
6. BÖLÜM:
‘Barbie Karadenizde Devrem!”
İzmir’in aralık ayı güneşi, tül perdelerin arasından süzülerek odaya hafif bir ışık hüzmesi gönderiyordu. Şehrin kışı sert değildi, tam tersine nazik bir meltem gibi, usul usul dokunuyordu caddelere ve evlere. Hava soğuktu ama insanın içini ısıtan, huzur veren bir soğuktu.
Genç adam otobüsten iki sokak geride inmişti. Üzerinde uzun boyunu önemli ölçüde örten, koyu gri renginde kaba bir palto vardı. Kolunun altında ise yağmurun izlerini taşıyan kalın bir defteri sıkıca tutuluyordu. Defterin sayfalarının daha fazla ıslanmasını önlemek için onu paltosunun içine sakladı; yanına bir çanta almamış olmanın pişmanlığını yaşadı. Çünkü evden çıkarken hava güneşli ve sakin görünüyordu. Hava durumu raporları da yaklaşan yağmurdan hiç bahsetmemişti.
Genç adam, çocukluğundan beri planlı ve disiplinli yaşamayı severdi. Temizlik yapmayı sevmezdi ama düzenliydi. Derslerinde gösterdiği başarıyla üniversitedeki ilk yılı olmasına rağmen bölümünün birincisi olmuştu. Kıyafetlerini itinayla ütüler, hava durumuna bakmadan asla dışarı çıkmazdı. Az konuşur çok çalışırdı. Böyle bir gencin tahmin edileceği üzere, sadece bir dostu vardı.
Adımları ise o dostunun evine doğru ilerliyordu. Üstelik bu, onun evine ilk gidişiydi. Daha önce defalarca davet edilmişti ama evcil biri olduğu için hepsini nazikçe reddetmişti. Ancak vizeler yaklaşıyordu ve dostu ondan yardım istemişti.
İçeride onlarca villayı barındıran lüks sitenin girişine doğru yürüdü. Beton kolonlarla çevrili site şehrin geri kalanından izole edilmiş gibiydi. Görevli kulübesine yaklaşıp nazik bir sesle, “Arslan Sancaktar,” dediğinde görevli telsize uzandı. Kısa bir bekleyişin ardından bariyer kalktı. Genç adam teşekkür ederek içeri girdi ve dostunun tarif ettiği C-16 numaralı villaya doğru yürümeye başladı.
Burası onun alışık olduğu dünyadan oldukça farklıydı. Sıraya dizilmiş villalar, şehrin kalabalığına inat sessizlik içinde uyuyordu adeta. Bahçelere kadar özenilmişti, her evin kendine özel havuzu bahçelerinde ışıl ışıl parlıyordu.
Gördüğü her şey düzen ve refahın işaretiydi. Oysa Tahir’in büyüdüğü hayat bambaşkaydı.
O, orta halli bir ailenin ortanca çocuğuydu. Babası devlet memuruydu; görev yeri değiştikçe, valizleri toplanır, bir şehirden diğerine göç ederlerdi. Çocukluğu, yeni mahalleler, farklı okullar ve kısa sürede kurulup bozulmuş arkadaşlıklarla geçmişti. Şikâyet etmeyi bilmezdi; alışır, adapte olurdu. Ama annesi öyle değildi. Memleketim, diye tutturunca babası erkenden emeklilik dilekçesini verip, onları doğduğu topraklar olan Trabzon’un az nüfuslu dağ köyüne götürmüştü.
Tahir, o köyde geçirdiği yılları özlemle hatırlardı. Toprakla haşır neşir olmuş, karın içinde okula yürümüş, gökyüzünü yakından tanımıştı. Ancak üniversiteyle birlikte ailesinden ayrılmış, bambaşka bir hayata adım atmıştı. İlk zamanlar özellikle kardeşlerinin yokluğu içini sızlatmıştı. Ama sonra Arslan’la tanışmıştı.
Birbirlerinden çok farklı geçmişlere sahip olsalar da kısa sürede sağlam bir bağ kurmuşlardı. Arslan’ın gür kahkahaları, Tahir’in sessizliğini bastırmıyor, aksine onu tamamlıyordu. Birbirlerine ihtiyaç duyduklarını ikisi de fark etmişti. Onlar artık dünyaya kafa tutabilecek kadar güçlü, iki sıkı dosttu.
Bahçedeki limon ağacının dalları hafifçe sallanırken villa kapısının zili tiz bir sesle çaldı. Ayakkabısının tekini ayağına geçirdikten sonra hızla kapıya yöneldi Arslan. Kapıyı açtığında eladan yeşile çalan gözleri bir anlık parladı. Yeşillerinin üzerinde kalın ve dağınık kaşları vardı. Elmacık kemikleri keskin, çene hattı belirgindi. Kalın dudakları genellikle tebessüm etmediği zamanlarda bile karakterli bir ifade taşırdı. Henüz genç yaşında bile dikkat çeken bir karizmaya sahipti.
Tahir’i gördüğü an yüzüne içtenlik yerleşti. “Devrem!” dedi. “Hoş geldin.”
Tahir, dudaklarının kenarını zar zor kıpırdatan bir tebessümle başını eğdi. “Hoş buldum, devrem.”
Bu kelime aralarındaki dostluğun gizli şifresiydi adeta. Arslan asker olamamıştı belki ama Tahir, gönlünde bir asker olduğunu bildiğinden beri ona hep böyle seslenmişti. O geceyi hep hatırlardı; ilk kez birlikte rakı kadehi tokuşturdukları öğrenci evinde Arslan’ın vazgeçmek zorunda kaldığı Harp Okulu hayalinden söz ederken gözlerini kaçırışını...
“Gel kardeşim,” dedi Arslan, omzunu silkeleyerek içeri buyur ederken. “Vizeler geldi, başımız sağ olsun.”
Tahir adımlarını içeriye taşırken mırıldandı “Hallederiz. Sıkma canını.”
Arslan’ın yüzü yeniden ciddi bir hâl aldı. İç çekti. Tahir onun içten içe çırpındığını biliyordu. Derslerinde başarılıydı ama okudukları bölüm olan edebiyatı hiçbir zaman gönülden sevememişti.
Babasına sonsuz saygı duyan Arslan için bu fedakârlık derin bir yaraydı. Babası yıllarını büyük bir holdinge adamış; iş dünyasının çarkları arasında sertleşmiş kararlı bir adamdı. Oğlunun da kendi izinden gitmesini istemişti. Harp Okulu’nun hayalini kuran Arslan’ın önüne öz geçmişini koymuş; oğlundan kendisi gibi işletme okumasını istemişti. Arslan, babasına karşı gelmek yerine içindeki inadı farklı bir yoldan göstermişti. İşletmeyi değil, ilk sırada karşısına çıkan edebiyat fakültesini işaretlemişti. O formu verirken tek düşüncesi kendi yolunu seçmekti.
Ve bu tercih, onun her şeye rağmen babasına duyduğu saygıyı yitirmeden kendi benliğini ezdirmeyeceğini göstermişti.
“Sağolasın kardeşim,” dedi içli bir sesle ve Tahir’in sırtını sıvazladı. “Bugün yardımcımız izinli. Önden gidip odayı elden geçireyim de girince anksiyeten tutmasın.” Gülümseyerek başıyla girişin solundaki mutfağı işaret etti. “Sana zahmet, çayları alır mısın?”
Tahir başını salladı ama o sırada Arslan'ın yüzünde alaycı bir kıpırtı belirdi. Merdiven basamağına ayağını atmışken birden geri döndü, kaşlarını kaldırarak.
“Ha bu arada… Mutfakta sarışın, gözleri dört dönen bir kız görürsen ona çayı kimin yaptığını sor.”
Tahir’in kaşları çatıldı. “Hangi durumda çayı almalıyım?”
Arslan dudaklarını birbirine bastırdı, sonra başını teatral bir ciddiyetle iki yana salladı. “Eğer herhangi bir ev halkının adını verirse sorun yok ama eğer ben yaptım, derse… Bak tekrar ediyorum, çayı bizzat kendisinin yaptığını söylerse çaydan ölesiye nefret ettiğini söyle ve arkana bile bakmadan oradan uzaklaş.”
Tahir biraz eğilip gözlerini kıstı. “Neden?”
Arslan çok gizli bir bilgi açıklıyormuş gibi yaklaştı. Göz ucuyla mutfak tarafından birilerinin dinleyip dinlemediğine bakıp, fısıltıyla konuştu. “Emin ol o çayı içmek istemezsin, kardeşim. Fare zehri bile daha az acısız öldürür.”
Arslan’ın sözleri dostunun yüzünde geniş bir gülümseme bırakırken merdivenlerden çıkarak gözden kayboldu. Tahir önce üzerindeki gri montu çıkardı, o esnada etrafı süzdü. Evin içi dışı kadar etkileyiciydi. Girişte yer alan geniş antrede parlak mermerler ayna gibiydi. Duvarlara asılmış birkaç tablo resmen fahiş fiyatını haykırıyordu. Her şey düzenli, şık ve gösterişliydi. Ama Tahir’in gözleri çok daha mütevazı hayatlara alışkındı. Bu kadar ihtişam ona hâlâ biraz fazlaydı.
Öte yandan içine sinmeyen bir heyecan vardı göğsünde. Belki sınav stresiydi… Belki başka bir şey.
Yavaşça mutfağa yöneldi. Beyaz, ahşap kapıyı araladı. İçeri adım attığı anda bir uğultu koptu zihninde. Sanki zaman oracıkta çöküvermişti üstüne…
Orada, çaydanlığın başında bir kız vardı. Kıvırcık saçlarını gelişigüzel toplamış, dudağında abartılı bir parlatıcı, ayağında peluş terlikleriyle mutfağın ortasında duruyordu. Üzerinde pembe, çiçekli bir elbise vardı.Tırnaklarına sürdüğü simli ojeleri elleri hareket ettikçe cam gibi ışıldıyordu.
Sarışındı.
Artık yalnız olmadığını fark ettiğinde ela gözlerini kaldırdı. Kaşlarını hafifçe çattı ama sert değil, daha çok meraklı bir şekilde... Sapsarı saçlarının arasından alnına düşen iri bir dalgayı üfleyerek kenara ittiğinde Tahir, tam da o anda nefesinin kesildiğini hissetti. Genç kız alnına düşen bir tutam saçı üfleyerek kenara itmişti ya, o küçük hareket sanki zamanın bir anlığına durmasına neden olmuştu. Tahir, onu kız kardeşinin oynadığı barbie bebeklere benzetti. O bebeklerden biri kanlı canlı karşısındaydı! Sadece birkaç saniye içinde kalbi göğsüne sığmaz olmuştu; öyle ki, dışarıdan duyulabileceğini düşündü. Büyük, kemikli gözlüklerinin ardından kirpiklerini kırpıştırdı, ne yapacağını bilemez halde ayakta kaldı. Yerinden kıpırdamak istediyse de ayağı paspasa takıldı, hafifçe tökezledi. Ama hemen toparladı kendini, yüzüne bir şey olmamış gibi bir ifade yerleştirmeye çalıştı. Başaramadı.
Gözleri genç kıza kaydı; göz kenarındaki gülümseme çizgilerine, burnunun üzerinde parlayan minik çillere…
Ve zihninde beliren tek cümleyle kendine gelmeye çalıştı.
O kız, dostunun kardeşi… Bir saniye daha bakma!
“Merhaba! Sen Arslan Ağabeyimin arkadaşı olmalısın.”
Sesi nasıl ince, nasıl yumuşaktı… Tahir konuşması gerektiğini biliyordu ama sanki dili damağına yapışmıştı. Neden bu kadar kuruydu dudakları? Yutkundu, sesini bulmaya çalıştı. Hayatında ilk kez fark etti ki göbeğini içeri çekmişti.
“Şey... Ben Tahir. Arslan’ın arkadaşıyım. Vizelere çalışmak için geldim.”
Genç kız elindeki çay kaşığını tezgâha bıraktı. Metalin çıkardığı şıngırtı mutfağın duvarlarına çarptıysa da kızın neşeli kahkahası her şeyi bastırdı.
“Ben de onu diyorum ya, şapşal mısın!” diyerek parmağını havaya kaldırdı. Sonra dudağını büküp ciddiyetle ekledi. “Ama sakın bir numara olduğunu sanma. Ağabeyimin bir numaralı dostu benim.” Tahir’in donakalmış hâlini fark edince sesini yumuşattı. “Yani… sen de ikinci olursun. İki de iyidir.”
Tahir başını usulca salladı. Dudaklarından dökülen kelimeler sadece, “Teşekkür ederim,” olabildi.
Genç kız döndü, dolaptan üç bardak çıkardı. Kolunu uzattığı sırada çaydanlıktan buhar fışkırdı. Birazcık irkildi. “Ayy! Her seferinde korkutuyor bu ya... Ama çay da içmeden vizeler geçmez, değil mi? Ağabeyim için demledim. Çok sever de…Ben o kadar sevmem. Çayı yani. Ben kahve severim. Böyle bol kremalı, tatlı olanları. Babam kahve içmek için yaşımın küçük olduğunu düşünüyor. Annem de içmemi istemiyor ama onun sebebi başka; anneme göre onları düzenli tüketirsem kilo alırmışım. Şimdi genç olduğum için yakarmışım ama ileride o kilolar üzerime yapışırmış. Ben de ne yapayım işte? Frenlemeye çalışıyorum kendimi. Eee… Sen de çay sever misin?”
Tahir’in aklındaki Arslan’ın uyarısı, kızın aralıksız konuşan dudakları ve gülen yüzü karşısında uçup gitti. Nihayet gülümsediğinde, “Çok severim,” dedi ve bir saniye sonra ekledi. “Çayı yani…”
Genç kız kıkırdayarak çayı tepsiye koydu ve götürüp ayakta dikilen çocuğun eline tutuşturdu. “Afiyet olsun diyeceğim ama asıl afiyet akşam yemeğinde olacak. Annem sen geliyorsun diye bir sürü şey sipariş etti. Bu arada…” Tahir’in yüzünü görebilmek için başını iyice kaldırması gerekmişti. “Ağabeyim arkadaşı olduğuna göre sana da ağabey, diyebilirim değil mi?” diye sordu şirinlikle ve cevabı beklemeden devam etti. “Hoş geldin Tahir Ağabey.”
Tahir, yüreğinin derinlerinde başka bir dünya olduğunu hissetmişti ilk kez. Ve o dünya nedense şimdi çok kırgındı.
Çünkü kız Barbie’ydi.
Tahir ise… Ken olmaktan çok uzaktı.
⛓️💥
Yemek masası, salonun tam ortasında bir şölen alanı gibi kurulmuştu; üstü dantelli, bembeyaz, ütüsü yeni yapılmış bir örtüyle kaplıydı ve her bir köşesi ayrı bir davetkârlıkla göz kamaştırıyordu. Ara sıcaklardan ana yemeğe kadar her şey özenle sıralanmıştı. Fırında portakal soslu ördek ve bademli hindi dilimleri masanın merkezinde gururla dururken, onların hemen yanında nar taneleriyle süslenmiş mini iç pilav topları, zeytinyağlı enginarlar ve frambuazlı roka salatası tabaklara renk katıyordu. Tandırda incik güveç, safranlı patates dilimleri eşliğinde buharını yükseltirken, köz biber dolmaları yanlarına süs gibi dizilmişti. Porselen kaselerdeki safranlı ıstakoz çorbası ilginç görünüyordu.
Gümüş kapaklar, kristal bardaklar, simetrik peçeteler… Bir film karesi gibiydi.
Tüm bu ihtişam, beş kişilik Sancaktar ailesinin tek misafiri içindi. Evin hanımı Nezaket’in, kim bilir kimdir bu çocuk, merakının sonucuydu.
İki metrelik yemek masasının bir ucunda evin otoriter babası Mahmut Sancaktar yerini almıştı. Karşısındaki baş köşede ise her zamanki zarafetiyle Nezaket Hanım vardı. Masanın bir yanına evin çocukları yaş sırasına göre dizilmiş gibiydi. En küçükleri ilkokul çağındaki yaramaz Doruk Can, onun yanında on beş yaşındaki Şehriye Melek ve hemen yanında ablası Mine... Hemen karşılarında ise evin en büyük çocuğu Arslan, dostu Tahir’le yan yana oturmuştu.
Tahir, birkaç dakika önce oturduğu o ihtişamlı masada hiç olmadığı kadar gergindi ancak bunu göstermek istemiyordu. Bu yüzden yemeğe başlamanın iyi bir fikir olduğunu düşündü ama yanındaki tabakta nar gibi kızarmış ördek, portakal sosuyla servis edilmişti.
Ördek... bildiğin ördek. Hadi onu da anladım ama portakal sosunun buradaki misyonu ne?
Tahir, hayatında ilk kez bir ördeğin göğsüne çatal batıracaktı. İçinden şunun yerine bir kuru fasulye olsaydı, diye geçirdi ama yüzü bunu belli etmedi.
Masaya ilk oturduğunda sandalyesini bile dikkatle çekmişti. Gömleği ütülüydü ama yakası azıcık yamuktu sanki. Gözlüğünü sürekli düzeltiyor, çatalı tutarken eli titriyor, her lokmadan önce su bardağına uzanıyor ama içmeden bırakıyordu. İlk kez bir evde, bu kadar dolu bir masada, böylesine izleniyor gibiydi.
Karşısında oturan Nezaket Hanım tafta eteğiyle, abartılı inci küpeleriyle zarifçe gülümsüyordu; ama o gülümsemenin ardında, gözleri sürekli olarak beklentisinin çok altında kalan genç adamın üzerinde dolaşıyordu. Varlıklı bir ailede doğmuş, en az kendisi kadar hâli vakti yerinde biriyle evlenmişti. Çevresi, aile dostları, hatta çocuklarının arkadaşları bile hep kendi sınıflarından olurdu. Ama şimdi karşısında oturan bu çocuk… Onda başka bir hava vardı. Ne ayakkabıları marka kokuyordu ne de ceketinde servet yatıyordu. Oğlu Arslan’ın anlata anlata bitiremediği Tahir’i, gözleriyle çözümleyemeyince dili devreye girdi.
“Demek oğlumun biricik arkadaşı sensin. Çok memnun oldum, iyi ki geldin bu akşam.”
Tahir hafifçe başını eğerek nazikçe karşılık verdi. “Teşekkür ederim, efendim. Aslında sadece ders çalışacağımızı sanıyordum ama… Bu yemek açıkçası biraz sürpriz oldu.”
Dostunu evinde ağırlamanın keyfini yaşayan Arslan, gülümseyerek omzunu arkadaşının omzuna dokundurdu. “Söyleseydim muhtemelen bir bahane bulup gelmeyecektin. Ben de bazı detayları kendime sakladım.”
Doruk Can parmağını ördeğe uzatıp, “Ben ördek istiorum anneğğ bana ördek ver!” diye bağırınca Mine annesine bırakmadan küçük çocuğun tabağına biraz ördek eti koydu.
Ve Nezaket Hanım hız kesmeden ilk sorusunu sordu. “Canım Tahir’ciğim, seni daha yakından tanımak isteriz, değil mi Mahmut?” diyerek bakışlarını kocasına çevirdi. Mahmut Bey, o ciddi bakışlarıyla onay verdiğinde ise, “Bize aileden bahsetsene biraz,” dedi. “Anladığım kadarıyla iş dünyasından, değil mi? Şirket miydi, yoksa... Banka?”
Tahir elindeki çatalı yavaşça tabağının kenarına bıraktıktan sonra arkasına yaslandı. “Babam emekli memur, efendim. Memur çocuğuyum ben.”
“Öyle mi?” Nezaket Hanım şaşırarak kaşlarını kaldırdı. “Sanırım annen çalışmıyor?”
Tahir ciddiyetle tebessüm etti. “Çalışmaz olur mu? Beni ve kardeşlerimi ilgiyle büyüttü. Her gün yemeğimizi yaptı, evimizi temiz tuttu. Anlayacağınız annem asıl yükü taşıyan ev emekçisi kadınlardan… Yine de şehirde işi daha kolaydı. Köyde yükü biraz daha ağır.”
“Kö-köy mü?” Nezaket’in kaşları çatıldı ama gülümsemesi yüzünden eksilmedi. Hatta yüz kasları o an bir tür mimik savaşı veriyordu. “Ne köyü acaba?”
Şehriye Melek kendini tutamayıp, “Tatil köyü!” dediğinde Tahir de dahil tüm kardeşler güldü.
Mine hariç… O annesinin genetik uzantısıydı adeta.
“Yaaa... Çok... çok enteresan,” tepkisini verdi Nezaket Hanım, ilgili görünmeye çalışarak.
“Enteresan mı?” Şehriye Melek soruyu tekrarladı yüzünde muzur bir ifadeyle. Mine dirseğiyle dürttü ama o hiç aldırmadı. “Biz de yazları köye, babaannemlere gidiyoruz. Gerçi sen iki gün sonra panik atak geçirdiğin için geri dönüyoruz ama... işte o köyden! Kuzular, inekler, tavuklar falan var. Pek sevmezsin ama... tezek de var!”
Annesi uyarıcı bakışlarını kızına çevirdiğinde Doruk Can çatalını masaya vurarak bağırdı. “Babaağğ! Ben inek istiyorum! Bana inek al!”
Doruk Can’ın susması için babasının sadece bakması yetti.
“Aslında kızınız doğruyu söylüyor, efendim,” dedi Tahir. “Normal köylerden farklı olarak Trabzon’un bir dağ köyünde doğdum. Dolayısıyla imkânlar daha kısıtlıydı. Bir ara evde su yoktu, çeşmeden taşırdık. Gerçi meydanda oturduğumuz için şanslıyız. Daha yukarı oturanlar hâlâ suyu çeşmeden taşıyor.”
Şehriye Melek yine kendisini tutamayıp, “Survivor’ın ortasına doğdun yani Tahir ağabey!” dedi. “Ay ne eğlenceli! Taşırken su savaşı da yapar mıydınız?”
Mine ağzının içinden, “Neresi eğlenceli Şehriye!” diye çıkıştı. “Yemeğine odaklanıp susar mısın artık?”
Mahmut Bey ise yemeğinden başını kaldırıp ciddi ve tok bir sesle araya girdi. “Çeşmeden su taşımak çocuk için iyi bir eğitimdir. Bizim zamanımızda çocuklar böyle yetişirdi. Güçlü olurdu. Şehirde büyüyenler çayı bile termosla istiyor şimdi.”
Tahir saygılı bir baş onayıyla, “Babam da sizin gibi düşünüyor,” karşılığını verdi. “Bu yüzden yaz tatillerimiz hiç boş geçmezdi. Babamın memuriyeti nedeniyle yıllarca şehir şehir dolaşsak bile imkân bulduğumuz her tatilde köyümüze gider, hayvanlarımızla ilgilenirdik.”
Nezaket Hanım neredeyse cırlamaya benzeyen bir sesle, “Ay hayvanlarınızda mı vardığğ?” diye sordu.
Şehriye Melek kahkaha attı. “Ay daha neler!” Çatalını ördeğe batırıp havaya kaldırdı. “Biz yediğimiz bu etleri ağaçtan topluyoruz zaten.”
Nezaket Hanım sinirle dudaklarını birbirine bastırdığında Mahmut Bey boğazını temizledi. Bu, Şehriye Melek için sus zilinin çalmasıydı. Genç kız hemen gülmeyi bıraktı ama ağabeyi Arslan ona göz kırpınca keyfi yerinden bir milim bile oynamadı.
“Şehriye ile tanıştın mı Tahir?” diye sordu Arslan. “Böyle garip esprileri vardır. Alışırsan hayatın renklenir.” Tahir’e yaklaşıp fısıldar gibi ama aslında herkesin duyabileceği bir tonla, “Küçükken kafa üstü düştüğünden şüpheleniyoruz,” deyince Doruk Can kahkahayı bastı.
“Galiba Arslan Ağabeyim arpa Şehriye’ye beyinsiz dedi ahahahahha.”
Şehriye Melek kıskaç yaptığı eliyle küçük çocuğun burnunu yakalayıp, “Hıyar Can!” diye bağırdı. “Hadi şimdi de anneğğ bana burun al, diye bağır!”
Çocuk ağlamaya başlayınca Mine hemen aralarına girdi. “Dokuz yaşındaki çocukla mı kavga ediyorsun sen? Gerçekten beyinsizsin!”
Genç kız omuz silkti. “O başlattı! Ayrıca… Zekâmla alay eden Sancaktar kardeşlere hatırlatmak isterim ki… Hepiniz okula birinci sınıftan başlamışken ben çok akıllı olduğum için doğrudan ikinci sınıftan başladım! Yani burada beyni olmayan biri varsa, o ben değilim.”
Mahmut Sancaktar boğazını temizledi ve yine masadaki tüm sesler kesildi.
O sırada masanın altına eğilen Doruk Can, bir anda fırlayıp Tahir’e hayranlıkla baktı. “Tahir ağabey! Senin boyun ne kadar uzun! Süpermen gibisin he! Söylesene, kaç boyundasın?”
Tahir küçük çocuğun heyecanına gülümseyerek eşlik etti. “Bir doksan yedi.”
“Uuuu!” Doruk Can’ın gözleri daha da büyüdü. “Arslan ağabeyimden bile uzunsun sen! Ben de senin kadar uzun olur muyum büyüyünce?”
Tahir hafifçe eğilip göz kırptı. “Olmak ister misin?”
Doruk Can hevesle başını salladı.
“O zaman seçmeden önüne geleni yiyeceksin, erkenden yatacaksın, ayrıca…Gece yatarken hayali Süpermen kostümünü giymeyi unutmamalısın.”
Doruk Can’ın ağzı açık kaldı. “Hayali mi? Anlaştık! Zaten gerçek pelerin sırtımı kaşındırıyor.” Masadan kahkahalar yükselirken küçük çocuk bir soru daha sordu. “Süpermenler köyde ne yapar?”
Tahir düşünürken ciddi görünmüyordu. “Mesela soba yakar.”
“Yaaaa!” dedi Doruk Can şaşırarak. “Sen soba yakabiliyor musun?”
Şehriye Melek kıkırdayarak, “Kesin çok güzel yakıyordur,” deyince Tahir asıl yangını göğsünün orta yerinde hissetti.
Mahcup ama sıcak bir şekilde gülümsedi. “Kurarım elbet, yeter ki yerini gösterin. Soba borusunu kıvırmadan takarım, duman yapmaz.”
Nezaket Hanım suratını buruşturdu. “Ayol doğalgaz dururken ne sobası?” Çorba servisine uzanıp, “Bu arada çorba almadın, Tahir’ciğim.” dedi. “Yoksa safranlı ıstakoz çorbası sevmez misin?”
Tahir ne cevap vereceğini bilemediği saniyelerde Şehriye Melek’in ela gözlerindeki gülümsemeyi fark etmesiyle içinden geçeni söylemeye karar verdi. “Tarhanadan başka çorba içmem, teşekkür ederim.”
Nezahat Hanım ağzının içinden, “Ay çok banal,” diye homurdanırken Şehriye Melek hayatında ilk kez hiç içmediği o çorbanın tadını merak etti.
Mahmut Sancaktar ise o aksam ilk defa gülümsedi. “Ağzının tadını biliyorsun, aslan parçası. Tarhana çorbaların şahıdır. Anam da çok güzel yapar. Nicedir içmemiştim. Sen söyleyince canım çekti bak…”
“Yolunuz bir gün Trabzon’a düşerse ailem sizi ağırlamaktan onur duyar, efendim. Bolca tarhanamız var.”
“Acılı mı?” diye sordu adam, neredeyse ağzı sulanarak.
Tahir sır verir gibi eğildi. “Son derece…”
Etli avuçlarını birbirine sürtüp, “O zaman yolum bir gün Trabzona düşecek,” dedi Mahmut Sancaktar. “Hatta düşmesi farz oldu!”
Akşam yemeği sona erdiğinde Arslan ve Şehriye Melek, misafiri uğurlamak üzere bahçeye çıktılar. Serin akşam havası tenlerine çarparken Şehriye Melek, çok sevdiği ağabeyinin koluna girmişti. Diğer kardeşleriyle arası her zaman limoni olmuştu; Mine fazla ciddiydi, Doruk Can ise fazla huysuz…. Ama Arslan… Arslan Ağabeyi bambaşkaydı.
Ne söylerse söylesin, ne kadar takılsa da genç kız ona hiç küsmezdi. Aralarında garip bir anlaşma, sımsıkı bir bağ vardı. Küçükken birlikte kumdan kaleler yapan, gece korkunca birbirine sokulan o iki çocuktan geriye kalan şey, hâlâ sapasağlam duruyordu.
Arslan onun hem ağabeyi hem sırdaşı hem de ne olursa olsun sırtını yaslayabileceği tek kişiydi.Genç kız içten içe bilirdi; bu dünyada bir tek Arslan’ın kalbi kendininkine benzerdi.
“Ağabey ya…” Melek bahçede ilerleyen adımlarını duraksatıp Arslan’a döndü. “Tahir Ağabeyi bırakırken ben de sizinle gelsem olur mu? Şey… Annem bu akşam yaptığım espriler için bana birazcık kızmış olabilir de…”
Arslan gözlerini kısarak hafifçe güldü. “Biraz mı? Şu an elinde merdaneyle seni beklemiyorsa götümü kessinler!”
Genç kız kahkaha atarken, Tahir bıyık altından güldü. Arslan bu kez dostuna dönüp “Kusura bakma Tahir, biraz kalabalık ve curcunalı bir akşamdı,” dedi gönül alırcasına. “Annem seni kendi usulünce tarttı.”
Tahir hafifçe gülümsedi. “Ben alışığım. Yalnız... tarhana muhabbeti sayesinde baba tarafında sınıfı geçtim galiba.”
Arslan da başını salladı. “Babam şu an seni nüfusuna almayı bile düşünüyor olabilir.”
Gülüştükleri sırada aniden esen rüzgâr, Şehriye Melek’in ince elbisesini savurduğunda ürpererek kollarını göğsüne sardı. Bunu fark eden Arslan ceketini çıkarıp kardeşinin omuzlarına örttü.
“Ah be Meloş... Hiç dikkat etmiyorsun ki,” dedi başını hafifçe sallayarak. “Kaç kez söyledim sana; kışın dışarı çıkarken ceplerine taş doldur, diye. Bir gün bir rüzgârda uçup gideceksin.”
Genç kız gözlerini devirdi, dudakları neşeyle kıvrıldı. “Bana Meloş dediğin için diğer söylediklerini duymayacağım, abiş. Şimdi sen en iyisi git, arabayı getir. Yoksa burada donup kalacağım ve ancak sabah bir sokak köpeği üzerime işeyince çözüleceğim!”
Arslan kahkahayı attı. “Ağzından çıkanı kulakların duyuyor mu senin?”
“Hayır, çünkü donuyorum!” diye bağırdı Şehriye Melek, dramatik bir şekilde kollarını daha da sıkarak. “Senin yüzünden buzdan hayalet olacağım!”
Arslan gülerek garaja doğru ilerledi. “Sen hayalet olsan bile konuşmayı bırakmazsın. Mezarlıkta bile kafa ütülersin!”
Genç kız onun ardından bağırdı. “Taşlarımı unutmaaa! Ceplerime dolduracağım!”
Tahir, kızla bahçede yalnız kaldığında avuçlarının terlemeye başladığını fark etti. Bu his, saatler önce onu mutfakta gördüğünde içini kaplayan garip sıcaklığın aynıydı. Ne oluyor lan sana? diye sordu içinden. Kendine gel, saçmalama!
O daha kendi içinde boğulurken, Şehriye Melek aniden döndü. “Peki… sobanın üzerinde kestane de pişiriyor musun?”
Tahir bir an afalladı. “Hı?” Kelimeler boğazına dizilince içinden kendine sövmeye başladı. Zaten konuşmayı sevmezdi ama şimdi daha zordu. “Yani… şey…”
Genç kız kaşlarını kaldırarak sordu. “Zor bir soru mu sordum?”
“Yok, yok da…” Tahir yutkundu. Kendini toparlamaya çalıştı. “Evet… Yani, kestane sobada güzel olur.”
Melek başıyla onayladı ama gözleri hâlâ ondaydı. “Tarhanayı da merak ettim. Sadece onu içiyorsan demek ki gerçekten güzel!.”
Tahir bakışlarını kaçırdı ama genç kız bir adım atarak önünde durdu. Göz göze geldiler.
“O zaman… beni de davet et.”
Tahir’in kalbi göğsünü yumruklamaya başladı. “Hı?” dedi yine. Ne lanet kelimeydi bu! “Olmaz. Yani... seni davet edemem. Yok. Olmaz.”
Şehriye Melek şaşırdı. “Neden ama? Babamı davet ettin. Yoksa… beni sevmedin mi?” Durdu. “Adım yüzünden mi?”
Tahir’in ifadesi ciddileşti. “Ne varmış ki adında?”
Kız omuz silkti, dudaklarını bükerek. “Ne yok ki... Neyse, dalga geçeceksen geç. Alışığım zaten.”
Tahir bir anda toparlandı. “Haşa,” dedi, sesi daha netti artık. “Adınla neden dalga geçeyim ki? Adın…” Gözlerini kaçırdı. Bunu onun yüzüne bakarak söyleyemezdi. “Sevimli.”
Şehriye Melek yeniden kaşlarını kaldırdı. Bu kez şaşkınca… “Sevimli mi?”
Tahir başını yavaşça salladı. “E-evet.”
İç sesi çığlık atıyordu. Oğlum kendine gel! Edebiyat okuyorsun sen! Kırk kıtalık kasideyi hatasız ezberliyorsun ama bir kelimeyi bile doğru düzgün söyleyemiyorsun lan!
Genç kız hafifçe başını eğdi. “O zaman bir gün ben de köyüne geleceğim. Sen bana sobada kestane pişirip annenin tarhanasından ikram edeceksin. Anlaştık mı Tahir Ağabey?”
Tahir cevap veremedi. Gerçekten veremedi. Genç kızı kendi köyünde, kendi evinde, sobanın başında olduğunu hayal etmek bile tüm kelimeleri kökünden kazıyıp atmıştı içinden. Bu çok fazlaydı.
Üstelik… en kötüsü… ona ağabey diyordu.
Şehriye Melek, genç adamın tutuk haline gülmeye başladı. Ağabeyinden onun adını sıkça duymuştu ama hiç böyle biri olduğunu düşünmemişti. Çünkü ağabeyi yakışıklı ve gösterişli biriydi. Karşısındaki çocuk ise… Her şeyden önce içine kapanık olduğu belliydi. Boyu uzundu ama kiloluydu. Bakışları kocaman bir gözlük tarafından gizlenmişti. Alnı saçlarının gölgesinde kalsa da yanaklarındaki sivilceler saklanamamıştı. Genç kız daha ilk bakışta onun sınıfın inek çocuğu olduğunu anlamıştı. Zaten lakabı da buydu.
Sınıfın inek çocuğu…
Tahir ise ona bakarken içinde binlerce kelebeğin aynı anda kanat çırptığını hissetti. Beyaz ellerine, incecik bileklerine, topuzundan kurtulmaya çalışan kıvırcık tutamlarına utangaç gözlerle baktı.
Sonra o iki saniye bile sürmeyen bakış yüzünden mahcup olarak hızla başını eğdi.
Ama çoktan anlamıştı.
Bu kız... başka bir şeydi.
Başka bir hikâyenin giriş cümlesiydi.
Parlayan ela gözleri, zihnine kazınmak ister gibi gülümseyip geçmişti karşısına.
Ve Tahir, derhal unutması gerektiğini bildiği hâlde hayatında hatırlamak istediği başka hiçbir şey kalmadığını fark etmişti.
⛓️💥
Sabahın körüydü. Köy sisin beyaz yorganına sarılmış, uykusundan uyanmak istemiyordu. Kuşlar bile bugünlük ötmek istemiyorum, diyerek greve gitmişti sanki. Ama ben? Ben yine tüm gece gözümü bile kırpmamıştım. Üstelik sebebi yine oydu…
Ama bu kez öfkeden değil, düşünmekten uyuyamamıştım. Gözümün önünde sürekli Tahir’in göğsündeki o zincir dövmesi vardı… Ama aklımı meşgul eden soru bambaşkaydı. Çünkü o dövmenin yanında küçük bir melek kanadı olmalıydı. Görememiştim ve deli gibi hâlâ orada olup olmadığını merak ediyordum.
Çoktan unuttuğumu sanırken gördüğüm an yıllar öncesine savrulmuştum. Sadece dövmeyi ilk yaptırdığı günü hatırlamak değildi bu; sanki o an hâlâ gözümün önünde duruyordu. Nasıl da hevesle yanıma gelmişti. Gömleğinin düğmesini utana sıkıla aralamış, bak, demişti utana sıkıla. Evrenin en anlamlı dövmesini yaptırdım.
Dövmeyi ilk kez o gün görmüştüm; zincir halkalarından biri diğerinin içinden geçiyordu, birbirine sıkıca kenetlenmiş, yanına da küçük bir melek kanadı ilişmişti. Ama o zaman anlamamıştım. Öylesine bir dövme sanıp, öylesine bir tepki vermiştim.
Sonrasını... sonrasını o gittikten sonra öğrenmiştim. Göğsündeki dövmeyi aslında benim için yaptırdığını tesadüf eseri bir kağıt parçası söylemişti bana.
Birbirine hapsolmuş zincirler gibiyiz;
Yalnızca birbirini çeken iki mıknatıs...
Zaman geçer, yollar ayrılır.
Ama ne kadar uzağa gidersen git,
Yine bulurum,
Yine çeker alırım seni.
Ne eksik ne fazla… Bütünüyle bu dizelerden ibaretti.
B-12 seviyem yerlerde olduğundan bazen doğum tarihimi bile unutabilecek duruma geliyordum ama o kağıtta yazanlar yıllardır zihnimde kira vermeden yaşıyordu.
Göğüs demişken… Yani göğüs deyip geçmemek lazımdı. Günahtı bir kere. Öyle bir göğüstü ki sanki iki omzu arasında bir dağ sırası uzanıyordu. Böyle uçtan uca yürümeye kalksan ayaklarına kara sular inerdi, mola verip termosla çay içmen gerekirdi. Adamın göğsü resmen yaklaşanı yakarım, tabelası çakılmış uçsuz bucaksız bir arazi gibiydi.
Bakışlarım o arazide kamp kurmuşken, onun tek derdi kamuflaj parkasıyla eteğimin yırtılan kısmını kapatmaktı. Bacağımın tek bir noktası görünse… sanki sınır ihlali! Hemen müdahale, hemen örtbas! Adam parkayı belime öyle sıkı dolamıştı ki bir an üzerime, VATAN TOPRAĞI! iHLAL EDENİ YAKARIM(!) yazacak sanmıştım.
Hayır, gören de sanır eteğin yırtık kısmından içeri düşman askeri sızacak, öylesi bir ciddiyet…
Allah rızası için mi yapmıştı yoksa, bu salak yırtık eteğe takılıp düşer, kafasını taşa vurup meftah olur da üzerime kalır, diye mi düşünmüştü, hâlâ çözememiştim.
Aynı saniyelerde destek aracı da gelmişti zaten. Tahir beni kendi elleriyle araca bindirerek evime kadar bırakılmamı sağlamıştı. Ardından da ikinci bir emre kadar kapımda nöbet tutulması talimatını vermişti. Ve sonra... timiyle birlikte ışık hızıyla dağlara karışmıştı.
Arkasında ise sarsıcı rüzgâr, ağzı bir karış açık bir ben ve hâlâ belimde duran parkası kalmıştı.
Geri dönüş yolunda araç her sallandığında parkasının kokusu burnuma ulaşmıştı. Dağ havası mıydı, yoksa sadece onun kokusu muydu bilmiyordum ama ciğerime işlemişti. Resmen solunum yoluyla yüzbaşı olup çıkmıştım.
Yatağımda kedi gibi kıvrılmışken içimde bir yer o caaanım eteğimin dramatik vedasını ağıtlar yakarak yaşıyordu. O an dövmeye takılıp kaldığım için anlayamamıştım ama… İç çamaşırıma kadar frikik verdiğim için müthiş bir utanç duyuyordum. Adamı her gördüğümde sistematik olarak rezil oluyordum. Toprağı tırnaklarımla kazıp içine giresim vardı, o derece… Cidden, istatistiği yapılsa yüzde yüz başarıyla kendimi batırıyordum. Of… Kayaya takılma felaketinde sonra göz göze gelme ihtimalimiz bile bacak kaslarımı strese sokuyordu. Şükür ki diz kapağım hâlâ yerindeydi ama ya kalbim…
Londra’dan dünya kadar sterlin bayılarak aldığım incili eteğimin yırtıldığına mı yanayım yoksa pembiş donumun yüzbaşıyla tanışmasına mı?
Offff! Neden Allahım nedennnn!
Düşündükçe yatağımda küçüldükçe küçüldüm. İç sesim sürekli, Meloşum, hazırlan da DÜNYANIN EN REZİL İNSANI ÖDÜLÜMÜZÜ ALMAYA GİDELİM(!) diyordu. Sonra da, ama Tahir dövmeyi hâlâ taşıyordu kalbinde, gördün mü(?) diye alttan alttan beni iğneliyordu. Tabii ben ağlamaklı çemkirerek, “Muhtemelen melek kanadını sildirmiştir. Hatta kazıttırmış bile olabilir…” diye sızlanarak battaniyeye gömülmeyi seçiyordum. Bir de dizlerimi karnıma çekmiş, zamanın geri akmasını diliyordum.
Yani eteğin yırtılmasından iki saniye öncesine dönsem yeterdi. O kadar. Gerisi lüks olurdu.
Bir de dün eve girer girmez Sıla, “Ay o eteği ben Serhan’la ilk buluşmamızda giymek için gözüme kestirmiştim!” demesin mi?
Canım ben o etekle rezillik trenine binip yerin dibine doğru ekspres yolculuk yaptım, diyemediğim için, “Olmadı dikeriz cicişim,” dedim.
Neyse… Ben rezillik denizinde boğulurken çantamdan gelen zil sesiyle irkilerek doğruldum. Bulunduğum odada telefonun çekmesi mümkün değil, derken… Çalan telefonun benimki olamayacağı aklıma geldi. Çünkü telefonum şu an Şerif Ali’de olmalıydı. Onun telefonu da bendeydi. Doğal olarak, arayan kişi beni değil Şerif Ali’yi arıyordu.
Hemen yataktan çıkıp telefonu aldım. Arayan Karahan Çavuş yazıyordu ama muhtemelen açınca Şerif Ali ile konuşacaktım. Bu yüzden boğazımı temizleyerek sesime çeki düzen verdim ve telefonu açıp en şaşkın tonla konuştum.
“Alo, Karahan Çavuş! Şerif Ali yanınızda mı acaba? Telefonlarımız karışmış da…”
“Merhabalar Melek Öğretmenim. Ben Şerif Ali,” dedi karşıdaki ses, tam da tahmin ettiğim gibi… “Görevden döndüğümüzde fark ettim karışıklığı ama saat geç olduğu için rahatsız etmek istemedim. Uygunsanız şimdi gelip alabilir miyim?”
Ciddi konuşmasından yalnız olmadığını anlayarak, “Tabii,” dedim. “Müsaitim, bekliyorum.”
Odamdan çıktığımda Sıla’nın hazırlanmış dışarı çıkmak üzere olduğunu gördüm. Söylediğine göre köylü kadınlarından biri doğum yapmıştı. Diğer kadınlar da kahvaltıda buluşmak üzere bebek görmeye gidiyordu. Güldane Teyze geçerken seni de alayım demişti ama şöyle bir detay vardı; bebekli kadın Güldane teyze gibi meydanda oturuyordu. Yani Güldane Teyze’nin bizim evin önünden geçme ihtimali, bulunduğumuz dağ köyünden metro hattı geçme ihtimali kadardı.
Sıla'nın gerçekten bebeği görmek için gitmek istediği belliydi; bahaneye ihtiyacı yoktu. Ve…kahvaltıya gidiyor olmasına rağmen mutfağa uğrayıp benim için de kahvaltı hazırlamıştı. O an geceden kalma duygularla sarsılmış hâlimle, kollarımı boynuna dolayıp başladım ağlamaya.
“Ühüü… Sen bana kahvaltı mı hazırladın Sılaaa!”
Önce ne olduğunu anlamadı. Sonra usulca sırtımı sıvazlayıp, “Çocuk gibi kadınsın, Melek,” dedi. “Ya gülüyorsun, ya ağlıyorsun. Asla arası yok.”
Bir şey diyemedim çünkü haklıydı. Ben hep böyleydim. Hislerimi saklayamazdım, filtreyle yaşayamayanlardandım. Gülerken fazla güler, ağlarken fazladan gözyaşı üretirdim. Nötr olmayı beceremezdim bir kere… Ya kahkahayla gülüp çevreye rezil olurdum ya da gözlerimdeki çeşmeleri açar, ne oldu sana durduk yere yaa(?) sorusuna maruz kalırdım.
Zaten çocukken de böyleydim. Ailem beni sanki pamuktan yapılma bir hediye paketi gibi büyütmüştü. Bir şey olmasın diye üstüme cam fanus kapatmadıkları kalmıştı. Eh, şimdi duygularım böyle çat diye kırılınca kimse şaşırmamalıydı.
“Bu arada sana gel diyemiyorum,” dedi Sıla, cebinden çıkardığı buruşuk peçeteyle gözlerimi kurularken. “Şey… Şu senin ilk adını köydeki kadınlar da duymuş.”
Gözlerim kısılıp alnım kırıştı, kötü bir şeyin geldiğini hissetmiştim.
“Getir de azıcık gülelim, dediler,” diye devam etti.
Yutkundum.
“Kötü niyetlerinden değil ama… yani… sırf isim Şehriye diye, garip garip espriler uydurmuşlar.”
Dudaklarımı dişledim. “Şehriye pilavı mı olmuşum, yoksa çorbanın üstüne limon sıkılmış hâlim mi dönüyor ortada?”
“Bilemedim,” dedi Sıla, gülmemek için dudağını ısırarak. “Ama biri Şehriye deyince, öbürü salçalı mı yoksa yoğurtlu mu, diye sordu…”
Yumruklarımı sıktım ama nafile. Meğer köy, beni sofraya meze yapmış bile…
Ulan Tahir! Hep senin yüzünden! Bak durduk yere yine bilendim… Görürsün oğlum sen!
Peçeteyi elinden kapıp hırsla sümkürürken kapının yanındaki kutu dikkatimi çekti. İçinde yeni doğan bir bebeğe hediye edilecek malzemeler vardı. Biberon, emzik, zıbın… Gözlerim boş boş o eşyaların üzerinde dolaştığı sırada aklıma şeytani bir fikrin gelmesiyle, iç sesim yana yakıla feryat etti.
Yapma annem, yanarızzzzz!
Gözlerimdeki yaş kurumadan gülmeye başlayınca Sıla delirdiğimi düşündü doğal olarak. Bense kapının yanına kadar yürüyüp kutuyu elime aldığımda planım aklımda hızla şekillendi.
Demek adımı anons ettirmen şakaydı… Ben sana asıl şakayı göstereceğim.
“Sıloş,” dedim başımı omzuma yatırıp. “Bu hediyelerin hepsi bir bebek için çok fazla aşkitom. İçlerinden birkaç tanesini ben alabilir miyim?”
“Sen mi?” dedi şaşkınca. “Neden ki?” Bakışlarının karnıma kaymasıyla dudakları o şeklini aldı. “Yoksaaa!”
“Ay nayn nayn! Hamile falan değilim. Olmayı da düşünmüyorum!”
“E o zaman ne yapacaksın ki bebek eşyalarını?”
Elimi kutuya daldırıp gözüme kestirdiklerimi alırken, “Bir ara anlatırım aşkılatellam,” diye geçiştirdim. “Hadi sen git, geç kalma. O bebişi de öp yerime. Daha dünyaya geldiği ilk hafta, bana verdiği bu fikirle kırk yıllık sevap kazandı kerata.”
Sıla’yı kafasından onlarca soruyla uğurladıktan sonra saate baktım. Erken kalktığım için… Daha doğrusu hiç uyuyamadığım için daha çok erkendi. İlk dersime neredeyse bir buçuk saat vardı. Bu, Şerif Ali ile güzel bir kahvaltı yapıp onu muhteşem planımın aracısı olmak için ikna etmeye yeter de artardı bile.
Su yeşili kumaş pantolonumun üzerine, aynı renk blazer ceketimi geçirip saçlarımı fönlediğimde hazırdım. Bolca pembe allık, pembe rujum ve üçüncü kat rimelim… Ay şu makyaj malzemelerini bulan şahıs her kimse sadece benim dualarımla bile sonsuza dek cenneti garantilemişti vallahi. Yoksa özellikle benim gibi soluk tenli sarışınların hali dumandı. Bir kere makyaj yapmadığımızda mutlaka, canım geçmiş olsun, hasta mısın(?) sorusu gelirdi. Hele gerçekten hasta olunca… Allah muhafaza! Yani morgda beşinci günümdeki halimle şimdikini yan yana koy, oradaki halim daha canlı kalırdı. Ama makyaj da en çok bizde patlardı! Aynadaki aksime kızım sen harikasın(!) minvalinde bir bakışla kaşımı da kaldırmıştım ki… Kapı çaldı.
Ve Şerif Ali, nam-ı diğer şeftali olanca ciddiyetiyle, çatısı kırmızı kiremitli sarı evimizin önündeydi. Kapıyı açtığım gibi asker selamını verip, “Günaydın Melek Öğretmen,” dedi ciddiyetine eşlik eden çatık kaşlarıyla. “Emanetinizi getirdim,” deyip telefonumu elime tutuşturdu ve kendi telefonunu vermemi bekledi. Sivil hâlini bildiğimden bu hâli bana oldukça eğreti geliyordu ama bir asker olarak böyle davranmaya mecbur olduğunu bildiğimden gülümsememi kendime sakladım.
“Kahvaltı yaptın mı?” diye sordum fısıltıya. “Yapmadıysan masa hazır. Kahve de yaparım üstüne.”
Gözleri parladı. Canım şeftali! Benim gibi… Kahveye asla hayır, diyemiyordu.
Ellerini beline götürüp aynı ciddiyetle etrafı süzdü. Yakınlarda buraya geldiği askeri araç dışında yabancı başka bir şey yoktu. “Geleyim madem,” dedi sesini alçaltarak. Geri çekilip geçmesi için yol verdim ama kapıyı arkasından kapattığında o koca cüssesi ve göbüşüyle bana bir döndü ki neye uğradığımı şaşırdım.
Evet… Şimdi karşımda asker Şerif Ali yoktu.
Gözlerini kısmış, çenesini büzmüş, bana suçlayarak bakan Şerif Ali vardı.
Hatta ve hatta bel boşluğuna koyduğu eliyle birazdan benimle mahalle kavgasına girecekmiş gibi duran Şerif Ali vardı.
“Seni fettan seni…” dedi başını sallaya sallaya. “Seni kedi gözlü cadı… Bile bile aldın değil mi telefonumu?” Parmağını kaldırıp sallamaya, sonra da üstüme üstüme yürümeye başladı. Ben ne yaptım? Tabii ki koridor boyunca götün götün geri kaçmaya başladım. Neticede adam iri yarı, bir tokatla beni duvara sakız gibi yapıştırır vallahi. Cıks… Gerek yok canım, sabah sabah streç film gibi duvara yapışacak havamda değildim.
“Ay yok artık! Ne alacağım be senin telefonunu!”
Ama dur… Niye inkâr ediyorum ki ben bunu? Sonuçta… O telefondan öğrendiklerim sayesinde patron bendim!
Durakladım. O da durdu. Karşılıklı durmuş koridorda, birbirimize bakıyorduk. Ben elimi belime koyup gözlerime tehditvari bakışlar yükledim. Onun çenesi titredi resmen. Zavallı şeftali, anlamıştı elimdeki kozu…
“Dün gece hiç uyumadım, Berke Can,” dedim kaşımı kaldırıp bakışlarımı üzerine kilitlerken. “Berke Can mı diyeyim, yoksa gerçek adını sen mi açıklamak istersin, Şerif Ali?”
Kaşları fırladı, göz bebekleri büyüdü, alt dudağı kaçacak yer aradı. Ay bildiğin tırstı! Koskoca adam korktu benden!
“Korkma, muhteşem sırrını saklamak için senden küçücük bir iyilik isteyeceğim sadece. Hepsi o kadar.”
Öyle bir göz devirdi ki gözleri yuvalarında ters döndü vallahi. Daracık koridorda daha fazla dikilmeyeyim diye içeri geçtim. Canım Sıloşum gitmeden sobayı da yaktığı için içerisi sıcacıktı. Çay sobanın üzerinde demlenmişti.
“Çay hazırmış, ben çay doldurayım önce. Kahvaltıdan sonra da kahve içeriz, olur mu bebişim?”
Ses etmeyip masanın başındaki iki sandalyeden birine oturdu. Ben çayları doldururken neredeyse benimkiyle aynı tonda olan ela gözleri üzerimdeydi. “Telefonum nerde?”
Gülümseyip kirpiklerimi kırpıştırdım. “Önce planımızı konuşacağız.”
O da sarı kirpiklerini kırpıştırdı. “Planımız mı?”
“Hı hı… Bizim planımız. Senin ve benim. Görürsün bak, en az benim kadar eğleneceksin,” deyince bakışlarına merak da eklendi.
Çayları koyup sobanın fırınından pişen patatesleri çıkardım ama benim narin ellerim sıcağa dayanıklı olmadığı için soyması için Şerif Ali’nin önüne bıraktım. Ben de patatesleri içinde ezmek için derin bir kaba tereyağı ve tuz ekleyip karşısına oturdum. Bunu Sıla’dan öğrenmiştim. O kadar lezzetli oluyordu ki resmen kilo kilo patates yiyordum.
“Ne kadarını gördün?” diye sordu sordu ters bakışlarla patatesleri soyarken. “Mesajları okudun mu?”
“Sadece Egeli Afet ile olanları…” deyince alt dudağını dişledi. “Yani aslında okumak niyetinde değildim ama… Üst üste mesaj gelince önemli bir şeydir diye öyle bir bakayım dedim.”
“Kesin öyledir! Bu yaptığının suç olduğunun farkındasındır umarım. Şikayet etsem siber suçlardan burnun boktan kurtulmaz.”
Daha fazla gülümsedim. “Ama etmezsin ki… Ayrıca benim telefonum da sendeydi. İtiraf et, şifrem olmasaydı sen de girip bakardın.” Bakışlarını kaçırdı ama cevabı ikimiz de biliyorduk. Onda bu merak varken telefonumu öyle kurcalardı ki instagramda ilk attığım gönderiye kadar inerdi. “Merak etme, galerine hiç girmedim. Hatta Tik Tok hariç başka uygulamaya bakmadım sayılır… Zaten Tik Tok fazlasıyla yetti.” Çayıma beş şeker atıp karıştırırken bakışlarımı yüzünden ayırmadım. “Arttı bile…”
“Oha. Şekere çay attın resmen!” deyince karıştırmayı bırakıp büyük bir yudum aldım.
“Bilirsin ki glikoz ve karbonhidrat mutluluk sebebidir aşkom. Benim de ait olmadığım bu yerde…” Hüzünlü gözlerle etrafıma baktım. “Mutluluğa fazlasıyla ihtiyacım var.”
Soyduğu patatesleri kabın içine koyunca hemen eziverdim. O da çayını yudumladı. “Ne yapmamı istiyorsun?”
Sorusunu sorduğu gibi cevabı beklemeden sofraya daldı. Ay maşallah, adam sanki üç gün aç kalmış gibi saldırıya geçmişti. Bir yandan ekmek bandırıyor, öbür yandan zeytini çatala almadan ağzına atıyordu. Patates ve peynir arası gidip gelirken takip etmesi mümkün değildi! Resmen kahvaltıyla dans ediyordu. Ama yedikçe yüzüne yayılan o keyifli ifade yok muydu? İşte o ifade planımı açıklamam için doğru zaman olduğunu söylüyordu.
İyi ki Sıla’nın kayısı reçelini çıkarıp sofraya koymuşum. Canım kendim!
Sessizce masanın altına eğildim, küçük kadife kutuyu elime aldım ve masanın üzerine koydum. Göz ucuyla bir bana bir kutuya bakarken yavaşça kapağını açtım.
Ve işte o anda...
Ağzına attığı domates boğazında kalmasın mı? Vallahi kaldı! Göz bebekleri büyüdü, yüzü bembeyaz kesildi. Öksürdü de öksürdü. Sandalyeyi geriye fırlatıp ayağa kalktığında salonun içinde panikle dolaşmaya başladı. E ben de kırk katı fazla panikle peşinden....
“Şerif Ali! Nefes al, panik yapma! Sakın ölmeye kalkma, daha kahveyi bile yapmadım!”
Ay Meloş adam gidiyor! Bırak kahveyi, bir şey yap!
Arkasından yaklaşıp sırtına birkaç kez vurdum. Ama ne fayda! Benim tokatlarım, sinek kanadı gibi kaldı. Adam iri yarı, ben narin narin dokunuyordum. Heimlich mi yapsam, dedim… Ama aramızdaki boy farkı Everest kadar ayol… Koltuk! Koltuğun üzerine çıkabilirdim. Ama… Koltuğun üzerine çıksam bile arkasından uzattığım ellerim mümkün değil göğsünde birleşmezdi.
“Ne vardı yani bu kadar yiyecek? Bu kadar kaslanacak? Bence hepsi o yüzbaşınızın suçu… Kendi izbandut gibi olmuş yetmemiş! Erlerini de izbandut yavrusu yapmış!
Şerif Ali eli boğazında evi yıkılırcasına öksürmeye devam ederken bende jeton düştü. Kendi kendime konuşmaya başladım. “Ay bu adam şimdi burada giderse, olay yeri inceleme gelir, masada kutu, sofrada reçel, etrafta bebek kıyafetleri….” Aklımda hemen hikâye canlandı tabii… Gazetelerin üçüncü sayfasında, KADIN BEBEĞİNİ İSTEMEYEN ADAMI DOMATESLE BOĞARAK ÖLDÜRDÜ(!) başlığı… Sağ alt köşede benim eller kelepçeli fotoğrafım; rimelim akmış, saçım başım darmadağın… Ay bir de yemeyeyim mi ordan temizinden bir yirmi sene?
“Hiiii, kız suç üzerime kalmasın mı!”
Bu düşünceyle birlikte içimdeki ninja Melek bir fikir fısıldadı. Evet! Koltuk minderi!
Kadınım sen bir yastıkla destan yazarsın!
Refleksle koltuğun üstünden minderi kaptığım gibi gerildim, gerildim ve tüm gücümle Şerif Ali’nin sırtına bir yapıştırdım! Resmen yastıkla mini bir infaz gerçekleştirdim. Darbe o kadar şiddetliydi ki adam bir sağa bir sola sendeledi. Sonra bir hıııııh(!) sesiyle birlikte koltuğa yüzüstü devrildi.
Hoooop! Güm!
Bir an sessizlik oldu. Adam koltuğun üzerinde kıpırdamadan dururken elim ayağıma karıştı tabii. Korkuyla yaklaşıp parmağımın ucuyla omzundan dürttüm. “Ay öldün mü yoksa şeftali!”
Cümlemi yeni bitirmiştim ki boğazındaki domates fırt diye fırltadı ağzından. Öksüre öksüre doğrulmaya çalıştı. Başını çevirip kıpkırmızı olmuş gözleriyle bana baktığında suratında hem şaşkınlık hem de hafiften bir öfke vardı. Ama en çok da çaresizlik...
“Sen kesin askeri istihbarat için yetiştirilmişsin,” dedi hırıltılı sesiyle. “Kimse normal bir yastıkla bu kadar etkili olamaz.”
Uzanıp ona vurduğum yastığı aldığında rövanşı alacak sanıp kolumu kendime siper ettim. Hatta gözlerimi de kapattım ama baktım bir şey olmuyor, gözlerimden birini açıp ona baktım, bakıştık. Ve sonra… ikimiz birden gülmeye başladık. O gülüyordu, ben gülüyordum, soba üstündeki çaydanlık bile fokurdayarak kahkahalarımıza katılıyordu.
“Şeftali senin kaynanadır,” dedi parmağını sallayarak. “Allahın arpa şehriyesi seni…”
Hiç alınmadım vallahı. Hatta göz kırptım. “Kaynişimi henüz tanımıyorum ama dediğin gibi olsun aşkom. Hadi gel, sana muhteşem planımı açıklayayım.”
Geçip yerine oturdu, kutunun içindeki bebek malzemelerine doğru eğildi. Sonra bir eline bebek patiğini, diğerine biberonu aldı ama gözü hâlâ kutunun ortasında kabak gibi duran yazıdaydı.
Baba oluyorsun yakışıklı! Çok yakında Junnior Tahir ile tanışmaya hazır ol!
“Ulen…” dedi hayretler içinde. “Sen bu köye yeni gelmedin mi? Ne ara mercimek olup fırını ziyaret ettiniz de bu sabi sübyanı dünyaya paketlediniz?” Gözlerini de karnıma dikti. “Gerçi hiç karnında çıkmamış ama… Anladıysam arap olayım.”
“Ay saçmalama!” Kalçamı sandalyeye bıraktım. “Hamile değilim tabii ki. Sadece yüzbaşınıza ufak bir şaka yapmak istiyorum.”
“Şaka mı?” Kutudan, ‘Altımda patlama var, ekip yönlendirin!’ yazılı zıbını alıp kaldırdığında gözleri yuvasından çıkacak gibiydi. “Böyle şaka mı olur? Sen adamı kalpten mi götüreceksin. Hem de benim aracılığımla?”
Bir bacağımı diğerinin üstüne atıp, “Neden olmasınmış?” diye sordum. “Bal gibi de olur. Hem adamın ifadesini canlı canlı göreceksin. Yani bu şakadan en kârlı sen çıkacaksın.”
“Karlı mı? Tahir Komutanım benim yaptığımı öğrenirse tüfekle götümden kırk ayrı delik açar, her delikten de düdük çalarak geçer. Sen buna şans mı diyorsun?”
Anından bakışlarımı kaçırdım. “Dur şimdi orasını karıştırma. Ayrıca bu şakayı bir sen bir de ben bileceğiz. İkimiz de ağzımızı açmazsak kimsenin haberi olmaz.”
Gözlerime baktı. Ta içine… “Yapmazsam Egelime her şeyi anlatır mısın?”
Başımı omzuma yatırdım. Üzgün gözlerle bakarken başımı salladım.
Anladı kaçamayacağını… Açtı ellerini yaradana yalvarmaya başladı. “Allahım! Allahım… Yapsam komutanım içimden geçecek. Yapmasam bu sarı çiyan Egelimden edecek. Ne yapsın bu Şerif Ali kulun?”
Haline ben de acıyorum ama üzgünüm şeftalim, o şakanın intikamını almazsam gözüm açık giderim!
“Bu işin sonu nanay…” Eğilip başını ellerinin arasına aldı. “Ne gül olup dadandım ne çük olup sallandım.”
Bir kaşımı kaldırdım garipseyen bakışlarımla birlikte. “Pardooon?”
“En sevdiğim sosyal medya atasözü bu,” diye açıkladı. “Yeri geldiğinde söylerim. Yeri de geldi.”
“Hee… Güzelmiş. Arada ben de kullanırım.” Koca bir kaşık patatesi ağzıma attıktan sonra, “Artık keyif kahvelerimizi içebiliriz,” dedim ama o anda Şerif Ali’nin telsizi cızırdadı. Hemen karakola geçmesi isteniyordu. Ayaklandı. Giderken az kalsın kutuyu unutuyordu ama ben unutmadım. Telefonunu cebine koyarken kutuyu da koltuğunun altına sıkıştırıp yüzbaşının odasına bırakmasını tembih ettim.
Dudağını büze büze gitti koca adam…
Arkasından ellerimi sıvazladım ve Tahir’in kutuyu açtığında yüzüne oturacak o ifadeyi hayal etmeye çalıştım. Delirecekti! Hemen eski sevgililerini arayıp kutuyu gönderen kişiyi bulmaya çalışması muhtemeldi ama onu da eski sevgilileri düşünsün artık…
Ay Meloş, ister misin bu bahaneyle eski sevgililerinden biriyle barışsın adam?
“Yok artık! Daha neler!” der demez dilimi ısırdım. Bana ne! Kiminle barışırsa barışsın sığır!
Bir saat bile dayanamadım. Okula geçmeden önce kutuyu verip vermediğini öğrenmek için sandalyeyi pencerenin yanına sürüp üzerine çıktım ve telefonumda nadiren gördüğüm o çekim çizgisini gördüğüm anda Şerif Ali’yi aradım. Aramaz olsaydım. Pek bir sevecen açtı telefonu…
“Allahın cezası! Sarı yılan seniiii, sinsirella!” diye bağırdı. Gerçi şu an karakolun bir köşesine çökmüş, battaniyeye sarılmış, mandalina soyarken ağlıyor da olabilirdi. “Bana bunu yaptırdığına inamıyorum. Allahımm!! Komutanıma bunu ben yaptım! Benn!”
Yapmış! Yes beybi yes!
Şimdi şuracıkta iki tur oryantal oynaybilirdim, öyle keyiflenmiştim.
Yeni sürdüğüm ojelerimin kuruması için tırnaklarıma nazlı nazlı üflerken, “Üff!” diye söyledim. “Amma söylendin be şeftali. Gören de sanır karakola darbe girişiminde bulunduk!”
“Bulunmadık mı?” diye sordu hayretler içinde. “Komutanımı biraz tanıyorsam bu olayı çözene kadar damla uyku uyumayacak. Çözdüğünde de… Ayy!” dedi korkuyla. “Bizi önce parçalarımıza ayıracak. Sonra üzerimize limon sıkıp ateşte beş tur çevirecek. Yok! Ben dayanamıyorum. Gidip her şeyi itiraf edeceğim galiba.”
“Sakın!” diye bağırırken üzerinde ayakta dikildiğim sandalyeden takla atmak suretiyle düşüyordum neredeyse. “Bak, sana laf anlatacağım diye yarım saattir sandalyenin üzerinde bir amuda kalkmadığım kaldı. Eğer Tahir’e tek laf edersen Egeli Afet de senin baklavalı Berke Can değil, şekerpareli şeftali olduğunu öğrenir!”
Başladı hüngür hüngür ağlamaya… Hem de böyle içini çeke çeke… Ama onun aksine, benim keyfim gıcır. Ojelerim taşmamış, simli pembe şahane duruyor, güneş de camdan içeri pırıl pırıl vuruyor…
“Neyse aşko, ben kapatıyorum. Sen de gözyaşlarını sil ve ilk müsaitlikte bana kahveye gel. Birlikte okkalı dedikodu patlatırız, hı?”
“Ay taze dedikodu mu var aşko!” diye bir canlandı, az önce ağlayan kendisi değildi sanki. “Kim kiminle nerede ne yapmış? Hemen dedikodunun fragmanını ver bana.”
“Gelince öğrenirsin.”
“Ay çatlayayım mı zilli! Öleyim mi meraktan? Yazık değil mi bana? Hem… Daha Tahir Yüzbaşımla aranıza ne geçtiğini de anlatmadın. Neden ona böyle bir oyun oynuyoruz, bilmek hakkım değil mi, sorarım!”
Aslında anlatmak istemesem de içimdeki sır patlamaya hazır bir konserve kutusu gibiydi. Sanırım yakında bu bombayı şeftaliye patlatacaktım.
“Kahveye gelince bakarız. Hadi öptüm aşkooooom!” Telefonu kapatıp sandalyeden inerken elimin çarpmasıyla çantam masadan aşağı devrildi. İçindekilerin bir kısmı da sağa sola fırladı. Söylene söylene eğilip toplarken, eşyalarımın arasında bana ait olmayan bir kart dikkatimi çekti.
Kartı alıp gözümün önüne kaldırdığımda üzerindeki Tahir Bora Tunalı yazısı neon harflerle yazılmış gibi göz kırptı.
Sıla’yı hastaneye götürdüğümüz gün vermişti bana kredi kartını. Sonrasında geri vermeyi unutmuştum. O da istememişti zaten.
Meloş? Evren bize bir mesaj vermek istiyor hayatım…
“Kesinlikle! Bu çok hoş bir mesaj…”
Sonuçta ona kurduğum şahane oyun yaptığı diğer hayvanlıklar içindi! Daha öğretmenliğime laf etmenin cezasını çekmemişti. Onu da şu son çıkan ruju alarak ödeyebilirdi.
Evet, bir rujla kalbimi alma hakkını ona tanımalıydım. Henüz haberi yoktu ama… olsundu.
Heyecanla, “Ayyyy!” diyerek tekrar sandalyenin üstüne çıktım ve kolumu uzatarak şıp diye alışveriş sitesine daldım. Gözlerim ışıldadı vallahi! İşteee o harika, benim dudaklarımla adeta bir bütünmüş gibi duracak renk; bebek poposu pembesi!
Üstelik son bir tane kalmıştı!
Elim değmişken pamuklu ped, orman meyveli duş jeli, vişneli sabun ve yüzüme sürdüğümde maruz kaldığım tüm ayılıkları unutturacak kadar etkili olduğunu iddia eden yüz temizleme jelini de şıp diye şutladım sepete.
Sonuçta bu kartı ihtiyaçlarımı karşılamak için vermemiş miydi?
Eee.. Doksan çeşit rujumun içinde bebek poposu pembesi yoktu.
Zaruri bir ihtiyaçtı yani…
Ve en acilinden karşılanmıştı…
“Umarım yaptığım 39 bin 99 kuruşluk alışveriş seni çok üzmez Tahir'ciğim.”
⛓️💥
Okuldaki en keyifli günümün hangisi olduğunu sorsalar hiç düşünmeden, bugün(!) diye cevap verirdim. Çünkü bugün; Tahir denen o kasıntı yüzbaşıdan adımı yedi düvele ilan ettirmesinin intikamımı almışım, üstelik cebimden kuruş çıkmadan o istediğim ruju alırken minik bir intikam da oraya sıkıştırmış. Oh mis…
Bugünün günün şerefine itiraf ediyorum ki dersleri de biraz kırpmıştım. Geçerli bir sebebim vardı nitekim. Çocuklarla bol bol oynamıştım; sek sek, ebelemece, voleybol… Ama tüm bunları yaparken içimde gizli bir burukluk vardı. Fark etmiştim ki en son çocukluğumda bu kadar coşkulu eğlenmiştim. Bir gün aniden büyümenin ne demek olduğunu anlamıştım; oyuncak bebeklerimin yerini makyaj malzemeleri almış, parklar yerini kafelerde geçirilen zamanlara bırakmıştı.
Biraz düşündüm de keşke biraz daha oynayabilseymişim. Keşke dizlerimi biraz daha çok yaralayabilseymişim, özgürce koşup düşebilseymişim. Büyümenin telaşında, çocukluğun o masum neşesini biraz erken bırakmışım.
Anneme kızmıyordum ama keşke beni karşısına alıp, “Daha büyümene biraz var, acele etme,” diyebilseymiş. İçimdeki büyüme telaşını biraz yavaşlatabilseymiş. Çocukluğumun kıymetini anlatabilseymiş bana….
İşte bu yüzden bugün çocuklara yapamadıklarımı öğütlerken, uzun uzun çocuk kalmanın güzelliklerinden, masumiyetinden, oyunların içindeki saf mutluluktan bahsetmiştim.
Hayat bazen o kadar hızlı akıyordu ki bir çocuğun dünyasında sonsuz gibi görünen zaman, bizim büyürken ne kadar çabuk kayıp gidebileceğimizi hatırlatmıştı bana…
Çocuk olmak güzeldi ama günün sonunda beden bir yere kadar çocuktu. Asıl önemli olan kalplerdeki çocuğun hep canlı kalmasıydı. Eh… Benim kalbimdeki çocuk hâlâ oradaydı; hem de en yaramaz, en inatçı haliyle, içimin bir köşesinde sıcacık parıldıyordu.
Günün mutluluğu, bir önceki gecenin uykusuzluğuyla birleştiğinde kesintisiz bir uyku çekmek kaçınılmaz olmuştu. Öyle derin, öyle huzurlu uyumuştum ki kendi odamdaki kuş tüyü yatak bile hiç bu kadar rahat gelmemişti bana. Köy evinin tahta penceresinden içeri süzülen kış güneşi odanın bir köşesini hafifçe aydınlatmış, asla tam anlamıyla kapanmayan eski pencereden süzülen sabah havası perdeyi nazlı nazlı dalgalandırıyordu. İçimi serin ama tertemiz bir hava doldurdu. Derin bir nefes aldım... Mis gibi toprak ve çam kokusu…
Pembe gecelik elbisemin içindeki uyku mahmuru bedenimi usul usul kıpırdatırken dışarıdan gelen o tanıdık köy seslerini dinledim. Uzakta bir horoz ötmüş, ardından öküzün böğürtüsü duyulmuş, bir yerlerde keçiler meleşmiş… Bahçede tavuklar birbirine çatıyor sanki, arada bir de çan sesi çalıyor; muhtemelen sürüye karışan bir ineğin boynundan. Gözlerimi kapatıp o sesleri biraz daha dinledim. O kadar da rahatsız etmiyordu artık… Hatta… insanın içini bile ısıtıyordu. Her biri sabahın nağmesi gibi...
Köy sabahları şehirdeki hiçbir sabaha benzemiyordu. Burada her şey daha yavaş, daha huzurluydu. Uyandığımda ilk düşündüğüm şey telefonum ya da günün karmaşık planı değildi mesela. Yetişmem gereken bir yerler yoktu. Ya da… Yapacak hiçbir şey olmadığı zamanlarda bile durduk yere gelen hiçbir şeye yetişemiyormuş hissi…
İyiyiz galiba, Meloş….
Evet, iyiydim. Yine de… Geniş giyinme odamı, raflara dizi dizi dizilmiş ayakkabılarımı, kılımı bile kıpırdatmadan çekilen fönümü, profesyonel makyaj artistlerinin yüzümü tablo gibi boyamasını; canım sıkılınca haritadan rastgele seçtiğim ülkeye bir bilet alıp, aynı günün akşamında o ülkenin en havalı restoranında yemek yemeyi ve tabii elimden düşmeyen matcha latte’mi özlemiyorum desem… yalan olur. Hem de kuyruklu, rimelli, highlighter’lı yalan!
İşin komiği, burada latte yerine ayran içiyordum ama o da maşallah öyle bir uyku yapıyordu ki gölgeliklerde yatan inek kardeşlerin yanına kıvrılasım geliyordu. Şehirli yanım ağlarken köylü yanım oh be, diyordu. Hangisi kazanır bilinmez ama sabah kahvesi bulamadığım günlerde sobanın başında hönkürerek ağlamama ve sonra hiçbir şey olmamış gibi kalkıp meydandan eve su taşımama rağmen hâlâ hayattayım, onu da buraya not düşeyim.
Bir de kapıya mı baksan Meloş? Kapının önüne meyve tarlasına döndü de…
Kapı mı? Ha kapı… Düşünürken dış dünyaya kapılarımı kapadığımdan gerçek dünyada çalan kapıyı duymamıştım. Hemen yataktan çıkıp sabahlığımı üstüme geçirdim. Odamdan çıktığımda da önce Sıla’yı kontrol ettim. Neyse ki uyanmamıştı. Sessizce gidip kapıyı açtım ama karşımda kimseyi bulamadım. Sağa baktım… Sola baktım… Kimsecikler yoktu.
“Çocuklar mı çalıp kaçtı acaba?” diye söylenerek kapıyı kapatacakken… O da nesi? Ayaklarımın dibinde bir demet pembe gül… Ama nasıl güzeller… Eğilip alırken dudaklarımda sevinçli bir gülümseme vardı. Muhtemelen bana gelmemişti ama yine de mutlu olmuştum.
Çünkü ben en çok pembe gülleri severdim.
Demeti kucaklayıp mis gibi kokusunu içime çekerken, güllerin arasında küçük bir kart dikkatimi çekti. Kart mı?
Yoksa… Yoksa Serhan bizim kıza çiçek mi yollamıştı? O notta bir randevu daveti miydi?
Ay hadi inşallah, diyerek kartı aldım ama…
Ya değilse? Sonuçta bende bu evde yaşıyordum. İyi de… Bana kim çiçek alacak ki?
Memiş? Yok artık daha neler!
Beni bayır aşağı kovalayan meczup en sevdiğim çiçeği tahmin edip kapımın önüne bırakacak değildi ya…
Bakmadan anlayamazsın Meloşum, hadi aç da bakalım…
“Ama Sıla’ya geldiyse benim bakmam ayıp olur,” …dedi başkasının telefonunu aşırıp içinden aldığı bilgilerle sahibine şantaj yapan Meloş…
“Ay sen bir susar mısın!” diye cırlıyordum ki Sıla’nın uyuduğunu düşünerek sesimi kıstım. İç ses bir konuda haklıydı, bakmadan anlayamazdım. Azıcık ucundan bakabilirdim. Evet… Şöyle üstten üstten bakmamın kimseye bir zararı olmazdı.
Pembe güllere umarım benimsinizdir, bakışı attıktan sonra zarfı açtım. İçindeki minik beyaz kartı çıkardığımda el yazısı gözlerimin önüne döküldü. İnce, güzel ve sanki cetvelle yazılmış gibi düzgün bir yazıydı bu…
Ders vermeyi sadece sınıfta sanıyordum.
Yanılmışım.
Sadece çocuklara öğretmekle kalmadın,
Bu koca adama da pişman olmayı öğrettin.
Sürç-ü lisan ettiysem affola
Memleketime hoş geldin,
T.B.T
⛓️💥
Tahir Bora’dan…
Dağların zirvesinde, sisli ve soğuk bir gece.
Ayın silik ışığı mağaranın girişini zar zor aydınlatıyor. Yerden yükselen nem adamın ciğerine kadar işliyor ama alışkınım bu havaya. Her operasyonda ayrı bir dağ, ayrı bir gece… Ama burası başka. Burası benim memleketim. Buranın taşı, toprağı, pususu bile tanıdık.
Kaşi’nin izini sürerek tırmandığımız dar kayalık patika bizi mağaraya kadar getirdi. Saatler öncesinden, emrimle Yıkım Timi mağarayı dört koldan çevrelemiş durumda. Hedef izole. Yanımda yalnızca ikinci komutanım Üsteğmen Serhan Demir Akıncı var. Kritik anların adamı, soğukkanlı, dakik ve sessiz.
Timin kalan erleri planlanan mevzilere sessizce dağılmış durumda. Her biri görev tanımına uygun pozisyonda.
Mağara girişi; dikenli çalılıklar ve keskin kaya formasyonlarıyla çevrili. Görüş alanı net. Mesafe, yaklaşık 2.5 kilometrelik menzilde, bir kaya kütlesinin ardına konumlanmış durumdayız. Sol dizimin üzerinde sabitlenmiş durumdayım. Toprak buz gibi, hareket sıfır. Nefes alışım minimumda. Uzaklardan gelen bir çakal sesi, geceyi yırtarcasına beynimde yankılanıyor.
Serhan’ın telsizi aktif, gözleri sürekli bende. Şu an sessizlik esas. Gereksiz temas yok.
Yıkım-1: Serhan Demir Akıncı - ikinci komutan. Takımın sol omzu.
Yıkım-2: Yaver Kıratlı - haberleşme ve istihbarat. İletişim merkezi.
Yıkım-3: Pekmez Yedi - keskin nişancı. Bir mermi, bir sonuç.
Yıkım-4: Karahan Bayındır - patlayıcı uzmanı. Kod adı: “Sihirbaz.”
Yıkım-5: Şerif Ali Yılmaz - yakın dövüş ve müdahale uzmanı. Tek hamlede üç kişiyi saf dışı etme geçmişi var.
Takım sıkı. Disiplinli, eğitimli, görev bilincinde. Her biri kendi alanında usta.
Sol kolumdaki taktik saat titredi. Beklenen sinyal. Göz göze geldik Serhan’la.
İşaret almadan harekete geçmeyeceğiz.
…
00:17
Zaman geldi. Gecenin tam ortası. Kafamdaki ses bu iş sabaha kadar sürecek, diyor. Ama sabaha biz sağ çıkacağız. Onlar değil.
Telsizi ağzıma çekip fısıldadım. “Yıkım 2, Yıkım 2. Mağaranın girişi sabit. İçeride en az beş hedef. Yıkım 3 ve 4, kuzeybatı ve güneydoğu yükseltilerinde kalın. Yıkım 5, doğu yamacındaki sarkıta sız. Sessiz ilerle. Durum bildir.”
Yıkım 2: “Anlaşıldı. Doğu yamacına ulaşmak üzereyim.”
Yıkım 3: “Kuzeybatı noktası emniyette. Hedef görseli yok.”
Yıkım 4: “Güneydoğu sırtı temiz. Gözlemdeyim.”
Yıkım 5 fısıltıyla geri döndü: “Sarkıttayım. Girişe 25 metre. Sessizim.”
Gözlerimi dürdünde, karşıdan gelecek hareketliliği kollarken, “Yıkım 4,” kodunu fısıldadım. “Sağ kanadı devral, patlayıcı ekipmanların hazır mı?”
On saniye içinde yanıt geldi. ‘Hazırım Fırtına, C4 ve fünye elimde. Giriş ve çıkış noktalarını tuzaklayacağım.”
…
01:47
Yıkım 3: “İlk hedef hareket halinde,” diye bildirdi Pekmez. “Mağara girişinde bir kişi var, saat üç yönünde.”
“Anlaşıldı.” Dürbünden kontrol ettim. “İlk hedef dış nöbetçi, gözlendi. Hedef 1, Ateş Fırtınada.”
Silahımın tetiği parmağımda bekliyor. Dürbünden net… dış nöbetçi, sigara yakmaya çalışıyor. Dudağımda yarım bir gülüş. “Hatalı zaman, hatalı yer.”
Nişan alıp tetiğe bastım.
Adam düştü.
Serhan başını dürbünden kaldırdı. “Tertemiz.”
Telsizden bildirdim. “Hedef 1 devre dışı.”
Çok geçmeden ikinci hedef için Pekmez onay istedi.
“Yıkım 3, atış serbest,” komutunu verdikten bir dakika sonra telsiz yeniden cızırdadı.
“Hedef 2 devre dışı.”
…
03:14
Serhan yüzüne düşen miğferi baş hareketiyle geri itti. “Üçüncü bende, ha yüzbaşı?”
Başımı dürbünden kaldırıp, “Önden buyur,” dedim
Sol kolundaki nişan kayışını gerdi. Omzunun üstünden tüfeğini çevirdi. Bir süre sessizlik oldu. Sonra hafif bir tıkırtı… Susturuculu MPT-76’dan çıkan tek bir kurşun, hedefin sonu oldu
Komutu verdim. “Hedef 3, devre dışı.”
Sessizlik.
Sanki biri geceyi dondurmuş da elime vermiş. Elim üşümüyor ama içimde bir köşe sebepsiz yere titriyor.
Saat sabaha karşı. Üç hedef etkisiz. Kaldı ikisi. Barutun kokusu genzimde çok taze. Tetiği bir an olsun bırakmıyorum. Serhan bir şey demiyor. Sessizlik anıtımız gibi. Hep omuz omuza hep sessiz. Bu suskunluk, bizim için zafer sayılır. Gürültü olduğunda kayıp vardır. Sessizlikse… canlı çıktığımızın işaretidir.
Omzumu yasladığım kaya soğuk, iliklerime işliyor. Ama bu soğuk tanıdık. Ben bu dağlarda büyüdüm. Küçükken dedemle keçi otlatırken aynı rüzgâr tenime değdi.
Burası sadece temizlenecek bir sınır değil. Burası benim evim. Ve ben evimde hain barındıramam.
Kaç operasyon geçirdim, saymadım. Teröristleri dağdan temizledikçe içimde bir taş yerinden oynuyor. Ama her operasyonda bir parçam daha susuyor. Her ateş ettiğimde... bir anlığına, kendi geçmişimi vuruyorum. Çünkü bu dağlar bana çocukluğumu hatırlatıyor. Ve her patlayan eyp, o çocukluğu biraz daha siliyor.
Dizimin altındaki taş sivri. Rahatsız etmiyor. Aksine, iyi geliyor. Hâlâ hissedebildiğimi gösteriyor.
İnsan bu kadar çok ölümün ortasında yaşadığını nasıl anlar? Bir tek şey; geri döndüğünde anlatacak bir şeyin kaldığında.
Barut, kan, nem ve geçmiş. Hepsi karışmış. Hepsi tanıdık.
…
04:23
“Sert bir kahve fena olmazdı, ha yüzbaşı?”
Serhan konuştuğuna göre uykusu geldi.
“Yanından bir sigara…”
“Keser mi bir?” diye sordu. “Görev elverse üst üste on tane yakmazsan kafama sıkarım.”
Güldük. Gözler hâlâ dürbünlerde. Omuzlar kaskatı. Ayaz da kendini iyice hissettirdi.
“Parkan yok,” dedi Serhan. “Benimkini al, omuzlarından geçerse.”
Yarım bir baş salladım. “Eyvallah, iyi böyle.”
“Şu öğretmene mi verdin? Melek’e…”
Hasssiktir... Oldu mu şimdi Serhan? Görevin ortasında ne halt yemeye hatırlatıyorsun aslanım?
“Evet,” dedim kısaca.
Kafamda dördüncü hedefin hayalini kuruyorum. Gelse de üsteğmen sussa.
Hedef dört gelmedi. Serhan da susmadı.
“Komutanım,” dedi tereddütle. “Şu Melek Öğretmen… biraz kırık galiba.”
Sus da Serhan, ne fışki yemeye açtın konuyu?
Dudağımın kenarında hesapta olmayan bir gülümseme. “Nerden çıkardın?”
Başını çevirdi. Söyleyip söylememek arasından kararsız kaldı ama Serhan başladığı işi yarım bırakmaz. “Geçen kontrole gittim Sıla’ya. Melek Öğretmen de oradaydı. Bir konuşmaya başladı, nefessiz on iki dakika falan. Sonra garip bir espri yaptı, kendi güldü. Bir de nefesini dört dakika tutabiliyormuş, yarış yapmak istedi.”
Dudağımı daha beter işgal etmeye çalışan bir gülümseme… Başka biri için söyleseydi deli der geçerim. Ama konu o. Deli, derim de…. Geçme kısmı Allah Kerim.
“Dilinin süzgeci yoktur. Düşündüğü söyler. Daha neşeli başka bir kadın da göremezsin.”
Kısa bir an başını çevirip güldü. Hafiften manidar bir gülüş “Tanıdığını biliyordum.”
İnkâr etmeyi düşünmedim. Sağlam adam Serhan.
“İyi. Dikkat et başkası bilmesin.”
“Tek bir şey soracağım.” Tüfeğini kavrayıp başını yeniden dürbüne eğdi. “O mu?”
Baktım. Kafam susma taraftarı ama dil başka bir telden çalıyor. Verilecek tek cevap var. Aksi yalan olur.
“O.”
Hedef dört görünmedi ama Serhan sustu.
Kafamın içi susmadı. Onu arabaya bindirip gönderdiğimden beri içimde başka bir karmaşa hakim. Onca yıl sonra gelip yine düştü hayatımın içine. Geldiği yer de burası, Karadeniz. Hatun şu an köyümde dolaşıyor. Üstelik pembe topuklu ayakkabılarıyla. O da yetmezmiş gibi gıloss mu gılass mı… adı ne meretse, dudağında o parlayan şey. Tezeğin üzerinde kırmızı halıda yürür gibi yürüyor. Susmak da bilmiyor, ne zaman bildi ki? Ula… Bir de eteği yırtılmasın mı? Operasyon önce olacak iş değil.
Sil Tahir, sil oğlum o görüntüyü kafandan.
Dövmeyi gördü mü lan? Bacağını örtmenin derdine düşüp o detayı da kaçırdık.
Arslan’a da henüz ulaşamadım. Son aradığımda görevden dönmediğini söylediler. Ben üstüme düşeni yapıp kardeşini korumak için elimden geleni yapıyorum ama kız bela mıknatısı gibi köye ayak bastığı gibi belayı da peşinden sürüklemiş.
Canına yandığım…
Bir gün arayıp, sinemaya götürsene beni, dedi. Evden izin vermemişler. Tamam, dedim ama ne bileyim minicik etekle çıkıp gelecek. Vazgeçsem kendi kendine gidecek, öyle de inatçı. O halde gecenin bir vakti bırakmam da benim Karadenizli damarıma ters. Aldım koluma, yola çıktık. Yürürken üç zibidi laf attı. O güne kadar bir kişiye tokat amışlığım yok, kalkıp çocuklara, “Bir daha konuş da dişini toplayayım elinle!” diye diklendim.
Diklendim de… Üçü birden daldı. Allah ne verdiyse… Tekme, tokat, yumruk…
Yedik dayağı, hem de ne! Dinlene dinlene dövdü gaybanalar.
Mosmos gözlerle kafamda kuşlar tur bindirirken son darbeyi de o indirdi.
Hiç beklemediğin anda dudaklarını yanağımda hissettim. Acı falan kalmadı.
“Tahir Ağabey,” dedi kirpiklerini kırpıştırıp. “Ağabeyime söylemesen olur mu?”
O gün dedim kendi kendime; “Bu kız bir gün beni ya mezara koyacak… ya nikâh masasına.”
Mezara koydu.
…
05.01
“Yıkım 2’den FIRTINA’ya! Mağaranın gizli çıkışından üç hainin kaçtığını tespit ettik! Müdahale için emir bekliyoruz.”
Serhan ile göz göze geldik. Ne yapacağımı biliyor.
“Tüm timin dikkatine. Yıkım 1 ile hedefe yaklaşıyoruz. Giriş olası. Olduğunuz yerden çevre güvenliğini sağlayın. Tekrar ediyorum, bulunduğunuz mevkiinden bizi koruyun.”
Anlaşıldı, karşılığı geldiğinde yeni bir komut geçtim. “Fırtına’dan Yıkım 5’e! Şerif Ali, mağaraya doğru hareket alacağız. Yakın korumaya geç.”
Şerif Ali’nin sesi netti. “Anlaşıldı, Fırtına. Sağ çizgideyim, görüşteyim. Gerekirse fiili müdahale yaparım.”
Yerden kalkmadan patikaya sürüklendik. Çalılıkların arasından hızla ilerleyip mağara girişine ulaştığımızda yüzümü mağaranın kayalık girişine çevirdim. Serhan çoktan diz çökmüş, tetikte. Giriş yüksek, kolay bir noktada değil. Tırmanmak için ayaklarımıza değil, irademize güvenmemiz gerekiyor.
“Haydi Bismillah.” İlk taşı kavradım. Parmaklarımın arasından zift gibi nem süzüldü. Seri bir şekilde belime tırmanış kemerini taktım. Çantadan sağlam bir ip çıkardım, gözüm yukarıdaki çıkıntıya takıldı. Mağaranın yan duvarı taş gibi sert ama ipi sabitlemek için yeterince sağlam.
“Serhan, ipi uzat. Gergin tut, boşluk verme.”
Serhan’dan karabinayı aldım, ipi kayanın sağlam bir noktasına kilitledim. Ardından ipin ucunu kemerime taktım, yükü olduğu gibi taşa verdim. İlk adım… Ayağımı küçük bir çıkıntıya bastım, ellerimle yukarıya uzandım. İpi her yükselişimde biraz daha çektim. Serhan da alttan ipi gergin tutarak destek verdi. Kaya soğuk. Parmaklarımda hissizlik başlasa da tutuşumu gevşetmedim. Yukarı çıktıkça ip sıkıştı, geri kaymamı engelledi. Göğsüm mağaranın kenarına dayandığında bir hamleyle kendimi yukarı çektim.
Tepeye vardığımda ipi sabitledim, “Temiz. Serhan, sıra sende,” dedim sessizce.
Dar geçitten sürünerek girdik içeri. İçerisi loş ama gözüm çoktan alışkın bu karanlığa. Sakin ve sessiz ilerliyoruz. Yıllar içinde öğrendiğim önemli bir bilgi; sessizlik, kurşundan daha öldürücüdür.
Sonunda bir çatlak… Serhan kaya dibine çöküp dürbünü hazırlarken ben de diğer taraftan mevzi aldım. Gözlerimi kısmadan dürbünden baktım. Üç hedef. Sayıları tahminimizden fazla. Arkaları dönük, mağaranın tepesinden sarkan ipe tırmanmaya çalışıyorlar. Ay ışığında gölgeleri net seçiliyor. Omzumu bir taşa yasladım. Tüfeğimi sabitledim ama öttürmek için içlerinden birini sağ ele geçirmemiz fena olmaz. “Kal olduğun yerde,” ihtarını çektiğim an ipi bırakıp çil yavrusu gibi dağılmaya başladılar.
Birini hedef alıp tetiğe dokundum. Anında yere kapaklandı. “Koşma ula... nerede koşuyorsun, olimpiyat mı burası?”
Diğeri mağaranın uzağında durduğunda, “Yat lan aşağı!” diye bağırdım ama dinlemedi.
Sonra vay ben neden öldüm…
Serhan, “İzninle,” dediğinde başımla onay verdim. Güzel nişancıydı bizim oğlan.
Tetiğe dokunmadan önce göz ucuyla bana baktı. “Yarışıyor muyuz?” dedi fısıltıyla.
“Yarışmak için bunlar çerez.”
Tak.
İkinci hain de toprağa kavuştu.
Üçüncü kaçmaya başladı, sağa doğru manevra yaptı. “Lan bu hızlıymış!” dedi Serhan, dürbününü kaydırırken.
“Koşsun, bizden hızlı olanı Azrail alır.”
Kaya dibinden fırladım, sağ çaprazdan koşarak dar açıya giriş yaptım. Serhan sol kanattan çevirdi. Terörist geriye baktı. Bizimkini görünce neye uğradığını şaşırdı, tek an sendeledi. O anı affetmem. Dizimi yere koydum, tüfeği sabitledim. Tak. Kayanın dibine yığıldı. Ölmedi, dizi parçalandı.
İçlerinden birini sağ alacağımı söylemiştim.
Serhan yanıma geldi. Verdik sırtları mağaranın küflü duvarına. Yorgun nefeslerimizin beyaz dumanı Karadenizin havasına karışırken sustuk bir süre.
“Fırtına fena esti” dedi.
“Fırtına toprağında,” dedim. “İyi vurdun, az kalsın benden önce indirecektin.”
Güldü. “Yaz oğlum bunu biyografime. Tahir Komutanla aynı anda çatıştı, alnının akıyla çıktı, diye.”
“O değil de, hak ettik bir cigarayı,” dediğimde parkasının cebinden bir dal çıkarıp bana verdi. Birini de kendi dudaklarının arasına yerleştirdi. Aynı anda verdik dumanı cesetlerin üstüne.
“Telsizden herkese,” diye anons geçtim. “Operasyon tamamlandı. Yıkım Timi görevi başarıyla sonuçlandırdı. Varolun aslan parçaları, iyi iş çıkardınız.”
Başka tek kelime edilmedi. Çünkü çatışma bitmişti. Ve bir hain bile memleketimin dağından özgür çıkamamıştı. Sessizce ayağa kalktık. Biz bu dağlarda ne zaman sessizce yürüyorsak... birileri çoktan susturulmuştur.
Serhan bana baktı, önce asker selamı verdi. Arkamızda üç ceset, önümüzde mağaranın karanlığı.
“Bu sefer de ölmedik.” Elini kaldırıp avucunu açtı, görev dönüşü çakılan o tok sesi bekledi.
“Bu seferde ölmedik.” Avucumu açıp avucuna vurdum.
Sessizce uzaklaştık. Sessizlik ağır, biz alışığız. Çünkü biz, sessizlikte konuşan adamlarız.
⛓️💥
Gözümü açtığımda saati kontrol ettim. Uyku yaklaşık dört saatimi almış. Kafi. Yataktan çıktım. Soğuk bir duşun ardından dolaptan yeni bir üniforma çıkardım. Anam sağolsun, yıkayıp jilet gibi ütülemiş yine. Yatağı asker düzeninde topladıktan sonra kapıya yürüdüm… gözüme takılan ayrıntı adımlarımı duraksattı.
Uyumadan önce o kutu masamda değildi.
Kısa bir göz kontrolünden sonra iki parmağımla kapağını kaldırdım.
Biberon. Emzik. Patik. Zıbın.
Bir de yazı var.
Baba oluyorsun yakışıklı! Junior Tahir geliyor.
Ağzımın içinden patentli küfürlerimden birkaçını saldım. Sahipleri belli. “Sizin yapacağınız şakayı sikeyim.” Operasyonun aslanları, mevzu geyiğe gelince fare olur. Kutuyu alıp odadan çıktım. Beklediğim gibi kamelyada toplanmış, kahvaltı üzerine çay sigara faslı…
Kutuyu masanın ortasına bıraktığımda suratıma bakakaldılar. Baktım hiçbirinden tık yok. Önce Pekmez’e odaklandım. Alık alık kirpiklerini kırpıştırdı. Bir halttan haberi yok. Böyle bir şaka Serhan ve Yaver’in kalemi değil. Karahan? Garip herif, sağı solu belli olmaz. Şerif Ali, bakın götümle gitar çalabiliyorum, der gibi bakıyor yine.
“Hanginiz yaptınız lan bunu?”
Kutuya baktılar. Sonra yüzüme. Kutuya, yüzüme. Baktım bu boktan döngü devam edecek, “Kim yaptı ula!” diye yükseldiğimde hepsi birden ayağa dikildi.
“Valla ben yapmadım komutanım!” diye girdi Karahan. “Ben yaptıysam Allah belamı versin komutanım!”
“Komutanım!” Pekmez’in sesi her heyecanlandığında olduğu gibi çatladı. Adam dağda hain öttürüyor, karşımda kendi bülbül. “İstesem de ben yapamam komutanım. Benim cinsel tercihlerim farklı komutanım. ZATEN BEN NASIL DOĞURACAĞIM Kİ KOMUTANIM!”
“Lan Pekmez!” demeye kalmadı adam kıpkırmızı kesildi.
“ALLAH ANALI BABALI BÜYÜTSÜN KOMUTANIM!”
Onun ardından Şerif Ali abartılı bir sevinçle koştu geldi. “Amca mı oluyoruz komutanım! Ooooo! Baklavalar benden!”
Konuşurken dudağının bir tarafı titredi. Ses rengi her zamankinden farklı. Şüphe uyandırdı ama bu kadarına cesaret edeceğini sanmam. Nitekim Şerif Ali, kahramanlığı kadar yalakalığıyla da bilinen bir arkadaşımız.
Pekmez olaya yeni uyanmış gibi atak yapmaya hazırlandı. “Komutanım aşkolsun ama siz de yapacağınızı yapmışsınız. Şimdi bizden hesap soruyorsunuz. Bize bu saatten sonra ancak çeyrek altın almak düşer.”
“O değil de,” dedi Karahan. “Biz buraya pusu kurmaya geldik bu gidişle puset kuracağız hahaaha.”
Şerif Ali, “Beybi şavır yapar mıyız komutanım?” diye sorduğunda avuçlarım ufaktan kaşınmaya başladı.
Başımı kaldırmamla dut yemiş bülbüle döndüler.
“Yarım altın köpeğiniz olsun komutanım.”
“Pusu da kurarız puset de kurarız komutanım.”
“Beybi şavır da eksik kalsın komutanım!”
Başımı göğe kaldırdım. Ha kurban olduğum Rabbim, bunları bana özel olarak mı gönderdin? Değilse kabahatimi söyle tovbe edeyim da.
Baktım Yaver arkadan sinsi sinsi gülüyor, kaşla göz arasında bir bakış attım. Anladı.
“Yaver?” dedim. “Senin kulağın deliktir.”
“Bilgim yok komutanım. Ama isterseniz araştırayım.”
Serhan ufaktan yaklaşıp, “Bir de sen mi araştırsan,” dedi alçak sesle. “Doğru olmasın?”
“Serhan,” dedim uyarıcı. Ciddileşti ama durur mu? Açık yakalamış bir kere.
“Ben sizi düşündüğümden söylüyorum komutanım. Eğer durum ciddiyse, bence önce kız tarafına bir çay içmeye gidilmesi lazım.”
Yaver araya girdi. “Komutanım Allah kısmet ederse siz evlenin, biz askerî tören düzenleriz. Kına gecesi için de davul organizasyonu kurarım.”
Şerif Ali gözlerini ufka dikip hüzünlendi. “O değil de ben çok duygulandım komutanım. Ben kendi çocukluğumu yaşayamadım. Bari sizin çocuğunuzla yaşayayım...”
Sustum. Üç saniye. Beş saniye.
“Lan var ya…” dedim. “Ben teröristle mücadele ediyorum, siz benim psikolojimle.”
“Aşkolsun komutanım,” dedi Karahan alınmış gibi. “Ben de tam doğum fotoğrafçınız olmayı düşünüyordum.”
Elimi kaldırıp, “Ula!” diyerek bir adım atmama kalmadı geri kaçtı herif.
“Neden kızıyorsunuz ki komutanım? Belki bu bir işaret…”
“Ne işareti lan?” dedim ters ters.
Serhan girdi bu defa. “Komutanım, Karahan arkadaşımız demek istiyor ki; hayat sadece terörle mücadele değil. Belki de artık bebek beziyle mücadele zamanıdır.”
“Serhan,” dedim dişlerimin arasından. “Siktir git. “
Diğerlerine döndüm. “Bana bakın, ben bu işi çözeceğim ama o zamana kadar biriniz bile içinde bebek geçen bir cümle kurarsa, onu Şemdinli’ye izole eğitim kampına yollarım.”
Başını indirip kaldırdı. “Emredersiniz komutanım!” dedi imayla. Bir de göz kırptı şerefsiz.
Yemekhaneye gitmek üzere arkamı döndüm. “Tokken de çekilmiyorsunuz ama açken hiç gideriniz yok.”
Uzaklaştım, timden tek espri daha çıkmadı.
Yürürken Yaver hızlı adımlarla yetişti. “Güldane Anne haber göndermiş, komutanım. Akşam köylülerden Hacı Amcanın oğlunun asker eğlencesi varmış. Bizi de görmek istiyorlar.”
Başımı salladım. “Gideriz. Ufak bir ekip ayarla, uzaktan kalabalığı korusunlar.”
“Gerekecek. Kalabalık yalnızca Çamlıyayla halkından oluşmayacak.” Sesini alçaltıp açıkladı. “Askere gidecek çocuğun annesi yıllar önce boşanıp Mizgali’ye yerleşmiş. Kadının ordan yalnız gelmeyeceğini tahmin ediyoruz. Ortalık karışabilir.”
“Anlaşıldı, gerekli önlemi alma görevini sana veriyorum, Yaver. Köylüyü ürkütmeden hallet.”
“Anlaşıldı, komutanım.”
Yemekhaneye girdiğimizde dünden beri içimi kemiren o malum konu yine ense kökümden yakaladı. Kurtuluşum yok. Kabul etmem gerek, kızın öğretmenliğine laf ederek kalbini kırdım. Bazen dilimin ayarı yok. Hay dilimi si… Halletmeden geçmeyecek bu vicdan sancısı ama nasıl halledeceğim konusunda zerre fikrim yok. Yaver’e baktım. Timin içinde ağzı en sıkı, olgun adam kendisi. Ufaktan danışmak farz oldu.
“Yaver.” Konteynırın cam kenarındaki masalarından birine geçip başımla ona da oturmasını işaret ettim. Ben kelimeleri toplarken nöbetçi er tabldot tepsisinde iki kahvaltı, iki de çay bıraktı. Benim çay tam kıvamında, safi dem, bir yudum alıp kendime geldim. “Şimdi… Bi arkadaş var.”
Yaver kaşını kaldırdı. “Arkadaş mı?”
“He, arkadaş işte… Bir kızın kalbini kırmış. Epey bi kötü etmiş yani… Şimdi de pişman olmuş ama nasıl gönlünü alacağını bilemiyor.”
Yaver, çayını karıştırırken başını hafifçe yana eğdi. “Tahir... yani şey… komutanım… Bu arkadaş çok mu yakın?”
Yutkundum. “Yani... birlikte büyümüş gibiyiz.”
“Ohooo! Yani bayağı içli dışlısınız.”
Kaşımı çatıp baktım. “Yaver, mevzuya odaklansana birader.”
“Peki komutanım,” dedi ciddiyle. “Kadınlar karmaşıktır komutanım. Yani kızarmış tavuk gibi düşünün; dışı çıtır, içi yumuşak. Her lafı kaldıramazlar ama doğru lafı da beklerler. Bi de… çiçek severler.”
“Çiçek yani?”
“Çiçek.” Başını salladı. “Tabii. Ama öyle sıradan çiçekler değil. Bir anlamı olacak. Mesela kadının en sevdiği çiçek olacak. Çünkü kadınlar çiçekleri değil, hangi çiçeği sevdiğini bilen erkekleri sever.”
İç çekip kafamı önüme eğdim. “Yani çiçek diyorsun…”
“Çiçek. Ama yanına küçük bir not da iliştir komutanım. Yani… Arkadaşınıza söyleyin iliştiriversin.”
“Peki sence… sadece çiçek yeter mi?”
Yaver eğildi, gözümün içine baktı. “Seven kadın için her şey yeter, komutanım. Seven kadın affetmeyi de sever.”
“Yaver... sen baya duygusal çıktın be oğlum.”
“Ben mi?” dedi yarım bir gülümsemeyle “Ben sadece arkadaşlara yardım etmeyi severim komutanım. Sizin gibi…”
Konuyu orada kapattım. Bizim mizah dergisinden fırlamış çavuşlarla takıla takıla Teğmen Yaver de makaracılıktan nasibini almış. Neyse… En azından artık ne yapmam gerektiğini biliyorum.
Ve hangi çiçeğin eşşeklik ettim, demenin sessiz hâli olduğunu.
⛓️💥
Akşam olunca ekipçe meydana intikal ettik. Mevsim kış ama Karadenizin soğuğu başka bir mesele. Avluların yanan ışıkları geceyi aydınlatıyor. Kalabalığın gürültüsü ile dolup taşan meydanda köylü davul zurna eşliğinde eğleniyor. Nurcan Yengem aralarında, zaten ritmi buldu mu kaçırmaz, kapı gıcırtısına oynar. Anam da kenardan kınayan gözlerle bakıyor. Kadın iyi hoş da Allah için fena kaynana... Civarı kollayan sivil askere gizli bir baş selamı verdim. Timin olduğu masaya ulaşmak için kalabalığın arasından ilerlediğim sırada telefonum titredi. İç cebime uzandım, ekrana düşen ismi gördüğümde yüzümde sağlam bir gülümseme…
“Devrem!”
Kulağımda telefon ilerlemeye devam ederken kalabalıkta bir şey… pembe, parlayan bir şey adımlarımı olduğu noktaya çaktı.
Elbisesinden ayakkabısına kadar baştan aşağı pembe yine. Horon tepenlerin kenarında durmuş, iki eliyle ritme eşlik ediyor. Ne oynuyor, ne çekiliyor... Ama orada. Varlığıyla meydanda ayrı bir boyut.
Bakışlarım yukarı kaydığında yutkunmamak elde değil.
Saçları… Kıvırcık.
Ve o saçları, güneş görmüş buğday başakları gibi omuzlarından aşağıya dökülüyor. Dalga dalga... Kabına sığmayan bir bahar sanki, kışın ortasında inadına yeşermiş.
Kalabalığın arasından gözleri bana değdiğinde dudaklarını yaramaz bir kız çocuğu edasıyla birbirine bastırdı. Ardından bir tebessüm...
Daha başka güldü.
Sonra arkasını dönüp saçlarını rüzgâra savurdu. Ama aramızdaki metrelercelik mesafeye rağmen o iri dalgalara sinen pudra kokusu burnumda.
Bir şey olmadıysa bile… Bir şey kesin oldu.
“Barbie Karadenizde devrem,” dedim telefonun bir ucundaki kardeşime. “Barbie Karadenizde.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |