27. Bölüm

26. BÖLÜM

Durumavii
durumavii

 

26. BÖLÜM:

 

“Kurdelalar Ve Papyonlar”

 

Ağladım.

 

İçim içimden çıkana kadar ağladım.

 

Böğüre böğüre ağladım.

 

Oysa yıllardır tam da bu yüzden tutumuştum gözyaşlarımı içimde. İçimdeki kırııklığı kimse görmesin diye neşeme neşe katmış, kahkahalarımı kalkan yapmıştım kendime. Ne zaman bir şeye duygulanacak olsam gülüp geçmiştim. Kendime pembe bir masal dünyası kurmuş ve içinde yalnızca toz pembe hayaller kurmuştum. Beni hayatın gerçek yanına çekmek isteyen her insandan uzak durmuştum. İçin için dolup taştığımı ise ancak bu köye geldiğimde fark etmiştim. Gözlerim benzin sızdıran bir araba gibi su sızdırıp durmuştu. Ve en sonunda da bir askerin kollarında biriken ne varsa döküp saçmıştım. İlk kez gerçekten ağlamıştım.

 

Ve şimdi devrilip iki büklüm yattığım yatakta sadece acıdan ağlamıyordum. Gözlerimden dökülen her damla, geçmişte içimde açılan yaraya merhem de oluyordu Yanıyordu ama iyi geliyordu. Canımı acıtıyordu ama temizliyordu da. İyileşiyordum. Şimdi deli gibi ağlıyorsam bile içimden bir ses bunun son olduğunu söylüyordu. Çünkü bu yaradan geriye hiç iz kalamayacaktı, biliyordum. Yarın yeni bir gün olacaktı.

 

Ve bu, o iki askerin sayesindeydi. Her ne olursa olsun beni canı gibi seven iki adamın.

 

Beni bağışlayan ve bağışlamam gereken iki adamın sayesinde…

 

*

 

Günoş, günooş, günoooş!

 

Size de günoş ağaçlar, böcekler, kuşlar… Dağdaki kedi, başındaki çoban, otlayan inekler, ve Keçi Yaren…

 

Size de günoş Karadenizin güzel sisli dağları, heybetli tepeleri…Ah ne diyeyim? İnsanın içini ferahlatan karlı sabahlar ve başımın üstünde civeyle dolaşan bulutlar…

 

Günoş çiğ düşmüş yaprakların üstünde pırıl pırıl parlayan damlalar, sabah serinliğinde üşüyüp birbirine sokulan tavuklar… Ahşap evlerin bacasından tüten mis gibi mısır ekmeği kokusu, uzaklardan gelen şelale sesi, uzaklardan gelen tulumun içime işleyen nağmesi…

 

Ne kadar da güzel bir gün! İçim pofuduk bulutlarla yarışırken, yüzüm yayla çiçekleri gibi açmış! Maşallah ayol!

 

Haftanın ikinci gününde ışık saçan gülümsememle içeri girdiğimde sanki ben ben değildim de güneşin sınıfa yolladığı temsilciydim. İlk dersimiz resimdi. Sıla’yla resim derslerinde sınıfları birleştirme kararı aldığımızdan benim pembiş sınıfımda toplanmıştık. Kara tahtada çocukların yaptığı rengârenk çiçekler, aşırı uzun ya da aşırı kısa insanlar, mor inekler ve tabii ki Trabzon plakalı araçlar çiziliydi. Sağım 61 solum 61, yanım yörem 61’di… Pencereden süzülen solgun kış güneşi, çiçekli perdelere çarpıp sınıfın içine yumuşak ışığını yayıyordu. Sınıf mevcudu kalabalık olduğu için bir araya toplanınca sıraların pekçoğunda üç kişi oturuyorlardı, dolayısıyla biraz sıkış tepiştik ama kimsenin şikâyet ettiği yoktu. Renk renk çantalar yerlere bırakılmıştı; kimi üzerinde çizgi film kahramanı, kimi üzerinde pembe kelebekler… Hepsi de çamurlu ayakkabı izleriyle süslenmişti. Sınıfın içi yine ekşi süt kokuyordu ama alıştığım bu kokuyu çok seviyordum. Çocuklar montlarını sıraların arkasına asmış, yanakları soğuktan al al olmuş halde boya kalemlerine saldırmıştı bile.

 

Ve sözümü tutup, güzeller güzeli Fadime’yi dördüncü Temel’in yanına oturmuştum. Temel ise boş durmuyor, her fırsatta Fadime’ye en çekici bakışlarını atıyordu. Sadece bakış mı? Nezaket sınırlarını da fazlasuyla zorluyordu.

 

“Biraz kayayim mi? Boyle rahat misun Fadimeciğum?”

 

“Boyamdan ister misun? Bak bende soğan kabuği rengi varidur?”

 

“Ellerin yorulduysa senin yerune resmini ben yapabilirum, ne dersin güzelum?”

 

Bir de göz süzmeler yok mu? Ben Tahir’e böyle göz süzmemişimdir. Yok… Yalan olmasın şimdi, tam da bu kadar süzmüşümdür ama ben yirmi beş yaşındayım ayol, o bacaksız daha sekizinde. Bak bak… Nasıl da kaş kaldırıyor, dudak büzüyor, bıyığı varmış gibi bıyığını buruyor bir de… Romantik film sahnesi çekiyor sanki!

 

Sıla’yla birlikte çaktırmadan onları izlerken gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Zira ikinci Temel en öldürücü bakışlarını Fadime ve husumetlisi dördüncü Temel’in oturduğu sıraya doğru atıyordu. Zaten o ikisini aynı sıraya aldığım ilk anda bir gözü dönmüş, müdahale etmeye kalkmıştı.

 

Yani… Bu Karadenizli erkekler her yaşta çok kıskanç oluyordu, onu anlamıştım.

 

Öğretmenum, ha bu gaybana uşakla mı oturacak benim Fadimemlen(!) demişti yumruğunu sıka sıka.

 

Gaybana senin babandır ula, nerden senin Fadimen olaymiş(?) diye çıkışmıştı dördüncü Temel de…

 

Onları iki ayrı uca oturttuktan sonra Sıla cicişim erkenden gelip yaktığı sobanın ateşini tazelerken, ben de tahtaya yapmalarını istediğimiz fiğürleri çiziyordum. Resim yeteneğim Cin Ali’den öteye geçmediği için berbat oluyordu ama neyse ki hepsi çok yetenekli olduğu için anlatmak istediğimi net bir şekilde anlayıp yapabildikleri en güzel haliyle resmediyorlardı.

 

Biri hariç.

 

Bekir hâlâ bana küs olduğu pek yüzüme bakmıyordu. Dolayısıyla defterine çizdikler de kendi istedikleriydi. Sıla’ya kısa bir bakış attıktan sonra ne yapacağımı anlayarak yanıma geldi ve çizme işini o devraldi. Ben de yavaş yavaş Bekir’in sırasına ilerledim. Yanında oturan Eren’in başını okşayıp,” Pıtırcığım,” dedim. “Tahtaya bazı şekilleri rezalet çizmişim de Sıla öğretmenine yardım edip onları düzeltir misin?”

 

“Tabii öğretmenum,” diyerek fırladı gitti Eren. Sınıfın en uysal, en saygılı çocuğuydu. Tüm öğrencilerimi çok seviyordum ama Eren’in yeri hep bir başkaydı. Onu o hainlerin elinden çekip aldığım günden beri o da bana bir başka bakıyordu. Bazı derslerde hayran hayran beni izlediğine şahit oluyordum da yakalayıp göz kırptığımda utangaç gözlerini kaçırıyordu. iyi ki vardı.

 

Eren’den geriye kalan boşluğa, yakışıklı Bekir’in yanına oturdum. “Selam.”

 

Yüzüme bakmadan resim yapmaya devam etti. “Aleyküm selam.”

 

“Ne çiziyorsun?” diye sordum defterine bakarak. Çizdiği şey güzel bir evdi. Doğrusu epey de yetenekliydi.

 

“Gördüğün gibi,” dedi ters ters. Ama ters davranmaya çalışan biri ancak bu kadar şirin görünebilirdi. Elimi uzatıp o sarı saçlarını karıştırmamak için kendimi zor tuttum.

 

“Ben yine de senden duymayı isterdim.”

 

Pastel boyayı tutan eli bir an için duraksadı. Yeşil gözlerini kısa bir süre için yüzüme çevirip, “Benden duyabilirdun amma sen emicemden duymayı tercih ettun,” dedi sitemle. Sonra kaşlarından biri havaya dikildi. “Biz de gidenun esamesi okunmaz öğretmenum. Çünküm giden gitmiştur, gittiği gün bitmiştur, biz gideni değil, giden bizi kaybetmiştur!”

 

O kadar erkeği terk ettim, bu kadar sitem duymadım vallahi. Sanırsın yıllarca evlilik vadiyle kandırıp nikah masasında bırakmışım, öylesi bir trip kıyamet!

 

“Bekir’ciğim,” dedim sevecen bir sesle. “Sana bir şey soracağım.”

 

“Sor.”

 

İkinci Temel’i gösterdimçaktırmadan. Kavgacı gözlerle dördüncü Temel’e bakarken resim defterine işkence ediyordu. “Sence ikinci Temel’in yaptığı doğru mu?”

 

Düşünmeden, “Değildur,” dediğinde tam ona katıldığımı söyleyecektim ki… “İnsan sevdiceğini başka bir erkekle aynı sırada oturtur mu hiç? Ben katiyen izin mizin vermezdum.”

 

Önce bir şok içinde kaldım ama Bekir’e az buçuk alışık olduğum için çabuk atlattım. “Hayır, sorduğum o değil. Sence Temel’lerin kavga etmesi doğru mu? İkisi de Fadime’den hoşlandığını sanıyor ama bence bu doğru değil. Bu yaşta ancak birine hayranlık duyarsın ve daha yakın arkadaş olmak istersin.”

 

Bir an anlamış gibi uzun uzun yüzüme baktı ama sonra, “Aşkın yaşı olmaz bi’kerem!” dedi. “Yürek dediğin her yaşta sever.”

 

“Ama yine de… Sanki insan yaşına daha yakın olanları tercih etmeli. Öyle daha mutlu olur.”

 

Söylediğim üzerine bakışlarını sınıftaki kızlar üzerinde dolaştırdı, dolaştırdı… dolaştırdı. En sonunda kaşlarını çatarak yüzüme baktı ve tam olarak şöyle söyledi. “Valla kusura kalmayun amma çoluk çocuklan uğraşamam bu yaştan sonra.”

 

Ne demişti o? Çoluk çocuklan uğraşamam mı demişti? Bu yaşta bir de! Yani… haklı galiba.

 

Baktım ikna edemeyeceğim, başka bir zaman şansımı denemek üzere yanından ayrıldığımda sınıfın öbür ucundan bir roket fırladı adeta. Birinci Dursun, toz dumana katarak yanıma doğru koşuyordu.“Öğretmenum! Bitti benim resmim!”

 

“Bu ne hız Dursun’cuğum,” dedim resmiyle birlikte kendisini de boyayan sevimli öğrencime. Sağ yanağı pembe, sol yanağı sapsarı olmuştu. Ne çizmiş olabilir?

 

“Ayıptır söylemesi pek hızlıyımdur!” dedi göğsünü kabartarak. İddia ediyorum ki Türkiye’nin özgüveni en yüksek sınıfı benim sınıfımdı!

 

“Peki… O hızlı resmini görebilir miyim?” diye sorduğumda bu defa yüzü utanan bir ifadeye döndü. Durduğu yerde sallanırken mavi önlüğünün iliği açılıp önünden sallanınca gülümseyerek yerine taktım. Ellerimle de düzelttim.

 

Dursun resmini arkasından çıkarıp yavaş yavaş bana çevirdiğinde beyaz resim defterinin ortasında KOCAMAN BİR KAFA bana hello canım(!) dedi. Yani böyle normal bir kafa değildi, Dünya kupası büyüklüğünde. Kafanın sarı, kabarık saçları vardı. Elektrik çarpmış gibi. Gözler desen iki tane dev sarı göz, biri diğerinden büyüktü. Biri beni izliyordu izlemesine ama diğeri pencereden karşıki dağlara bakıyordu sanki.

Yanaklar… Pembe pastel boyayla bastırıla bastırıla boyanmıştı. Dakikalarca tokatlanmış gibi... Dudaklar pespembeydi ama ruju çenesinin altına kadar sürmüştü resmen. İşin en trajikomik kısmı ise otuz iki diş sırıtıyordu resimdeki kız. Dişler bembeyaz ama… kafa yamuk, gözler şaşı, yanaklar pancar gibiydi.

Resme bakarken içimden, ben bunu tanıyor muyum acaba(?) diye geçirdim ve sonra korkarak, “Çi… çitlenbiğim…” dedim. “Kim bu güzel(!) kız?”

Dursun kafasını kaldırdı, gözlerimin içine baktı. O masum ifadeyle, hayatımın en büyük şokunu yaşattı. “Kim olacak öğretmenum?” dedi. “Sizsiniz tabii ki!”

Kaşlarımı kaldırırken gülümsemeye gayret ettim. “Ya… Çok teşekkür ederim. Çok güzel olmuş gerçekten.”

“Valla mi!”

“Valla.” Çapıldık aşkom.

“Bir de kalp çizecektim ama yer kalmadı öğretmenum.”

“Sağ ol,” dedim. “Bu… bu yeterince kalpli zaten.”

“O zaman sınıf panosuna asarsınuz artık? Nasii fikir öğretmenum?”

“Şahane. Geçekten.”

Arka sıralardan bir kahkaha koptu. Çocuklar resmi görmüş, fısıldaşıyorlardı.

“Öğretmenum ben olsam pembe topuklu ayakkabılarınızı da çizerdim amma çirpi bacak çizmeyi bilmeyrum,” dedi Rukiye.

“Çırpı mı?”

“He,” dedi yanlış söylediğini umduğum kız. “Annem size çirpi bacakli muallim deyi de.”

“Yaa…” dedim başımı omzuma yatırıp içimi çekerek. “Ne güzel diyor annen.”

“Öğretmenum!” diye seslendi arkadan üçüncü Fadime. “Ha ben olsam size uzun etek çizerdum.”

“Uzun mu? Neden ki?”

“Paranız yetmediği için hep kısa etek giyiysunuz ya, barim resimde uzununu giyin. Çizem mi?”

Sıla dudaklarını birbirine bastırıp içten içten gülerken sınıf aldı gazi tabii… Her kafadan bri ses çıktı.

“Öğretmenum ben de olsam o araba lastiğine benzeyen küpelerinizi çizerdum!”

“Ha ben de nenemin un çuvalından hallice çantalarınızi!”

“Ben de mısır püsküline dönen saçlarınızi!”

“Hayır!” dedim parmağımı havaya dikerek. “Şu saatten itibaren beni çizmeyi yasaklıyorum. Yasak beni çizmek! Ama…” Sıla’ya intikam soğuk yenen yemektir cankuşum, bakışımı ataraken gülümsedim. “Sıla öğretmenininiz pek bir hevesli görünüyor. Bence onu çizebilirsiniz.”

Ve ben resmimi alıp panoya asmak istedim mi? Katiyen hayır.

Ama astım mı? Koca bir evet.

“Fadime! Açık Kahverengin var midur?”

“Bu olur mi Bekir?”

“Yok, olmaz. Daha da açık.”

“Daha nasi açık olacak ula?”

“İlla söyletecek misun kizum? Bozuk motordan çikan fışkı rengi işte da!”

*

Sıla’yla birlikte eve girdiğimizde o apar topar hazırlanıp tekrar çıktı. Daha doğrusu çıkmak zorunda kaldı çünkü an itibariyle Destegül Trabzon’daydı. Öyle misafirliğe falan da gelmemişti, dümdüz kaçmıştı. Aslında kaçtığı kişi, iş işten geçtikten sonra haber verdiği Şerif Ali’ydi ama özünde bir Mardin’li olan Sıla olaya itinayla el koyarak yeğenini evlenen kadar Şerif Ali’ye yaklaştırmayacağını söylemişti. Araya girip tüm aileyi sakinleştirmiş, kısa sürede düğün hazırlıklarıyla bizzat kendisinin ilgileneceğini söylemişti. Ailesi Destegül’ü Şerif Ali’den hamile sandığı için sesini çıkaramamış, mecbur bu ani evliliğe izin vermişti ama Şerif Ali zavallıım, deli divaneye dönmüştü. En son hayır yemeğinde ben ne yaptım da başıma bu geldi Yarab(!) diye göbüşünü kaşıyarak sorguluyordu hayatı. Bu aceleyi belli bir mantık kalıbına oturtarak ailesine nasıl söyleyeceğini düşünüyordu en son kara kara… Aksini düşünemiyordu, fikrini bile söylemesi mümkün değildi çünkü Mardin’li aile, kızlarını hamile bırakan adamı kurşuna dizmek yerine en acilinden nikah istediği için şanslı(!) sayılırdı.

 

En nihayetinde düğünümüz vardı.

 

İyi tarafından bakalım Meloş, ne zamandır abiye giyip gerdan kırmamıştık!

 

Kesinlikle! Bence Şerif Ali de ilk şoku atlattıktan sonra bu hızlandırılmış evlilik hazırlığının tadını çıkarabilirdi. Zira evlenmek demek; en iyi dedikodu arkadaşını bulmak demekti! Sonuçta güzel bir dedikodu jet hızıyla eşe iletilirdi. Önce telefonda konuşulur, sonra akşam dizi izlerken kahve tatlı eşliğinde üzerinden geçilirdi. Yeter mi? Asla yetmez! Ertesi günlerde de peyderpey yine ve yine konuşulurdu. Eh, tanıdığım ne iyi dedikodu gurmelerinden biri olan Şerif Ali’nin bunun farkında vardığı an havalara uçması kaçınılmaz olacaktı.

 

Ben de mutlu olması için elimden geleni yapacak; isteme, düğün alışverişi, bohça mohça ne varsa her bir şeyin ucundan tutuacaktım. Şerif Ali’nın damat traşı etkinliğine bile katılabilirdim vallahi! Ay ama yok… Düğün öncesi çocuğun suratını bana emanet etmeleri hiç iyi bir fikir değildi.

 

Ama an itibariyle banyo yapmak iyi bir fikirdi çünkü resim dersinde sadece çocuklar kendini boyamamıştı. Benim de ellerim, bileklerim boya içinde kalmıştı. Hazırlığımı yapıp banyoya gittim gitmesine ama bir de ne göreyim? Duş rutinimdeki üç numaralı bakım kremim bitmiş!

Yani evrende daha kötü ne olabilirdi ki? Elektrik kesilir, internet gider, soba tüter ama bakım kremi biter mi ya hu? Beş adımlık duş rutinimin en kutsal basamağıydı o! En önemli adımdı çünkü parlaklığı bizzat o krem veriyordu saçlarıma! Omzumda havluyla oflaya puflaya koridorda gezinip ne yapacağımı düşündüm. Yapılacak pek bir şey de yoktu aslında. Buralarda o bakım kremini bulmamın imkânı yoktu. Zaten artık fönlemediğim saçlarım bir de parlamazlarsa… çarşamba cadısından hallice olurdum ayol!

Ben kara kara düşünürken, telefonumun ışığı yanıp görmeyi en sevdiğim ismi gösterdi bana. Tahir’in ismini…

 

Tahir: Ha o elundeki kartı saa süs deyi mi verdum?

 

Mesajı çözmeye çalıştım ama ıh ıh… Ne demek istediğini anlayamadım. Sormak üzere bir şeyler yazarken bir mesaj daha düştü ekrana.

 

Tahir: Kartın ekstresi geldi.39,999 Tl’lik bir alışveriş göremedum ben. Bu işte bi yanlışlık bi hata varidur

 

Elimi ağzıma götürüp kıkı kıkır güleryen bir yeni mesaj daha…

 

Tahir: Acilen telafi etmen için on dakika sonra kapındayım öğretmen hanum. Bi kartın içinden geç de el birliğiyle rahatlayalum

 

Önce güldüm. Sonra şaşırdım. En son daha da şaşırdım.

 

Ne? Tahir kapımıza mı mı geliyor? Hem de on dakika sonra! Hem de bizi alışverişe götürmek için! Şaka yapıyor olmalısın aşkom!

 

Cevap verecek zaman bile yoktu. Derhal koştura koştura odama gidip üzerimdekileri çıkardım. Ellerimi dirseklerime kadar soğuk suyla ovarken titriyordum ama onun karşısına boyalı ellerle de çıkmak istemiyordum. Saati kontrol ettiğimde sadece ve sadece altı dakikamın kaldığını gördüm. Makyajımı sabah sabahın köründe yaptığım için yüzümde bayatlamıştı. Hızla makyajımı temizleyip biraz rimel, pembe bir allık ve malum rujumu sürdüm. Ne çillerimi kapatacak ne de highlighter sürecek vaktim bile kalmadı! Daha da fenası kombin yapacak vaktim bile olmadığı için açık renk kot pantolonlarımdan birini seçip, pudra pembesi koca çiçekleri olan beyaz hırkamı giydim. Ayaklarıma taba rengi Ugg botlarımı geçiriğimde dışarıdan korna sesi geldi.

 

Yani… Markete gitsem bundan daha fazla hazır olurdum!

 

Kabanımı geçirip saçlarımı üzerine çıkardığımda masamın üzerindeki beyaz kurdela tokam gözüme takıldı. Aceleyle saçlarımı yarım toplayıp kurdelayı üzerine iliştirdiğimde nefes nefese dışarı çıktım. Beni bu kadar acele ettirdiği için ona bir parça kızmıştım ama… tüm karizmasıyla kasalı aracının yaslanmış vaziyette beni beklerken nasıl uzun süre kızgın kalabilirdim ki?

 

Yaklaşırken kahküllerimi düzelttim. Neyse ki onları sabah fönlemiştim de dört bir yanımdan dökülen buklelerimin aksine diz ve biraz da şişkin duruyorlardı. Yaklaştığımda herhangi bir temasta bulunmadı. Yalnızca kapımı açtı. Arabaya bindiğimde soğuk kar havası tamamen dışarıda kaldı, kokusuyla sarmalanan sıcaklık beni avucuna aldı. O da bindiğinde ve bakışları üzerimde gezinmeye başladığında istemesizce gülümsedim. Elleri direksiyonda dururken acelesizce izledi beni. Önünü kapatmadığım kabanımdan görünen çiçekli hırkamı, ayakkabılarımı, makyajımı ve hatta… arkada kalmasına rağmen saçımdaki kurdelayı.

 

Onun üzerinde üniforması vardı. Karakoldan çıkıp doğruca yanıma gelmişti. Üniforması yine jilet gibi dümdüzdü Yüzünde de durum asayiş berkemaldi; elmacıkkemiğini altından cetvelle ölçülerek traş etmişti sanki sakalları. Saçları her zamankinden daha kısaydı, üç numaraya vurulmuştu, bu kısacık kesim düzgün kafa şeklini ortaya çıkarmıştı. Bununla da kalmamıştı tabii. Kalır mı insafsız? Sırf o saç daha da kısaldı diye çenesinin çarpıcı simetrisi de mümkünmüş gibi daha da belirgin hale getirmişti.

 

“Selam,” dedim parmaklarımı çantamın askısında dolaştırarak. “Hoş geldin.”

 

“Ve aleyküm selam,” dedi alçakbir sesle. Vitesi taktığı o kısa anda baktı. “Hoş buldum.”

 

“Nerden çıktı alışverişe gitmek?”

 

Yokuştan inerken gözü yoldaydı, gülümsedi. “Alışveriş bahane.” Seni görmek şahane. “Ne güzel olmuşsun sen öyle.”

 

“Güzel mi olmuşum?” Sanatçı bu metninden bizimle dalga geçiyor herhalde Meloş. “Yani… İzin verseydin daha doğrusu zaman verseydin olabilirdim ama on dakikada ancak bu kadar oldu. Doğru dürüst makyaj bile yapamadım ki.” Ayağımı kaldırıp Ugg’larımı gösterdim. “Bu botlar hiç uymadı ayrıca üzerime. Resmen evden çöp atmaya çıkmış kız vibe’i veriyorum.” O değil de… Bir allık sürseydim en azından yüzüme renk gelebilirdi.

 

“Allık hangisiydi kız?”

 

“Yanaklara sürülen. Hani şu benim gibi soluk sarışınların yüzünü morg görünümünden kurtarak şahane buluş! Bilim insanlarına buradan teşekkür ediyorum, yoksa şeffaf gezerdik.”

 

“İhtiyacın olduğunu mu düşünüyorsun?” diye sordu sakince.

 

Ay yok mu? “Şey… Var bence.”

 

Yokuşun sonuna ulaşırken yine yandan bir bakış attı, karizmatik bir bakış; kalp ritmi bozma garantili… “Yanılgı,” dedi ciddiyetle. “Büyük bir yanılgı.”

 

Ben aptal âşık gibi sırıtacakken meydana yaklaşmamızla ve komşularıyla birlikte kapısının önünü süpüren Güldahe Hanımı görmemle tiz bir hiiii(!) nidası eşliğinde kaydıraktan kayar gibi koltuktan kaymam, bacaklarımı koyduğum yere bedenimi sığdırıp bir de çantamla kafamı kapatmam bir oldu. Kadın rüyamın en tatlı yerinde kabus gibi girmişti resmen! Kara kabus! Yeşil gözlü kara kabus! Yeşil gözlü Karadenizli kara kabus!

 

“Melek,” dedi Tahir bezmiş gibi. Sesindeki neşe de silinmişti galiba biraz. “Orda napaysun hele bi de baa?”

 

Başımın üzerindeki çantamı azıcık araladım. Önce etrafı kolaçan ettim. Yok, meydandan tam olarak çıkmamıştık. Yani tehlike tam gaz devam ediyordu. “Hiiiiç, biraz da burayı deneyeyim dedim. Koltuk kadar rahat bence, tavsiye ederim.”

 

Başını cama çevirip homurdandı ama kelimeleri seçemedim. “Bu iş kabak tadı vermeye başladı,” dedi kabak tadında bir sesle. “Çocuk muyuz biz? Lise talebesi miyiz? Tutup elinden çıkaracağum seni bizimkilerin karşısına. Neyin uzatmasını oynuyoruz anlamayrum ki!”

 

“Ya Tahir! Laf edeceğine daha hızlı sür de çıkalım şurdan! Hazır değilim diyorum sana işte, hazır olunca söyleyeceğim ben sana.”

 

“Çok merak edeyrum, nasıl hazır hale gelecekmişsun?”

 

İki büklüm durmaktan bacaklarım ağrımaya başlamıştı ama hiç sorun değil, varsın kopsun. Yeter ki Güldoşa yakalanmayalım!

 

“Biraz kendimi sevdireyim, en azından önyargısı kırılsın. Olmaz mı?”

 

Son söylediğimle birlikte ifadesi de hafiften yumuşadı. Meydandan uzaklaştıktan sonra arabayı yavaşça durdurdu ve koltuğa yapışmış elimi tuttu, nazikçe kaldırdı beni.

Sonra yüzüme baktı. O bildiğim şefkatli haliyle. Yaklaştı ve başımın üzerinden öptükten sonra, “Kimsenin seni sevmesine ihtiyacın yok,” dedi. “Kendini kimseye sevdiremen çalışman da gerekmiyor. Bu annem bile olsa.”

 

Gülümsedim ben de. “Öyle mi deysun?”

 

“Öyle deyrum öğretmen hanım.” Hafifçe burnuma dokunduğunda daha fazla gülümsüyorduk. “İyi kaptın şiveyi. Trabzon gelini mi olacasun ne?”

 

Yok ama artık! Düşüp bayılayım mı istiyorsun şuracıkta…

 

Utanarak önüme döndüğümde daha fazla keyiflenmiş gibi iyice yayıldı koltuğa. Ciddi miydi yoksa şaka mı yapmıştı? Yani bu bir evlenme teklifi sayılır mı? Ona göre kollarımı açıp evet, evet, evet(!) diye bağıracaktım. Eğer ciddi değilse özellikle bu konuda rezil olmak istrmezdim. Öte yandan… gelin olmak deyince aklıma yine annesinin o muhterem yüzü düşmüştü. Bizzat onun gelini olacaktım; boğarak öldürmek istediği gelini…

 

Ve bunun düşünmek, Tahir’in son sözlerine sevinmeyi bırakıp kanımın donmasına sebep oldu. “Şey… Gidelim mi? Benim canım aşırı macha latte çekiyor da.”

 

Dudakları gülümserken kaşlar hafiften çatıldı. “Şu çayın yüz karası olan içeceği deysun?”

 

Başımı omzuma yatırken kaşlarımı kaldırdım. “He Tahir ondan deyrum.”

 

Arabayı yeninden çalıştırdığında ilçeye doğru yol aldık. Yol boyunca bana gününden bahsetti. Ben de sordukça sordum. Aslında fırsat kolluyordum, konuyu askerlerine, en sonunda da Poyraz’a getirip yumuşak karnını yakalamaya çalışıyordum çünkü Mercan’a verdiğim sözü unutmamıştım. Poyraz’dan öyle içli, öyle hüzünlü bahsetmişti ki içimde bir taraf Poyraz’a çok sevdiği topraklarında kalması için yardım etmek istiyordu. Bunu nasıl yapardım, başarabilir miydim bilmiyorum ama denemek istiyordum. Bunun için de öncelikle konuyu açmalıydım. Açmalıydım ama ne zaman karakoldan bahsedecek olsam Tahir ustalıkla konuyu değiştiriyordu. Basit şeyleri anlatıyordu anlatmasına ama o asker ciddiyeti daha fazlasını anlatmasına izin vermiyordu. Oysa biliyordum; bana silahlı saldırı düzenleyenlerin ensesindeydi. Yarası da iyiden iyiye iyileşmişti ya, evin bile yolunu unutmuştu. Bunu da Sıla üzerinden öğreniyordum tabi. Sıla’yı sıkıştırırp Serhan’dan öğrenmesini istemesem, Tahir bana söylemezdi bile. Huzursuz olacağımı bilirdi.

 

İlçedeki ufak alışveriş merkezine ulaştığımızda önce bir şeyler içmek için yürüyen merdivenlere yöneldim ama… bir mağaza vitrinin camındaki pembe, komple payetli mini elbiseyi görünce nevrim döndü. Tıpkı Nezaket Sancaktar gibi oh my god(!) diyerek Tahir’in eline yapışmaya kalktım ama zaten elimi tutuyordu. Doğru ya… sevgiliydik biz, sevgililer sık sık elel tutuşurdu. Tahir de arabadan iner inmez elimi o koca avucuna hapsedip gerekmedikçe de bırakmıyordu. Tabii şimdilik bunun Çamlıyayla sınırları dışında olmasına özen gösteriyordum ama Tahir’i bu konuda uzun süre durduramayacağımı az önce birkez daha anlamıştım. Bu yüzden bir an önce kendimi annesine sevdirmenin bir yolunu bulmalıydım. Ama önce… o disko topu gibi parlayan elbise benim olmalı!

 

İçeri girer girmez elbisenin otuz altı bedenini alıp giyinme kabinine daldım. Uzun zaman olmuştu böyle marka bir elbise almayalı… Malum, babam tüm kartlarıma daha buraya gelirken el koyduğu için yeteri kadar param yoktu ama artık işler değişmişti. Artık bir maaşım vardı. Henüz ilkini almamıştım ama olsun babam bir gün önce hesabıma yüklü bir transfer gerçekleştirmişti. Eve döndüğümde kartlarıma da kavuşacağımı bildiren bir mesaj atmıştı. Paranın küçük bir kısmıyla Sıla’ya olan borcumu ödemiştim ama daha fazla ne o paraya dokunmaya ne de eve dönmeye niyetim yoktu. Bu yüzden maaşımı idareli kullanmak için yakın zamanda bir gider planlaması yapacaktım. Eh… Bedenime tam oturan ve içinde bir yıldız gibi ışıldadığım bu elbise benim öğretmen maaşımı birazcık aşıyordu ama bu defalık(!) kendimi ödüllendirmekte bir sakınca görmüyordum.

 

Kabinden heyecanla çıkıp büyük aynanın karşısına geçtiğimde üstümde tatlış elbiseyle dönüp dönüp kendime bakıyordum. Elbise tam anlamıyla olaydı! Kalp fırmunda göğüs kupu ve incecik payetten askıları vardı. Belimi sıkıca saran eteği kalçamın hemen altında biterek ince bacaklarımı gözler önüne sermişti. Ay alıyorum ben bunu(!) diyecektim ki Tahir ve dağ gibi omuzları yanımda bitti.

 

Öncelikle beni şöyle bir tepeden tırnağa inceledi. İnceledikçe de kaşları çatıldı.

 

“Nasıl?” dedim bir tur da onun önünde dönerek. “Güzel mi?”

 

İnceledi, bir daha inceledi. Sonra nedense etrafına baktı. Alışveriş yapan birkaç çift daha vardı, bir adım atıp cüssesiyle beni kapattığında, “Güzel olmasına güzel ama,” dedi bakışlarını çıplak bacaklarıma indirerek. “Bu entarinin gerisi nereyedur?”

 

“Nasıl?”

“Gerisi deyrum,” derken elbiseye değil sanki Titanic’in kırık parçasına bakıyordu. “Üstü tamam ama alt kısmını dikmeyi unutmışlar.”

Durumu kavramamla elimi belime yerleştirmem bir oldu. Bir de gözlerimi kıstım ama karşımdaki bey geri adım atacağa kati suretle benzemiyordu. “Üstü de altı burada,” dedim bilmiş bişmiş. Bununla da kalmayıp bir bacağımı öne atarak poz verir gibi durduğumda gözleri parladı ama kıskançlıkla!

Bir adım atıp beni iyice kapattığında, “Çek o patini,” dedi. “Adamı dellendirme.”

“Elbisemin boyu gayet ideal.”

“İdeal?”

“Evet.

Elini açıp etek kısmına tuttuğunda tam bir karışını kapladı ama… onun eli normal insan eli değildi sonuçta. Kocamandı. “Bir karış etek mi ideal olan?”

“Aynen öyle,” dedim ters ters.

“Göz var nizam var,” dedi kestirip atan bir tavırla. “Bu elbise kısadur.”

“Sen 1.97’sin, sana göre bu Dünya üzerindeki çoğu şey kısa zaten!” diye çıkıştım. “Nevresim giyeyim istersen!”

“Nevresim değil de… Şöyle daha makul, dize yakın, hanım hanımcık bir şeyler giyler hiç fena olmaz.”

“Hanım hanımcık mı?” diye kaş kaldırdım. “Neyim ben, Osmanlı gelini mi?”

Başını eğip daha yakından baktı bana. “Kimin gelini olduğun belli de konumuz o değil,” dedi ukala bir tavırla.

İşte yine aynı ima. Ciddi miydi? Şu halde yani, kedi köpek gibi birbirimizi yerken böyle bir konuda ciddi olamaz değil mi? Yok, olamaz. Ama gözleri ısrarla aksini söylüyordu. Anneme rağmen, her şeye, herkese rağmen ben ciddiyim, diyordu. Dudaklarımdaki ukala gülümsemeye de aldanma, ayı gibi davranmama da, ben seni alacağım.

Böyle mi diyordu gerçekten o sözler, o bakışlar? Böyle koruyup kollamaya, sahiplenmeye çalışması da bu yüzden miydi?

Hayır Meloş, sakın erimeye kalkma! Şimdi hiç sırası değil! Paketle bu sözü, eve gidince eriririz aşkom…

“Neymiş konumuz? Senin ne kadar maço olduğun mu mesela?”

Aferim kızım, böyle devam!

“He,” dedi ayı. “Maçoyum ben. Ve şimdi sen, o maçoyu dellendirmeden uslu uslu o eteksiz entariyi çıkaracasun güzelim. Hade, hade.”

“Git mağaranda delir Tahir!” Öfkeyle soluyup yanından ayrıldığımda ve kabine geri döndüğümde büyükbaş hayvanların adını özne olarak kullanarak dışarıdaki boz ayıya ithaf ediyordum.

Elbisenin sol kolumun alltındaki fermuarını indirip askılarını omuzlarımdan düşürdüğümde kabinin kapısı zorlandı. Başka bir müşterinin kullanmaya çalıştığını düşünerek, “Dolu,” dedim. Sinirlerim yabancı birine karşı nazik olamayacak kadar gerilmişti.“Zorlamayın kapıyı, görmüyor musunuz kapalı.” Aynaya dönüp elbiseyi aşağı çekiştirdiğimde kapı pat diye açılmasın mı? Ve açıdan kapıdan içeri dev bir cüsse girmesin mi?

Ve o an benim cicik takkem yarıya kadar dışarıda durumda olmasın mı?

“Sen sen sen…” dememe kalmadı kapıyı arkasında kapattığında daracık kabinde bir o bir de ben kaldık. Kapıyla işini birdiğinde sırtını yasladı, bana aynadan baktı. Benim yaptığım da buydu çünkü ona dönecek olursam, temasımız kaçınılmazdı ki ona dönecek olursam sırtımın göğsüne temasından daha vahimi gerçekleşirdi. “Tahir, ne yapıyorsun sen!”

“Sen ne yapıyorsun?” diye sorduğunda sakince kirpiklerimi kırpıştırdum.

“Gördüğün gibi bana yakıştırmadığın bu elbiseyi çıkarıyorum.”

Bakışları yüzümdeydi, şimdilik. Ellerini yavaşça göğsünde topladığında göğsü burada bizim için daha az yer bırakmaya yemin etmiş gibi daha da palazlandı. “O elbisenin sana yakışmadığını söylemedim.” Ve bakışlarını yavaşça aşağı indiğinde, üzerimdeki fermuarı açık elbisenin hâlâ bir şekilde bedenimi kavramaya çalışan kumaşına baktı. “Öyle bir şey söylersem,” dedi sakin bir kararlılıkla. “Çarpılırım.”

Çenemi yukarıda tuttum. “Öyle ya da böyle, bu elbiseyi almama karşısın. Ayrıca soruma cevap vermedin. Neden buradasın?”

”Ufak bir yanlış anlaşılmayı düzeltmeye geldim.”

“Ne yanlış anlaşılması?”

Bakışları aynadan üzerimde dolaşmaya devam ettiğinde elbiseyi çekiştirip fermuarı kapatmanın iyi bir fikir olduğunu düşündüm ama… bunu yapmak istemiyordum. Özellikle son olanlardan sonra ondan çekinmek istemiyordum. Zaten çekindiğimi de hissetmiyordum. Vaziyetime karşın rahatlığımı fark etmiş olacak ki bakışlarını gerdanıma topladığında ve elbisenin açık yakasından bir kısmı görünen sütyenime kaydığında ağır ağır yutkundu. Kolları daha fazla göğsünde kalamadı, yanına indirdi. “O elbise senin dışındaki hiçbir kadına bu kadar yakışamazdı.”

Afalladığım gerçekti. Elbiseye onca laf ettikten sonra böyle bir çıkış beklemiyordum ama itiraf etmeliyim ki hoşuma gitmişti. Artık elbiseden daha fazla hoşlanıyordum. “O zaman neden almama izin vermiyorsun?”

“İzin mi?” diye sordu, kötü bir şey duymuş gibi kaşlarını çatarak. “Haşa. Neyi alıp neyi almayacağına ancak sen karar verirsin. Ben sadece hoşuma gitmediğini söyledim.”

Hem yakıştığını söylemişti hem de hoşuna gitmediğini. Anlayamamıştım doğrusu. Zaten bu kadar yakınken… bedeninin sıcaklığını tüm sırtımda hissederken düşüncelerimi olması gerektiği gibi yönetemiyordum. Bir de böyle bilmece gibi konuşunca işim iyice zorlaşıyordu.

“Yakışması hoşuma gitti.” Kapıdan ayrıldığında ve gövdesi sırtıma değdiğinde biri kalbimin etrafına görünmez bir çember geçirdi gibi hissettim. Nefesim kendiliğinden sıkıştı. Başımı biraz kaldırdım, aynada göz göze geldik. O bakış… İnsan kenarında yürüdüğü kıvılcımı memnuniyetle yangına çevirmeye karar verse ancak öyle bakardı. “Ama bu kadar yakıştığını benden başkasını görecek olması fikri…” Başını ciddiyetle iki yana salladı. “İşte bunu sevmedim.” Elleri çıplak omuzlarımı sardığında göğsü sırtımın boşluklarını doldurmaktan daha fazlasını yaptı, sırtım için bir ev oldu. Beni gövdesine tamamen yerleştirdi ve başını başımın yanına getirdiğinde, gözleri yeniden yüzümden ayrılmıştı. “Bu elbiseyi alıp almamana karışamam,” dedi. “Ama isterim ki…” Dudakları kulağıma yaklaştı. “Sadece bana giy.”

Hızlanan kalp atışlarımı tamamıyla hissedebiliyordum. Heyecanlanmıştım. Tüm bu heyecanının içinde konuşamayacağımı düşünüyordum ama gözlerimin söylemek istediği bir şeyler olacak ki başka türlü baktı gözlerine. Bir bacağımı diğerinin önüne aldığımda onun büyüyen ve kararan göz bebeklerine kilitlenerek, “Sadece sana giymek için,” diye fısıldadım. “Çok uzun bu.”

Biz bu adamı görünce içimizdeki fin fin fingirdeği neden tutamıyoruz Meloşum?

Bir an için gözlerini kapattığında daha sert yutkundu. Omuzlarımı tutan tüm parmaklarını kasıldığına yemin edebilirdim. Cüret ettiğim şey onu fazlasıyla etkilemişti ve bu… hoşuma gitmişti. Belki de bu yüzden nasıl başlattığıma inanamadığım ateşi harlamak için gülümsedim.

“Hayırdır yüzbaşım, kalp ritmin mi yükseldi?”

Gözlerini açtığında orada başka bir ifade gördüm. Bir isim veremezdim ama az öncekine benzemediğine kalıbımı basabilirdim. Birkaç saniye sonra yalnızca yarım adım attığında bu kez benim yutkunmama sebep olacak bir şey hissetttim. Dudaklarını kulağıma dokunduracak kadar başını eğdiğinde, “Fena yükseldi,” dedi kesin bir sesle. “Seni şimdi, burada sırtlayıp çıkartacağım kadar yükseldi. ”

Bize az önce geçirttiği sinir krizinin intikamını almak için tam sırası!

“Anladım ben…” dedim alt dudağımı dişlerimin arasına gizleyerek “Başka kalp ritimleri de yükselmesin diye be-”

 

Omuzlarımı tutan elleri kısa ve ani bir hareketle beni kendine çevirdiğinde ilk hissettiğim şey sırtımdaki sıcaklığın yerini aynanın soğuk yüzeyinin aldığıydı. Ancak ürperen göğsüm onunla doldurulduğunda dudaklarımdan taşacak tiz bir çığlık dudaklarında patladı.

 

Çünkü Tahir beni öptü.

 

Öyle yavaş ve yumuşakça başkayan bir öpüş de değildi bu. Dudaklarıyla dudaklarımı kucaklamıştı. O iri elleri tüm bedenimi avucuna hapsetmiş gibi dururken onu dudaklarımın her köşesinde hissedeceğim bir hız ve hırçınlıkla öpüyordu beni. Yine ipleri parmaklarına dolamıştı, yine vereceğim karşılığa ihtiyacı yoktu. Beni bedenine bir uzvuymuş gibi sokuştururken aynı anda hem bu kadar sıcak hem de bu kadar soğuk olmasının sonu gelmez şaşkınlığını yaşıyordum. Kıskançtı dudakları, her sürtünmede beni nasıl da kıskandığını, nasıl da paylamayacağını anlatıyordu dudaklarıma.

 

Benimsin, diyordu. Paylaşmam, diyordu. Benden başkası yaklaşamaz, diye bağırıyordu.

 

Ve sonunda dili işin içine girdiğinde buz kestim. Kendimi onun dalgalarından kurtarmanın bir yolu yoktu, zaten o dalgalarından beni oradan oraya savurmasından da memnundun. Ben de yapılabilecek en iyi şeyi yaptım ve kollarımı boynuna dolayıp ona içimden gelen karşılığı verdim.

 

Dudaklarımız bir yapbozun birbirine ait eş parçası gibiyidi. Ya da şiiririnde anlattığı gibi; mıknatıstık. Bu öpüşme işini iyice kavrayan iki mıktanıs; birbirinden ayrı duramayan, sürekli birbirini arayan ve çeken iki mıknatıs…

 

Nefes nefes ayrıldığımızda uzaklaştmadı, durdu dudakları dudaklarımın üzerinde. “Sana,” dedi sert ve kısık bir sesle. Ve parmakları açık fermuarımın içinden sızarak belime ulaştığında yay gibi gerildim. Parmak uçlarından tenime akan düpedüz elektrik akımıydı. “Sana kalp ritm yükselen adamın kalbini göğüs kafesinden söker alırım.”

Sözlerinin rüzgârı dokunduğu tenimde yankılanırken nefesimi tuttuğumu sonradan fark ettim. Parmaklarının tenimde bıraktığı o elektrik, omurgamdan yukarı doğru tırmanıyordu. Başımı omzuma yatırırken, “Tehdit mi bu, başkalarına?” dedim, sesim düşündüğümden daha titrek çıktı. “Yoksa itiraf mı, bana?”

Dudakları çekici bir gülümsemeyle kıvrıldığında, burnunu yavaşça burnuma sürttü. Nefesini kendi nefesim kadar hissediyordum. “Başkaları için tehdit olamayacak kadar gerçek,” dedi güçlü bir fısıltıyla. “Sana gelince…” Ellerinden biri yüzüme çıktı, avuçlarının sarasına aldı, aynı avucu hem saçlarımı hem yüzümü okşadı. “Sana daha neyi itiraf edeyim be yavrum,” derken gözleri bir an için gerdanıma düştü. Yutkunamadı bu defa. Belimdeki eli biraz daha ilerleyip bel kıvrımımı avucunun ortasına yerleştirdiğinde aynayla onun arasında sıkışıp kaldığımı daha fazla hissettim. “Geberdum kızım görmey misun? Çıra gibi yanayrum ha buraya!”

Başımı aynaya atıp kahkaha attım ama o gayet ciddiydi. Onu böyle görmeye bayılıyordum. Önce bana kızması ama sonra benim ona eridiğim gibi eriyip bitmesi…

Dışarıdan yaklaşan adım seslerini duyduğumda elimi göğsüne koyup uzaklaştırmaya çalıştım ama geri çekilmedi. Çekilmeye niyeti yoktu zaten.

“Benim yüzümden mi yani?”

“He,” dedi. “Senin yüzünden.”

“Hım…” Gülmemek için dudaklarımı dişleyerek göz süzdüğümde gözleri kısıldı.

“Beni bilerek delirtmeye çalışıyorsun. “ Bunu yeni keşfetmiş gibi. “Sonra da böyle masum masum bakıyorsun.”

“Sen delirmeyi seviyorsun,” dedim umursamaz görünmeye çalışarak. Ama işin özünde biraz da ağzından laf almaya çalışıyordum. Bugünü benimdi. Ya geçmişi? Neler olmuştu orada? Son zamanlar kimi kimi bu konuyu düşünürken buluyordum kendimi ama açıkça soramıyordum. Ben de kelimelerin etrafında dolanıp duruyordum. “Ben olmasam başka birini bulup ona delirirsin belki.”

Bakışları bir gözümden diğerine dolaşırken yavaşça, kelimeleri tarttığını hissettim. Özenle seçecekti sanki her birini, özenle koyacaktı önüme. “Yanılıyorsun.” Doğrudan gözlerimin içine baktı. “Ben seni buldum, bir sana delirirm.”

Biz senin o bir sana deliririm, diyen ağzını yeriz!

Hele o bakış… İnsan o bakışa aşık olur. İnsan o bakışla telli duvaklı evlenir. İnsan o bakıştan zibilyon tane çocuk yapar!

Dayanamadım vallahi. Bu adam bu kadar güzel konuşurken nasıl dayanayım zaten?

Şapur şupur öpmeyeyim de ne yapayım?

Boynundaki kollarımı sıkıştırırken parmak uçlarımda yükseldim. Ne yapacağımı anlayarak kısılan gözleri o güzel dudaklarına hafif bir gülümseme bıraktığında ve yüzümden kayan eli arkamdaki aynaya uzanıp bedeni tamamen üzerime eğildiğinde, usul usul sokuldum koynuna doğru, iki yapboz parçasını yeniden bir araya getirmek üzere dudaklarımızı buluşacaktı ki…

“Hanımefendi yardıma ihtiyacınız var mı?”

“Hii!” Parmak uçlarımdan düştüğümde başını çevirip ağzının içinden içinden söyledi. Pek hoş şeyler değildi anladığım kadarıyla…

“Şey…” dedim telaşla. “Fermuara uzanamadım da, erkek arkadaşım yardım ediyor, teşekkürler.”

Ellerimi Tahir’in göğsüne koyup tekrar itmeye çalıştım ama ıh ıh… kale gibi, sur gibi kesmişti önümü. “Tahir!” dedim fısıltıyla. “Çekilsene şurdan! Rezil olmamıza ramak kaldı şurda!”

“Sen ne dedin?” dedi bir şeyler hoşuna gitmiş gibi. “Erkek arkadaşım mı dedin?”

Ay az sonra tüm mağaza çalışanlarına üç yıllık dedikodu vereceğiz adam hâlâ oynaşma peşinde! Oysa o dedikoduların sesi… şimdiden beynimde çınlıyor!

Kız gördün mü o sarı kızla asker kabinde neler neler yapmış?

Sesleri taa(!) terastan duyuldu diyorlar.

Bir rivayete göre o kabinden sonra kız hamile kalmış da bunlar evlenmek zorunda kalmışlar.

Kabinden çıktıklarında mağazanın cansız mankenleri bile utançtan başını eğmiş!

Ay o da bir şey mi Avm’nin güvenliği deprem oluyor sanıp itfaiyeyi aramış!

Hayır! Bunun olmasına izin veremezdim elbette! Derhal mantıklı bir izahad düşünmeliyim, derken… dışarıdan tam olarak şöyle bir ses geldi. “Ama o elbisenin fermuarı yan taraftaydı hanımefendi.”

Hayır yani, oturup tüm elbise fermuarlarının nerede olduklarına mı baktın? Kalkıp bir de o fermuarların yerini aklında mı tuttun? Nerden biliyorsun be kadın!

Ellerimi yüzüme kapatıp utançtan yerimde zıplarken, Tahir sinir bozucu derecede sakin kalarak başını omzuna çevirdi. “Sorun yok,” dedi. Ve kapıyı yavaşça açarken bana göz kırptı. Pislik! “Fermuar sıkışmış.”

Görevli kızın imalı bakışları eşlikçimiz olsa da sorunsuzca mağazadan çıkarken mutluydum. Çünkü ben giyinene kadar Tahir elbisenin otuz altı bedenini benim için satın almış, sonrasında da elime tutuşturmuştu. Evet, aldığı hediyeyi öyle dümdüz elime tutuşturmuştu odun beyciğim. Sonra birlikte Sephora’ya gittik.

“Burasi ne gereksiz bi yerdur,” dedi etrafındaki raflara bakarak.

“Burası cennet,” dedim gözlerim parlayarak. “Gel hadi!.”

Rujların bulunduğu koridora girdiğimizde gövdesini satanta yaslayarak şöyle bir inceledi. “Bunların hepsi aynı değil midur? diye sordu en sonunda. “Neden yüz tane aynı ruju yanyana dizmişler?”

Gözüme kestirdiğim ilk ruj rafına daldım. Şunu denedim, bunu inceledim, üçüncüyü bileğime sürdüm. En son tuğla kırmızısı rujun testerini sürüp aynada yedirdikten sonra Tahir’e döndüm. “Nasıl? Bu ton bana yakıştı mı?”

Şöyle bir baktı, başını omzuna yatırdı, tekrar baktı. “Üç önce sürdüğünle aynı gibi. Dört önce sürdüğünle de aynı olabilir.”

“O mat bitişliydi bir kere,” dedikten sonra dudaklarımı uzattım. “Daha dikkatli bak. Bu parlak bitişli.”

“Bunların hepsi aynı kızım,” dedi raftaki sıra sıra rujları gösterek.

“Nasıl aynı ya?”

“Biri dudağa sürülüyor, öteki de dudağa sürülüyor.”

Dayanamayıp alkışladım. “Bravo gerçekten Tahir, gerçekten nokta atışı bir tespit yaptın.”

Bir tester ruju aldı, açıp baktı. Sonra bir tane daha aldı, ikisine baktı, karşılaştırdı. “Aynı da işte. Bir tanesini alsan ben ötekini istiyordum, diyemezsin. Çünkü aynı.”

Allahım sabır… “Tahir’ciğim” dedim sabırla. Sonra sıra sıra parmağımı rujların üzerinde gezdirmeye başladım. “Bak, bu nude pembe, bu yumuşak bej, bu şarap, bu nar çiçeği, bu da gül ağacı.”

Gözlerini kıstı. “Yani kırmızı.” Rafta bir şey dikkatini çekmiş olacak ki yaklaştı. Galiba kırmızı olarak görmediği bir ruj buldu, dedim ama yok, rujlara değil altındaki etikete bakıyordu bu defa. Bir saniye durdu. Sonra tekrar baktı. Etiketi aldı. Yaklaştırdı. Uzaklaştırdı. Çevirip tersten bile baktı.

“Bu…” dedi yavaşça. “Bu rujun fiyati midur?”

Başımı salladım. “Evet.”

“Emin misin? Üç artı bir ev fiyatı değil yani bu?”

Gözlerimi devirdim. “Hayır Tahir, ruj.”

Adamın yüzü sanki tüm malını mülkünü elinden alıp üç çocukla ortada bırakmışım gibi oldu.

“Kızım,” dedi şaşkın ve inanamaz bir sesle. “Ben bu paraya ömrüm boyunca yetecek kadar çay alırım, bu ne lan?”

“Lan mı? Ayısın Tahir!”

Dibime kadar girip, “Ha buraya kıç kadar ruja ev fiyati koymuşlar, ayı olan ben miyim?” diye sordu.

“Aynen öyle diyorum!”

“İnsan bi dudağını boyamaya bu kadar para verir mi? Koca okulu boyadık ha bu kadar tutmadi.”

Elimi belime koyup, “Ben duvar mıyım Tahir!” diye çıkıştım. “Ben okul duvarı mıyım?”

“Değilsun ama ha bu da…” Elindeki ruja garip gözlerle baktı. “Altın midur bu? Cumhuriyet altıni midur?”

“Hayır.”

“Pırlanta tozu?”

“Hayır.”

“E o zaman niye bu kadar?” Sesini alçaltıp, “Bu parayla boya alsam sadece okulu değil tüm Çamlıyayla’yı boyarım,” diye bir iddia attı ortaya.

“Abartma istersen!”

Güya çaktırmamaya çalışarak bizi izleyen çalışana, “Hanımefendi bakar mısınız? Bir şey soracağım,” dedi. “Bu ruju sürünce ne oluyor? Uçuyor muyuz?”

Kadın gülmemek için kendini zor tuttu. “Hayır beyefendi.”

“E, olayı ne bu rujun?”

Kadın biraz düşündükten sonra, “Parlak bitişli,” dedi. Ben de onu dedim işte! Parlak bitiş önemli sonuçta.

Tahir başını anlamış gibi salladı. “Tamam ben de maaşımı parlak bitişli alayrum zaten.”

Pes ettim. Vallahi pes ettim ve highligter standına geçtim. Çalışan kızların gözü üzerimizdeyken o koca cüssüni rafa yaslayıp kollarını göğsünde bağladı yine. “O ne işe yaray?”

“Elmacık kemiklerime sürünce paslarlak oluyorum. Beni uzaydan bakınca bile görebilirler.”

“Yüzüne operasyon yapaysun yani?”

“O ne demek?”

“Şimdi,” dedi parmağıyla hayali bir nokta göstererek. “Biz sahada buna optik işaretleme deriz. Birbirimize hedef göstermek için.”

“Lazer mi?”

“Her zamaz olmaz. Olmadığında pratik çözeriz. Mesela ayna, metal parça, cam kırığı… Düşmana değil, bizimkilere sinyal.”

Kıkırdadım. “Yani… Kanka hedef burası, demenin profesyonel versiyonu.”

O da güldü. “Aynen öyle barbie.”

Telefonu çaldığında bakışlarıyla benden müsade alarak uzaklaştı. Galiba karakoldan aranmıştı çünkü birdenbire duruşuna kadar sertleşmişti. O uzaklaştığında birkaç şeye daha baktım, almaya da niyetlendim ama sonra hepsinden zaten olduğunu fark ettim. Bunlar beni fazladan mutlu etmezdi ama… kız çocuklarıma az önce gözümü kestirdiğim kırmızı kurdelalı tokalardan alsam çok mutlu olurlardı! Hemen kurdelaları tek tek yerinden çıkarıp küçük sepetime doldurdum. Eh, erkekleri de boş geçmek olmaz. Ama burada da onlara göre bir şey bulmam ki. Ne alsam, diye düşünürken Tahir arkada biten varlığıyla birlikte, “Papyon,” dedi. Ona döndüğümde hayran gözlerle kurdelaları toplayan ellerime bakıyordu. “Kızlara kurdela ettiysen erkeklere de papyon düşer.”

Fikri fazlasıyla içime sindi. “Kurdelaları ve papyonları takıp bir törende dans etmeleri yok mu!”

“Var mi?”

“Var var!”

Kurdelaları aldı, ruju yerine koyup elimi sıkıca tuttu. “Ben ruj yerine mont edeyim,” dedi bizi kasaya götürürken. “En azından içine girersin.”

“Ay ama bu da mont,” dedim üzgünce, gözüm arkada, o rafta kalmışken. “Dudak montu.”

“Dudaklarının montu da epey pahaymış, öğretmen hanum.”

“Yakıştıramadınız mı asker bey?”

Yürürken bir anda durup doğrudan dudaklarıma baktı. “Hiç yakışmaz mı? Bu Dünyada VIP olan bir dudak varsa o da seninkidur.”

Kıkırdayıp peşine takıldım. Ruj için de ısrar etmedim çünkü… bugün ondan isteyeceğim bir şey vardı zaten. Ruj bekleyebilirdi. Kurdelalardan sonra papyonları da alıp üst kata çıktığımızda Tahir para çekmek için atm’ye yanaştı. Kartını takıp şifresini girdiğinde başımı çevirecektim ama bakakaldım. Çünkü şifresi…

“Gerçekten mi Tahir?” diye sordum hayretler içinde.

“Her, ne oldi ki?”

Bir atm tuşlarına bir de Tahir’in yüzüne baktım. “Tuşlardaki altı ve bir rakamları silinmiş. Resmen silinmiş ama! Görünmüyor artık. Yani Tarabzonun yarısının şifresi 61’ken sen kalkıp kart şifreni 6161 mi koydun?”

Marifetmiş gibi gerilip elini de omzuma attı. “Ne sandın kizum? Dünyanın en güzel sayisidur 61. Başka ne koyacadum?” Çektiği paraları cüzdanına koyup bizi kafeye doğru götürdü.

Bana macha latte kendisine de demli bir çay aldı. Eh, çayın yanında bir sigara yakmasa olmazdı. Terasa çıktık. Sigarasını yaktığında keyifli görünüyordu. Keyifli dediysem… kaşları çatık değildi yani.

Machamdan minik yudumlar alırken, “Tahir,” dedim. Evet, an itibariyle malum konuya giriş yapmak üzereydim. Gazamız mübarek olsun kızım Meloş. Bir şey soracağım ama kızmak yok.”

Çayından yudumladı, gözleri bir şüpheci dolaştı gözlerimde. “Alıştıra alıştıra söyle, ne yaptın yine?”

“Bir şey yapmadım korkma,” dedim övünür gibi. “Sadece bazı duyumlar aldım, onıu suracağım.”

“Duyum?”

“Evet, duyum.”

Bir yudum daha aldı, sanki çayla sabır deposunu dolduruyordu mübarek. “De bakalum, ne duyumu aldın?”

Biraz sokuldum, hoşuna gitmeyecek bir şey söyleyeceksem yakın olmam vereceği tepkiyi dizginliyordu, bunu tecrübe etmiştim. Yüzüne bakarken kirpiklerimi hafifçe kırpıştırıp, “Şu Mizgali muhtarının oğlu,” dedim. “Poyraz Alacahan, askermiş, doğru mu?”

Garipsedi ama başını sallayarak cevap verdi.

“Sizin karakoldaymış?”

“Öyleydi.”

“Sonra ne oldu?”

Ne olacak, kedi gibi ensesinden tutup kapının önüne koydu adamcağızı.

“Ayrıldı.”

Ay bu adam ve kısa cevapları…

“Nasıl ayrıldı peki?” diye sordum merakla. “Kendi isteğiyle mi?”

“Ne önemi var?”

“Önemi olmaz olur mu? Yani… Adamın asker olduğunu bilmiyordum. Duyunca çok şaşırdım. Hatta biliyor musun aldığım tek duyum asker olmasıyla ilgili de değil. Söylediklerine göre Poyraz Alacahan hiç de babası gibi biri değilmiş. Her ne kadar babasının yanında gibi görünse özünde daha iyi bir adammış. Memleketini, mesleğini de çok seviyormuş. Senin gibi yani…” dedim damardan girmeye çalışarak. “Düşünsene, sen memleketindne ayrılsan üzülmez miydin?”

“Üzülmem,” dedi duygusuzca. “Memleketin her karışı vatan, görev neresi icap ederse asker orada olur.”

“Öyledir elbet ama…”

“Senin dilinin altında ne var?” diye sordu lönk diye. Ay ne güzel alıştıra alıştıra gidiyorduk ya… “Dolanma artık kelimelerin arasında, gel bu yana.”

Asker adam, tabii ki anlayacaktı bir şey söylemek için kıvrandığımı. Zaten benim niyetim de anlamaması değil, sakince anlamasıydı. Bu yüzden sesimi olabilecek en sevecen tonda tutarak, “Bence onu geri almalısın,” dedim. “Babası kötü diye çocukları da kötü olamaz, değil mi? Neden onu kazanmıyorsun ki? Kazanabiirsin. İkiniz de hem Trabzon’lu hem de askersiniz. İçimden bir ses birbirinizi tanıyınca çok seveceğinizi söylüyor.”

Başını eğmedi ama bakışları bendeydi. Bu kez sigarasından sert bir soluk çekti. Anladım ki ağzının içine doluşan kelimeleri oracıkta yumuşatmaya çalışıyordu. “İçindeki ses saa oyun etmiş,” dedi ve çattı kaşları. Hah! Geç bile kaldın! “Gelme oyuna, beni de geturme.”

“Oyun değil, gerçek. Hem oyunbaz mı canım benim içimdeki ses? Sen güvenmiyor musun içimdeki sese?”

“Ben senin içine,” dedi ama nedense bir durdu. Başını çevirdi, çenesini sıvazladı. “Güvenirim elbet güvenmesine ama… bu defalık beni pas geç.”

Bastır kızım Melek! Mercan bize güveniyor…

“Yazık çocuğa ya…”

“Ne çocuğu ula, kazık kadar adamdur.”

“O zaman adama yazık… Hatta adamcağıza…”

“Köpek yavrusu mu bu?”

“Düşün ki öyle, sana muhtaç kalmış bir köpek yavrusu. Çocuğumuz Dino gibi düşün, almayacak mısın? Hı?”

“Yok.”

İnatçı herif! Tam bir Karadeniz katırı! Boşuna mı göz süzüyorum, dil döküyorum ayol burda? Zaten parlak bitişli ruju da aldırmadı bana… Bak hatırlayınca iyice bir dellendim!

“Ne olur sanki geri alsan? Ne olur yani bir şans daha versen? Söylüyorum sana, anlatıyorum. Göründüğü gibi bir değilmiş diyorum, duymuyorsun ki beni. Varsa yoksa kendi bildiklerin!”

 

“Melek, bu konuyu daha fazla konuşmayalım,” dedi tane tane. “Çünkü kapandı. Son sözümü söyledim.”

 

İçimdeki sinir volkanı zaten kaynamaya başlamıştı, zira malum regli günlerine giriş yapmak üzereydim, sinir katsayım çarpı on hatta çarpı yirmi falandı. Şu an biri nasılsın(?) dese ne var lan(!) diyecek durumdaydım. Yan masadaki amcanın çayı karıştırma sesi bile an itibariyle batıyordu bana. O çay kaşığının bardağa vuran sesi var ya… sinir uçlarımı bir bir öpüyordu an itibariyle! Yanımdan geçen herife oğlum niye yürüyorsun len(!) diye çatmama ramak kalmıştı. Hayır, hem yürüyor hem de yürürken nefes alıyordu utanmadan! Bir de karşıma Karadeniz’den ithal, konuyu ilk saniyede kapatan testosteron abidesi vardı tabii… Allah Allah! Tutmayın beni!

 

“Sen var ya Tahir…” Yumruklarımı sıka sıka konuştum. “Tam bir öküzsün! Su katılmamış Karadeniz aygırısın! Maçosun oğlum sen, MA-ÇO! Bu hatayı yapan timinden biri olsa alırdın ama…”

 

“Benim timimden kimse,” dedi dişlerinin arasından. Sert bir hareketle iç cebine uzanıp sigara paketinden bir dal daha aldı, ağzına tıktı. Evet, resmen tıktı. Çakmağı çaktı, arka arkaya üç nefes aldı. “Hiç kimse öyle bir dangalaklık etmez.”

 

“Etseydi diyorum ben de zaten!” Yönüme tamamen Tahir’e çevirip gözlerimi de dik dik üzerine çevirdim. “Etseydi atmazdın, kendi aranızda hallederdiniz değil mi? Ne olur yani bu ayrıcalığı Poyraz’a da tanısan?”

 

“Tanumayrum efendim!” diyerek o da koca cüssesini bana çevirince bir kalakaldım. Onun dönüşü benimki gibi zarif değildi tabii. Adam dönerken bir hacim kazanmıştı. Bir anda irileşti, genişledi, alan kapladı. Trabzon’un Hulk şubesi gibi başımda dikilmişti. Hayır yanlışlıkla bana çapıp devirse, beni yerden faraşla falan toplarlardı. “Ayrıca sen neden boyle birdenbire Alacahan’ı savunur oldun?” Sözleri bittiğinde bir aydınlanma yaşamış gibi- maalsef ki kötü bir aydınlanma- şakakları gerildi, yüz kasları bir alarm verdi. Bir adım attı ki üzerime doğru… essaaaale! “De bakayum baa… Sen nerden bileysun o gaybananın göründüğü gibi olmadığını?”

 

Gün bugündür kızım Meloş, kaç kaçabildiğin kadar!

 

Bu yaşına kadar alışveriş yaptığın avm’nin yollarını şimdi kurtuluş yolun! Zara’ya giden yollar artık özgürlük tüneli. H&M’den çıkış kapısı, umut kapısı!

 

Pıtı pıtı yanından uzaklaşırken, “Ula Melek!” dedi dellenmiş bir sesle. “Nere gideysun acaba?”

 

Sigarasını atıp peşimden gelecekti ki alışveriş merkezinden dolu bir sepetle çıkan teyzenin aramıza girmesiyle hızını alamayıp o sepete çarptı. Sepetteki bazı şeyler yere düştü ama Tahir fark etmedi. Hız kesmeden yoluna devam ederken teyze arkasından bağırdı.

“Aaaaa densize bak! Hem sepetimi devirdi hem görmezden geliyor. Şimdiki gençlerde hiç terbiye kalmamış! Boyundan posundan, kalıbından utan!”

 

Tahir bir hışımla teyzeye döndü dönmesine ama aynı zamanda geri geri yürümeye devam etti. “Bi dur be teyzem be. Zaten canım burnumda çadalozun biriyle uğraşayrum! Bir de sen gelme üzerime!”

 

Sensiz çataloz! Yarma seni!

 

Sinirim adımlarımı hızlandırırken merkezden içeri girip ilk karşıma çıkan mağazaya daldım. E- Bebek mi? Olsun, Tahir barut misaliyken her mağaza başım gözüm üstüne diyerek bebek pudralarının, biberonların arasına dalış yaptım. Kendimi kırmızı bir bebek arabasının arkasına gizlediğimde Tahir’i burnundan solur vaziyette mağazanın kapısında belirdi. Bir sağa baktı, bir sola baktı, o beni göremedi ama ben şakaklarında şişen damarları ta burdan gördüm. Neon gibi yanıyor mübarekler!

 

“Hemşerum!” dedi elinde en az bez paket bebek beziyle etrafta dolanan adama. “Bak bakayım baa.”

 

Adam bebek bezlerinin üzerinden kafasını çıkardığında belki Tahir kadar sinirli değildi ama bezmiş, bitmiş, tükenmiş görünüyordu. “Buyur hemşerim.”

 

“Benim hatunu gördün mü ha buraya?”

 

“Valla ben de benimkini arayrum,” dedi adam aynı şiveyle. “Sen benimkini gördün mi? Esmer, benden on santim kadar uzun, dokuz aylık da hamiledir. Sadece beş marka bez aldım, diğer markaları eledim diye baa azıcık kızdı. Neymiş, hepsini deneyecekmişiz, uşağın kıçi hangisini severse onu kullanacakmışız. Ula bizim uşağın kıçi tadım menüsü müdür? Ha ona da sıçacak, buna da sıçacak dedum diye rahmetlik neneme kadar sövüp mağazanın derinliklerinde kayboldu,” diye anlattı dertli dertli.

 

Tahir adamı gayet iyi(!) anlamış gibi elini omzuna koyup, “Allah sabırlar versin kardeşim,” dedi ciddiyetle. “Amma ben daha yeni geldim, senden başka da kimseyi görmedum.”

 

“Anlayrum. O zaman de bakayum seninki neye benzey?”

 

Tahir elini göğüs hizasında kaldırıp, “Ha bu boylarda, sarışın uzun saçlıdur,” dedi.

 

“Birkaç sarışın kadın gördüm ama… detay ver bakayum?”

 

Tahir kaşlarını çatarak, “Ne diyeyim da hemşerum? Daha fazla pembe bir tüy tavuzkuşuna benzey. Yanından geçerken sinirli sinirli hayvan isimleri saydıysa eğer kesin odur. Ama korkutucu değildur ha, hani üstüne basınca vik bağıran oyuncaklar var ya…onun insan halini düşün. İnsan ve…” Yaklaşıp, çok gizli bir bilgi verecekmiş gibi sesini alçalttı. “Biraz aşko kuşko biraz da kafadan kirik halini…”

 

Demek kafadan kırık? Demek üzerine basınca vik diye bağıran? Yumruklarımı sıka sıka, gözlerimi kısa kısa çıktım yerimden. Duyduğumu anlayınca yüzündeki o avcı ifadesi silindi. Suç üstü basılan çocuklar gibi dudaklarını birbirine bastırdığında karşısındaki adam, Allah yar ve yardımcısın olsun kardeşim, bakışı atarak hızla uzaklaştı. Önce bir ağzımı açtım, sağlam sayıp sövecektim ama burada daha fazla rezil olmamak için yanından geçip gittim. Geçmeden önce de omzuna sağlam bir tane çarptım.

 

Sinek ısırığı gibi geldiğini biliyordum ama sorun değil… Önemli olan niyet!

 

Biz arabadayken birkez daha çaldı telefonu, kısaca konuşup kapattıktan sonra direksiyonu kırıp bizi köye giden yoldan çıkardı ve birkaç dakika sonra ilçedeki sakin bir mahalleye soktu. Arabadan inip benim de kapımı açınca nereye geldiğimizi sormak istedim ama hâlâ çok sinirli olduğumdan bir şey söylemeden indim aşağı. Elini uzatıp yol gösterdiğinde de yüzüne bakmadan iki katlı sarı binaya girdim. Girdiğim gibi de Mercan’ı gördüm. Giriş katında, kapının önünde bekliyordu.

 

Beni görünce sevinçle, “Yengecim,” dedi. “Hoş geldin.” Hemen arkamdaki abisine, “Sen de hoş geldin abicim,” dedi. “Gelsenize. Size kek yaptım.”

 

Tahir’in, “Eline sağlık güzelim,” dediğini duydum. “Benim ilçedeki askeriyeye uğramam gerek, kısa bir işim var, dönüşte Melek’i alırım.”

 

Manavdan karpuz alıyor sanki camış!

 

“Tamam abi, hiç merak etme, biz yengemle kaynatırız sen gelene kadar.” Elimden tutup beni içeri çektiğinde şaşkındım. O tabii aldırmadı, önce sıkıca sarıldı, sonra da üzerimdeki kabanımı aldı. Bana da botlarımı çıkarıp içeri geçmek kaldı.

 

İki odalı bir öğrenci evine benziyordu. Az ve mütevazi eşyalar deri topluydu. Girişteki salon bir divan, küçük bir kitaplık ve bir de yemek masasını barındırırken, soldaki odada tek kişilik düzenli bir yatak ve çalışma odası görünüyordu. Duvarlar açık sarı rengindeydi, divanın üzerindeki örtü de öyle… Mercan beni o divana yönlendirdiğinde, “Ne içersin,” diye sordu. “Çay, kahve… Maden suyu da var soğuk bir şey istersen.”

 

Abisi olacak hayvanat maçamı boğazıma dizdiği için, “Kahve,” dedim. “Beş şekerli.”

 

Yüzündeki gülümseme duraksadı. “Beş mi şekerli mi?”

 

“Hı hı, öyle içiyorum ben.”

 

Yeniden kıvrıldı etli dudakları. “Ondan böyle şekersin o zaman sen.”

 

Bakışlarımla teşekkür ederken küçük mutfağına gitti, tüpün üzerine cezveyi koyup iki kahve yaptı bize. Yanına da yaptığı kekten dilimledi.Küçük bir tepsiyle yanıma geriş döndüğünde oturup tepsiyi aramıza bıraktı.

 

“Eline sağlık.” Kahveden bir yudum aldım. “Çok güzel olmuş.”

 

“Afiyet olsun.”

 

Bakışlarım etrafta dolaşırken, “Burada mı yaşıyorsun?” diye sordum. “Sanki bir konuşmada yurtta kaldığını söylemiştin.”

 

İfadesi tereddüte düştüğünde gizli bir şeyler olduğunu anladım. “Şey…” dedi aynı tereddütü sesine de düşürerek. “Evet, herkes yurtta kaldığımı sanıyor ama ben üniversiteye başladığımdan benri burada yaşıyorum. Abim yerleştirdi.”

 

“Abin mi?”

 

“Evet. Aslında ailem yurtta kalmamı istiyordu, giriş çıkış saatlerim belli olsun diye… Şu bildiğin meseleden sabıkalıyım ya.” Yüzüne huzurlu bir ifade otururken, “Ama Tahir abim bana güvendi,” dedi. “Ve bu evi tuttu. Sadece bana ait, her köşesi… Köydeki evimizi de seviyorum ama… kalabalıktı. Annem hiç yalnız bırakmazdı beni. İstediğim zaman ağlayamazdım bile.”

 

“Yani bu evi rahat rahat ağlamak için mi tuttun?” diye sorunca birlikte güldük. Onu anlıyordum. Ve her ne kadar abisine şu an kızgın da olsam… birkez daha takdir etmeden geçemedim.

 

Öte yandan Mercan’ın umutla bakan gözlerinin atlındaki soruyu da görebiliyordum. Poyraz’ı sormak istiyordu, abisiyle konuşup konuşmadığımı… Nasıl söyleyecektim ki? Bakışlarım masadaki ders kitaplarına kaydığında, zamanlamanın da yanlış olduğuyla yüzleştim. “Sınav haftanda mısın?”

 

Başını salladıktan sonra üzerindeki diz yapmış gri eşofmanı gösterdi. “Evet, baksana fena haldeyim. Dün gece hiç uyumadım, sabaha kadar çalıştım. Abimin yüzünü karar çıkarmamam gerek.”

 

“Hay Allah, ben de geldim lafa tutuyorum seni.”

 

“Olur mu öyle şey,” dedi dizimi sıvazlayarak. “Geldiğine çok sevindim. Keşke önceden haberim olsaydı, san akaralahana bile sarardım.”

 

“Sözün olsun,” dedim ve öncelikle çalışmaya devam edebilmesi için amabiraz da umutla sorgulayan bakışlarından kaçabilmek için devam ettim. “Şimdi dersine geri dön, itiraz istemiyorum. Ben de kahvemi içim biraz uzanayım müsadenle. En azından abin gelene kadar… Sabah çok erken uyandım. Yorgun hissediyorum.”

 

Önce kararsız kaldıysa da beni kıramadı. “Peki madem,” diyerek kalktığında tepsiyi de alıp kenara koydu. “Üzerine bir şey ister misin?”

 

Tam o sırada çalan telefonu sorusunu havada bıraktı. Arayan Güldane Hanımdı. Telefonu alıp pencere kenarına gittiğinde ben de kahvemden son yudumları almaya başladım.

 

“Efendim anne… Ben de iyiyim, vizelere çalışıyorum…. Evet, alışveriş merkezine yakınım…. Nasıl? Ben mi?” Şaşıran sesi konuşmasına kulak kabartmama sebep oldu. Gerçi duyabşleceğim yakınlıktaysa elimde olmadan dinlerdim. Kesinlikle istemeden, mecburiyetten tamamen. “Ne hediyesi?” diye sordu biraz dinledikten sonra. “Ama ben Fulya Öğretmenin bedeninin nereden bileceğim ki anne?” Kalakaldım. Ve Mercan, o ismi söylemesiyle bakışları bana kaydığında, kahveyi öyle başıma diktim ki telveleriyle birlikte ağzıma aktı.

 

Güldane Hanım yine iş başındaydı. Oğlu, o kadına herkesin içinde bacım dememiş gibi şimdi de hediye almaya kalkıyordu. Üstelik bunu kızına yaptırıyordu. Kendince o günün özrünü diliyordu belki de Fulya’dan. Beni kırmaktan ne kadar çekinmiyorsa, onun gönlünü almak için o kadar uğraşıyordu.

 

Gücendim.

 

Ve kahve fincanını kenara bırakıp başımı divanın minderine yasladığımda, içimde bu gücenmişlikle uykunun karanlık kollarına uzandım.

“Elay eley ye ye umberelellaa!”

 

Etrafımda dönerek yokuştan inerken deli danalar gibi hoplayıp zıplamaya devam ettim. İçimden sürekli gülmek, önüme geleni öpüp şarkılar söylemek geliyordu. Hani yaylaya ilk kez çıkan buzağılar var ya… Hah, işte öylesi. “Elay elay ye ye umberelella!”

Ay başım…Aman Allah’ım…Dönme dolap mübarek! Yürürken de adımlarım birbirine karışıyordu. Kafa üstü çakılacak gibi oluyordum ama ama son anda bir mucize gerçekleşiyor, hayatta kalıyordum. Nurcan Abla üçüncü kadehe geçmeden elimden almıştı almasına ama Mercan’ın kadehinin dibindeki azıcık içkiyi de kafama dikmiştim ya kafam aşşşırı iyiydi. Pamuk şeker gibiydim. Mis gibiydi mis!

“Kız!” diye bağırdı peşimden yetişmeye çalışan Nurcan abla. “Bağırmasana! Milleti başımıza toplayacasun.” Atılıp kolumdan yakalamaya çalıştı ama kikirdeyerek biraz daha hızlandım. Bu arada… Sahiden ben neden yokuş aşağı deli danalar gibi sekiyordum ben. “Sen daha az önce Tahir’e sövmey miydun? Ne bu neşe?”

 

Ha? Ne? Nasıl?

 

Beynim loading… %3… %7… %12…

 

Birden yokuşun ortasında pat diye durduğumda Nurcan abla bana tosladı. Mercan da ona. Dümdüz toslaştık yani. Domino taşı gibi devrilmekten son anda yırttık. Mercan zavallımın da toslamasıyla hıçkırması bir oldu. Bir de durup kendi hıçkırmasına gülmesin mi? Kahkahalar atarak hem de! İki kadehle en az benim kadar leyla olmuştu kızcağız. Poyraz, Poyraaaaz(!) diye diye…

 

“Nurcan abla sen az önce ne dedin?”

 

“Ne dedum?”

 

“Benim Tahir’e kızgın olduğumu söyledin,” dedim gözlerimi kısarak, bir dedektif edasıyla.

 

“Yok, demedum oyle bir şey!” dedi ama bana aşağıdan yukarı bir sinir basmaya başlamıştı bile. Üstelik bu hal hiç de yabancı değildi.

 

Doğru ya…Ben güpegündüz neden içmiştim? Çünkü Tahir’e sinirliydim. Ama nasıl sinirliydim? İnstagramı olsa takipten çıkardım, bloklardım! O derece… Fazla fazla sinirliydim hem de o camışların efendisine! Ve an itibariyle yeniden dişlerimi etine geçirmek istiyordum. Gerçi adamın her yanı kas, neresini ısırsam dişim elimde kalırdı. Olan benim yarım ml dolgulu duduşlarıma ve inci gibi dişlerime olurdu ayol!

 

Sonra dişçide muhabbet şu; “Nasıl kırıldı çocuğum dişlerin?

 

“Sevdiğim adam çok kaslıydı da dişçi amca…”

Rezalet.

Ama ya nasıl alacaktım hırsımı o Trabzon ayısından? Resmen öküz gibi böğürmüştü bana! Böğürmekle de kalmamıştı üstelik… Bir de emir vermişti! BESİLİ BOĞA!

 

“Tahir!” Yürümeyi bırakıp koşmaya başladığımda Nurcan abla’nın, “Uyyy!” diyen seini duydum. “Keşkem hatırlatmasaydım, ne güzel üzüm hoşafına dönmüştü kiz!”

 

“Koş Meloş yengem koş!” diye bağırdı Mercan arkamdan. “Sana koşmalar yakışır ahahahahah!”

 

Ahahahhaha mı?

 

Kız benimle iki saat geçirip benim gibi gülmeyi öğrenmesi gerçekten takdire şayan!

 

“Kız dursana!” diye bağırdı Nurcan Abla ama beni durdurabile aşk olsun! Araba nasıl ki hızını benzine borçluysa, benim narin ayacıklarım da bu hızı Tahir denen o sığıra duyduğum öfkeye borçluydu.

 

Bu yüzden saniyeler içinde meydanın ortasına, Tunalı’ların evinin tam önündeydim. Bu yüzden avazım çıktığı kadar, “Tahiiiir!” diye bağırıyordum. Bağırıyordum bağırmasına ama… ben niye ayakta duramıyorum ya? Adımlarım bir sağa… bir sola gidip gidip duruyordu. “Çik bakayım sen dışarı!” dedim kaldırdığım elimi sallayarak. Gerçi ben sallamasam da kendi sallanıyordu ama olsun. “Çık çık, bir de yüzüme söyle o söylediklerini! Neymiş, konu kapanmış-mış-mış!”

 

Araya girmek istemem ama zaten yüzümüze söylememiş miydi Meloş?

 

“Üfff sus bee!” diye çığırdığımda Nurcan abla koluma yapıştı.

 

“Melek hadi güzelim, Güldane Hanım fark etmeden seni buradan götürmemiz lazum!”

 

Kolumu bir çektim ki Nurcan abla neredeyse yere yapışacaktı. Alkol sadece sarhoş etmekle kalmamıştı Deli gücü de vermişti! Valahi şu an halter kaldır deseler kaldırırdım.

 

“Çıksın!” dedim korkusuzca. “O da çıksın! Yeter be! Popişim çıktı ona yaranacağım diye ama yok! Varsa da Fulya, yoksa da Fulya!” Elim böğrüme böğrüme vururken, “Ben ondan daha güzelim bir kere!” dedim.

 

Tam da o an Tunalıların evinin ışığı açıldı. Ve sadece ışık açılmakla kalmadı. Pencere de açıldı. Çıkan da Güldane Hanımın ta kendisi! Gözleri üzerimize dikilirken başına çektiği tübentini düzeltti bir yandan. Haz etmediği gelinini, haz etmediği gelin adayını ve şarkılar söyleyerek meydanda dönen - bu detayı ben de yeni fark ediyorum- görünce kaşları da bir çatıldı ama ona söz hakkı verecek değildim. Bugün bu kadar sinirliysem bir sebebi de o çünkü! Naptım? Derhal avlunun kapısını açıp dalmak suretiyle içeri girdim.

 

Şimdi Güldoşla daha bir yakındık. Karıncalı görüntü full hd a dostlar!

 

“İyi barim en azından köylüye rezil olmayacağuk,” dedi Nurcan anla iyi tarafından bakarak ama benim umrumda mı? Nayn! Ben zaten rezillikte mastır yapmış bir kimseydim.

 

Güldoş ilk şaşkınlığı attıktan sonra, “Napaysınuz buraya!” diye soludu burnundan. “Kiz Nurcan, ne işi var ha bu karinin buraya?” Kaşları daha bir çatıldı. “Ben doğru mu gördum yoksam Mercan, Hayri dedeyi dansa kaldırmaya mı çalişiy?”

 

Bu detayı da yeni fark ediyordum. Evet, an itbariyle Mercan kahvehanenin basamaklarından inmeye çalışan Hayri dedenin kolunu kaldırıp altında dönüyordu. Hayri dede, “Biraksana kizum. Delirdun mi!” dese de Mercan durmuyor, la la la nidaları eşliğinde bir sağa bir sola dönüyordu. Dönerken de Poyrişkom Poyrişkom, diye naralar atıyordu.

 

“Ben- beni- benim,” diye girdim. Daha doğrusu girmeye çalıştım. Hıçkırdım. “Benim neden burada olduğumu ancak ben söylerim tamam mı Güldoş! dedim kararlılıkla. Kararlı konuşuyorum ama ayakta duramıyordum. Kararlılık var, denge yok.

 

Nurcan abla sordu. “Güldoş mu?”

 

Mercan dans etmeye bir saniyelik ara verip sordu. “Güldoş mu?”

 

Güldoş sordu. “Güldoş mu!”

 

“Evet!” dedim sitemli sitemli. “Beğenemedin mi?” Elimi belime koyup, bana acayip hayvanlara bakar gibi bakan kadının bakışlarına baygın bakışlarımla karşılık verdim. “Fulya söylese beğenirdin ama…”

 

“Ne deysun kizum sen?” dedim şaşkınlıklar içinde. Kızsa mı şaşırsa mı bilemedi zannımca. “Deli misun divane mi?”

 

“Hem deliyim hem divane!” dedim ayağımı yere vurarak. “Sen delirttin beni! Analı oğullu delirttiniz. SEN NEDEN O KADINA HEDİYE ALIYORSUN BURADA BEN DURURKEN! HI GÜLDOŞ?”

 

“Kime ne almışım? Ne deyi bu kari?”

 

“KimE olacak?” dedim dudak bükerek. “Fulya cadısınA!” Başımı kaldırıp kirpiklerimi kırpıştırdım. “Tamam, belki memişlerim onun ki kadar büyük olmayabilir ama insan memiş yüzünden de başkasını seçmez ki!”

 

Nurcan abla bir elini diğerine vururken vah vah çekercesine, Güldoş, “Ne deyi ula bu?” diye soruyordu hâlâ.

 

Anlamamıştı yani attığım tribi. Ya hu millet kocasına sevdiceğine trip atarken ben kaynişime atıyordum. Yani kayniş adayıma… Hak mıydı bu? Reva mıydı!

 

“Anlaşılan sen iyi değilsun,” dedi en sonunda, başından savar gibi. “Hayde, hayde evine git.”

 

Baktım döndü arkasını, pencereden çekildi çekilecek hemen bağırdım.” Önce o oğlun buraya gelecek!”

 

“Ne oğlu? Hangi oğlumu deysun?”

 

“Hangi oğlun olacak?” Yumruklarımı sıkarken içimde öfke patlamaları beni de patlamaya hazırlanıyordu. “İsmi Tahir olan o çükü tutulasıca oğluşun! Senin o oğlun var ya o oğlun, BENİM SEVGİLİM! Fulya’ya değil BANA AŞIK! Deli gibi aşık hem de! SEN DE KUDUR DUR!” Yumruklarımı birbirine çarpa çarpa göbek atmaya başladım. “Çatla da patla emi! Kem gözlü pis cadı fettan kaynana! ÇATLA DA PATLA KAYNANA!”

 

Ay ne güzel kafiye yakaladım be. Güldoş şok! “ÇATLA DA PATLA KAYNANA! ÇATLA DA PATLA KAYNANA!”

 

Oh yandan yandan… Derken omzumda hissettiğim sarsıntıyla Güldane Hanımın avlusundan Mercan’ın mütevazi divanına ışınlandım. Gerçeğe yani… Oysa en güzel yerinde kalmıştım, içimde ne var ne yoksa döküyordum.

 

“Yenge, iyi misin? Düğünde falan mıydın rüyanda, kollarını kıvırıp duruyordun?” dedi Mercan şaşkın şaşkın.

 

Doğrulurken tutulan ensemi sıvazladım. “Öyle bir şey. Abin geldi mi?”

 

“Hı hı geldi, kapıda.”

 

Ayaklanıp kabanımı ve botlarımı giydim. Bu kez Mercan’dan önce davranıp ona sarılırken, aslında bu ricanın onun için hiçbir şey yapamayışımın özrü olduğunu bilmiyordu tabii… Sınavları bitene kadar da ağzımı açamazdım.

 

Dışarı çıktığımda hava kararmıştı. Beni yine kaputa yaslanmış vaziyette bekliyordu. Geldiğimi fark edince dönüp kapımı açtı. Bindim ben de. Üzerini değiştirmişti, sivildi. Siyah kabanı ve koyu renk kot pantolunu ne ara nerede giyindiğini bilmiyordum ama yanından geçip arabaya binerken traş losyonu kokusunu aldım. Askeriyeye gitmişse neden süslenip gelmişti?

 

Onun aksine ben iyice dağılmıştım. Zaten doğru düzgün hazırlanamadığım yetmediği gibi bir de uyuyunca saçım başım da birbirine girmişti. Makyaj mı? What is this?

 

Yol çıktığımızda başımı cama çevirdim. Fena halde tripliydim. Rüyalarıma girecek kadar… Ne vardı yani istediğimi yerine getirse? Ben mutlu, Poyraz mutlu, Mercan zaten mutlu olurdu. Telafi edene kadar da onunla konuşmayı düşünmüyordum ama bana eşlik edercesine benden beter susuyordu. Ama en az onun kadar inatçıydım bu defa! Asla ve asla konuşmayacaktım.

 

Köy yoluna girdiğimizde bir süre olması gerektiği gibi devam etti ama Çamlıyayla’ya girmeden dağ yoluna saptığında bakışlarımı ona çevirdim. Bir açıklama yapmasını bekledim ama nerde? Tepkisiz araba kullanmaya devam etti. Dağ yolunu çıktıkça araba sallanırken kollarımı birbirine yaslayıp bir de bacak bacak üstüne attım. İsterse beni dağa kaldırsın, yine de konuşmayacağım!

 

Gerçi… Kaldırmadığı şey değil ama olsun.

 

Aşağıda kar erimeye yüz tutmuş olsa da yukarı çıktıkça hacmini arttırıyordu. Dağlar yine ıssız ve sisliydi ve her dönüştü o sisin içinde kayboluyorduk. Kırık Kadeh Meyhanesini geçtiğimizde nereye gittiğimiz tahmin ettim. Çok geçmeden de tahminim doğrulandı.

 

Beni yayla evine getirmişti.

 

Arabayı ahşap evin yan tarafında durdurduğunda aşağı inip ön tarafa doğru yürüdü. Görüş açımdan tamamen kaybolduğunda sap gibi tek başıma kalakaldım. Bir şey mi almaya gelmiştik? Geri dönecek miydi? Yoksa…

 

Ay bu adam bizi yine dağa mı kaldırdı Meloş? Alışmış kudurmuştan beter sonuçta!

 

Neyse… Sakin kalıp bekleyeyim, dedim ama… bekledim, bekledim, bekledim. Yok, vallahi de gelmiyor billahi de gelmiyordu! Eh, benim de burada popişkom donmak üzereydi. Nefes aldıkça ağzımdan buhar çıkıyordu. Ellerimi birbirine sürtüp ısınmaya çalıştım ama ıh ıh… Hava eksi bilmem kaç derece, nasıl ısınayım ayol? Yaptığı yetmezmiş gibi bir de beni bırakıp gitti burada bir başıma! Ay… Parmaklarım da uyuşmaya başlamıştı. Daha fazla dayanamazdım.

 

Kapıyı açıp karda bata çıka ilerlerken, sinirim de arşa ulaşmıştı. “Bana bak dağ ayısı!” dedim evin önüne dönmeden önce. “Sen mağaranı özlemiş olabilirsin ama benim gibi normal insanlar bu havada sıcacık evlerinde olma-”

 

Evin önüne ulaştığımda gördüğüm manzara nefesimi keserken yumruklarım da içimdeki öfke gibi yavaşça çözüldü. Kar yığınının ortası özenle temizlenmiş, kusursuz bir yuvarlak alan oluşturulmuştu. Beyazın ortasına açılan o dairenin tam ortasında bir yemek masası, üzerinde üç şamdan ve şamdanın etrafında da bir kadeh şarap, iki kadeh ve mezeler yerleştirilmişti. Masanın sağında ve soluna konumlandırılmış varillerden taşan alevler geceye ışık tutarken ateşin çıtırtısı melodi gibi havada dans ediyordu. Şaşkınlıkla attığım birkaç adım, bana Tahir’i gösterdi.

 

Gecenin ortasında parlayan kızıl gözleri üzerime kilitlendiğinde bana doğru yürümeye başladı. Ve adımları aramızda birkaç adım kala durduğunda arkasında olduğunu fark ettiğim ellerinden birini yavaşça çıkardı.

 

Pembe bir gül dalı tutuyordu.

 

O dalı bana uzattığında, başını eğdi ve flörtöz bakışlarını benimkilerle buluşturduğunda, “İlk randevumuza hoş geldin,” dedi. Şakınlıktan kıpırdayamayan elimi tutup, gülü parmaklarımın arasına sıkıştırdığında gülümsedi. “Ya da date’imize.” Elini bel boşluğuma yerleştirip bizi masaya doğru götürdü. Masanın bir başındaki sandalyeyi benin için çekip oturmamı sağladığında, arkamdan kulağıma doğru eğildi. “Ve seni temin ederim, en güzel haliyle bitmesi için kontrolü bizzat ele alıyorum.”

 

Rüya mı görüyordum? Belki de Mercan’ın evinde uyumaya devam ederken sıradaki rüyam da buydu. Aksi halde kendimi birdenbire yayla evinde, bu kartpostala benzeyen manzaranın bir parçası olarak bulmam çok da mümkünmüş gibi görünmüyordu. Ama bir işe Tahir’in adı dahil olduğunda çoğu şeyi mümkün kılabileceğini de biliyordum. Bu yüzden derin bir nefes alıp sandalyeye yerleştiğimde, masanın ortasına ilerleyip şarap şişeni kavrayışını izledim. Kadehleri bizim için doldurup, bana ait olanını önüme bıraktığında, “Merlot,” dedi. “Sever misin?”

 

Kadehin ince tutacağını sardı parmaklarım ve ancak başımı sallayabildikten sonra küçük bir yudum aldım. Güzeldi. “Bunu… beklemiyordum.”

 

Karşımdaki yerine oturduğunda, yanında yanan bir mangal olduğunu fark ettim. Mangalın aşağısındaki ufak bölmede dolu bir et tabağı ve sebzeler vardı. Tahir, tabaktan maşayla aldığı etleri mangalın üzerine dizerken, aralarındaki somon dilimleri dikkatimi çekti. “Sevdiğim bir komutanım plansız şeylerin daha güzel olduğunu söylerdi.” Etlerle işi bittiğinde kadehini kaldırdı. “Sen tüm planlarım arasında, en plansız olandın.”

 

Dudaklarımdaki gülümsemeyi gördüğünde nihayet, o gülümsedi. Ve kaldırdığım kadehimi onunkiyle tokuşturup bu kez büyük bir yudum aldım.

 

“Ne zaman yaptın tüm bu hazırlığı?” Cevap vermedi, daha soruyu sorarken çözdüğümü bakışlarımdan anladı. “Askeriyeye hiç gitmedin.”

 

“Kesinlikle.”

 

“Her şey çok güzel görünüyor ama… sanırım hazırlanmak isterdim. Şu halime bak,” dedim kollarımı iki yana açarak. “Kot pantolonla date’ye mi çıkılırmış hiç?”

 

“Neden çıkılmasınmış?” dedi çok da ciddi olmayan bir sesle. “Öyle bir kural mı var?”

 

“Yok ama… olmaz yani. Şu yüzüme bak? Makyaj yerine yastık izi vardır eminim! Bir rujum bile yok,” dedim içim acıyarak. “Yazık değil mi benim duduşlarıma?”

 

Yaklaştı, dirseklerini masaya yaslayıp bir an için bakışlarını dudaklarıma uğrattığında, “Onlar her haliyle güzel,” dedi kesin bir sesle. “Çok güzel.”

 

İndime yelkenleri Meloş, hayır Meloş, dayanabilirsin Meloş!

 

Daha fazla gülümsememek için başımı çevirdiğimde pişen etleri tabağa almaya başladı. Birkaç dakika sonra somon da pişince tabağıma servis yaptı. Yanına da geçen date’mizde sipariş ettiğimiz mezelerden koydu. Hepsini aklında tutup temin etmişti. Düşünceli bir beydi.

 

Ve yerine geçmeden önce yeniden kulağıma eğildiğinde, nefesimi tuttum. “Şu Poyraz konusu,” dedi bir an önce kapatmak istermiş gibi. “Yeniden gözden geçireceğim.”

 

Gözlerim ardına kadar açıldığında, “Gerçekten mi!” diye sordum. “Gerçekten onu geri alacak mısın?”

 

“Alacağım, demedim. Gözden geçireceğim, dedim. Neler yapabileceğime bir bakacağım.” Yerine geçerken, bakışları yüzümde gezindi. “Ve sen de bunu neden istediğini açıkça söyleyeceksin.”

 

Ne sanıyordum ki? Tabii ki altında yatan nedeni sorgulayacaktı. Kaçmam mümkün değildi. Ama ertelemem… Belki. “Söyleyeceğim,” dedim başımı sallayarak. “Ama sonra, olur mu? Şimdi burada, bizim dışımızda bir şey konuşmak istemiyorum.”

 

Dudağının bir yanı memnuniyetle kıvrıldığında aynı anda kavradık kadehlerimizi, gözlerimizi birbirimizden ayırmadan yudumladık. “Bu gece burada,” dedi kazımak istermiş gibi. “Bizden başkası konuşulmayacak.”

 

Yedik, içtik. Son alkol deneyimin iyi geçmemişti ama korkumuyordum yanında içmekten. Kanatlarının altında güvendeydim, sonuç ne olursa olsun o beni korurdu, biliyordum. Adımdan emin olduğum kadar emindim. Bu yüzden ilk kadehin sonlarına ulaşırken, ben yine alkole yasladım cesaretimi.

 

“O kadın kimdi?”

 

“Hangi kadın?” diye sordu, anlamamıştı gerçekten.

 

“Şu lokantadaki. Adı… Zerrin miydi?”

 

Kaşlarından biri yavşça kalktığında, “Bizden başkasını konuşmayacaktık,” diye hatırlattı.

 

Göğsümü sıkkınca şişirip, varillerden taşan alevlere diktim gözümü. “İyi o zaman.” Kadehimdeki son yudumu başıma diktiğimde uyarmadı beni. Evet, ben yine alkolden etkilenmeye başlamıştım, tüm bedenim gevşemiş, parmak uçlarım karıncalanmaya başlamıştı. Sarhoş değildim ama ayık da sayılmazdım. Mezeler o kadar güzeldi ki yedikçe içesim geliyordu. Yine de ikinci kadehi istemek için acele etmeyecektim. Üç zaten sınırımdı. Zil zurna, kaza bela olduğum kadehti. Ben istesem de vermezdi. Hiç dillendirmemiş olsak da ben on altı yaşımda o üçüncü kadehi içtiğimde neler olduğumu ikimiz de iyi biliyorduk. Benden fazlasını hatırladığını düşündükçe zaman zaman da utanıyordum ama… olan olmuştu.

 

“Doğuda birlikte görev yapmıştık, tanıdığım en sağlam askerlerdendir,” dedi biraz sonra. O üçüncü kadehindeydi. “Saldırıyı düzenleyenleri yakalamak için yardım istedim. O da geldi.”

 

“Buradaki birini yakalamak için neden doğudaki bir askerden yardım istedin ki?”

 

Şişeyi aldığında, ona bakışlarımla onay verdim. İkinci kadehimi doldurdu, ikinci kadehten büyük bir ilk yudum aldım.

 

“Bazı kıstaslar var ve senin dışında kalmanı istiyorum. Güvenliğin konusunda sözümü dinle ve gerisini bana bırak. Seni koruma görevi daima bana ait.

 

Bunu bizzat tecrübe etmiştim. Dediğini yapmadığım, başıma buyruk davrandıım taktirde neler olduğunu görmüştüm. Bana zarar gelmesinden ziyade, bana gelecek zararın önüne geçmek için gözünü kırpmıyordu. “Peki… Öyle olsun.”

 

Başını sola yatırıp, bir sigara yaktığında güzel dudakları için, “Sen neden sordun Zerrin’i?” diye sordu. Ve şu çakırkeyf zihnimle yemin edebilirim ki cevabını bildiği bir soruydu.

 

“Hiiiiç,” dedim uzatarak. “Öylesine.”

 

“Öylesine olmadığını ikimiz de biliyoruz.”

 

Omuz silktim. Sonra bir çatal daha meze yedim, bir yudum daha şarap içtim. “Ne güzel gece,” dedim gülümseyerek. “Ateş ne güzel, bu masa, yemeklerin tadı, şarabın rahiyası… ne güzel.”

 

Arkasına yaslandı. Sigarasından bir nefes çekti, son derece keyifle. “Ve sen,” dedi üzerine basarak. “Ne güzelsin.”

 

Kıkırdadım. “Rujsuz da mı?”

 

Başını salladı. “Rujsuz da…” Ama sonra, bakışları her nedense kabanıma kaydı. Masanın üzerinde duran ellerime baktığında, “Ellerin üşümüş,” dedi. “Biraz cebinde ısıt.”

 

Ellerim mi üşümüş? Evet, biraz kızarmıştı ama galiba alkolden, hiç anlamamıştım. “Koyayım madem biraz…” diyerek ellerimi cebime soktuğumda, parmak uçlarıma değer metalin soğuk yüzeyi beni şaşırttı. Kavradım, aldım onu benim koymadığım yerinden.

 

Mağazadaki rujdu bu!

 

“Tahir…” dedim gözlerimi rujdan ayırmadan. “Ne ara aldın ki sen bunu?”

 

Sorumu es geçti. “Sürmeyecek misin? Dudaklarında göreyim diye aldım.”

 

Ruju avucuma sıkıştırıp sevinçle salladığımda, “Yaaa…” dedim incelen sesimle. Heyecandan büyük bir yudum daha aldığımda neredeyse dibini gördüm kadehin! “Tabii ki sürerim!” Hemen açtım ruju, ayna da yoktu yanımda, telefonun ön kamerasını kullanıp beceriksiz hareketlerle dudağıma yaymaya çalıştım. Hem soğuktan hem de gevşemişlikten pek becerememiştim ama nar çiçeği rengi öyle canlıydı ki soğuktan iyice solgunlaşan tenime çiçek bahçeleri getirmişti. Havaya girip şöyle bir saçlarımı da düzelttiğimde,” Nasıl oldu?” diye sordum. “Yakıştı mı?”

 

Bir cevap yerine ayağa kalktığında ve yanıma geldiğinde, tabağımın köşesinde duran gül dalını aldı. Köşesinden biraz kırdığında ne yapacağını anlamamıştım ama elimi tutup beni ayağa kaldırdığında, o gül kulağımın bitişiğinde, saçlarımın arasında yerini aldı. Sonra bana baktı, dudaklarıma değil, bütünüme. “Sadece bugün değil, bu an değil, benim Dünyamın daima en güzelisin.” Başparmağı dudak çukuruma uzandı, dokundu, okşadı. “Karadenizim dalgasıyla, benim kadınım gülümsemesiyle güzel.” Göz kırptı insafsız. “Başka hiçbir şeye ihtiyacın yok.”

 

Ne dedi o?

 

Benim kadınım mı dedi?

 

Ama yani… Eri eri derman kalmadı bizde. TÜKENDİK, BİTTİK, MOLEKÜLLERİMİZE AYRILDIK BE ADAM! Hayır romantik de görünmüyordu ki… Nerden buluyordu böyle güzel lafları? Bulmakla da kalmıyordu üstelik, öyle güzel öyle içten söylüyordu ki far görmüş tavşan gibi kalkalıyordum karşısında. Ağzı açık ayran budalası gibi bakıyordum yüzüne.

 

Ama yine de gülümseyebildim. Ve bence bundan sonra daha fazla gülümseyecektim. Allık niyetine

 

“Tahir…”

 

“Biraz daha böyle bakmaya devam dersen,o ruja yazık olacak,” dedi, en ciddi bakışlarında birini taşıyordu.

 

Burada yalnızdık. Başım dönerken ve tüm Dünyam Tahir’den ibaretken bugün veremediğim o öpücük dudaklarımda istekle kıpırdandı.

 

Ateşin ışığı gölgeler halinde yüzümüze vururken, kirpiklerinin elmacıkemiğine vuran gölgesine düştü gözlerim. Biçimli dudaklarına, hafifçe esen rüzgârın getirdiği kokusu eşlik ettiğinde kanımda gezinen alkolün taşmaya hazırlandığını hissettim. Aramızdaki çekim her geçen gün biraz daha artıyordu. Ona hiç temasım olmadığı anlarda bile sıcaklığını hissetmem kaçınılmaz oluyordu.

 

Dudaklarım aralandığında, göğsüm istekli bir nefesle yükseldi. Planlı değildi bu. Plansız ve güzeldi, dediği gibi.

 

“Tahir,” dedim. “Rujuma yazık olsa ya?”

 

Başka bir şey söylemedim. Parmak uçlarımda yükseldiğimde bakışlarına geceden daha koyu bir tutku oturdu. Sanki tüm ömrü boyunca bunu beklemiş gibi dudaklarını dudaklarıma bastırdığında ilk andan itibaren ona soluksuzca karşılık verdim. Öpüştük, karların otasında uçsuz bucaksız bir ateş yakar gibi, beklenti ve kontrolsüzce öpüştük.

 

“Ölürüm gülüşüne,” diye fısıldadı, nasıl yaptı bilmiyorum ama öpüşmemizin arasına bu iki kelimeyi sığdırabildi. “Ölürüm her zerrene senin.”

 

Huzursuzca mırıldandım. “Hayır.” Dudaklarımı dudaklarının köşesine kaydırdım. Oraya küçük öpücükler bırakmaya başladığımda, yeni köklenen sakalları dudağımın ince derisine batıyordu, acıtıyordu ama bu, onu öpmeyi bırakmam için küçücük bir neden bile değildi. “Yaşa hep, benim için.”

 

Tutku fazlaydı, çok fazlaydı ama aceleci ellerimizin, aceleci nefeslerimizin tek nedeni değildi. Bu bir kavuşmaydı. Keşifti. Doymaya çalışmak ama doyamamaktı.

 

Öpüştük.

 

Yavaş değildi, şefkatli değildi, sabırlı değildi öpüşmemiz; hırçındı, beklenti doluydu, soluk soluğaydı. Birbirine yaslanan bedenlerimiz dudaklarımızın her hareketinde birbirine sürtünürken bacaklarından biri iki bacağımın arasına girdi. Bacaklarımı araladı, yavaşça yukarı çıktı, dizi iki bacağımın arasına yaslandığında içim titredi ama o durmadı. Aynı anda belimi de kavrayarak ayaklarımın yerle bağlantısını kesti. Kalçamı masaya bıraktığında kadehler devrildi, mezeleri taşıyan tabaklar yere saçıldı ve tutkumuza birer birer kurban giderek parçalara ayrıldılar.

 

“Her şey dağıldı!” dedim hoşnut bir serzenişle. “Hanginiz daha hırçınsınız? Sen mi, dağların mı yüzbaşı?”

 

Belimi tek kolunun arasına alıp bedenimikendine bastırdığında dudaklarımdan inlemeye benzeyen bir ses çıktı. Köprüden önce son çıkışı çoktan geçmiştik, haklıydı. Durdurak bilmeyecektik, yine haklıydı. Bunları bana çok önceden söylemişti, şimdiyse yalnızca bakışlarıyla hatırlatıyordu. “Henüz her şey dağılmadı,” dedi üzerine basa basa. “Ve konu sana kavuşmaksa, sadece Karadenizden değil, tüm dünyadan daha hırçınım.”

 

Güldüğümde sınırlarımızın hayali bir koçbaşıyla zorlandığını hisssediyordum. Parmak uçlarım doğruadan tenine dokunmak için fırsat kolluyordu, araya giren her şeyi söküp atmak istiyordu. Beni sadece öpücükleriyle kıvrandıran bu adama daha derinden dokunmak istiyordu.

 

Dudaklarımdan kaydı dudakları, daha aşağı gitti, boynum boyunca dolaşarak öpücüklerini oraya bıraktığında başımı geriye atarak daha fazla alan açtım. Ellerim kabanından tutunuyordu, bıraksam uçurumdan yuvarlanacak kadar sıkıydı tutuşum ama bırakacaktım. Bırakmak zorundayım. Bırakmazsam… düğmelerini açamazdım.

 

Onun dudaklarım öpücüklerden çok daha ötesine geçmişti, dilini boynumun ince derisinde hissederken başımın üzerinde koca bir Dünya dönüyordu. Bir tablonun içindeydik. O tablo başka bir evrendeydi, edepsizdi, yoldan çıkarıcıydı. Sarhoş bir tabloydu bu. Ve Tahir beni öptükçe, daha da sarhoşlaşıyordu.

 

“Buraya her geldiğimde gördüğüm en güzel manzaranın karşımda olduğunu düşünürdüm”, dedi beni öpmeyi bir saniye için bile elden bırakmayarak. Kelimelerini öpücükleriyle ıslattığı yere kazıyordu adeta. Ve haklıydı; olduğumuz noktadan tüm şehir ayaklarımızın altıydaydı; dağları, denizleri, yamaçları ve çok daha fazlası… Ama Tahir başını kaldırıp benden başkasına bakmayışının nedenini, sonraki sözleriyle anlattı. “Nasıl büyük yanılmışım? Asıl manzara senmişsin.”

 

“Hımm…” Ani esen bir rüzgâr saçlarımı alıp beraberinde götürmeye çalıştığında bile kapıldığım esas fırtınanın yanına lafı bile olmazdı. “Manzaran olduğumu mu söylüyorsun?”

 

Bir sonraki öpücü köprücük kemiğim içindeydi. Ve dudakları aynı hattı takip ederek öpücüklerini bırakmaya devam ettiğinde bacaklarımın arasında hiç durmadan kaynayan bir kazanın varlığını hissettim. “İçimdeki bu tozu dumana katan fırtınanın sebebi olduğunu söylüyorum.” Dudakları köprücük kemiğimiin çukuruna ulaştığında, dilinı susuz kalmış gibi, o çukurda berrak bir su varmış gibi oraya daldırdı.

 

Biliyor muydu? O da benim nedenimdi. Yıktığım tabularımın, yeniden güvenmemin ve koşulsuz teslimiyetimin nedeniydi.

 

Ah… Başım fena halde dönüyordu. O kadar da içmemiştim halbuki. Şarapla bir olmuştu öpücükleri, nefesi, beni deli gibi sarhoş etmişti.

 

Yine de ve her şeye rağmen; tüm beceriksiz hareketlerime çalım atarak kabanını sıyırdığımda omuzlarından, karşımda siyah gömleğiyle kaldı. Ateşin cayır cayır yanarak geceye meydan okuyan ateşin ışığında siyah gömleğiyle Tahir Bora Tunalı…

 

“Tahir,” dedim, sadece adını söylemek için. Öpücükleri gerdanıma indiğinde, o koca bedeni önümde eğildi. Ve ben başımı daha fazla kaldırdığımda gökyüzüne, dans ediyordu yıldızlar. Dağlar da sarhoştu, dağlar da dönüyordu. Sis etekleriymiş gibi savrulup duruyordu. “Bora…”

 

Dudakları, bıraktığı son öpücüğün olduğu yerde, tam olarak göğsümün başlangıç noktasında duraksadığında ordan ayrılmadı başı. Ama bakışları yavaşça yukarı kalktı, bana baktı kirpiklerinin altından. “Ne söyledin?” diye sordu, güçlü bir fısıltıyla. Emin olmamış gibi veya tekrar ve tekrar duymak istermiş gibi. “Tekrar et.”

 

Bu bir emirdi, memnuniyetle yerine getireceğim…

 

“Bora,” dedim. Ve başım yıldızlarda, bakışlarım yüzündeydi. “Bora….”

 

Ansızın doğrulup kabanımın düğmelerini açtığında ve omzularımdan sıyırıp attığında, sıradaki yeri bir köşedeki karların üzerindeydi. Bacaklarımın arasına girdi ama elleri bacaklarımı beline doladığında ve beni kucaklayıp masadan aldığında burada daha fazla kalmayacağımızı anladım. İçeri gidecektik. Ama gitmeden önce uzanan elinin alması gereken bir şey vardı.

 

Hiç dokunulmamış ikinci bir şarap şişesi…

 

Beni ve şarap şişesini içeri taşıdığında, çoktan yakılmış soba sıcaklığı içeri sindirmişti. Ama yansamasaydı bile, soğuğu hissedecek ve taşıyacak durumda değildim. O varillerin içindeki alevler gibiydim çünkü. Cayır cayır yanıyordum. Ve onun da benden farklı olmadığını biliyordum. Üzerime kapanıp hırkamı çekiştirdiğinde, kendisi için açtığı tenimi öpmeye devam etti. Tenime bir iz gibi bıraktığı şeyler sıradan bir öpücük değildi, dudaklarını bastırdığı her köşeden önce soluklar çekiyordu. Kokumu ciğerlerine kazıyordu.

 

“Tahir…” dedim ihtiyaçla. Kıvranıyordum, bir şeyin yoksulluğunu çekiyordum ama isim veremiyordum. Bir cevaba ihtiyacım vardı. “Nasıl geçecek bu yangın?”

 

Elleri kazağımın altına girdiğinde tüm bedenim kasıldı. Belimi iki yanından kavrayıp beni altına doğru çektiğinde ve kendini bana bastırdığında bacaklarımın arasında hissettiğim erkekliği dudakları dişlememe sebep oldu. “Meleğim,” dedi kulağıma doğru. “O yangını nasıl dindireceğimizi sana göstermek için delirmeme ramak kaldı.”

 

Ellerimi yüzüne götürüp biraz olsun sakinleşmek için ona dokundum ama nafile! Her geçen saniye damarlarımda gezninen kanıma kadar kıvramıyordum. Ve o koca cüssesi üzerimde bana sürtündüğünde bacaklarımın arasında hissettiğim ıslaklık giderek artıyordu.Karnımdan uzanan parmakları göğüslerime dokundukça kendimi aşağı kaydırarak bana daha fazla dokunmasına yol açıyordum. “Bora,” dedim, “Lütfen!”

 

Gerdanım son bir öpücük bıraktıktan sonra beni divana bıraktı ve emretmişim gibi pantolonumun düğmesini açtı, bacaklarımdan sıyırıp aldı. Hırkamı da. Ellerim aynı şeyi yapmak için pantolununun düğmesine uzandığında, şarabın tıpasını dişlerinin arasına aldı ve yavaşça çekip çıkardığında odanın içini dolduran tok açılması sesiyle birlikte mantar fırlayıp gitti.

 

Düğmeyle işi biten ellerim omuzlarına tutunduğında, dizlerimin üzerinde doğrularak yükseldim. Dudaklarına yol alan şişeyi kaptığımda, ikimizin elleri şişenin üzerindeyken bana baktı. Ani bir karar değişikliğiyle şişeyi benim dudaklarıma uzattığında, hayatımda ilk kez şarabı şişesinden içmenin garip hazzını yaşadım. Ancak şişeyi daha dudaklarımdan uzaklaştıramadan, sıvı henüz ağzımın içinden mideme akmaya bile fırsat bulamadan dudaklarımdan kopardı. Şarap ağzımdan taştı, boynuma, atletimin içine kadar aktı. Göğüslerimi ıslattı.

 

Ve dudaklarımdaki şişenin yerini aynı saniye sayılabilecek zaman diliminde dudakları aldı.

 

Dudaklarımı emerek öptü, şarabı dudaklarımdan içmek ister gibi. Dudaklarımın tutkulu dudaklarının arasında ezilirken şarap gömleğinin yakalarına yapışıp onu kendime çektim. Sırtım divana, Tahir benim üzerime devrilirken şişenin yere düşen, yuvarlanan ve şarabın bir çeşme gibi akıp giden sesini dinledik. Ancak kuşkusuz ki en baskın olan, ciğerlerimizin bir damla nefese muhtaç olan sesiydi. Gömleğini çıkardım, botlarımı çıkardı, pantolununu ittim, atletimden kurtuldu.

 

Önünde sadece tülden ibaret olan beyaz iç çamaşırlarımla kaldığımda, önümde tek parçaylaydı. Dudaklarımızı kopardığında ve biraz doğrulup altındaki bedenime baktığında başı yavaşça iki yana sallandı. “Durum eşit değil,” dedi, boğuk sesi.

 

Gülümsedim. “Eşitleyelim.”

 

Eli sırtıma sızdı, sütyenimin kopçasına uzandı. “Eşitleyelim.”

 

Ve tek hareketle durumu eşitlediğinde, geri çekilip beni yeniden izlemeye başladığında, karanlığın içinde, bacaklarımın arasında dev ve kıvrımlı bir siliet gibi duruyordu. Seksi bir silüet…

 

“Sen…” dedi. Pencereye vuran ateş her alevlendiğinde, gözlerimiz birbirimizi daha net görüyordu. Her seferinde, birbirimizin yeni bir detayına tanıklık ediyorduk. Karanlık bizi birbirimize parça parça armağan ediyordu. Ama dokunuşlarımızın sınırı yoktu. “Aklımı yedireceksin bana,” dedi bu kez bir hırıltıya benzeyen sesiyle.

 

Ve dudakları sorgusuz sualsiz göğsüme kapandığında belim dudaklarımdan firar eden bir iniltiyle birlikte yükseldi. Göğsümün ucunu lezzetli bir şeker gibi emmeye başladığında diğer göğsümü okşayıp çekiştirdi. “Şarabın tadı hiç bu kadar lezzetli olmamıştı.”

 

Öpmekten fazlasıydı yaptığı; kana kana içmekti. Öyle hissedilir darbeler bırakyordu ki tenime, onun dışında her şey soyutlanıpıp gidiyordu. Tüm bedenimde, aynı anda her yerde o vardı. Parmaklarımın bana dokunuşu yakıcı ve bir o kadar da sahipleniciydi. Her bir hücreme, ayrı yangınlar bağışlıyordu. Birbirimize daha fazla karışmak için can attığımız bu divanda, odun kokusunun ve ateş çıtırtılarının içinde kelimeleri çoğu zaman susturarak, dokunuşlarımızı dile getiriyorduk.

 

Avuçlarının arasında sıkarken hoyrat olmamak için kendini frenlediğinden emindim ama bu onu zorluyordu. Dili göğsümün etrafında ıslak daireler çizerken, nefesiyle soğutuyordu. Beni kelimenin tam anlamıyla çıldırtıyordu. Ve birkaç saniye sonra, ellerinden biri aşağı inip, külotumun lastiğini çekiştirdiğinde bunun daha başlangıç olduğunu anladım.

 

Ateş gibi yanan parmak ucu daha aşağı indiğinde, dudakları da takip etti. Kasıklarımı iki yanından kavrayıp sıkıca tuttuğunda, dudakları düz karnıma ısırıklar bırakmaya başladı. Sık ve derin nefesler almaya çalışıyordum ama mümkünmüydü ki bu? Her an allerinin ve nefesinin altında nefessizlikten ölebilirdim.

 

Ve dudakları incecik tülün üzerinden kadınlığımı bulduğunda neredeyse çıplık atacaktı. Öptü, öptü, öptü ve, “Siktir!” diyerek inanamadı. “Nasıl bir şeysin sen?” Parmakları lastikleri tutup bacaklarımdan sıyırdığında altında ona itaat etmekle görevlendirilmiş bir bez bebek gibiydim. Bacaklarımdan uzaklaştırdığı tül parçasını tıpkı üzerimizden diğer çıkanlar gibi bir kenara koyması gerekiyordu ama… yapmadı.

 

Avucuna hapsetti ve burnuna bastırarak derin bir soluk çekti.

 

“Delireceğim! Her kokuna delireceğim,” dedin kapalı gözlerinin ardından ve gözlerini açtığında, orada daha önce görmediğim kadar koyu, ihtiraslı bir bakış gördüm. O bakışlar benden ayrılmadı ama dudakları, arasında hçbir engelin olmadığı kadınlığıma doğru yol aldığımda alt dudağımı dişleyip gözlerimi kapattım.

 

“Hayır,” dedi aksini kabul etmeyecek bir kesinlikle. “Gözlerini aç, bana bakmaya devam et.”

 

Bu o kadar kolay mı!

 

“Aç gözlerini,” dediğinde çenesinin batan sakallarını tepemde hissederek, dediğini isteğimle yapmaktan fazla yapmak zorunda kaldım. Ve gözlerim açıldığı an, onun dudaklarındaki o erkeksi gülümsemeyi gördüm. Pusluydu görüş açım, tıpkı zihnim gibi. Sarhoşluk beni tamamen esareti altına almıştı. Hayır, beni esir alan düpedüz Tahir’di!

 

Dudakları kadınlığımı öpmeye başladığında bunu aklıma ve tenime kazıya kazıya öğretiyordu bana. Başta küçük öpücükler bıraktı, nefesimi düzene sokmama izin verir gibiydi ama dudakları aşağı kaydığında ve parmakları da işin içine karıştığında dudaklarımdan dökülenlere engel olamadım. Beni dili ve dönüp duran parmak uçlarıyla esir aldığında gözüm karardı. Dünya bedenimin altından yok oldu ve ben havada süzülür vaziyette kaldım. Öpüyor, emiyor, boğazından tüm bunlardan müthiş derece haz alan hırıltılar döküyordu. Aramızdaki yoğun ıslaklığı hissetmemek imkânsızdı. Dili ayrıntılarımda dolanırken, parmağı en alta, girişime kadar ilerlediğinde nefesim kesildi.

 

“T-Tahir!” dedim güçlükle. Görmek, konuşmak zorlaşmıştı. Sızıp kalmak istemiyordum, şimdi olmaz. Tek bildiğim, parmağı şu an olmaması gereken bir yerdeydi. Biliyor muydu? Açıkça konuşmamıştık. Ve adını bile zor söylerken anlatmama mümkün değildi. “Tahir ben…”

 

Parmağı olduğu yerde durdu. “Şşş,” dedi usulca. Göğsü keskin nefeslerle inip kalkıyordu ama benden çok daha kontrollüydü. Gözlerimiz bir bütünken, dudakları bacaklarımın iç kısımlarına rahatlatıcı öpücükler bıraktı. Haz hâlâ doruktaydı ama korkuyla kasılan kalbim o öpücüklerle yalnızca tutkunun sınırları içinde kalmaya devam etti. “Biliyorum,” dedi öpücüklerini yeniden kadınlığımla buluşturduğunda. Parmağı usulca yukarı çıktı, tepe noktamı buldu. Devam etti, giderek daha da hızlanarak. “Biliyorum her şeyim,” dedi usulca.

 

Ellerimi omzularına attığımda, bu resmen can havliyleydi.Onu itmiyordum, çekmiyordum, yalnızca tutunuyordum. Terli kasları avucuma çarpıp dururken kasıklarımda dili ve dudaklarıyla başlattığı bir savaş vardı. Tırmanıyordu yoğundu, bitmiyordu. “Tahir,” diyerek adıyla inledim. “Tahir bu… Ah!”

 

“İrademi tekmeliyorsun.” Yutkunuşunun sert sesini duydum. “Kendimi tutmamı imkânsız kılıyorsun.”

 

“Senden tutmanı isteyen kim ki!” dedim çıkabilecek en yüksek sesimle.

 

“Ne istiyorsun?” dedi boğuk ve oyunbaz sesi. Parmakları hiç durmuyordu, bacaklarım kasılmaktan ağrımıştı, tamamen ona muhtaç haldeydim. Parmak uçlarında şeker gibi erimeme engel olamıyordum. Engel olmak da istemiyordum ama bunun bir sonu olmalıydı. Durmaksızın bir sonraki saniye son nefesimi verecekmişim gibi hissetmeye devam edemezdim!

 

“Seni…” dedim. “Seni istiyorum, Bora.”

 

Söyleyebilmiş miydi? Sesim dudaklarımdan çıkabilmiş miydi? Hiç bilmiyordum. Artık her şey çok zayıftı. Ama bir an sonra hırıltıyla dudaklarını ordan ayırdığında ve kendini yukarı çekip kadınlığımı parmaklarıyla başbaşa bıraktığında, “Yapma!” dedi. “Şimdi olmaz ama biraz daha adımla inlemeye devam edersen tek seferde içinde olurum.”

 

“Ol o zaman!” dedim ihtiyaçla kıvranırken. Hiç bu kadar cesaretli değildim çünkü daha önce tutkuyu iliklerime kadar hissetmemiştim. Çıplak göğüslerimiz nefes almak için her kıpırdandığında terlerimiz birbirine karışıyordu. “Ben… ben seni istiyorum.”

 

Dudaklarımı yakaladı. Beni uzun uzadıya öperken parmakları yeniden girişime ilerledi ama orada bir sınır varmış gibi durdu. Yalnızca etrafında dönmeye başladığında parmak uçlarım tamamıyla kasılmıştı. Karnımda kelebekler uçuşuyordu ama her kanat çırpışları benim için yeni bir kasılma demekti. “Yavrum,” dedi dudaklarımın üzerine doğru. Gözleri, gözlerime bakacağı en yakın mesafedeydi. “İçine girişimi hatırlayacaksın.” Islaklığım boyunca kayıp durdu parmakları. Gözümün önünde şimşekler çakmaya başladığında kuruyan dudaklarım aralandı. “Ben içine girerken her seferini, her saniyesini hatırlayacaksın.” Başımı geriye atıp kasıklarıma vuran dalgaları, hazzın doruklarına ulaşmanın buz gibi hisseni yaşarken elimde olmadan kapattım gözlerimi. Ve ne kadar olduğunu bilmediğim bir süre, ılık, dingin bir suyun yüzeyince kaldım. Kesik kesik nefesler için inip kalkan göğüm bir nebze kendine gelebildiğinde ve uzuvlarımdaki gerginlik rahatladığında, dilimle kurak topraklara benzeyen dudağıma dokundum.

 

Ve gözlerimi açtığımda, çırılçıplak kollarında uzandığım adamın hayran bakışları yüzüme dokunuyordu..

 

“Bu…” diyebildim, beni çekip almak isteyen karanlığa teslim olmadan önce. “Bu… neydi böyle?”

 

O hayran bakışlarının ardından alnıma muhür gibi bir öpücük bıraktı. “Kadınımın parmaklarımın ucunda ilk dağılışı,” dedi beni göğsüne çekerek sımsıkı sardı. “Ve son olmayacak.”

 

 

Bölüm : 19.01.2026 23:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...