
Mercan <3 Poyraz
⛓️💥🪽
Genç kız derslikten çıktığında, sanki ciğerlerine dolan havayı ilk kez bu denli hissediyormuş gibi derin bir nefes aldı. Uykusuz gözlerini ovaldığında kirpikleri birbirine karıştı. Aklında tek bir düşünce vardı; eve gitmek, üzerindeki her şeyi çıkarıp yatağa uzanmak ve saatlerce, kimsenin onu uyandırmayacağı bir uykuya gömülmek... Son sınavını da vermişti. Nihayet… gerçekten nihayet rahatlayabilirdi. Sınavlar peş peşe bastırdıkça, ders çalışmakla uyumak arasında bir tercih yapmak zorunda kalmış, çoğu zaman uykudan vazgeçmişti. Masanın başında notlara eğilmiş, satırlar gözlerinin önünde birbirine karışmaya başlamıştı. Başının yavaş yavaş öne düştüğünü fark ettiğinde, Tahir abisinin kesinlikle onaylamayacağı bir şey yapmıştı; mutfaktan aldığı küçük bir avuç granül kahveyi, hap yutar gibi ağzına atmış, arkasından da büyük bir bardak suyu tek seferde içmişti. Kendine gelmesi birkaç dakikayı bulmuştu ama kahvenin o zift gibi boğaza yapışan tadı midesini fena hâlde ekşitmişti. Yine de o an için işe yaramış, gözleri açılmış, notlara bir süre daha tutunabilmişti. Bedelini sonra ödeyeceğini bilmeden. Kendine gelmesi birkaç dakikayı bulmuştu ama kahvenin zift gibi tadı midesini ekşitmişti. Sabah da sınav için evden erkenden çıkınca kahvaltı yapmaya fırsat bulmamıştı. Sınav boyunca da midesi bulanıp durmuştu. Annesi duysa çok kızardı. Ben sana bir şeyler yemeden evden çıkma demedim mi, diye söylenip dururdu.
Önce kantine uğradı. Bir su aldı. Suyu içerken midesinin daha fazla bulandığını hissedince kaşarlı bir tost ve ayran sipariş etti. Tostunun sucuksuz olmasını özellikle belirtti. Evde annesinin yaptığı kara lahana sarmaları, köy tereyağı ve peyniri vardı ama eve kadar bekleyecek durumda değildi.
Parasını ödediği siparişleri kantinciden teslim aldıktan sonra adımları bu kez bahçeyi buldu. Öyle çok arkadaşı yoktu, kendi halinde takılmayı severdi çünkü halinden başkasının anlayacağını düşünmezdi.
Hava soğuktu ama yemeğini dışarıda yemek istedi. Soğuk havanın tenine dokunuşunu, rüzgârı hissetmeyi severdi. Bu yüzden fakülteden çıktığında adımları yaşlı ağacın altındaki altındaki banka doğru ilerledi. Tost da mis gibi kokmuştu, diye düşünürken aldığı koku yüzünü ekşitti. Sucuk kokusu muydu o? Banka kadar bekleyemedi. Tostun sarılı olduğu kağıdı açıp kare biçimdeki sıcak tostu biraz araladığında, gördüğü manzara dudaklarından sıkkın bir of(!) döktü. “Eh Muzaffer abi ya… Sucuksuz diye özellikle söylemiştim ben sana.”
Elini çabuk tutmak için hızla arkasına döndüğünde, bedenine çarpan duvar gibi bir bedenle önce elindeki tostu yere düşürdü, sonra da poşetten düşen ayranın yerde patlamasıyla ayakkabılarına sıçrayan beyaz sıvının üzüntüsünü yaşadı.
“Of ya!” dedi birkez daha. “Of ya… Battı üzerim.”
Başını yukarı kaldırdığında, bu kazanın ortağının yabancı biri olmadığını gördü. Cihan’dı o. Şu dönem boyunca peşinden bir türlü ayrılmayan, nereye baksa gördüğü çocuk. Üstelik onun da ayakkabılarının ayran içinde kalmasına aldırmadan gülümsüyordu.
“Teşekkür ederim ama ayran sevmem,” dedi gülümseyerek. Elini cebine koyduğunda, ukala gülümsemesi yüzündeydi. “Ama istersen bir bira ısmarlayabilirsin.” Başıyla fakülteyi işaret etti. “O da burda olmayacağına göre akşam bir barda?”
Mercan tutamadı kendi, devirdi gözlerini. “Ben alkol almam, Cihan.”
“Kola içersin?”
“Kola da sevmem.”
“O zaman,” dedi yerdeki ayrana bakarak. “Sana ayran alırım.”
Mercan şaşırmıyordu. Cihan’ın bu ısrarcı tavrıyla ilk kez karşılaşmıyordu çünkü. Esasında oldukça yakışıklı bir çocuktu. Okuldaki pek çok kız tarafından da beğenilirdi. O ise dönem başından berı Mercan’ın peşinden koşmuş, her fırsatta onu okulun dışındaki bir buluşmaya ikna etmeye çalışmıştı. Aldığı cevaplar ise hiç değişmemişti.
“Müsait değilim, Cihan. Hayır.”
Hayır. Bu, Mercan’ın sadece karşısındaki genç adama verdiği bir yanıt değildi. Mercan, kendisine beğeniyle dokunan tüm gözler aynı cevabı vermişti. Aksini bir an bile düşünmemişti. Yirmi üç yaşındaydı ama hayatına bir kişiyi bile almamıştı. Kalbine ise… sadece birini.
“Kime müsaitsin peki?” Cihan bir adım yaklaşıp, kıza daha fazla yaklaştığında artık gülümsemiyordu. Ciddiydi. Sorguluyordu. “Bana müsait değilsin, anladık onu. Ama kime müsaitsin?”
Mercan yutkundu. Önce ne cevap verse bilemedi. Bir cevap vermesi gerekiyor muydu? Onu da bilemedi. İnsanları kırmaktan kolayca korkan bir yapısı yoktu ama karşısındaki genç adam onunla uzun zamandır ilgileniyordu. Zamanını harcıyordu ve Mercan’ın gözünde zaman, en büyük emek demekti. Bu yüzden ona olabildiğince açık olmak istiyordu.
“Müsait olduğum biri yok,” dedi doğrudan gözlerine bakarak. Cihan’ın dudakları yeniden kıvrılmak üzereydi, ta ki Mercan cümlesini tamamlayıncaya kadar… “Müsait olmak istediğim biri yok, diyemem ama.”
Genç adamın genç gözlerine oturan hayal kırıklığını uzun süre izlemedi. O bakışın ağırlığına tahammül edecek isteği yoktu zaten. Başıyla kısa bir selam verdi, yerde duran ayranın boş paketini ve buruşturulmuş poşeti aldı, birkaç adım ötede duran çöp kutusuna attı. Ardından sanki hiçbir şey olmamış gibi arkasını dönüp yeniden kantinin yolunu tuttu. Tezgâhın önüne geldiğinde kantinciye doğru bir miktar eğildi. “Bir tost alabilir miyim?” diye sordu, unutmadan ekledi. “Ama bu defa sucuksuz olsun. Açlıktan ölsem de yiyemem sucuklu. Dikkat et bak Muzo, sucuksuz olacak.”
Kantinci Muzaffer başını sallamış, tam işe koyulacakken arkasını dönüp malzeme tezgâhına baktığında yüzü bir anda asıldı.. “Şansına küs Mercan,” dedi. “Tost malzemesi kalmamış. Poğaça var, ister misin?”
Mercan kısaca düşündü. Karnı gerçekten açtı ama bu kadar açken, hele midesi zaten altüstken, mayalı poğaça yemek onu daha da beter ederdi. Midede şişkinlik, üstüne üstlük ağırlık… En iyisi eve kadar sabretmekti. “Teşekkür ederim Muzaffer abi, almayayım ben,” dedi kibarca. Tam arkasını dönecekken, bir anlığına üzerinde garip bir his belirdi. Sanki biri onu izliyordu.
Bakışları istemsizce kantinin yarı dolu masalarında gezindi. Gürültü, çatal sesleri, kahkahalar… Ama bir çift göz bile ona değmiyordu. Kimse bakmıyordu. İçinden kendi kendine söylendi. Uykusuzluktandı. Kesinlikle uykusuzluktan. Günlerdir doğru düzgün uyumamış birinin beyninin oyunlarıydı hepsi.
Çantasının askısını omzunda düzeltti, koluna dolayarak tutuşunu sağlamlaştırdı ve kantinden çıktı. Açık havaya adım atınca başı biraz daha döndü ama yürümeye devam etti. Dolmuş durağına doğru ilerlerken telefonu çalmaya başladı. İsteksizce çantasından çıkardı. Arayan her kimse, konuşmayı sonraya bırakmayı düşünüyordu ama ekranda beliren isim, ertelemeye gelmezdi.
Adımları yavaşladı. Birkaç saniye durduktan sonra telefonu açıp kulağına götürdü. “Efendim anne.”
“Mercan,” dedi Güldane Hanım. Sesi uzaktan geliyordu. Muhtemelen yine hoparlörü açmış öyle konuşuyordu. Genelde ekmek yoğururken ve açarken aklına gelirdi çocuklarını aramak, eli çalışırken çenesi de boş dursun istemezdi. “Nasıl geçti sınavın kizum? Verdin mi Allah’ın izniyle?”
“Verdim anne, verdim,” sesini olabildiğince canlı tutmaya çalışıyordu. “Bu sonuncusu zordu ama hallettim. Bu sene mezun olmama engel yok.”
“İnşallah,” dedi Güldane Hanım. Tam o sırada gelen dolmuşun korna sesi duyulduğunda, “O ses ne?” diye sordu. “Nereyesun sen?”
Mercan’ın adımları duraktan uzaklaşırken evine giden kestirme sokaklardan birini kullandı. Çoğu zaman yürüyerek gidip gelirdi ama o kadar yorgundu ki bu kez araç kullanmayı tercih etmişti. En azından annesi aramasaydı… Fakülteden çıktığında hafifçe çileyen yağmur şimdi hızını arttırmıştı. Şüphesiz eve varıncaya dek sırılsıklam kalacaktı. “Nerede olacağım anne,” dedi soğukkanlılıkla. “Yurda dönüyorum.” Bu yalanı yıllardır söylüyordu ve söylediği ilk seferinde de, en az bu sonuncusu kadar tereddüt etmemişti. İçine dönük ama bir o kadar da cesaretli, duygusal ama korkusuz bir kızdı Mercan.
Lise yıllarında yaşananlardan sonra ailesi, özellikle de annesi üniversiteyi açıktan okumasını ve yanından ayrılmamasını istemişti. Tahir araya girmişti de en azından ilçede okumasına ve yurtta kalmasına razı etmişti. Yurda giriş çıkış saatlerine uymadığında bizzat bana bildirilecek, diye de gönüllerinin rahatlatmıştı. Her hafta cuma gününden Güldane Hanım kızını arar sabah erkenden gelmesini garantilerdi. Mercan bir hafta sonunu bile evden ayrı geçirmemişti. Arkadaşları planlar yapar, gezmelere gider, sosyal medyada gülerek fotoğraflar paylaşırken; o köy yolunda, tozlu patikada yürür, akşam olup da sobanın başına geçildiğinde annesinin dizinin dibine otururdu. Sesini çıkarmazdı ama içindeki sıkışmışlık her geçen gün biraz daha büyürdü. Bir süre sonra yine Tahir gördü yüzündeki sıkılmışlığı… Her hafta sonu eve gelmesine engel olmazdı, buna bir şey diyemezdi ama yurt meselesinde bir çözüm bulabilirdi. Günlerce düşündü, araştırdı. Sonunda çareyi küçük bir ev tutmakta buldu. Küçük bir ev; sadece Mercan’a ait, nefes alabileceği kadar bir alan.
Üstelik evin üst katında oturan ev sahipleri eskiden köylüleriydi. Sevip saydığı, güven duyduğu bir aileydi. Bu da Tahir’in içini biraz olsun rahatlatmıştı. Kardeşini o aileye emanet ederken, sıkı sıkıya tembihlemişti. Kimseye söylemeyeceksiniz, demişti. Ne köydekilere, ne akrabalara… Bu ev sadece bizim aramızda kalacak.
Mercan telefonu kulağından biraz uzaklaştırıp gözlerini kapadı. Yorgunlukla karışık bir gülümseme yerleşti dudaklarına. “Anne…” dedi uzatarak. “Bıkmadın mı çiçekten böcekten? Doldu taştı bahçe. Adım atacak yer kalmadı vallahi.”
“Bıkmadum efendim,” dedi Güldane Hanım hiç tereddüt etmeden. Çiçeklerini çok severdi; gözü gibi bakar, sabah akşam başlarında dolanırdı. Avlunun her yanı sardunya, fesleğen, menekşe, çok daha fazlası vardı ama bu ona yetmemişti. Yayladaki ekinlerin etrafını bile mevsimlik çiçeklerle çevirip, toprağı renkten renge boyamıştı. Sıradaki söyleyecekleri için sesini biraz yumuşattı. Belli ki başka bir kozunu devreye sokuyordu. “Baban dana ciğeri edecek mangalda,” dedi, ikna etmeye çalışan o tanıdık sesiyle. “Pek seversun.”
İşte bu… Annesinin söylediği o iki kelime, Mercan’ın karnındaki açlığı bir anda harladı. Dana ciğerini gerçekten pek severdi. Aslında et olan her şeyi severdi; sanki et yedikçe sadece karnı değil, ruhu da doyuyordu. Uzun süre yemediğinde içi boşalır gibi hissederdi. Bazen canı fena hâlde kokoreç çekerdi. Sınıftaki kızlara hadi kokoreçe gidelim, diye hevesle teklif eder, aldığı cevap çoğu zaman burun kıvırmalı bir ıyy(!) olurdu. O anlarda kendini uzaylı gibi hissederdi.
Daha bir yaşındayken bile kemikli etleri kemire kemire yerdi. Her Kurban Bayramı’nda bahçede kaynayan kavurma kazanının başında dikilir, gözünü bir an olsun üstünden ayırmazdı. Dağhan abisi gülerek yanına gelir, eline kemikli bir parça tutuştururdu. Mercan da dünyadaki en kıymetli şey verilmiş gibi, iki eliyle tutar, keyifle kemirirdi. Yağ çenesine bulaşırdı da umurunda olmazdı. Hepsi hâlâ aklındaydı; duman, et kokusu, bahçedeki telaş ve abisinin başını okşayan eli…
Saçlarından ve kremrengi kabanından yağmur damlaları süzülürken, evden çıkmadan bir şemsiye almadığı için hayıflandı. Yaşadığı mütevazi binadan içeri girdiğinde siyah, kalın topuklu çizmelerinin fermuarlarını açmaya yeltendi. Parmakları fermuara dokunmuştu ki… durdu. Elini orada, yarı açık bir şekilde kaldı. Kapı aralık mıydı? Çıkarken böyle mi bırakmıştı?. Çıkarken açık mı unutmuştu? Unutkan biri değildi. Aksine, oldukça dikkatli ve uyanık bir kızdı Mercan. Yavaşça doğrularak akşamdan doldurup kapının önüne bıraktığı odun kovasına uzandığında başka bir şaşkınlık yaşadı. Kova yarıya kadar boştu. Elini cebine atıp telefonunun yerini aklına kazıdıktan sonra kovadan sağlam bir odun aldı. Ağırlığını elinde tarttı. Temkinli kapıya yaklaştığında ilk olarak sıcaklığın kokusunu aldı. Sobanın çıtırtılarını duyabiliyordu. Tahir abisi mi gelmişt? O mu yakmıştı sobayı? Hayır, abisi haber vermeden asla gelmezdi.
Mercan sopayı daha sıkı tuttu, bulunduğu noktadan tüm evi görebileceği bir noktadaydı. Ve kapıyı biraz araladığında, salonundaki tekli koltukta oturan kara kabanlı adamı gördü.
Bir an için gözleri onu kandırıyor sandı. Yutkundu. Yeşil gözleri ardına kadar açıldı. Ama geri adım atmadı. Korku, şaşkınlık ve öfke aynı anda damarlarında dolaşıyordu. Güpegündüz, sorgusuz sualsiz evine giren, sobasını yakıp salonunda oturan bu adam da kimdi?
Sessizce arkasından yaklaşırken sopayı yavaşça kaldırdı. Ayaklarının ucuna basarak arkasından yaklaştı. Eli titremiyordu. Adamın başını hedef alarak son adımlarını attı ve darpesini indirmeye hazırlanırken, “Kimsin ula sen!” diye bağırdı duyguları her tavan yaptığında olduğu gibi şiveye bağlayarak.
Sopayı tam da istediği sertlik ve kararlılıkla indirdi, hedefine ulaştığından kurbanı olduğu yerde bayıltacağından emindi. Ve sopanın indiği yer tam da hedeflediği yerdi ama ne var ki hedeflediği yerde, kurbanı yoktu.
Gözleri büyüdü. Aynı anda hızlı bir gölge hareket etti. Adam, kıvrak bir hamleyle koltuktan fırlamış, Mercan’ın dibinde bitmişti. Daha Mercan ne olduğunu anlayamadan, bileğinde demir gibi bir el hissetti. Sopayı tutan elinin bileğini yakalamıştı.
Sıkı. Çok sıkı.
Mercan dişlerini sıktı, bileğini kurtarmaya çalıştı ama adamın gücü beklediğinden fazlaydı. Göz göze geldiler. Kara kabanın sonundaki o bakış… tanıdıktı. Daha fazlası; ezberindeydi.
Sopa avuçlarından kayıp düştü oysa adamın tuttuğu yalnızca bileğiydi.
“Poyraz,” dedi yavaşça. Sesi neredeyse çıkmadı. Zaten emin de olamadı. O muydu sahiden? Şimdi karşısında, evinin ortasında duran o muydu? “Senin…”
“Titriyorsun,” diye böldü adam sözlerini. “Otur şöyle.”
Avucundaki bilek tir tir titriyordu oysa sopayı indirirken nasıl da kararlıydı.
Poyraz, genç kızı yavaşça çekip az önce oturduğu yere oturmasını sağladı. Kendisi için seçtiği yer de ona en yakın olan divandı. Genç kızın gözlerinde görmeyi beklediği korkuydu ama hayır, yalnızca birkaç saniye bakması bile yetmişti yanılmasına. O puslanan yeşil gözlerin derinliğinde olan şey apaçık şaşkınlık ve hüzündü.
“Evine izinsizce girdiğim için bağışla,” dedi, genç kızın hatırladığı sakin konuşmasıyla. Sonra dizlerine uzanan keskin duruşlu kabanının iç cebine uzandı. Sigara paketini çıkardı. “Ama seninle dışarıda görünemezdik.”
Mercan bir an önce toparlaması gerektiğini düşündü. Ama bu o kadar kolay mıydı? Onu onca yılın üzerinde, çok kısa bir zaman önce iki köy karşı karşıya geldiğinde görmüştü. Uzaktandı, silik bir andı. Sonrasında okul sıralarının üzerinde, omzundaki kurşunla yattığını hatırlıyordu. Birkaç kelam dönmüştü aralarında, her nasılsa o an da silikti. Ama şimdi neredeyde dizleri birbirini değecekti. Evinin tam ortasında, yapayalnızlardı. Ve evinde ilk kez sobayı yakan kendisi değildi. Gözleri istemsizce sobanın deliğinden çıkan alevlere gittiğinde, “Üşümüş müydün?” diye sordu. Bunu sormayı planlamıyordu.
“Hayır,” dedi, genç adam. Bakışlarını cama vuran damlalara götürdü. “Kuru gelmeyeceğini tahmin etmek zor değildi.”
Mercan başını salladı. Daha sakindi ama kalbi onunla hemfikir değildi. Onu inceliyor gibi görünmeyi istemezdi ama onu incelemeden durabilmesi seçenekler arasında değildi. Kaç yıl olmuştu? Altı mı? Yoksa yedi mi? Saymayı bırakmıştı çünkü bir noktadan sonra saymak acı verir olmuştu. Geçen zaman genç adamın alnına derin çizgiler bırakmıştı. Hâlâ çok gençti ve Mercan en büyük yemini edebilirdi; o hâlâ çok yakışıklıydı ama isterdi ki gözlerinin derinliğindeki hüzün biraz olsun silinmiş olsun. Hayır, silinmemişti. Bakmayı bilen için oracıkta duruyordu. Mercan bakmayı biliyordu. O karanlığa çalım atan mavilerin uzağında öylece duruyordu.
“İyileşmişsin,” dedi bir an için omzuna bakarak.
“İyileştim,” dedi bir an için omzuna bakarak.
“Sevindim.” Elini, kotunun ıslak kumaşına sürttü yavaşça. Neyse ki üzerindeki boğazlı yün kazak hâlâ kuruydu. Gerçi saçlarından süzülen damlalar aksi gibi tutmaya niyeti yoktu. “Aç mısın?” diye sordu. “Çay içer misin?” Sordukça sorası geliyordu Mercan’ın. Bir tek, neden geldiğini sormak istemedi çünkü sorarsa söyleyip gitmesinden endişe etti.
Poyraz’ın bakışları pantolonun aşağısına düştüğünde, dudağının bir yanı kıvrılacak gibi oldu. “Küçük bir kız gibi üzerine mi döküyorsun yemeğini?”
“Anlamadım?”
“Paçaların,” dedi Poyraz. “Ayran dökülmüş. Şuraki de sucuk mu?”
Mercan başını eğdiğinde, yanaklarının ısındığını hissetti. Evet, paçaları ayran içindeydi ve paçasının kıvrılan bir köşesine tostundan firar eden sucuk saklanmıştı. Ah… Daha utanç verici çok az anın içinde bulunmuştu. “Ufak bir kaza yaşadım da…” dedi uzanıp masadaki peçeteyi aldığında. Sucuğu alıp peçetenin içine gizledi. Ayran lekeleri için yapacak br şey yoktu, kurumuştu.
“Nasıl bir kazaydı?” diye sordu Poyraz. Ve sorarken, Mercan onun bir an için cevabı bildiğini düşündü.
“Birine çarptım.”
“Kimdi?”
Genç kız onun tüm bu soruları neden sorduğunu bilmiyordu. Dahası midesi artık açlıktan isyan ediyordu. Islanması iyi olmamıştı. Sanki sakinleştirebilecekmiş gibi elini midesine bastırdığında, duyulan guruldama sesi onu ikinci kez utandırdı. “Şey…” dedi yutkunarak. “Yemeğim dökülünce… yiyemedim ben.”
Poyraz belki biraz eğleniyordu. Sırtını divana yaslarken, sanki bunu kızı daha geniş bir perspektiften görmek için yapmıştı. “O zamanlar,” dedi başıyla bir yeri işaret edermiş gibi. “Daha mı az utangaçtın sen?”
Mercan ilk kez soba yandıkça içerinin soğuduğunu hissettiğinde ayağa kalktı. Hayır, olmasını istediği bu değildi. Ona bakarken hâlâ onu öldürmek istermiş gibi atan kalbini duyabiliyordu ama zaten sorun bu değildi. Sorun, kalbinin onu öldürmek istediğini Poyraz’ın da bilmesiydi. Hayır, bilmemeliydi.
Bu yüzden elindeki en güçlü silahı kullandı. “Poyraz abi,” dedi gözlerinin içine baka baka. Soğukkanlılığı hiç bu kadar işe yaramamıştı. “Her ne söyleyeceksen üzerimi değiştirmemi bekleyebilir misin?”
Poyraz’ın yüzünü terk edip giden o ifadenin yerine bıraktığı ifade… hoşnutsuzluk muydu? “Beklerim,” dedi sol ayak bileğini sağ dizinin üzerine almadan bir saniye önce. “Beklerken salonunda sigara içmemin bir sakıncası var mı, abisi?”
Mercan hiç alınmadı. Hatta neredeyse gülecekti çünkü Poyraz bunu öyle bozulmuş bir ses tonuyla söylemişti ki bu, o sert hatlara sahip suratını bile bir an için tatlı, diye tarif edilebilecek kıvama getirmişti.
Odasına giden adımları sakindi ama içeri girdiğinde sırtını kapattığı kapıya yasladı ve derin bir nefes aldı. Siktir, dedi kendi kendine. Siktir, siktir, siktir! Yağmurda fazla mı kaldım ben, çok ıslandım da zatürre mi oldum, belki de yolda araba çarptı ve şu an ölüyüm!
Emin olmak için sırtını kapıdan ayırmadan kapıyı hafifçe aralayıp az önce oturduğu yere baktı. Poyraz oradaydı, sigarasını içiyordu. Derhal başını geri çekti ve emin olmanın mutluluğuyla dolabına yürüdü. Eli hoş bir elbisesine gitti ama çarçabuk bundan vazgeçti. Süslenmiş gibi görünmek istemezdi. Normalde eve gelir gelmek pijamalarının içine girmek istiyordu ama karşısına pijamayla çıkacak kadar da basite indirgemek istemiyordu. En iyisi eşofman, diye düşündü. Evet, eşofman fena fikir değildi. Gri, tok kumaşlı eşofman altından birini giydi. Üzerine uydurduğu ise vizon rengi crop kazağıydı. Hareket ettikçe göbeği görünecekti ama sorun etmedi. Basit ama şık görünmek istiyordu ve kendisiyle işi bittiğinde tam da istediği gibiydi. Uzun, küllü kumral saçlarının üst kısmını mandalla tutturduktan sonra odadan çıktığında, Poyraz’ı sobanın başında ayakta durdu.
Ama onu şaşırtan bu bile değildi. Sobanın üzerinde suyla doldurulmuş bir tencere vardı. O tencereyi oraya bırakan Mercan değildi. Poyraz, sigarasının külünü sobanın deliğine bıraktıktan sonra yeni bir nefes aldı. O zaman fark etti Mercan, pencerelerden biri de üstten açılmıştı. Böylece salonda ağırlıklı olan sigara kokusu deği, çıra kokusuydu.
“Umarım evde makarna vardır,” dedi Poyraz, genç kıza bakmadan. “Ben de acıktım.”
“Var,” dedi Mercan. Sırtının dönük olmasını fırsat bilip gülümsedi ve sanki bu evde defalarca kez onunla yemek yemiş gibi mutfağa gidip dolaptan salata yapmak için malzeme çıkardı. İki domates, biraz salatalık, marul ve taze naneden güzel bir salata yaptı. O ara Poyraz gelip makarna paketini aldı. Konuşmadılar. Mutfak ince ve uzundu. Dolapları ahşap, bangosu beyaz mermerdendi. Eski tipti. Buzdolabı ve bulaşık makinası dışında duvara yaslanmış küçük bir masa vardı. Masanın üzerinde de annesinin ördüğü dantel örtü… Fasulye turşusundan çıkardı, kavurdu. Makarnanın yanına yakışmazdı ama mısır ekmeği de çıkardı. Keşke geceden lahana sarsaydım diye düşündü. Etli lahanayı çok severdi. Poyraz da sever miydi? Bilmiyordu. Biraz sonra genç adam elinde tencereyle mutfağa girdi. Pişen fiyonk makarnalar suda yüzüyordu. Mercan pembe plastik süzgeci çıkarı lavaboya bıraktı. Poyraz makarnayı süzdü. Mercan içine bir parça tereyağı ve tuz attı, Poyraz karıştırıp tabaklara koydu.
Tabakları masaya bıraktığında, “Ayran sever misin?” diye sordu Mercan. “İçerim,” cevabını alınca iki su bardağı çıkardı, dolaptan ayranı aldı ve doldurdu. Karşılıklı oturduklarında, sessizce makarnalarından yemeye başladılar. Dümdüz, sossuz bir makarnaydı ama Mercan, tuzun ve tereyağının tadını öyle net ve lezzetli hissediyordu ki damağında tabak tabak yiyebilirdi.
Poyraz fasulye turşusu kavurmasına uzandığında Mercan içinde küçük bir heyecan hissetti. Sevecek miydi? Turşuyu annesi yapmıştı ama… o kavurmuştu. Bu da önemliydi.
Poyraz bir çatal aldı, yaklaşık on saniye sonra bir çatal daha aldığında Mercan sevdiğini anladı. Ayranlarını yudumladılar. Mercan, o sabah aldığı o ayranın paçalarına döküldüğü için söylenmişti ama günün devamında dünyanın en lezzetli ayranını içeceği bilseydi, o ayranı bilere yere çarpar suratına kadar ayran lekesi içinde kalırdı.
İnanamıyordu içinde bulunduğu anın gerçekliğine. Onca zaman sonra hiçbir şey olmamış gibi onunla oturup makarna ve fasulye turşusu kavurması yemek… Bu açık bir delilikti. Ama biraz üzerine kafa yorunca, ikisinin yaşadığı onca şeyden sonra makarna ve fasulye turşusu kavurmasının masum olduğunu düşünülebilirdi. Daha on sekizine varmadan, takıntılı bir ruh hastası gibi onun peşinde koştuğunu düşününce utanmadı. Pişmandı, şimdilerde yöntemi bu olmazdı ama yine de utanmadı. Aşık olmuştu ona. Tutulup kalmıştı. Hayatına karışmaya çalıştıkça o hayata dahil olmak için çılgın bir merak duymuştu üstelik. Olur olmaz karşısına çıkması, o git dedikçe peşine takılıp durması da bundan sebepti. Bir parça da çocuk aklından....
Şimdi gözlerine bakarken hissettikleri, o zamankilerden farklı değildi ama artık daha sakindi. Daha ihtiyatlıydı ve ifadesini gizlemekte neredeyse ustalaşmıştı. Ama bir an vardı ki, düşündükçe hâlâ bir diken gibi içine batıyordu.
“Ben de seninle gelsem, olmaz mı Poyraz?” dedi yanakları değilse bile kirpikleri ıslakken. “Söz sesimi çıkarmam, oturuyorum.”
“Sen benim başıma bela mısın kızım?” diye söylendi Poyraz. “Ya hu ne alaka? Ne alaka!”
“Var belki alakası… Nereden bileceksin ki?”
Poyraz elini şakaklarına götürüp ovdu. Sıkıyla soludu. Karşısındaki bir erkek olsa tavrı çok farklı olurdu ama kızdı. Üstelik on yedisindeki bir kızdı! “Bak kızım,” dedi sesinin olabildiğince alçak tutmaya çalışarak. “Oynama benim şartellerimle, bak yoluna. Sonra gideceksin güme, kimse kurtaramayacak.”
Poyraz’ın söyledikleri Mercan’ı biraz bile korkutmuyordu. Onu çok iyi tanımıyordu. Ama belinde bir silah taşıdığını kimi zaman görmüştü. Bir yabancıya güvenebilir miydi? Umursamıyordu. Silahı olan bir yabancıya güvenebilir miydi? Bunu da umursamıyordu.
“Benim karnım aç.”
“Git evinde ye.”
“Ben seninle yemek istiyorum.”
“Zıkk-”
“Makarna?”
“Ne?”
“Makarna yesek olmaz mı? Makarna da altı üstü. Bir makarna da mı yemezsin benimle?”
Genç kız bunu öyle sevecen bir sesle söylemişti ki Poyraz’ın aklındaki cevap bir an için duraksadı. Hayatında ilk kez bir kız onunla makarna yemek istiyordu. Bu… bir an için garip hissettirdiğinde o kızın yaşını hatırlattı kendine. Ve kim olduğunu. “Ben seninle…” dedi tane tane. “Bal bile yemem.”
Dakikaların sonunda tabakları halen boşalmış değilken ama büyük ölçüde tüketilmişken, Poyraz çatalını yavaşça masaya bırakıp, arkasına yaslandı. Anlamak zor değildi, konuşma vakit gelmişti. Mercan ayranından son bir yudum alıp, peçeteyle ağzını sildi ve o da arkasına yaslandığında, bakışları yeniden bir aradaydı.
“Abinin beni geri aldırmasıyla bir alakan var mı?”
Mercan ne duyduğuna emin olamadı. Poyraz geri mi dönmüştü. Buna içten içe delicesine sevindi ama Melek’in abisiyle henüz konuşmadığını sanıyordu. Melek aksini söylememişti. Konuşsa bile… abisinin geri adım atacağına ihtimal vermiyordu. Melek’in abisinin üzerindeki etkisine şahit olduğunda bir anlık umutla Melek’ten böyle bir şey istemişti ama…
“Abim seni karakola geri mi aldı?”
Poyraz, genç kızın yüzüne daha ayrıntılı baktı. Sahiden haber yok muydu yoksa öyle görünmesini mi istiyordu? Eğer ikincisiyse, o küçük kız yeterince büyümüş demekti. Çünkü zamanında yüzüne her baktığında, az sonra git dediğinde gitmeyeceğini bile bilirdi. Gülümserken sadece birkaç dakika sonra gözyaşlarına boğulacağını da bilirdi.
“Geri aldı. Atamamı istedim, o yola da taş koymadı.”
Mercan yoğun bir şaşkınlık ve heyecan hissettiyse bile sakince, “Temelli mi dönüyorsun?” diye sordu.
“Kabul edilirse.”
“Bunu sormak için mi geldin buraya? Ben yapmadım,” dedi yeni bir yalan daha söyleyerek. “Yapmam için hiçbir sebep yok.”
Poyraz’ın başı biraz çevrildi. “Yok mu?” diye sordu ama cevabı beklemeden bir sigara daha çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi. “Asıl geliş nedenimi henüz söylemedim.”
Poyraz çakmağını çıkardığında, Mercan’ın kendisine uzanan eli yüzünden, sigarasını tutan eli kalakaldı. “Bana da bir tane verir misin?”
“İçiyor musun?”
Poyraz’ın boş bulunup sorduğu soruya gülümsedi. “İçmesem neden isteyeyim?”
“Sigara kokmuyorsun.”
“Beni mi kokladın sen?”
Poyraz bakışlarını pencereye çevirip sigarasını yaktı. Karşısındaki kız sandığından daha akıllıydı. “Kafamı karpuz gibi yarmaya kalktığında aldım kokunu,” diye açıkladı. “Kokunun tütünle alakası yoktu.”
“Ya neyle vardı?”
Mercan… Değişmişti. O çocuksu yüz hatları gitmiş, yerini daha oturmuş olanlarına bırakmıştı. Daha zayıftı, vücut hatları da bu olgunluğa ayak uydurmuştu ama değişmeyen bir şey vardı ki… hâlâ aklına geleni, aklına geldiği gibi soruyordu.
Kızın sorusuna es geçip, “Buraya esas gelme nedenim,” dedi ama Mercan yeniden parmaklarının arasında duran sigarayı işaret etti.
Sigara paketini Mercan’ın önüne sürdüğünde istekli görünmüyordu. Mercan bir sigara yakıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Devamlı içmezdi, arada bir tüttürürdü. Hiç bağımlı olmamıştı. “Şimdi seni dinliyorum,” dedi sandalyeye sırtını yerleştirerek. “Evime neden bu şekilde girdin?” diye sordu. Nasılını sormadı. Onun için çok da büyük bir iş değildi istediği bir eve girmek.
“Bir zamanlar küçük bir kızla küçük bir sırrımız vardı.” Mercan’ın aksine genç adam masaya yaklaştı. Dirseklerini ve o büyük ellerini masaya bırakıp, külü düşmek üzere olan sigarasına müdahale etmedi. “Aldığım baz duyumlara göre küçük kız bu sıralar sırrımızı saklamakta zorlanıyormuş.”
Mercan bir süre yanıt vermeden yalnızca ona bakmaya devam etti. Ve ona bakmaya devam ederken sigarasından belirgin bir nefes çekti. Bu doğruydu. Poyraz vurulduğunda neredeyse tüm gerçeği abisine haykıracaktı. Ona herkesin önünde temize çekecekti. Ama sonra… Poyraz’a verdiği söz aklına gelmişti.
“Abim! Poyraz, abim geliyor!”
Kalbi göğsüne sığmıyordu; atışları kulaklarında çınlıyor, dizlerinin bağı çözülüyordu. Mercan telaştan ölebilirdi ama Poyraz’ın kılı kıpırdamadı. “Sakin ol,” dedi sakince. “Bir şey olmayacak.”
“Nasıl bir şey olmayacak!” Abisinin sıktığı yumruklarını, o yumrukların Poyraz’ın yüzüne indirmek için attığı büyük adımları görüyordu. Boğazına oturan yumrunun konuşmasına izin vermediğinde bile, “Poyraz,” dedi yalvarır gibi. “Git burdan. Ne olursun git!”
Herkes onlara bakıyordu. Oradaki herkes biraz sonra ne olacağını pekala biliyordu. Mercan Tunalı ve Poyraz Alacahan… İki düşman köyün çocukları; ikisini de oralarda tanımayan yoktu. Ve onları bir arada gören gözler ise şaşkınlıktan açılmış, donakalmıştı. Fısıldaşmaların biri bin paraydı.
“Benden istediğin ne? Seni burada bırakıp gitmem mi?” Mercan başını salladığında, Poyraz’ı ilk kez gülerken güldü. Ama o gülümseme kesinlikle keyfi değildi.
“Seni buraya ben çağırdım,” dedi Mercan, kelimeleri aceleyle birbirine çarparak. “Benim yüzümden geldin. Herkesin içinde görüşmeyeceğiz diye konuşmuştuk. Şimdi buradaysan… bu benim suçum.”
Bu doğruydu. Poyraz onu psikoloağa götürürken kimsenin görmemesine özen gösterirdi. En kuytu yerden alıp en kuytu yere bırakırdı ama köyüne varana kadar gözden kaybetmezdi. Eğer Mercan arayıp başının dertte olduğunu söylemeseydi, Poyraz genç kızın okulunun önünde olmazdı. Ona asılan çocuğu da dövmedi. Ve şimdi Tahir’in yumruklarının hedefinde de olmazdı.
“Senin aksine çocuk değilim,” dedi. “Buradaysam, burada olmayı seçmişimdi.” Bakışlarını giderek daha fazla yaklaşmakta olan Tahir’den aldı, genç kızın korkuyla bakan gözlerine eğdi. “Şimdi seninle bir oyun oynayacağız.”
“Ne-ne oyunu?”
“Tıp,” dedi oyunbaz bir gülümsemeyle. “Aramızda yaşanan her şey, aramızda kalacak. Kimseye tek kelime etmeyeceksin.” Mercan itiraz gibi duruyordu ama Poyraz, sadece bakışlarıyla ona bu fırsatı tanımayacağını söylüyordu. “Duymayacağım.”
“Poyraz,lütfen…”
“Yerler lütfenini,” dedi önemsemeyerek. Sesinde zerre tereddüt yoktu. “Bak kızım bu hikâyenin her halükarda yananı olacak. Ben her türlü sıyrılırım, sen kendini düşün. Bir fırsat sunuyorum sana, bir çıkış. Kabul et ki az sonra yiyeceğim bir araba dayak boşa gitmesin. Ha şimdi susup sonra konuşursan, o zaman ezip geçersin beni.” Başını eğdi, kalan son saniyelerinde son defa, daha yakından baktı o yeşil gözlere. “O zaman seni kötü hatırlarım.”
Mercan ağlamaya başlamıştı bile. “Ya susarsam,” dedi içini çekerek. “Susarsam nasıl hatırlarsın?”
Poyraz gülümsedi. Bu kez gülümsemesi ne kötüydü, ne oyunbaz. “İşte o zaman cesaretin kalır bende,” dedi “Dünyayı yerinden oynatacak cesareti taşıyan gözlerin kalır.”
Mercan hatırlıyordu, hem de her saniyesini. Ya Poyraz? Unutmamış olacak ki onca zaman sonra buradaydı. Yine sözleri yetmiyordu genç kıza. Daha fazlasını duymak istiyordu. “Kimden duydun?”
“Kuşlardan.”
“Keserim o kuşların kanatlarını. Kimden duydun?”
Poyraz başını kaldırdığında, kirli sakalalarıyla örtülmüş çene hattı ortaya çıktı. “Bakışlarından.”
Mercan güldü. Unutmamıştı, daha iyi anladı. “Ben sözümü tutarım, orada sıkıntı yok da… Bu söz, tutulması gereken bir söz mü? Bak orası tartışılır.”
Poyraz biten sigarasını masanın bucağında duran boş çay tabağında söndürdü. Buraya gelmeden önce çok düşünmüştü. Her vazgeçişinin sebebi Mercan’a güvenmesiydi. Güvenini boşa çıkarmayacağı garip bir şekilde biliyordu ama gelişini gereksiz görmedi.
“Bu söz,” dedi üzerine bastırarak. “Tam da tutulması gereken bir söz. Ve tutulacak.”
“Zaman aşımına uğrama şansı yok mu?”
“Hiç olmadı.”
Mercan, “Neden?” diye sordu.
Poyraz, “Öyle istiyorum,” diye cevapladı.
Onun bu ukala yanına yabancı değildi Mercan. Eskiden de böyleydi; lafın ucuyla dokunur, sonra geri çekilir, esas söyleyeceğini gözlerinde bırakırdı. Tepki vermedi. Sigarasından son dumanı alıp aynı yerde söndürdüğünde, bu sırrı içinde tutmakta zorlandığını da söylemedi. Onu ikna etmeye çalışmayacaktı. Ne Mercan ikna etmeye gönüllüydü, ne Poyraz ikna edilesi biriydi. Genç adam ayağa kalktığında, “Makarna için sağ ol,” dedi gelişigüzel ama altı boş olmayan bir sesle.
“Sen yaptın sayılır.”
“Yok,” dedi. “Sayılmaz. Borçluyum sana.”
“Ne borçlusun?”
“Makarna.”
Ancak başını kaldırıp onun baktı yüzüne Mercan. “Makarnanın borcu mu olurmuş hiç?”
Gözler birbirini üzerinde gezinirken, Mercan kalbinin etrafında gezinen hava kabarcıklarını hissetti. Geçmişte yaşanan küçük bir andı ama bunu da hatırladığını anladı. O hâlâ çok bilinmez bakıyordu. Bir paket makarna alıp kapısına bıraksa şaşırmazdı. Sorgulamadı bu yüzden. En nihayetinde ayağa kalktığında birlikte kapıya yürürler. Mercan arkasından yürürken, bir an için on yedi yaşına düştü. Onun koca sırtını inceleyerek peşi sıra yürürken ürkekleşti adımları. Ancak bu, kapının açılma sesine kadardı.
“Merak etme, girdiğimi kimse görmedi. Çıktığımı da görmeyecek.”
Mercan bedenini kapıya yasladı. “Etmiyorum zaten.”
Poyraz eşiğe bir adım attığında durdu. Söyleyeceği son bir şeyi mi vardı? Daha önemli bir şey? Mercan aranan gözlerini, genç adamın omzunun üzerinden kendisine dönen gözleriyle buluşturduğunda Poyraz’ın dudaklarından tek kelime döküldü.
“Vanilya.”
“Ne?”
“Az evvel sordun ya,” dedi sakince. “Ne kokuyorum diye. Vanilya kokuyorsun sen.” Göz kırptı. “Ayranlı vanilya.”
Mercan tutmadı kendini. Güldü. “Ayranlı vanilya.”
Ve Poyraz saniyeler içinden gözlerinin önünden silindiğinde, yeniden yasladı sırtını kapattığı kapıya. Karnı tıka basa makarnayla doluydu ama makarna yiyeceği bir sonraki anı deli gibi düşlüyordu.
⛓️💥🪽
Hikâyemize biraz sahip çıkalım mı?
Elimizden geldiği kadar sevdiğiniz kısımlardan editler yaparak Instagram ve Tiktok'tan beni etiketler misiniz? X'den de #fırtınazamanı hastagıyla paylaşabilirsiniz. Çok teşekkür ederim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |