
18. BÖLÜM:
Yıllar Öncesi…
Poyraz Alacahan’ın sert adımları karlı taş zeminde yankı bulduğunda, Mizgali’nin soğuğu öfkesini gölgeleyemiyordu. Alacahan Konağının önünde durduğunda ağzından çıkan beyaz buhar verdiği her nefeste daha da yoğunlaşıyordu. Sabahın ayazı, ince ince ciğerine işlerken konağın anahtarını arabasında unuttuğunu fark etti. Bir de bu yüzde öfkelendi.
Taş konağın görkemi yerli yerinde dururken, Poyraz tokmağı öyle bir kuvvetle vurdu ki ses konağın duvarlarında yankılanarak içeri sirayet etti.
Kapı kısa süre sonra aralandı. Karşısına çıkan yaşlı kadın elinde büyüdüğü Fadime Hanımdan başkası değildi. Kadın, başörtüsünün ucunu düzeltirken gözleri Poyraz’a yüzüne doğru yükseldi. Onu tanıyordu. Bu yüzden sakin olmadığını ilk bakışta anlamıştı. “Hoş geldin küçük ağam,” dedi saygı ve şefkatle.
Poyraz’ın bakışları avlunun yukarısına uzandı. Doğrudan üst kata, dış kapının tam karşısında yer alan ağa odasına çevrildi. O oda... Babasının, Fazıl Alacahan’ın tahtıydı. Evin kalbi orada atardı; kimi zaman kötücül emirlerin, kimi zaman kan kokusunun sindiği yerdi.
“Fazıl Ağa burda mı?”
Kadının ifadesi değişti. Başını önüne eğdi, elleri önünde kenetlendi. Konaktaki herkes bilirdi ki, baba ile küçük oğlunun arası buz gibiydi. Avluda yükselen sesler çoğu zaman kapı ardına gizlenen kulaklar tarafından duyulmuştu lakin kimse ağzını açmamış, konusunu etmemişti. Çünkü bu çatının altında konuşulan meseleler her daim çok tehlikeliydi.
“Fadime Teyze,” dedi Poyraz. Karşısındaki kadına saygısından sesindeki öfkeyi bastırmaya çalıştı.“Babam burada mı?”
Fadime Hanım konuşmak üzereydi ki, ağa odasının kapısı gıcırdayarak açıldı ve koca bir gölge dışarı çıkarak odanın önündeki açık koridoru doldurdu. Fazıl Ağa...
Geniş omuzlarını korkulukta iki yana açtı. Elinde bir tespih vardı, etli parmakları boncukların arasında yavaşça geziniyordu. Üzerinde koyu renkli yün ceketinin içinde süveteri vardı. Bakışları ise her zaman olduğu gibi buyurgandı.
Odağını avlunun ortasında duran oğluna çevirdiğinde, “Hayır ola uşak,” dedi ağır ve otoriter sesiyle. “Sabahın köründe, destursuz ne ararsun burada?”
Poyraz söyleyecekleri için daha yakın olmalıydı. Bu yüzden konağın her iki yanında bulunan merdivenlerden soldakine yöneldi ve koridorda babasına yaklaştı. Fazıl Ağa gözleriyle oğlunu takip ederken elindeki tespihi çevirmeye devam ediyordu. Poyraz, görünüş olarak babasının yirmili yaşlardaki hâline benziyordu. Hatta kendisine benzeyen tek evladıydı. Tüm bunları yanında, kendisine kafa tutan tek erkek evladı olarak da an içinde karşısında duruyordu.
Poyraz çattığı kaşlarıyla birlikte, “Aşağı köyün suyunu kesilmiş,” dedi. Sesi tekdüzeydi, ancak tınısı açıkça hesap soruyordu. “Barajın önüne ağaçlarla kapatılıp Çamlıyayla’ya giden suyun yönünü değiştirilmiş. İşçiler emri senin verdiğini söyledi.”
Tespihin sesi kesildiğinde koridorun havası yavaşça ağırlaştı.
Fazıl Ağa’nın da kaşları çatıldığında artık daha fazla benziyorlardı. “Doğru söylemişler söylemesine amma… Bunca zaman sonra ha bu sebepten mi çıkıp geldun evine? Nesine rahatsız oldun?”
“Soruyor musun, Fazıl Ağa? Çamlıyayla köylüsü üç gündür su bulamıyor. Yaşlılar çocuklar var. Hayvanlar susuz. Köyü kuraklığa terk etmek ne demek?”
Fazıl Ağa ağır adımlarla koridorun ortasına yürüyüp pencerenin önünde durdu. Baktığı yerden tüm köy ayaklarının altındaydı. “Tüm bunlar onların iyiliği için,” dedi kalın sesiyle, “Akıllarını başlarına alıp Çamlıyayla dedikleri o uyduruk adı silecek, topraklarını Mizgali toprağına katmayı kabul edecekler.” Poyraz itiraz etmek üzereyken tespihi tutan eli kalkarak müsade etmedi. “Önce haddini bilecekler oğul. Suyun kaynağı kimin elundeyse, toprağın da sahibi odur.”
Poyraz başını kaldırdığında mavi gözleri kısıldı. “Bu mudur adaletin Fazıl Ağa? Suyu kesmekle mi öğreteceksin haddi? Çoğu çocuğu mağdur ederek mi?”
“O çoluk çocuk dediğin, toplanıp şehre inmiş beni şikâyete. Gücümüz kudretimiz yerunde olmasaydı, düşün ki hâlimizi.”
Fazıl Alacahan Trabzon’da nam salmış bir iş adamıydı. Kaynağı sevgiden değil korkudan olan ayrıcalıklı bir saygı görüyordu. Yasal prosedürler ona işlemezdi, gücü ve parasıyla kendi adaletini sağlar, sağlayamadığı noktada ise gözünü kan bürürdü. Zamanında elin kirletmişliği çoktu ancak zamanla ihtiyarladıkça, maşa kullanır olmuştu. Üç yüz haneli Çamlıyayla Köyü, onun kadar varlıklı bir adam için küçük bir toprak parçasıydı ancak o köyü topraklarına katmak istemesinin atlında geçmişe dayanan karanlık nedenler yatıyordu. Ve bu gerçeği herkes bilse de, karşısındaki genç adamdan başkası dillendirecek cesareti bulamıyordu.
“Köylüyü tehdit ettiğin için şikâyet ettiler. Haksız da sayılamazlar, ha baba? Derdin gerçekten toprak mı yoksa Güldane Tunalı mı? Hâlâ…”
Fazıl Ağa o ismi duymasıyla cellalendi. “Anma o uğursuzun adını bu evde!” Elini sıkışan kalbine götürüp sıvazladı. Güldane Hanımın sadece adını duymak bile göz beyazlarının kızarmasına sebep olmuştu. “Ula sen ne bilirsin ki?” Fazıl Ağa dönüp oğlunun gözlerinin içine baktı. Tespihi tutan eli hâlâ havadaydı. “Yıllar önce müsademi almadan çekip gittin mektebe. Ha sonra çıktın dağa! Şehirli adetler gördün de düzenimizi mi unuttun? Ben onlara seçenek sunayrum.”
“Sen onlara zulmediyorsun. Nerede Fazi Ağanın vicdanı?” dedi dişlerinin arasından Poyraz. Yaklaştı, aralarındaki mesafeyi azalttığında babasının mavi gözlerine baktı. Göz kapakları zamanla çökmüş, gözlerinin üzerine yığılmıştı ancak değişmeyen bir şey vardı, o da donuk bakışları…
“Vicdan mı?” diye güldü Fazıl Ağa. “Vicdanla toprak yönetilmez, uşak. Toprak güçle harmanlanır. Bunlar dedenin sözleri? Unuttun mu?”
Poyraz yavaşça arkasını döndü. Rüzgâr, toprağının kokusunu burnuna getirdiğinde birkez daha anladı; buraya boşuna gelmişti. Dedesinden, ona da dedelerinden kalan o lanet mirası silmenin bir yolu yoktu. Ailesindeki tüm erkeklerin eli silah tutar, pis işler yapardı. Poyraz, çocukluğunda birçok ölüme şahit olmuştu. Ve daha çocuk yaşta, babasının eline zorla tutuşturduğu silahla bir can alıp, ağabeyini de gözlerinin önünde kaybetmişti. Alacahan’ların korku salan namları il sınırlarını aşalı hayli oluyordu. Bu zalim düzen kemikleşmişti. Karşı durmaya çalışmıştı Poyraz. Hatta tüm çocukluğunu bu uğurda heba etmişti. Sonunda ise yapılacak tek şeyi yapmış, bir şafak vakti herkes uyurken çekip gitmişti yıllar önce. Yine de toprak aşkı bir başkaydı, sevdaydı; damarlarında gezinen kanı gibi gerekliydi. Harp okulunu bitirdiğinde ve üniformasını ilk kez omuzlarına geçirdiğinde, kalbinin derinliklerinde derin bir özlem hissetmişti. Evi olmasa da memleketine geri dönmüş, Karadeniz dağlarının askeri olmuştu.
Ama sonra… annesinin ölümü bir kurşun gibi kazınmıştı içine. Esasen annesinin onca şeyden sonra çok bile dayandığını düşünüyordu. Kendisini hazırladığını sanıyordu ama haberi aldığında anlamıştı, ölüme hazırlıklı yakalanılmazdı. İçine en çok oturan da annesini son birkez görememiş olmasıydı. Annesinin son çağrısına da kulak vermemiş, onu görmeye gitmemişti. Oysa konağın etrafında dolandığı ancak içeri giremediği günler ve geceler sayamayacağı kadar çoktu.
Ve aralarındaki kırgınlık artık sonsuzluğa uzanmıştı.
Tek damla gözyaşı dökmemişti Poyraz Alacahan; sadece silahınını takmış, çantasını hazırlamış ve doğu operasyonlarına gönüllü yazılmıştı. Acısını cephede savaşarak sindirmeye çalışmıştı. Kalbi kaybıyla sınanırken sindirmeye çalıştığı başka şeyler de yaşanmıştı. Paçalarına bir illet gibi yapışan, ne kadar silkelese de izi kalan bir yakıştırma… Düşündükçe kendini yumruklayası geliyordu.
O zamanlar… Annesinin cenazesi için Mizgali’ye geri döndüğünde evin en küçüğü olan kardeşi için bir süre kalmaya karar vermişti. Sevdiği birkaç kişiden biri olan annesi içindeyken giremediği konağa, annesi öldükten sonra girebilmişti ancak. Kız kardeşi o sıralar çocuktu. Diğer kardeşleri miras derdine düştüğünden, unutulmuş bir çocuktu. Poyraz tüm zamanını kardeşine ayırmış, daha iyi hissetmesi için psikoloğa, mutlu etmek içinse kurslara götürmüştü.
Mercan ise ilk kez o kurslardan birinde görmüştü Poyraz Alacahan’ı. Görür görmez de tutulmuştu.
Önceleri kim olduğunu bilmiyordu. Biraz araştırınca onun düşman köyün ağasının oğlu olduğunu öğrenmişti ama bu, o genç adamı aklından çıkarmasına yeterli olmamıştı.
Sonraları, Poyraz’ın kardeşini kursa getirdiği günleri kafasına not edip özellikle o günlerde kursa gitmeye başlamıştı. Gizliden gizliye, hayranlıkla Poyraz’ı izler olmuştu. Onu itinayla gözlemlemiş; çayı kaç şekerli içtiğini, hangi kitapları okuduğunu ve kardeşine karşı nasıl şefkatli bir adam olduğunu ezberlemişti. Adamın hiç haberi olmadan onunla arasında bir bağ kurmuştu ve o bağ, Mercan’ı daha fazlasını yapmaya itti. Bir gün kurs çıkışı bir taksiye atladı ve Poyraz’ı takip etti. Kardeşini eve bıraktıktan sonra arabasını ilçe yolundaki ıssız meyhanelerden birine sürmüştü.
Mercan genç irisi bir kızdı. Bunu fırsat bilerek en yakın mağazaya gitmiş, daha da olgun görünmesini sağlayacak kıyafetler alıp o meyhaneye geri dönmüştü. Sessizce, tek başına rakısını yudumlayan Poyraz’a en yakın masaya oturmuş, bu kez fonda Zeki Müren çalarken izlemeye başlamıştı onu. Yakışıklı adamdı Poyraz Alacahan. Keskin yüz hatları, koyu mavi gözleri ve biçimli dudaklarıyla Mercan’ın kalbini titretiyordu. Geniş omuzları güven verici görünüyordu ve genç kız o omuzlara başını yaslamak istediğini fark ettiğinde kendi kendine gülümsemişti. Bu yaptığının tehlikeli olduğunu biliyordu ama hayatında birkez olsun tehlikeye atılmak istiyordu. Karşısındaki adam buna değeceğini düşünüyordu. Hayatı boyunca annesinin kısıtlamalarıyla yaşamıştı. Önüne konulan doğrular tamamen annesinin doğrularıydı. Tahir Ağabeyi olduğunda biraz olsun rahat ediyordu ama o da her zaman olmuyordu. Bu yüzden ne istediğini giyebilmiş ne de bir erkek arkadaşı olmuştu. Oysa okuldaki kızlar hoşlandıkları çocuktan bahsederken nasıl da gözleri parlardı. Mercan da bunları yaşamak istiyordu; kalbi ısınsın, içi titresin, midesinde kelebekler uçuşsun istiyordu. İnandığı, Poyraz’ın ona tüm bunları yaşatabieceğiydi. Yanına gitmek için biraz cesarete ihtiyacı vardı. O cesareti de önüne konan rakı kadehinden aldı. Zihninin bulanması ve gevşemesi için birkaç kadeh yeterli olmuştu. Gecenin sonunda kadehlerce rakıdan sonra yalnızca kravatını gevşeten Poyraz’ın masasına doğru yürümüştü.
“Oturabilir miyim?” Mercan’ın iri, yeşil gözleri etrafı süzdü. Bunu her yarım saatte bir yapıyor, bir tanıdık olup olmadığına bakıyordu. İlk kez bir meyhaneye gelmişti ve babasının, hele de ağabeylerinin kulağına giderse kötü şeyler olurdu.
Poyraz, başında dikilen genç kıza baktı. Sarhoş değildi. Yalnızca dağılmıştı. “Seni nereden tanıyorum?”
Mercan kalbinin hızla çarptığını hissetti. Avuçlarını, yaşına uygun olmayan kısa elbisenin saten kumaşına sürterek genç adamın karşısına oturdu. Poyraz yirmilerin ortalarında görünüyordu. Belki Tahir Ağabeyinin yaşlarındaydı. Belki birkaç daha büyüktü.
Meyhanenin loş ışığının altında Poyraz’ın gözleri yüzünde gezinirken, gerçekte kim olduğunun anlaşılmasından endişe duyuyordu.
“Sen kurstaki kızsın,” dedi Poyraz.
Mercan, derin bir nefes aldı. Hasan Veli Tunalı’nın kızı olduğunu bilmesi demek, her şeyin başlamadan bitmesi demekti. Çünkü Hasan Veli Tunalı ve Fazıl Alacahan ezelden beri birbirinden nefret ederdi. Ve bunu, iki köyde yaşayan herkes bilirdi.
“Evet, oyum,” dedi Mercan gülümseyerek. “Ve sen de kurstaki adamsın. Şu sevimli, küçük kızın yanındaki.” Arkasına yaslandı Mercan. Bir bacağını diğerinin üzerine attığında eteği biraz yukarı sıyrıldı. Çevre masalardan bazı gözleri üzerinde hissetmesinin getirdiği özgüvenle rakısını yudumladı. İlk kez içtiği içkinin tadı onun için berbattı ama suratında buna yer vermemek için elinden geleni yaptı. “Seni burada görünce merhaba, demek istedim. Görüyorum ki yalnızsın.”
Poyraz iç cebine uzandı, oradan bir sigara çıkarıp yaktı ve ikinci dumanı içine çekerken, gözünün önünde oluşan dumanın ardından karşısındaki kıza baktı. “Dedin.”
“Anlamadım?”
“Merhaba, demek için geldiğini söylemedin mi? Dediğine göre…” Başıyla kapıyı işaret etti. “Artık gidebilirsin.”
Mercan’ın dudakları aralandı, bozuldu. Bunu beklemiyordu. Hem de hiç. “Ama ben…”
Poyraz ayağa kalktığında Mercan’ın kelimeleri dilinin üzerinden uçup gitti. Zaten gerisini getirebilecek gibi değildi. Genç adam cebinden çıkardığı bir tomar parayı masaya bıraktıktan sonra rakı kadehini Mercan’ın parmaklarının arasından aldı ama kızı esas şaşırtan eylemi henüz gerçekleşmemişti.
Poyraz’ın adımları iki masa gerisi, geri geri ilerledi. Gözünü kızdan ayırmadan orada oturan adamı ensesinden kavradı ve başını sertçe tabağına yapıştırdığında adam acıyla inlerken Mercan çığlık atarak ayağa fırladı.
“Seen… ne yaptın!” Poyraz’ın parmakları koluna yapıştığında kendini dışarı doğru çekilirken buldu. Kapının önüne çıktıklarında kızı arabasına bindirip keskin bir manevrayla köy yoluna döndü. Bir süre hiç konuşmadılar. Mercan nasıl hissettiğini bilmiyordu. Yalnızca koltuğa sinmişti. Başka şeyler hayal etmişti ve görünen o ki… Araba Çamlıyayla’ya doğru yol alırken hiçbiri gerçekleşmeyecekti.
Ve Mercan yeni bir cümle kurmadan önce, “O adamı neden dövdüm, biliyor musun?” diye sordu Poyraz.
“Neden?”
“Küçük bir kıza yakışıksız bir şekilde baktığı için.” Gaza yüklenirken, parlayan mavilerini bir an için Mercan’ın üzerine çevirdi. “Ve küçük kızlar bu saatte böyle mekanlarda olmamalı.” Mercan ona bakarken yutkundu. “Küçük kızlar içki de içmemeli…”
Mercan, bakışlarını kucağında birbirine kenetlediği ellerine indirdi. Her nasıl olduysa yaşını ele vermişti. “Ben sandığın kadar küçük değilim. Gelecek ay on sekizime gireceğim.”
Poyraz keyifsiz bir gülümseme bıraktı. “Vay canına! Peki benim kaç yaşında olduğumu biliyor musun?”
Mercan başını iki yana salladığında, Poyraz, “Ağabeyinden daha büyüğüm,” dedi.
Mercan’ın gözleri dolarken dudakları da şaşkınlıkla aralandı. Şaşırdığı genç adamın yaşı değildi. Kim olduğunu biliyor olmasıydı! “Lütfen ağabeyime söyleme!”
Köye ulaştıklarında arabayı güvenli bir noktada durdurdu. Yavaşça genç kıza döndüğünde, onun aksine sakin görünüyordu. “Bir daha böyle bir şey yapmayacağının sözünü verirsen, sırrını saklarım. Çünkü…” Dikkatli bakışlarını gecenin karanlığında, genç kızın hayal kırıklığıyla bezenmiş yüzünde dolaştırdı. “Küçük kızlar, kendisinden yaşça büyük adamların peşinden de gitmemeli.”
Mercan içini çekerken, gururunun incindiğini hissetti. Bu noktaya gelecek cesareti nerden bulduğunu bilmiyordu ama inancı tamdı. Bu gece Poyraz’la tanışacak, ondan hoşlandığı kadar kendisinden hoşlandığını sağlayacaktı. Belki sonra kim olduğunu söylerdi. Hatta belki… Bu bir tesadüfmüş gibi davranırdı. Ve Poyraz kendisinden hoşlandığı için kimliklerini sorun etmezdi. Tüm bunlar ihtimaller dahilindeydi ama şimdi Poyraz’ın arabasında, ona bu sözü veriyor olmak… Kesinlikle hesapta yoktu.
Genç adam tekrar, “Söz mü?” diye sorduğunda sesi daha baskındı.
Mercan hızla başını salladı. “Söz!”
Poyraz, başını yavaşça omzuna yatırdı, sakin bakışlarıyla kızı süzerken bunun gerçek bir söz olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Mercan ise tüm o kargaşanın içinde, üstten iki düğmesi açık olan siyah gömleğin genç adama ne kadar yakıştığını düşündü. Üstelik kokusunu ilk kez arabasına bindiğinde almıştı. Güzel kokuyordu.
“Bu gerçek bir söz mü?”
Mercan yine başını salladı. “Evet.”
“O halde şimdi evine git.” Kaşları yavaşça kalktığında, alnında birkaç karakteristik çizgi belirdi. “Ve tekrar benim gibi bir adam görecek olursan, yolunu değiştir.”
Mercan, onun ne söylediğini anlamamıştı. Ancak soracak durumda da değildi. Bu gece daha fazlasına dayanamayacağını hissediyordu. abau yüzden tek yapabildiği başını sallamak oldu. Uzun kabanını üzerine geçirip arabadan indiğinde, uzun bir süre genç adamın uzaklaşan arabasının arkasından baktı. Ve eve dönerken, beyaz tenini gözyaşları süslüyordu.
Sonraki günler Mercan için hiç kolay geçmedi. Poyraz’ı ve o gece yaşanaları bir türlü aklından çıkaramamıştı. Başta sadece görüntüsünü beğendiği için ona yaklaşmıştı ama o gece… Sesini duymuştu, kokusunu almıştı ve nasıl baktığını görmüştü. O mavi bakışlardaki karanlık tını Mercan’ın içine işlemişti. Yeniden görmek için yanıp tutuştu ancak Poyraz tekrar kursa gelmedi.
Birkaç gün sonra Mercan okulu kırıp gizlice Mizgali’ye gitti. Bir ağacın arkasına saklanıp Alacahan Konağını izledi. Sonunda Poyraz konaktan çıktığında hava kararmıştı. Annesi eve döndüğünde bu saate kadar dışarıda kaldığı için onu paralayacaktı. Meyhaneye gittiği gün söylediği yalana bile zor inandırmıştı. Bu defa Güldane Hanım konuşmasına bile izin vermeyecekti ama Mercan hayatında ilk kez bunu umursamadı.
Girdiği dar köy sokağında Poyraz’ın peşine takıldı. Onunla konuşmak istiyordu ama ne söyleyeceğini henüz bilmiyordu. Bunu düşünerek parçalı taş kaldırımdan yürürken, genç adam peşinden tereddütle ilerleyen adımların farkına vardı ve beklemediği bir anda geri döndüğünde çarpıştılar. Mercan anın şokunu yaşarken Poyraz kimse görmeden onu yakalayıp boş bir evin avlusuna soktu.Genç kız, sırtını yasladığı duvarda heyecanla nefeslenirken aralarındaki karanlık bir çakmak ateşiyle aydınlandı. Çakmağın ışığı yüzlerini aydınlattığında Mercan her şeye rağmen gülümsedi ama Poyraz kızgın görünüyordu.
“Bana söz vermiştin,” dedi sertçe. “Böyle mi tutuyorsun sen sözünü ufaklık?”
Mercan dudaklarını dişledi. “Özür filerim,” diyebildi sonra. “Ben… Seni görmek istedim. Kursa da gelmed-”
“İsteyemezsin!” Kolunu kızın başının yanından duvara uzattığında Mercan irkildi. Çakmağın ışığı Poyraz’ın gözlerindeki öfkeyi net bir biçimce yansıtıyordu. “Beni görmek isteyemezsin. Benimle konuşmak isteyemezsin. Benimle!” dedi dişlerinin arasından. “Hiç bir halt edemezsin. Anladın mı? Olduğumu sandığın adamdan çok uzağım. Kim olduğumu bile bilmiyorsun.”
Mercan ağlamamak için kendini çok zor tutuyordu. “Biliyorum. Sen Poyraz Alacahan’sın.”
Poyraz’ın dudakları tehlikeli bir gülümdemyle kıvrılırken, “Bak kızım,” dedi alçak ancak baskın bir sesle. “Seni bir daha etrafımda görürsem, olacaklardan ben sorumlu olmam.”
Poyraz’ın o gece son sözü bu olmuştu ama sonraki gün Mercan’ı yeniden o ağacın arkasında buldu. Bir sonraki gün de… Ve sonraki gün de…Poyraz artık anlamıştı; bu böyle sürüp gidemezdi. Bir gün kimselere görünmeden sessizce yanına yaklaştı ve onu arabasına aldı. İlçede tenha bir çay bahçesine götürdü. Sessizlik içinde oturdular bir süre; Poyraz ne yapabileceğini düşündü, Mercan onu izledi. Poyraz da izliyordu ama Mercan’ın ki gibi değildi. Gennç adam anlamaya çalışıyordu. Ve… sonunda anlamıştı. Mercan’ın gözlerinden ardındakileri görmüştü; yeşeren umudu ve gençlik heyecanını...
Uzun uzun konuştular. Sonunda Poyraz onu kız kardeşini götürdüpü psikologa götürmeye ikna etti. Her hafta onu okuldan aldı ve muayenehaneye götürdü. İşi bitene kadar bekleyip kimseye görünmeden evine bıraktı. Mercan başta sadece Poyraz’ı daha çok görebilmek için kabul etmişti bu düzeni ama zaman geçtikçe, özellikle de psikolog ile yaptığı konuşmalar derinleştikçe, bazı şeyleri fark etmeye başladı. Poyraz’ın bir hayatı, sınırları olduğunu anladı. O sınırları ihlal eden hatalarını gördükçe suskunlaştı. Hâlâ Poyraz’a karşı başka hisler besliyordu ama artık daha sakindi. Poyraz’ı görmek için okulu kırmıyordu, günlerini sadece onu düşünerek geçirmiyordu. Ailesine yalan söyleyip durmuyordu.
Ama bir gün işler yolunda gitmedi. Poyraz onu psikoloğa götürmek için okulun önünde beklerken Tahir’i karşısında buldu. Gözlerinden ateş çıkıyordu. Poyraz’ın üzerine atılıp onu devirdiğinde ve yumruklarını ardı ardına suratına indirmeye başladığında genç adam karşılık vermedi. Ama dayak yerken bile bir yolunu bulup gözleri Mercan’a takıldığında, kanı dudaklarının kenarından süzülürken, başını hafifçe iki yana sallayarak Mercan’a susmasını işaret etmişti. Çünkü konuşursa, çektiği acı yalnızca fiziksel olmazdı. Poyraz biliyordu; küçücük köyde söylentiler başını alır giderdi. Gerçek kimsenin umrunda olmazdı. Dedikodu kazanı bir defa kaynamaya başladı mı, kimse önünü alamazdı. Poyraz zaten gidecekti, olan kalana; Mercan’a olurdu. Onu üzerlerdi. Bu yüzden ne kendisi konuştu ne de Mercan’ın konuşmasına izin verdi.
Ama kimse alamadı Poyraz’ı Tahir’in elinden. Mercan’ın gözyaşları ve çığlıkları gökyüzüne yükselirken, Poyraz’ı kanlar içinde gördü. Ve bu, yirmilerindeki Poyraz’ı son görüşüydü.
*
Ne dedi o?
Emanete hıyanet etme isteğiyle dolup taşmanın şerefsizliği ve haysiyetsizliği mi varmış üzerinde?
Burada emanet ben mi oluyorum?
O zaman hıyanet de…. Eyvahlar olsun! Hatta ve hatta imdatlar olsun!
Polis, itfaiye, ambulans… çağırınız hepsini, hıyanet alarmı çalıyor komşulaaar!
“Şey…” diye şahane bir girişi yaptım güzel yüzü başımın üzerinde dönüp dururken. Evet, güzeldi. Çok güzeldi hem de! Çakırkeyf zihnim miydi onu böyle karşı konulamaz hâle getiren yoksa ben mi görüntüsünden daha ötesini görmeye başlamıştım, bilmem ama dünyadaki tüm erkekler birer birer silinmiş gibiydi. Bir Tahir kalmıştı işte; kızıl kahve, derin bakışları, sert ama merhametli kalbi ve beni şefkatle saran kolları…
Kasları unutma Meloş, o hiç görmediğimiz halde ağzımızı sulandıran adonisleri de…
Hiç görmemiştim. Ne büyük kayıptı ama! Acaba… O Nazım Hikmet şiirini okuduğu kız görmüş müydü? Belki de görmüştü. Belki de görmekle kalmamıştı. Of…Göğsüm neden sıkıştı ki şimdi?
“Sen…” dedi, gözlerini yüzümde bir şey arıyormuş gibi kısarak. Avuçlarını başımın iki yanına bastırmıştı. Üzerimdeydi ama ağırlığını bırakmamıştı. Temas eden yalnızca kıyafetlerimizdi ama bu, bedenin sıcaklığına hissetmeme engel değildi. Teninin tenime dokunan tek bir noktası bile yokken nasıl böylesine yakabilirdi? “Sen beni kıskandun mi?”
Bir şişe kolonya rica edebilir miyim lütfen? Yok, bir şişe yetmez, bir kova kolonya dökebilir misiniz üzerime zahmet olmazsa? Hatta daha kolay olacaksa kafamı kovanın içine de sokabilirsiniz. Ama bayılana kadar kalayım orda.
“Ne… ne…ne…” Ay takıldın bozuk plak gibi Meloş! Söyle şunu! Derin bir nefes alıp, “Ne münasebo!” diye çığırdım. “Ne diye kıskanacakmışım seni ben!”
Üstüme eğilmiş vaziyette durduğundan asker künyesi benim göğsüme düşmüştü. Bakamıyordum ama soğukluğunu gerdanımda hissediyordum.
Başını hafifçe eğdiğinde kalkan kaşıyla yüzümü işaret etti. “O vakit ifadeni açıklaman gerekecek?”
“Ne varmış ki ifademde?” dedim ağzımı yaya yaya. Ay bu içki gerçekten şişde durduğu gibi durmuyordu yalnız. Evet, kıskanıyorum ulan, kıskanıyorum var mı! dememe ramak kalmıştı. Bir kadeh daha içsem kesin derdim.
“Ela gözlerden ateş çıkay öğretmen hanum,” dedi eğlenen sesiyle. “Şiiri okuduğum kız karşında olsa tekte indirecek gibisun.”
Yani… Minnoş bir kimse olduğum için belki dövemezdim ama kesinlikle uzun tırnaklarımla çırmıklardım. Saçını çekerdim bir de. İş çirkinleşecek olursa tükürük de atabilirdim.
“Bana ne? Kime okuduysan okudun. Çok da umrumdaydı!” Çapılıp kalacağız bir gün senin yüzünden Meloş! O değil de… Nasıl da eğleniyordu ama? İpin ucunu yakalamıştı bir kere, bırakır mı hiç? Kurtuluşa dair düşünceler aklımı işgal ederken, bakışlarının yavaşça dudaklarıma kaydığını gördüm. Ve kalbim, bunu bekliyormuş gibi müthiş bir ivmeyle ritmini arşa taşıdı.
Bir eli başımın yanından ayrıldığında, baş parmağını alt dudağımda hissettim. O ana kadar fark edememiştim ama dudağımı dişlemiştim. Bakışları yüzümde huzurlu bir yolculuğa çıktığında dudağımı dişlerimin arasından kurtardı.
“Neden öyle bakıyorsun?” diye sordum korkarak.
“Nasıl bakıyorum?”
“Öyle işte… Dikkatli.”
Dudaklarını oyunbaz bir gülüş ele geçirdi. “Hiç. Çil sayayrum.”
Bunu bana daha önce de söylemişti. Aşıklar Şealesinde…
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdığımda, “Hâlâ sevmiyor musun o çiçekleri?” diye sordu bana.
Çiçek diyor. Allahım! Aklımı yiyeceğim! Çillerime çiçek diye bir adam var ve ben o adamı alıp içime sokamıyorum! Hak mı bu! Adalet mi!
“Sevmiyorum,” dedim küçük, mızmız bir kız gibi omuz silkerek.
Parmağını dudağımdan sektirip yanağıma çıkardığın ters çevirdi, parmak boğumlarıyla çillerime dokunurken, onları hissetmeye çalışır gibi bir hâli vardı. “Ben senin yerine de severim,” dedi usulca. “Çillerini.” Soğuk ve net hatlara sahip gözlerine var olan yoğunluktan daha fazlası yerleşmişti. Bu ifadeyi tanıyordum. Şelalede beni öpmeden önce gözlerinde bu ifadeyi taşımıştı.
Şelalede beni öpmeden önce mi?
O zaman da karşı koyamamıştım. Bile isteye, seve seve teslim olmuştum. O an için aksi bir ihtimal bile değildi. Aynı anda hem yumuşak hem de çok sert olan dudaklarıyla beni öyle tutkuyla, öyle sahiplenerek öpmüştü ki kapılıp gitmiştim.
Bir saniyesinden bile pişman değildim ama… Keşke ona unutturmanın bir yolu olsaydı.
“Madem kıskanmıyorsun?” dedi, sesine de yansıyan ciddiyetiyle. “Neden karşılık verdin?”
Haaaah. Zurnanın zırt dediği yer de tam olarak bu nokta oluyor aşkom. Ver şimdi hesabını verebilirsen.
“Karşılık verdim dimi ben sana?” diye sordum, kirpiklerimi masum masum, önce istekle karşılık veren sonra köşe bucak kaçan ben değilmişim gibi kırpıştırarak. Tom ve Jerry’dik an itibariyle. Kimin Jerry olduğunu söylemem gerek var mı?
“Verdun,” dedi, ciddi ve şiveli. Sonra… mindere dağılmış saçlarımın bir tutamını aldı, parmağına sararak oynamaya başladı. Midemde yine kelebek istilası… “Hem da ne güzel verdun…” dedi içini geçirerek. Bakışları yüzümün her köşesini arşınlarken en sık dudaklarıma uğruyordu. “Tadı damağımdan mıh gibi kazındi. Sil at atabilirsen.”
Yerinden fırlayıp boynuna sarılmak üzere olan kollarıma nasıl mani olayım ben şimdi be insafsız! Söylenir mi hiç böyle be it? Kalbime kastın mı var senin be camış!
Ayrıca şu adamın her cümlesinde kalp kriziyle aşk krizi arasında gidip gelmek zorunda mıydım yani?
Ben de iç geçirirken, yapabilceğim en iyi şeyi yaptım ve bakışlarımı kaçırdım. “Şeyden dolayı şey oldu o…” diye müthiş bir giriş yapınca, kaşları gerginleşti.
“Neyden dolayı?”
“Şeyden?”
“Neyden?”
“Şey işte!” Hadi kızım! Şahane bir açıklamayla bu işin altından kalakabilirsin. Evet, önce bu meselenin altından, sonra da yüzbaşının altından kalkmam gerekiyordu! “Merkür retrosu! Merkür retrosu yüzünden karşılık verdim ben sana!”
Kaşları inerken yüzü de bir miktar kırıştı. “O nedur kiz?”
“Ay yuh yani Tahir! Merkür retrosunu bilmiyor olamazsın! Bu çağda hâlâ Merkür retrosu duymamış erkek mi kaldı ayol! Gezegen geri geri gidiyooo yani!”
Tahir kaşını kaldırıp, anlamış gibi bakarken, “Haa…” dedi. “Haklısun. Nasi da atlamışım ben bu merkür retrosunu.”
“Değil mi ya!” diye sırıttım. Oh, oldu galiba. Derin bir nefes alayım, dedim. Göğsüm şişti ama inemedi. Çünkü şiştiği gibi Tahir’in taş gibi göğsüne dayanıp oracıkta donup kaldı zavallım. “Melek,” dedi gözlerini bir an için kapatıp, bir bütün olan göğüslerimizi hissederken. “Allah için, ne deysun?”
“Merkür retrosu diyorum!” Girdiğim yol yanlıştı ama geri dönemezdim, o kadar ilerlemiştim. “Bak şimdi, Merkür geri gidiyo ya... E haliyle insanda akıl makıl bırakmıyor; mantık gidiyor, kalp kontrolden çıkıyor! Beyin diyor ki yapma annem yanarsın(!) ama gezegen yap kızım ben arkandayım(!) diye gaz veriyor. Eh… Ben de gezegenin kurbanı oldum.”
Yine o ifadesiz ifade. “Şimdi sen deysun ki gezegen yüzünden saa karşiluk verdum?”
“Aynen aynen!” Hızlı hızlı başımı salladım. O değil de niye inmiyor bu göğsüm? Mıhlandı kaldı adamın gösüne! Hayır, ciciklerim de rahat ama yer yanlış…
Üstelik bir nefes de alınca, birbirimizde sıkışıp kaldık.
“Yani senin o dudaklar Merkür’ün emriyle harekete geçti, oyle mi?”
“Ahahahah vallahi öyle. Yani ben bişey yapmadım, her şey gökyüzü planlamış, Tahir’ciğim. Astronomik kazaya kurban gittim resmen.”
Fena gitmiyordum. İfadesinden bir anlam çıkarmak mümkün değildi ama aklına yatıyor olması bir ihtimaldi. Hatta suskunluğunu baz alırsam, kuvvetli de bir ihtimaldi.
“Melek….”
“Efendim Tahir’ciğim,” diyerek bu kez kirpiklerimi şirinlikle kırpıştırırken öküz böğürdü.
“SEN BENİMLE DALGA MI GEÇEYSUN!”
Ay üff! Yeseydin ne olurdu sanki!
Sevgili beynim rotayı yeniden oluşturuRken, “Ya ben şaka yaptım bir kere!” dedim can havliyle. “Hem bilirsin, çok şakacı bir insanımdır ben. Hatırlarsan daha önce hamilelik şakası da yapmıştıM. O kadar gerçekçiydi ki tüm köy inandı. Aahahahha… Sence de çok komik değilm miydi?”
Ben güldüm. O gülmedi. Hatta o kadar gülmedi ki benim gülümsemem de solup gitti. “He. Çok gerçekçiydi. İstersen daha gerçekçi hâle getirebiliriz.”
Yüzbaşı niyeti bozdu! Ama… bizim niyet de çok temiz değildi hani.
Soba çıtırtısı kulaklarımıza dolarken bakışlarım benden izinsizce o fevkaladenin fevkinde olan dudaklarına kaymaya başladı.
Nooolur getirelim. Ölümü kemir getirelim yüzbaşı!
“Ay sus be!” diye sapıklar sapığı iç sesime söylenirken kendime ayrıca sinir oldum. “Dalga falan geçmiyorum seninle. Ne söylüyorsam gerçek. Ayrıyetten seni de kıskanmıyorum! Çekil şurdan!” Onu itmek için elimi göğsüne yasladığımda hissettiğim şeyle duraksadım. Önce elimi koyduğum göğsüne, sonra yüzüne bakarken, “Bu… Bu ne ?” diye sordum ama ne olduğunu biliyordum. Bu bir sargıydı. “Önemli bir şey olmadığını söylemiştin? Kocaman bu sargı Tahir.”
“Değil zaten. Askerin biriyle bir sorun yaşadım. O esnada dikiş açılmış. Halletim.”
“Askerin biriyle sorun mu yaşadın? Kimdi ki?”
“Sonra konuşuruz,” diye kestirip attı. “Şimdinin konusu değil.”
Omuzlarından itip nihayet doğrulduğumda, ikimiz de dizlerimizin üzerinde durduk. “Çıkar şu üzerindekini,” diye emrettim. “Göreceğim.”
“Büyütme. Birkaç dikiş da.”
“Göğsünde birkaç dikiş?”
“Çerezdur.”
“Yine o kazak çıkacak.”
“Melek, önemli olmadığını söyledim.”
“Ben de çıkar dedim!” diye diretince, eğilip gözlerimin içine baktı. “Sen Karadenizli olmadığına emin misun? Bu inat baa bi yerden tanıdık geliy.”
“Tahir…” İşaretparmağım kazağını gösterdi. “Çıkar. Sargını göreceğim.”
Vazgeçmeyeceğimi anlayınca söylenerek kazağını yavaşça üzerinden sıyırdı. Ve ben… Kelimenin tam anlamıyla kalakaldım. Adam sadece ve sadece tişörtünü çıkardı diye ben beynimi çıkarıp uzay boşluğuna fırlattım.
Çünkü o nasıl bir manzara? Nasıl bir vücut? Normal bir insan evladı böylesi çekicilikte bir vücuda nasıl sahip olabilir mesela? İçerideki eksik ışık bile gizleyemedi sıcak kumral teninin güzelliğini….
O kaslar… Allahım o dilim dilim baklavalar... Kas değil resmen beton müzesi! Adonisler desen, Zeus kalk, büyüğün geldi! Bir de o v şeklindeki kasık hattı çizgisi yok mu… Apollo kemeri miymiş, neymiş, mübarek otoyol gibi! Aynı yolda dön dön dur… Rampadan da kaçıncı viraja dönülür burdan ama… üf yani!
Ay içim bir hoş oldu iyi mi? Bu neymiş böyle ya… Gaz lambası mı yanıyor ben mi, belli değil.
“Sargıma bakmak istediğinden emin misin?”
Yutkunarak bakışlarımı pürüzsüz vücudundan alıp yüzüne çıkardığımda elimi de ağzıma götürdüm ki salyalarım falan aktıysa yere damlamasın. “Şey ben… Sargının yerini arıyordum.”
Eliyle göğsünün tam ortasındaki, Ezel’in kör anası Meliha’nın bile görebileceği büyüklükteki sargıyı işaret etti. “Bunu mu arıyordun?” diye sordu ama sorarken o dudaklarımda yarım yamalak, egolu bir gülüş de vardı.
“Bulamadım işte ne var yani!” diye parladım. Haksız bir Meloş ne yapar, tabii ki de çirkefleşir! “Başım dönüyor zaten…” Popişimin üzerinde kayarak ona yaklaşıp sargısına daha yakından baktığımda tertemiz olduğunu gördüm. Yeni değiştirmişti. “Acıyor mu?”
“Hayır.”
Sargıyı bir ucundan tutup hafifçe kaldırdığımda, yarasını gördüm. Kurşun sıyırıp geçmişti ama birkaç dikişten fazlası vardı orada. Söylediği gibi önemsiz falan değildi. İlk birkaç dikiş düzgündü, profesyonel eller tarafından atılmıştı. Sonuncular ise derme çatmaydı, belli ki kendisi dikmişti. “İlk diken kimdi? Karahan mı? Timin sağlıkçısı oydu sanırım.”
Başını eğip benimle birlikte yarasına baktı. “Evet ama o sırada karakolda değildi. Sağlık ocağına gittim.” Kaşlarından biri hoşnutsuzca inip kalktı. “Binbaşının zorunlu ricasıyla…”
“Migazli’deki mi?”
“Evet.”
“Hım…Fulya’da orada mıydı?” Hayır… Bunu gerçekten sormamış olayım! Allahım ne olur sormamış olayım, bir daha kadehi ağzıma sürersem namerdim!
“Fulya da oradaydı,” dediğinde yüzü yüzüme yaklaştı. “Ama yaramı diken kardeşiydi, Hülya.”
Onu kıskanıyordum. Ama yarasına baktıkça bu durum önemsizleşti. Çünkü kurşun yarası tam kalbinin üzerindeydi. Sıyırıp geçmişti. Belki yarım saniye kaçışla hâlâ buradaydı, benimleydi. Bunu düşünmek kalbimi sızlattı. Daha birkaç ay öncesine kadar nerede ve nasıl olduğunu bilmezken, şimdi onun içinde olmadığı bir Dünya düşünemiyordum. Konu biz değildik, konu onun sağ ve iyi olmasıydı.Yol bizim için nereye çıkarsa çıksın, onun iyi olduğunu bilmeliydim. Parmaklarım yaranın etrafında dolaşmaya başladığında da içimden bunun için dua ediyordum. Onu isabet alan her kurşunun kül olup havaya karışması için…
“Tahir…” dedim üzüntüyle. “Ya bu kurşun sıyırmasaydı?”
Hafifçe tebessüm etti bu kez. Omzuna meyleden başıyla yere düşmek üzere olan bakışlarımı yakaladı.“O zaman şahadet mertebesine ulaşırdım. Başım gözüm üstüne,” dedi gruurla.Avucu göğsünden sarkan asker künyesini sardığında, aynı gülümseme gözlerine de ulaşmıştı. “Sen de öyle.”
“Ben de ne?”
“Başım gözüm üstünesin,” dediğinde bir damla yaş aktı gözümden. Acı çekiyordum ben ya… Dibine kadar çekiyordum hem de. İlk defa gülümsememle perdeleyemeyeceğim bir acıydı. İşte bu noktada duvara tosluyordum.
“Böyle şeyler söyleme.”
“Söyleyeceğim,” dedi kesin bir sesle. “Ve sen de söyleyeceksin.”
“Ne söylememi istiyorsun?”
Kaşları şakaklarına doğru gerilirken, “Benden uzak durmana sebep olan şeyi,” dedi her kelimeyi isteksizce birbiri ardına getirerek. “Anam sana ne söyledi, Melek?”
İrkildim. Böyle açıkça sorması… Bunu beklemiyordum. Benimle gerçekten bunu konuşmak istiyor muydu?
“Benim…” dedim gözlerimi zorlukla gözlerinde tutarken. “Bu konuda söyleyebilecek bir şeyim yok.”
“Söyleyeceksin,” diyerek kestirip attı. Daha fazla yaklaştığında yüzü gözümün önündeydi. Nefesini duyabiliyordum ve bu, tüm her şeyi daha da zorlaştırıyordu. “Söylemek zorundasın. Ne sandın? Öylece çekip gidebileceğini mi?”
Kucağımdaki elleri sıktım. Güce ihtiyacım vardı, her zamankinden daha fazla. “Dün de söyledim. Ben savaşmayı bilmiyorum.”
“Ben sana ikimizin yerine de savaşabileceğimi söyledim.”
“Yapma bunu…” dedim giderek kaybolan sesimle. “Neden her şeyi zorlaştırıyorsun ki?” Başımı omzuma düşürüp ona geçmişin acısıyla baktım. “Ben konusunda boyunun ölçüsünü almadın mı sen asker?”
Kederin salındığı yüzünden anlık ve buruk bir gülümseme geçip geçti. “Sen konusunda yenilmeye doyamıyorum ben.”
Daha fazla gözyaşını özgür bıraktı gözlerim. Ve damlalar yanağım boyunca akıp dudaklarımı ıslatırken parmakları yüzüme uzandı. Geri çekildim, yaptım bunu. “Gitmek istiyorum.”
Havada kalan elini yavaşça indirirken iki yana salladı başını. “İstemiyorsun.”
“Ya sen benim ne istediğimi nerden biliyorsun ki!” Dayanamadım. Ayağa kalkıp adımlarımı geriye götürürken dünyanın en uzak noktasına kaçmak istedim. “Hani oyun oynarken söyledin ya, ben hiç zibidilerle poz kesmedim, diye.”
Son sözlerimle birlikte o da ayağa kalkıp dikildi karşıma. “Melek, saçmalama. Bunu sorun edeceğimi mi düşündün?”
“Hayır, bunu sorum edecek bir adam olmadığını biliyorum. Annen bile bana bunu hatırlatırken kendi hayatım olduğunu söyledi.” Başımı önüme eğerken dudaklarımı dişliyordum. Ve bu kez bana engel olamazdı çünkü ilk kez karşısında bu kadar şeffaftım. Alkolden dolayı adımlarım olduğu yerde sallanıp dursa da, kelimeler ağzımdan karmakarışık çıksa da cümlelerim daha rahattı. Her şey ağzımdan olduğu gibi dökülmek istiyordu. Belki de olması gereken buydu. Her şeyi konuşup kapatmak… “Ben o adamlardan hiçbirini sevmedim, Tahir.”
Başını dik tuttu. “Biliyorum.”
“Sevmeyi istedim ama. Zorladım da kendimi. Hayatımda güvenebileceğim biri olsun istedim. Belki de ağabeyimin yokluğunu doldurmak istedim, biri onun yerine sevdin, korusun istedim beni, bilmiyorum.” Yüzümdeki taze yaşları silip içimi çektim. Silmemle akması bir oldu. Berbat hissediyordum. Kelimelerim ağzımdan değil, içimdeki kara delikten çıkıyordu sanki. Konuştukça boğazım yeniden ağrımaya başlamıştı ama susmak istemiyordum. Buraya kadar gelmişken olmazdı. “Etrafımda birbirini seven çiftler görürdüm. Koşulsuzca sevilip şımartılan kadınlar görürdüm. Ben sadece…O kadınlardan biri olmak istedim ama…” Omzumu silkip bıraktım. “Sevmedikçe sevilmedim. Kolayca vazgeçtiğim için aynı hızla vazgeçilen oldum.” Elimi göğsüme götürürken sobanın sıcaklığı sağ tarafıma vuruyordu ama sol tarafım buz kesmişti. yayla evinin kütükten duvarları daralık üzerime geliyordu sanki…Ve olduğum yerde giderek küçülüyordum. “Kalbim kimseye ısınmadı. Büyük umutlarla başladığım, sırf bu yüzden umut verdiğim adamları bile bir çırpıda geride bıraktım. Biliyor musun? Bazen senin ahın olduğunu bile düşündüm ama…” Başımı iki yana salladım. Sesim cümlelerimin sonunda çatlayıp dağılıyordu. O ise hiçbir şey söylemeden, hiç kıpırdamadan, gözünü bile kırpmadan beni dinliyordu. “Değil. Biliyorum, bana ah etmezsin.” Dilim dudaklarımda gezinirken, bir damla daha düştü yanağıma. Bu defa silmedim. “Annen kötü bir şey söylemedi Tahir. Düşündüğün gibi kızmadı bana, sesini bile yükseltmedi. O… Sadece seni düşünüyordu ve konu ben olunca çok da haklıydı. İnkâr edemezsin ya… sabıkalıyım. O gün… sana o karanavda söylediklerimi kendi isteğimle söyledim. İçimden geçenlerdi. Kimse beni zorlamadı. Senden yıllar sonra bile birini kırarken çekinmediğimi fark ettim. Benim için önemli olan sadece kendi isteklerim oldu. Yaşımla ilgili değil, buyum ben. Aklı bir karış havada, kendinden başka kimsey, önemsemeyen, her şeye gülüp geçen biriyim. Ben kendime güvenmezken…” Yaklaştım, gaz lambasının ışığı aramızda titrerken başımı kaldırdım, gözlerine baktım. “Sen bana nasıl güvenirsin asker?”
Hiç konuşmadan baktık birbirimize. Ben ağladım. O dağ gibi, taş durdu karşımda… Ben rüzgâr estikçe savrulan toz tulutuydum; o yerinden kıpırdatılamaz koca bir kaya. Onun doğrusu birdi; benim için milyonlarca doğru olabilirdi. O sevdiğini alır baş köşeye koyardı. Benim baş köşemdeki isimler sürekli değişirdi. Onun gökyüzü olması gerektiği gibi; maviydi. Benimse pembenin en yalan tonu…Sonra yavaşça eğildim. Yerden çantamı aldım. Kayışı avucumda sıkarken, yutkunarak boğazımdaki pusu temizledim. “Sen bu dağları avucunun içi gibi bilirsin,” dedim kırık bir sesle. “Beni havaalanına götürecek yolu da bilirsin.”
Gitme vakti gelmişti. Ben de gittim.
Kapıyı açıp dışarı çıktığımda gökyüzü çatlamış gibi kar boşalttı üzerime. Taneler aceleyle havada uçuşarak saçlarımda ve omuzlarımda kendine yuva yapmaya çalışıyordu. Azılı soğuk içimde yanan acıyla çarpışıyordu. Kabanımı bile almış değildim, umrumda da değildi. Tek isteğim evime dönmekti; yaralarımı kendi yöntemlerimle sarıp, zamanla unutmaktı. Dağın soğuğu saniyeler içinde bedenimi ele geçirdiğinde titreyen ellerim arabasının kulpuna uzandı ama kapıyı açamadan karı ezen sert, öfkeli ve hızlı postalların sesi arkamda bitti.
“Ula…” dedi, kilometrelerce koşmuş gibi soluk soluğa. “Benim sende ne gördüğümü nerden biliysun!” Gözlerimi kapatıp, başımı eğdim, dönemedim ona. “Kendine güvenmeymiş! Peh! Bu bahaneyle mi kaçacaksun benden?”
“Bağırma bana!”
“Bağırmayrum saa!”
“Bağırıyorsun işte! Dino burda olsa korkup kaçardı!”
“Allahın iti işini biliymuş da koşup ağabeyinin arabasına atlamış son anda.”
“Ne yapsaydı? Beni ayı gibi sırtına atıp kaçırınca korktu işte!”
“Sahibi gibi!” diye yükseldi. “O da korkup kaçay!”
“Kaçmıyorum ben!” diye bağırdım, bu defa sesim dağın duvarlarına çarptı, yankılandı. Bir hışımla ona döndüğümde aramızda birkaç adımdan fazlası yoktu. Şakakları gerilmiş, damarları şişmişti. Çenesi ise hiç görmediğim kadar keskin ve kavisliydi; ortasındaki sert çukur iyice derinlemişti. Karlı bir dağın ortasında durmuş birbirimize bağırıyorduk. Benim sesim ağlamaktan incelmiş, onunki kısık ama adı gibi kükreyen bir fırtına. “Kaçmıyorum!” diye bağırdım birkez de yüzüne karşı. Soğuk bir iğne gibi ciğerlerime batıyordu. “Ne varsa söyledim. Şimdi de gidiyorum.”
“Bunun adı kaçmak Melek hanum!” dedi karanlığı ezip geçen sesiyle. Şivesi bu kez yalnızca öfkedendi. Kar fırtınasının içindeki gözleri alev alev yanıyordu. “Benim adıma kararlar verip siktiğim yollarını mesken tutamazsın kendune.”
“Buna mec-”
“Dur ha orda!” dedi sertçe. “Sen konuştun. Ben dinledum. Şimdi ben konuşacağum, sen dinleyeceksun.” Başını dik tuttu, kararlılıkla salladı.
“Beni, seni sevmeye yüreği yetmeyen o itlerle kariştirma kizum.” Attığı tek adımla aramızdaki tüm mesafeyi yerle bir etti. Kırpışan kirpiklerimin arasından nefessiz ona bakarken, “Ben de o yürek dibine kadar var,” dedi sertçe. Çatık kaşlarının altındaki kızıl kahveleri gözlerimde soluklanırken, elimi yakalayıp göğsüne, tam kalbinin üzerine bastırdı. Buz tutan ellerim sıcacık avucunun içindeyken ve kalp atışları dizginlenemez bir at gibi avucuma vururken nefesim ciğerlerimden söküldü. “Sen o yüreği bin kere kırsan, ben parçaları bir araya getirir, seni sevmeye mecbur bırakırım. Bir daha kır, bir daha toplarım.” Dişlerini sıktı, kaşlarını o kadar sıkmıştı ki her an kırılacakmış gibi duruyordu. Ve başını yüzüme eğdiğinde kar taneleri kirpiklerine tutunmaya çalışıyordu. Beceremiyordu. “Kır bir daha, toplamayan imansızdur.”
“Neden,” dedi bu kez gözyaşlarıma hıçkırıklarım karışırken. “Salak mısın sen?”
“Salak olsam yine iyidur,” dedi gülümseyerek. “Aşığım ula. Aşığım ben saa. Köpek gibi aşığım hem de!”
Göğsünü derin bir nefesle şişirdiğinde alnındaki çizgiler yumuşadı. Öfke gitti. Yerine teslimiyet yerleşti.“Bir karış havada olan aklına da aşığım, nazına cilvene de aşığım.” Bakışları usulca dudaklarıma indi. “Ha o durmadan gülümseyen dudaklarına da aşığım.”
Tuttu belimden, çekti kendine. Bize ait dünyayayı yörüngesinden kaydırdığında dudaklarını dudaklarıma gömüp öptü beni. En başından itibaren sert ve tutkulu bir öpücüktü bu, vereceğim karşılığa ihtiyacı yoktu.
Kar taneleri tenimde küçük, soğuk dokunuşlar bırakırken kollarım omuzlarına tutundu. Çünkü bacaklarımdaki tüm güç bir anda, öpücüğüyle birlikte terk etmişti beni. Birdenbire kapanan gözlerimin ardından tüm detaylar birer birer silinmişti. Bir Tahir kalmıştı. Bir de dudakları…
Kar fırtınası etrafımızda dans ederken dudaklarım, dudakları tarafından sahiplenilmişti. Kesin ve geri dönülmez olarak istila edilmişti. Sözleriyle anlatamadığını dudaklarıyla tenime anlatmak istiyordu. Sırf bu yüzden öpüşü kendi ritmini bulan bir şarkıydı ve ben o şarkının buruk melodisinde kayboluyordum. Dağılan nefeslerimiz tenlerimize sinerken parmakları tutuşunu sıklaştırdı. Tek beden olmamızı istedi.
Dudağımın her köşesinde hissediyordum dudaklarının çizgisini, dudaklarımın öpmediği tek bir noktası bile kalsın istemiyordu. Yakıcıydı ve öyle baskındı ki aklımı kaçırmama sebepti. Kana kana öpüyordu beni. Kana kana içiyordu. Üst dudağımı nazikçe yakalayıp bıraktı, alt dudağıma geçtiğinde ısrarcıydı. Artık bir karşılık istiyordu. Bunu delicesine istiyordu. Dudaklarının ihtiyatlı devinimi, nefesinin ılık dalgaları ve tenime değen sakalının kararlı sürtünüşü esas sarhoşluk hâliydi.
Dudaklarımız arasında yer bulmaya çalışan teslimiyet akılalmaz biçimde yoğunlaştığında ve dili ağzımın içine sızdığında usulca, tüm bedenimin ürpererek titredi. Parmak uçlarım kamaşıyor, dudaklarının her darbesinde karşılık veremesem de ona daha fazla sokulurken buluyordum kendimi. Hayatım boyunca böylesine büyüleyici bir duygunun parçası olmamıştım. Islak dudaklarımızın birbirine her sürtünüşünün beni daha fazlasını istemeye mecbur bırakmasını çaresizlikle karşılıyordum.
Ve bu noktada yalnız değildim. Öpüşü derinleştikçe, beni kollarının arasında daha sıkı tutup kendine bastırdıkça boğazından hırıltılı sesler yükselmeye başlamıştı. Kar taneleri cayır cayır yanan dudaklarımızın çevresinde erirken bedenimi çepeçevre saran kolları kasılıyor, gövdesi sertleşiyordu.
Kolunun belimdeki kavrayışı yerli yerindeydi ama sırtımda gezinen iri avucu tüm bedenimi avucunun merkezine hapsetmek istiyordu. Nefessiz kaldığımı ele veren iniltim ağzının içine yuvarlandığında dudaklarımızı koparırcasına ayırdı. Ciğerlerim aç kaldığı havayı kesik kesik çekerken hırçın solukları ıslattığı dudaklarımda esiyordu. Benden ayrılmadı ve ondan ayrılmama izin vermedi. Dudağımın sol çukuruna küçük bir öpücük bıraktı. Bir sonraki öpücüğü çenem içindi.
İç titreten bir yavaşlıkla öpücüklerini dudaklarımın etrafına dağıtırken, “Sen benim avucumda pembe bir kelebek,” dedi yavaşça. Sırtımdaki eli ensemdan başımın arkasına ulaştığında, nazikçe okşamaya başladı. Dudakları ne kadar tutkuluysa elleri o kadar şefkatliydi. Aç olduğum ne varsa altın tepside sunuyordu. Ona ait olan ne varsa ayaklarımın altına sereceğini haykırıyordu. Daha fazlasına ihtiyacım olmadığını ölesiye hissettiriyordu. “İsteğin zaman uç git ama gitsen de benimsin. Sevdiğin her şeyin benim. Sevmediklerin de benim.” Alnını usulca alnıma bıraktığında ruhlarımız arasındaki bağın gerildiğini hissettim. Ağlamak istiyordum. Gülmek istiyordum. Aynı anda hem ona sığınıp hem ondan kaçmak istiyordum. Kollarımda biri yavaşça kaydığında, rotasını biliyormuş gibi gidip kalbinin üzerinde durdu. Yine çok hızlı vuruyordu avucuma. Delicesine. “Ben senin kafesinde bir aslan. Kilidi açsan da gidemem… çünkü seninim. Dünüm de senin, bugünüm de.”
Dudakları dudaklarımda bulduğunda usul usul sürtündü. “Yarınum da sen diye geberiy.”
Alnı alnımdan ayrıldığında açtım gözlerimi. Gülümseyen dudakları buradaydı. “Uçacak mısın kelebek?” diye sordu, belimdeki kolu ayrıldığında. Cebinden arabanın anahtarını çıkardı ve düğmesine bastığı an kapıların açıldığını bildiren mekanik ses havaya dağıldı.
Dudaklarımı yaladığımda, oraya bıraktığı tadını aldım. Çünkü biliyordum, yeni bir şansım olmayacaktı. Çünkü… İhtimallere ve uçarı benliğime emanet edemeyecek kadar çok seviyordum onu. Geriye giderken, adım adım ondan uzaklaşmamın sebebi de buydu.
Hayal kırıklığının tuzla buz olup dağıldığını görünce gözlerinde, arkamı döndüm. Arabaya bindim. Dolan ve boşalan gözlerim ön camdan boşluğa uzanırken, Tahir bir süre orada kalmaya devam etti.
Sonra geldi. Sessizce kapıyı açıp, acelesizce yanıma oturdu. Kar kokusu ve soğuk hava içeri doluştuğunda direksiyona ellerini koydu ama bana hiç bakmadı.
Sanki yan koltuk boştu onun için.
Elinden gelse gölgesini bile esirgerdi sanki.
Parmakları kontak anahtarını bulduğunda motorun boğuk sesi yükseldi. Araba titreyerek çalıştığında tekerlekler karın içinde hafifçe kayarak ilerlemeye başladı. Farların önündeki kar taneleri birbiriyle yarışan küçük bulutlara benziyordu. Dışarıda fırtına vardı ama içerideki sessiz hava daha yıkıcıydı. Öyle yoğun, öyle daraltıcı bir sessizlik ki bu, sanki içimde kıvrılıp nefesimden çalıyordu. Dayanmaya çalıştım. Ellerim dizlerimde, dişlerim kilitli… Aramıza kendi ellerimle ördüğüm duvarın dibine sindim. Ama sessizliği o kadar sert tekmeledi ki o duvarı… içimde bir şey koptu.
Elimi uzatıp radyonun düğmesine dokunduğumda önce cızırtı doldurdu arabanın içini. Frekansla uğraşmadım, ilk çıkan istasyonda bıraktım.Yavaşça yayla evinden ayrılırken radyodaki şarkı yeni başlamıştı. Kar taneleri başımı yasladığım cama vururken arabanın içini dolduran Karadeniz ezgisi içimdeki acıya denkti.
Sevda yanar söz ile de…
Gönül ağlar göz ile,
Kıvrak dağ yolu uzadıkça ben küçüldüm. O ise direksiyonu parmaklarının arasında çevirirken, karanlık yalnızca camın ardında değildi, içinde de vardı.
Ben yâre yandum dedim da…
Geldi bana köz ile…
Bir anda radyoyu kapattı.
Çünkü şarkımız bitmişti.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |