
8. BÖLÜM:
“Cafer’ciğim, Şey… Bir Bakar ?”
Yüzbaşı Tahir karakolun kantinine doğru yürürken, sırtındaki yeşil-siyah desenli kamuflajın güneşte parlayan tokası her adımında ses çıkarıyordu. Omuzlarındaki apoletler dimdik duruyor, botlarının cilası parlıyordu. Ciddi bir adamdı ancak o kamuflajı giyindiği an tıpkı cesareti gibi ciddiyeti de sınır tanımıyordu. Disiplinin, düzenin, kuralların cisimleşmiş haliydi adeta. Onu gören askerler derhal nizama geçerdi.
Tahir yakınlardan geçiyorsa ortalıkta yanlış olamazdı.
Adımlarının kantine gitmesinin sebebi canının demli bir çay içmek istemesiydi. Çay vazgeçilmeziydi; mutluyken çay içer, stresliyken çay içer ve sinirliyken yine çay içerdi. Operasyona çıkmadan önce ve operasyondan döndükten sonra çayı mutlaka hazırda beklerdi. Yorgunken, gerginken ve beklerken ama en fazla düşünceliyken çayı en yakın dostu olurdu.
Kantinden içeri girdiğinde ayağa kalkmak isteyen askerlere bir baş hareketiyle yerlerinde kalmasını işaret ederek servis bölümüne doğru yürüdü. Kantin düzenli ve temizdi. Çay kazanının fokurtusu, tahta sandalyelerin gıcırdaması, televizyonun cızırtılı sesi ve askerlerin kendi aralarındaki kısık kahkahaları kantinin demirbaşı olmuştu.
Pencere kenarındaki demir masalardan birine oturdu. Sırtı duvara dayalı, gözleri herkesin göreceği ama kimsenin rahatça göz göze gelemeyeceği bir noktadaydı. Önüne ince belli bir bardakta dumanı tüten çay kondu. Söylemesine gerek yoktu, yüzbaşı o sandalyeye oturduğu an demli çayı önünde biterdi.
Bir yudum aldı. Sessizdi. Her zamanki gibi.
Ama hemen yan masada oturan genç bir erin kısık sesle tuşlu telefondan konuştuğunu fark etti. “Yetmiyor mu gerçekten? Bir daha denesene,” diyordu konuştuğu kişiye. Yüzünde buruk bir ifade… “Bakiye yetersiz... Olmaz tabii. Neyse, sonraki maaşa artık.”
Küçücük bir cümleydi ama Tahir’in kulağı kaçırmazdı. Gözleri çocuğa kaydı. Bir süre sadece izledi. Bir anlığına yüzünde yumuşak bir ifade belirdi.
Asker tekrar mırıldandı. “Annem görseydi çok severdi ama... Neyse...”
Asker telefonu sıkkın bir şekilde kapattığında Tahir çayından bir yudum daha aldı. Sonra tok ve buyurgan bir tonda seslendi. “Asker, gel buraya.”
Asker başını hızla kaldırdı. Gözleri büyüdü. Eliyle kendisini mi işaret ettiğini anlamaya çalıştı. Etrafına baktı ama Tahir’in gözleri doğrudan onun üzerindeydi.
“Gel, dedim.”
Asker önce sandalyesinde kıpırdandı. Masanın diğer ucundaki arkadaşına baktı. Gitmek istemediği o kadar belliydi ki... Utanç, mahcubiyet ve korku bir anda yüzüne yayılmıştı. Ama... Tahir’e karşı gelmek güneşe kafa tutmak gibi bir şeydi. Ağır adımlarla yaklaştı. Gözleri yerde.
Tahir, bardağını masaya bıraktı. Eliyle yanındaki sandalyeyi gösterdi. “Otur.”
Asker bir an başını kaldırdı, “Komutanım ben ayakta...” diyecek oldu ama Tahir’in kaşları öyle bir kalktı ki, cümle anında boğazında düğümlendi. Sandalyeye oturdu.
“Ne alıyorsun?”
“Annem için. Eee... Şey... Doğum günü... Bir eşarp yanında da şey... Pırlantalı gibi ama bujiteri olan yüzüklerden...”
Tahir başını salladı. Hatta ne zamandır annesine bir şey almadığını fark etti. Gerçi Güldane Hanım bu ara bir garipti. Her zaman evlenmesini istediğini söylerdi ama özellikle son zamanlarda bu açık bir baskıya dönmüştü. Yine de annesinin kalbini kırmadan tüm o ısrarlarını bertaraf etmeyi başarıyordu.
“Bununla al.” İç cebinden bir kredi kartı çıkardı. Genelde nakit ya da maaş kartını kullanırdı, kredi kartı kullanmak alışkanlıklarının arasında yoktu ama cüzdanını yıkanmak üzere annesine teslim ettiği diğer üniformasının cebinde unutmuştu.
“Ko-komutanım kabul edemem,” dedi asker ama bu şaşkınlık değil, mahcubiyetti. Çünkü dağlarda Fırtına Tahir acımasızlığıyla bilinse de karakolun içinde askerine kol kanat geren gerçek bir komutandı.
Çayını yudumlarken gözlerini kantinin penceresinden dışarı uzattı. “Bu bir emirdir, asker.”
Asker itirazını tekrarlamadı. İşe yaramayacağını biliyordu. Kartı aldı, tekrar kız kardeşinin arayıp kart bilgilerini verdi ve beklemeye başladı. Ancak o beklemenin sonunda aldığı cevabı komutanına nasıl söyleyeceğini bilemedi. “Komutanım, bir maruzatım olacaktı.”
“Söyle.”
“Kardeşim dedi ki; kart bilgilerini girdiğinde ekranda bir uyarı penceresi belirmiş.”
“Ne uyarısı?”
“Bakiye yetersiz. İşlem gerçekleştirilemiyor.”
Kantin bir saniyeliğine tamamen sessizleşti. Yalnızca çayın fokurtusu devam ediyordu.
“Kart bilgileri yanlış girilmiştir. Tekrar ver,” diye emretti Tahir. Çünkü emindi, o kartı hiç kullanmamıştı. Geçen ay arayıp limiti yükseltme teklifinde bulunan müşteri temsilcisine hayır dediğinde temsilcinin yaptığı ısrara karşı sinirlenip, “Ula kardeşim anlamay musun? Kullanmayrum, kalsun böyle,” diyerek şiveli bir şekilde reddetmişti.
Asker, komutanının dediğini yaparak kart bilgilerini tekrar etti ancak birkaç dakikanın sonunda sonuç değişmedi. Dudakları titreyerek fısıldadı. “Komutanım... Şey... Hâlâ bakiye yetersiz diyormuş...”
Tahir’in kafasında kartın hata vermesi değil, kartı bu zamana kadar hiç kullanmamış olması dönüp duruyordu. İç sesi istemsizce mırıldandı. “Ula... Ne oldu bu karta? Hiç kullanmadum da. Askere de rezil olduk, hay o bankaya giden yolu sikeyim!”
Bir yandan çevresine göz gezdirdi. İki masa ötedeki erler sessizce izliyordu. Asker dediğin saygılıydı ama insan kısmı da merakına yenik düşerdi. Hele ki konu komutanları Tahir ise... Onun kartının geçmemesi bile haber değeri taşırdı.
Tahir telefonu çıkarıp hızlıca Yaver’i aradı. Konuşurken sesi her zamanki gibi sert, kısa ve kesindi. “Yaver, sen bu işlerden anlarsın koçum. Benim mobil bankacılığa girip mobil fiş miş ne zımbırtıysa, onu çıkarsana? Evet, bilgileri şimdi gönderiyorum sana. Şerif Ali mi? Başkası yok mu? Tamam, çıktıyı ver getirsin ama detay verme. Çenesi… malum.”
Bir yanlışlık olduğundan emin olarak telefonu kapattığında beklemeye başladılar. Öğle yemeği saatinin gelmesiyle kantin yavaş yavaş dolmaya başlamıştı. Askerler sıraya girip tabldotlarını alırken çatal kaşık sesleriyle beraber ortamda uğultular yayılıyordu.
Şerif Ali kantinin kapısından elinde birkaç kağıtla telaş içinde koşarak girdi. Üzerindeki kamuflajın cebinden bir peçete sarkarken tek postalının bağı telaştan çözülmüştü. Aç bir kedi gibi elindeki ikiye katlanmış kağıtlara bakarak komutanının yanına yaklaştığında nefes nefese selam verdi.
“Komutanım! Yaver komutanım size bunları gönderdi.”
“Tamam,” dedi Tahir. “Masaya bırakabilirsin.”
“Komutanım,” dedi Şerif Ali yeniden. “Okumayacak mısınız?”
“Şerif Ali.” Hafif gülümsedi ama o gülümseme yalnızca sus ve uza sinyalini veriyordu. “Sana ne?”
Masaya bırakırken göz ucuyla baktı Şerif Ali. Aslında getirirken de yanlışlıkla(!) Yani yanlışlıkla gibi... Doğrusu… bir parça yanlışlıkla ne olduğunu görmüştü. Operasyonel gizli bir bilgi değildi, düpedüz mobil fiş çıktısıydı Yani içinde komutanının o ay yaptığı alışveriş vardı. Kredi kartı mı? Yüzbaşının mı? Beyninde alarm çaldı. Tahir Komutan kart mı kullanır la? Neyin ekstresi bu? Ne almış ki?
Merak, Şerif Ali’nin beyninde çığ gibi büyüdü. Elleri kaşındı, ruhu dürtüldü, midesi gıdıklandı.
Ne almıştı ki? Daha doğrusu fişini isteyeceği ne almıştı? Komutanının kredi kartı kullanmadığını biliyordu. Komutanından korkuyordu. Çok korkuyordu hem de! Ama… Merak duygusu da onu bir türlü rahat bırakmıyordu. Hop, diye kağıtları geri kaptı. “Komutanım siz yorulmayın,” dedi abartı bir hevesle. “Ben okurum. Hem çavuşlar neden var? Komutanı bir şey okuyup da gözlerini yormasın, diye var!”
Tahir arkasına yaslandı. “Şerif Ali, masaya bırak,” dedi tane tane. Bu asker kesinlikle sabrını bir bıçak gibi biliyordu.
“Yok komutanım, hiç zahmet olmaz,” dedi gevrek gevrek gülümseyerek. “Ne zahmeti?” Şerif Ali’nin beyni komut almıyor artık. Gözleri kağıda kaydı, dudakları kıpırdamaya başladı. “Yazının tipi biraz zor okunuyor ama... Gerekirse kör olurum komutanım sizin için!”
“Lan oğlum!” dedi Tahir dişlerinin arasından. “Öyle bir şey mi dedim ben? Bırak masaya, sonra bakacağım.”
Tam o sırada timin geri kalanı tabldotları ile masaya yerleşti. Tahir’in odağı kendisini selamlayan Yıkım Timi askerlerine kaydığında Şerif Ali için fırsat bu fırsattı! Hızla kağıtları açtı. Amacı içinden okumaktı ama... Gözleri gördükleriyle öyle büyüdü ki ses telleri de ona ayak uydurunca kantin tarihinin en net, en tok sesiyle cümle ağzından fırladı gitti.
“Komutanım... Öncelikle ultra parlak likit ruj almışsınız! Rengi de pembe...”
Kantindeki zaman durdu. Çatal kaşık sesleri bıçak gibi kesildi. Nefes alan... Yok. Göz kırpan... Yok. Bir köşede yürüyen bir böcek varsa o bile durdu. Herkes dondu.
Şerif Ali de kalakaldı. Ben az önce ne okudum ben la, dedi kendi kendine. Dile getirdiği cümlenin ne anlama geldiğini beyni sonradan idrak etmişti. Zaten hayatı boyunca çoğunlukla böyle olmuştu.
Nefes kesici bir sessizliğin ardından Tahir yavaşça başını yavaşça kaldırdı. “Ne dedin sen?”
Şerif Ali’nin içini soğuk bir dalga yaladı ama yapacak bir şey yoktu. Annesinin yıllardır söylediği şey geldi aklına; oğlum Şerif... Senin bu merakın burnunu boka, bedenini nezarete sokar...
Tahir Komutanı burnundan fitil fitil getirecekti. Bu kesindi. Ama madem öleceğim, bari merakımı tamamen giderip öyle meftah olayım, diye düşünerek gözlerini fişe dikti ve sıradaki maddeyi okudu.
“Hello Kitty desenli buharlı yüz maskesi...”
Karahan’ın ağzındaki çorbayı püskürtesi geldi ama son anda kendine engel olunca çorba boğazına kaçıp onu öksürük krizine soktu. Pekmez, eliyle yüzünü kapatmıştı, dışarıdan dua eder gibi görünüyordu. Serhan başka bir yöne bakarken, “Ben burada değilim, şu an bunlar olmuyor, gülme Serhan, gülersen yanarsın,” diye kısık sesle kendini telkin veriyordu.
Şerif Ali başını kaldırdı, dudağını büzdü. Biliyordu; az önce sadece fişi okumamış, mezarını tırnaklarıyla kazmıştı. “Ko- mutanım.”
Tahir gözlerini kapadı. İki parmağıyla burun kökünü kavradı. “Sıradakini söyle,” dedi. Sesi donuk, buz gibiydi.
“Komutanım, kurban olayım susayım komutanım.”
Cevap gelmedi ve bu bir cevaptı.
Şerif Ali içli içli yutkundu. İçinden Kelime-i Şahadet getirirken bugüne kadar yaptığı ve yapmayı hayal ettiği tüm dedikodular gözünün önünden film şeridi gibi geçip gitti. “Çilek aromalı dudak nemlendirici de almışsınız komutanım."
“Sıraki?”
Şerif Ali’nin alt dudağı titredi. “Unicorn desenli defter.”
“Sıradaki?”
“Simli kalem.”
“Sıradaki?”
“Hijyenik gece pedi…”
Sessizlik.
Ama gürültülü bir sessizlik.
Ve herkesin kafasında aynı ses; Gülersen ölürsün. GÜLERSEN ÖLÜRSÜN.
Tahir gözlerini yumdu. İnce belli çay bardağı parmaklarının arasında kırıldı kırılacaktı. Şakaklarında kıpkırmızı bir damar zonklarken düşünüyordu.
Benim paramla kim Hello Kitty’li maske… ve hijyenik gece pedi aldı lan?
Şerif Ali başını ekstreden kaldırmadan sesini iyice inceltti. “Komutanım... Son bir tane daha var ama...”
“Söyle,” dedi. Gözlerini kapattı, sesi mezar taşı; soğuk, sert, umutsuz. “Söyle bitsin bu kabus.”
Şerif Ali neredeyse fısıldadı. Çünkü sesi içine kaçmıştı. “Pembe... Tüylü... Terlik...”
Kantinde kayış koptu.
Herkes yumruğunu ağzına sokup içine içine gülerken Karahan daha fazla dayanamadı. “Ne gülüyorsunuz lan! Siz pembe tüylü terlikleriniz olmadan mı operasyona çıkıyorsunuz!”
Pekmez de daha fazla kendini tutamayıp, “Komutanım... Bir şey diyeceğim,” dedi. “Eğer tüylü terliklerin kırk iki numarası varsa bana da linkini atar mısınız?”
Karahan’ın ağzını açılınca Serhan bakışlarıyla uyarmaya çalıştı, YAPMA… YAPMA… ama nafile.
“Komutanım... Pedi ikili aldıysanız bir tanesini bana ödünç verir misiniz? Söz gelecek ay öderim.”
“Komutanım ben de ruju denemek isterim, gerçi ben mat tercih ediyorum ama modaya da uymak lazım.”
“Yalnız ben pedin gece pedi olmasını anlayamadım. Gece operasyonu var da gizli bir mesaj mı verilmeye çalışılıyor?”
“Komutanım timin adını Yıkım yerine Hello Kitty Timi olarak mı değiştirsek acep? Gerçi YUNİKORN da kulağa havalı geliyor. Kararsız kaldım.”
Gaza gelen Şerif Ali bir anlığına başına gelecekleri unutarak masadaki tuzluğu kaptı ve telsiz gibi ağzına tuttu. “Alfa 3! Tüylü terliklerimizle pusuya geçtik. Maskeler yapıldı, dudaklar parlak... Beklemedeyiz...”
Bir asker sandalyesinden kaydı. Diğeri kaşığıyla birlikte düştü. Masanın altına kapanan... Yumruğunu ağzına dayayıp boğuk boğuk gülen... Omzunu ısıran...
Ama Tahir Yüzbaşı… çarpanı unufak edecek dümdüz bir DUVAR. Alnındaki damar öyle bir attı ki kantindeki herkes onun göz kapağının seğirdiğini bile gördü. Yumruğunu masaya vurmasıyla tüm sesler kesilirken sıradaki cümle ağzından fısıltı gibi ama mayın etkisinde çıktı.
“Ulan hepinizin Allah belasını versin be! ŞERİF ALİ! SENİNKİNİ BEN VERECEĞİM. HEM DE İKİ KERE!”
Tahir rüzgâr gibi yerinden kalktı. Çıkışa yürüdüğünde dişleri sıkmaktan kırılmak üzereydi. Hâlâ derin derin nefesler alarak hayatı sorgularken ağzının içinden fısıldadı.
“Ulan Barbi, yine yaptın yapacağını…”
⛓️💥🪽
Kapının menteşesi inatla direndi ama sonunda bir iniltiyle açıldı. Tahir Yüzbaşı, adımını konteynerin soğuk beton zeminine attı. Üzerindeki kamuflaj terle tozun kuruyup birbirine yapıştığı lekelerle kaplıydı. On yedi saat…
Aralıksız süren keşif, pusular ve iz sürme… Hepsi sonuçsuz. Ellerinden kaçırdıkları o teröristin gölgesi bile hâlâ gözlerinin önündeydi.
Kaskını bir hareketle çıkarıp kapının yanındaki çiviye astı. Omzunda asılı tüfeğin kayışını gevşetti. Silahı odanın yan duvarındaki metal rafın üzerine bırakırken namlu, paslı çeliğe tok bir sesle çarptı. Ardından hızlı bir hareketle kamuflaj parkasının fermuarını çektiğinde plastik dişler, sert ve tiz bir sesle birbirinden ayrıldı.
Omuzlarından sıyırıp ve kirli bölmesine ayırdı. İçinde siyah, termal bir içlik vardı. Göğsü hızlı ama derinden inip kalkan nefeslerle doluydu. Sadece yorgunluk değildi bu... Daha fazlasıydı. Bastırılmış öfke, hayal kırıklığı…
Kaşi denen o iti hala yakalayamamıştı.
Kimlik analizinden gelen sonuçlara göre son operasyondaki leşlerin içinden Kaşi çıkmamıştı. Bunun üzerine hemen yeni bir keşif operasyonu düzenlemiş, yaklaşık on yedi saat önce de operasyona start vermişti. Ancak buldukları tek şey o itlerin inleriydi. İnlerini bir güzel dağıtmış, bulabildikleri tüm mühimmatı imha etmişti ancak yetmezdi.
Kaşi denen o hain elebaşının kanını avuçlarına sürmeden Tahir Yüzbaşıya rahat nefes yoktu.
Ama önce karnını doyurması gerekiyordu. Belki sonra sağlam bir uyku, hiç fena olmazdı.
Dışarıda sabah uyanmaya başlamıştı. Nöbetçiler değişiyor, uzaktan köpeklerin havlama sesi geliyordu.
Ama bu konteynerin içinde sadece bir adam vardı. Yorgun. Aç. Sinirli. Ve henüz bitmemiş bir savaşın tam ortasında olan bir adam.
Odası dardı ancak onun düzen anlayışının yansıması gibiydi. Harita masası kenarlarına, kalemler ve işaretleyiciler simetrik olarak dizilmişti. Telsiz masanın tam ortasında, kolay erişilir ve güvenli bir yerde duruyordu. Duvarlardaki askeri planlar, pinlerle keskin bir düzen içinde sabitlenmişti.Arka köşede demir bir ranza konumlandırılmıştı. Üzerine serilmiş zeytin yeşili bir Nato battaniyesi, bir de annesinin ördüğü yün battaniye seriliydi. Temizlik yapmayı sevmezdi ama düzenliydi. Onun sınırları içinde hiçbir eşya rastgele bırakılamazdı.
Üzerindekileri çıkardı; yarısı içilmiş su şişesi, çamur lekeli bir dürbün ve bir çift eldiven; hepsini tek tek temizledi ve pencere dibindeki beyaz, çelik bir dolaba ilerledi. Üzerinde beyaz tebeşirle, Mühimmat - Girilmez, yazıyordu. Teçhizatın tümünü içerisine özenle yerleştirdi.
Rahatlamak için başını geriye yasladı. Boynundaki kaslar öyle gerilmişti ki, gevşetmek için başını iki yana esnettiğinde çene kemiğiyle ense kökünden tok bir çıtırtı duyuldu.
Ranzanın başucunun köşesinde portatif bir duş kabini vardı. Tahir ağır adımlarla oraya yöneldi. Ilık suyun altında terini, tozunu, yorgunluğunu yıkadı. Duşun sesi konteynerin metal duvarlarında yankılanırken toprağın kokusu hâlâ burnundaydı. Duştan çıkıp beline sardığı havluyla aynanın buharında yüzüne baktığında bir günlük kirli, kumral sakalları gözüne ilişti. Traşı bir sonraki görev saatine erteleyerek konteynerin ortasına döndüğünde masanın üzerinde çalan telefonunu gördü. Ekranında Devrem yazıyordu. Yüzünde hafif bir tebessüm belirdi, yorgunluğunun arasında bir dost sesi duymak iyi gelecekti.
“Devrem…” diye açtı telefonu.
“Devrem...” dedi Arslan’ın kısık, olgun ve tok sesi. “Oğlum... Hani senin operasyonlar sınır ötesiydi lan? Hangi ara Karadeniz’i işin içine kattın?
Tahir dudaklarına hafif bir gülümseme kondurdu ama ses tonu ciddiyetini bozmadı. “Sınır ötesiydi. Ama sınırın bu yakası da yangın yeriymiş... Haberiniz yokmuş belli ki.”
Arslan boğuk bir kahkaha attı. “Haberimiz yokmuş da şimdi oldu. Bir şey soracağım sana…” Bir anda duraksadı. Nefesini içine çektiğinde cümlesi boğazına düğümlendi. Arslan’ın dilinin ucunda ne olduğunu ikisi de biliyordu. “Bizim Babie, gerçekten orada mı?”
Tahir’in gözleri konteynerin metal tavanında bir noktaya kilitlendi. “Evet. Gerçekten burada.”
Birkaç gün önce, iki aylık sınır ötesi operasyonundan döndüğünde öğrenmişti Arslan. O sırada Tahir sesli bir ortamda olduğundan konuşma başladığı gibi son bulmuştu. Arslan sonrasında kız kardeşini aramayı istememişti ama... belki de bininci kez vazgeçmişti.
“Başını belaya sokuyor mu?”
Tahir gülümsedi. “Kimin? Benimkini mi, kendininkini mi?”
“Lan ciddi soruyorum! Düzgün duruyor mu, etliye sütlüye karışmadan?”
Tahir havluyu omzundan alıp ranzaya bıraktı, telefonu kulağına biraz daha bastırdı. “Sence? Geldiği gibi köyü karıştırdı. İlk hafta ortalığı inletmiş valizimi çaldınız diye, sonra hainlerin saldırısına uğramış sınıfı ama merak etme, duyduğum gibi uçtum yanına. Vardığımda kendi çözmüştü meseleyi de…sonraki günlerde ördüğü çoraplar doğrudan benim başıma geçti, orası ayrı dava.”
“Hah! Bildiğim Şehriye işte! Ulan var ya... Kız tek başına bir bölükle aynı etkiyi yaratır, diyordum. Haklı çıktım mı?”
Tahir’in alnındaki kaslar biraz gevşedi ama ciddiyetini bozmadı. “Valla benim bölük daha kolay yönetiliyor, haberin olsun.”
Arslan, “Kardeşim,” dedi içtenlikle. “Belki bunu senden istemeye hakkım yok ama…ne olursa olsun canımdır, gözün üstünde olsun.”
Tahir bir an bile düşünmedi. “Duymamış olayım. Başım gözüm üstüne.” Kısa bir sessizliğin ardından, “Şimdi ben de sana bir şey soracağım,” dedi.
Tahir'in dilinin ucunda ne olduğunu ikisi de biliyordu.
“Sormasan?”
“Kaçışın yok.”
“Gardımı aldım, gönder gelsin.”
Tahir ıssız bir soluk verirken, “Sence de çok uzamadı mı bu küslük?” diye sordu. “Bunca zaman geçti. Köprünün altından yığınla su aktı kardeşim.”
“Biliyorum.” Arslan’ın sesi değişti. Sanki boğazında yumru, ciğerinde diken vardı. “Ama bilmek yetmiyor. Ona döndüğüm sırtım benim de içimde taş gibi duruyor. Sana yaptığını, bin zorlukla da olsa hazmettim. Ya sonrası, devrem? Sancısı her geçen gün büyüyor.”
Tahir gözlerini sıkıca kapatıp başını iki yana salladı. Sanki Arslan karşısındaydı, gözünün içine bakıyordu. Anlıyordu... Çok iyi anlıyordu. Rakı masasının dibinde, o gece tek seferliğine açılan ama bir daha açılmayan o kara defteri ikisi de unutamamıştı.
“Sormadım farzet,” dedi Tahir.
“Farzedildi.” Arslan’ın sesine yarım yamalak bir tebessüm gizlendi. “Barbie’yle baş etmek, mayına basmaktan zor. Gerçi sen o mayına…” İç çekip duraksadı. “Allah’ım sana kolaylık versin.”
Tahir başını öne eğdi, gözleri yine bir noktaya sabitlendi. “Eyvallah, devrem. Eyvallah.”
Telefonun kapanmasıyla odanın içine yeniden sessizlik çöktü. Telefonu masaya bırakıp ayağa kalktı. Duvara yaslanmış çift kapılı giyinme dolabına yöneldi. Beyaz gömleğini aldı, hızlı ama muntazam şekilde düğmelemeye başladı. Ardından koyu renk pantolonunu çekti, kemerini ayarlarken, dolabın rafında gördüğü bir detay ellerinin hareketini durdurdu.
Pembe bir detay.
O gün arabada Melek’in topuklu ayakkabısından kopup düşen, fiyonk şeklinde bir ayakkabı bandıydı. Gözleri o bandın üzerinde kısılırken, elini uzattı, avucuna aldı.
Bant tüy gibi hafif ama bıraktığı his ağırdı.
Ula, dedi içinden. Ayakkabısının süs bile pembedur.
Ama sonra... zihninin karanlık köşesinden başka bir ses sızdı. Daha edepsiz. Daha arsız.
Bir anda arabanın içi gözünün önüne geldi. O kovalamaca, Melek’in hiç susmadan konuşan sesi ve eteğinin kayaya takılıp yırtıldığı o terleten an... Gözüne taş gibi çarpan o pembe iç çamaşırı... Sadece bir an ama fazlasıyla net.
Gözünün önüne düşen o görüntü göğsüne bir ateş topu bıraktığında dudaklarından bu kez boğuk bir, “Ula…” çıktı. İnce bacaklarının aksine kalçalarının fazlasıyla yuvarlak olduğunu düşününce göğsüne yayılan o sıcak basınçla istemsizce dişlerini sıktı.
“Bacakları da bembeyazdı hatunun.”
Dudakları serseri bir tebessümle kıvrılmak üzereyken az önce yaptığı konuşma kafasına balyoz gibi indi. Arslan sanki karşısındaymış gibi hemen duruşunu düzeltti. Bakışlarını kaçırdı.
“Seninin hayalini sikeyim Tahir!” diye söylendi sertçe. “Adam kardeşini sana emanet etti it! Sen kızın bacaklarını mı düşünüyorsun?”
Pembe detayı unutmayalım.
“Hay o pembe detayı…” demişti ki… Gerisini getiremedi. Derhal bandı bırakıp banyodan yeni çıkmış olmasına rağmen geri döndü ve yüzüne soğuk su çarptı. Konteynırdan çıktığında ise başka bir sınav kapının önünde bekliyordu Tahir’i.
Sınavın adı Güldane’ydi.
“Ana?” dedi şaşkınlıkla. Beklemiyordu. “Ne araysun bura?”
Güldane Hanım asılmaya pek meyilli olan suratını düşürdü. Yalnız da değildi. Yanında oğlu Dağhan ve çok sevdiği(!) gelini Nurcan vardı. “Geri gideyim istersen,” dedi alınmış sesiyle.
“Öyle mi dedim ana?” Tahir yaklaşıp annesinin elini öptü. Ağabeyi ve yengesiyle selamlaştı. “Beklemiyordum sadece. Alunma hemen Güldane Sultan!” dedi şiveyi iyice vurgulayarak. Güldane Hanım bunu pek severdi.
“Eh, alunmayayım madem,” dedi oğlunun kolunun altına girerken. “Seni özledim geldum. Korkayrum haber alamayınca.”
“Ah anacığım, haber gönderdum ya size. Operasyonda olacağum. Neye telaş yaptun sen? De hadi baa.”
Nurcan yazmasını tutarak, “Anani bilmey misun Tahir?” diye söylendi. “Tutturdi uşağımı göreceğum, deyi. Ha bizi de takti peşine…”
“Gelmeseydun!” dedi Gülhane Hanım ters ters. “Ben mi gel dedum saa? Dağhan’ımla birlikte gelirduk biz.”
Nurcan bunu bekliyormuş gibi kocasının koluna girip, “Bizim kocacığımla planımız vardı,” dedi. “İzin verseydun tabii…”
Dağhan ile Tahir göz göze geldi. Nasıl bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarını ikisi de biliyordu. Geçenki fiş olayından sonra karakolun ortasında bir de bu olayla anılmayı istemezdi Tahir. Dağhan ise bir gelin kaynana kavgası daha ayıramayacak kadar bıkmış hissediyordu.
Tahir, “Abi,” dedi.
Dağhan,” Kardeşum,” karşılığını verdi.
Aynı anda başlarını birkez indirip kaldırdıktan sonra Tahir annesinin, Dağhan da karısının koluna girdi. Girişe yakın olan kamelyalara doğru önlü arkalı yürümeye başladılar.
“Sen zayıfladun mu Tahir’im?” diye sordu Güldane Hanım. “Sankim bir süzülmüşsin. Eee… Bekar hayatı zordur tabiii. Ne yediğun belli... Ne içtiğun…”
Tahir başına geleceği birkez daha hissederek. “Anacığım,” dedi. “Gelma oralara da. İyiyim ben. Yemekler de gayet güzel. Bak…” Annesinin koluna dolanmış elini okşadı. “Burnunun dibine kadar geldum Gülhane Hanım, çamaşır işini de bedavaya getirdi akilli uşağun.”
Güldane Hanım kamelya bankına otururken önce kahkaha attı. Sonra kaşlarını kaldırarak ciddiyetini gösterdi. “Beni böyle tavlayamazsun Tahir! Ben gelin isterum. Gelin olarak kimi istediğimi da sen gaaayet iyi bileysun.”
Tahir, abisine baktı. Abisi kaşlarıyla birlikte ellerini de kaldırıp, “Ben karişmam,” dedi. “Anam kudurdi Tahir, getir da artık bir gelin. Ha dayadun otuza merdiveni. Ben de yiğen isteyim.”
Tahir son kalesinin da yıkıldığını hissettiğinde, “Kapa konuyi abi,” dedi. “Kapat yoksa benim devreler kısa devre yapacak.”
“Yapsun!” dedi Güldane Hanum isyan edercesine. “Ben gelin isterum. Gelin olarak da Sıla kizumu isterum. Bak, kıza evlenme teklifi ederken takacağın tek taşa kadar kendim aldum, gel yarın bitirelum bu işi.”
Tahir ağzının içinden küfürlü bir homurtu yuvarladı ama karşısındaki annesiydi, dışa vurmadı. “Ana, kaç kere söyleyeceğum. Bak…. Baa geliyler ha. Sıla benim bacumdur bacum!”
“Tövbe de! Fışkı yiyenin evladi! Sila’dan iyisini mi bulacaksun? Dua et eğlencede o kedi gözlü kariyla horon etmeni yanlış anlamamiş olsun.” İşaretparmağını kaldırıp gözlerini de kısarak oğluna salladı. “Ha o sari kariyla bir daha yanyana gel, onun o saçlarini elime dolayıp tüm meydanda sürüklemezsem baa da Güldane, demesinler.”
“Hiii!” dedi Nurcan telaşla. “Ne deysun ana! Yazuk değil mi kiza? Çıkmış gelmiş buralara gönülli. Elin nasıl varacak?”
“Benim uşağıma yazuk değil mi? Açtırmayın ağzımi söyletmeyin kötiyi. Dua edin şimdiye kadar kapi dışarı etmedum! Utanmadan çıkmış buralara kadar gelmiş…” diye söylendi başını sallayarak. “Edepsiz kari…”
Tahir göğsünün yandığını hissetti. Ama bu defa başka bir yanmaydı. Annesinin yanında durmak istemeyeceği kadar sinirlenmişti. Nurcan anladı, ayağa kalkıp kayınvalidesinin koluna girdi.
“Hadi anacığum, gel evimize gidelum. Şekerli bir kahve yapayım da o acı ağzın az tatlansun.”
“Ben diyeceğimi dedum.” Güldane ayaklanıp Tahir’in göğsüne elini koydu. “Ben gelin isterum. Torun isterum çifter çifter!”
Tahir içten içten sabır dilenirken, “Tamam anacığum,” dedi. “Gelinimi bulduğum gibi elini öpmeye getireceğum.”
“De haydi düşün önüme da!” dedi Dağhan sinirlenerek. “Uşağın işi gücü var getirdinuz bizi buraya kadar.” Nurcan’a dönüp gizlice göz kıptıktan sonra yeniden kaşlarını çattı. “Karnım da acıkti. Eve gidelum da yapın baa bir kuymak.”
Nurcan kocasının koluna giriyordu ki Güldane hanım önce davrandı. “Yaparum tabii uşağum. Yapmaz mıyum hiç? Hem de öyle bir kuymak yaparum ki…” Nurcan’a doğru yüzünü buruşturdu. “O kuymak diye yediklerin yanında hiç kalur.”
Anne oğul önden ilerlerken Nurcan elleri iki yana açıp, “Ula Tahir,” dedi. “Dikkat et de getirdiğin gelin sabır taşi olsun. Aksi halde kaynanasını boğdi, diye gazetelerin üçüncü sayfalarına kapak olur, ben saa deyim.” Gitmeden önce de yandan yandan gülüp, son sözlerini imayla söyledi. “Gerçi pek de sabırlı durmay ama… neysem.”
⛓️💥🪽
Gün yavaş yavaş öğlenin kollarına doğru eğiliyordu. Okuldan çıkıp eve doğru yürürken, köyün bu saatlerindeki sessizliğine her zamanki gibi hayran kalmıştım. Gündüz horozun tavuğa bağırdığı, çocukların birbirine çamur fırlattığı, teyzelerin pencere önlerinden güncel dedikodu yayını yaptığı o curcuna... İşte tam da bu saatlerde yerini uslu bir sükûnete bırakıyordu.
Okul yolunun iki yanı yeşilin binbir tonuna bürünmüş dağlarla çevriliydi. Upuzun çam ağaçları gökyüzüne doğru dimdik uzanmış, rüzgârla birlikte mırıl mırıl sesler çıkarıyordu. Dağların sırtı, güneşin olgun ışıklarıyla altın sarısına boyanmış; bulutlar da dağın eteklerine cilvelenerek yaslanmıştı.
Yürürken burnuma ıslak toprakla karışık reçine kokusu doluyordu. Kuş sesleri, rüzgârın ağaç yapraklarında yarattığı hışırtıyla karışıp bana yol arkadaşlığı ediyordu.
Arada bir karşı yamaçtan bir keçi meleşmesi geliyor ya da ihtiyar bir köy köpeği gelişine anlam veremediği traktöre havlıyordu.
Uzaktan, bacalardan ince ince dumanlar yükselirken o duman, sobanın üstünde kaynayan süt mısırın kokusunu, fırından yeni çıkmış ekmeğinin dumanını, közde demlenen çayın isini alıp burnuma kadar getiriyordu.
Vallahi şuursuzca komşunun balkonuna tırmansam, “Kız aç misun? Gel hele!” diyecek insanlar yaşıyordu bu köyde.
Omuzlarımda tatlı bir yorgunluk ama yüzümde gün boyu miniklerin şebekliklerinden kalan minicik bir tebessüm vardı. Tabii… bu sessizliği sevmemin bir diğer sebebi de; gün boyu kafamda çınlayan o uğultunun sonunda biraz sönmesiydi. Çünkü sınıfta kırk beş dakikalık ders, fiilen kırk beş dakika bağırtı demekti. Çarpım tablosu, mendil kapmaca, ‘Öğretmenum bak ne çizdim!’ nidaları... Hepsi beynimde ritim tutuyordu. İşte bu saatlerdeki sessizlik kulaklarım için derin bir nefesti. Herkes akşam yemeği hazırlığına giriştiğinden köy daha bir uysal oluyordu.
Akşam yemeği demişken… Benim evimde akşam yemeği namına çorba bile yoktu. Çünkü canım ciğerim, biricik ev arkadaşım Sıla yoktu. Olaylı eğlence akşamı eve dönerken teyzesi arayıp Trabzon’a geleceğini söylemişti. Gelme sebebi ise nişanının olmasıydı, buraya kadar sorun yoktu ama… derinlemesine dinleyince Sıla ile birlikte şok olmuştuk. Çünkü Sıla’nın kendisinden yalnızca iki yaş büyük olan teyzesi nişanlanacağı adamı ilk kez burada göreceğini de söylemişti.
Anlattığına göre; Tiktoktan tanışıp kısa bir süre kadar konuşmuş, sonra iki zeka küpü(!) baş başa verip nişanlamaya karar vermişti. Sıla ne kadar dil döktüyse de ikna edememişti teyzesini. Zaten kadın da sabahın altısında Mardin’den kalkıp Trabzon’da soluğu almıştı.
Canım Sıloşum teyzesini ikna edeceğim, diye sabahın köründe muhtarın tofaşına atlayıp ilçeye gitmişti ama sonra ne oldu? Aynı günün akşamı beni arayıp teyzesi için nişan alışverişine çıkacaklarını, bir hafta kadar damadın ailesinin evinde kalacaklarını, nişan günü mutlaka beni de aralarında görmek istediklerini söylemişti.
İşte bugün de gidişinin ikinci günüydü. Dün kahvaltıda peynir ekmek yemiştim, akşam yemeğinde de peynir ekmek yemiştim. Bu sabah da peynir ekmek yemiştim ama tüm bunlardan daha acıklısı; bu akşam peynir ekmek yiyemeyecektim.
Çünkü peynir de ekmek de bitmişti…
Karnım açlıkla guruldaya guruldaya eve girdim. Hemen ayıcıklı pijamalarımı giyip, üstüne de beyaz, pofuduk bir hırka geçirdim. Malum, Sıla yokken kimse benden soba yakmamı bekleyemezdi! Aksi gibi hava da iki gündür öyle soğuktu ki ellerim, ayaklarım buz tutmuştu. Yine de o odunluğa yaklaşmayı bir an bile düşünmemiştim. Asla. Asla! Ne odunluğu ayol? Ben alışveriş poşetini eşikten içeri taşırken bile yoruldum, diye iki saat sızlanırdım! Odun mu taşıyacaktım?
Ah ah… Babamın evinde sıcacık peteğin yanına sindiğimde bile ayaklarım ısınmazdı ki benim… Yine de o peteği özlemiyor değildim. Kombinlerimden taviz vermeyeceğim diye burada o kadar üşümüştüm ki eve döndüğümde önce peteğe sarılacaktım. Saçlarımı tepemde gelişigüzel bir ev topuzu yaptıktan sonra soğuktan kızaran ellerime üfledim. Rujumla birlikte gelen Hello Kitty’li maskemden çok memnun kalmıştım bu arada! En azından cildime hak ettiği mutluluğu vermiştim. Kendimi ödüllendirmek için hemen bir maske daha çıkardım kutusundan. Maskenin açıktı bıraktığı gözlerim ve ağzım dışında tüm yüzümü Hello Kitty’ler kaplamıştı. Gece yatarken bile sürecek kadar aşık olduğum, bebek poposu pembesi rujumu da sürmeyi ihmal etmedim.
Gerçi maskeyle rujumun uyumu tartışılırdı ama… O kısım çok da önemli değildi. Evde yalnız da olsam bakımlı olmak bir duruş, bir prensip meselesiydi benim için. Bu yüzden bu soğukta ayaklarımda yalnızca tüyden görünmeyen pembe terliklerim vardı. Ve o kadar şirindi kiiii! İyi ki almışım, diyordum her baktığımda! Ayrıca beklediğim bir kargom da olmadığından(!) muhtar da gelmeyeceğine göre kapım çalmayacaktı.
En azından mutfağa doğru yürürken öyle sanıyordum. Çünkü daha mutfağa adımımı bile atamadan kapı çaldı.
Ay Meloş… İster misin köylü kadınlardan biri mis gibi ekmek yapmış olsun, üzerine terayağını eritmiş, yanına sarma sarıp, bir de hamsilerile-
“Hemen susmazsan duvarları kemirmeye başlayacağım!” İç sesime ayar vererek tak diye kapıyı açtığımda şaşkınlıktan şak diye kalakaldım.
Çünkü gelen Tahir’di.
Rahatlıkla iki kişinin yaşayabileceği genişlikteki gövdesi beyaz gömlekli, uzun ve yapılı bacakları jilet gibi ütülenmiş koyu renk pantolonuyla sarılmış bir Tahir’di.
Biscolata reklamı çekiminden çıkmış da geçerken benim mütevazi eve uğramış gibi görünen bir Tahir’di.
“Tahir…” Ben aval aval ona bakarken o bana başka türlü baktı. Başka türlü derken… Karşısına aniden ayıcıklı pijama, çizgi film karakterli maske ve parlak rujla çıkan birine nasıl bakılırsa öyle…
Ruj mu? Maske mi? Hani bizzat onun kartıyla aldığım ruj ve maske mi?
Gerçeğin kafama dank etmesiyle yutkundum. Öğrenmiş miydi? Ay yoksa o yüzden mi buradaydı!
Tahir, ciddiyetin kitabını yazmış, kapağına da kendi fotoğrafını koymuş gibi karşımda dimdik duruyordu. Bakışları yüzümdeki maskeye uğradı, sonra dudaklarımdaki parlak ruja ve yine maskeye…Başını eğip pembe tüylerin sarıp sarmaladığı, pembe ojeli ayak parmaklarıma da baktığında suratı ifadesizdi ama... Yemin ederim ki ben o suratın altyazısını okuyordum. Kartından harcanan 39.999 TL’yi biliyordu. Biliyordu ve hesap sormaya gelmişti.
Ama sanki hiçbir şey olmamış gibi; sanki şu gömleğinin dikişleri kaslarının şiddetiyle can çekişmiyormuş gibi; sanki benim suratıma Hello Kitty’ler baskın yapmamış gibi; sanki kartını patlatmamışım gibi gayet ciddi, gayet sakin bir sesle, “Merhaba,” dedi.
Ne yapalım Meloşum? Önce maskeyi mi çıkaralım, rujumu mu silelim... yoksa direkt eve kaçıp sobanın içine mi saklanalım? Napalım!
“Melek...” Sesi… nasıl desem? Sanki aynı anda hem hâkim, hem savcı, hem icra memuru! “Bana söylemek istediğin bir şey var mı?”
Allahım yer yarılsaydı da Hello Kittiy’li maskemle, parlak pembiş rujumla, tüylü terliklerimle beraber içine girseydim…
“Şey…” dedim en cicişko sırıtışımla otuz iki dişimi birden göstererek. “Ne gibi mesela?”
Başını çevirdi, dudağının bir yanında hafif ima vardı ama eğleniyor muydu yoksa içten içe bir sinir harbi yaşıyordu da kendini mi fenliyordu anlamamıştım.
“Kırk bin şu an nerede, Melek?”
Yutkundum. Ama dilim damağıma yapıştı. ÖĞRENMİŞTİ. Valla da billa da öğrenmişti.
Gül Meloş! Bizi gülmek kurtarır aşkom!
Başımı omzuma yatırıp, dudaklarımda yapış yapış parlayan rujumla birlikte gülümsedim. “Şey. Kendileri şu an dudaklarımda, Tahir’ciğim.” Minnoş bir kedi yavrusu edasıyla kirpiklerimi kırpıştırdım. “Ayrıca kırk değil, 39 bin 999 Tl,” dedim işaretparmağımla havaya onay işareti çizerken.
“Anlıyorum. “ Başı değil ama bakışları bana döndü. Hala tepki yoktu. Hayır, kızmasını beklemek kızmasından daha korkunçtu! Çünkü adam bildiğin soğuk savaş diplomasisi yapıyordu. “Bir şeyi merak ediyorum. Seni 39 bin 999 Tl'de durduran ne oldu?” diye sordu. Kelimeleri öyle tek tek, öyle tartarak sordu ki... Ahirette hesap verirken daha az gerilirdim.
“Ya o mu ? AAHAHHAHHA,” diye beyin hücrelerim tatile çıkmış gibi gülerken elimi de şöyle bir savurdum. “Ne olacak canım, kart limitinin bitmesi…”
“Anlıyorum,” dedi birkez daha, aynı sakinlikle.
Mübarek asker değil psikolog destek hattı. Anlıyorum da anlıyorum. AMA BEN ANLAMIYORUM!
Film boyunca kendi halinde takılıp filmin sonunda herkesi kıtır kıtır doğrayan seri katiller gibisin şu an! Öldüreceksen öldür de kurtul…
“Hatam varsa düzelt,” diye devam etti. “Ben sanki o kartı sana… acil bir ihtiyacın olursa diye verdiğimi hatırlıyorum. ”
“Doğru hatırlıyorsun.”
“Ama ruj aldın?”
“Bebek poposu pembesi.”
Düzeltti. “Bebek poposu pembesi ruj aldın.”
“Sadece ruj değil.” İşaretparmağımı Seda Sayan gibi yüzüme çevirdim. “Maske de aldım gördüğün gibi. Yani... Şey... Cilt bakımı önemli,” dedim, sesim kuş cıvıltısı kıvamında. “Neme lazım... Kış ayları... Cildim kurak topraklar gibi çatlayıp çöle mi döneydi?”
Tahir ellerini cebine soktu. Bilek damarları belli... Öyle bir görüntü ki fotoğrafını çek, zoom yap, yakınlaştır, sonra biraz daha yakınlaştır… Yavaşça başını yana eğip, gözlerini şüpheyle kısarak sordu. “Sadece bu kadar mı?”
Yutkundum. Gözlerimle acil çıkış tabelası aradım. Ama yok. Evren de pek bana çalışmıyordu hani…
Ellerimle topuzumu düzelttim. Burnumu hafif çektim. “Aslında önce sadece ruj alacaktım. Ama şunun altını çizmek isterim ki stokta yalnız bir tane kalmıştı. Derken…Maske gözüme ilişti.” Başımı ayaklarıma eğip tüylü terliklerimi yerde salladım. “Baktım bu tatlışlar kenardan melül melül bakıyor, kıramadım…”
“Tatlışlar?” Terliklerime bakarken suratını mı ekşitti o?
Başımı salladım. “Hı hı.”
Bir adım attığında bir adım geri kaçtım ama onun adımı benimkinin yaklaşık üç katı olduğundan daha fazla yaklaştık. “Başka?” dedi. “Devam et.”
Nasıl söyleyeyim hijyenik ped aldığımı? Tamam, en büyük ihtiyaç oydu ve bundan utanacak bir kadın değildim ama şuanki konumumuzdan dolayı benim yerime kim olsa utanırdı. Biraz düşündükten sonra, “Bir şey,” diye harika, mantıklı bir cevap verdim.
Kaşlarını kaldırdı. “Nasıl bir şey?”
“Iıııı. Kanatlı bir şey?”
“Uçuyor mu?”
“Uçmuyor ama uçuruyor.”
Başını eğip, kırk beş numarayı gölgede bırakacak ayaklarını şöyle bir açtı. Eller hâlâ cepte... Adam nefes alırken göğüs kafesi o gömlekle birlikte ileri geri gidiyordu. Düğmeler desen dua ediyor; Ya Rab, kopmayayım da ne olursun!
Ve ben? Ben karşısında ayıcıklı pijamamla, suratımda Hello Kitty maskesi, dudağımda parlak bebek pembesi rujla ve hayatımın en yanlış zamanlamasıyla kapının önünde öylece duruyorum.
“Son bir soru,” dedi. “Üç parça zımbırtıya o parayı verirken ne düşündün?”
Derin bir nefes alıp gururla cevap verdim. “Bana ne kadar yakışacaklarını…” Dudaklarımı büzüp gözlerimi kapattıktan sonra da özgüven patlamasıyla sordum. “Ama... Çok yakışmamış mıııı?”
Tahir’in bakışları refleks olarak dudaklarıma değdiğinde derhal geri çekip gözlerini kapattı. Ağzının içinden bir şeyler homurdandı. Tam çözemedim ama La Havle ile başlıyordu galiba.
Başını sağa sola sallarken dudağının kenarında küçücük bir gülümsemeye yakaladım ama burnundan öyle bir nefes verdi ki sanırsın bacası tıkanmış soba...
“Var ya kızım, Allah beni seninle imtihan ediyor. Kesin bilgi.”
Buyurun cenaze namazına…Yine başladık. Yine başına bela olduğumu ima etti. Ben de geri duracak değildim. Derhal kollarımı dirseğimden kırıp, gövdemi biraz geriye atıp, “AMAN BEEE!” diye öyle bir çifkefleştim ki, sesim karşıki dağlarda üç kez yankılandı. Kartal yuvasındaki kartallar bile kanadını çırptı “Yedik sanki kartını! Ben o parayı sana ödeyecektim bir kere! Hâlâ da ödeyeceğim! Bir döneyim, takır takır ödeyeceğim! Hatta faiziyle!”
Bana dönen yüzünde nihayet bir ifade vardı. Zira şakakları gerilmiş, kaşları da yerinde durmayarak onlara eşlik etmişti. “Ne dedun? Senden para mi istedum ula?” diye şiveye bir bağladı ki önce bir donakaldım. “Ayrica söylemeden geçmeyim, sen kocanın ocağına incir ağacı dikersun. Kırk binlik ruj mi olur!”
Burnumu havaya diktim. “Bırak da onu kocam düşürsün!”
“BAŞLATMA ULA KOCANA!” diye bir kükredi ki öküz.
Korkudan birkaç adım geri gitmek zorunda kaldım. Resmen şu an evin içinden konuşuyordum. Bu beni durdurmadı tabii. Kollarımı birbirine bağlayıp, “Senden daha kalıplı bir koca bulayım da seni bir güzel dövsün!” diye çıkıştım.
Bir an durdu. Yavaşça yönünü tamamen bana çevirdi. Önce başını eğdi, altındaki o dağlar kadar geniş gövdesine baktı, sonra yine bana. Kaşının birini kaldırarak, “Benden daha kalıplı deysun ha?” diye sordu.
“Aynen öyle deyrum!” dedim ama içimden geçen de tam olarak şöyle; Yani… Belki… Olabilir mi? Ama yok. Onun daha büyüğü fantastik filmlerde genetiğiyle oynanmış mutant gorillerdir herhalde.
Bir an sessizlik oldu. Sonra gözlerini daha başka kısarak, “Bok bulursun!” diye yapıştırdı cevabını.
“Ayyy dambıl yutmuş kas yığını!” diye viyakladım. Ama bu sefer içten, gönülden… Sonra da dilimi çıkardım. Oh! Dünya varmış!
Kaşlarını düşürüp baktı. Vallahi az önce bahsettiğim gorillere bakar gibi baktı hem de. Parmak uçlarıyla kendi gövdesini işaret ederek, “Sen baa dil mi çıkardun?” diye sordu.
Ellerimi bel boşluğuma dayadım. Mahalledeki şirret, kavgacı kadını moduna balıklama geçiş yapmıştım ki bu huyumu da tamamen annemden almıştım. Normal zamanlarda ne kadar süzüm süzüm süzülse de kavga esnasında babama kök söktürürdü. Eh, bir yerde ben de annemin kızıydım. “Aynen öyle asker!” dedim. “Saa dil çıkardum!”
“Yapma taklidimi ula!” Anından yükseldi ayı.
“Ula senin anandır!”
“Kariştirma anamı!”
“Sen de bağırma bana!”
“BAĞIRMAYRUM SAA!”
“BAĞIRIYORSUN BANA!”
“BAĞIRMAYRUM!” Bir adım attı ama adımının eşiğe denk gelmesiyle sınırı aşmış gibi geri çekildi.
“BA ĞI RI YOR SUN!”
“DEĞİL!”
“DEĞİLSE NİYE TAVANDAKİ SİNEK KORKUDAN ÖLÜP AYAKLARIMIN DİBİNE DÜŞTÜ AZ ÖNCE!”
Kolunu kapı pervazına yaslarken gömleğinin yakasını gevşetti. “Eceli gelmiş, ne yapalum?”
Ben de elimle sineğin düşen hayali cenazesine işaret ettim. “Haa tabii... Sen bağırınca tüm mahlukat Hakk’a yürür zaten di mi!”
“Ula seni...” diyerek gerisini ağzının içinden homurdanarak getirdi. “Sana ne diyeyim onu da bilmeyrum şimdi!”
Avuçlarımı iki yana açtım. “Heee... Bak görüyor musun? Düşünme kapasiten de benimle sınırlı.”
Başıyla nefret ettiği birini gösterirmiş gibi, “Git şikayet et bulacağun kocaya,” dedi. Omuzlarını kabarttığında avuçlarını birbirine sürtmesi dikkatimi çekti. “Bul da göreyim...”
“Vardır illa...” diye nazlı nazlı omuz silktim.
Gözbebekleri hızlıca büyüdü. Başını yana eğdi. Bakışları deliciydi ama dudaklarına belli belirsiz bir gülümseme yayıllıyordu hızla. “Varsa getir hele, bakalum...”
“Getiririm,” dedim ayaklarımı yere vurup başımı dikleştirerek. “Ne sandın?”
“Beklerum. Bakalım boyu kaç, kilosu kaç, yürek ölçüsi ne,” diye saymaya başladığında boynundaki damarlardan bir kaçı şişip şişip indi.
“Hepsi de gayet yerinde olur, merak etme,” dedim ters ters. Aşka olan inancımı çoktan kaybettiğimi onunla tam da şu an paylaşacak değildim. “Özellikle de pazuları…”
“Pazuları ha?”
“Evet pazuları.”
“Kapılardan geçemey?”
“Aynen öyle.”
Çenesini parmaklarının arasında çevirirken yine homurdandı ama bu defa onu duydum. “Getir bakalum o mu kapılardan geçey yoksa kapılar mı ona geçey.”
Sonra bana döndü, kapı girişindeki varlığıma tepeden tırnağa bakıp, “Ula…” dedi. “Sen beni var ya... Ya deli edecen... Ya da...” dedi, cümleyi bitiremeden avucuyla ense kökünü sıktı. Sonra da tek kelime etmeden kurşun izlerinin uğramadığı yeri kalmamış üstü açık arazi arabasına binip gitti.
*
“Domates yok, peynir yok… Reçel kavanozunu da açamadım. Kırsam? Yok, o zaman hepsi ziyan olur. Ayrıca içine cam kaçarsa yine yiyemem. Zaten açım bir de üstüne hastanelik olmaya hiç niyetim yok.”
Of! Sıla bir haftalığına evden gitmişti ve daha ikinci gününde midem operaya dönmüş, açlıktan bağıra bağıra bağıra dramatik şarkılar söylüyordu.
Keşke Sıloşum, “Eve de alışveriş yapamadık, istersen muhtardan biraz erzak rica edelim, dönüşte pazara çıkarız,” dediğinde ağzımı yaya yaya, “Ben başımın çaresine bakarım, merak etme yiaa,” demeseydim.
Ekmek bile yoktu! Ki ben karbonhidrat aşığı bir insan evladıydım. Ekmeksiz sofradan kalkmam mümkün değildi. Doymazdım bir kere… Yoğurtlu makarnayı bile yoğurduna ekmek bana bana yerdim. Hele akşamdan kahvaltıya kalmış soslu soğuk kızartma…. Sırf fazla ekmek yediğim için annemden azar işittiğim, fazladan iki saat spor yaptığım günler olurdu. Şimdi ise okuldan geleli saatler olmuş, neredeyse yatma vaktim gelmesine rağmen ağzıma lokma koymamıştım.
Derken dolabın gözündeki yumurtalar bana göz kırptı. Dolaptaki tek şeydi o iki yumurta.
Sakın Meloş! Biz de onları pişirecek yetenek yok… Sakın!
Omuz silktim. “Hiç de bile!”
Yani… Tamam, ben de mutfakta başarılı olduğumu düşünmüyordum ama böyle bir durumda da iki yumurta kırıp başımın çaresine bakabilirdim herhalde?
Derin bir nefes aldım. Tavayı çıkardım. Tüpü yakıp yağ koydum. Ay bu arada iyi ki tüpü yakarken Sıla’yı izlemiştim, yoksa daha bu aşamada elenektim ve ‘Zavallı köy öğretmeni yumurta kırıp aç karnını doyurmaya çalışırken kendini havaya uçurdu,’ haberlerinin başrolü olacaktım.
“Hepinize buradan selamlar. Bugün sizler için dibi yanmış, üstü çiğ kalmış, halk arasında felaket, diye bilinen özel bir tarif hazırlıyorum,” diye mırıldandım kendi kendime. Sonra başımı omzuma devirdim, dudaklarımı uzattım ve sanki karşımda kamera varmış gibi poz verdim. Bence herkes yalnızken böyle şeyler yapardı.
Yumurtaları dolaptan alırken muhteşem bir sonuç beklemiyordum kendimden ama en azından aç karnımı doyurabileceğimi umuyordum.
Yumurtayı iki parmağımla tuttum. Mutlu, mesut, özgüven tavan... Şöyle nazikçe dokundurdum tezgaha. Çat! Eee, ne oldu şimdi? Kabuğu zerre kırılmadı! Yumurta resmen yüzüme gülüp, “Kırılmadım ki nabeeer!” diye alay etti benimle.
“Sana nazik davrananda kabahat! Kıracağım ulan seni!”
Bir daha vurdum... Yok! Sanki tavuk bunu yumurtlamamış, resmen beton dökmüş!
Son çara tezgâhı bıraktım, kâseye vurmaya karar verdim. Sonuçta kâsede çırpmayı planlıyordum, direkt kâsenin içine vurarak kırmam çok mantıklıydı. Yumurtayı avucuma hapsedip, hadi bu defa inşallah, diyerek kaseye bir yapıştırdım.
Ne mi oldu?
Beyazı kaseye, sarısı elime, kabuğu da... saçlarıma yapıştı!
Çiğ yumurta kokusundan oldum olası nefret ederdim ve şu an saçlarımdan çipçiğ yumurta damlıyordu. Ayyy kusacağım galiba öğ öğğ! Iyyyy!
“Ay n’olur kusmayayım zaten midemde çıkaracağım bir şey yok!”
Sinirden burnumu çekip, gözlerim dolmuş halde homurdanmaya başladım ama pes etmek yok! İkinci yumurtaya geçtim. Bu sefer ne çok kaba ne de nazik; tam kararında davranacaktım. Sonuçta eyelinerını tek hamlede taşırmadan çeken kadındım ben. Bir yumurta mı kıramayacaktım? Heh heyt!
Daha derin bir nefes eşliğinde gözlerimi kıstım, nişan aldım ve… Allahım kırıldı! Şükürler olsun. Gerçi kabuğunun parçaları içine düşmüştü ama olsun, uzun tırnaklarım sayesinde onları da ayıklayıverdim. Benden başka kimse yemeyeceği için sorun olmazdı sonuçta.
Yumurtayı güzelce çatalla çırptım. Tavaya dökeyim dedim ama kızmış yağ COSSS! diye bağırınca yanmamak için geri çekilip kolumu sonuna kadar uzattım. E haliyle yumurtanın yarısı tavaya, diğer yarısı da yere döküldü ama...Ona da neyse.
“Yes be! İşte bu kızım!”
Başarmanın sevinciyle saçlarımı öyle savurdum ki şu havam Danilo Şef’te bile yoktur. “Hadi bakalım, piş şimdi uslu uslu.”
Gözlerimi yumurtaya dikip pişmesi için psikolojik baskı yaparken karıştırmanın iyi bir fikir olacağını düşünerek tahta kaşığa uzanayım demiştim ki ayağım yerle bir kavgaya girişti. Ayol bildiğin kayıyorum ben!
Yere sıçrayan yumurtanın üzerinde resmen paten yaparken tezgaha tutunmaya çalıştım. Düşmeyeyim diye savurduğum elimin tavaya çarpmasıyla tava tüpün üzerinden bir uçtu, havada süzüldü ve tava bir yana… içindeki yumurta başka bir yana savruldu.
Başka bir yana derken, bir çift postalın üstüne. Hı?
Dizlerimin üzerine düştüğüm yerden bakışlarımı yavaşça yukarı çıkardım. Postal... Üzerinde kamuflajlı iki uzun bacak sonrası… Analar neler doğuruyor temalı bir gövde ve… Tahir! Mutfağın kapısında durmuş bana bakıyordu.
O postallar ki bir zamanlar karnımı doyuracağımı sandığım, şimdi ise hayallerimden cenazesinin kaldırıldığı kutsal yumurtayı ağırlıyordu!
Tahir’in surat ifadesi ise tamamen donuktu ama gözleri... Cidden mi, der gibi bakıyordu. Üstelik kaşlarından biri de hafif yukarıda….
Ben ona baktım, o bana…
“Açlıktan öleydim de şu manzarayı görmeyeydim...” diye fısıldarken elindeki şeffaf poşet dikkatimi çekti. İçinden bazlama, tarhana ve birkaç şey daha görünüyordu.
Tarhana mı? Bazlama da kocamandı. Açlıktan gözüm dönmüşken evren bana resmen kocaman beyaz bir ışık yakmıştı.
Ama Tahir bana doğru eğilip kaşlarını çatınca, o ışık bir anda söndü tabii. "Ne yapıyorsun sen yerde?”
“Horon ediyorum!” diye çemkirdim başıma gelenlerin suçlusu oymuş gibi. “Düştüm işte, görmüyor musun? Hem sen eve nasıl girdin? Kapıyı çaldığını duymadım?”
“Duyamazsın çünkü ardına kadar açık unutmuşsun. Şimdi neden yerde olduğunu söyleyecek misin?”
Başımı küskün küskün çevirdim. “Hiç... Yumurtayı kırmaya çalışıyordum...” dedim sinirle. Sonra da üstüne düştüğüm çiğ yumurtayı gösterdim. Birkez daha Iyyy! “Ama... O beni kırdı.”
Başını hafifçe çevirerek güldü. “Maşallah, elinden de hiçbir iş gelmiyor.”
Tam oldukça yüksek bir sesle KOMİK Mİ(!) diye soracakken elini uzattı. “Gel bakalım, önce kaldıralım seni.”
Çatık kaşlarımla birlikte başımı sallarken dudaklarımı büzülmemesi için zor tutuyordum. “Tamam hadi kaldıralım beni.”
Ayaklarımın üzerine kadar doğrulduğumda elimi bıraktı ama ayağımın altı yağ gibi kayıyordu hâlâ… Yine yere yapışacağım diye beklerken koltuk altımdan kavradı. Üst raftan kitap alıyormuş gibi bedenimi kaldırıp mutfağın temiz bir köşesine bıraktıktan sonra, “Aç mısın?” diye sordu.
Aç mıyım? AÇ MIYIM?
Şu an midemin gurultusunu Van’dan duyarlar yüzbaşıcığım.
Ama benim gurur maşallah Himalaya Dağları… “Yoo... Yani... Azıcık...”
Tam da o an haysiyetsiz midem gurul gurul guruldamasın mı?
Yüzbaşına rezil olmak bizde alışkanlık yaptı Meloşum…
Öfkeyle topuğumu yere vururken yumruklarımı sıktım. “Ya sen benim aç olduğumu nerden anlıyorsun her defasında? Mideme dedektör mü taktırdın be adam?”
Bu defa gözlerimin içine baka baka güldü, ayı. Sonra tek kelime etmeden, ağır adımlarla geldi ve elindeki poşeti tezgâha koydu. Üzerindeki askeri parkasını yavaşça çıkardı, yarım kollu haki tişörtü ortaya çıktı. Üniformasının sol kolunda jandarma arması, sağ kolunda ise yıpranmış bir tim flaması vardı. Sol omzunun hemen üstünde kan grubu, altına küçük harflerle yazılmış JÖH harfleri duruyordu.
Telsizini belinden çıkarıp tezgâha bıraktı, silahı hâlâ palaskasına asılıydı. Lavabonun başına geçtiğinde tezgahı kısa sürede bal dök yala yaptıktan sonra yıkadığı tavayı aldı. Ocağı açtı. Tüm bunları yaparken ağzım açık izledim tabii… O koca cüssesiyle mutfağın tamamını doldurmuştu. Saatler önce sivilken kökleri belli olan sakalları artık yoktu, tamamen sinek kaydı traşla giymişti sabun kokulu üniformasını.
Poşetten tarhana kavanozunu çıkarıp ağzını açtığında, “Tarhana mı yapacaksın?” diye sordum. “Ağır kokuyor o sanki ya… Hiç de içmedim.”
Dönüp kısa bir an için bana baktığında gözlerinden ne olduğunu bilmediğim kısa bir anlam geçti. “He, tarhana yapacağum,” dedi sertçe. “Yoksa ha bu evi yakacaksun, bizim karakol da nasibini alacak.”
Yine şiveli konuştu. Ama sinirli de değildi ki… Sinirli miydi?
Duyguları ne bilmiyorum ama bir şey itiraf etmeliydim ki şiveli konuşurken başka bir havası oluyordu. O güçlü, sert görüntüsüne tatlı bir aura ekliyordu ve benim sadece durup izleyesim geliyordu.
Ama bir dakika… Galiba kötü bir şey söylemişti. Ay... Bu adam!
“Senden bana yemek yapmanı isteyen mi oldu?” Kollarımı bağlayıp üzerime yapışan o baş hareketiyle saçımı geriye savurdum.
“Sadece senin için mi yapacağum? Ben de açım da, on yedi saatlik operasyondan döndüm. Bir de üstüne cadinin biri geldi baa çatti, iştah miştah bırakmadi. ”
“Ben miyim o cadı?”
“Acaba kimdur?” diye söylenerek yağı koydu. Biraz salçayla kavurarak tarhana ekledi. Onu da kavurdu. Üzerine göz kararı su eklerken tüfek kullanıyor kadar usta görünüyordu.
Ayrıca… Bir insan, tarhana yaparken nasıl bu kadar karizmatik olabilir?
Tarhanayı kaynamaya bırakıp tahtayı ve bıçağı aldı. Poşetten iki pembe domates çıkarıp yıkadı. Kendisinin doğrayacağını düşünürken bıçağı tezgâhın üzerine koydu. “Sen de yardım edeceksun,” dedi askerine emir veriyormuş gibi. “Domatesler ellerinden öper, öğretmen hanım.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Ben mi?”
“Evet, sen?”
Bıçağa baktım. Ne olur bana dokunma, der gibi bakıyordu keskin ve tırtıklı ucu.
“Ben... Şey... Belki de... Yani... Kendin doğrasan?” diye kekeliyordum ki ansızın kolumdan tutup beni tahtanın başına çekti ve bıçağı elime tutuşturdu. Avucunun içi, avucumun üzerine kapandığında şaşkınlıktan dudaklarım aralandı.Tahir tam arkamdaydı. Beklemiyordum. Hiç beklemiyordum.
Sırtım usulca ama kaçamayacak kadar kesin bir şekilde hatlı ve geniş göğsüne yaslandı. Kolları iki yanımdan omuzlarımı sarar gibi uzandı. Omuzları ise benim üst gövdemi büyük ölçüde çevrelemişti. Aramızda yarım adımdan fazlası yoktu, bedenlerimiz değilse bile kamuflajı ile pijamam temas halindeydi.
Öncelikle Bismillahirrahmanirrahim.
Avuçlarının içiyle ellerimi öyle geniş sarmıştı ki bıçağın soğukluğu avuçlarımda onun sıcaklığıyla karışıyordu. Parmak köklerindeki nasırları elimin ince derisinde tüm ayrıntılarıyla hissediyordum. Yönlendirmesi ile bıçağı domatesin üzerine yerleştirdiğimiz an nabzımın ritmi hızlandı. Bizzat bana öğretmeye niyetliydi. Ve galiba, kalbimin göğüs kafesime daha sert vurmasının sebebi de buydu.
“Bak,” dedi. Sesi daha kısık. Daha içeriden. Daha... Dokunur gibi. Nefesi kulağımın kenarında dolaşıp sanki orada kalmak istercesine gezinirken sesinin titreşimi boynumun en savunmasız yerine kazındı. “Elini bıçağa yakin tutarsan kesersin, yazık olur o zarif parmaklara.”
Bıçağı daha sıkı kavramam için avucunun içiyle elime bastırdı. O baskıyla birlikte kollarının arasında kilitlenmiş gibiydim. Kaçamıyordum. Kaçmak ister miydim? Cevabı kesin bir hayırdı. Başlattığı yakınlığımızın hoşuma gitmediğini söyleyemezdim. İçimdeki sıcaklık bir yana, tarifsiz şekilde güvende hissediyordum. Bakışlarımı tahtaya sabitlemeye çalışırken... Üniformasının sert kumaşı tenimde kıpırdadı. Her deviniminde bedeninden yayılan sert rüzgârı daha net hissediyordum. Arada bir de başımı çevirip tişörtünün aralığından, zincir dövmesinin yanındaki ufak melek kanadının hâlâ orada olup olmadığını görmeye çalışıyordum.
O gün gördüğüm sadece zincir dövmesiydi. Ya melek kanadı? Onu görememiştim. Hâlâ orada mıydı? Hâlâ adımı göğsünde taşıyor muydu? O günden beri zihnimin arka odalarında sürekli bunu düşünüp duruyordum.
“Bak... Şöyle tutacaksın.” Nefesim vücudumda dolaşmayı unuttu sanki. Sanki ciğerlerim onun sesine alan açmak için tamamen boşaldı. “Parmakların böyle... İçeri doğru…” Bir dilim kestik birlikte, sonra bir dilim daha. “Anladun mi?”
Bana mı diyor, bıçağa mı? Yok canım, bıçağa anladın mı diye sormaz herhalde. Galiba bana diyor.
“Hı hı,” dedim, sesim cılız, neredeyse fısıltı kadar... Sonra sadece bir şey söylemiş olmak için, “Sen hep böyle... Üniformayla mutfağa mı girersin?” diye sordum.
Başını hafif yana eğip gülümsediğinde onu daha yakında hissettim ama başımı çevirip yüzüne bakamadım. “Sen de boyle yumurtayi hep yere mi kurarsun?”
Bozuldum. Çekilmek istedim ama elimi bırakmadı. Kollarının arasına bir çiviyle çakılmış gibiydim. Oysa kaçarak bu duruma bir son verebilirdim. Sadece bırakmasını söylemek için başımı ona çevirdiğimde burun buruna geldik. Ve bu yakınlık birlikte dudaklarındaki oyunbaz gülümseme buharlaşıp uçtu.
Göz bebeklerinde parlayan yıldızlar belirdiğinde o kızıl kahve gözleri gözlerimden sekip dudaklarıma kaydı. Bu defa refleks olarak değil, bilinçliydi. Adem elması boğazında sertçe hareket etti. Yetmedi. Tekrar yutkundu. “Aldığin ruj bu midur?” diye sordu boğazından gelen, derin bir sesle. Dudaklarının kenarı neredeyse görünmeyecek kadar minik ama deli gibi vurucu bir kıvrımla yukarı kalktı. Ve gözleri, hâlâ dudaklarımdaydı. “Yakişmiş."
Gözleri o kadar ağır, derin ve düşünceli bakıyordu ki dudaklarımın karıncalanmaya başladığını hissettim.
Ayyy Meloş gelir mi bir 39 bin 999 Tl’lik öpücük?
O dudaklarıma bakar da ben durur muyum? Ben de baktım.
Üst dudağı tam erkek adam havasında; sert, düzgün ve kibarca kavisli. Ama asıl felaket alt dudağıydı… Aman Allahım! Dolgun ama abartısız. Nasırlı avuçlarının aksine dudakları pürüzsüz, yumuşacık görünüyordu. Böyle sanki biri dudak balmını icat etmeden önce Tahir’in dudağını referans almıştı. Konuşurken ağzından söz değil, baklava dökülüyormuş gibi duran dudaklardan... Allah’ın bir lütfu resmen.
Ve ben... büyük ihtimalle biraz fazla iç geçirdim. "Güzelmiş dudakları…”
Bakışlarımız aynı anda yukarı kalktı. Göz göze geldik. Bir saniyelik sessizlik... Ve sonra...
Bir dakika. Ben bunu dışımdan mı söyleMİŞTİM?
AY NAYN!
Sessiz düşünce ayarlarım bozulmuş olmalıydı. Bu yüzden az önce ballandıra ballandıra baktığım dudakları şimdi çarpık bir sırıtmayla yukarı kıvrılmıştı. Ne ukala bir kıvrılma…
“Ben bayılacağım ama... AÇLIKTAN!” deyip bir ceylan çevikliğiyle eğilerek çıktım etki alanından. Ceylan değil gerçi, daha çok panikleyen sincap gibi kaçtım ama neyse…
Şükürler olsun ki o da bu defa insafa geldi, peşimden laf falan atmadı. Hemen toparlandık. Ben hızlıca temizlenip sofrayı hazırladım, o da sobayı yaktı. Kısa sürede içerisi sıcacık oldu. Sobanın çıtırtısı, çıra kokusu, üstüne bir de tarhananın o ekşimsi buğusu…İki kişiden fazlasını istemeyen ufak masa; beyaz örtü üstündeki kaselerde sıcacık tarhana, yanında parlak domatesler; üzerlerinde kırmızı pul biber ile zeytinyağının ışıltısı ve taze mısır ekmeği duruyordu.
Sobayı yakmasaydı bile… içerisi sıcacık olurdu.
Masaya oturduk. Aslında başta yemeğe birlikte başlamıştık ama öyle iştahlı yedim ki ilk üç dakika hiç nefes almamış olabilirdim. Başta burun kıvırdığım tarhana… Yok böyle bir lezzet! Hele içine bazlama doğrayınca… of! En son yarım mısır ekmeğini ağzıma tıkmaya çalışırken başımı kaldırdım. Tahir tam karşımda oturuyordu. Gayet medeni bir şekilde, normal insan evladı gibi ağzındaki lokmayı çiğniyordu. Buraya kadar sorun yoktu. Sorun olan, aynı anda beni izliyor olmasıydı. Ben utanarak elimin tersiyle ağzımı silerken gözlerini üzerimden çekmeden sakince suyunu yudumladı. O kadar sakindi ki... sanki her gün bir kadın onun dudaklarına iç geçirip sonra da panikleyerek yarım ekmek yutmuş gibi davranıyordu.
Dayanamadım. “Ne bakıyorsun?” dedim, ağzımdaki ekmekle birlikte. Tabii bu cümle olması gerekenden biraz bozuk çıktı çünkü ağzımda karbonhidratla dolu bir dünya vardı. Yani daha çok, “Nbkaaokuyoon?” gibi bir şey oldu.
Tahir kaşığını yavaşça tabağa bıraktı. Başını yana eğdi. Gözlerinde bir parça parıltı geldi ve orada kaldı. “Bir tabak daha ister misin?”
“Hı?” Başıyla önümdeki boş çorba kâsesini işaret ettiğinde, “İsterim,” dedim. Tahir kasemi alıp mutfağa gittiğinde düşündüm; neden bu yaşıma kadar bir kişi bile tarhana, zeytinyağlı domates ve mısır ekmeğinin birbirine bu kadar yakıştığını söylememişti!
Önüme bıraktığı çorbadan ikinci kaşığı alırken, “Merak ettiğin kadar var mıymış?” sorusuyla başımı kaldırdım. “Anlamadım,” dedim.
Ayağa kalktı. Pencerenin yanına gidip camı yarım şekilde açtı. Cebinden bir sigara dalı çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirip yaktıktan sonra dumanı yavaşça içine çekti. “Tarhanayı merak ettiğini söylemiştin.”
Önce anlamadım ama sonra… Yıllar önce ondan aldığım başka bir sözdü bu. Bana tarhana içirmesini istemiştim. Ve hiç haberim olmadan yine sözünü tutmuştu. Parmaklarımın arasındaki kaşığı çorbanın içinde gezdirirken, “Güzelmiş,” dedim. “İçtiğim en güzel çorba.”
Bakışları dışarıdaydı. Sigarasını içerken karanlığın ortasında, yamaçlardaki karla parlayan dağları izliyordu. Dilemeye çalıştığım iki özrü de görmezden gelmişti ama… buradaydı. Yanımdaydı. Benim için çorba pişirmişti. Sobayı yakmıştı. Beni doyurmuş ve ısıtmıştı. “Tahir ben…”
“Şimdi değil.”
“Ama konuş-”
“Melek,” dedi biten sigarasının ardından bir tane daha yakarken. Sesi sabırlıydı. “Şimdi değil da kızım.”
Şimdi değil. Ya ne zaman? O gün, eğlencede masanın örtüsü bir asker tarafından açıldığında beni o askere teslim etmişti. Tek bir saniye daha görmemiştim. O masanın altında konuştuğumuz ne varsa orada kalmıştı. Eskiyi konuşmak istemiyordu. Artık bunu anlamıştım. Onu zorlayamazdım ama içimdeki bu kırgınlık… Beni bir türlü rahat bırakmıyordu. Çorbadan bir kaşık daha almadan sandalyede dönüp yönümü tamamen ona çevirdim.
“Madem bizi konuşamıyoruz. O zaman başkalarını konuşalım.”
Sigarası dudaklarının arasındayken dağları izleyen kahve gözleri yavaşça üzerime çevrildi. “Seni dinliyorum.”
“Sıla’nın Serhan’a aşık olduğunu biliyor musun?”
Şaşırmadı. Biliyordu.
“Ya Serhan’ın da Sıla’ya aşık olduğunu söylesem?” dediğimde kaşları çatıldı. İşte bunu bilmiyordu.
“Kaynağın sağlam mı?”
Başımı salladım. Söylemesi zordu ama söylemek zorundaydım. Bu konuda bana yardım edecek en doğru kişi Tahir’di. “Kaynağım… Güldane Teyze.”
Sigarası dudaklarının arasında donup kaldı. Beklemiyordu. “Anan mı?”
“Evet,” dedim çekinerek. “Ağzından duydum. Serhan’ın Sıla’ya ilgisini ilk o fark etmiş. Hemen Serhan’ı köşeye çekip ben Sıla’yı oğluma…”
Gerisini söylememe müsaade etmeden gözlerini öfke gerilmesiyle kapattı. “Ana…” dedi hırıltıyla. “AH ANA!”
Yavaşça ayağa kalktım. Kötü hissetmiştim. Bir yerde ona annesini kötülüyor gibi görünebilirdim ama bilmeliydi. Çünkü benim de içimi kemiren bir soru vardı. “Tahir…” Yürüyüp arkasında durdum. “Sen ve Sıla-”
“Yok öyle bir şey,” dedi kestirip atan bir sesle. “O kıza hiç o gözle bakmadım. Annem kendi kendine gelin güvey oldu. Bin kere de söyledim olmaz diye ama…” Bana döndüğünde dişleri sıkılı hâldeydi. “Yani aralarına giren anammış? Öyle mi?”
Bakışlarımı eğdim, başımı salladım. “Üzgünüm…”
Çenemde hissettiğim parmakları bedenimdeki tüm hücreleri titrettiğinde, parmaklarını yukarı itmesiyle başımı kaldırdı, göz göze geldik. O ihtiyatlı bakışlarıyla yüzümü izlerken, “Sıkma canını,” dedi. “Senlik bir durum yok. Sıla ve Serhan dua etsin ki sen çözdün oyunu.” Başını omzuna yatırıp güldü. “Merakın bir işi yaradı, ha Barbie?”
Barbie… Tahir ve Arslan Ağabeyimin bir zamanlar bana taktığı lakaptı bu. Duymayalı uzun zaman olmuştu.
“Sıkmayayım madem…” dedim dudaklarımı birbirine bastırıp gülümseyerek. “Ama bu işin Serhan kısmı sende!” Nihayet o ikisinin birbirine açılacağını ve belki de sevgili olacaklarını düşününce içimde çiçekler açtı. Heyecanla sigarayı tutan eline yapıştım. “Sıla’yı ben hallederim. Çözelim bu işi olur mu? Aşıklar daha fazla ayrı kalmasın, kavuşsunlar!”
Bakışları tuttuğum eline düştüğünde dudakları aralandı. Kahvelerine yayılan ince kıvılcımlar bir an içinde kaybolurken tekrar yutkundu. Yutkunma tiki falan mı vardı acaba? “Kalmasun,” dedi şiveye yatay geçiş yaparak.
“E şimdi ne yaptım seni kızdıracak?”
“Kızdığımı nerden çıkardun kizim?” diye sorunca kıkırdadım. “Şive mutlu olunca da gelur yamacima.”
“Şimdi neden mutlu oldun ki?”
Sessizlik. Zor bir soru mu sormuştum? Başını çevirip boğazını temizledikten sonra, “Serhan için,” dedi. “Kardeşim sayılur bir yerde.”
“Doğru,” diyerek ona hak verdim. “Ben de Sıla adına mutlu oldum. Umarım çok yakında aşklarını dolu dolu yaşamaya başlar-” Parmağımda hissettiğim acıyla sıçrayarak çığlık attım. “Ay! Elim! Elim yandı!”
Konuşurken unuttuğumuz sigarası sinsice kendi işini bitirmiş, parmağımı acımadan yakmıştı. Saniyelik bir panikle banyoya yöneldim. Elimi soğuk suyun altına tutacak, acıyı bir nebze dindirecektim. Ama tam o sırada Tahir kolumu tuttu. “Dur,” dedi. Sade, kısa ve net. Gözlerinde sükunet, sesinde otorite…
Hiç düşünmeden, hiçbir tereddüt göstermeden parmağımı avuçladı. Ve... dudaklarının arasına aldı.
Bir şeyler oldu. Ama ne oldu bilmiyorum. Kalbim mideme mi indi, midem ciğerime mi dolandı, yoksa ruhum başka bir boyuta mı geçti? Bir anda hiçbir şeye odaklanamadım. Tek hissettiğim onun dudaklarının sonra da dilinin tenime değdiğiydi. Canımı acıtan o yanık noktasına diliyle dokunduğunda içimde bastırılmış, derine gömülmüş, adı konmamış her ne varsa yüzeye fışkırdı. Nefesim tutuldu. Tenimdeki acı yerini derin bir ürperişe bıraktı. Bir titreme, bir sarsılma ve sonra... bir yanma daha. Ama bu başka türlüydü. Bu yanma iliklerime kadar uzanan, beynimi susturan ama aynı anda kalbimi konuşturan cinstendi.
Parmağımı usulca geri çekti. Dudaklarımdan bir ses çıktı mı bilmiyordum ama içim çığlık çığlığaydı. Soğuk bir sakinlik taşıyordu bakışları ama içindeki azgın dalgaları görmemek imkânsızdı. Gözlerini kaçırmadan başını eğdi ve diliyle ıslattığı yere bu defa usulca üfledi.
Sıcakla soğuğun dansı gibiydi.
Ama nefesi orada serinletici etkisini göstermeden önce midemde çoktan bir kelebek istilası başlamıştı. Kalbim ritmini şaşırmıştı. Bedenimin geri kalanı mı? Sanki bir süreliğine tamamen sustu. Ne kollarımı ne ayaklarımı hissediyordum. Tek merkezim parmağım ve etrafında dönen, gözle görülmeyen ama içimi kavuran fırtınaydı.
Tahir’in fırtınasıydı.
Artık ne bir kelimeye ne bir açıklamaya ihtiyacım vardı. Çünkü vücudumun her hücresi, zaten her şeyi fazlasıyla anlamıştı.
“İyi misin?” dedi sonunda. Kısık bir sesle, hafif çatallı.
Bu defa ben yutkundum. Boğazımdaki düğüm çözülmemişti hâlâ. “Yanık iyileşir de...” diyebildim. “Sen biraz derine üfledin galiba.”
Açıkça gülümsedi. Hâlâ avucunda parmağım, parmağımda hâlâ onun bıraktığı ıslaklık, kalbim hâlâ maraton koşusunda, oy ben nere gidem…
“Bana söylemek istediğin bir şey var mı?” diye sordu ama cevabı zaten biliyor gibiydi.
“Na-nasıl bir şey?”
Başını omzuna yatırıp, “Belki tatsız bir şakadan bahsetmek istersin,” deyince kalakaldım. Biliyordu. Hatta bakışları en başından beri bildiğini söylüyordu. Yine de bana soruyordu. İtiraf etmemi bekliyordu. Peki ya… Kızmamış mıydı? “Hayır,” dedi sakince. “Şerif Ali’nin son dangalıklığına senin oyununa alet olmasını da ekleyerek onu öyle bir eğitim kampına sokacağım ki geri döndüğünde götüne pusula takıp her sabah kendi gölgesinden tekmil alacak.”
Hı? Ay o nasıl bir ceza yöntemi öyle ya…
Tahir’i bilmem ama Yüzbaşı Tahir fena acımasızdı. Allah askerlerinin yardımcı olsun. Ama Şerif Ali de benim yüzümden bu duruma düşmüştü. Bir an içim sızladı.
“Ama yazık değil mi Şerif Ali’ye? O bir garip Şeftali… Ayrıca sadece küçücük, minnacık bir şaka yapmak istermiştik. İtiraf et, bence sen de eğlendin. Sayemde hayatına renk geldi.”
“Ya… Kesinlikle,” dedi ama nasıl inandırıcı değil, anlatamam.
“Ne var yani bebek eşyalarıyla dolu bir kutu gönderip, yanına da, ‘Baba oluyorsun yakışıklı!’ yazısı iliştirdiysem!” demiştim ki pencerenin camı kıpırdadı.
Tahir ile başımızı aynı anda çevirdiğimizde Bekir’in çatık kaşlarıyla burun buruna geldik. Ağır çekimde önce bana sonra da amcasına bakarken elindeki matematik kitabı kayıp düştü.
“Bunu baa nasıl yaparsunuz?” diye sordu içli içli.
Bir anda öyle bir duruma düştüm ki göğsüme tabanca dayamış vaziyette Tahir’e, beni beni Bihter’ini, derken Adnan Ziyagil bizi basmıştı sanki. Belki bir Bihter Ziyagil gibi basılmış değildim ama kurduğum son cümlenin üzerine parmağım Tahir’in elinde ve dudaklarının yakınındaydı. Ve Bekir o cümleyi duymuştu… Duymakla kalmamış, üstüne hayal gücünü 24. vitese takmış, senaryosunu yazmış, film müziğini bile içinden mırıldamıştı.
Açıklamaya fırsat bırakmadan, “Birinui emicem, biriniz sevdiceğim…” diye feryat edip koşmaya başlamasın mı?
Koşmak dediysem öyle çocuksu bir koşturmaca değil, bildiğin acı dolu bir kaçış. Sanki fonda, DAYANABİLİRSEN DAYAN BEKİR CABBAR(!) çalıyordu.
Tahir ile göz göze geldik ve olacaklar aynı anda ikizin de gözlerinin önünden akıp giderken, “KOŞ TAHİR KOŞ!” diye bağırdım ama daha sözümü bitirmeden pencereden atlayarak, Bekir’in peşine takıldı.
E benim durmam olmazdı tabii. Tahir o koca cüssesini pencereden geçirirken camı çerçeveyi indirdiği için kapıya koştum ve gecenin keskin soğuğu suratıma vururken koşabildiğim hızla koşmaya başladım.
Meydana doğru; Bekir önde, Tahir arkasında, ben onların arkasında üç kademeli bir koşu zinciri oluşturmuştuk. Yokuş aşağı koşuyorduk.
“Aldattular beni! Sırtımdan vurdular!”
Ya dur! Kim kime ne yapmış? Ben ne zaman Bekir’i aldatmışım? Hangi ara Bekir’in emicesiyle aşk yaşamışım? Dahası ben neden tüylü terliklerimle yokuş aşağı koşuyorum! Neden bu yokuşu bir türlü insan gibi sakin sakin inemiyorum! Neden bu lanet yokuş beni her defasında rezil ediyor! Bu yokuşun benimle alıp veremediği ne var?
“Gel ula buraya!” diye bağırdı Tahir yeğeninin arkasından koşarken. Mesafeyi epey kapatmıştı ama Bekir pire gibi! Ele avucu gelmiyor ki. Sanırsın süt yerine Redbull'la büyütülmüş! “Ula seni bir yakalarsam çüküni keseceğum çüküni!”
Oha yanii! Burada topun ağzındayız. Az sonra Güldane ikimizi de öttürecek adamın tehditleri hala tam randımanlı!
“Ay Tahir!” diye bağırdım sırtına doğru. Nefes nefese kalmıştım. “Şeker ver, çikolata vaad et! Oyuncak falan söyle! Çocuk bu, çocuk!”
Ama yok. Tahir anlar mı hiç? Asker adam! Her sorunu ya tekmeyle ya türekle halledecek!
O değil de koşmaktan ciğerim çıktı. Bu nasıl bir yokuş böyle? Çin seddi bile bundan daha kısadır yeminle. “Be-kiiii-r…” dedim nefes nefese. “Yannnn-lııışşşşş ann-laa-dııııııın.”
Cümlem yolda öldü.
“Bekir,” dedim. “Sana her şeyi anlatacağım. Ama önce... bana bir sandalye verin, ciğerim ağzıma geldi.”
Tam o sırada ayağımın kediye takılmasıyla kedi tiz bir, MİYAVVV!” eşliğinde zıplarken korkudan terliğimin teki ayağımdan fırlayıp gitti tabii ama… yere düşmedi. İçinde bulunduğumuz trajikomik sahneye yeni giriş yapan oyuncunun eline düştü.
Elinde sapı kopuk tencere kapağı, boynunda sesi bir alçalıp bir yükselen bozuk bir radyo, gecenin bir yarısı olmasına rağmen başında güneş gözlüğü, ayağında da Allah ne verdiyse olan Memiş’in eline…
Elindeki terliğe hazine bulmuş gibi bakarken, “Baa bu terlikle randevu mu verdun sarı çiçeğim!” diyerek terliği göğsüne bastırıp peşime takılmasın mı?
Allah kahretsin ki takıldı.
Benim kalbim boğazıma çıkmış, nefesim havası kaçmış balon gibi duvarlara çarparken ve gözüm kararmış hâlde koşarken Memiş’in boynundaki radyodan rahmetli Cem Karaca girdi.
Bindik bi alamete gedeyoz gıyamete. Amanieyynn!!
Tam o sırada meydanın girişindeki evlerden birinin penceresi açıldı. Nazife Nene başını dışarı çıkardı. Ne? Nazife Nene mi! “Ula gecenun bu saati ne çığırır durursunuz!” diye bağırdı. “Hanginizin düğünü bozuldi, hanginizin sevdiği başkasına kaçti!” Uzak gözlüklerini taktığı anda beni gözüne kestirdi. “Anuuu! Bizum orospi koşarak bu yana geliy!”
Ayyy dur Nazife Nene zaten ortalık karışık!
Memiş arkadana bağırdı. “Karima orospi diyenin alnını karışlarum!” Aynı anda radyonun sesi yükselip yükselip alçaldı.
Yol dediğin yol gibi, ulaşmalı bir yere,
Biz dön baba dönelim, geliyoz aynı yere,
Bu döngü kısır döngü, başı var da sonu yok,
Dönüyom dönemiyom, sonunda bir cıgış yok,
Amanieyynn!!
Ay Allah’ım… Bu bir rüya olmalı; tertemiz, dertsiz, uykulu bir rüya…
Yani… gecenin bir yarısı; Tahir, Bekir’i, ben Tahir’i, Memiş de beni kovalıyor olamazdı, değil mi?
Ih ıhh… imkânsız. Bu sadece beynimin ürettiği, yoğun stresli bir rüya.
Gözlerimi sımsıkı kapattım. İçimden hızlıca, “Üç, iki, bir uyan Meloş!” dedim. Yavaşça açtım. Omzumun arkasından bir baktım. Memiş halen orada… Kolları açmış, terliğimi havaya kaldırıp benimle göz göze gelince, “Aşkuuuum,” dedi. “Sen bu terliği şimdi al nikahta verirsun!”
Tahir koşarken bir anda dönüp geri geri koşmaya başladı. Adam olmuş kıpkırmızı! Damarlar bağırıyor patlayacağız diye! “Ula baa bak Memiş! Kime aşkum dedun sen?”
Memiş cevabı şak diye yapıştırdı. “Müstakbel karima, sarı çiçeğima dedim komutanum!”
Derken… şükürler olsun ki yokuşun sonuna geldik. Ama meğer yokuş bitmişti de… kabus yeni başlıyordu. Çünkü tam o anda beyaz geceliğiyle, sessiz sedasız bir hayalet gibi evinden süzülen Güldane Hanım gözüme ilişmişti.
Yüzü soluk, sesi yankılı… “Ne oliy ula gecenin bu saatinde? Hangi kot kafali af kuray!”
Evet, tablo tamamlandı. Bir yanda aşk acısı çeken sekiz yaşındaki Bekir… Bir yanda yeğenini çükünden tavana asıp hizaya getirmeye çalışan Tahir… Bir yanda elinde terlik, gözünde sevda, koşan Memiş…
Ve ben… sol ayağı çıplak, nefesini popişinden alan, aklı ayak topuğuna inmiş hâldeki Meloş.
“Neneee!” diye bağırdı Bekir ve kendini Güldane’nin kucağına attı. Sonra döndü, gözleri hâlâ dolu dolu, kolunu amcasıyla bana doğru uzattı. “Ha bunlar var ya…” dedi. Hayır Bekir, yapma Bekir, gözünün yağında otuz beş yumurta kırayım ama yapma Bekir… “Öğretmenum… emicemden hamileymiş!”
Nazife Teyze camdan, “Uyyyyyy!” diyerek yeri göğü inletti. “Kızın suçu yok! Ben dedum size bu Güldane’nin oğli zamaparadur diye! BU KİZU ALUP NAMUSUMUZU TEMİZLEYECESUN TAHİR EFENDİ!”
Güldane bir an taş kesildi. Önce gözleri kaydı. Sonra belediye tarafından ruhsatsız olduğu için yıkılan apartman gibi devirdi kendini avluya. “Uyyyyyy... Baa bir şeyler oliy komşulaaaar!”
Yerel ve genel seçim, seçin bakalım seçin,
Ki dön baba dönelim, aynı yere gelelim,
Çete çeteye çatmış, çete çete içinde,
Battık buruna kadar, CAFER GETİR PEÇETE...
Amanieyyn!!
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |