
1.BÖLÜM:
“Ne Tarafa Bayılayım Mesela?”
Hayat, bir düğüm çözme sanatıysa… benimkinin ipi önce boynuma dolanırdı. Ama sonraları öğrenmiştim; bazı düğümler çözülmez, olduğu gibi kalırdı.
Adım Melek. Hayatla bozuşalı çok oluyor ama hâlâ barış çubuğu uzatıyorum. Üstelik rujumla aynı renkte!
Küçüklüğümden beri hayal kurmayı severdim. Dünyayı değiştirebileceğime inanırdım. Her şeyin mümkün olduğu zamanlarda hayallerim de parıl parıldı. Renkleri ise en sevdiğim; toz pembe! Zengin bir ailenin çocuğu olmak, birçok kapıyı daha ben onları fark etmeden açmıştı. İstediğim hemen her şeye sahip olmuştum. Oyuncaklar, okullar, seyahatler ve çok daha fazlası… Ama bir şey eksikti. Adını koyamadığım bir boşluk, gülümsememin ardına sığınmış gizli bir iç titremesi gibi….
İnsan her şeye sahip olup yine de hiçbir şeye sahip olamayabiliyordu.
Zamanla hayallerim bir toz bulutu gibi uçuşmuştu. Yükseldikçe gözden kaybolurken önce renklerini kaybetmişlerdi ve sonra seslerini… Artık beni heyecanlandırmayan hedeflere dönüştüklerinde ise yalnızca yapılacaklar listesine benziyorlardı. Kutusu işaretlenecek, sonra bir sonrakine geçilecek...
Bir gün mutluluğu hep ileriye ertelediğimi fark etmiştim. Sanki bir gün gerçekten yaşayacaktım da şu an sadece prova yapıyordum. Ama sahne hiç başlamıyordu. Ve ben… hâlâ bekliyordum.
Tabii bu bekleme esnasında en sevdiğim eylemleri gerçekleştirmeyi ihmal etmiyordum; gezmek, gezerken dedikodu yapmak, alışveriş yapmak, alışveriş yaparken dedikodu yapmak, sosyal medyaya bolca fotoğraf atıp sevgili takipçilerimden beğeni toplamak, dedikodu yapmak, pembiş tırnaklar yaptırmak, pembiş tırnaklar yaptırırken dedikodu yapmak ve tabii güzellik uykusu... Ama bir bakalım neden horoz kardeşin totosunda pirelerin uçuştuğu saatlerde ben yatağımda bilmem kaçıncı kez döndüğüm halde uyuyamamıştım. Çünkü hemen yan odamda takribi ondokuz yaşlarında, medeniyete adım atamamış bir manda yavrusu yaşıyordu. Tabii buna yaşamak denirse… Kendisi ergenliğin doruklarında olduğu için biz normal insanların günlük yaşantısını sürdürdüğü saatlerde uyur, uykuda olduğumuz saatlerde ise depara kalkardı.
Bir konuda anlaşalım; bazı erkek çocukları bir yaştan sonra kati suretle ev ortamında yaşamaya uygun değil! Özellikle benim kardeşim gibi olanlar hiç değil! En iyisi yemini suyunu verip doğal ortamına salmak… Geri dönüşüm kutusu gibi; hem doğaya hem bize iyilik. Aksi, sinir sisteminize hasar, huzurunuza balta, hatta idrar yollarınıza enfeksiyon olarak bile geri dönebilir…
Daha fazla dayanamayacağımı anlayınca sinirle yataktan çıkıp saate baktım. Cidden mi! Saat altıyı sadece ve sadece sekiz dakikacık geçerken bu gürültüyü yapıyor olmaz, değil mi?
Yatakta dönüp durmaktan çarşamba cadısına dönen saçlarımı geriye attırıp pembe tüylü terliklerimi ayağıma geçirdiğimde hatırı sayılır uzunluktaki tırnaklarımı açıp açıp kapattım. Birazdan kardeşim olacak o yaratığın kas yığını omuzlarında derin çizikler bırakmaya hazırlar!
Odasına daldığımda tahmin ettiğim manzarayla karşılaştım karşılaşmasına ama yüzüme çarpan kokuyla bir an sendeledim. Nasıl tarif etsem? Parfümlerle fazlasıyla haşır neşir olduğumdan konuya doğrudan oradan gireyim; bir kokunun üç temel notası olur. Üst nota açılış kokusu; çabuk uçar ama ilk izlenimi yaratır. Orta nota, karakteri ortaya koyar; kokunun ruhu orasıdır. Alt nota ise son vuruş; en kalıcı, en derin iz bırakan kısım.
Sevgili kardeşimin odasında beni yere seren karışıma gelirsek…Bu kokunun üst notasında bayat cipsin sıcak esansı vardı. Orta notası, acımış ayak kokusuyla terin zarif(!) bir birlikteliğinden oluşuyordu. Ve alt nota... Buram buram saman ve tezek. Tam anlamıyla bir ahır.
Saten sabahlığımın eteğiyle burnumu kapattıktan sonra, “Hıyar Can!” diye bağırdım.
Ama beni duymadı, tabii ki. Karşısında düşman askeri varmış da kalan son gücüyle vatanı kurtarıyormuş gibi kum torbasını yumruklamakla meşguldü. Yine de duymamasının asıl sebebi bu değildi. Burun kıvırarak, adım atılamayacak haldeki o dağınıklığın içine girip bilgisayarına yöneldim. Allah’ım! O klavyenin arasındaki yemek kırıntılarından en az üç yüz kişilik menemen çıkarılabilir! Fareye yapışmış yağlı parmak izlerinden bahsetmiyorum bile! Zavallı sabahlığımı kendime yeniden siper edip, eteğini parmağıma sardım ve iğrenmeyi bastırarak bangır bangır çalan müziği kapattım.
Tam o sırada o koca cüssesini bana çevirip kaşlarını çattı. “Ne yapıyorsun kızım sabahın köründe odamda!”
Yarısı ebatına sahip olduğuma bakmadım. Sabahlığımı ağzımdan çekip en çirkef ses tonumu takındım. “Kendin söylüyorsun işte, sabahın körü! Utanmıyor musun bu saatte insanları rahatsız etmeye!”
Omuz silkip yeniden kum torbasına döndü. “Senden başka rahatsız olan yok. Annemler fosur fosur uyuyor. Nedense her sabah sen odama damlıyorsun.”
“Annemler uyuyor, derken? Annem kulak tıkacı takıyor senin yüzünden! Babam sabah ezanı okunmadan holdinge kaçıyor. Geriye hangi talihli kaldı, bil bakalım?”
“Öf!” Gerilip kum torbasına sağlam bir tane geçirdiğinde irkildim. “Amma çene yaptın abla. Hem odamın kapısını çalmadan neden giriyorsun? Nerede saygı?”
“Ulan sen misin saygıdan bahseden? Ayrıca…” Etrafa iğrenen gözlerle baktım. Zavallı yardımcımız Emine Abla her gün temizlese de sonuç değişmiyordu. “Çok meraklıyım senin bit pazarı odana… Şu kokuya bak…Iyyy… Biraz daha solursam ciğer nakli olmam gerekecek.”
Aynı bakışları beni tepeden tırnağa süzerken kullandı. Sonra elindeki kırmızı boks eldivenlerini birbirine çarpmaya başladı. “Odamın ortasında küçük, pembe bir tüy durmuş vızıldıyor. Sen de duyabiliyor musun, ablacığım?”
Küçük, pembe bir tüy mü? Beni böyle mi tasvir ediyordu? İstemsizce kendime baktım. Tırnaklarım pembe olabilirdi. Geceliğim ve sabahlığım da pembe olabilirdi. Tüylü terliklerim de… Tamam, şu an için o benzetmeden çok da uzak sayılmazdım ama konumuz bu değildi.
“Bana bak Hıyar Can! Terbiyeni takın, karşında ablan var, ben senden tam altı yaş daha büyüğüm!”
“Benim adım Doruk Can!” diye yükseldi hayvan. “Hıyar Can deyip durma, artık on yaşında değilim.”
“Yaşın on olmasa ne? Zeka yaşın beş bile yok,” dediğimde üzerime doğru bir adım attı. Hemen birkaç adım geri gittim. Elbette ki bana el kaldıracak değildi ama son bir yıldır kızları etkilemek için gece gündüz spor yaptığından iyice bir tosunlaşmıştı.
Eh… Korkutucu olduğunu inkâr edemeyiz Meloş.
Of ya! Küçükken ne güzel döverdim ben bunu. Böyle evire çevire döverdim. Odama girdi diye döverdim, arkadaşlarıma asıldı diye döverdim. Canım sıkılınca bile döverdim. Keşke boyu benimle birlikte bir altmış yedi santimde kalsaydı da yine dövebilseydim…Böyle söyleyince bir burnumun direği sızladı. Dokundu açıkça… Bir ablanın elinden erkek kardeşini dövme zevki alınmamalı. Hatta bu, anayasal bir hak olmalı!
“Daha fazla seninle muhattap olmayacağım!” deyip karşısından ayrılmamın bir diğer sebebi atacağı yeni bir adımda beni duvara yapıştıracak olma ihtimaliydi ama… Konumuz o da değildi.
Adımın seslenilmesiyle gözlerimi açtığımda saat öğleni geçiyordu. Hıyar Can’ın odasından çıktıktan sonra o sinirle nasıl uyuduysam artık saatlerdir pozisyonumu bile bozmamıştım. Uyuma gözlüğümü başıma çıkardığımda odamın kapısında kendimi bildim bileli bizimle olan o kadını gördüm. Biricik Emine Teyzemi. Tülbentini yine geriden bağlamış, uçlarını ensesinden omuzların doğru akıtmıştı. Üzerinde el emeği, Türkan Şoray kirpiği desenli yeleği vardı. Kısa boylu, zayıfça bir kadındı. Son zamanlarda yaşının da altmışı geçmesiyle daha bir ufalmıştı sanki ama yüzündeki o şefkatli gülümseme yerli yerinde duruyordu.
“Daha uyuyacak mı benim kızım? Akşam oldu olacak.”
Doğrulup şiştiğini hissettiğim suratımı avuçlarımın arasına aldım. “Ay sorma Emoşum… Bu yandaki camış yüzünden yine uyuyamadım.”
“Aman…” dedi sesini alçaltarak. “Karışma ona bu sıra. Bu ergenlik miymiş ne meret, o tavanmış. Nezaket Hanımcığım öyle dedi.”
“Vallahi annem biricik oğluşuna laf ettirmemek için her şey der. Yok sınav stresi, yok ergenlik, yok aşk acısı… Bir kabul edemedi aslında kuş beyinli olduğunu.”
Gülerek işaretparmağını dudaklarına bastırdı. “Ne alem kızsın, Melek. Bırak kardeşinle uğraşmayı da kahvaltıya inelim. Mahmut Bey de az önce geldi, benden duymuş olma ama burnundan soluyor.”
“Ay deme… Aynı konu mu?”
Başını sallayınca örtüyü başıma kadar çektim. “Emoş, aşağı inip Meloş uyuyor desene. Hatta bayılmış, de. Çok ısrar ederlerse öldü, bile diyebilirsin.”
Örtüyü sertçe çekti üzerimden. “Ay ağzından yel alsın be kızım. Özellikle seni çağırdı. Almadan gidemem.”
Kurtulamayacağımı anlayınca oflaya puflaya yataktan çıktım. Mahmut Efendi Hazretleri konuşmak istiyorsa o konuşma yapılırdı. Buna benim inadımda biri bile engel olamazdı çünkü inadımı tam olarak kendisinden almıştım. Dolabımdan kalın askılı, morlu pembeli bir elbise çıkardım. Hava soğuktu ama evimiz sıcacıktı. Aynı renk topuklu ayakkabılarımı giyip hafif bir makyaj yaptım. Tamam… Çok da hafif değildi. Ne yapayım yani? Evde bile olsam makyaj yapmayı severdim. Hem hayatımın aşkının beni evde bulmayacağı ne malumdu?
Bir kat aşağıdaki geniş salonumuza indiğimde Emoşumun özenle hazırladığı kahvaltı masasını ve etrafındaki canım ailemi gördüm. Evli olan ablam Mine de burada olduğuna göre durum gerçekten ciddiydi. Önce benden birkaç yaş daha büyük olan ablamla kucaklaştım. Gerçi aynı sitede oturuyorduk, evlenmesine rağmen istisnasız her gün uğruyordu ama yine de birbirimizi her gördüğümüzde üç ay görüşmemişiz gibi sarılıyorduk. Oysa evlenmeden önce onunla da kedi köpek gibiydik! Hıyar Can’ı elbetteki es geçerek biricik ablacığımın yanına oturdum. Her zamanki gibi iki dirhem bir çekirdek hazırlanmış annem ve dünyanın en somurtkan suratıyla oturan babama zoraki gülümseyip, “Selam millet,” dedim. “Ne güzel bir gün, değil mi?”
Külliyen yalan… Daha öğlen olmasına rağmen hava akşam üzeriymiş gibi karanlık ve kasvetliydi.
“Sana da günaydın,” dedi babam. Yavaşça konuşsa bile sesi tüm odayı dolduracak kadar doygundu. Hele bir de bağırdığı zamanlar yok mu? Olmasın! “Eee… Düşündünüz mü konuştuklarımızı, Melek Hanım?”
Anneme baktım. Yok, yardım etmeyecek, bakışlarından belli… Yeri geldiğinde babamla çatır çatır kavga eden kadın kızı için ağzını açmıyor, iyi mi?
“Düşündüm babacığım ve fikrim değişmedi. Holdingte çalışmak istemiyorum.” Babam konuşmadan önce kaşlarımı kaldırdım. “Ayrıca ortağın Şevket Amcanın oğluyla da nişanlanmayacağım.”
Bıçağını elinden bıraktı. Neden bıraktı ki? Ne güzel kesiyordu pastırmasını… “O halde… Ne yapmayı düşünüyorsun, benim boş kefenin boş kalfası kızım?”
“Aşk olsun babiş. Bu söylemini asla hak etmiyorum!” dedim alınmışlıkla. “Öğretmenim ben. Öğretmenlik yapacağım. Sadece… Henüz doğru okulu bulamadım.”
“En az yirmi okulla iş görüşmesi yaptın.”
“Kafalarımız uyuşmadı.”
“Son görüştüğün okulu kabul etmeme sebebine ne diyorsun?”
Arkama yaslanıp haklılığımla çenemi kaldırdım. “Bence gayet makbul bir sebepti.”
“Melek… Çok çocuk var diye reddettin. Okulu!”
Vallahi adamın gözü seğirdi.
“O öyle değil ama babiş!” Dalgalı fönlenmiş saçlarımı omzumun gerisine aldım. “Benim kastettiğim daha büyük çocuklardı. Küçük çocuklarla pek anlaşamıyorum da…”
Çatalını sertçe masaya bıraktığında irkilerek gözlerimi kapattım. On beşinci görüşmemden sonra sinirlenmeye başladığını fark etmiştim ama bu raddeye geleceğini tahmin etmiyordum.
“Senin yaşındakiler öğretmenliğinin kaçıncı senesinde? Sen hala bugün ne renk oje sürsem, hangi kafede,” Duraksayıp anneme baktı. “Nezaket, neydi şu afilli içeceğin adı?”
“White chocolate mocha,” dedi annem istifini bozmadan.
“Hah! Hangi kafede mayt çaklet mokamı içşem, kokoş arkadaşlarımla hafta sonu hangi ülkeye uçsam derdindesin. Melek Hanım,” dedi gözlerini aça aça. Uzun boylu, bol göbekli bir adamdı babam. “Baban bu günlere kolay gelmedi. Tırnaklarımla kazıdım Allah’a şükür!” Bakışlarını kardeşlerimin de üzerinde gezdirdi ama nitekim bende sabitledi. “Zenginliğin ortasına doğduysan babanın azmi sayesindedir. Ama sanma ki bir ömür baba parası yiyeceksin. En kısa zamanda senin de elin iş tutacak. Ayrıca yanında gezdirdiğin şu zibidilere de veda et. Sakın inkâr etme, sosyete dergilerinde boy boy fotoğraflarını görüyorum. Şevket’in oğlu Sedat gayet efendi çocuk.“
Alınmıştım. Çünkü sözlerinin hedefinde sadece ben vardım. Ablam Mine birkaç sene önce babamın uygun gördüğü işkolik bir adamla evlenmişti. Hıyar Can gelecekte şirketin başına geçmek için daha şimdiden her bulduğu fırsatta soluğu orada alıyordu. En büyüğümüz Arslan Abim ise bir askerdi. Uzun zamandır eve uğramıyordu. Uğradığında ise fazla kalmıyordu. Nedeni ise… Ne yazık ki bendim. Bunu düşündüğümde bile gözlerim dolduğu için düşünmeyi bir kenara bırakıp kendime odaklandım. Ben… Yeni hayaller inşaa etmek istiyordum. Şimdilik nasıl olacağını bilmesem de yapabilirdim ve o hayallerin içinde holdingte çalışıp Şevket Amcanın sümsük oğlu Sedat’la evlenmek kesinlikle olmayacaktı!
“Birincisi babacığım… Yaşıtlarım atandığı için senelerdir öğretmenlik yapıyor. Atanamayanlar ise çalıştıkları özel kurumların koşullarından memnun değiller. Ben sadece kendime uygun bir okul arıyorum.”
“Neymiş sana uygun okul? İçinde kuaförü, solaryumu ve mayt çaklet mokacısı olan bir okul arıyorsan, rüyanda görürsün.”
Ay içim şişti. Yemin ederim balon gibiyim şu an. Umarım bugün gazetecilere yakalanmam da Ünlü İşadamı Mahmut Sancaktar’ın kızı Melek Sancaktar ve göbüşü kameralarımıza takıldı, temalı haber yapmazlar.
“Birincisi o white chocolate mocha, ikincisi inanıyorum ki sinerjimin tuttuğu o okulu çok yakında bulacağım. Üçüncüsü ise babişim, Şevket Amcanın oğlu Sedat’ı arkadaşım ve hatta kardeşim gibi görüyorum. Onunla değil nişanlanlanmak, date’ye bile çıkmam!”
“Neye çıkmazsın neye?” diye sordu masaya eğilerek.
“Date babacığım, ilk randevu yani,” diye açıkladı geldiğinden beri ilk kez konuşan canım ablam Mine. Hayır, burda kıran kırana mücadele veriyorum. Altta kalmışım, babam darbe üstüne darbe indiriyor, yelkenleri indirdim indireceğim o derece, sen tüm bunlara gıkını çıkarma… Kalk date’yi açıkla. Pes vallahi.
“Çıkacaksın efendim!” dedi babam daha da celallenerek. “Deteye de çıkacaksın, nişanlanacaksın da. Arkadaşları atanmışmış da, diğerleri de halinden memnun değilmiş... İnsanlar aç be! Çalışmak zorunda!”
“Babamın zengin olması benim suçum mu?” Ayakkabılarımın sivri topuklarını sinirden yere sürtüp duruyordum. Masayı ağlayarak terk etmeme ramak kalmıştı.
“Senin suçun elbette değil ama bir insan hangi koşulda olursa olsun kendi ayaklarının üstünde durmasını bilmeli. Dünyanın binbir türlü hali var kızım. Yarın bir gün diyelim ki iflas ettim, ne yapacaksın?”
“Çalışacağım…” dedim uzata uzata. “İstersem şimdi de çalışırım. Sadece-”
“Sadece şımarıklık yapıyorum!” diye tamamladı babam.
Annem konuşmaya hazırlandığında beni savunacacağını sandım ama çok geçmeden ağzımın payını aldım.
“Ay Mahmut’cuğum, sinirlenme hayatım, tansiyonun çıkacak.”
Hayatımda ilk kez tansiyonumun olmasını istedim. Öyle dümdüz istedim. Keşke şurda bir düşüp bayılsaydım, herkes başıma toplansaydı ama benim tansiyon nasıl çıkmış! Böyle arşta falan! Gittim gidiyorum! Babam beni kollarına alsaydı, ah Meleğim! dilim kopsaydı da sana baskı yapmasaydım diye bir ağıt yaksaydı, sonra kendime gelip sorun değil babiiiiş ama bir daha yapmazsan sevinirim, deseydim ağzımı yaya yaya. Mutlu mesut yaşayıp gitseydik. Fena mı olurdu yani?
Babam ayağa kalktı, kaynar olmasına aldırmadan çayını tekte başına dikti. Anlaşıldı, son sözünü söyleyecekti. “Yarın sabah hazırlan, benimle holdinge geleceksin. Akşamına da Şevket Amcanlara yemeğe gideceğiz. Nişanı konuşmak için!”
Bu yaşıma kadar babama değil karşı gelmek, sesimi yükseltmişliğim bile yoktu ama son sözünden sonra bedenimdeki tüm kanın beynime sıçradığını hissettim. Yıl olmuş iki bin yirmi beş, görücü usulü evlilik de nedir!
“Asla!” Ben de ayağa kalktığımda annemin beni uyarmak için yuvalarından fırlamak üzere olan gözlerini görmezden gelerek, “Nişanlanmam o sümsükle!” diye cırladım. “Madem çalışmamı istiyorsun, anlaştığım ilk özel okulla çalışacağım ama hepsi bu kadar!”
Tam da zamanıymış gibi o en gıcık gülümsemesini yükseltti Hıyar Can. “Ben bir ay veriyorum. En fazla bir ay dayanabilirsin. İkinci aya çıkarsan beynimi yerinden çıkarıp kiraya veririm.”
“Sende beyin mi var gerizekalı!” dediğimde ayağa kalkıyordu ki babamın tek hareketiyle söylenerek yerinde kaldı.
“Doruk Can’a katılıyorum. Hayatın boyunca hiç çalışmadın, Melek. İlk ayın sonunda ağlayarak gelip holdingte çalışmak istediğini söyleyeceksin.”
Bir anda babamın gözlerindeki bana inanmayan o ifade yüzüme tokat gibi çarptı ve hayatımı kökünden karartacak o sözlerin ağzımdan dökülmesini sağladı. “Yapacağım! Göreceksiniz! İstersem bırakın özel okulda çalışmayı, dağ başındaki köy okulunda bile çalışırım ben!”
Babam durdu, baktı. Sonra bir gülmeye başladı ki masadaki herkes ona katıldı. Mine, “Ay kusura bakma Meloş,” diye diye güldü. Annem gülmekten kızardı. Hıyar Can sandalyesinden düşüyordu.
“Ne var ya! Çalışırım diyorsam çalışırım!”
Babamın kahkahası bir parça dindiğinde, “Öyle mi?” diye sordu. “Demek bir köy okulunda da çalışabilirsin?”
“Tabii ki çalışırım!” Aferim kızım Meloş! Asla r yok! “Atanamadığım için şu an çalışmam mümkün değil tabii ama atansaydım çalışırdım.” At yalanı…
Babam yanıma geldi. Elini sırtıma koydu ve açıkça benimle dalga geçerek sıvazlamaya başladı. “Benim güzel kızım, melek kızım, senin istediğin köy okulu olsun. Unuttun mu, senin baban bir köylü çocuğu? Sen iste, baban sana gönüllü öğretmenlik yapacağın en kral köy okulunu bulur.”
Bana bunu söyleyeceğine içi buz dolu bir kova suyu başımdan aşağı dökseydi daha az acırdı canım. Ciddi miydi? Yok canım. İnsan kızına bunu yapar mı?
Konu Mahmut Sancaktar ise yapar be Meloşum…
“O zaman bir ay değil, bir gün veriyorum!” diye araya girdi Hıyar Can. “O da topuklu ayakkabılarıyla köy yolunu çıkmayı başarırsa.”
“Ay Mahmut, abartma sen de.” Annem kırmızı rujlu dudağını büzerek bana baktı. Sonunda acımıştı halime. “Bizim minik kuşumuz dağ başında ne yapar? Ne yer, ne içer ayol?”
“Aaa… Öyle deme hanım, bak kendine güveniyor.” Babam keyifle göbeğini sıvazladı. Adam milyonlarca yıl sonra resmen gülüyordu.“Değil mi Melek?”
Anneme baktım, yüzünde hâlâ aynı ifade, kardeşlerim zaten gülmekten hindi gibi kızarmış, babam vazgeçeyim de beni holdingte eşek gibi çalıştırıp parmağıma pranga taksın, diye bekliyor. Laf da ağızdan çıktı bir kere…
Derin bir iç çektim. Başım kopsaydı da sallamasaydım.
⛓️💥
Yedi yaşımdayken mıknatıs yuttuğumda tüm ailenin hastaneye gidelim ısrarlarına rağmen iki gün boyunca mıknatısın kakamdan çıkmasını bekleyen babamın köy okulunu bir saatte bulması şaka mı?
Yaptığı birkaç telefon konuşmasının ardından büyük bir neşeyle geri dönüp istediğim! köy okulunu bulduğunu söylemiş, bununla da kalmayarak İzmir- Trabzon arası tek yön uçak biletimi elleriyle almıştı. Bundan daha acısı, tüm ailem ne kadar dayanabileceğim konusunda bir tahminde bulunarak iddiaya girmişler ve ortaya da kazananın belirleyeceği büyük bir ödül koymuşlardı.
Hıyar Can üç gün içinde geri döneceğimi düşünüyordu. Mine bana daha fazla güveniyordu ki bir hafta, dedi! Annem inatçı ruhumu göz önünde bulundurarak on beş gün verirken babam beni şaşırtarak takvimde otuzuncu günü işaretlemişti!
Eğer o köyde bir ay dayanabilirsem iddianın kazananı ben olacaktım ve hiç şüphesiz ödül olarak babamın ellerini üzerimden çekmesini isteyecektim! Sınırsız kredi kartlarından sonra tabii…
Sayılı gün çabuk geçiyormuş a dostlar. Üç saat gibi gelen üç günün sonunda uçuş günüm gelmişti. İki pembe valizle evden ayrılırken arkamdan ağlayan tek kişi Emoşumdu. Suya dayanıklı rimeli bitmemiş olsaydı belki annem de ağlayabilirdi. Beni havaalanına anaokulundan beri tanıdığım en yakın arkadaşım Nevra bırakacağından başka kimseyi istememiştim. Hoş, kimse de gelmeye hevesli görünmemişti zaten. Babam evden çıkmadan hemen önce son golü atarak tüm kredi kartlarımı iptal etmiş ve cebime bir asgari ücret bırakmıştı. Bu durum bir yandan üzücüydü ama Allahın dağ köyünde o kredi kartları pek işime yaramayacağından çok da eksikliğini çekeceğini düşünmüyordum. Ben gurbet ellerdeyken şu ünlü markanın sınırlı üretim ruju çıkarsa Nevra’dan borç isterim, diye düşünürken pat babamdan bir mesaj geldi.
Köyde olduğum süre zarfında banka hesaplarımı kontrol ettireceğini söylüyordu.
Neyse… Borç isteyemezsem ben de Nevra’dan o ayakkabıları benim için satın almasını isterim. Hah! Buna da akıl derler sevgili Mahmut Sancaktar! Senin kızınım ben!
“Dua et de şu bir ay çabuk geçsin, dostun ineklere yem olmadan geri dönsün Nevoş.”
Uçuş saatimi beklerken, bir yandan kahvelerimizi yudumluyor, bir yandan da kalkan uçakları izliyorduk. Nevra da en az benim kadar keyifsizdi çünkü en yakın arkadaşını adeta askere yolluyordu.
“İyi tarafından bakalım. Belki de hayatının aşkını orada bulursun.”
Ona yandan bir bakış attım. “Orada bulacağım tek şey köyün çobanıyla muhtarı olur. Ha bir de büyükbaş bulabilirim ama ona çok da yabancılık çekmem. Bir tanesi yan odamda yaşıyor.”
Nazik bir kahkaha attıktan sonra, “Ciddiyim,” dedi. “Ne demiş Tolstoy? Tüm muhteşem hikayeler iki şekilde başlar; ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir…”
“Orası öyle ama… Ne bileyim Nevoş, aşktan yana asla şanşım dönmüyor, biliyorsun. Tam birinden hoşlanıyorum, bu defa oldu, diyorum. Bir şey oluyor, hop soğuyorum!”
“Haklısın. Bu konuyu uzun uzun düşündüm. Hatta akıl yürüttüm. Senin gibi güzel, zengin, akıllı bir kadının nasıl olur da bir ilişkisinde bile gülmez, akıl alır gibi değil.”
Kederli kederli iç geçirdim. “En son birinin bana büyü yaptığına düşüneceğim.”
“Olur mu olur valla.”
“Ay saçmalama Nevra, ne büyüsü ayol?
“Son sevgilin Berkay’ı neden terk ettin?” diye sorunca şöyle bir kalakaldım.
“Whatsappta ‘Canım Aşkım Kalbim’ grubu kurdu… İçinde sadece ikimiz vardık. Korktum.”
“Ondan önceki?”
“Burçlara inanmıyordu.”
“Ya ondan önceki?”
Devrelerim yandı. “Ondan önceki kimdi?”
“Fehmi Can,” dedi düşünmeden. “Şu müteahhit olan.”
“Ay o mu! O en fenası! Titanic izlerken ben olsam tahtanın üzerine kendim çıkardım, dedi!”
Başını omzuna düşürüp üzgünce salladı. “Meloşum… Tüm bu ayrılık sebeplerinin ne kadar saçma olduklarının farkında değil misin? Kimseyi sevemiyorsun işte! Beni dinle. Büyü mü, nazar mı, kem göz mü… Adı her ne ise? Var işte bir şey. Bunu def etmek lazım. Hiç olmadı bir kurşun döktürsen?”
“Nasıl yapacağım onu?”
“Onu da ilgilisine sormak lazım. Bak, bu konulardan anlayan insanlar genelde köylerde yaşar. Belki oraya gitmende bir hayır vardır, ne dersin?”
Hayır Meloş, ne kurşun döktürmesi aşkom?
“Haklısın Nevoş.”
Gitme vaktim geldiğinde uzun uzun vedalaştık. Ama nasıl vedalaşmak? Salyalarımız sümüklerimize karıştı. Gözyaşlarımız burdan Trabzon’a yol oldu. Bilsek zılgıt çekeceğiz!
Uçak yolculuklarını severdim. Göz açıp kapayıncaya kadar da geçti. Sorun sonrasıydı. Önce bir taksiye bindim. Yaklaşık iki saat sürdü. Önce insanları sonra da yapıları kaybettiğimiz, yokuş üstüne yokuş çıktığımız, dağların dumanına kavuştuğumuz bir noktadan sonra taksici, “Benden bu kadar abla,” dedi. “Burdan gerisi tabanvay. Şanslıysan bir traktör denk gelir.”
“Ne demek benden bu kadar? Bu dağın başında kurtlara kuşlara yem mi olayım? Ayılar tarafından kaçırılıp, mideye mi indirileyim? En sonunda hayatımın geri kalanına ayı dışkısı olarak mı devam edeyim? Ne demek benden bu kadar?”
Taksicinin verdiği cevap valizlerimi bagajdan indirmek oldu. Arkasından bas bas, “Seni şikâyet edeceğim!” diye bağırsam da gözümün civara takılmasıyla sustum kaldım.
Etrafım alabildiğine dağ manzarasıydı Yemyeşil. Kartpostal gibi.. Aceleyle ciğerlerime doluşan toprak ve dağ kokusu orada egzoz kokusuyla karşılaşınca bir şok olmadı değil ama çamur kıvamındaki toprak yola baktığımda topuklu çizmelerimle üzgünce bakıştık. Önümdeki yokuşu tırmandıktan sonra botlarımla yollarımız hiç kuşkusuz sonsuza dek ayrılacaktı…
Montumun bol kürklü kapüşonunu kapatıp yürüdüm. O kadar yürüdüm ki çamur çizmelerimi aşıp pantolonuma kadar bulaştı. Kuruyan dudaklarım kurak topraklara döndü. Üç kilometre sonra Google Haritalar, “Buradan sonra yol yok ablacığım, gel sen bu sevdadan vazgeç,” diyerek beni terk etti. Resmen kaderimle başbaşa kaldım! Her adımda babama sövemediğimden kaderime sövüyorum. Çünkü sevgili kaderim beni şatafatlı hayatımdan koparıp Trabzon’un dağ köyüne fırlatmıştı!
Neyse ki bir çok geçmeden Çamlıyayla tabelesını görerek rahat bir nefes verdim. Nüfüs sayısı üç yüz yazıyordu, bu iyiydi. Ne demişler; az insan, çok huzur. Çok geçmeden köye neden bu ismin verildiğini anlamıştım. Her yer alabildiğine irili ufaklı çam ağaçlarıyla doluydu. Sonra evler başladı. En fazla iki katlı olan köy evleri belli aralıklarla sıralanmıştı ve her birinin genişçe avluları vardı. Sola baktım, inek, sağa baktım, yine inek… Çam ağaçları bana tepeden bakarken bulutlar bile tedirgin gibiydi. Yürürken bir ara gözüm bir evin çatısına takıldığında horoz bana göz kırptı, yemin ederim kırptı!
Evet, evler buradaydı ama köy halkı neredeydi? Etrafta kimse görünmüyordu.
İki pembe valizi çekiştirerek köyün içine doğru yürümeye devam ettim. Her yer nasıl eski… Nasıl terk edilmiş bir havası var… Ve hala misafirhaneyi sorabileceğim bir Allahın kulu yok!
Birkaç dakika sonra geniş bir alana çıktım. Burası köy meydanı olmalıydı. Çünkü kahvehane tam karşımdaydı. Tabelası yoktu. Gerek de yoktu. İçerideki soba, köyün sosyal medya hesabı gibiydi muhtemelen. Kim kimle ne yapmış, kimin ineği kaçmış, kimin torunu öğretmen çıkmış… hepsi orada konuşuluyor olmalıydı. Evlerin arasında taş basamaklar vardı. Küçük bakkal bir köşeden el sallarken, şimdi kapalı olan küçük bir terzi dükkanı vardı. Kahvehanenin hemen yanında bulunan çeşme birinin hayratıydı. Şükürler olsun! O çeşmenin yanında birine raslayabildim.
Heyecanla adımlarımı hızlandırırken valizlerimden birinin tekerleği çat diye kırılmasın mı? Vallahi kırıldı. Zaten tüm tekerlekleri de çamur içinde kalmıştı. Paris’in dar sokaklarında sürmek için aldığım valizlerime Trabzon’un dağ köyünde çamura bulunup parçalara ayrılma şoku… Başka söze gerek yok Hakim Bey.
“Amcacığım selam!” dedim en sevecen ses tonuyla.
Başını ağır ağır kaldırıp burnunun ucuna kadar indirdiği gözlükleriyle şöyle bir süzdü beni. “Ve aleyküm selam. De bakalum, sen de kimsun?”
“Ben Melek. Köyünüze yeni geldim de… Herkes nerede acaba?”
Her bir teli özenle yukarı dikilmiş ve saç teliyle yarışacak uzunlukta olan beyaz kaşlarının altından baktı da baktı dedem. “Kimlerdensun?”
İyi de dedeciğim, ben de soru sormuştum. Önce onu mu cevaplasan acaba? Ayrıca ben kimlerdenim? Şimdi böyle sorunca aklıma Tellioğulları ve Seferoğulları geldi. Ay ben olsam olsam Tellioğlullarından olurdum. Orda Kemal Sunal var bir kere!
“Babamın Adı Mahmut,” dedim aklıma ilk geleni söyleyerek. “Mahmut Sancaktar.”
Burun kıvırdı. “Tanımayrum.”
İnşallah babamızı tanımadığı için bizi burada sap gibi bırakmaz Meloş, amin.
“Eee… Şey. Herkesin nerede olduğunu sormuştum ama…”
“Hepsi yaylaya çıktı. Köy böğün boştur.”
“Yaylaya mı!? Tüm köy mü?”
“Yoo, bi kişi kaldi... o da bendur işte. Ha bi de muhtar vardi ama o da sabah ineği kovalarken çaya düşti. Şimdi evde yatiy. Burnundan çay geliyi hâlâ.”
“Ay çok geçmiş olsun. Okulun nerede olduğunu sorsam?”
Daha fazla burun kıvırdı. Babamla bir akrabalığı var mıydı acaba? “Ne yapacasun pazar günü okuli?”
Ay canım dedem, güzel dedem, pamuk dedem. Sana ne be dedem!
“Duvarları ne renk diye bakacağum.”
“Ha?”
Kirpiklerimi kırpıştıra kırpıştıra gülümsedim. “Öğretmenim ben. O yüzden soruyorum.”
Birden tüm ifadesi değişti. Her şeyden önce başını kaldırdı. Tüm yüzünü gördüm. Vallahi! Geldiğimden beri üzerime yıkılmak üzere olan bir duvarı andıran ifadesi aydınlandı. Adam resmen gülümsedi!
“Ha şunu baştan söylesene kizum. Demek muallimsun?” Memnun olarak başını salladı. “Eyi eyi.”
En azından kapsama alanı dışında olan bu köyde öğretmenler seviliyor, diye düşündüm. Asıl iyi olan buydu.
“O zaman okulu tarif etseniz de ben de gitsem, hı?”
Parmağıyla çeşmenin yanından geçen yokuşu gösterdi. "Mektep ha yukarida, caminin çaprazunda. Ama boş dur ha, senden önceki muallim düşüp ayağını kırınca uşaklar da hamsi gibi dağildular.”
Demek bu yüzden buradaydım. Çamlıyayla’nın öğretmeni ayağını kırdığı için…
“Peki dedeciğim,” dedim samimiyeti ilerleterek. Sonuçta önümüzdeki bir ayı burada geçirecektim. İnsanlarla kaynaşmak burada geçireceğim süreci kolaylaştırırdı. “Öğretmen evini tarif eder misiniz bana?”
“Mektebin hemen arkasunda. Tek katlı sari bina.” Yokuşa doğru ilerleyen keçiyi gösterdi. “Muallimun keçisidur. Takip et. O götürür seni.”
Hadi Melek, Google Haritaları bırak, keçiyi takip et.
“Çok teşekkür ederim dedeceğim, size afiyet olsun. Bu arada… Valizlerimden birinin tekeri kırıldı. Onu buraya bıraksam da sonra gelip alsam, olur mu?”
Cevap vermeyip yeniden gazetesine gömüldüğünde suskunluğunu evet, olarak kabul ettim ve valizimi götürüp kahvenin ücra bir köşesine bıraktım. “Görüşmek üzere. Kendinize iyi bakın.”
Elini kaldırıp beni selamladığında ağzından hayır duası döküleceğini düşünüyordum. Sonuçta köylerine gönüllü olarak gelmiştim. Gerçi çok da gönüllü sayılamazdım ama neyse…
“Sen muallim olduğuna emin misun? Bula bula seni mi buldular? Yazuk…” Ayağımdaki çamurlu topuklulara bakınca bıyık altından güldü dedem. “Buni dağa yollamışlar, sabahi çikaramaz."
Oh Meloş! ilk motivasyon konuşmamızı da bu şekilde almış olduk
Sağlam olan tek valizim de kırılmasın diye çekmek yerine taşıyarak keçiyi takip ettim. Gerçekten de beni köyün okuluna götürdü. Okul tek katlıydı, eskiydi ama birilerinin ilgilendiği belliydi. Zira demirleri beyaza boyanmış, üzerine de nazar boncukları çizilmişti. Temiz camlarda öğrencilerin çizdiği resimler vardı, bahçe düzenliydi. Bir köşede çiçekler bile vardı. Çatısı kırmızı kiremitli sarı evi gördüğümde heyecanla adımlarımı hızlandırmıştım ki; hop! Ayağım çamur çukuruna öyle bir girdi ki sanki sadece botlarımı değil, bütün umutlarımı emdi lanet çamur. Kurtulmak için diğer adımımı attım, hop o da gitti!
Karpuz gibi yanlamasına oturdum çamur deryasına!
Bir baktım, ayağımdan dizime kadar çamurun içine gömülmüşüm! Gözümde yaş, suratımda şaşkınlık... O sinirle kalkmaya çalışırken bir de kıçımın üstüne düşmeyeyim mi?
“Allah’ım,” dedim, ağladım ağlayacağım. “Ben eğitime geldim, çamura eğildim... Bu ne ya, bu nasıl giriş sahnesi!”
Botlarıma baktım, pahalı derisini iğne ucu kadar bile görünmüyordu. “Bu köy beni istemiyor galiba, ay doğa beni geri püskürtüyor….”
Sonunda kalktım. Bedenen ve ruhen beni terk etmiş olan valizimi kucaklayıp sarı evin önüne geldiğimde derin bir nefes aldım. Fena halde aç ve pistim, yorgunluktan bayılabilirdim, avuçlarım valiz çekmekten kıpkırmızı olmuştu. Günün tam olarak burada bitmesini dileyerek sarı binanın açık mavi demir kapısını çaldığımda çok geçmeden kapıyı genç bir kadın açtı. Beni görür görmez de kim olduğumu anlayarak gülümsedi.
“Sen Melek olmalısın, hoş geldin,” dedi misafirperverlikle. “Ben de Sıla Öğretmen.” İçeri girmem için geri çekildiğinde tuttuğu değneği ve sol ayağındaki alçıyı gördüm.
“Hoş buldum.” Valizimi evin önüne park ettikten sonra temiz olan tek elimle elini sıktım. “Tanıştığıma memnun oldum. Burada adımı bilen birine rastlamak güzel.”
Gülümsedi. Çamurlu montumu ve çizmelerimi çıkardıktan sonra onunla birlikte daracık koridordan geçerken, ilerlediğimiz odadaki yanan sobanın titrek alevini seçebiliyordum. Dışarının aksine içerisi sıcacıktı, çıra kokuyordu. Salona adım attığımda beni çiçekli bir divan, üzerine geyik figürü işlenmiş duvar halısı, eski bir yemek masası ve köşeye ilişmiş küçük bir televizyonla karşıladı. Televizyonun hemen yanında ise kitaplarla dolu eğreti bir raf duruyordu. Sobanın yanından bir karton parçası aldım ve kirlenmemesi için divana bırakıp üstüne oturdum. Adının Sıla olduğunu öğrendiğim kadın değneğini masaya yaslayıp sobanın üzerinde kaynayan çaydanlığa uzandı.
“Bilirim. Ben de ilk geldiğimde epey yabancılık çekmiştim.”
“Ya şimdi?”
Daha fazla güldü. Genel itibariyle güler yüzlü bir kadın olduğu açıktı. Benden en fazla birkaç yaş büyük, esmer, minyon bir yapıdaydı. Doğal kahverengi saçları düz bir şekilde omuzlarına uzanıyordu. “Ayağımın kırılmasına rağmen ayrılamıyorum.” Çiziklerle dolu kulplu cam bardaklara çay doldurduğunda uzanıp tepsiyi aldım ve benimle aynı divana oturduğunda aramıza bıraktım. “Çamlıyayla bir başkadır,” dedi içtenlikle. “Bir girişi vardır, bir de çıkışı…”
Tez zamanda çıkmak nasip olur inşallah Meloş!
Aslında bulunduğum yer kötü sayılmazdı. Her yer yemyeşildi bir kere… Hava mis gibiydi. Bulunduğum ev babaannemin köy evine benziyordu, sıcaktı ama… Bana göre değildi. Ben metropol insanıydım. Aksini düşünemezdim.
“Geleceğimi nereden biliyordunuz?” diye sordum beş şeker attığım çayı yudumlarken. Evet, itiraf etmeliyim ki çayı bir başkaydı. Muhtemelen hayatım boyunca başka bir yerde böylesini içemezdim.
“Öncelikle bana Sıla, demekle başlayabilirsin. Bu sıralar çalışamadığım için çoğunlukla ilçede yaşayan akrabalarıma gidiyorum ama yine de beni bu evde sıkça göreceksin. Ve… sanırım o kadar şeker zararlı olabilir.”
“Sorun değil,” dedim gülümseyerek. “Başka türlü sevemiyorum ama sık içmem zaten. Ben daha çok kahveciyim.” Başımı kaldırıp etrafa baktım. “Eve gelince… Bence bu ev ikimize de yetecek büyüklükte.”
Sözlerimin onu mutlu etmişti. “Geleceğini bana Muhtar Yahya Amca söyledi. Sanırım babanın arkadaşıymış.” Divanda duran elimi tutmasını beklemiyordum ama onun gözlerinde minnettarlık vardı. “Geldiğin için ne kadar mutlu olduğumu anlatamam. Yirmi gündür çocuklarıma eğitim veremiyorum. Tam yerime biri gelecek diyoruz, Çamlıyayla’yı görüp vazgeçiyorlar. Geçenlerde dayanamadım, oturduğum yerden dersimi işleyeceğim, dedim ama…” Alçısını gösterdi, ayak bileğinden kalçasına kadar uzanıyordu neredeyse. “Birkaç yerden kırılmış, ağrıdan duramadım.”
“Çok üzüldüm…” Aynı zamanda takdir de etmiştim. Gencecik yaşında gönüllü olarak bu köyde, okuldaydı. Öğrencileri çocukları olarak görüyordu ve bacağı kötü durumda olmasına rağmen en önemli derdi onların eğitimden mahrum kalmasıydı. “Geçmiş olsun, Sıla. Merak etme, burada olduğum süre zarfında elimden geleni yapacağım.”
“Güzel…” Çayımızı yudumladık. “O halde ben de sana köyümüzün iyi ve… nispeten daha az iyi olan yanlarından bahsedeyim.”
“İyi fikir ama önce bir banyo yapsam?” Üzerimdeki çamur divana değmesin diye ucunda oturmuştum. “Sonra da valizimi temizleyip içeri almam lazım.”
“Şey ama…”
“Sen zahmet etme,” dedim lafı ağzına tıkarak. “Ben banyonun yerini bulurum. Sonra da sohbet ederiz, olur mu?”
Cevabını beklemeden dış kapıya çıktım. Valizimden bulduğum ilk eşofman takımını ve gerekli diğer şeyleri aldıktan sonra küçücük evdeki banyoyu bulmam sorun olmadı. Burası da evin diğer yerleri gibi eski fakat temizdi. Üzerimdeki kirli kıyafetleri çıkarıp musluğu çevirdim. Çevirdim? Çevirmeye devam ettim. Fakat ne kadar çevirsem de sular akmadı.
“Hay aksi! Bir su kesintimiz eksikti!”
Havluyu bedenime dolayıp banyodan başımı uzattım. “Sıla’cığım, sular ne zaman gelir acaba?”
O da salondan başını uzattı. “Şey… Aslında bunu söylemeye çalışıyordum. Burada sular bize gelmez, biz sulara gideriz?”
Yanlış duyduk aşkitom, kesinlikle yanlış duyduk!
“Nasıl yani? Anlayamadım.”
Dudaklarını birbirine bastırdı ve mahcubiyetle, “Kışın maalesef su sıkıntısı yaşıyoruz,” dedi. “Suyumuz doğal kaynaktan geliyor ama bu havalarda meydandaki evler hariç diğer evlere ulaşamadan borularda donuyor. Meydandaki çeşmeden doldurmamız gerekiyor.”
Yüce Rabbim, hikmetinden sual olunmaz ama hadi getirdin beni bu köye fırlatmak suretiyle bıraktın, en sevdiğim valizimin tekerleklerini kırdın, çamura şöyle bir batırıp çıkardın, kardeşlerimden daha yakın olan interneti de elimden aldın ama suyu kesmek sence de biraz fazla olmadı mı?
“Ama iyi bir haberim var!” diye araya girdi Sıla. “Ayağım alçıda olduğundan bu ara suyumu köylüler getiriyor, sağolsunlar.” Dış kapının arkasındaki dolu bidonları gösterdi. “Oradan alman yeterli. Sıcak su da sobanın üzerinde, güğümde. İhtiyacın olur diye sen gelmeden önce koymuştum.”
İyi yanından bak Meloş, suyu meydanda da taşıyor olabilirdin!
Çaresiz bidonları ve güğümü banyoya taşıyıp, yirmi beş yıllık yaşantımda ilk kez eski bir taburenin üstünde, maşrapayla su sökerek yıkandım. Üstelik şampuanım diğer valizimde kaldığından Sıla’nın kiloluk şampuanını kullandığım için sarı lülelerim kazık gibi oldu. Banyodan çıkıp benim için ayrılan odaya geçtiğimde akşam olmuştu ama ışığı açmadım. Bugün yeni bir sürpriz için tek damla enerjim dahi kalmamıştı. Saçlarım ve bedenim hâlâ havludayken yatağa uzandım. Alışık olduğum yumuşak yataklara benzemiyordu ama yorgunluk, detayları silen bir örtü gibiydi. Göz kapaklarım ağırlaştı, düşüncelerim bulanıklaştı. Dışarıdan gelen hafif rüzgâr sesi, uzaklarda havlayan bir köpek ve soba çatırdamaları arasında kendimi usulca uykunun sessiz, koyu kollarına bıraktım.
Etrafımda dönerken eteğimin simli kıvrımları bana eşlik etti. Parti tam anlamıyla coşmuştu. Bahçeye kurulan ışıklar göz kamaştırıyor, kadehler şıkırdıyor, insanlar neşeyle gülüşüyordu. Fondaki müzik havuz başında dans edenlerin kahkahalarına karışıyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi; güzel, renkli ve hızlı akan bir akşam…
Bir ara fondaki müzik yavaşlayınca özellikle sınıf arkadaşlarımın bulunduğu taraftan, “Aaaa!” itirazları yükseldi. Kokteyl masalarının olduğu bölümde görevliye bakındım ama kimseyi göremedim. Ev sahibi olarak iş başa düşüyordu. Daha hareketli bir şey açmalıydım. İçimdeki enerjiyi tetikleyen ve kalabalığın da eşlik edeceği bir şey...
Hiç düşünmeden karavana yöneldim. Müzik sistemi oradaydı, çalma listesine müdahale etmek ise en kolayıydı. Sürgülü kapıyı açıp içeri girdim. İçerisi, dışarıdaki curcunaya kıyasla dar, sessiz ve loştu. Ekrana eğilip birkaç tuşa bastım. Tam istediğim tempoyu yakalamıştım ki…
Kapı yeniden açıldı.Tahir Abi…
Arslan Abimin en yakın arkadaşıydı. Bu yüzden ona da abi, diye hitap ediyordum ve şu an burada ne aradığını bilmiyordum.
İçeri girip karavanın kapısını arkasından kapattı. Ona döndüğümde tam karşımda duruyordu. Koyu kahverengi gözleri yine kaçamak bakıyordu ama bu kez bir başka gibiydi.
Gözbebeklerinde alışkın olduğum o çekingenliğin yerini kararlı ama hafifçe titreyen bir endişe almıştı. Uzun zamandır içinde tuttuğu bir şeyleri artık gizleyemeyeceğini hissettiğimde bakışlarını usulca gözlerime kilitledi. Sanki içinden geçen her cümle, dudaklarına varmadan önce boğazında düğüm düğüm oluyordu.
“Merhaba,” dedi. Sesi titriyordu ama içinde sağlam bir kararlılık vardı. “Bunu ne kadar zamandır içimde tutuyorum, bilemezsin. Ben…” Başını kaldırdığında bu kez gözlerinde sonsuz bir umut gördüm. Gülümsedi ve, “Sana aşığım,” dedi. Öylece, dümdüz, tek nefeste edilmiş bir itiraftı bu.
Cümlesi havada asılı kaldı. Kalbim sanki yerinden fırlayacak gibiydi. Avuç içlerim terlemiş, vücudumda ani bir elektrik dolaşmıştı. Ama bu heyecanın ucunda bir romantizm değil, derin bir öfke vardı.
Bir adım geri çekildim. Gözlerimin içine bakmaya devam etmesine dayanamadım, yüzümü buruşturdum.
“Bu ne cüret?” dedim, sesimi alçaltmadan. “Ne hakla karşıma geçip bana âşık olduğunu söylersin?” Durmadım. Sözlerim öfkemden hızlı akıyordu artık. “Bu dünyada seninle bir araya gelebileceğim tek bir kara parçası yok, anlıyor musun? Evrende başka hiçbir adam kalmasa, yine de sen olmazdın. Hatta… dönüp yüzüne baksam, yüzüme tükürsünler!”
Sustum. Sustu. İçimde bu hikâyeye yer yoktu. Ve hiçbir his zorla büyüyemezdi.
Derin bir nefes alıp kapıyı açtım ama karşımdaki parti artık aynı yerde değildi. Kahkahaların yerini fısıltılar almıştı.
Kalabalığın içinden bana çevrilen gözler vardı. Onlarca çift göz; sınıf arkadaşlarım, abimin arkadaşları, babamın iş ortakları, aile dostlarımız… Başta anlamadım. Sonra müzik sisteminin yanındaki ışığı fark ettim. Hoparlör açıktı. Herkes her şeyi duymuştu!
Etrafımdaki hava ağırlaştı. Cümlelerin yankısı kulaklarımda sürerken insanların bakışları üzerimde donup kalmıştı. Kimisi utanmış gibi görünüyordu; kimisi alaycı tebessümünü gizlemiyordu ve kimisi de sıradışı bir hazla başkasının kırılışına tanık olmanın keyfini yaşıyordu.
Sonra arkamdan kapı yeniden açıldı.
Tahir.
Yüzünde sessiz bir deprem vardı. Dudaklarının kenarı hafifçe seğirdi, hiçbir kelime düşmedi. Ama düşen bir şey vardı; omuzları... Bakışlarını kaldırmaya çalıştı ama herkesin ortasında çırılçıplak kalmış gibi duruyordu. Yalnız, kırık ve sessiz.
Bakışlarımızın buluşması sadece bir saniyeliğineydi.
O tek saniyede gözlerinde yalnızca hayal kırıklığını görmedim. Daha fazlası vardı. Kendine duyduğu öfke, bana olan inancı; umut, pişmanlık… Hepsi, tek bir bakışta öyle büyük bir acıyla akıyordu ki içimde buz gibi bir şey çözüldü.
Sadece başını eğdi.
Sonra herkesin arasından ama kimseye çarpmadan, kimseye bakmadan sessizce yürüyüp gitti.
Ardından kalan tek şey, uğultulu ve sıradan bir sessizlikti.
Gözlerimi araladığımda, hissettiğim ilk şey göz kapaklarımın içini yakan o ıslaklıktı. Ne zaman ağlamıştım ben? Rüyada mı? Gerçekte mi? Ayırt edemiyordum. İçide tarif edemediğim bir boşluk kazılmıştı; derin, karanlık ve uğultulu bir çukur gibi.
Bu rüya… Neden şimdi? Yıllar önce yaşanmış, üzerine çoktan toprak atılmış bir anı, neden bu gece uykuma sızmıştı?
Onu… Tahir’i, çok uzun zamandır görmemiştim. Haber almamıştım. Nerede olduğunu, ne yaptığını bile bilmiyordum.
Yavaşça yatağımda doğruldum. Perde aralığından içeri süzülen gece ışığıyla birlikte gökyüzündeki aya baktım. Parlak, kesin ve tedirgin edici bir güzellikteydi. Sevgili ay, gittiğim hiçbir yerde bu kadar yakınımda olmamıştı. Ve ben ona hiç bu kadar mahcup bakmamıştım.
“Şimdi her neredeysen…” diye fısıldadım. “Özür dilerim, Tahir.”
Sonra iç geçirdim, tavanı seyrettim ve mırıldandım. “Ama yine de o gün o çirkin kazakla gelmeseydin belki bir şansın olurdu…”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |