

Medya: Pamir Karabulut
🦋
•••••
*Dursun zaman
Dursun diyorsun da
Oyun değil ki yaşamak
Sen inanmasan da
Bir son var anla
Herkese inat
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Lalin'den:
••••••••••••••
Yaralı bir insanın daha kabuk bağlamayan yarasının üzerine basılınca çektiği acının tarifi anlatılamaz asla. Acılar, yaralar ve bunlara sebep olan insanlar. Ah şu adaletsiz dünyanın düzeninde zaten yaralı olan insanların aynı yerden tekrar tekrar yara alarak acı çekmesi yok muydu?
Şu an elimde tuttuğum siyah kağıda bakan Pamir gibi. Yaralı adamım...
Öfkeden atan şah damarını, seğiren gözünü gördüğümde korkmuyordum desem yalan olacak. Zira yakıp yıkmak, kırıp dökmek için an kolluyordu sanki.
"Bu senin çantana nasıl girmiş?" dişlerinin arasından tıslayan adam ısrarla bakışlarını kağıttan ayırmıyordu. Şu an o kadar öfkeliydi ki, gözü Fatih'i bile görmüyordu. Onun yanında ses tonuna, hareketlerine dikkat ederek, öfkesine yenik düşmeyen Pamir yoktu karşımda.
"Ofisten çıktığımda, bir adam çok hızlı bir şekilde çarpmıştı bana, çantamın içindekiler dökülünce de yardım etti, o sırada oldu ne olduysa," dedim telaşla, allak bullak olmuş fikirlerimi zar zor bir araya toplaya bilmiştim.
"Allah kahretsin," yaralı bir kaplan edasıyla kükreyen adamla ben bile irkilmiştim. Bakışlarım Fatih'i bulduğunda Burçin'in arkasından ürkek bakışlar attığını görmemle kahrolmuştum. Pamir'le ilgilenmeyi sonraya bırakarak hala elimde duran o uğursuz kağıdı sehpaya koydum ve koşar adım Fatih'in yanına vararak ellerinden kavradım.
"Fatih'ciğim hadi biz odaya çıkalım canım, amcan şu an biraz sinirli " dedim Burçin'e de bizimle gelmesini işaret ederek. Başını olumlu anlamda sallayan çocukla hızla merdivenlere çıkarak Fatih'in odasına girdik.
Odaya girmemizle aşağıdan gelen kırılma, dökülme sesleriyle hepimiz irkilmiştik. Fatih'in durumu daha kötüydü tabii.
Boyumu korkudan tir tir titreyen çocuğun hizasına getirdim ve ellerimle yanaklarını kavradım
"Bebeğim, sen burada Burçin ablanla biraz vakit geçir, ben bir amcana bakayım olur mu?" dediğimde dolu dolu olan gözlerinden tek damla yaş süzülmüştü.
"Tamam, ama sen de söz ver amcamı sakinleştireceksin," diyen çocuk beni mahvetmişti. Umarım Fatih, umarım amcan beni parçalamadan, ben onu sakinleştirmeyi başarırım.
"Merak etme miniğim," dedim alnına öpücük kondurarak. Daha sonra hızla doğruldum ve bakışlarımı Burçin'e çevirdim.
"Burçin sen Fatih'le ilgilen ve sakın dışarı çıkmayın. Zira olumsuzluklara şahit olmak psikolojisine iyi gelmeyecek," dediğimde transtan çıkmayı başaran Burçin başını olumlu anlamda sallamıştı.
"Merak etmeyin Lalin hanım" dediğinde son kez Fatih'e güven vermek ister gibi gülümseyerek odadan dışarı attım bedenimi. Çocuğa güven vermek istiyordum da kendime ne kadar güveniyordum orası muammaydı. Çünkü karşımda Pamir'di, öfkelendiğinde gözü hiçbir şey görmeyen adam.
Koşar adım merdivenleri inerek aşağı atmıştım kendimi. Fakat gördüğüm manzarayla küçük dilimi yutmuştum desem yeridir. Her yer cam kırıklarıyla doluydu. Odada dekor gibi konulan vazoları, içki şişelerini, bardakları yere savurarak kırıp döken Pamir deli gibi volta atıyordu.
"Sikeceğim ben bu adamın belasını. Sevdiğim kadına kadar ulaşıyor," diye bağırarak, söyleniyordu. Yüzü şekilden şekle giren adam hiç ama hiç kendinde değildi. Sinir krizi geçiriyordu resmen.
"Pamir, sakin olsan konuşsak ya?" dedim birkaç ürkek ve özgüvensiz adım atarak ona doğru.
"Konuşmak istemiyorum, sen gitsen iyi olacak," dedi yüzüme bile bakmadan yüksek çıkan sesiyle, hayır ama ya, ben seni halinle nasıl bırakıp gideyim ki. Belki de ilişkimizin sağlığı ve onun öfkesinden nasibimi almamak için gitmeliydim. Ama onu da bu halde yalnız bırakamazdım ki, ya kendine zarar verirse anlık psikolojik durumuyla.
"Bak lütfen konuşalım, gel otur şuraya, bir yerlerin kesilecek yoksa," her taraf cam, şişe parçalarıydı ve bir yerlerinin kesilmesi an meselesiydi.
"Şu an sinirliyim, seni kırmak istemiyorum, lütfen git o yüzden" dedi. Neden anlamıyordu bu adam. Gitmeyecektim işte. İlk savrulmada onu yalnız bıraksaydım, nasıl sevgili olacak, hayatlarımızı birleştirecektik biz. Kırsındı önemli değil, şu an bunu düşünecek durumda değildim. Tek düşüncem Pamir'di.
"Seni yalnız bırakmam, lütfen bırak o elindekini gel oturalım şurada" diyerek hızla yanına koştum. Fakat elindeki bardağı hırsla yere savurmasıyla duraksamak zorunda kalmıştım.
"Konuşmak istemiyorum. Konuşacak bir şey yok çünkü," dediğinde ona aldırmadan yanına doğru yaklaşmaya devam ettim. Yerde olan cam kırıklarını umursamadan. Bir yerlerinin kesilmemesi için onu oturmaya ikna etmeliydim. Sonra bir şekilde sakinleştirirdim artık.
"Lütfen sevgilim, gel oturalım, konuşalım" diyerek her zaman sıcaklığıyla eridiğim fakat şimdi buz gibi olan ellerinden tuttum nihayet.
"Konuşmak istemiyorum dedim nesini anlamıyorsun?" Diye yüksek sesle bağırarak, hırsla elini ellerimden kurtarıp beni ittirince dengemi sağlayamayarak dizlerimin üstünde yere kapaklanmıştım. Onun gücünün üstüne benim boş bulunmam da eklenince savrulmam kaçınılmaz son olmuştu.
"Ahhhh" diyerek inlemem bozmuştu odada yaranan ölü gibi sükutu. Avuç içlerim ve dizlerime cam parçaları girmişti ve canım aşırı yanıyordu şu an.
Dolu dolu olan gözlerimden yaşlar süzülüyor, ellerimin kanı dizleriminkine karışıyordu.
Sağanak yağmuru gibi dökülen gözyaşlarımla bakışlarımı Pamir'e çevirdiğimde şokla açılmış gözlerle bir ellerime, bir dizlerime baktığını görmüştüm. Bu adam benim canımı yakacak kadar kendini hangi ara kaybetti ki? Ben asla onun benim canımı yakma ihtimalini düşünmemiştim. Canımı yakmaktan kastım fiziksel acıydı. Zira kırıcı sözler beklediğim bir şeydi, ama bu gerçekten çok fazlaydı.
Transtan çıktığında nihayet kendine gelmiş ve hızla yanıma gelerek dizlerinin üzerinde yere çökmüştü.
"Lalin, iyi misin? Özür dilerim güzelim" dedi gözlerinden yaş akarak. Cevap vermedim. Boş boş bakışlarla yüzüne bakıyordum.
"Lütfen sevgilim, iyiyim de çok korkuyorum," dediğinde eli havadaydı, bana dokunmak istiyor, fakat çekiniyordu. Nerede o az önce yakıp savuran, kırıp döken adam. Dengesiz herif.
Dediklerine yine cevap vermediğimde ilk tereddüt etse de sonra bir elini bacaklarımın altından, birini de belimin altından geçirerek beni kucağına aldı. Bense hiç bir tepki vermiyordum. Kollarımın yandan sallanmasına izin vererek, ona tutunmadım.
"Güzelim, affet beni lütfen. Affet bir tanem, kurban olurum ben sana. Özür dilerim." sesi acı ve pişmanlık barındırıyordu. Fakat ben yine ne tepki verdim ne de cevap. Öylece susarak boş bakışlarla yüzüne baktım. Dizlerimde oluşan kan da iyice çoğalmaya başlamış, bacaklarım boyunca aşağı süzülüyordu. O kadar kızgınlıkla, kırgınlıkla, hayal kırıklığıyla doluydum ki, canımın acısını umursamıyordum bile.
Merdivenlerden hızla çıkarak kendi odasından içeri giren adam beni yatağının üzerinde oturtarak banyoya geçmişti.
Elinde olan ilk yardım çantasıyla yanıma yaklaşmış, karşımda diz çökmüştü. İlk önce ıslak bezle dizimdeki yaraları temizlemiş, cam kırıklarını hafifçe almıştı oradan. Daha sonra aldığı bir tutam pamuğa tentürdiyot dökerek dizime bastırınca ani gelen yanma hissiyle yüksek sesle inlememe engel olmamıştım.
"Ihhhh" bu nasıl yanma hissiydi yav. Gözümden de yaşlar durmaksızın akıyordu. Psikolojik acıdan mı? Yoksa fiziksel acıdan mı dolayı ağlıyordum, hiçbir fikrim yoktu.
"Aklımı sikeyim ben, seni iten ellerim yok olsa keşke. Çok yaktım biliyorum canını. İnan bana istemeyerek oldu. Öfkeden gözüm hiçbir şeyi görmüyordu. Ne olur bebeğim, affet beni," demişti gözünden yaş gelen adam. Karşımda küçük çocuk gibi pişmanlık geçiriyordu. Fakat ben yine hiç bir şey demedim. Tepki bile vermedim. İsteyerek ve ya istemeyerek hiçbir önemi yoktu. Önemli olan canımı yakarak, beni hayal kırıklığına uğratmasıydı.
Bir şey demeyeceğimi anladığında üzgün ve pişman bakışlarını ellerime çevirerek, dizlerime yaptığı işlemlerin aynısını ellerime de yapmaya başlamıştı.
Az önce canımı yakan adamın şimdi ki dokunuşları canımı yakmaktan korkar gibiydi. Az önce sinirden odayı inleten Pamir, şimdi karşımda küçük çocuktan farksızdı.
Ellerime de pansuman yaptıktan sonra, yara bandı yapıştırmıştı tıpkı dizlerim gibi. Peki kalbimde açtığı yaraya nasıl edecekti pansuman? Ya da kalbime hangi yara bandını yapıştıracaktı. Daha sonraysa diz kapaklarıma birer öpücük bıraktı, avuç içlerimi dudaklarına dayayarak kokumu içine çekti.
"Lütfen, güzel gözlüm beni susarak cezalandırma, kız, bağır, çağır, tokat at ama böyle susma ne olursun? Affetme tamam. İyi olduğunu söyle hiç olmazsa. Korkuyorum çok" dedi titrek ses tonuyla. Gerçekten de korkuyordu. Korkudan göz bebekleri bile titriyordu ve onu böylesi korkmuş bir şekilde göreceğimi asla ama asla tahmin bile edemezdim. Fakat ben yine ve yeniden cevap vermemiştim.
Derince nefes alarak ellerimi ellerinden kurtardım. Daha sonra dönen başıma aldırmayarak yataktan ayağa kalktığımda hafif sendelemiştim, bana yardım etmek için yaklaşan adamı elimi havaya kaldırarak durdurmuş dengemi kendim sağlamıştım. O an gözlerinden geçen yok olmuşluk hissini iliklerime kadar hissetmiştim. Fakat gösterdiği hisler, dediği sözler canımı yaktığı gerçeğini değiştiremiyordu.
"Cevap vermeyecek misin?" dediğinde acı dolu bir sesle, bakışlarımı gözlerine diktim.
"Mehmet'e haber ver, evime gitmek istiyorum," cevaptan kastı elbette bu değildi, fakat ben allak bullak bu halimle ona bir şey diyemezdim. En azından hazmetmeliydim bana yaptıklarını. Dediğim şeyle karşımdaki adamın yıkımına şahit olmuştum.
"Yapma ama böyle kurban olduğum, beni böylece bırakıp gitme" dediğinde gözyaşlarım daha da artmıştı. Kurban olduğum dediği kadının canını yakmıştı yenik düştüğü saçma sapan öfkesi yüzünden.
"Eve gitmek istiyorum," bu sefer gözlerine bile bakmadan söyleyerek kapıya doğru ilerlemiştim. Fakat, kolumdan kavrayarak gitmeme izin vermemişti.
"Tamam, güzelim. Bari izin ver ben götüreyim eve seni. Lütfen, bak çok pişmanım, korkuyorum da, aklım sende kalacak" küçük çocuk velisinden izin ister gibi konuşuyordu benle. Fakat beni öyle bir dağıtmıştı ki, dediği hiçbir kelime toparlanmama yardımcı olmuyordu.
"Hayır, eğer Mehmet'e haber vermiyorsan, ben taksi çağırıyorum" dedim itiraz istemeyen sert ses tonumla, kolumu kurtararak odadan çıktım ve hızla merdivenleri aşağı indim acıyan dizlerime aldırmadan. Tabii arkamda da Pamir geliyordu.
Belki de fazla tepki veriyordum. Sonuçta bilerek şiddet göstermemişti bana, ayrıca çok pişmandı. Fakat içimden başka türlü davranmak da gelmiyordu.
Salona geldiğimde yüzümü buruşturarak dağılmış ortalıktan çantamı aramaya başladım. Bulduğumda hemen giderek elime aldım ve bu kez de çıkışa doğru ilerledim. Tabii ki her hareketimi pür dikkat izleyen Pamir'de arkamdan geliyordu.
Dışarı çıktığımda Mehmet'in arabasını görünce hemen oraya yaklaşmak istedim fakat Pamir'in sesini yeniden duyduğumda duraksamıştım.
"Gidiyorsun benden, aptallığım yüzünden seni de mi kaybediyorum be kurban olduğum?" acı dolu boğuk sesle söylediklerinden sonra arkamı dönerek bir süre yaşlı gözlerle gözlerine baktım. Ama yine hiçbir şey demeyerek, tekrar önüme döndüm ve arabaya binerek bir an önce buradan uzaklaşmak istedim.
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Pamir'den:
•••••••••••••••
Siktiğimin öfkesi yüzünden canına yandığımın canını yakmıştım. Ben hangi ara kendimi bu kadar kaybetmiştim hiç bilmiyorum. Öfke denilen illet tüm bedenimi öyle hızla sarmıştı ki, kurban olduğumu bile görememiştim.
Gitmişti benden, hani az önce dilimle git desem de, aslında gitmesini hiç istemediğim kadın. Ben de temelli gitse onun için çok daha iyi olacağını bilsem de, bencildim işte. Gitmesini istemiyordum.
Varlığıyla ömrümde çiçekler açtıran, ömrüme baharı getiren kadını paramparça etmiştim ben az önce. Hem de şerefsiz birinin yaptığı tehditler yüzünden.
Ne yapsa haklıydı, beni terk etse, hiç konuşmasa, tokadı suratıma yapıştırsa, sesimi çıkarmazdım, haklıydı çünkü. Haksız olan ve tam bir piç gibi davranan bendim. Tamam yaşadıklarım kolay değildi ve sırf kaybetme korkusuyla yapmıştım her ne yapmıştımsa, fakat bu onun canını yaktığım gerçeğini değiştirmiyordu.
Keşke zamanla geriye alabilseydim. O zaman onu dinleyerek dediklerini yapardım. Hoş o öfkeyle yine elime yüzüme bulaştırırdım ya ben.
O gittikten sonra, içeri girmeden öylece bahçede oturmuştum. Kaç saat olmuştu böyle oturduğum bilmiyorum, çünkü hava iyice kararmıştı. Donmuştum resmen, yaşam belirtisi göstermiyordum. Öylece gözümü bir noktaya dikerek oturmuş, kara kara düşünmüştüm.
Bahçeden içeri giren Mehmet'in arabasını fark etmemle düşüncelerimi bir köşeye bırakarak hızla doğruldum ve Mehmet'in yanıma gelmesini beklemeye başladım.
"Bıraktın mı Lalin'i evine? Bir sorun falan oldu mu?" konuşmasına izin vermeyerek peş peşe sıralamıştım sorularımı. Deli gibi merak ediyordum onu.
"Bıraktım ağabey, hiçbir sorun olmadı sadece yolda eczaneye girmek istediğini söyleyince, eczaneye de geçtik o kadar" dediğinde tepemden aşağı buz gibi su bocalanmış gibi irkildim. Benim açtığım yaralar yüzünden girmişti eczaneye. Ben yakmıştım canını, ben paramparça etmiştim o güzel kalbini. Ben sevdiğim kadını incitmiştim.
"Cesur'u ve diğerlerini de al çalışma odasında beni bekleyin. Ben de birazdan geleceğim," dedim yanıt vermesini beklemeyerek yanından uzaklaştığımda.
Fatih'in odasına gitmeliydim, zira o da çok korkmuştu patavatsız davranışlarımdan dolayı. Onun yanında bir şekilde kendimi frenlemeye çalışıyordum hep, bu kez onu bile becerememiştim.
Odasından içeri girdiğimde yatakta uzan yeğenim hızla doğrulmuştu.
"Gelebilir miyim aslanım?" dedim sakin çıkmasına özen gösterdiğim sesimle. Fatih'se cevap verme gereksinimi duymadan sadece başını olumlu anlamda sallamıştı. Derince nefes koy vererek yatağında olan boşluğa doğru ilerleyerek oturdum.
"Lalin abla nerede?" dedi benim konuşmama fırsat vermeden. Kaşları çatılmıştı, galiba onunla tartışmamızı duymuştu.
"Lalin ablan evine gitti aslanım, acil bir işi varmış" dedim içim parçalana parçalana. Siyah bir el göğsümün ortasına baskı uyguluyordu sanki. Kalbim sıkışıyordu, nefes alamaz hale bile düşmüştüm.
"Ne kadar acil işi de olsa, beni görmeden gitmezdi. Tartıştınız değil mi?" ah ama küçüğüm. Bu kadar olgun olman bazen fazla zorluyor bizi.
"Maalesef," sesim fısıltıdan ibaretti. Zaten bildiğini bildiğim için yalan söylemeye hiç gerek yoktu.
"Onu kırdın, çok üzdün değil mi amca?" dediğinde gözlerim dolmuştu. Allah kahretsin ki kanatsız meleğimi, kadınım diyebildiğim ilk insanı parçalamıştım.
Cevap veremeyerek başımı olumlu anlamda hafifçe salladım. Cevap vermeye üzüm yoktu.
"Sana Lalin ablayla olan bir sırrımızı açayım mı amca?" dedi karşımda oturan minik adam. Sırlarını mı?
"Tabii ki paşam," dedim saçlarını okşayarak.
"Ben hiçbir psikoloğu istemezken Lalin ablayı ısrarla istedim neden biliyor musun ?" hep merak ettiğim fakat bir türlü soramadığım soruyu kendisi sormuştu.
"Neden?" dedim zar zor, kelimeler boğazıma dizilerek ısrarla çıkmamak için savaşıyordu benimle.
"Onun yanına gittiğimizden birkaç gün önce onu rüyamda görmüştüm. Ben düşmüştüm ve dizlerim acıyordu. Lalin abla üzerinde beyaz kıyafet ve saçlarında papatya tacı ile aniden yanıma gelerek benimle ilgileniyordu rüyamda, ben rüyadan sonra hep onu düşünüyordum. Sonra onu gördüğümüzde çok şaşırmıştım. Fakat sen o zamanda sert konuşarak onu incitmiştin" dediğinde şokla ağzım açılmıştı. Ne demek rüyasında görmüştü. Ayrıca kahretsin ki daha ilk günde bile onunla sert davranarak kırmayı başarmıştım.
"Ama dahası da var," şaşkınlıktan cevap vermeyince, yeniden konuşmuştu karşımda olan küçük adam.
"Dahası ne?" dedim zar zor kelimelerimi gün yüzüne çıkararak.
"Lalin abla da beni rüyasında görmüş, bunu bana rüyamı anlattığım ilk gün söylemişti. Onun rüyasında ben yardım istiyordum o bana yardım edeceğini söz veriyordu" dediğinde daha ne kadar şaşıracağımı sorguladım. Sonra aklıma ilk tanışmamız geldiğinde Lalin'in şaşkın halleri geldi. Fatih'e şokla bakmasını. Hatta bundan rahatsız bile olmuştum ben.
"Amca o çok iyi biri, lütfen onu bir daha üzme," diyen çocuğun sözleri kalbime hançer misali saplanmıştı.
"Bir daha yapmam zaten" diyerek fısıldadım kendimden emin olmayan tonda. Ama gerekirse sinir bozukluğu, öfke kontrolü için tedavi bile alırdım. Yeter ki bugün olanlar bir daha asla yaşanmasın.
Fatih'in odasından çıktıktan sonra çalışma odasına geçmiş çalışanlarımla toplantı geçirmiştim. İlk önce Lalin'in iş yerinin güvenlik kayıtlarını en kısa zamanda bana getirmesini istemiştim Cesur'dan. Lalin'in çantasına o zarfı hangi orospu çocuğu koyduysa onu belirlemem lazımdı.
Daha sonra güvenlik koşullarımızı gözden geçirmiştik tekrar tekrar. Zira güvenliği arttırmakta fayda var.
Aslında bu tehditle ne yapacaktı hiç bilinmiyordu. Çünkü o şerefsiz itin ilk kez değildi böyle tehditler yaptığı. Tamamen korkutma amaçlı da olabilirdi, bize karşı büyük oyunlar da kurmuş olabilirdi. O yüzden tedbiri arttırmakta fayda vardı.
Yaşı çok büyüktü o itin, babamdan birkaç yaş küçüktü yani. O yüzden her ne kadar boş vermeye çalışsam da, boş durmuyor, rahat vermiyordu bir türlü.
Yeni evli çift olan Barkın ve Eda'yı da konudan haberdar etmeyi aklımın bir köşesine not etmiştim. Açıkçası onlara da zarar gelmesini istemiyordum.
Toplantı bittiğinde vakit baya geç olmuştu, ve benim aklım hep Lalin'deydi, acaba ne yapıyordu, canı yanıyor muydu? Ağlıyor muydu? Bu ve bunun gibi düşünceler kalbimi nefessiz bırakacak kadar sıkıyordu.
Bir kaç kez aramak istesem de yüzüm gelmemiş, yapamamıştım. O yüzden hiç düşünmeden arabaya atlayarak soluğu kapılarının önünde almıştım. Fakat ne arabadan inerek kapısını çalabiliyordum, ne de geri eve dönebiliyordum. Öylece gözümü bahçelerine dikerek arabada oturuyordum.
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
Lalin'den (devam):
••••••••••••••••••••••••••
Onu öylece arkamda bırakarak gelmiştim eve. Kalbimin bir kısmını öylece bırakarak.
Ne yapacağımı, nasıl davranacağımı hiç bilmiyordum. Zira her şey o kadar hızlı gelişmişti ki düğünden sonra, onunla sevgili olduğumuzun daha nasıl bir his olduğunu bile anlamadan olaylar her şeyi tepetaklak etmişti.
Eve geldiğim gibi sessizce odama çekilmiştim. Gamze evde yoktu, annem ve Ayfer hala da odalarına çekilmiştiler. E biraz geç olunca eve gelmem.
Odama geldiğim gibi dizlerime ve ellerime koruyucu yapıştırarak uzun bir duş almıştım. Sıcak suyun altında baya düşünmüş, ağlamış, kendimi rahatlatmıştım.
Duştan çıktıktan sonraysa yaralarıma tekrar pansuman yapmıştım. Bunları yaparken sık sık telefonuma kayıyordu gözüm. Belki arar diye, fakat aramayacağını da biliyordum. Açıkçası araması mı iyi olurdu yoksa aramaması mı ona bile karar veremiyordum ki.
Beni hiç beklemediğim bir şekilde dağıtınca nasıl toparlanacağımı da bilmez durumdaydım.
Düşüncelerime son vererek pijamalarımı giyinerek yerime uzanmış, gözlerimi sıkıca kapatmıştım.
Gecenin ilerleyen saatlerinde bir kez annem, bir kez de Gamze odama gelse de ısrarla gözlerimi açmamıştım. Ne konuşacak halim vardı, ne de durumu onlara açıklayacak gücüm...
Ondan sonraysa karanlıktı, beni uykunun kollarına çeken karanlık, belki uyursam yaralarım hafifler diye kendimi uykunun kollarına bırakmıştım.
Sabah erkenden uyanmıştım çalar saatin çalmasına gerek kalmadan. Halbuki tüm geceyi çok rahatsız uyumuştum.
Yatağımdan kalkarak yatağımı toplamıştım ellerime dikkat ederek, daha sonra banyoya geçmiş rutin işlerimi halletmiştim. Dün ki o muhteşem olayın(!) izleri olan yaralarımı da temizlemeyi ihmal etmemiştim.
Odaya döndüğümde giyinmek için dolabın önüne kurulmuştum. Özellikle dizimde olan yaraları annemler görmesin diye uzun elbise tercih edecektim. O yüzden kalın askılı kol belden kemerli, gömlek model uzun bordo elbisemi giyinerek altına taba renk topuklu ayakkabılarımı seçmiştim. Makyaj yapmayı komplo es geçmiştim. Saçlarımı da basit bir at kuyruğuyla topladım. Gerçekten içimden hiç bir şeyle uğraşmak gelmiyordu çünkü.
Çantamı ve telefonumu da alınca odadan çıkmıştım. Mutfaktan gelen seslerle erken kalkanın yalnız ben olmadığımı anlamam uzun sürmemişti.
Suratıma zoraki bir gülümseme kondurarak adımlarımı mutfağa çevirdim.
"Günaydın" dedim kendime çay doldurduktan sonra yerime geçerek. Ama aslında canım hiçbir şey istemiyordu.
"Günaydın güzel kızım" diyen Ayfer halaya, annem ve Gamze de eşlik etmişti.
"Dün çok erken uyumuşsun, renginde soluk gibi. Hasta mısın sen?" diyen annem kuşkulu gözlerle beni tarıyordu. Bir kez de bir şeylerin ters gittiğini anlamayın be.
"Yok annem, dün çok yorulmuştum işte, bir de Fatih'in yanına uğrayınca da daha çok halsizleştim. O yüzden eve gelince direkt uyudum. Sen İzmir'e gitmek istiyordun ya karar verdin mi ne zaman?" diye sorarak konuyu kendi üzerimden çektim. Yoksa sorular hiç bitmeyecek, zaten sıkkın olan canım biraz daha sıkılacaktı.
"Evet, karar verdim. Biletimi bile sipariş ettim. Akşam 9 buçuk gibi uçağım kalkıyor" dediğinde şaşırmıştım. O kadar çabuk mu gitmek istiyordu. Fakat akşam gitmesine şaşırmamıştım. Çünkü annem genelde geceler yolculuk yapmayı seviyordu.
"Bu kadar çabuk gideceğini düşünemedim ben ya. Olsun ama sorun yok, akşam yolcu ederim seni," dedim bir yandan da tabağıma peynir koyarak. Dün akşam da bir şey yememiştim. Aç yola çıkarsam bayılmam kaçınılmaz son olacaktı.
"Ayy, eline ne oldu senin?" Hay aksi. Bir bu eksikti. Gamze'nin cırtlak sesiyle herkesin bakışları ellerime kaymıştı.
"O mu, dün iş yerinde kahve içerken kazayla kupayı kırdım, toplayınca da elimi kestim işte. Yeni gelen danışan yüzünden biraz düşünceliydim de," dedim inanmalarını umarak. Ne zor şeymiş yalan konuşmak arkadaş. Ama galiba iyi kıvırmıştım ki fazla sorgulamamıştılar.
Kahvaltıdan ilk ben ayrılmıştım. Bir an önce kendimi dışarı atmak istiyordum. Çünkü bir şeylerin ters gittiğini anlamışlardı. Özellikle Gamze bakışlarıyla ifadeni sonra alacağım der gibi bakıyordu bana.
Bahçenin kapısından dışarı çıktığımda gördüğüm manzarayla dona kalmıştım. Siyah arabasının içinde rahatsız bir şekilde uyuyakalan bir adet Pamir görmeği hiç ama hiç beklemiyordum açıkçası...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••
🦋
••••
22. bölümün de sonuna geldik.
08.10.2020
Uzun bir bölüm oldu. Umarım seversiniz. Hafiften aksiyon başladı bile, devamı için bekleme de kalın.
Keyifli okumalar dilerim
Sağlıcakla kalın ve oy, yorum yapmağı unutmayın💚💚💚
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 8.95k Okunma |
585 Oy |
0 Takip |
40 Bölümlü Kitap |