdim böyle şeyleri. Çünkü anne ve babamı hatırlatırdı bana. Şimdi daha kolay oluyor bunları yapmak" dediğinde çoktan gözlerim dolmuştu bile. İstemsizce küçükken babamın bana okuduğu kitaplar gelmişti aklıma. Ah ama.. Toparlanmak adına derince nefesler aldım ve gülümsemeye çalıştım.
"Ne güzel bebeğim, her geçen gün sorunlarının azalması, daha da açılman beni mutlu ediyor" dedim saçlarını okşayarak. Gerçekten de şu haftalarda aldığım en güzel haber buydu.
"Sen de galiba babanı kaybetmişsin Lalin abla. Amcamlar konuşurken duydum. Çok üzüldüm." yaaa. Hüngür hüngür ağlamamak için dudaklarımı ısırıyordum, ama gözümden bir kaç damla çoktan firar etmişti.
"Evet, bebeğim. Ben de babamı kaybettim." dedim kekeleyerek. O kadar duygu yüklüydüm ki ne konuştuğumu bile bilemiyordum.
"Özlüyorsun değil mi?" diye sordu masum masum bakarak.
"Özlemez miyim? Hem de çok özlüyorum" dedim tüm içtenliğimle, saçlarını okşadığım çocuk da ağlayacak kıvama gelmişti çoktan.
"Ben de çok özlüyorum." diyerek boynuma sarılan çocuğu ben de sımsıkı sarmaladım. Burnumu boynuna dayayarak çocuksu kokusunu içime çektim. Yaralı bir çocuktu Fatih. Benden çok ama çok ağır yaralıydı hem de. Küçücük omuzlarında dünyanın yükünü taşıyordu. Şimdi onu çok daha iyi anlıyordum. Gerçekten de en sevdiğini kaybetmenin acısı baş edilmesi çok zor olan bir duygu.
Yaşamayan anlamaz dedikleri buymuş demek ki.
"Lalin abla doğum günüme çok az kaldı. Yine ailemi görmeyi dileyeceğim. Ama biliyorum ki gerçekleşmeyecek" içimi yakan türden olan sözlerle yutkunmadan edememiştim.
"Onlar gelmeyebilir, ama istersen seninle aileni ziyaret etmeye gidebiliriz" dediğimde gözlerinden geçen parıltılarla bana baktı.
"Nasıl olacak ki o. Hani onlar hayatta değildi?" diye sordu büyük bir umut barındıran sesle.
"Şöyle olacak bebeğim. Seninle beraber mezarlığa gideceğiz" dediğimde kaşlarını çattı birkaç adım yatakta geriledi.
"Gitmek istemiyorum ben oraya." sinirle konuşmuştu. Bekliyordum aslında böyle bir tepkiyi.
"Ama Fatihciğim, annen ve baban senin onları hiç ziyaret etmediğini, mezarlarına hiç çiçek koymadığını hissediyorlar ve çok üzülüyorlar. Onları üzmek istemezsin değil mi?" dediğimde gözleri düşünür bir hal aldı.
"Çok mu üzülüyorlar?" diye sordu. Gözleri dolu dolu olmuştu artık.
''Elbette, çok üzülüyorlar" aramızda açtığı mesafeyi yeniden kapatarak boncuk boncuk gözleriyle gözlerimin içine baktı.
"O zaman gideriz. Üzülmesinler" dediğinde ona sarıldım. İşte beklediğim cevap buydu...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Seans bitince Pamir'le de konuşmak için salona inmiştim fakat yoktu salonda. Eda'ya sorduğumda çalışma odasında olduğunu öğrenmiştim. Onunla konuşmam lazım diyerek çalışma odasına doğru gittiğimde Eda'nın imalı bakışlarını aldırmamıştım.
Çalışma odasının önünde durduğumda içeriden sinirli konuşma sesleri geliyordu. Galiba Pamir telefonda birine kızıyordu. Bir kaç dakika sonra sesler kesilince derince nefes aldım ve kapıyı iki kere tıklattım.
"Girin" içeriden sert erkeksi sesi duyduğumda kapının kulpunu kavrayarak aşağı indirdim ve açılan kapıdan odaya girdim. Dosyaların arasından başını kaldırarak beni gören adam şaşırmıştı. Sonra baştan aşağı uzun denilecek kadar sürede üzerimi süzdü. Kaşları çatılmıştı. Eteğimin yırtmacında, tişörtümün açıkta kalan yerlerinde gözleri fazla oyalanınca boğazımı temizleyerek yerimde kıpırdandım. Nihayet gözleri gözlerimle buluşmuştu.
"Merhaba, gelebilir miyim?" diye sordum nazikçe.
"Merhaba, gel tabii " diyerek masasının karşısında koyulmuş sandalyeleri işaret edince, geçip oturdum.
"Geleceğini neden haber vermedin? Şoför gelirdi seni almak için" sesi hafif kızgın çıkıyordu. Bana mı kızmıştı yoksa az önceki telefon konuşmasına mı bilemiyordum artık.
"Bilmem, ani oldu biraz. Çalışmak iyi geliyor." diye açıklama yaptığımda tatmin olmuşa benzemese de başını hafifçe sallayarak;
"Anladım" diye mırıldanmıştı.
"Ben aslında bunu vermek için gelmiştim." diyerek çantamdan zarfa koyduğum parayı çıkardım ve masanın üzerine bıraktım.
"Ne ki bu?" diyerek zarfı aldı ve içeriğini gördükten sonra kaşlarını çattı.
"İyi de bunu neden geri veriyorsun. Bu senin hakkın" dediğinde başımı olumlu anlamda, biliyorum der gibi salladım.
"Biliyorum, ama almak istemiyorum. Öncelikle sana en zor anlarımda yanımda olduğun için teşekkür ediyorum, gerçekten de hem maddi, hem manevi çok yardımcı oldun. Benim yüzümden bir sürü masraf yaptın. O yüzden bu parayı almak istemiyorum. Karşılıklı olmasından değil de. Yanlış anlama. Sadece içim az da olsa rahat etsin" diyerek açıklama yaptığımda sanki mümkünmüş gibi daha da çattı kaşlarını.
"Bana teşekkür etmene gerek yok. Ben onları sen kendini borçlu hissedesin diye yapmadım. Ayrıca o yaptıklarım benim için hiçbir şey. Kafana takma ve o zarfı çantana geri koy" dediğinde sinirlenerek kaşlarını çatan ben olmuştum bu kez. Neden anlamayarak kendi bildiğini okuyordu bu adam?
"Hayır, almak istemiyorum. Lütfen zorlaştırma" diyerek ayağa kalktım ve çantamı sırtıma alarak Konuşmasına fırsat vermeden
"Ben gideyim artık, iyi akşamlar," diyerek kapıya doğru yürüyordum ki, aniden yerinden kalkarak iki büyük adımda yanıma yaklaşmıştı. Bileğimden sertçe tutarak kendine çektiğinde boş bulunduğum için bedenim bedenine çarpmıştı. Ağzım açık bir şekilde kalakalmıştım ne yapıyordu bu adam Allah aşkına?
Bileğimi çok sert sıkmasa da sıkı bir şekilde tutuyordu ve bu çok rahatsız ediciydi. Ayrıca fazla yakın olduğumuz gerçeği yüzüme çarpınca bir adım geriledim. Erkeksi kokusu burnumu sızlatmıştı.
"Bak o para senin hakkın. Çalışıyorsun ve hakkını almalısın. Neden böyle saçma salak şeylerle meşgul ediyorsun kafanı anlamıyorum," sona doğru sesi sertleşmiş, bileğimdeki elini de istem dışı sertçe sıkmıştı. Bu da doğal olarak yüzümü buruşturmama neden olmuştu. Elimi elinin içinde oynatarak;
"Kolumu bırakır mısın?" dediğimde, sanki yeni idrak ediyormuş gibi mengene gibi kolumu saran parmaklarını gevşetti ve bileğimi bıraktı.
"Özür dilerim, bir an kendimi kaybettim" dedikleriyle bir şok daha yaşamıştım. Sesi gerçekten pişmanlık kokuyordu.
"Önemli değil, bir şey olmadı" aslında hafif sızlamıştı bileğim ama onun bilmesine gerek yoktu. Bileğimi elinden bir kez daha kurtarmıştım. Ama o gözlerini oradan çekmiyordu. Hadi ama, ölmedim sonuçta değil mi? Neden bu kadar takmıştı ki. İstem dışı yaptığına eminim. Ayrıca canım da fazla yanmamıştı ki.
"Pamir, içimin rahat etmesi için o parayı kabul edemem. Ayrıca Fatih'i de çok seviyorum, o yüzden para karşılığı ona yardım etmek istemiyorum. Lütfen uzatma da konu kapansın" dedim en masum bakışlarımla. Nihayet kolumda olan gözlerini gözlerime çıkara bilmişti. Bakışlarımı gördüğünde gözlerini kapatarak derince nefes aldı.
"Lütfen" etkili olduğunu anladığımda bir kez daha yineledim.
"Tamam Lalin, tamam" dedi bıkkın bir ses tonuyla. Ben de gülümseyerek ona baktım.
"Teşekkür ederim" bakışları gülüşüme takılınca hemen toparlandım. Ve hâlâ dip dibe olduğumuzu görünce bir kaç adım daha geriledim.
"Ben gideyim artık, zaten arabamla gelmiştim. İyi akşamlar tekrar" diyerek çıkışa doğru ilerlemiştim.
"İyi akşamlar." Son duyduğum şeyse Pamir'in dedikleriydi...
••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
🦋
••••
12. bölümün sonuna geldik değerli okurlar. 13.09.2020
Keyifli okumalar diliyorum ve beğenmenizi umuyorum.
Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen.
Sağlıcakla kalın💜
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.95k Okunma |
585 Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |