14. Bölüm

~Bölüm:13~

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

🦋
••••

*Perişan bir haldeyim. Fakat içimde kendimden bile sakladığım bir ümit var...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

Lalin'den:
••••••••••••••

Tüm haftanın yorgunluğu üzerime eklenince sabah uyanmakta zorlanmıştım. Haliyle de geç kalıyordum ilk danışanımla olan randevuma. Tüm haftanın yorgunluğu derken kastettiğim taşınmamızdı. Evet, şimdi ki evimizden çok geniş olan, küçük bahçesi bile olan bir katlı güzel bir ev kiralamıştık. Bahçeli ev seçmemizin asıl sebebi de annemin ve Ayfer halanın rahat etmesiydi. Çünkü onlar öyle düzene alışmışlardı. Ayrıca yeni evimizde eski evimizin yakınlarında yerleşiyordu. İçerisi hazır eşyalı olduğu için taşınma işlevleri çok da zor olmamıştı. Fakat çalışmak da üzerine gelince insan yoruluyordu tabii...

Düşüncelerimle boğuşmaktan vazgeçerek banyoya girdim. Geç kaldığım için duş almağı es geçerek rutin işlerimi halletmekle yetindim.
Banyodan çıktığımda dolabın önüne geçerek sarı renk delikli örme trikomun altına mini jeans eteğimi giydim. Ayakkabı olarak bej stilettolarımı giyindim. Zaten düz olan saçlarımı elimle şekillendirince hazırdım. Makyaj yapmayı da es geçerek yüz kremi ve şeftalili dudak parlatıcımla yetinmiştim.

Ayakkabımla aynı tonda olan çantamı da alarak nihayet odamdan çıkmıştım. Mutfağa geldiğimde kahvaltı masasında sadece annem ve Ayfer halayı görmemle hiç şaşırmamıştım. Ee bu zamana kadar Gamze çoktan gitmiş olmalıydı. Ayrıca Cenk geçenlerde Ayfer halayla tanışmış, hatta çok iyi anlaşmışlardı. Şu anlık düğün konusu olmasa da, bir yıla kalmaz düğünü yaparlardı. Taşınma işlemlerimize de çok yardımı dokunan Cenk çoğu zaman Gamze'yi işe de bırakıyordu.

Masa etrafında oturan hanımlara gülümseyerek yanaklarına öpücük kondurdum.

"Günaydın güzellerim." diyerek masaya oturmadan ağzıma bir parça peynir, bir dilim salatalık atarak, taze sıkılmış portakal suyundan içtim.

"Kızım doğru düzgün etsene şu kahvaltıyı" annemin ve Ayfer Sultanın sitemli seslerine aldırmayarak ağzımın kenarlarını peçeteyle temizledim.

"Çok geç kaldım hanımlar. Çıkıyorum ben, görüşürüz" çoktan mutfaktan ayrıldığım için son kısmı bağırarak söylemiştim...

Çağırdığım taksi gelince binerek işe doğru yola koyulmuştum. Arabamı da satmıştım. Üzülerek de olsa yapmıştım bunu. O arabayı Türkiye'ye ilk iş günümü tebrik etmek için gelen babam almıştı bana. O yüzden direksiyon başına her geçtiğimde yola odaklanamıyordum. Babamın daha lisedeyken araba kullanmayı öğretmesi, bana arabamı alması gibi anılar aklıma doluyor, bir türlü yola odaklanamıyordum. Anlık duygusallığı bırakarak aldığım kararla satsam da sonradan biraz pişman olmuştum. Sonuçta babamın hatırasını satmıştım. Fakat ben satarken o türde düşünmemiştim, olması muhtemel olan kazayı engellemek için yapmıştım. Açıkçası bir süre daha araba kullanmamayı düşünüyorum. Düşüncelerim sebebi ile gözlerimden süzülen yaşları silerek yola odaklanmaya çalıştım. Tabii ne kadar başarılı olmuştum orası muammaydı...

Taksi iş yerimin önünde durduğunda ücreti ödeyerek arabadan indim.

Ofisten içeri girdiğimde Melis'le kısaca selamlaşarak odama geçmiştim. Zaten yaklaşık 10 dakika kadar sonra da ilk danışanım gelince işime başlamıştım...

•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

Pamir'den:

Önümde olan dosyalara bir türlü odaklanamıyordum. Sebebi ise çok basitti. Gözlerimin önünde sürekli bir çift acı kahve rengi göz, uzun saçlar, fazla öpülesi duran dolgun dudaklar beliriyordu.
Hayatıma aniden girerek tüm dengemi alt üst eden gözler...
Farklı bir şeyler vardı o ceylan gözlerde, sürekli ona bakma isteği uyandırıyordu bende. Kısa süredir hayatımda olmasına bakmayarak bir sürü şey yaşamıştık. Yeri gelse onu sinirlendirmiş, bazen kırmıştım. En büyük acısına şahit olmuştum. Bu kısa sürede çok iyi tanımıştım onu...

Sinirlenince burnunu kıvırarak havaya dikmesi, kırılınca titreyen dudakları, üzüldüğünde anında dolan gözleri... Bir de duygularını belli etmek istemediğinde alt dudağını dişleriyle ezmesi yok muydu? Resmen algılarımla oynuyordu.

Gülümsemesi can suyu gibiydi, güldüğü zaman gözlerinin içine yansıyan ışığı saatlerce bıkmadan izleye bilirdim.

Ağlaması, can yakan cinstendi. Gözünden düşen her damla kalbime çörekleniyordu... Babasının hasta olduğu zaman omuzumda ağladığında onu öyle görmek istemediğimi anlamıştım.

Nereden çıkmıştı bu duygularım hiç bilmiyorum. Bu dediklerimi daha önce iki kadına hissettim ben. Biri annemdi, diğeri Eda..

Üçüncü bir kadına yer yoktu kalbimde, aklımda, hayatımda. Fakat Lalin benden izinsiz dahil oluyordu oraya...

Seviyor muydum? Bilmiyorum. Daha önce yaşamadığım duyguydu aşık olmak, sevmek.

Fakat bildiğim tek şey vardı. Acı verirdim ben ona yalnız. Mutluluk vaat edemezdim. Karanlığım yüzünden ona da zarar gelmesine dayanamazdım. O yüzden ona daha fazla kapılmamalıydım. Yaşadığım bu adını bile bilmediğim duyguları başlamadan bitirmeliydim...

Çalışma odamın penceresinden bahçeyi izlerken düşüncelerimden beni ayıran şey bahçeye dahil olan araba oldu. Oturduğum masadan ne ara buraya gelmiştim hiçbir fikrim yoktu.

Arabadan ilk önce Mehmet indi, ardından Lalin. Fakat gördüğüm manzara kaşlarımın çatılmasına neden olmuştu.
O etek neden o kadar dar ve kısaydı ki?
Yarısını evde mi unutmuştu acaba? Diye düşünmekten alıkoyamamıştım kendimi. Üstelik tüm gün o etekle dolaşması fikri yumruklarımı sıkmama neden olmuştu.. Genelde de hep kısa, askılı ya da göbeği açık kalacak şekilde giyiniyordu ya. Sanki beni özellikle çıldırtmak ister gibi...

"Sakin ol Pamir, seni ilgilendiren bir durum yok. İstediği gibi giyinir" diyerek kendimi sakinleştirmek istesem de pek başarılı olamıyordum...

Çalan telefonumla pencereden çekilerek yeniden bir türlü bakamadığım dosyalarla donattığım masaya yaklaştım. Bu arada Lalin de içeri girmişti zaten.

Arayan kişinin kim olduğunu gördüğüm de kaşlarımı çatarak açmadım.
Fakat ısrarla ikinci kez arayınca sinirle telefonu kulağıma götürdüm.

"Ne var Alev?" sinirli ve bıkkın çıkmıştı sesim.

"Neden gelmiyorsun üç haftadır?" günleri mi sayıyordu bu kadın Allah aşkına.

"Sen bana hesap mı soruyorsun?" diye tıslamıştım resmen. Bir kaç kere görüşmüştük diye bana sevgilisiyim muamelesi yapıyordu ya.

"Hayır, sadece merak ediyorum. Yeni biri mi var yoksa?" artık iyice çileden çıkıyordum. Devamlı süren sevgili gibi ilişkilerden hep kaçmıştım. Zira o konuma koyabileceğim bir kadınla da rastlamamıştım. Fakat sık olmasa da, bazen tek gecelik kaçamaklarım oluyordu. Alev de onlardan birisiydi. Sadece tek gecelik olmamıştı, bir kaç kez daha ilişkide olmuştum onunla. Fakat aramızda hiçbir duygu bağı yoktu, olamazdı da. Ben para karşılığı ihtiyaçlarımı gidermiştim. O da işini yapmıştı. Yalnız şöyle bir gerçek vardı ki, üç haftadan fazla bir süredir kimseyle ilişkiye girmemiştim. Giremiyordum da açıkçası. Sürekli Lalin'in gözleri karşımda beliriyor ve ben başka bir tene dokunamıyordum. İstemiyordum bile. Sadece onu istiyordum. Lalin'i. Onun sıcaklığını, onun tenini istiyordum sürekli... Fakat tehlikeli sularda yüzmek istediğimi çok iyi bildiğimden dolayı bu düşüncelerimi hemen de rafa kaldırıyordum. Ama her şey yine onu görünce yeniden başlıyordu...

"Var, ya da yok. Seni ilgilendirmez. Sen para alarak işini yaptın, ben de ücretini ödeyerek ihtiyaçlarımı giderdim. Bundan fazlası yok ve olamaz da. Sıradan bir müşterinim senin. O yüzden bir daha beni sakın ama sakın rahatsız etme" diye sinirle soluyarak telefonu kapattım. Hadsiz kendini ne zannediyorsa...

Sinirli bir şekilde masama geçtiğimde kapı çalmıştı. Hay sikeyim. Bir türlü rahat vermediler.

"Gir," bıkkın çıkan sesimle kapı açılmış, Barkın ve Cesur içeri girmişti. Surat ifadelerinden anladığım kadarıyla hoşuma gitmeyecek türden şeyler olmuştu.

"Ağabey" diyerek lafa başlayan Cesur duraksayınca artık ters giden bir şeyler olduğundan emin olmuştum.

"Ne oldu ? Anlatın artık." zaten sabırsız olduğumu biliyorlar. Ne diye uzatıyorlar ki.

"Pamir, kardeşim anlatacağım ama sakin ol" diyerek karşımda oturarak lafı geveleyen Barkın'a sinirli bakışlar attım.

"Siktirtmeyin lan belanızı, söyleyin artık" dedim hafif yüksek sesle, zaten sürekli Lalin'i düşünmem, Alev'in araması azmış gibi, bir de bu çıkmıştı.

"Kozcuoğlu iti tehdit mesajı göndermiş," dediğinde kaşlarım mümkünmüş gibi daha da çatıldı. Babam, ağabeyim yetmezmiş gibi şimdi de benimle uğraşıyordu şerefsiz. Ama unuttuğu bir şey vardı. Ben babam kadar karaktersiz, ağabeyim kadar iradesiz değildim.

"Ne diyor yine o şerefsiz" dediğimde elindeki siyah kutuyu bana uzattı. Kutuyu açtığımda kutunun içinde tek kurşun ve bir not vardı. Notu alarak okuduğumda sinirden başım dönmüştü.

*Son ihaleden çekileceksin Karabulut. Madem işlerime ortak olmuyorsun. Engel de olmayacaksın. Yoksa yapacaklarımdan kork...

sinirden gözlerim kızarmış, şah damarım atıyordu. Yaşça babamdan 10 yıl kadar küçük olan Selim Kozcuoğlu hayatımdan nefret etmeme sebep olan piçti.

"İhaleden çekilmek mi? Bu adam kafayı yemiş anlaşılan. Yoksa benden asla böyle bir şey istemezdi." sinirimden gülmeye başlayınca karşımda olan adamlar bana şaşkın bakışlar atıyordu, fakat pek umurumda değildi.

"Ne zaman duracak bu ihtiyar piç anlamıyorum" dedim daha çok kendimle konuşur gibi. Babamla geçmişte her ne yaşamıştıysa, acısını hala çıkarmaya çalışıyordu.

"Aslında onu durdurmanın bir yolu var" diyen Cesur'a kaydı bakışlarım.

"Neymiş?" aklımdaki soruyu okuyan Barkın benden önce davranmıştı.

"Onu zayıf yerinden yakalayacağız" neyden bahsettiğini anlamam uzun sürmemişti. Selimin bu hayattaki tek zayıf noktası psikolojik sorunları olan oğlu Barıştı. Benden iki yaş küçük olan Barış'ın ciddi denecek kadar psikolojik sorunları vardı.

"Oğlum, biz ne zaman günahsız insanları kullandık?. Bir daha böyle bir şey duymayayım" gerçekten de sinirlenmiştim. Asla masum birinin günahına giremezdim.

"Haklısın ağabey, ben kurtulalım diye demiştim" elimle susmasını söyledim. Zira yalnız kalmaya ihtiyacım vardı. Şakaklarımda beliren ağrı beni epey zorluyordu. Anlamış olacaklardı ki ayağa kalktılar.

"Biz artık çıkalım. Zaten ben de gidiyorum. Şirkette işlerim var. Sen de fazla kafana takma. Bir yolunu buluruz illa" diyerek omuzumu dostça sıkan Barkın'a başımı sallamakla yetindim. İkimiz de çok iyi biliyorduk ki. Kafama takacaktım. Hem de çok fazla.

Onlar çıktıktan sonra bir bardak viski doldurarak koltuğa oturdum.

Aklımı istila eden düşüncelerimin sonu yoktu. Babam annemi kaybettikten sonra acısının etkisiyle karanlık işlere bulaşmıştı. Zaten ondan sonra tanımadığım, tanıyamadığım bir canavara dönüşmüş, çok can yakmıştı. Selim Kozcuoğlu ile de böyle tanışmıştı, fakat sonra aralarında geçen husumet sebebi ile yollarını ayırmışlardı. Zaten kısa süre sonra babam ölmüştü. Böylelikle de Selim intikamını almak için ağabeyimi kötü oyunlarına çekmek istemişti, ağabeyim diretince de onun ve yengemin düzenlediği kaza sonucunda ölümlerine sebep olmuştu. Aslında bunu bir tek biz biliyorduk. Delil yetersizliği yüzünden polis isbat edememişti. Ağabeyimi de kaybedince benimle uğraşmaya başlamıştı.

Fakat oğlunun geçirdiği travma sonucu yaşadığı sorunlar onu epey meşgül edince, benimle ağabeyim kadar uğraşamıyordu. Ama girdiğim her işe taş koymaya çalışması, sürekli yakınlarımla tehdit etmesi asla bitmiyordu.

O bir kişiye daha ailemden zarar verirse ben bu kez toparlanamazdım. Düşüncelerim yüzünden elimde sıktığım bardak parçalanmış, şişeleri elimi kesmişti. O kadar kafam dağınıktı ki bu kadar fazla sıktığımı bile anlamamıştım. Yara derin olacak ki fazla kanıyordu. Bir de bunun siniriyle hızla ayağa fırlayarak sehpayı yere savurmuş, odayı dağıtmaya başlamıştım.

Çıkan gürültü seslerinden iki dakika kadar sonra kapı hızla açılmış, bir çift şaşkın bakışlar kanayan elim ve devrilen sehpa arasında mekik dokur olmuştu. Bense sadece kanepeye yeniden oturmakla yetinmiştim. Çöken omuzlarımla...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

Lalin'den (devam):

Ofiste olan işlerim bittikten sonra beni bekleyen Mehmet'in arabasına binerek son seansıma doğru yola çıkmıştım...
Fakat aklımı istila eden düşüncelerimden kurtulamıyordum bir türlü... Aklım sürekli Pamir'e kayıyordu. Her ne kadar itiraf etmek istemesem de etkileniyordum işte ondan. Kokusu burnuma her dolduğunda burnum sızlıyordu. Bir erkek bu kadar güzel kokar mıydı?

Seviyor muydum bilmiyorum, zira sevgiye olan inamımı üniversite yıllarında gömmüştüm.
Belki de bu kadar etkilenmememin nedeni kısa sürede bu kadar fazla vakit geçirmemizdi.

Beynimde olan soruların cevapları ile ilgili hiçbir fikrim yoktu. Bildiğim tek şey onu aklımdan da , kalbimden de çıkarmam gerektiğiydi.

İyi bir adamdı. Bunu inkar edemem. Fakat kendine çok kapanıktı. Sinirlenince gözü kimseyi görmüyordu. Beni kırardı, kalbimi parça parça ederdi. Belki sonra toparlamaya çalışır, pişman olurdu. Fakat kırdığı gerçeğini değişmiyordu işte.

Araba tanıdık olan bahçe de durduğunda arabadan ilk Mehmet indi, fakat kapımı açmak istemesine müsaade etmeden ben de indim arabadan...

Kapıyı çaldığımda çalışanlar açmıştı kapıyı. Ortalıklarda kimseyi göremeyince merakla;

"Kimse yok mu?" diye sorduğumda

"Eda hanım yok, Pamir bey evde çağırmamı ister misiniz?" hızla başımı olumsuz anlamda salladım. Şu an hiç Pamir çekecek havamda değildim.

"Gerek yok Fatih'in odasına kadar bana eşlik edin yeter." Dediğimde beni onayladı. İkinci kata çıktığımızda Pamir'in çalışma odasından gelen seslerle orada olduğunu anlamam uzun sürmemişti.

Fatih'in odasından içeri girdiğimde beni gören çocuk gülümsedi. E haliyle ben de gülerek yanaklarından öptüm. Sonra her zaman yaptığım gibi yatağının karşısında olan koltuğa oturdum.

"Nasılsın bakalım Fatihciğim?" klasik giriş sorumla bugünün seansını başlatmış oldum.

"İyiyim, teşekkür ederim. Sen nasılsın Lalin abla?" diyerek kibarca soran çocuğun yanaklarını ısırasım vardı yav...

"Ben de iyiyim bebeğim. Ee anlat bakalım neler yaptın görüşmeyeli?" bir haftadır işlerimin yoğunluğu yüzünden gelememiştim. O yüzden bir seansımızı iptal etmek durumunda kalmıştım.

Sorduğum soruyla haftalık yaptıklarından, derslerinden, okuduğu kitaplardan konuşmaya başladı. Artık Fatih çok değişmişti. Seanslarımın onu bu kadar etkilemesi beni hem mutlu ediyor, hem de gururumu okşuyordu. Ayrıca onda fark ettiğim çok güzel bir özellikte kitap okumayı seviyor olmasıydı. Zira okuduğu masallardan, çocuk romanlarından, öğretici kitaplardan bahsedince gözlerinin içi parlıyordu resmen...

"Bebeğim hani sen bize gelmek istiyordun ya?" sorduğum soruyla gülümseyerek başını olumlu anlamda salladı.

"Evet, Lalin abla" seansımlardan birini pazar gününe alarak bizde yapmak istiyordum. Hem Fatih için farklılık olacaktı. Hem de mezarlığa gitmeden önce kafasını dağıtacaktı. Ayrıca seanslarımız bittiğinde bile Fatih'ten ayrılmayacak, ara sıra görüşecektim. O yüzden benimle olan bağını daha da sıkmalıydım.

"Pazar günü gelmeye ne dersin? Ben amcanla ve halanla konuşurum." Demiştim beklentiyle yüzüne bakarak.

"Olur tabii ki" heyecanla şakıyan çocuğun saçlarını okşayarak gülümsedim. Sonraysa tavsiyelerimi vermekle ve onun değişen duygularını dinlemekle seansı devam ettirdim...

Seans bittikten sonra Fatih'in odasından çıkarak merdivenlere doğru ilerken Pamir'in çalışma odasından duyduğum devrilme, dağılma sesleriyle atik bir hareketle odasına dalmıştım. Fakat gördüğüm manzarayla şok olmuştum. Şaşkın bakışlarım kanayan eli ve dağıttığı oda arasında mekik dokuyordu.

"Aman Allah'ım. Ne oldu?" ağzımdan dökülen nidalara engel olamayarak Pamir'e doğru ilerledim. Fakat sinirden kıpkırmızı olan adamın muhtemelen çok sinirlendiği için bu kadar dağılmasını da anlamam uzun sürmemişti.

Yanındaki boşluğa hafif mesafe bırakarak oturdum ve yaralı elini kavradım iki elimle. Bedeninin hafifçe bana doğru dönmesini sağladım. Yarayı incelediğimde çok büyük olmasa da derin bir kesik olduğunu görünce kaşlarım çatıldı. Çünkü hastaneye gitse kesin dikiş atacaklardı. Nihayet yarayı incelemem bitince bana şaşkın şaşkın bakışlar atan adama döndü bakışlarım.

"Hastaneye mi gitsek? Yaran derin gibi gözüküyor," kahretsin ki sesimin endişeli çıkmasına engel olamamıştım. Kahretsin ki onun için endişeleniyordum.

"Gerek yok," diye kestirip atan adam bakışlarını bir an olsun üzerimden ayırmıyordu. Ne demek gerek yok ya.

"Ama yaran," dememe fırsat kalmadan sinirli çıkan sesiyle sözlerimi böldü.

"Gerek yok dedim," diye dişlerinin arasından konuşunca kötü hissettim. Sevmiyordum işte benimle böyle davranmasını. Küçük bir an gözlerimi kaçırarak toparlandıktan sonra yeniden yarasına baktım. Şu an önemli olan yarasıydı benim hislerim değil. O yüzden duygularımı rafa kaldırmayı denedim.

"Bari temizlememe izin ver. Var mı buralarda ilk yardım çantası gibi bir şey ?" umutla sorduğum soruyla bir süre duraksasa da ısrarlı bakışlarımı görünce pes etmiş olmalıydı.

"Banyoda olan dolapta olacaktı," dediğinde hızla ayağa kalktım.

"Alıp geliyorum hemen " diyerek odadan çıktım. Bir koşu artık tanıdık olan banyoya girerek dolaplara bakındım. Sonunda çantayı bulduğumda yeniden odasına döndüm.

Yeniden yanında oturarak iri elini kavradım iki elimle. Bakışlarının üzerimde olduğunu hissetsem de aldırmamaya çalışıyordum.

İlk yardım çantasından pamuğu alarak üzerine tentürdiyot döktüm. Eline bastırınca pamuğu, vücudu kasılmıştı. Canı acımıştı ve ben de istemsizce yüzümü buruşturdum.

"Acıyor mu çok?" diye devrik bir cümle kurduğumda dudakları kıvrılmıştı.

"Acımıyor çok" dedi benim gibi. Gülümseme isteğimi bastırarak elini temizlemeye devam ettim.

Temizleme işlemleri bitince elini bir güzel de sardım. Sonra yardım çantasını toparlayarak kafamı kaldırıp ona baktığımda göz göze geldik. Beni mi izliyordu bu adam ?Çok farklıydı bakışları... derin ve anlam veremediğim türde.

"Ne oldu da bu kadar sinirlendin?" nihayet aklımı kurcalayan o soruyu sormuştum. Fakat yüz hatlarına kadar gerilmişti. Sessizliğe gömülmüş adam meraktan delirmiş benliğimi zorluyordu.

"Cevap vermeyecek misin? Ne oldu seni bu kadar sinirlendirecek" sorumu yinelemek zorunda kalmıştım. Hem de sana ne diyen bağıran iç sesimi bastırarak. Merak ediyordum çünkü. Çok fazla hem de.

"Seni ilgilendirmeyen sorular sorma" diyerek dişlerinin arasından tıslayınca neye uğradığımı şaşırdım. Adam teşekkür etmek yerine gelmiş sinirini bana dökmüştü. Ayrıca çok kırıcı konuşuyordu. Tamam söylemek istemiyorsa, bunu güzel bir şekilde anlatabilirdi. Kırgın bakışlarımı gizleme gereği duymadan direk gözlerinin içine baktım. Kaşlarımsa çoktan çatılmıştı.

"Haklısın, beni ilgilendiren bir şey yok. Haddim olmayan işlere karışmamam gerekirdi. Neyse, gidiyorum zaten, iyi akşamlar" iğneleyici ve kırgın sesimle sarf ettim sözlerimi. İşte beni kırar, sinirlenince çok farklı oluyor derken kastettiğim tam da buydu.

Hızla ayağa kalkarak tam gidecekken yaptığı şeyle ağzım şokla açıldı. Atik bir hareketle beni bileğimden kavrayarak çekince yeniden koltuğa düşmüştüm. Açık olan saçlarım yüzüme dağılmış, zaten kısa olan eteğim biraz daha açılmıştı. Ne yapıyordu bu adam Allah aşkına.

Tam ne yapacağını soracakken yine yaptığı şeyle kalbimin sıkışmasına sebep oldu. Yaralı olmayan eliyle yüzüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdı. Elini geri çekerken iki parmağını kulağımdan başlayarak yan dudak çizgime kadar gezdirmişti. Ağzım açık bir şekilde ne yapmağa çalıştığını anlamak istiyordum. Fakat hiçbir fikrim yoktu. Ayrıca az önceki mesafeli oturmamızın aksine şu an fazla yakındık. Bu ikimizi de zorluyordu. Dudaklarıma kayan bakışları fazla tehditkardı.

"İş sorunları işte. Yeni bir ihaleye girdik. Fakat karşı taraftaki şirket adil olmuyor. Buna sinirlendim güzel gözlü," tane, tane yanağımı okşayarak anlattıkları nefesimi kesmişti. Transa girmiş gibi ağzım hafif açık ona bakıyordum. Bir dakika güzel gözlü mü demişti o bana? Allah'ım doğru mu duymuştum?

Halime dudak kıvırmıştı. Elinin sıcaklığı yanağımdan uzaklaşınca irkilerek kendime gelmeye çalıştım. Fakat bu kadar yakınken pek başarılı olamıyordum ya.

"Anlıyorum" sesim mırıltıdan farksız çıkmıştı. Bakışları sık sık dudaklarıma kayıyordu. Öpmek ister gibi bakıyordu. Fakat buna izin vermemeliydim. Zaten karışık olan aklımı daha da allak bulak ederdi. Uzaklaşmak istiyordum ancak etkisinden bir türlü kurtulamıyordum. Kokusu beni benden alıyordu.

"Teşekkür ederim " kısık sesle fısıldadığında sesinde şehvet esintileri duymuştum. Öpmek istiyordu beni. Olumsuz düşüncelerimden kurtulmaya çalışarak kendimi toparladım ve biraz gerileyerek aramızda mesafe açtım.

"Ne için?" dedim anlamayarak. Neden teşekkür etmişti ki şimdi?

Hafif gülerek sargılı elini işaret ettiğinde kendime sıkı bir küfür savurdum. Salak kafam, adam başka ne için teşekkür edebilir ki?

"Ha o mu? Önemli değil ya" sıçmıştım şimdi de sıvama kısmındaydım desem yeridir. O da durumumu fark etmiş olacak ki gülüyordu. Kaşlarımı çatarak kendimi toparladım. Bu adamla fazla yakın olunca algılarım yanıyordu resmen. Aklım uçuyor, ne yapacağımı şaşırıyordum.

Tam artık gitmeliyim diyecektim ki, oda da yankılanan tiz ses beni durdurmuştu. Açık olan kapıdan içeri giren Eda gördüğü manzara karşısında duraksamıştı.

"Ağabey ne oldu sana?" şaşkın bakışlar atan Eda ne olduğunu anlamak ister gibiydi. Abisinin eline kaşlarını çatsa da, sonra ikimizin bu kadar yakın olduğunu görünce şokla kala kaldı. Hahhh. Bir bu eksikti zaten. Kesin yanlış anlayacaktı...
••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

🦋
••••

Tam bir haftadan sonra uzun bir bölümle geldim. İnşallah beğenmişsinizdir. 20.09.2020

Keyifli okumalar dilerim. 😊🥰

Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen.😇

Sağlıcakla kalın💚🧡💚🧡💚🧡💚🧡

 

Bölüm : 26.02.2026 00:13 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...