18. Bölüm
Parvin Ağardan / Güz Çiçeği (Tamamlandı🦋) / ~Bölüm:17~

~Bölüm:17~

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Medya: Fatih Karabulut
•••••••••••••••••••••••••••••••••

🦋
••••

*Anne babanın iyisi kötüsü olmaz. En kötüsü onlarsız kalmaktır...

•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

Eda'dan:
••••••••••••

Takvim yapraklarında konumlanan her bir tarih hepimiz için ayrı ayrı anılarla, farklı olayla kaplı. Bazı tarihler var ki gelmesini iple çekeriz, kaç gün önceden o özel tarihi kutlamak için hazırlıklara başlarız.

Fakat bazı tarihler de var ki hiç gelmesini istemeyiz. Zira o tarihi dünyadan, takvimden, hayatımızdan çıkarmak, yer yüzünden silmek isteriz. Asla o günü yaşamamayı dileriz. Keşke deriz. Keşke o gün öyle olmasaydı. Keşke...

Kader denen mevhumun alnımıza yazdığı yazgıyı yaşıyoruz hepimiz. Değiştirmek, ya da akışa kapılarak yuvarlanmak öz elimizde...

Bugün...Takvimin yaprakları 16 Mayısı gösteriyor. Bu tarih bir çok anıya şahitlik yapmıştı hayatımda.

Yedi yıl önce takvimin yaprakları 16 Mayısı gösterdiğinde hayatım da yaşadığım bir ilk yüzünden dünyalar benim olmuş gibi hissetmiştim. Çok mutluydum o gün çok... İlk kez hala olmuştum ben... Fatih'imi kucağıma alarak mis gibi kokusunu ilk kez o gün çekmiştim içime, daha çok seyrek olan tüy gibi saçlarına ilk kez o gün dokunmuştum...

6 yıl önce takvimin yaprakları yeniden 16 Mayısı gösterdiğinde o kadar mutluyduk ki, kaç gün önceden başlamıştık hazırlıklara. Ağabey'imin ilk çocuğunun, diğer ağabeyimin ve benim ilk yeğenimizin ilk yaşı oluyordu. Minik Fatih'imiz büyüyordu...

Bu yazgı 5 yıl önce de, 4 yıl önce de, 3 yıl önce de böyle geçmişti. Fatih büyüyor, biz onun her yeni söylediği sözde, her yeni ettiği harekette heyecanlanıyor, onunla birlikte hayatı yeniden keşfediyorduk. Gülünce gülüyor, hastalanınca endişeleniyorduk. Hayatımızın merkezi olmuştu minik bedeni, minik kalbiyle...

Fakat, gün gelir o kapıldığın akış öyle bir değişir ki, feleğin şaşar, hayatın alt üst olur. İki yıl önce olduğu gibi... iki yıl önce takvimin yaprakları yeniden 16 Mayıs'ı gösterdiğinde kendimizce kurduğumuz düzen mahvolmuş, hayatımız değişmişti.

İki yıl önce, Fatih'imin doğum gününde, akşam olacak partiye yetişmek isteyen ağabeyim ve yengem bir daha açılmamak üzere yumdular hayata gözlerini.

5 yaşında bir çocuk sevinçle ailesinin getireceği hediyeyi beklerken, ailesinin ölüm haberini öğrenmişti. Bunun nasıl bir hiss olduğunu yaşamayan asla anlayamaz...

Hani dedim ya bazı tarihler özeldir diye... 16 Mayıs gibi... Dünyalar mutlusu olduğum tarih de 16 Mayıstı. Dünyamın alt üst olduğu tarihte 16 Mayıstı...

Evet, bugün Fatih'im yedi yaşına girecek tam tamına, aynı zaman da da ailesinin yokluğunun 2. yılını dolduracak...Yetimliğinin, öksüzlüğünün ikinci yılını dolduracak.

Sırtında kendinden ağır yükler taşıyan, omuzunda dünyanın derdini yüklenen bebeğim benim. Ağabeyimin, melekler gibi güzel yüzlü Melek yengemin emaneti bugün yedi yaşını dolduruyor...

Beni savunmasız bırakarak köşeye sıkıştıran düşüncelerime son vererek odamdan çıktım. Salona girdiğimde ağabeyimin öylece koltukta oturarak gözünü tek bir noktaya diktiğini görünce kahroldum.

Yanına yaklaşarak oturdum ve yandan ona sarılarak başımı omuzuna yasladım. Anında beni fark ederek o da kolunu belime dolayarak burnunu saçlarıma daldırmıştı. Böylece bizi saran sessizliğe kapıldık.

"Fatih'in odasına uğradın mı?" uzun soluklu sessizliğimizi ağabeyimin düşünceli sesi bölmüştü.

"Hayır, daha giremedim. Birlikte gideriz diye düşünmüştüm," onaylar biçimde mırıltılar çıkaran ağabeyimle yeniden sessizleşmiştik...

Bugün aslında Fatih iki yıldır hiç gitmediği ailesinin mezarına gidecekti. Lalin onu nasıl ikna ettiyse artık, gitmeyi kabul etmişti. O yüzden ikimiz de itiraf etmesek bile hem korkuyor, hem seviniyorduk.

Ağabeyim ayağa kalkarak elini bana uzatınca ona göre küçük kalan elimi bıraktım avuçlarına.

"Gidelim, o zaman ufaklığın yanına," her ne kadar gülümsemek istesek de yapamıyorduk.....

Fatih'in odasından içeri girdiğimizde aynı ağabeyim gibi onun da koltukta öylece oturduğunu fark ettim. Fakat günlük kıyafet giymek yerine yeni kıyafetlerini giymesi gözümden kaçmamış, içimi burkmuştu. Her iki tarafında olan boşluğa kurulduk ağabeyimle. Sağına o, soluna ben.

Elimi kaldırarak saçlarını okşadım. Bir şeyler demek istiyordum, fakat kelimeler boğazıma dizilerek yutkunmamı bile engelleyen kocaman yumru oluşturuyordu.

"Lalin abla geldi mi?" diyen Fatih sanki sıradan bir gündeymişiz gibi davranmaya çalışıyordu. Fakat sesi titriyor, dudaklarını sıkıyordu. Dolu dolu olan gözlerindeki yaşlar akmak için tetikteydi.

"Henüz gelmedi bebeğim, ama birazdan gelir," dediğimde başını olumlu anlamda sallamıştı.

"Onunla ailemi ziyarete gideceğiz biliyor musunuz?" Çocuksu çıkan sesinin her tonundan büyüklerin bile baş edemeyeceği acılar duyuluyordu.

"Biliyoruz canım, hatta biz de geleceğiz sizinle" dediğimde hala ellerim saçlarındaydı. Siyah, düz olan saçlarının arasında dans eden parmaklarım hem onu hem de beni rahatlatıyordu.

"Biliyor musunuz? Anne ve babam çok üzülüyormuş onların yanına gitmediğim için. Kırgın değillerdir değil mi bana?" ağladı ağlayacak gibi söylediği sözlere cevap veremiyordum. Çünkü çoktan gözlerimden yaşlar süzülmüştü.

"Tabii kırgın değiller aslanım, onlar anlıyorlar seni. Hem kırılmazlar ki sana." Ağabeyim benim cevap veremeyeceğimi anladığında olaya el atmıştı. Boğuk çıkan sesi onun da duygularının yükseldiğinin habercisiydi.

"Sana hediye olarak çok güzel kitaplar, düşündürücü oyunlar aldık bebeğim. Baktın mı?" dün akşamdan aldıklarımızı odasına yerleştirmiştik. Çok sevdiği şeylerdi kitaplar, mantıksal oyunlar. Konunun ağırlığını hafifletmek için açmıştım aslında hediye konusunu.

"Evet, çok beğendim. Teşekkür ederim." Diyen yeğenimin yanağına kocaman ve sevgi dolu bir öpücük bıraktım. Ağabeyim de saçlarını okşayarak, avucunda olan eline öpücük kondurmuştu.

"Beğenmene sevindik bebeğim. Aşağı inelim mi artık? Lalin ablan da gelir birazdan" dediğimde gözlerinde bir çok duygu okumuştum. Ve bunların hepsine sebep bugünün ağırlığı ve birazdan mezarlığa gidilecek olunması gerçeğiydi.

"İnelim" kısaca diyerek ayağa kalkmasıyla, biz de ayağa kalmıştık. Böylelikle de bizim için çok ağır geçecek olan güne ilk adımımızı atmış olduk...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

Lalinden:
•••••••••••••

Sabah uykumdan uyandığımda aklımda olan tek şey bugün mezarlıkta gerçekleşecek seanstı.

O ağır günün üzerinden bir hafta geçmişti. Geçen zamanda başıma gelenleri sadece Gamze'ye anlatmakla yetinmiştim, zira annem öğrenirse yüreğine inerdi. Gamze duyunca önce şok olmuş, sonra kızmış, ardından gözyaşlarını tutamayarak bana sarılmıştı...
O gün Pamir'le olan duygu yüklü konuşmamızdan sonra onu da görmemiştim, çünkü Fatih'le bu bir hafta da tek bir seans geçirmiştim. O zaman da Pamir evde yoktu...

Banyoda olan rutin işlerimi hallettikten sonra dolabın önüne geçmiştim. Dünden hazırladığım siyah renkte olan orta kollu, hafif salaş takımımı ve siyah spor ayakkabılarımı alarak üzerime geçirdim. Makyaj yapmayı es geçerek sadece güneş kremi sürdüm yüzüme. Ellerimle saçlarımı şekillendirdikten sonra, siyah güneş gözlüğümü takarak, yine siyah olan çantamı da alınca hazırdım.

 Ellerimle saçlarımı şekillendirdikten sonra, siyah güneş gözlüğümü takarak, yine siyah olan çantamı da alınca hazırdım

(Lalin'in kıyafeti)

Odadan dışarı çıkarak mutfağa vardığımda ev halkının kahvaltı yaptığını görmüştüm. İlk olarak mis kokulu anneme arkadan sarılarak yanağına kocaman öpücük kondurdum.

"Günaydın ev ahalisi" dediğimde gülerek aynı şekilde cevap vermiştiler.
"Yine çok güzelsin arkadaşım" diyen Gamze hayran bakışlarla beni süzüyordu.
"O senin gözlerinin güzelliği arkadaşım" dediğimde kıkırdamıştık...

Mehmet'in şoförlüğüyle geçen sessiz yolculuk bittiğinde tanıdık olan bahçeye gelmiştik. Arabadan inerek eve doğru ilerlerken Fatih için aldığım hediyeyi de götürmeği ihmal etmemiştim. Fatih için özel gelişim seti gibi bir kutu hazırlamıştım. İçine çok sevdiğim bir çocuk edebiyatı kitabı, mental gelişim için yapboz seti, yaratıcı zeka gelişimi için lego seti, hayvanlar ve bitkilerle ilgili belgesel gibi animasyon cd'si ve okul için gerekli olan bir kaç başka eşya koymuştum.

"Günaydın Lalin," eve doğru ilerlerken arabasından inen Barkın'ın sesiyle duraksamıştım.

"Günaydın Barkın" diyerek gülümsediğimde eve doğru ilerlemeye başladık.

"Fatih'e gerçekten çok iyi geliyorsun Lalin. Umarım bugünü de sorunsuz atlatırsınız," diyen Barkın'a döndü bakışlarım.

"Çok teşekkür ederim, ve ben de umuyorum ki bugün istediğim gibi geçer," dediğimde çoktan çaldığım kapıyı Eda açmıştı.

"Hoş geldiniz," diyen Eda bile durgundu, yüzüne yerleştirdiği gülümseme tamamen sahte gözüküyordu.

"Hoş bulduk sevgilim" diyerek Eda'yı kolları arasına alan Barkın da kaşlarını çatmıştı. Eda'yı böyle görmek istemiyorduk ki.

Ben de Eda'ya sarılarak hoş bulduk dedikten sonra salona geçmiştik...

Salonda oturan amca yeğen aynı anda başını kaldırarak bana baktıklarında istem dışı gülümsedim. Aslında çok benziyorlardı Pamir'le Fatih, saçları yüz hatları çok benziyordu. Sadece Pamir'in acı kahve menevişleri varken, Fatih'in boncuk boncuk yeşil gözleri vardı.

"Doğum günün kutlu olsun yakışıklım," diyerek yanaklarına sevgi dolu birer öpücük bırakarak yanına oturdum.

"Teşekkür ederim Lalin abla," diyen çocuğun sesi asla doğum günü heyecanı yaşayan çocuklar gibi değildi. Ah bebeğim benim...

"Sana çok güzel hediyeler aldım" ortamı şen tutmaya çalışsam da hiç başarılı olamıyordum. Benim de içim durgundu, ben de çok üzgündüm. Çünkü içinde bulunduğumuz durum gerçekten de fazla can yakan cinstendi.

"Gelmen bile beni mutlu ediyordu Lalin abla. Çok teşekkür ederim," diyen çocuk kalbimin en ücra köşesini kolayca fethetmişti.

"Bak bakalım beğenecek misin?" Diyerek kutuyu ona uzattım...

Bir süre kutuyla oyalanarak vakit geçirdikten sonra Eda'ya çevirdim bakışlarımı.

"Dediğim pasta ve mumlar hazırsa gidebiliriz." Evet, Eda'dan çok küçük, elde taşınması kolay bir pasta yapmasını ve yedi tane mum hazırlamasını istemiştim. Nedenini anlamasa da bir şey sormamıştı.

"Evet, canım hazır" dediğinde derince nefes koy verdim. Ve bakışlarımı sabahtan beri hiç konuşmayan ve çok fazla durgun gözüken Pamir'e çevirdim.

"Gidelim mi o zaman?" diyerek sorduğumda bir yandan da Fatih'in elini kavramıştım.

"Gidelim" derince nefes koy vererek ayağa kalkan adamın ardınca biz de ayağa kalkmıştık.

Barkın, Eda ve Fatih Barkın'ın arabasıyla gelirken, ben Pamir'le gidiyordum. Aslında Eda'ya işaret ederek Fatih'i arabalarına almalarını ben istemiştim. Belki Pamir"le konuşurum diye...

Fakat Pamir o kadar durgun gözüküyordu ki içim parçalanıyordu. Hiç alışmamıştım ben onu böyle görmeye.

"İyi misin ?"diye sordum sonunda dayanamayarak.

"Değilim." Boş bakan bakışları gerçekten de iyi olmadığının habercisiydi. Sanki konuşmamı bekliyormuş gibi aniden direksiyonu sağa çekerek arabadan inince ben de inmiştim hiç beklemeden.
Gözlerini bir noktaya dikerek bir süre öylece baktıktan sonra, acı dolu bir sesle konuşmaya başladı.

"Ağabeyim Yiğit'le ölümünden üç gece önce olan konuşmamız hiç aklımdan çıkmıyor biliyor musun? Bir toplantı yüzünden geç saatlere kadar dışarda kalmıştık o gün. Toplantı dışardaydı ve akşam yemeği gibi düzenlenmişti. Adamlarla anlaştıktan sonra onlar gittiğinde biz bize kalmıştık. Ağabeyim içki içmek istedi o gece. Genelde çok özel günler dışında bir kadehten fazla içmeyen ağabeyim, o gece sarhoş olmuştu. Çocukluğumuzdan başlayarak, yıllarca içimize attıklarımızı paylaştık o gece birbirimizle.
Bana ne dedi biliyor musun?" Dedi hafif duraksayarak. Bakışlarını gözlerime çevirerek bir süre gözlerimde oyalandıktan sonra devam etti can yakan sözlerine.

"Çok korkuyorum kardeşim, çok korkuyorum dedi. Nedenini sorduğumdaysa, ya ben de babamız gibi oğlumu babasız bırakırsam demişti gözlerinden yaşlar süzülerek. O zaman sözlerini çok umursamamıştım. Sonuçta yılların birikmişliğini konuşuyorduk, üstelik sarhoştuk. Fakat üç gün sonra onun ölüm haberini aldığımda yer gök inledi benim dünyamda. Baba gibi sevdiğim ağabeyimi kaybetmiştim ben. İşte o gündür düşünüyorum acaba hiss mi etmişti ağabeyim? Yoksa ölümle tehdit mi etmişlerdi onu da öyle konuşmuştu benimle." Yaralı bir adam vardı karşımda. İçini bana döken bir adam. Beni içini dökmeye layık bilen bir adam.
Gözünden süzülen damlalar beni mahvederek benim gözümden süzülen damlalarla birlikte akıyordu.

Hafifçe yerimi değişerek tam karşına geçtim. Ellerimle yanaklarını kavrayarak bu kez ben kuruladım gözyaşlarının ıslattığı yüzünü. Erkekler ağlamaz derlerdi ya? Aslında gerçekten birine değer veren erkek ağlardı.

"Çok üzgünüm Pamir, ama sen çok güçlü bir adamsın. Bazen diyorum ki keşke ben de senin gibi güçlü dursam hayata karşı," diyerek gülümsemeye çalıştım. Dediklerimden sonra bir süre öylece suratıma baktı sonra aniden bana sarılınca şaşırsam da ben de hemen kollarımı ona sarmıştım.

"Bazen hiç güçlü olmak istemiyorum," diye boynuma doğru fısıldamasını duysam da duymazlıktan gelmiştim. Bazı şeyleri görmezden gelmek, yaşanmamış saymak bazen çok yardımcı oluyordu yaşamımıza...

Ona sarılmak güvendi, huzurdu. Bunu çok iyi anlamıştım. Çok iyi hissediyordum kollarının arasında. Sanki hiç kimse kötülük yapamazdı burada bana. Buram buram burnuma dolan erkeksi kokusu tüm benliğimi rahatlatıyordu. Galiba bu adamı seviyordum ben. Her ne kadar kendime bile itiraf etmekten kaçsam da öyleydi işte.

Bir süre ona sarılarak kokusuyla ciğerlerimin bayram etmesine müsade ettikten sonra, ilk ayrılan taraf ben olmuştum. Ona kalsa mezarlığa bile gidemeyecektik.

"Daha iyi misin şimdi?" diye sordum aramızda mesafe açarak. Zira mantıklı düşünmem için etkisinden uzak olmalıydım.

"Evet, iyi geliyorsun bana," gözlerini kaçırarak yaptığı itiraf beni dumura uğratmıştı. Sonra kendime kızarak toparlanmayı başardım. Sanki ilani aşk etmişti. Basit bir itirafla bile bu kadar dağılıyorsam.

"Ne de olsa psikoloğum ben. İşim insanlara iyi gelmek," ne diyeceğimi bilemeyerek saçmaladığımda dudakları kıvrılmıştı. Hep kendimi rezil etmeyi başarıyordum zaten.

"Gidelim mi artık?" dedim gözlerimi kaçırarak. En iyisi kaçmaktı zaten. Hem içini de boşalttığına göre hafiflemiş olmalıydı.

"Gidelim, bakalım" diyen adam beni bir kez daha şaşırtarak arabanın ön koltuğunun kapısını benim için açmıştı. Şaşkınca gözlerimi birkaç kez kırpışdırtıktan sonra nihayet arabaya binmiştim. Halimi gören Pamir'se gülerek sürücü koltuğuna geçmişti. Böylelikle de mezarlığa doğru yola koyulmuştuk...

Nihayet mezarlığa vardığımızda bizi bekleyen Eda'ların yanına vardık. Onlara ait olan mezarlardan biraz aralı durmuştuk.

"Siz biraz bizi burada bekleyin, biz Fatih'le gidelim," dediğimde beni onaylamıştılar. Hazırlattığım pasta ve mumları alarak boşta kalan elimle de Fatih'in elini kavradım ve mezarlara doğru yürümeye başladım.

Melek Aksoy Karabulut ve Yiğit Karabulut'a ait mezarların önünde durduğumuzda pastayı ve mumu mezarın yanında olan taşa bıraktım ve Fatih'e odaklandım.

Ne yapacağını bilmez bir halde olan çocuğun dolu dolu olan gözleri annesi ve babasının mezarlarının arasında mekik dokuyordu.

"Bebeğim, anne ve baban nice vakittir seni bekliyordu. Onlarla konuşmayacak mısın?" dediğimde ağır ağır bana döndü buğulu bakışları.

"Ne konuşayım ki," dedi titreyen sesiyle, ağladı ağlayacak kıvama gelmişti çoktan.

"Onların yanında olmadığı bunca zaman onlara söylemek istediklerini anlat. İçinden ne geliyorsa onu söyle," dedim. Yeter ki konuş, susma. İçine atma.
Başını olumlu anlamda sallayarak bir kaç adım benden uzaklaştı ve mezarlara yaklaştı. Minik ellerini soğuk mezar taşlarında dolandırdı bir süre. Annesiyle babasının mezarının tam ortasında dayanarak içimi yakan kelimelerini sarf etmeğe başladı.

"Anneciğim, Babacığım ben geldim. Fatih. Bekledim, bekledim ama siz gelmeyince ben gelmek zorunda kaldım. Ama çok isterdim sizin benim yanıma gelmenizi. Bugün benim doğum günüm. Zaten biliyorsunuzdur. Ama aynı zamanda da size veda ettiğim gün.
En son sizi beş yaşım olan doğum günümde sabah görmüştüm. İkinizde pastaya mumlar dizerek odama gelmiş, doğum günü şarkısı söyleyerek uyandırmıştınız beni... En son o sabahı hatırlıyorum işte. Sonra akşam döneceğinizi diyerek gittiniz, ama bir daha asla dönmediniz. Bir daha da dönmeyeceksiniz. Sizi çok özledim biliyor musunuz? Sizinle yeniden uyumayı, bana masal anlatmanızı, ne çok isterdim. Ne çok isterdim babacığım yeniden seninle topla oynamayı. Ne çok isterdim anneciğim yeniden bana güzel kurabiyeler yapmanı. Birlikte pikniğe gitmeyi, okul veli toplantılarıma sizin gelmenizi, tatillerde sizinle tatile çıkmayı çok isterdim çok. Bana yavrum diyerek yeniden saçlarımı okşasana anne, ya da aslanım diyerek omuzlarına kaldırsana yine beni baba." Hıçkırarak ağlayan çocuğa doğru ilerledim. Kolumu beline sararak bedenime yasladım bedenimi.

"Duyuyorlar mı beni Lalin abla? Çok özlediğimi görüyorlar değil mi?" O kadar masum bakıyordu ki yeşilin en güzel tonunda olan gözleri. Yüreğime sokarak hiç çıkarmak istemiyordum onu.

"Tabii ki küçüğüm, duyuyorlar, görüyorlar seni," dedim saçlarını okşayarak.

"Onlar da beni özlemiştir değil mi?" Gözlerimden akan yaşları silme gereksinimi duymadan onayladım onu.

"Elbette, özlemişlerdir. Hem de çok fazla." Dediğimde yaşlı gözlerine rağmen buruk bir gülümseme oluştu suratında.

"Doğum günü pastanın mumlarını anne ve babanın yanında üflemek ister misin?" Dediğimde hevesli bir şekilde başını onaylamakla yetinmişti.

Hemen üzerinde mumlar olan pastayı kavrayarak mumları çakmakla yaktım.

"Dilek tut bakalım," dedim gülümseyerek.

"Anne ve babamın cennette huzurla yaşamalarını diliyorum," diye fısıldayarak mumları üfleyen çocuğun masum dileği içimi parçalamıştı. Çok masumdu çocuklar gerçekten.

"Doğum günün bir kez daha kutlu olsun bebeğim," pastayı yere bırakarak kollarımı açtığımda gözyaşlarını serbest bırakarak kollarıma sığındı. Başını omuzuma yaslayan çocuk kollarını da boynuma dolamıştı. Bu esna da elimle Pamir'lere işaret ederek yanımıza çağırmıştım.

"Anne ve babam da beni çok özlemiş biliyor musun amca?" diyerek Pamir'e doğru giden çocuğun saçlarını okşadı Pamir.

"Evet, aslanım biliyorum," diyerek yanıtlamıştı Pamir...

Bir süre de amcası ve halasıyla birlikte konuştu Fatih anne ve babasıyla. Birlikte anılarını anlattılar, güldüler, ağladılar. Sonda sımsıkı sarıldılar bir birilerine. Sanki Yiğit ve Melek'e söz vermek ister gibi. Gözünüz arkada kalmasın der gibi. Emanetlerine çok iyi sahip çıktıklarını göstermek ister gibi...

"Artık gitmek vakti geldi," dedim Fatih'e doğru.

"Biraz daha kalsaydık," dediğinde şaşırmıştım. Allah aşkına gelmemek için ayak direten, bin bir bahane üreten Fatih neredeydi?

"İstediğin zaman yine gelirsin halacığım," diyen Eda'ya başını sallamakla yetinmişti. Ama hiç gitmek istemiyordu.

Sonra dönerek mezarların soğuk taşına birer öpücük kondurdu, taşlar üzerinde avuç içini gezdirmeyi ihmal etmeyerek.

"Şimdi gidiyorum, ama yine geleceğim. Bu kez söz veriyorum bu kadar uzun bekletmeyeceğim sizi," içimizi yakan son sözlerini de söyledikten sonra oradan uzaklaşmaya başladık...

Arabanın önüne vardığımızda Barkın Fatihle arabaya binmişti bizim konuşmamıza fırsat sunmak için.

"Ee Lalinciğim başarılı oldu mu seans sence? Fatih ne kadar üstesinden geldi?" Diyerek merakla cevap bekleyen Eda'yı buldu bakışlarım

"Açık konuşursak Fatih düşündüğümüzden de çok daha olgun bir çocuk. Onunla geçirdiğim bu üç aya yakın süre de çok değişti ki bunu siz de fark ediyorsunuzdur. O yüzden genel anlam da çok iyi ilerledik bu üç ay boyunca. Hatta bir kaç yekun seanstan sonra ihtiyaç bile kalmaya bilir seanslara devam etmemize. Şu anlık net olarak ne zaman bitireceğimizi söyleyemesem de, inanın çokta uzak değil o gün," dediğimde kocaman gülümsemişti Eda.

"Yaa, çok sevindim. Demek artık seanslara ihtiyacı olmayacak Fatih'in," dediğinde alıngan bir edayla dudak büktüm.

"Benden bu kadar çabuk kurtulmak istediğini bilmiyordum açıkçası" dedim alıgan ses tonuyla. Pamir'e baktığımda büktüğüm dudaklarıma bakarak kaşlarını çattığını gördüm.

"Senden kurtulmak istemek mi? Asıl sen benden kurtulamayacaksın Lalinciğim. Bulmuşum seni bırakır mıyım öyle kolay," dediğinde Eda dayanamayarak kıkırdamıştım.

"Evet, benim gibi muhteşem bir insandan kim kurtulmak ister ki," dedim egomu tatmin ederek. Anında gözlerini kısmıştı Eda.

"Ego koksa da sözlerin, haklısın. O yüzden diyecek bir şey yok." Diyerek bana sarılan Eda'ya ben de sarılarak cevap verdim.

"Şaka bir yana çok sağ ol Lalin. Fatih'in bu konuma gelmesinde çok emeğin geçti," diyen Eda'dan ayrılarak gülümsedim.

"Teşekkür etme güzelim, ben sadece işimi yaptım." Dedim gerçek düşüncelerimi söyleyerek.

"Çok güzel yaptın ama. Neyse artık eve gitmenin vakti geldi." Diyerek arabalarına doğru ilerleyince Eda, yeniden ikimiz kalmıştık beni ve duygularımı karmakarışık eden adamla.

"Gidelim mi biz de?" sessizce beni izleyen Pamir konuşmayınca olaya el atmak zorunda kalmıştım.

Oysa sadece başını sallamakla yetinerek benim için bir kez daha arabanın kapısını açmıştı...
••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

🦋
••••

Bir bölümün de sonuna geldik. 29.09.2020

İnşallah sık sık bölümler atarak sizi sıkmıyorum ve severek okuyorsunuz bölümleri.

Oy ve yorumlarınızı eksik etmeyin lütfen.

Sağlıcakla kalın💚

 

Bölüm : 26.02.2026 00:53 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...