26. Bölüm

~Bölüm:25~

Parvin Ağardan
papatyahikayeleri

Medya: Zeynep Bastık ft. Can Ozan - Toprak Yağmura💫

🦋
•••••

*Ve kederi de yaşamalısın, namusluca, bütün benliğinle.
Çünkü acılar da sevinçler gibi olgunlaştırır insanı...
(Ataol Behramoğlu)
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

Lalin'den:
••••••••••••••

Hani bir evre vardır ya, toparlanmaya çalıştıkça diğer taraftan dökülür, sıkı sıkıya tuttuğun her şey elinde tuz buz olur, kırıklarını birleştireyim dersin daha çok dağılır.

Şu an hepimiz tam da bu evredeydik. Özellikle Pamir, yaralı adamım.
Çaresizliğin elli tonunu tatmış adamım, yine ve yeniden çaresizliği iliklerine kadar hissediyor...
Titreyen elleri, dolan gözleri, bilinmezlikle odada attığı adımlar...
Ne yapacağını bilmez bir halde elini saçlarına daldırıyor, odada volta atıyordu.

"Buna nasıl cesaret eder o şerefsiz? Ayrıca korumalar neredeydi, sen neredeydin de onu kaçırıyorlar?" diye yaralı aslan misali kükremişti resmen.

"Ağabey, eve bugün benden önce gelmiş, haber vermeden bana." Evet, sana sürpriz yapmak için öyle yapmıştı. Fakat nereden bile bilirdik böyle olacağını.

"Bulalım onu, lütfen. Nefes alamam ben onsuz" diyen Barkın'ın durumu içler acısıydı. Bense sadece usulca dökülen gözyaşlarımla kenarda durarak olayları izliyordum. Ne de zormuş çaresizlik, eli kolu bağlı kalmak, ne yapacağını bilemez bir halde olmak.
Zira Pamir'i çok daha iyi anlıyordum şimdi.

"Bulacağız, başka şansımız yok," diyen adam cebinden telefonunu çıkararak bir kaç düğmeye tuşlamıştı.

"Hemen yanıma gel, salondayım," diyerek karşı tarafın cevap bile vermesini beklemeden telefonu kapatmıştı.

Beş dakika kadar sonra Cesur'un salona gelmesiyle, Pamir'in aradığı kişinin Cesur olduğunu anlamam uzun sürmemişti.
Demek ki o şerefsiz adam hedef gibi beni göstererek yanıltmak istemişti bizi. Ve başarmıştı da. Asıl hedef Eda'ymış. Fakat içimden bir ses diyordu ki, bu kadar basit değil, daha büyük oyunlar dönüyor ortada. Sadece içimde olan sesin beni yanıltmasını istemekten başka çarem yoktu.

Odada hararetli bir şekilde giden konuşmalara az sonra Mehmet, ve tanımadığım birkaç koruma daha katılmıştı. Ne yapacaklarını, onların nerede olabileceklerini konuşuyordular.

Fakat az sonra odada yankılanan tiz telefon sesi tüm karmaşayı yerle bir ederek, odayı sessizliğe mahkum etmişti. Zira Pamir'in telefonuna arayan kişi o adamdan başkası değildi.

"Kardeşim nerede?" diye direk konuya dalarak açmıştı telefonu Pamir.

"Biraz sabırlı olmalısın Karabulut, zaten onun için aramıştım. Az sonra atacağım konuma gelirsen kardeşini bulabilirsin," hoparlörde olan telefondan çıkan alaylı sesin sahibinin artık akli dengesinin yerinde olmadığından emin olmuştum.

"At şerefsizin evladı, at" diye tıslayan Pamir'e alaylı bir cevap vererek telefonu kapatmıştı. Fakat Pamir kesinlikle gitmemeliydi. İçimde acayip hisler dolaşıyordu ve giderse çok kötü şeyler olacakmış gibi hissediyordum.

Çaresizlikle, ara ara ne yapılması ile ilgili konuşmalarla geçen on beş dakikanın sonunda Pamir'in telefonuna gelen bildirim sesiyle nefesim kesilmiş, kalbim teklemişti.

Mesajı okuduktan sonra ateş saçan gözlerle emirler yağdırmağa başlamıştı.

"Mehmet, sen ve bir iki koruma burada kalın ne olur ne olmaz diye, Cesur sen hazırlıklara başla en geç yirmi dakikaya çıkmak istiyorum." Emirlerini sıraladıktan sonra bakışları beni bulmuş, hızla hanıma yaklaşmıştı.

İki eliyle yanaklarımı kavrayarak yanaklarımda olan ıslaklığı kurulamış, alnıma bir öpücük kondurmuştu.

"Pamir, içim hiç rahat değil, gitmesen mi acaba? Başka bir şeyler yapsak," dedim umut dolu fısıldayışımla, çünkü gideceğini çok iyi biliyordum.

"Güzelim, biliyorsun gitmem lazım, kardeşim mevzu bahis. İçin ferah olsun Eda'yı da alarak geleceğim," diyerek yanaklarımda olan ellerini ellerime indirerek, ellerimi kavramış ve dudaklarına götürmüştü. Koklayarak, öpücükler sıraladı ellerime.

Bense sadece başımı olumlu anlamda sallamakla yetindim. Çünkü gidecekti, ayrıca kardeşiydi kim olsa giderdi. Fakat içimde çığlık çığlığa bağıran bir ses vardı ki, daha başka oyunların döndüğünü söyleyip duruyordu. Zira iki tehdit mektubunun biri Pamir'e direk geliyor, biri benim çantama atılıyordu. Basit bir kaçırma için bunlara ne gerek vardı ki.

Fakat hiçbir şey söylemedim, o şu anda mantık yürütecek durumda değildi. Benim de açıklama yapmak için yeterince kanıtım yoktu. Hislerim beni yanıltmışta olabilirdi. Sadece ellerimizin temasını keserek, nasıl uzaklaştığını izlemekle yetindim. İçimde baş kaldıran kocaman yangınları görmezden gelerek.

Pamir gittikten sonra bitik bir durumda resmen çökmüştüm. Eda'ya mı üzüleyim, onların da gitmesine mi bilemiyordum. Ya birine bir şey olursa, o zaman ne olacaktı.

"İyi misiniz siz?" diyen ses beni düşüncelerimden ani çıkardığı için hafif irkilmiştim.

"Bilmiyorum, Burçin, bilmiyorum," dedim yakınarak. Çokça çaresiz hissediyordum.

"Otursana yanıma" dedim Burçin'e doğru bakarak, o da ikiletmeden yanımda oturmuştu.

"Hemşireydin değil mi sen?" değil mi sen diye sordum ölüm gibi sessizliği bozarak. Daha çok aklımı dağıtmak istiyordum.

"Evet, bu yıl mezun oldum. Birkaç hastaneye baş vurdum. Cevap bekliyorum," dediğinde gülümsemiştim.

"Ne güzel, hayırlı olsun" dediğimde sağ ol anlamında başını sallamıştı.

"Lalin abla neden gelmedin, seni bekliyordum," diyerek merdivenleri inen Fatih'le unuttuğum çocuk aklıma geldi. Ben ona geleceğim şimdi demiştim değil mi?

"Unutmuşum bebeğim, gel sen böyle" diyerek yanıma çağırdığımda hemen de gelmişti zaten.

"Amcamlar nerede? Gittiler mi?" diyen çocukla ertelemek isteyip de yapamadığım sorunlar su gibi çarpmıştı suratıma.

"Acil bir işleri çıkınca gittiler canımın içi," diyerek yanaklarına öpücük kondurdum.

"Lalin abla, sizde yediğim kurabiyelerden yapsak mı? Birlikte?" ah ama ben seni nasıl geri çeviririm.

"Tamam bebeğim" dediğimde Burçin ben ve o mutfağa doğru ilerlemeye başlamıştık bile...

Bir buçuk saat kadar mutfakta vakit geçirmiştik. Fatih'i çokça eğlendirmiştik. Ama benim içim içimi yemişti, Pamir'lerden hâlâ haber yoktu ve aramaya da çekiniyordum.

Son olarak mutfağı toparlayınca aniden atılan iki el silah sesiyle elimdeki bardak yeri boylamıştı.
Fatih hemen bana doğru koşmuştu.

"Lalin ablaa" korku dolu nidasına cevap veremedim. Mutfaktan bahçeye baktığımda gördüğüm manzarayla şok olmuştum, Mehmet yaralanmıştı. Ondan daha önemlisi tanımadığım bir sürü adam bahçemizdeydi ve Eda'nın elleri bağlı bir durumda ellili yaşlarının başlangıcında olduğunu tahmin ettiğim bir adam tarafından eve doğru getiriliyordu... Ayrıca Pamir ve Barkın, korumalar yoktu. Bu adam bizi tuzağa düşürmüş olmasın? İçimi yiyen hislerin nedenini şimdi anlıyordum...
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

Pamir'den:
••••••••••••••••

"Ağabey, attığı konumda olan yere varmamız bir saatten fazla zaman alır. Neden bu kadar uzak yer seçmiş ki o it," diye soran Barkın tamda yola çıktığımızdan aklımı kurcalayan soruyu sormuştu. Amacı neydi de o adamın Eda'yı o kadar uzak bir yere götürmüştü.

"Bilmiyorum oğlum, tek derdim Eda'mı oradan sağ salim çıkarmak," dedim acı dolu ses tonumla...

Ailemin, küçüklüğümün, anne ve babamın, çocuklukta ki mutlu hayatımın tek hatırası, tek yadigarıydı Eda, onu da kaybedersem eğer ben asla toparlanamazdım bir daha.

Canımdı o benim, en acı zamanlarımızı birlikte geçirerek birbirimize, yaralı kalplerimize kendimiz merhem olmaya çalışmıştık.

Önce çok küçükken annemi kaybetmiştik, annem de Eda gibi kıvırcık saçlı, boncuk gözlü bir kadındı. O zamanlar ben on bir, Yiğit ağabeyim on beş yaşında, minik kardeşim Eda'ysa daha altı yaşındaydı. En çok o üzülmüştü annemin erken gidişine, annemle en az vakti de o geçirmişti. O yüzden minik kalbi yaralarla dolu bir çocuk olmuştu hep.

Annemin ölümünden sonra, babamı da kaybettik. Bedenen yanımızda olsa da ruhen yoktu. Pislik adama dönüşmüştü babam. Annemi çok büyük bir aşkla severek evlenmişti. Annemin ölümüne kadar onların musmutlu aşklarıyla büyümüştük biz.

Fakat annemde oluşan ciddi kadınsal hastalıklar sonucu onu kaybedince babam da tanınmaz hale düşmüştü. Hayattan intikam alıyordu kendi çapında.

Derler ya kadın gitti, adam bitti...
İşte babam da annemin zamansız gidişine dayanamamıştı.

Buradan başlamıştı zaten ailemizin başını saran tüm felaketler, babam o Selim itinin canını nasıl yakmışsa artık zamanında, adam aklı dengesini kaybetmişti. Hâlâ babamın yaptıklarını unutamıyordu...

Sonra minik kıvırcığımla birlikte üç yaralı kardeş tam toparlandık demiştik ki, babamı gerçek anlamda kaybettik. Yeniden çöktük... Bu kez toparlanmamız yıllara mal oldu.

Fakat bir yerlerden başladık işte yine toparlanmaya, okuduk, ağabeyim evlendi. Fatih'imizi aldık kucağımıza.

İşte böylece her şeyin yoluna girdiğini zannetmiştik. Artık acılarımız içimizdeydi, en azından mutlu olmak için sebepler bulabiliyorduk...

Fakat durmadılar, acıttılar canımızı, toparlandığımız yerden vurdular bu kez de. Yiğit ağabeyimi, Melek yengemi aldılar bizden. Fatih'im tek gece de hem öksüz, hem yetim kaldı...

Babamdan sonra bize büyüklük eden ağabeyimin ölümüyle yanıp, kül olduk Eda'yla birlikte...

Yine birbirimize şifa olmak ister gibi bir birimize tutunduk, bu kez bir de bize emanet bir çocuk vardı.

Hayatımızın her engabesinin üzerinden birlikte gelmiştik Eda'yla biz. Hayat bizi her savurduğunda, inat ederek bir şekilde ayağa kalkmıştık, boncuk bakışlı kıvırcığımla birlikte...
Beni bile o toparlıyordu çoğu zaman. Benim içime çekilerek hayattan soğuduğum her anda içimi sıcacık eden gülümsemesiyle beni de toparlıyordu minik kardeşim. Fakat o gülümsemenin altında yatan enkazları da bir tek ben görebiliyordum. Bir tek ben anlıyordum onu.

Şimdi ben hayatımın anlamını, acılarımın arkadaşını, hayat yolumda her anımın şahidini, miniğimi kaybetmeye nasıl dayanırdım?
Yaralı kalbim bir yaraya da nasıl katlanırdı?

Ölüm gibi geçen yolculuk sonunda bitmişti. Arabadan inerek depo gibi bir yerin önünde durmuştuk.

"Oğlum bir dur, dikkatli olalım" anında depoya doğru ilerleyen Barkın'ı durdurmuştum. Tamam ben de bir an önce içeri girmek istiyordum, fakat tuzağa da düşebilirdik.

Sakin adımlarla deponun içerisine girdiğimiz anda şok yaşamıştık. İyi de bu depo boştu.

"Allah kahretsin" diye bağıran Barkın'ın sesi boş depoda yankılanmıştı.

"Hay sikeyim; ne yapmaya çalışıyor bu orospu çocuğu" diyerek telefonumu çıkardım ve soysuzun numarasını tuşladım.

"Demek depoya vardın Karabulut" alaylı çıkan sesi zaten tepemde olan sinirlerimin iyice artmasına sebep olmuştu.

"Ne yapmaya çalışıyorsun sikik herif. Eda nerede?" diyerek bağırmıştım.

"Şşh, sakin ol. Birazdan Eda nerede bileceksin" diyerek telefonu suratıma kapatmıştı. Lan bu ne yapmaya çalışıyordu.

"Ne diyor, Eda nerede? Çıldıracağım Allah'ım" diyerek saçlarını çekiştiren Barkın'ın durumu gerçekten kötüydü. Aklını yitirmesine ramak kalmıştı.

"Bilmiyorum kapattı şerefsiz" dediğimde sinirle duvara yumruk atmıştı.

"Lan var ya, Eda'mın saçının teline zarar gelirse, o pezevenki sikmezsem adam değilim" Barkın'ı ilk kez bu kadar ağır küfürler ederken görüyordum. Ama dediklerini o yapmasa bile ben yapacaktım nasıl olsa. Tam cevap vereceğim sırada telefonuma gelen mesaj sesiyle Barkın da iki büyük adımda yanıma yaklaşmıştı.

Attığı videoyu açtığımda dünya başıma yıkılmıştı sanki. Video da bizim evdeydiler ve Eda da oradaydı.

"Sürprizimi beğendin mi Karabulut?" diyerek videoyu sonlandıran adamı kesinlikle öldürecektim.

"Oyun kurmuş şerefsiz, bizi buraya çağırmakla eve kolayca girmiş. Biz bunu nasıl akıl edemedik. Allah kahretsin." diyerek haykıran Barkın ne yazık ki haklıydı. Bunu nasıl düşünememiştim. O şerefsizin tuzağına nasıl düşmüştük.

"Yürü Barkın, yürü. Yetişemezsek bunun vebaliyle yaşamayız" diye çaresiz bir şekilde fısıldadığımda arabaya doğru koşmaya başlamıştık bile.

"Seni elime bir geçireyim, bunun hesabını soracağım" diyerek bağırmış, sonraysa vakit kaybetmemek adına arabayı çalıştırmıştım.... Sonu ölüm bile olsa onlara yetişmeliydik.
•••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••••

Lalin'den: (devam)
••••••••••••••••••••••••••

Sımsıkı Fatih'e sarılmış bir durumda salonda oturuyorduk. Eda'nın da ellerini çözmüş, yanımıza oturmasına izin vermiştiler. Korkudan kolumum altında tir titreyen çocuğun hali içler acısıydı. Dışarda yaralı olan Mehmet'in durumunu düşünmek bile istemiyordum.

Şimdi Pamir'e videomuzu çekip atan adamı elimde olsa düşünmeden öldürürdüm. Tuzak kurmuş şerefsiz, şeytanın bile aklına gelmeyecek türde olan şeylerle uğraşıyordu ya neredeyse babam yaşında olan adam.
Ve ben ne yazık ki bu kez de hislerimde yanılmamıştım.

Tam bu esnada Fatih'e doğru gelen adamlardan birini fark etmemle hızla ayağa kalkarak Fatih'in önüne geçmiştim.

"Sakın, ona dokunmayı aklının ucundan bile geçirme," dediğimde parmağımı tehdit eder gibi sallayarak. Neyime güveniyordum hiçbir fikrim yoktu, tamamen refleksif davranışlar sergiliyordum.

"Öyle mi? nasıl engel olacakmışsın bana?" alaylı çıkan sesiyle hala Fatih'e doğru ilerlerken hızla önüne geçmiş ani hareketle suratına tokat atmıştım. Beklemediği o kadar belliydi. Yoksa izin verir miydi bu kadar kolay şekilde ona vurmamı.

"Seni orospu bana tokat atarsın ha" diyerek saçlarıma asılan adamla inlemiştim. Fakat amacıma da ulaşmıştım. Amacım dikkatini Fatih'ten yayındırmaktı.

Suratıma attığı okkalı tokatla kafam yana düşmüş, dudağım patlamıştı. Kanın metalimsi tadı tamağımdaydı.

"Ellerin kurusun senin, ne yapıyorsunuz ya? Adamlık mı bu? Gelmiş iki kadın, bir çocuğu burada tutsak ediyorsunuz" sinirle bağıran Eda'nın sesine Fatih'in hıçkırıkları da karışmıştı. Eda'nın da suratında tokat izleri vardı, dudağı da patlamıştı. Onu da hırpaladıkları çok belliydi.

"Mirza, bırak kızı" diye uyaran yaşlı şerefsizden sonra Mirza denilen adam beni hırsla yere savurmuştu.

Hiç vakit kaybetmeden ağlayan çocuğa doğru atılarak onu göğsüme sıkmıştım.

"Lalin abla korkuyorum ben" dediğinde artık ben de ağlıyordum.

"Bebeğim ben buradayım sana bir şey olmasına asla izin vermem," dedim kendimden emin bir sesle. Ölümü bile göze alırdım ama ona bir şey olmasına asla izin vermezdim.

"Acıyor mu?" diye sordu bu kez kanayan dudağıma bakarak.

"Hayır bebeğim, acımıyor. Şimdi sen sakin olarak güzel şeyler düşün. Birazdan amcan gelip bizi kurtaracak" dedim içimden dualar ederken.

"Gelecek değil mi?" dediğinde umut kırıntıları barındıran sesle, içim parçalanmıştı.

"Gelecek tabii" dedim, gelecekti ondan kuşkum yoktu. Fakat buradan yara almadan çıkmayı başaracaktık mı işte onu bilmiyordum.

"Pamir Karabulut da geldiğine göre asıl oyun başlasın" dediğinde hızla kafamı çevirerek salondan içeri giren Pamir ve Barkın'a baktım.

"Lan şerefsiz, adamsan bırak onları teke tek hesaplaşalım" dediğinde adam şuh bir kahkaha koy vermişti.

"Senin baban olacak o şerefsiz Karabulut var ya, beni öyle bir yaktı ki zamanında içim kor misali hala yanıyor" ne yapmış olabilirdi ki bu adamı bu hale düşürecek kadar.

"Ne yaptı anlat artık, yıllardır bir sohbettir dönüyor ortada, hiçbir boktan haberimiz olmaya olmaya vebal ödüyoruz burada," diyen Pamir o kadar acı konuşuyordu ki dişlerini sıkıyor, sık sık nefesler alıp veriyordu.

"Benim ailemi dağıttı, şerefsizce hırsı yüzünden kızımın ve karımın ölümüne sebep oldu, oğlum Barış'ta yaşadıklarını kaldıramayarak hastalandı. Hepsi senin babanın alçakça nefsi, kendini beğenmişliği yüzünden oldu. Ne yaparsam yapayım içim soğumadı yıllarca. Barış'ımın halini her gördüğümde içimdeki intikam hırsı birazda alevlendi," diyen adamın dedikleri bende deprem etkisi yaratmıştı. Pamir'in babası bu kadar mı kötüydü?

"Bunların hiçbiri bizim suçumuz değil, adamlığın varsa topla adamlarını da siktir git buradan" diye tıslayan Pamir adamın başına gelenlerden etkilenmiş gibi durmuyordu, ya da yine duygularını ustaca saklıyordu.

"O kadar kolay mı lan. Baban yetmezmiş gibi sen de yıllardır yoluma taş koyuyorsun. Her girdiğim ihalenin altından sen çıkıyorsun" dediğinde Pamir'de şaşırmıştı.

"Şerefsiz, ikimiz de işimizi yapıyoruz, ben alıyorsam her ihaleyi senin beceriksizliğin yüzünden" demişti haklı olarak, iş dünyasını neden özel hayata katıyordu bazı insanlar hiç anlamıyordum.

"O zaman şimdi bu beceriksiz adamın neler yapabileceğini gör," diyerek adamına işaret edince adam silahı Fatih'e doğru tuşlamıştı. Aman Allah'ım Fatih!

Fakat tam o anda öyle bir şey oldu ki her kes şaşkına döndü. Elinde silah olan biri içeri girdiğinde dışarıda olan adamlardan biri de onun arkasıyca nefes nefese bir şeklide içeri atmıştı kendini.

"Ağabey engel olmadık. Bir şekilde öğrenmiş burada olacağımızı" diyen korumaya başıyla çıkmasını işaret etti. Kendisi de çok şaşkın gözüküyordu. İçeri giren adam çok acayip tavırlar sergiliyor, etrafına garip bir şeylere bakıyormuş gibi bakıyordu.

"Şimdi de bunu mu yapacaksın baba. Yetmedi mi alınan canlar, dökülen kanlar" diyen adamın dediklerini idrak ettiğimde bu garip adamın, Selim itinin hasta oğlu olduğunu anlamam uzun sürmemişti.

"Oğlum sen nasıl geldin buraya, senlik bir durum yok ortada hadi dışarı çık" diyordu sanki küçük bir çocukla konuşuyormuş gibi, Selim.

Fakat adam deli gibi başını sağa sola sallayarak elindeki silahı kafasına sıkınca herkesten korku ve şaşkınlık dolu nidalar dökülmüştü.

"Ben böyle yaşamak istemiyorum , bıktım sizin kirli, entrikalı dünyanızdan. Dün konuştuklarınızı duydum adamlarınla. Yetmez mi bu kadar kan? Kir? Acımız bize yetmezmiş gibi birde hırsınız yüzünden acımızın üstüne acı ekleniyor her an" dedi adam duraksaya duraksaya, kelimeleri zor toparlıyor, gözlerini kocaman açıyordu konuştukça. Devrik kurduğu cümleler aslında çok şey ifade ediyordu.

"Oğlum, dur yapma, tamam bir şey yapmadan gideceğiz buradan" diyen babasının gözünden geçen korku elle tutulur cinstendi.

"Hayır, yaşamak istemiyorum ben" diye aniden bağıran adam silahı daha da sıkmıştı kafasına.

"Eğer kendini vurursan ben de hiç düşünmeden çocuğu vururum. İndir o silahı," babasının dediği şeylerle kocaman açılmıştı gözlerim. Aman Allah'ım Fatih. Gerçekten de silahı yakın oturan ben ve Fatih'e taraf doğrultunca dünyam şaşmıştı.

"Lan indir o silahı" diyerek ileri doğru atılsa da Pamir fazla ileri gelememişti. Sadece parmağını sıksa ateş açılacaktı. Ayrıca o itin adamları da Barkın ve Pamir'in etrafını sarmıştı. Barkın'ın haliyse perişandı. Eda ondan da beter.

"Ben öldükten sonra ne olacaksa olacak, sadece ölmek istiyorum. Baksana annem beni çağırıyor baba, görmüyor musun? İşte tam karşımızda küçük kardeşimin elinden tutarak bize bakıyor" deli gibi bir noktaya bakarak gülen adam gerçekten ruh hastasıydı. Ama anlattıklarına yürek dayanmıyordu.

"Oğlum, dur yapma sakın Barış sakın" dese de adam utanmaz gibi hala silahı Fatih'e doğrultmuştu.

"Geliyorum anne, o kadar çok özledim ki sizi. Ama az kaldı kavuşmamıza" demişti son kez.

Ondan sonrası mı?
Açılan iki el silah. Odada yankılan ölümün sesinin biri Barış'ın silahından, diğeriyse Mirza denilen itin silahından çıkmıştı.

Kendimi Fatih'in önüne siper edişim.
Ölüm olsa bile onu koruyacağıma söz vermiştim. Zaten silah Fatih'e doğrultulduğu andan tetikte bekliyordum olası bir duruma karşı.

Selim'in Barış diye haykırışları, Pamir'inse Lalin diye haykırışlarının karmaşası.

Ondan sonrası yoktu, ondan sonrası karanlık, hiçlikti. Hatırladığım son şeyler feryat figan hıçkırık sesleri, adımın haykırışlarıydı...






🦋
•••••

Bu bölüm de biraz geçmişten de bahsettik, umarım aklınızda soru işareti kalmaz ve bölümü beğenirsiniz.

Açıkçası yazarken olayları toparlamak için çok zorlandım, umarım severek okursunuz.

Oy ve yorumlarınızı beni mutlu eder çook. Eksik etmeyin lütfen.

Sağlıcakla kalın ❤❤❤

13.10.2020.

 

Bölüm : 27.02.2026 22:35 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...