25. Bölüm

(24) Biraz Dert Biraz Keder Sen Yanımdaysan Hepsi Geçer

Durumavii
durumavii

24. BÖLÜM:

 

“Biraz Acı Biraz Keder Sen Yanımdaysan Hepsi Geçer!”


 

Tam kalbimin orta yerinde develer halay çekiyordu da halay başı benmişim gibi mutluydum!

 

Mideye doğru indikçe iş iyice karışıyor, orada da boğalar romantik bir tango denemesi yapıyordu.

 

Kafamın içi mi? Belki de en karışık bölge orasıydı. Zira orada Seda Sayan ablam bir yadan gurbaney gurbaney diye kırdırırken, öte yanda Mahmut Tuncer amcam kavramış benim serçe parmağı, mantık sizi a noktasından b noktasına götürür ama halay her yere(!) diyen o meşhur, o mantıklı sözünü söyleyerek çekiştiriyordu beni…

 

İçimde öyle bir curcuna var ki anlatılmaz, doğrudan yaşanırdı! Sanki kalbimin ortasına lunapark kurmuşlar; kelebekler çarpışan arabalara binmiş, kalbim dönme dolapta tur üstüne tur atıyordu. Tahir’in gülümsediğinde çenesinde beliren gamzesini hatırlayınca her şey daha da hızlanıyordu üstelik. Dur desem de ne develer ne boğalar ne de kelebekler laf söz dinlemiyordu. Her şey fazla güzel, fazla yolunda ve fazla iyiydi. Deli dehşet aşıktım işte… Hem de öyle sessiz sedasız da değil; şen şakrak, kıpır kıpır, yanakları olur olmaz kızaran neşeli bir âşıktım ben.

 

Bir taraftan da şaşırmıyor değildim. Çünkü yirmi beş yıllık hayatımda işler ilk kez bu kadar yolunda seyrediyordu. Olumsuz tüm düşünceler, ihtimaller her nasılsa perde arkasını itilmiş ve hatta uzay boşluğunda kaybolmuştu. Galiba rezillik perilerim bile artık beni salmaya karar vermişti.

 

Tabii tüm bu güzel duylara tiner kokusu eşlik etmeseydi daha iyi olabilirdi ama tiner de o güzelliğin bir parçasıydı. Çünkü boya savaşı yaparken fazlasıyla eğlenmiştim hatta bir ara gülmekten yanaklarım ağrımış bile olabilirdi. İşte… Sonrasında o boyayı çıkaracak tek bir aziz madde vardı ki o noktada da tiner saygıyla sunuyordu. Epey de keskin bir kokuyla sunuyordu hem de… Bir gün biri karşıma geçip hayatının aşkıyla ilk romantik date’ine buram buram tiner kokusuyla çıkacaksın, dese gözlerimi devirip yok artık aşkitom, sen tiner çektin herhalde!) derdim. Ama tabii… hayat sürpizlerle dolu bir yerdi.

 

Ehh… Sürprizlerle dolu bu hayatta, banyoda resmen tinerle vaftiz edildikten sonra yapılacak tek mantıklı hareket kalmıştı; favori parfümüm Bombshell ile parfüm banyosu.

 

Öyle iki fıs falan değil; ya tiner kokusu kazanacak ya ben, başlıklı bir mücadeleydi bu. Sonucu mu? Üstüm başım parfüm, ruhum hâlâ tiner, lakin kalpcağzım… fazlasıyla müptela.

 

Elimdeki havluyla saçlarımı kurularken gözüm saate takıldı. İki saatten az kalmıştı. Çabuk olmalıydım! Elimi bez dolabıma daldırırcasına soktuğumda ve bu değil, bu da değil, bu hiç değil kargaşasını aştığımda nihayet elime gelen ince askılı elbiseme parlayan gözlerle baktım. Nazife nenenin aşırdığı valizimden çıkan gül kurusu renginde, zarif bir elbiseydi bu. İncecik askıları, beli sıkıca saran korsajlı tasarımı, göğsü tül drapeli ve kısacık dökümlü etekleri vardı. En sevdiğim kısmı ise kesinlikle sırtı oldu; hoş ve cüretkâr bir dekoltesi vardı. Eh… Bu elbiseye uygun gül kurusu, tül çamaşırlar tercih etmek de yerinde olurdu.

 

Çünkü… güzel bir cumartesi gecesinin nerede ve nasıl sonuçlanacağı hiç belli olmazdı.

 

Ayrıca… Onun için hazırlanmamı istemişti. Ne anlamda söylediğini tam olarak anlamamıştım ama adam Sultan Sülüman değildi neticede. Değildi ama ben Hürrem’dim galiba çünkü halvete hazırlanır gibi hazırlanmıştım. Ama fesat da düşünmek istemiyordum.

 

Yoo, gayet de fesat düşünmek istiyoruz Meloşum!

 

Beyaz stilettolar, ufak beyaz bir çanta ve pudra rengi kurdela detayları bulunan inci küpelerle elbiseyi tamamladıktan sonra avucuma sıktığım hoş kokulu bakım kremiyle buklelerimi sıkıp sıkıp bıraktım. Sıra makyaja geldiğinde o kadar da sade olamadım. Sonuçta bir kadın kaç kez hayatının aşkısıyla yemeğe çıkar ki? Allıklar, pudralar, higligterler, kat kat sürülen rimelle havada uçuştu. Son olarak dudak kalemimle çerçevemi güzelce belirginleştirip iç kısmını da parlak glossla tamamladım. İşimi tamamen bitirdiğimde ise aynanın önünde durup topuklarımdan birini havaya kaldırdım ve saçlarımı savururken kendime mis kokulu bir öpücük attım. İşte, hazırdım. Ve her zamanki gibi çok ama çok güzeldim!

 

Biz Tahir’e ölüp bitiyoruz ama Tahir de ağzının tadını biliyor doğrusu aşkom…

 

Hazır olduğumu söylemek için telefonumu elime aldığımda kapının çalındığını duydum. Aralıksız çalınıyordu hem de. Dış kapıya en yakın oda benimkiydi. Telefonumu çantama atıp koridora çıktığım gibi uzanıp kapıyı açtım. Ve karşımda gördüğüm kişi, bu saatte burada görmeyi kesinlikle beklemediğim biriydi.

 

“Mercan…” dedim bakışlarım yaşlı gözleri ve nefes nefese kalmış göğsünde dolaşırken. Hemen elini tuttup onu içeri çektim. Bu karlı havada ayağında sadece bir terlikle çıkagelmişti. Nasıl telaşlıysa kabanı bile üzerinde yoktu. Saçlarındaki kar tanelerini ellerimle silkeleyip hemen odamdan kalın bir hırka getirip omuzlarına serdim. Aynı saniyelerde banyodan çıkan Sıla, başındaki havluyla sadrazam gibi kalakaldı.

 

“Mercan,” dedi benimkine eş bir şaşkınlıkla. “Bir şey mi oldu?” Aklına bir ihtimal gelmiş olacak ki gözleri büyüdü. “Hasan Veli amca iyi mi?”

 

Mercan başını salladı. “Babam iyi,” dedi kırık bir sesle. “İyi olmayan benim.”

 

Sıla’yla bakıştık. Onu içeri, sobanın yakınına alıp sıcak bir çay doldurduk ama Mercan o çayı avuçlarının arasında soğuturken bir yudum bile almadı. Sık sık içini çekiyor, bir şeyler anlatmak istiyor ama muhtemelen neresinden başlayacağını bilemiyordu.

 

“Olduğu gibi anlat,” dedim ona yardımcı olabilmek için. “Biz seni anlarız. En azından anlamak için elimizden geleni yaparız.”

 

İyi gelmeyi umarken sözlerimle birlikte kız hıçkıra hıçkıra ağlamaya başlamasın mı? Ay vallahi başladı! Ama aynı zamanda ağlarken konuşmaya da başladı. “Poyraz… Abim onu karakoldan sürmüş. Kesin benim yüzümden yaptı bunu. Duydum ki yine buralardan gidecekmiş. Biliyorum, giderse bu defa asla geri dönmez. Çıkar dağın birine, ölse de inmez! Ne yapacağım ben? Onca senenina ardına daha yeni kavuşmuştum.” Bakışlarımızdan çıkardığı anlamla başını iki yana salladı. “Hayır, sevgili değiliz. Bahsettiğim kavuşmak sadece onu görmekti. Daha nasıl olabilir ki?” dedi dertli dertli omzunu silkerek. “Ama olsun, onu görmek de yetmişti. Uzaktan izlemek de yetmişti. Şimdi o da gidecek ellerimden… Belki bir daha hiç göremeyeceğim. Belki hiç…” Dahasını getiremedi. Öyle çok ağlıyordu ki eline tutuşturduğumuz üç peçete bile yüzünü kurutmaya yetmiyordu.

 

Şaşıp kalmıştık biz de. Zaten Mercan’ı beklemiyorduk, bir de bu anlattıkları… Hâlâ çok âşıktı. Hâlâ çok acı çekiyordu. Görmemek için kör olmak lazım… Nasıl çaresiz kaldıysa can havliyle kendini bu halde buraya atmıştı kızcağız, keşke ona yardım etmenin bir yolu olabilseydi.

 

“Mercan öncelikle sakin olur musun?” diye sordum ama havada kaldı; Mercan ağlamaya devam etti. Ay kıyamam, içli içli ağlıyordu bir de… Yüreği göğsüne sığmıyor da gözlerinden taşıyordu sanki. Beyaz teni her geçen saniye biraz daha kızarıyor, burnunun ucu pembeleşiyor, gözleri ise gözyaşlarının şiddetiyle kan çanağına dönüyordu. Anlamak zor değildi; bu göz yaşları sadece bugünün meselesi değildi, onca zaman biriktirilmiş suskunluğunun patlamasıydı.

 

“Ben Poyraz’ın asker olduğunu bilmiyordum. Çok şaşırdım açıkcası.” Şaşkınlığım sesime yansır durumdaydı. “Tahir’in onu karakoldan sürmesine daha fazla şaşırdım.” Başımı hafifçe salladım. Tahir’in her ne olursa olsun birini yerinden yurdundan edecek biri olmadığını biliyordum. Sertti, evet. Kuralcıydı, kesinlikle. Ama vicdansız değildi. Muhakkak ki bilmediğimiz, duyduğumuzdan çok daha derin bir sebep vardı.

 

“Bilmediğiniz şeyler var Melek yenge,” dedi Mercan gözyaşlarının arasından. “Kimseye anlatamadım. Kime anlatayım ki? Ne ailem, ne Nurcan yengem anlamaz beni.” Şişen dudaklarını dişledi. “En yakınım Tahir abim ama özellikle de ona açamam.”

 

“Mercan…” Yanına oturdum, aramızdaki mesafeyi kapattım. Elimi sırtına koyduğumda omuzlarının nasıl titrediğini hissettim. “Derdini söylemeyen berber olamaz, bilmiyor musun?” diye sorduğumda Sıla’nın uyaran bakışlarını üzerimde hissettim.

 

“Melek, derdini söylemeyen derman bulamaz demek istedi Mercan’cığım.”

 

“Hah!” dedim durumu toparlamaya çalışarak, bir yandan da Mercan’ın sırtını okşuyordum. “Hadi söyle derdini, bulalım dermanı.”

 

Mercan elindeki peçeteyi gözlerine bastırırken bir an için duraksadı. Aklına bir şey mi gelmişti? Belki de eve girdiğinden beri bu anı bekliyordu; belki de ilk defa gerçekten dinleneceğini hissetmişti. “Anlatacağım ama,” dedi nihayet. Başını kaldırdı, gözlerini gözlerime dikti. “Bana yardım edeceğine söz verirsen.”

“Yardım mı?” diye sordum şaşkınlıkla. “Ben mi?”

“Hı hı…” Başını salladı gözlerini üzerimde tutarak. “Bana bir tek sen yardım edebilirsin çünkü.”

 

Bir tek ben mi yardım edebilirim? İçimde garip bir şüphe dolaştı. Şimdi daha fazla meraklanmıştım. “Nasıl yani?” dedim meraklı bir sırıtışla. Allahım umarım Poyraz’la arasını yapmamı istemez amin.

 

“Ben yalan söyledim,” dediğinde Sıla’yla ikimiz de kalakaldık. “Biz… Poyraz’la hiçbir zaman sevgili olmadık. Ben ona âşıktım. Sapık gibi peşinden koştum aylarca.” Kendine kızar gibi başını öne eğdi. Parmakları aralıksız olarak birbirine sürtünüp duruyordu. Utanıyordu Mercan, çok utanıyordu üstelik… “Hiç derdi yokmuş gibi bir de ben dert oldum başına. O sadece bana yardım etmek istedi.” Birden bana döndü. Anlattıkları yüzünden bir karış açık kalan ağzımı ve gözlerimde beliren şaşkınlığı fark etmişti. Ama bakışlarında hâlâ umut vardı. Küçük ama tutunmaya çalışan bir umut. “Tüm detaylarını anlatacağım. Öncesini, sonrasını hepsini anlatacağım ama önce senden bunu istemeliyim.” Ellerimi tuttu, sıkıca tuttu. Tek çaresi benmişim gibi tuttu. “Abimi, Poyraz’ı karakola geri aldırması için ikna et. Biliyorum, bunu yapsan yapsan sen yaparsın. Poyraz sandığınız gibi kötü biri değil, o Alacahanlar ailesinin bir ferdi değil, kurbanı. Onu bu hayata bağlayan tek şey mesleği, memleketi…” Başını omzuna eğdiğinde gözlerinden birkaç damla daha düştü. “Lütfen Melek yenge, sevdiğim adama yardım et.”

Mercan’ın elleri hâlâ ellerimin üzerindeydi. O kadar sıkı tutuyordu ki sanki bıraksa her şey yerle bir olacakmış gibi geliyordu. İçimde isim veremediğim bir sıkışma hissettim. Tahir’in Poyraz’a karşı tavrı çok netti. Her şey bir yana adamda baskın bir Karadeniz damarı vardı. Nuh da Peygamber de demezdi! Poyraz’ı yeniden kabul etmesine nasıl ikna edebilirdim ki? Bu… ağır bir yüktü.

“Mercan,” dedim yavaşça, sesimi yumuşatmaya çalışarak ama içimdeki paniği saklayamayarak. “Bak… Evet abinle aramızda bir şeyler ama onun kararları üzerinde hükmüm olamaz. Hele ki bu onun işiyle, askerliğiyle ilgili bir konuysa…” Cümlemi tamamlayamadım. Çünkü gözlerindeki umut sözlerimi yarıda kesti. “Elimden bir şey gelmeyebilir,” diye devam ettim bu sefer. “Hatta büyük ihtimalle gelmez. Tahir karar verdiyse… Onu kimse kolay kolay fikrinden döndüremez. Bunu en iyi senin bilmen lazım.”

Aslında ben de en az onun kadar biliyordum. Tüm reddedişlerime rağmen nasıl da bırakmamıştı peşimi… Ben birim dedikçe o biziz demişti. Olmaz dedikçe, olmak zorunda demişti. Yetmemişti; olmak zorunda bırakmıştı. Kaçtıkça üstüme gelmiş, ben sustukça daha çok konuşmuştu. Geri adım attığım her yerde o tüm mesafeleri örtecek kadar büyük bir adım atmıştı.

Evet… Ben de iyi biliyordum Tahir’i. O inadı, o Karadeniz damarı dalga gibi çarpıyordu. Geri adım atmak, verilen karardan dönmek yoktu onun lügatında. Hele ki inandığı bir şeyse… İşte tam da bu yüzden korkuyordum. Çünkü Tahir bir şeyi aklına koyduysa onu istemekten vazgeçmezdi. Birini korumaya karar verdiyse bedelini kendi ödemeyi göze alırdı. Birini sildi mi… İşte orası en tehlikelisiydi.

Mercan başını kaldırdı. Ağlamıyordu ama içli içli bakıyordu; sessiz, kırık ve çaresiz bir bakıştı bu. “Yapamazsan bile denediğini bilmek istiyorum,” dedi. “Yoksa… Yoksa ömür boyu içimde kalacak.”

İçimde bir şey çatladı. O cümlesi… Beni en zayıf yerimden vurmuştu. Ayy! Duygusal isteklere karşı zayıf bir insan evladıydım ben. Nasıl hayır, diyebilirdim ki bu kızcağıza? Of… Mercan biraz daha böyle bakmaya devam ederse sapacağım yol görünmüştü ve oldukça da karanlıktı; Yine yangınlar yine Meloş…

“Bak,” dedim, derin bir nefes alarak. Kimbilir bu işin sonunda o nefesi neremden alacaktım? “Ben Tahir’e gidip Poyraz’ı geri al, diyemem. Açıklayamam ayol. Neden diye sorarsa ne cevap vereceğim? Mercan istedi desem asar, ben istiyorum desem keser vallahi! Eh… Bize de bir şey yapamayacağına göre olan yine küçük Alacahan’a olur. Biraz ısrar ettim diyelim, sözde sağdan soldan duyduğum kadarıyla Poyraz’ın çok iyi bir insan olduğuna dair yalanlar da söyledim, ne olacak? Acıyacak mı sence? Ya da yumuşayacak mı?” Sustum. Çünkü kendimi dinlerken bile ikna olmuyordum.

Mercan cevap vermedi. Çünkü verilecek bir cevap yoktu. Sadece başını eğdi. Reddedilmeyi hazmetmeye çalışıyordu. Umudunu usulca toplayıp bir köşeye koymaya çalışıyordu.

Ve o anda korktuğum başıma geldi. Yumuşak karnım karşıma geçip anik yaptı. Eşşek gibi kabul edeceksin, etme de göreyim, diye dalga geçip, üstüne bir de kahkahayı bastı; ahahahah!

Ve ben… tabii ki dayanamadım. Neden mi? Çünkü kaşım kaşım kaşınıyordum. Yani nerden baksam bir haftadır falan rezil kepaze olmadığım için eksikliğini yaşıyordum. Fena mı olur yani başımı kuma gömeceğim, efenime söyleyeyim Tahir’den köşe bucak, fılfır fılfır kaçacağım bir halt yesem?

Ühü ühüü…

Zaten ben aklıselimle hareket eden bir insan olsaydım, evren beni şimdiye kadar rahat bırakırdı. Belli ki benimle ayrı bir alıp veremediği vardı. Huzur mu? Ne münesebo? Sakinlik mi? Ih ıh… Evlerden ırak.

Kaldı ki kader de boş durmuyordu. Tam akıllı olacağım, dediğim anda önüme bir olay atıyor, al bakalım Melooooş can(!) diye dürtüyordu. Ben de durur muyum? Asla.

Öte yandan Mercan da bir başkaydı. Annesi gibi değildi bir kere. Sorgusuz sualsiz kabul etmişti beni. Yengem, deyip bağrına basmıştı. Cicik takkemi de rezil olmak pahasına kendi cicik takkesiymiş gibi sahiplenmişti. Bir yardımı fazlasıyla o hak ediyordu. O yardım sonunda ruhuma El Fatiha okunmasına sebep olacak dahi olsa…

“Olacağına dair söz veremem,” dedim sonunda. Sesim kısılmıştı. Hayır, hayır; sesim başıma geleceklerin korkusuyla içime kaçmıştı. “Sana sonucu garanti edemem.” Başımı omzuma yatırıp kurbanlık koyun gibi salladım. “Ama,” dedim, kelimeyi özellikle uzatarak. “Elimden geleni yapacağıma söz verebilirim.”

Bir anlık bir sessizlik oldu. Şaşkınlık, sıklaşan nefes alışverişleri… Sonra Mercan hıçkırarak boynuma sarıldı. “Teşekkür ederim,” dedi boğuk bir sesle. “Senin harika biri olduğunu biliyordum. Canım canım canım yengem!”

Ben harika değilim, ben… ben kerizin en önde flama taşıyanıyım be Mercan, demedim. Diyemedim.

Fonda İbrahim Tatlıses Bey amcam Allah cezanı verecek, sarkısını çığırırken, Mercan’ın sarılışına karşılık verdim. “Yardım edeceğim ama söz ver. Bu yolun sonunda heyecandan kalpten falan gidecek olursam abini o kurbağa bacaklı Fulya’dan uzak tutacaksın!”

Güldüler ama ben oldukça ciddiydim. Sonra Mercan, içinde kilitli duran bir kapıyı aralıyormuş gibi bize Poyraz’la olan geçmişini anlatmaya başladı. Öyle üstünkörü, aceleyle dökülmüş cümleler değildi bunlar; her biri yıllarca içinde birikmiş, söylenmeyi beklemişti. İkisi arasında yaşananları dinledikçe, Poyraz’ın dışarıdan görünen o sakin, mesafeli ve gücünü acımasızlıktan alan hâlinin ardında bambaşka bir adam olduğunu anlamıştık. Bu o kadar garip bir durumdu ki sebebini bir türlü anlayamamıştık. Sıla’yla bilrikte aklımıza gelen her soruyu ardı ardına sıralıyorduk. Ama Mercan çoğuna cevap veremiyordu. Çünkü aralarında yaşanan onca şeye rağmen, ne kadar çok şey paylaşmış olurlarsa olsunlar, Poyraz onun için hâlâ tam anlamıyla çözülememiş bir bilmeceydi. Mercan kapısını açmıştı ama içeri bir türlü girememişti.

Yıllar boyunca onu anlamak için didinmişti. Bazen fark ettirmeden çevresinde dolanmış, bazen doğrudan karşısına geçip onu istediğini çekincesizce söylemişti. Ama Poyraz, hayatına kimsenin tam anlamıyla sızmasına izin vermeyen o görünmez duvarı hiç indirmemişti. Mercan ne yaptıysa o duvarın arkasına geçmenin bir yolunu bulamamıştı. Asılmıştı ama tutulmamıştı.

Anlattığı anılar onun zihninde hâlâ taptazeydi; sanki dün yaşanmış gibi… Sesi her ayrıntıda biraz daha titriyor, bazı anlarda gözleri uzak bir noktaya dalıp kalıyordu. Belli ki geçmiş, Mercan için öyle çok da geçmişte kalmamıştı. Ve benden istediği şey yalnızca kendi yarım kalan hikâyesi için değildi. Poyraz’ı da düşünüyordu. Onun ancak bu topraklarda, köklerinin uzandığı bu yerde gerçekten mutlu olabileceğine inanıyordu. Hatta inanmakla da kalmıyor, bundan emin konuşuyordu. Olanları öyle içten, öyle yaralı bir şekilde anlatmıştı ki, Mercan gittikten sonra bile odada hâlâ onun sesi var gibiydi.

“Ben onu çok sevdim Melek yenge. Onun o sert duruşunun ardındaki yaralı çocuğu, ait olamayışını gördüm. Kendi toprağında kendine bir yer bulamayışını gördüm. Anlatmadı belki ama biliyorum. Sevilmemiş bir çocuktu o. Farklı olduğu için ailesi tarafından hor görülmüş, köşeye itilmişti. O yüzden kimseye tutunamayışı… Evet, biliyorum. Nerden biliyorsun diye soracaksın, biliyorum işte, hissediyorum. Ne benden önce ne benden sonra kimseyi sevmedi. Oysa ben ondan sadece beni sevmesini istemedim ki, onu gönlümce sevebilmeyi istedim. İzin verseydi eğer, yaralarını sarmak için elimden geleni yapardım. Daha o küçücük yaşımda kaç gecede deli mavi gözlerini düşerek uyudum, kaç gecede onu düşünmekten uyuyamadım. Sonra… Sonra bana hayır, dediğinde bile ona bir kez daha hayran oldum. İnsan kendini reddeden birine hayran olur mu? Ben oldum. Çünkü o zaman bile beni düşündü. Konuşmayı sevmezdi ama benimle konuştu, asıl kendisinin gitmesi gereken psikoloğa beni götürdü. Benim yüzümden abimden dayak yerken bile sesini çıkarmadı. Sırf adıma leke gelmesin diye… Allah biliyor ya, birinin hakkını helal etmesi gerekiyorsa, o benimkini değil… Ben onunkini istemeliyim. Çünkü birimiz hakkını helal etmedi diye diğerimiz cehennememe gidecek olsaydık, cayır cayır yanan ben olurdum. Öyle hakkı var üzerimde…”

 

*

Mercan’la birlikte zırıl zırıl ağladığım için Güney Afrika haritasına dönen suratımı ve akan makyajımı toparladığım esnada Tahir’den mesaj geldi. Yirmi dakika sonra kapımdaymış. Mesajı okuduğum anda hemen yanaklarımı bir sıcak bastı, kalbim pıt pıt hızlanmaya başladı. Ayyy! Geliyor yiğidim aslanım! Mod değişikliği deyince de ben! Son kez saçlarımı düzeltirken aklıma nedense saçlarımla ilgili söyledikleri geldi. Ortaokul ve lise zamanlarımda kahküllerim vardı. Sonra sıkılıp uzatmıştım ve tekrar kestirmeyi hiç düşünmemiştim ama… Tahir alnımı süsleyen o kısa kahkülleri bana yakıştırdığını söylemişti. Ve içimden bir ses yakında beni yeniden o kahküllerle göreceğini söylüyordu. Çok yakında. Yirmi dakika kadar sonra…

 

“Sılaaa cicişim!” diye seslendim koridora doğru. “Senden bir şey isteyebilir miyiiiiim aşkılatellam?”

 

Ve tam yirmi dakika sonra beyaz, ayak bileğime uzanan kürk mantomla kapıdaydım. Çamlıyayla hâlâ bembeyazdı ama kar yağışı son birkaç saattir epeyce yavaşlamıştı. Yine de buzlu zeminde ince topuklarla üç adım atmak bile zor olmuştu. Neyse ki dördüncü adımda Tahir’in acı yeşil, kasalı aracı kapımın önünde durmuştu. Geldi benimki! Ama nasıl geldi? Dağ gibi geldi. Taş gibi geldi. Ova gibi geldi. Balyoz oldu da kalbime vura vura geldi.

 

Ay kurban olduğum Allahım, akıl sağlığım için ne olur Tahir kulunun beyaz gömlek giymesini yasakla!

 

Hayır, hadi beyaz gömlek giydin, bari dar olanını giymeseydin be adam! Ben mecbur muyum senin o utanmasa benimkinden bile daha ince olacak olan belini, sırtının kaslı çıkıntılarını, kafam kadar olan pazularını gece boyunca izlemeye? Haklı olarak soruyorum! Mecbur muyum tüm gece sana ağzımın sularını akıta akıta bakmaya? Hı? Bak, bak… Arabasından inmiş bana doğru yürürken kıvrılan manşetlerinden görünen damarları nasıl da sırayla selam çakıyor…

 

Ama bir dakika? Daha bana ulaşamadan gözlerinin saçlarıma kaymasıyla duraksadı. Dudaklarının kenarları kıpırdar gibi oldu. Yutkundu usul usul… Daha elbisemi bile görmeden, o da beni beğendi galiba.

 

“Melek,” dedi birkaç adımla yanıma ulaştığında. Aynı anda benim gözler de bayram etti tabii. Yeni traş olmuş, yanakları yeni yapılan asfalt yol pürüzsülüğüyle önüme serilmişti. Çene hattı da o yolun keskin virajları mübarek… Bir de buram buram traş losyonu kokusu yok mu? Ciğerlerde de başladı şenlik… “Bu gördüğüm gerçek midur yoksa öldüm de cennette mi geldum?” Eli saçıma uzandığında yavaşça omzumun gerisine alırken gülümsedi. Buklelerim parmağına nasıl da memnun memnun dolanmıştı ama… Bukleler memnun, ben daha da memnun… Üzerimdeki beyaz kürk mantoya kısa bir bakış atıp, “Yanıbaşıma da koymuşlar beyaz bir melek,” dedi. “Kahkülleri bile varidur meleğin. Yok, yok.” Başıyla kendini onayladı. “Kesin meftayim ben.”

 

“Ya Tahir…” dedim cilveli cilveli omzuna vururken. “Deme öyle şeyler.”

 

“Ne demeyim mesela?” Hım… Cilveli olan sadece ben değilim. Onun o erkeksi sesindeki cilve de fazlasıyla davetkar ve de tatlı. “Daha yakından cevaplamak ister misin?” Bir kolu belime doğru hareketlenirken dudakları da saçlarıma yakınlaştı ama çok geçmeden her ne olsuysa önce duraksadı sonra da benden uzaklaşıp arabanın kapısını açtı.

 

Nedeni açıktı. Onun derdi benimki gibi annesinin duymaması falan değil, çevreden duyulup laf söz olmamasıydı. Dedikoduyla canımın sıkılmasını istemiyordu. Böyle de düşünceliydi benim yakışıklı askerim.

 

Üzülme Meloş, gece uzun.

 

Öpücüğümü alamadım ama iç sesin yaptığı hatırlatmayla yüzüm gülerken benim için açtığı kapıdan ön yolcu koltuğuna bindim. Emniyet kemerimi bağladığımda yola çıkmıştık. Fazlasıyla heyecanlıydım. İçim içime sığmıyordu. Onun kendine gösterdiği özene bakacak olursam, bence o da heyecanlıydı. Tıpkı sakal traşı gibi saç traşını da yeni olmuştu. Beyaz gömleği jilet gibi ütülüydü, uzun bacaklarını saran bej keten pantolunu da öyle… Benden onun için hazırlanmamı isterken o da benim için hazırlanmıştı.

 

“Eee,” dedim keyifli keyifli. “Bir yer seçtin mi yoksa spontane mı olacak?”

 

Gözünü yoldan ayırmadan,“Elbette,” dedi net bir şekilde. “Seveceksin.”

İşte, benim için fazlasıyla maskülen bir hareket daha… Önceki ilişkilerimde buluşma planı yapacağımız zamanlar genellikle aynı kısır döngüye girerdik. Nereye gidelim, nasıl yapalım(?) soruları havada uçuşur, karar verme süreci gereksiz yere uzar giderdi. Çoğu zaman ipleri bana bırakırlardı. Ben de açıkçası pek özen göstermez, herkesin bildiği, gazetecilerin çıkışta beklediği o şık ama ruhsuz mekanlardan birini seçerdim.

Elbette bir ilişkide gidilecek yerlere birlikte karar vermek önemlidir; buna itirazım yok. Ama bazı zamanlarda, özellikle de özel buluşmalarda… İşte o anlarda erkeğin kararlı olması, planı sahiplenmesi ve buraya gidiyoruz, diyebilmesi bence son derece çekiciydi. Ne istediğini bilen, tereddüt etmeyen bir duruş; kabul, bu tavır benim gözümde fazlasıyla şık, fazlasıyla maskülendi.

Araç köyden çıktığında ilçeye giden yola uğramadan dağ yoluna saptık. Başladık dağlara tepelere tırmanmaya… Açıkcası bugün için il, hiç olmadı ilçe merkezine gideriz diye düşünüyordum ama benimki dağlardan ayrılamıyordu anlaşılan. Eh… hamurundaki bir parça ayılığı hesaba katarsak doğal ortamından uzaklaşmak istememesi makul sayılabilirdi.

Ama bu defa da o kadar da fazla çıkmadık. Hatta bilmediğim kestirmelere saparak, geceyi aydınlatan kar tanelerinin loş ışığında uzayıp giden manzaraları geçip gittik. Silecekler camda ağır ağır çalışırken yol da tıpkı gece gibi sessizdi. Duyduğumuz sadece kar yığılarını ezip geçen tekerleklerin sesiydi. Tabii ben o sakinliği bozmakta her zamanki gibi gecikmedim.

“Tahir…” dedim düşünceli düşünceli. “Sana bir şey sorabilir miyim?”

“Sor tabii.”

“Diyelim ki operasyona gidiyorsunuz ama aranızda biri şak diye sevgilisinden ayrılıp depresyona girdi. O zaman ne oluyor? Psikolog falan mı çağırıyorsunuz?”

Tahir direksiyonu iki eliyle tutmaya devam ederken güldü. Komik bir şey mi sormuştum? “Hayır, arkadaşın depresyonunu münasip bir zamana erteliyoruz.”

“Yani depresyonlu depresyonlu dağa mı çıkarıyorsunuz?”

“Öyle sayılır.”

“Ama yazık değil mi?” diye sordum dudak bükerek. “Dağda da depresyon hiç çekilmez ki? Sevgilisinden de ayrılmış zaten, sizin hiç acımanız yok mu?”

“Elbette var ama belli zamanlarda kullanmıyoruz.”

“Nasıl kullanmıyorsunuz ya? Aç kapat mı yapıyorsunuz? Robot musunuz siz?”

“Evet, bahsettiğim zamanlarda robotuz.”

Başımı cama çevirip farlarında önünde savrulan kar tanelerini izlerken aklıma çok önemli bir soru daha geldi. “Bir şey daha soracağım.”

Gözünü yoldan ayırmadan, sanki dünyanın en önemli sorusunu alacakmış gibi, “Sor güzelim,” dedi.

Ayyy kaburgalarımın arasından ılık bir his akıp gitti. Ne soracaktım ben ya hu?

“Şey soruacağım?”

“Ne soracaksın?”

“Iııı şey. Siz mesela operasyonın tam ortasındayken birinin tuvaleti gelirse ne oluyor?”

Direksiyonu hafifçe kırdı. “Gelmemesi gerekiyor.”

“Ama ya gelirse?”

“Gelmez.”

“Uf Tahir! Gelmiş işte, çok gelmiş hem de. Adam altına kaçırdı kaçıracak! İnsan bu da sonuçta.”

“Asker,” dedi sadece. “Dağda sadece asker.”

“Peki…” Vazgeçmedim. “Operasyonda biri çok acıkırsa? Mesela ben açken hiç konsantre olamam.”

“Onu da öğreniyorsun,” dedi sakince. “Açken de işini yapmayı.”

“Hımm…” diye devam ettim. “Diyelim ki biri çok üşüdü. Komutanım ben yanıma ısıtıcı alayım deme şansı var mı?”

“Melek,” dedi hafifçe iç çekerek. “Orada kimsenin üşümeye vakti olmuyor.”

“Anladım…” dedim ama anlamamıştım. “Peki ya korkmak? Korkunca ne yapıyorsunuz?”

“Korkabilirsin pekala,” dedi kısa bir sessizliğin ardından. “Ama yine de yapman gerekeni yaparsın.”

Bir süre sustum. Sonra dayanamadım. “Ben kesin orada bayılırdım,” dedim dürüstçe. “Hatta daha başında.”

Bu kez güldü. Sessiz, kısa bir gülüştü ama arabanın içindeki havayı yumuşacık yapmıştı. “Hiç şüphem yok.”

“Demek ki senin askerin olsaydım bana çok kızardın.”

Bir an için bakışlarını yoldan alıp bana çevirdiğinde yüzünde başka bir ifade gördüm. “Sen benim askerim olsaydın, seni heybemde saklardım.”

En çok kim eriyecek yarışmasına katıldın ve rakibin dışardaki karlar…

Taşlı yolun üzerinden geçerken biraz sallandık. Daha doğrusu sallanan sadece bendim. Tahir dimdik duruyordu. İçimden geçen dağda tamamen robot olduğuydu. Ve dahası… Ben o robotu fena halde çekici buluyordum.

“Şuna cevap ver öyleyse,” dedim birkaç dakika sonra. Kar yağışını iyice arttırmış, camlarımıza daha sık uğrar olmuştu. “Diyelim ki asker diyette. Sonuçta askerlerin de diyete girme hakkı var, deği mi?”

“Bak o konuda haklısın. Evet, isteyen askerim diyete girebilir.”

“Hah! Diyelim ki asker diyette. O durumda ne oluyor? Yani yemek işini nasıl hallediyorsunuz? Sonuçta özel bir listesi olmalı onu.”

Dudaklarının çukurları belli belirsiz kıpırdadı ama ciddiyeti tam gaz devam etti. “Elbette. Diyette olan asker, listesini de alıp komutanının yanına gider, derdini izah eder. Günlük alması gereken kalori miktarını, yemesi gereken avakadoyu cartu curtu talep eden bir dilekçe hazırlayıp bana ulaşmasını sağlar.”

“Sen ne yaparsın pekii?”

“Dikkatle incelerim listeyi. Bu iş sadece avakadoya yulafla olmaz deyip fit kurabiye, detox çayı, tarçınlı elma dilimleri eklerim.”

“Ooo, chia tohumu falan da yazıyor musun?”

“Chia tohumu olmadan olur mu? Özellikle onu yazıyorum.”

“Ay süpermiş. Başka, başka ne yapıyorsun?”

“Yetersiz geleceğine kanaat getirirsem askere özel fitness hocası da getirtebilirim,” dediğinde tam vay canına(!) tepkisini verecekken gülmeye başladı. Ama nasıl güldü? Elini direksiyona vura vura güldü öküz! Resmen dalga geçmişti benimle!

“Ya Tahir!” diye cırladım kollarımı birbirine bağlayarak. “Neden benimle dalga geçiyorsun?”

 

“Ne diyeti ne diyet listesi be güzelim? Asker ocağı orası ana kucağı değil.”

“Bu yine de dalga geçmeni gerektirmez. Bir daha sana bir şey sorarsam iki olsun!” Küskün yüzümü sağımdaki cama çevirdiğimde gülüşü hâlâ kulaklarımdaydı.

“Şu an bana küsemezsin,” dediğinde ters ters baktım. “Nedenmiş o?”

Yeni bir manevrayla arabayı çevirdiğinde yukarı doğru devam ettik. “Çünkü araba kullanırken seni öpemem.”

Ay Meloş, bu adama ağız tadıyla trip de atılmıyor… Sürekli kalbimizden vurup duruyor.

“Bana ne. Onu benimle dalga geçmeden önce düşünecektin.”

“O kadar inanarak soruyordun ki hayallerini yıkmak istemedim.”

“Yani başta dalga geçmeyi planlamamıştın?”

“Asla.”

“İyi o zaman,” diye yumuşadım. “Bu defalık affedeyim madem.”

“Affet madem,” dedi tatlı tatlı. “Hadi, devam et sormaya.”

“Emin misin?”

“Hem de nasıl.”

Dahiyane bir soru sormak için bir süre düşündüm. Neyse ki yaratıcı bir kimseydim de hemencik aklıma geldi. “Şey…Mesela operasyona giderken ütüyü fişte unutursanız ne olur? Dönüp fişi çekiyor misiniz yoksa karakolun yanmasına izin mi verirseniz?”

Sonunda yüksek, taş duvarları olan han gibi bir yere geldik. Dağların arasındaki geniş bir düzlükte tek başına duran bir yapıydı bu. Gecenin bu saatinde karların arasında tıpkı bir kaleye benziyordu. Tahir inmeden önce taba rengi, dizlerine uzanan kaşe kabanını giyip heybetine heybet katarken, aynı renkte atkısını da benim boynuma doladı. Rengi üzerime uymuyordu ama o sardığı için bir şey diyemedim. Elimi büyük, sıcak avucuna hapsettiğinde dilim ağzımın içinde bir yerde kaybolmuştu zaten. İçeri girdiğim andan itibaren mekânın güzelliğine hayran kaldım. Taş duvarları, kocaman taşlı avizesi ve ahşap detaylarıyla nostaljık bir havası vardı. Görevliler bizi doğrudan yukarı çıkan merdivenlere yönlendirdi. Meğer burası birkaç odası olan butik bir otel olarak kullanılıyormuş; restoran da üst kattaymış.

Ne! Butik mi otel?

Bizim için restaurant kısmına yer ayırttığını biliyordum. Peki ya… Otel kısmından da ayırtmış mıydı? Ay beni bir ter bastı.

“Buyrun efendim, istediğiniz gibi cam kenarındaki masayı sizin için hazırladık.”

Terasa çıktığımızda gördüğüm manzara karşısında dudaklarımın aralanmasına engel olamadım. An itibariyle Karadeniz tüm güzelliğiyle ayaklarımızın altındaydı. Dalgaların karanlıkta parlayan mavisi, uzakta dağların siluetiyle birleşmiş; geceye ışıltılı ve büyüleyici bir derinlik katmıştı. Bu manzarayı izlerken yemek yiyecek olmak… Buna gerçekten inanamadım. Üstelik etrafımız alabildiğine kar manzarası olmasına rağmen üşümeyecektik çünkü terasın tamamı camla kapatılmıştı. Başımızın üstündeki cam, gökyüzünü tüm maviliğiyle gözlerimizin önüne sererken, yıldızlar uzansam dokunabileceğim kadar yakındı sanki! Her masanın yanına yerleştirilmiş yuvarlak ve uzun ısıtıcılar terası sıcacık tutarken camların ardındaki soğukla içerideki sıcaklık arasındaki tezat mekânı daha da etkileyici kılmıştı.

Masamıza yürüdüğümüz sırada içerinin büyüsüne kapılarak ısıtıcılardan birine kafa göz çarpacaktım ki kendimi son anda frenledim. Ve anında çatılan kaşlarımın altından Tahir’e baktım. “Az kalsın burnumu kırıyordum! Biraz dikkat etmelisin. Hayır yani… Böyle bir adamın elini tutarken önümdeki direğe, çukura, ısıtıcıya falan ben mi dikkat edeyim?”

Bana baktı, baktı, baktı ve en sonunda soldaki sandalyeyi benim için çekti. “Çok haklısın.”

Her koşulda haklısın, diyen erkek. Öpülür ve baş üstüne konulur.

Oturacağım sandalye ve masa arasına girdiğimde Tahir mantomu omuzlarımdan sıyırıp aldı. Ve omzumun üzerinden ona baktığımda, az önce benim mekânı izlediğim gibi onun da beni izlediğini gördüm. Tam ona dönük olan sırt dekoltemde fazladan kalmıştı beğeni dolu bakışları, elbisenin korse yapısı sayesinden daha da ince görünen belimde, kısa elbisemin açıkta bıraktığı bacaklarımda ve en sonunda yine kahküllerimde…

Utandığımı hissettim. “Haklıymışsın, burası hoşuma gitti Özellikle de manza…”

Başını eğdiğinde nefesini yanağımda hissettim. “Benim de,” dedi yavaşça. “Manzara hoşuma gitti.”

Isınan yanaklarımla birlikte yerime oturduğumda karşıma geçti. O da kabanını çıkardığında görevli ikimizinkileri de teslim aldı. Başka bir görevli ise ne istediğimizi sorduğunda kararsızca Tahir’e baktım.

 

“Balık var,” dedi. “Senin için ayıklayacak biri de var.”

 

Gülümsedim. “Balık alayım o zaman. Hangisinin mevsimi?”

 

“Palamut,” diye yanıtladı görevli. Başımla onayladığımda Tahir’e sordu. “Siz ne alırsınız efendim?”

 

Sorulduğuna göre demek ki buranın müdavimi değildi. Belki de hiç gelmemişti. Çünkü daha önce Kırık Kadeh meyhanesine gittiğimizde, etinin nasıl pişeceği bile sorulmamıştı. “Hanımefendiye eşlik edeceğim,” dedi beni şaşırtarak. Çünkü en fazla eti sevdiğini biliyordum. Bu kez ne içeceğimiz sorulduğunda, onay almak isteyen gözlerini üzerime çevirdi. “Beyaz şarap?”

 

“Harika olur,” dedikten sonra birkaç meze o, birkaçını da ben söyledim. Zeytinyağlı enginar, ton balığı tartar ve keçi peyniri kreması benim seçtiklerimdi. Tahir ise pancar mezesi, roka salatası ve mısır ekmeği istemişti. Görevli gitmeden önce de,”Koçum,” demişti. “Öncesinde iki çay alalım. Biri safi dem olsun. Açık olanının yanına beş şeker koy.”

 

Görevli siparişlerimizi getirmek üzere uzaklaştığında çantamın içindeki telefonumun titrediğini duydum. Bakmaya niyetim yoktu ama Tahir’in de dikkatinin çektiğinde, “Açmayacak mısın?” diye sordu. “Israrlı çalıyor.”

 

Arayan ya abimdi ya bizimkiler…Abimin arama nedeni belliydi ama onunla konuşmak istemediğim için geri dönmemiştim. Ailemin geri kalan fertlerine ise kalıcı olarak burada kalacağımı henüz söylememiştim ve iddia için anlaştığımız süre de çoktan dolduğu için ısrarla arayıp ne zaman döneceğimi soruyorlardı. Söylediğimde şaşıracakları kesindi ama yine de tam olarak nasıl bir tepki vereceklerini kestiremiyordum. Geldiğimden beri ancak birkaç kez telefında görüşmüş, çoğunlukla mesaklaşmıştık. O da hal hatırdan öteye gitmemişti. Ama son zamanlarda babam daha sık yazar olmuştu. Her mesajında da telefon çektiği vakit aramamı istiyordu. Telefonun çektiği zamanlar olmamış değildi ama buradaki hayatıma o kadar odaklanmıştım ki arayacak vakti bulamamıştım. Belki de… sorun sadece vakit değildi.

 

Çantamdan çıkarmadan kimin aradığjna baktığımda ekranda annemin adını gördüm. Konuşmak ve kararımı açıklamak için uygun bir zaman değildi. Bu yüzden telefonu meşgule verip onu yarın arayacağıma dair bir mesaj attım.

 

Önümüze iki çay bırakıldığında büyük bir yudum aldı.“Konuşmak istersen kış bahçesine geçebilirim,” dedi başıya arka tarafında kalan camekanlı alanı gösterek. Kimin aradığını bile sormadı. Ben olsam dayanamaz sorardım. Damarlarımda gezinen kıskançlık duygusunu onunla keşfetmiştim. Benden çok daha fazla kadar kıskanç olduğunu biliyordum ama bana duyduğu saygıyı öyle güzel hissettiriyordu ki beni kıskandığı zamanlarda kendime kapana kısılmış gibi hissetmiyordum.

 

“Arayan annemdi. Yarın arayacağım. Henüz bizimkilere burada kalıcı olarak kalacağımı söylemedim.”

 

Çayından aldığı ikinci yudumla bardağı yarılandı. “Nasıl karşılayacaklar sence?”

 

“Şaşıracakları kesin ama… nihai sonucu kestiremiyorum.” Biraz düşününce başımı iki yana salladım. “Sanırım sorun çıkmaz. Yurt dışı tatillerinde aylarca kaldığım oluyordu. Onlar alışık bu duruma.”

 

Bakışlarındaki anlam birkaç saniye içinde değiştiğinde, ilgiyle yaklaşarak dirseklerini masaya koydu. “Ya sen? Sen alıştın mı ailenden uzakta buralarda yaşamaya?”

 

Onun bana yönelttiği soruyu aynı anda kendime yönelttim. Bunu kimseyle konuşmamıştım. Artılarını, eksilerini tartmamıştım. Tek bildiğim burada olmayı sevdiğimdi. “Topraklarını sevdim asker,” dedim dürüstçe. “Başta zordu. Aslına bakarsan hâlâ zor ama uğraşmaya değer bir zorluk bu. Sabahları mısır ekmeği ve kuymak ve terayağı yemeyi seviyorum. Sıla ile o küçük evde yaşamayı, her sabah yaramazların sesiyle güne başlamayı, istediğim her an Karadenizin kartpostallardan bile daha güzel olan doğa manzarası izlemeyi de seviyorum. Tüm bunları toplarsak alışmışım gibi görünüyor, ne dersin?”

 

Duydukları hoşuna gitmiş olacak ki keyifle arkasına yaslandı. Beyaz gömleğinin üstten iki düğmesi aralıktı, o aralıktan asker künyesi görünüyordu. Ve açık olmak gerekirse o manzarayı dışarıdaki manzaraya tercih etmemek için hiçbir geçerli nedenim yoktu.

 

“Pek hoştur derum,” dedi dudaklarında o güzel gülümsemsiyle. “Anlatsana biraz daha.” Gözleri acele etmeden yüzümde dolaştı “Başka ne seveysun bizim buralara?”

 

“Şey…” Dudaklarımı birbirine bastırıp bıraktım. Tabii ki en çok onu seviyordum. Vurulduğunda ona aşık olduğumu söylemiştim ve şimdi de sevdiğimi söylersem… bu benim için bir ilk daha olacaktı. Ama şimdi böyle… gözlerimin içine içine bakarken ve ben tek damla bile içmemişken nasıl söyleyebilirdim ki? “Şarabı önden mi alsak?”

 

Anlamış gibi başını sallayıp görevliye işaret verdi. Birkaç dakika sonra kadehlerimiz beyaz şarapla dolmuştu ve çok geçmeden Tahir’in çaydan aldığı yudumlara benzeyen büyük yudumlarla yarılamıştım bile.

 

“Şişede durduğu gibi durmaz,” dediğinde gülümsedim.

 

“Sorun değil. “Gözlerine bakarak bir yudum daha aldım. “Yanımda sen varsın.”

 

Bunu söylemem hoşuna gitmişti. O da bir yudum aldı, gözlerime bakarak. “Her zaman.”

 

“Buraya ilk kez mi geliyorsun?”

 

“Sayılır. Bizim yan komşu Şehnaz teyze buranın mutfağında çalışıyor. Birkaç kez onu bırakmak için geldim ama hiç terasında bir kızla yemek yememiştim.”

 

Bu kez memnun olan ben olmuştum. Aferin, bana hep böyle şeyler gel asker!

 

“Gerçekten çok güzel, tüm Trabzon gözümüzün önünde sanki. Aslında burada görmek istediğim öyle çok yer var ki. Manastır, Uzun Göl, Atatürk Müzesi, Aya Sofya…Daha hiçbirini gezemedim.”

 

“Ben seni gezdiririm,” dedi düşünmeden. “Yoğun çalışıyorum, bu ara da işler biraz daha sıkı ama vakit buldukça nereye istiyorsan gideriz.”

 

Anında gözlerim parladı. “Sahiden mi?”

 

Neşem onu da gülümsetti. “Sahiden. Benim de bazı planlarım var. Hastaneden sonra evde dinlenirken düşünecek epey vakit oldu. Rafting, kano, doğa yürüyüşü…”

 

Bazı planlar derken, o planlara ben de dahil miydim? Benim de demiştim ama… Öyle balıklama atlayıp kendimi zorla planına dahil etmek de istemezdim. O yüzden çok da hevesli görünmemeye çalıştım. “Sen yine de efor gerektiren aktiviteleri sonraya bırak. Tamam, sırtın iyi durumda ama hâlâ tam anlamıyla iyileşmiş sayılmazsın. Canını yakabilir.”

 

“Üzülür müsün?” diye sordu oyunbaz bir bakışla. “Canım yanarsa?”

 

“Bu nasıl soru? Üzülürüm tabii ki. O yüzden erteyebildiğin kadar ertele ve gittiğinde de çok dikkatli ol.”

 

“Gittiğim?” Kadehin parmaklarının arasında çevirdi. Başımızın üzerindeki bir ipe dizilmiş gibi duran ampül ışıklarının altında tüm çekiciliği ortaya saçılmıştı. “Gittiğimiz zaman, demelisin barbie, bu planları bizim için yaptım.”

 

“Bizim için mi? Yani ikimiz için mi? Sen ve ben yani…”

 

Gülümseyerek başını salladı. “Sen ve ben. Birlikte kanoya atlayıp birlikte teleferiğe bineceğiz.” Bakışları bir an için parlayan dudaklarıma kaydı ya da… bana öyle geldi. “Ayaklarını yerden keseceğim.”

 

Zaten kesmiyormuşsun gibi…

 

Şarabımdan bir yudumlamaya devam ettim. Aynı saniyelerde aklıma yine Tahir’e yöneltmek istediğim bir soru geldi. Bu soru diğerleri gibi değildi… Utandırıyordu ve muhtemelen daha fazla utandıracaktı ama yine de… Sormalıydım.

 

"Tahir, daha önce bir kıza şiir okuduğunu söylemiştin. Sonra da o kızın ben olduğumu… Hangi şiirdi o?

 

"Nazım Hikmet," dedi usulca. "Meneviş şiiri."

 

İçimdeki kıskançlığı gizlemeye çalışırken bakışlarımı kaçırdım. "Gerçekten ilk şiir okuduğuz kız ben miyim?" Ve son? Ama bunu soramam ki.

 

"Çok mu merak ediyorsun?"

 

"Biraz," dedim, sonra daha dürüst olmaya karar verdim. "Belki birazdan daha fazla. Söyleyecek misin?"

 

Sandalyesine yaslandığında gözleri üzerimdeydi. Ve o gözlerin içi gülümsüyordu. "Gerçekten sendin," dedi net bir sesle. "Hayatımda ilk kez şiir okuduğum kız sendin.” Sözlerinin samimiyeti gözlerine de yer ederken çenesindeki çukur belirginleşti. “Ve sonuncusu da."

 

Soruyu sorma cesaretinde bile bulunamamışken aldığım cevabıyla içim çiçek bahçesine döndü. "A- ama nasıl olur? Ben hiç hatırlamıyorum."

 

Keşke duyabilseydim. Büyük bir fırsatı kaçırmış gibi hissettim kendimi. Sanki yıllarca beklediğim tren gözümün önünde geçip gitmiş de ben yetişememişim gibi… Zaten hayran olduğum seni şiir okurken nasıl bir derinliğe bürünmüştü kimbilir? Ezbere mi okumuştu yoksa bir yerden mi? Kesin ezberindeydi. Zira hafızası sonsuz kapasitesi olan bir hard disk gibiydi. Her şeyi itinayla orada saklıyor, günü geldiğinde de çıkarıp önüme bırakıyordu.

 

“Çünkü uyuyordun,” dedi yumuşayan sesiyle. “Ve bilirsin… uyurken izlenen bir kadın ne kadar güzelse kendisine âşık bir adamın gözünde, sen ondan da güzeldin.”

 

Eridik, bittik, gelebileceğimiz en sıvı hale geldik be yüzbaşı!

 

Bakışları henüz alışmadığım kahküllerimde gezinirken daha yakından görmek istermiş gibi dirseklerini masaya yaslamış, o gösterişli bedenini masaya yanaştırmıştı. Beni bu yeni halimle gördüğünden beri dudaklarına oturan gülümseme arsız bir misafir gibi yerini terk etmek bilmemişti. Hani şu beş dakika diye girip akşamı akşam eden akrabalar var ya, hah(!) işte ondan. Eh, ben de onun tarafından beğenilmenin tadını çıkarıyordum.

 

Ayrıca hep ben mi ağzı açık ayran budalası gibi onu izleyeyim ayol? Sıra yüzbaşı olacak beyefendide…

 

Hayatımda ilk kez sevgilim için böyle bir şey yapıyordum ve bir saniyesinden bile pişmanlık duymamıştım. Yol boyunca her fırsatta üzerime dönen bakışları, bana fazladan bir saniye daha bakma çabaları buna değmişti.

 

“Uyy! Ağzınla yemek mi yiyecesun yoksam gözlerinle ha bu kizi mi?”

 

Bizim şapşal bakışmamız yanık bir şiveyle bölündüğünde, başımı hangi ara masamıza geldiğini bilmediğim - daha doğrusu kesinlikle fark etmediğim- kadına çevirdim. Kısa boylu, hafiften toplu, sarışın ve renkli gözlüydü. Buradaki çoğu kadın gibi bembeyazdı ve başının bir kısmını buralara has bir detay olan altın işlemeli yazmaya örtmüşken üzerinde de beyaz bir mutfak önlüğü vardı.

 

Tahir arkasına, omuzlarını asla karşılamayan sandalyesine yaslandığında üzerindeki beyaz gömleğin dikişleri feryat figan etti yeter artık biz daha fazla dayanamıyoruzz izninle patır patır patlıyoruz, diye. Ay bu arada beyaz gömleğin feci şekilde yakıştığını söylemiş miydim? Öyle böyle değil ama! “Amaç birinciydi,” dedi başını kadına çevirmiş ama bakışlar hâlâ bende dururken. “Ama bu pok yiyenin kizi ikinciye mecbur bıraktı Şehnaz Teyze.”

 

Elimi ağzıma götürüp kıkırdadığım sırada adının Şehnaz olduğunu öğrendiğim teyze, Tahir ensesine bir şaplak attı ki yani yankısı ta Artvin'e kadar gitmiştir. “Ula sen daha dün çüküm kesilmesun deyi kendi sünnetinden kaçıp ha buralara saklanmadın mi? Ne ara büyüdün de sevdalık edeysun?”

 

Nazik nazik kıkırdamayı bırakıp büyük bir kahkaha attığımda mekândaki tüm gözler bir an için üzerimize döndü ama benim gözlerim Tahir'in çatılan kaşlarının altındaki gözlerindeydi. “Ama ayıptur da Şehnaz teyze!” dedi bozulmuş bir sesle. “Ne dökeysun mahremiyetimi kizun önünde.” Şarap kadehiniı alıp tek dikişte yarısını götürdü. “Gördün mü ne yaptun?” diye yeri gösterince Şehnaz Teyze geri çekilip yerde bir şeyler aradı.

 

“Ne var ula yerde.”

 

Tahir mağrur bir şekilde bakışlarını uzaklara dikti. “Can çekişen karizmam.”

 

“Yesinler senin karizmani… Yalan mı dedum uşağım. Ne olduysa oni dedum.”

 

“İyi dedun. Sağ olasın!”

 

Demek Tahir'in küçüklüğünü bilen ve ulu orta ilan eden biri. Hım… Değerlendirelim Meloş!

 

“Şehnaz teyze,” dedim gözleri çakmak bakan kadına. “Başka neler yaptı Tahir küçükken, atsana biraz.”

 

“Melek…” dedi Tahir uyaran bir oktavda. “Yapma da.”

 

Hiç de dinlemeye niyetim yoktu onu. “Dinliyorum Şehnaz teyzeciğim.”

 

Kadın gülerek elini sağ omzuma koyduğunda neredeyse sağıma doğru devriliyordum. Karadeniz kadını yüzünden Karadeniz dağları gibi yıkılıyordum vallahi. Maşallah! Sadece dokunmuştu, bir de Tahir'e vurduğu gibi vursaydı demek ki halim duman…

 

“Boyle ayak üstü olmaz,” dedi. “Sen bir ara gel yamacıma, uzun uzun anlatayım.”

 

“E bir başlık verseydin bari,” deyince elini ağzına götürüp sinsi sinsi güldü.

 

“Sonradan durulmuş amma aynı yeğeni Bekir gibi ele avuca sığmayan bir uşaktı küçükken. Ha o zamanlar sünnetçisi dediydi ki bu oğlanın ilerdeki evlilik hayatını bekâsı için ağacını biraz fazla budamak gerek.”

 

“Ağaç mı ne ağacı?”

 

Şehnaz teyze göstermek için tam kolunu uzatmıştı ki Tahir hızlı bir refleksle o kolu tutup indirdi. “Şehnaz teyzem,” dedi kıpkırmızı olmuş vaziyette. Oy oy oy, utanmış mı bizim yakışıklımız… “Hade, hade git da hamur mamur bir şey aç.”

 

Şehnaz teyze memnuniyetsiz bir tavırla omuz silkip, bana da sadece gözleriyle sonra konuşuruz, sana daha anlatacağım neler var neler, deyi başardı.

 

“Ne diyeceğum? Tuttunuz beni lafa kaldi oyle,” diye söylendi kendi bizi lafa tutumamış gibi. “Mutfakta bir aksilik oldi. Palamut biraz gecikecek. Seni de görünce dedim gidip kendum diyeyim.”

 

“Sorun değil ama mezeleri önden gönder bari. Kızarmış ekmeği de unutma. Kırıldık acımızdan da…”

 

Şehnaz teyze kahkaha attı. “Gideyim de göndereyim bari…” Gözleri omuzlarıma kaydığında çenesini buruşturdu. “Bu kızı neden cıbıl cıbıl getirdin buralara? Şehirli kiz hemencik üşütecek. Olacak saa zatürre.”

 

Cevap vermemizi beklemeden omzunda asılı duran siyah kazağı tek hamlede çekip başımdan geçirmesiyle kalakaldım. Başım kazaktan çıktığında doğal bir refleksle kollarımı kaldırmamı bekledi ama… yapamadım.

 

Omuzlarım kilitlenmişti sanki; hareket yetim bana ait değildi. Tutukluğumu fark etmeden kollarımı tutup sırayla kazağın içine soktu. Kumaş sırt dekoltemden aşağı indiğinde ve kazağı üzerimdeyken çekiştirip düzelttiğinde memnun bir ifadeyle bana baktı ama ben… benim içimde bir şey koptu

 

Ben çoktan başka bir zamana düşmüştüm.

 

Üzerimdeki kazak tıpkı rengi gibi ruhumu da derin bir karanlığa sürükledi. Siyah sadece bir renk değildi çünkü; yıllar önce yaşadığım o gecenin, o dar patika yolun, o ağacın altının ve kaçamadığım çaresizliğin rengiydi. O günden sonra siyahı hayatımdan sessizce çıkarmıştım. Dolaplarımda yoktu, üstümde hiç taşımamıştım. Uzak durdukça unutacağımı sanmıştım. Meğer yaptığım sadece üzerini örtmekmiş…

 

Böyle sıkışıp kalmışken, Tahir'in ters bir şeyler olduğunu sezerek üzerime toplanan bakışlarından nasıl kalacaktım?

 

“İyi misin?” diye sordu aranan bakışları yüzümde gezinirken. “İstemiyorsan kazağı çıkar. Mantonu getiririm.”

 

Bakışlarımı yüzünde tutmaya çalıştım. Yaşadığım bir travmaydı, bu çok net. Ama… çok fazla zaman geçmişti, unutabilirdim, atlatabilirdim. Evet! Yapabilirdim. Bugüne kadar kimsenin bana dokunmasına izin vermemişken Tahir’le bunu aşmıştım. Pekala siyaha olan düşmanlığımı da aşabilirdim. Böylece diğer insanlar gibi başka renkler de giyerdim. Tamam, ne olursa olsun en çok pembe giyerdim ama arada bir Tahir beni başka başka renklerle de görürdü.

 

“İyiyim,” dedim yalan söyleyerek. Konuyu değiştirmek en iyisiydi. Geldiğimden beri gözüme takılan camekanlı alanı gösterim. “Şey… Şurası kış bahçesi mi?”

 

Omzunun gerisinden baktı. “Evet, gezmek ister misin?”

 

“Çok isterim.” Kadehimdeki kalan şarabı başıma dikip ayağa kalktığımda bedenim sanki bana ait değildi. Başımı dik tutmaya ve üzerimdeki kazağa bakmamaya çalıştım. Birlikte dolu masaları geçip dar bir koridora ulaştık. Kış bahçesi her anlamda çok güzeldi. Camekanın kenarlarında sık ağaçlar, orta kısımlarda ise adını bile bilmedğim rengârenk çiçekler vardı. Pembe olanlarına baktıkça içimdeki kasvetin biraz da olsa dağıldığını hissettim.

 

Burada ışıklandırma yoktu, restauranttaki ışıktan nasiplendiğinden karanlığa yatkın loştu. Ve içeride bizden başka kimse yoktu. Boylu ağaçlar sayesinde yemek yiyen insanları da göremiyorduk, tamemen başbaşaydık. Buraya kadar her şey çok güzeldi ama can sıkıcı olan şuydu ki, Tahir ters giden bir şeyler olduğunu anlamıştı. Aranan gözleri hâlâ üzerimde dolaşırken bir kadeh de olsa alkol aldığıma sevindim. Bir kadeh deyip geçmemek gerek; özellikle de benim gibi alkole dayanıksız insanlar için… Sarhoş değildim ama başım hafifçe dönüyordu. Belki üzerimde bu kara kazak olmasaydı, sürekli gülüp yoktan yere kahkaha bile atabilirdim.

 

Bahçenin derinliklerine ilerledim. Orta stanttaki saksılara elimi uzattığımda ve iri, pembe çiçeği olan bitkiye dokunduğumda Tahir’in varlığı hemen arkamdaydı. “Antoryum,” dedi içerideki loşluğa ayak uyduran kısık sesiyle. “Güneş ışı sevmez, biraz da zehirlidir.”

 

Parmaklarım kadifemsi çiçeğin üzerinde gezinmeye devam etti. “Böyle güzel bir çiçek nasıl zehirli olabilir ki?”

 

Nefesini saçlarımın arasında hissettiğimde istemsizce kapandı gözlerim. Soğuk hava tenimi ürpertiyordu ama onun bedeninden yayılan sıcaklık, sanki bir an önce bana bulaşmak istermiş gibi aramızdaki mesafeyi yok sayıyordu. Oysa bana dokunan parmak ucu bile yoktu. Fazlasıyla yakındık ama hâlâ aramızda haddini bilen bir sınır vardı. “İçinde bir dert taşıyordur belki. Belki kimseye anlatamamıştır. O dert de zamanla zehre dönüşmüştür. Güzel çiçeklerin de zehri olur.”

 

Elleri belimin her iki yanından kavradığında panikle gözlerimi açtım. Anlamıştı! Anlamıştı ve peşini bırakmayacaktı. Hayır… Buna izin vermeyecektim, ona tek kelime bile etmeyecektim. Çünkü konuşursam o günü yeniden yaşardım. Buna gücüm yoktu. Eğer o günü bir kez daha yaşarsam, gülümsemelerim kalkan olmaktan vazgeçerdi. Uzaklaşmak için bir adım atmaya yeltendim ama elleri, kaçacak bir alan bırakmadan belimdeki yerini sağlamlaştırdı. Acıtmıyordu, sıkmıyordu; aksine, kaçmayı aklımdan bile geçirmemem için yeterince kararlıydı.

 

“Güzel çiçeklerin de derdi olur,” diye devam etti, nefesi saç diplerimde ağırlaşırken parmakları karnıma uzandı, hafif bir baskıyla sırtımı göğsüne yasladığında ve başını başımın yanında uzattığında nefesi bu kez yanağımdaydı. Tamamen onun etki alanına girmiştim. Parmakları yalnızca belimi sarmış gibi görünebilirdi ama bu doğru değildi! Parmakları her yerdeydi; kaçış yollarımda, düşüncelerimde, nefesimin ritminde…

 

“Benim güzel çiçeğimin de belli ki bir derdi var,” diye fısıldadı şakağıma doğru. Sertçe sorsa, köşeye sıkıştırsa bağıra çağıra onu ittirebilirdim ama bu yaptığı… bu yaptığı kesinlikle savunmalarımı güçsüz kılıyordu. Elleri yukarı, kaburgalarıma tırmanmaya başladığında ise parmak uçları neredeyse birbirine değecekti. Tümüyle ellerinin arasındaydım. Belli bir güçle inip kalkan göğsü sırtımın boşluklarını dolduruyor, beni göğsü kafesinden içeri çekip almak için fırsat kolluyordu.

 

“Ve benim çiçeğim,” dedi her kelimenin üzerine güçlü ve özenli bir vurgu bırakarak. “Şimdi.” Parmakları kaburgamın üzerinde durdu. Şimdi. İstediği zamanı parmak uçlarından kaburgama aktardı. “Şimdi bana derdini anlatacak.”

Başını yavaşça eğdiğinden parmakları saçlarımı buldu. Önce elinin tersiyle dokundu, sonra tuttu, araladı ve boynumu açığa çıkardığında nefesini orada hissettim. Dudaklarını kulağımın hemen altına dokundurduğunda dizlerim titredi. Dudaklarım bir anda tüm nemini kaybetti ve neredeyse yutkunamaz haldeydim. “Tahir ben…”

Bir hareketle beni kendine doğru çevirdiğinde sırtımı sertçe ama ölçülü bir şekilde herhangi bir ağacın gövdesine yasladı.

Parmaklarının yolcuğu bu kez sırtımın açıklığına kaydığında her hücremle ürperdim. Avucunun pürüzü tüm sırtımdaydı. Kaçabileceğim tüm yollara bombalar bırakıyor ve yeniden boynuma eğilen nefesi, oraya bıraktığı öpücükleriyle o bombaların birer birer pimini çekiyordu.

Bir eli hâlâ saçlarımdaydı. Diğeri sırtımda kıpırdandı. Parmak uçlarıyla tenime daireler çizdiğinde ve saçlarımı avucuna sığdırdığında dudaklarını köprücük kemiğime doğru küçük öpücükler bırakarak ilerledi. Burada bizden başka kimse yoktu ama her an olabilirdi. Her an birine yakalanabilirdik. Bu ihtimali umursuyor gibi görümüyordu çünkü… saçlarımı bırakan eli elbisemin tülden oluşan eteğine ulaşmıştı. Sadece ulaşmakla kalmamıştı, eli tam olarak eteğimin altındaydı.

“Bak, nefesin değişti yine,” dedi dudakları hâlâ tenimdeyken. “Nefesin de bu Karadenizli adama ait olduğunu fısıldıyor, öğretmen hanım.” Boynumda dişlerini hissettiğimde ve kendimi tutamayıp inlediğimde kendini bana daha fazla bastırdı. Eteğimin altında olan eli bacağımı kavrayıp yukarı, beline doğru çıkardığında koca varlığı bacaklarımın arasında duruyordu. Aramıza bir toz tanesinin dahi giremeyeceği kadar yakındık. “Her şeyinle benimsin,” diye fısıldadı. Dudakları boynumdan çeneme doğru ilerledi, çenemin tüm noktalarına usulca dokundu dudaklarıyla ama dudaklarımı bulmadı. Bilerek. Aradaki mesafeyi bir sınır gibi bırakmaya devam etti. Öpücükleri tenime sürtürken ellerimin nerede olduğunu merak ettim. Kollarındaydı. Kollarında asılı kalmıştı. Onu durdurmak için oraya koymuş olmalıydım ama yapamamıştım. Ayrılmama izin vermemişti. “Derdin de benim.” Alnını benimkine dayadığında, gözleri görünmez bir güçle gözlerimi aradı. Bakışları yine kızıldı; sakin ama saptığı yoldan geri döndürülemez. “Dermanın da ben olurum.”

Her nasılsa ellerim yanaklarına ulaşmamayı başardığında, “Tahir,” dedim. Alkolün beni daha fazla desteklediği bir noktadayım. “Anlatmak istediğim bir şey yok ama senden istediğim bir şey var.”

 

Bana baktı. Gözleri soruyla değil, sabırla doluydu. Bekleyen, itmeyen, zorlamayan bir bakıştı bu. “Ne istersen, nasıl istersen.”

 

Gözlerine bakarken yuıtkunabildim. “Beni öper misin?” diye sordum alçalan sesimle. “Az önce öptüğün yerden…”

 

Beklediğinin bu olmadığını görebiliyordum. En azından ilk olarak beklediğinin… Beni dinlemek, anlamak istiyordu. Sorunun ne olduğu bulup ortadan kaldırmak istiyordu ama şimdi… ona böyle bakarken yapamayacağımı anladı. Ve başını eğdiğinde nefesini yeniden boynumun ince derisinde hissettim. Dudaklarının tenime değdiği an göz kapaklarım istemsizce kapandı. Ellerim bu kez tereddütsüz ensesine uzandı. Kalbim ritmini değiştirdi; yıllardır unutulmuş bir melodiye yeniden ayak uydurmak istermiş gibi. O beni öperken, içimdeki kasvetin kapıları yavaşça aralandı. Bir anlığına… gerçekten bir anlığına… güvendeydim.

Ama sonra… Bir şey oldu.

Üzerimdeki kazak yeniden ipleri ele geçirmeye başladı. Az öncesinden daha fazla ağırlaştı. Gece… Arkamdaki ağaç… Boynumdaki nefes… Hepsi aynı anda beni kollarımdan yakalayıp başka bir zamana fırlattı.

 

Kumaş bir mengene gibi bedenimi sıkmaya başladığında göğsüm daraldı. Kalbim olması gerekenden çok daha hızlı atıyordu. Bu seferki heyecandan değildi; bana hissettirdiği tüm o güzel duygular yüzünden değildi. Endişe ve korkuydu sahibi bu ritmin. Konuşmak istedim; olmadı. Yutkunmak istedim; boğazım kilitlendi. Nefes almaya çalıştım ama ciğerlerim buna itaat etmedi. Siyah kazak omuzlarımda bir yük gibi durdukça, yıllar önce sustuğum anlar boğazımı tırmalamaya başladı. Kimsenin fark etmediği, benimse her hücremle hissettiğim bir ağırlık çullandı üstüme.

 

“Tahir…” diye mırılandım ama sözlerim ağzımdan gerçekten çıkmış mıydı? Anlayamadım.

 

Beni öpmeye devam etti. Etti ama… yirmi beş değil, on yedi yaşımdaki Melek’tim artık. Bir gece vakti, uzaklardan müzik sesi duyulurken, insanlar çok yakında bir yerde eğlenirken, bir ağacın altında sıkıştırılmış, bedeni istemediği dokunuşlara maruz kalırken sesini kimsenin duymadığı Melek’tim. Ve on yedisindeki Melek bu gecenin ve bu ağacın altında iyi hissetmiyordu. Uzaklardan gelen müziğin sesi iyi hissettirmiyordu. Boynumdaki nefes… beni boğmak isteyen bir çift elden farksızlaşmıştı.

 

“Tahir dur…” dedim ama sesim… sesimi hâlâ duyamıyordum. Birkaç saniye içinde duyduğum tek şey Mithat’ın kulağımın dibinde gezinen, rahat durmamı söyleyen sesi oldu.

 

Saçmalıyorsun şu an. Ne sanıyorsun? Tüm dönem boyunca bana yiyecek gibi bakarken, sürekli dibimde dolaşırken bunun olmasını istemiyor muydun? Bizi bu noktaya kadar sen getirdin, şimdi de geri mi çekiliyorsun?

 

Mithat’ın sesi yankılandıkça içimden ağlamak geldi. İçimden kusmak, yok olmak geldi. Neden geri gelmişti? Onca zaman kaçmışken, kimselere anlatamamışken neden yeniden bu andaydım ben? Neden yine on yedi yaşımda olmuştum?

 

Ben de ne sandıysam? Adı Şehriye olan birinden ne bekliyorsam!

 

Kafamda dönüp duran sesler beni geçmişin uçurumuna sürüklerken boynumun cayır cayır yanmaya başladığını hissettim. Kurtulmak istiyordum; bu geceden, üzerimdeki siyahtan, arkamdaki ağaçtan, boynumdaki nefesten…

 

Çünkü gerçeği gör artık. Benim gibi birinin bir daha sana bakacağını mı sanıyorsun? Hâlâ hayal peşindesin. Sürekli pembe giyen bir kız çocuğusun! Aptal espriler yapıp sürekli gülüyorsun. Bir bez bebekten farkın yok!

 

Geçmişin acıyla çarpıştığı noktada daha fazla dayanamadım. Dudaklarımdan her şeyin son bulmasını isteyen bir çığlık koptuğunda bedenim olduğu yerde duramadı. Kaldırdığım avuçlarımı önümdeki göğse yaslayıp var gücümle ittiğimde, “Yeter!” diye haykırdım. “Dur artık Mithat! Dur artık!”

 

Zamanın fişi çekildi. Her yer karanlığa büründü ve birkaç saniye içinde göz acıtacak kadar beyazdı. Bomba patladıktan sonra duyulan o kulak çınlaması vardı sadece…

 

Gözlerimi açtığımda her şeyin son bulacağını düşündüm. Bağırışımın, itişimin ve yaşadığım kontrolsüz patlamanın o geceyi parçalayacağını… Ama gözlerimi açtığımda karşımdaki manzara daha fazla dağılmama sebep oldu. İttiğim, bağırdığım adam Mithat değildi.

 

O Tahir’di.

 

Olduğu yerde kalmıştı. Nefes almıyordu sanki. Şakaklarındaki damarlar belirginleşmiş, alnı sert çizgilerle kırışmıştı. Az önce gözlerinde olan o yumuşaklık, o ruhu okşayan şefkat yok olmuştu. Yerine koyu, ağır, insanın içini ürperten bir karanlık çökmüştü. Müthiş bir karanlık ve saniye saniye yoğunluğunu arttıran bir öfke vardı. Ve o öfke bağırmıyordu; aksine, sessizliğiyle ezip geçiyordu. Karşısında bir enkaz gibi dururken kaşlarım da omuzlarımla birlikte düştü. Onu itmiştim. Üstelik onun tarafından öpülmeyi isteyen bendim. Durmasını söyleyen de… ama bunu yaparken ona, geçmişimdeki kırılmanın adıyla seslenmiştim.

 

Ben… Yine Mithat yüzünden Tahir’i dağıtmıştım.

“Tahir ben… ben çok özü-”

“Mithat kim?” dedi. Sesini yükseltmedi. Bağırmadı. Ama o soru, gecenin içinde aramıza bırakılmış bir bıçak gibiydi. Kaçacak yer bırakmıyordu. Geri çekilmeme, susmama, toparlanmama izin vermiyordu.

“Tahir… ben istemeden…”

“O an ağzından çıkan isim,” dedi yavaşça, tane tane. Ama gözleri, cayır cayır yanıyordu. İçeride kalmayacaktı o yangın; taşacak etrafında taş üstüne taş bırakmayacaktı. “Kime ait?” Gözlerini gözlerimden ayırmadı. “Mithat kim?”

Kaçamayacağımı biliyordum. Ne ondan, ne o sorudan.Cevap vermek zorundaydım.
Ve bunun, söyleyeceğim her şeyden daha fazla can yakacağını ikimiz de biliyorduk.

“Ben,” dedim incecik, yok olup gitmek üzere olan sesimle. Karşımda kendini zor tutan adama anlatmak istedim, hayatımda ilk kez içimi dökmek istedim ama… gözlerim dolduğunda bunu durdurmaya çalışmadım. Bir damla… sonra bir tane daha… derken göğsümden kopup gelen o inlemeye benzeyen nefesle birlikte ağlama geldi. Ölçüsüz, çirkin, susturulamayan bir ağlama.

 

Ben sarsılarak ağlamaya başladığımda Tahir’in kaşları öyle düştü ki. “Oy…” dedi acıyla. Başka da bir şey demedi. Geldi bana sarıldı.

Sertti hâlâ; omuzları gergin, çenesi kilitliydi. Ama kollarını bana doladığında, o sertlik başka bir başka şeye evrildi. Beni kendine çekti. Öyle sıkı sardı ki, kaçma ihtimalim bile kalmadı. Göğsüne bastırdı başımı. Göğsünden içeri almak istedi sanki. Bir kolu sırtımdaydı, diğeri enseme gelmişti. Parmakları saçlarımın arasına gömüldü.

“Tamam,” dedi. Sesi kısıktı. Zorla çıkıyordu. “Tamam… buradayım.”

Ağladım.

Küçük bir kız gibi içimi çeke çeke ağladım.

Onun göğsüne, omzuna, gömleğinin göğsüne karşı ağladım. Nefesim parça parça döküldü dudaklarımdan. Hıçkırıklarım bedenimi sarstı ama sarstıkça Tahir beni daha da sıkı sardı. Kollarındaki kaslar öfkeyle hâlâ duvar gibiydi; o duvar beni korumak için oradaydı sadece.

“Bak,” dedi başımı göğsüne bastırırken. Dudakları, burnu saçımın tepesiyle bütünleşmişti, öyle sert bastırıyordu kendini nefesinin kafamın içinde hissediyordum. “Ben burdayım tamam mı kızım. Buradayım ben.”

Kaç dakika böyle sürdü, kaç dakika onun kollarının arasında hıçkırarak ağladım, bilmiyorum. Ama bir yerde, artık ağlamaya gücüm kalmadığında, “Ben… ben istememiştim,” dedim. “Ben sadece ondan hoşlanmıştım. Hayaller kurmuştum. Ben sadece… hayallerimdeki gibi olacağını sanmıştım. Bana…” İçim içimden çıkacak gibi oldu. “Bana zorla dokunacağını…” getiremedim gerisini. Daha fazla ağladım çünkü. On yıla yakın zaman içimde devrildi. Devrilip unuttuğumu sandığım acıyı güneş gibi aydınlattı.

Yeniden adını anmadım ama biliyordum, bana bu acıyı yaşatanın adı Tahir’in aklına mıh gibi kazınmıştı.

Bunun hızlanan nefesinden anlamıştım. Göğsü, alnımın altında sertçe inip kalkıyordu. Bir an için kolları daha da kasıldı; sanki adını andığım adamı elleriyle boğuyormuş gibi. Ama beni bırakmadı.

“On yedi yaşındaydım,” dedim. “O gün, o parti günü… Korkmuştum. Kimseye anlatamadım. Ben peşinde dolaştığım için sandım ki o haklı. Sandım ki o yolu ona ben açtım.”

Tahir’in çenesi başımın üzerinde sertleşti. Dişlerini sıktığını hissettim. Parmakları saçlarımın arasında titredi. Konuşmuyordu. Anlamıştım, istese de konuşamazdı.

“Biliyor musun? Senin bana aşık olduğunu ben ilk kez ondan duydum.” Başımı geri çekip göğsüne vurduğumda kendimden nefret ettim. Nasıl yapmıştım bunu? Nasıl? Koca bir aptaldım ben. O anı her hatırladığında kendini kör kuyulara atmak isteyen bir aptal. Ne düşünüyordum? Nasıl bir dünyanın içinde yaşıyordum? Nasıl bir insanı kırma isteğiyle dolup taşabilmiştim? Düşündükçe kendimi bir silgiyle yok etmek istiyordum. En azından o zamanları yok edebilsem, olmaz mıydı? “Benimle alay eder gibi söyledi. O an… an Dünyanın en kötü, en aşağılayıcı şeyi gibi gelmişti. O da beni bununla aşağılamıştı zaten. Pembe elbiselerimle… seninle Tahir, seninle.”

Dudaklarımı ısırdığımda sırtındaki ellerim birer yumruğa dönüştü. Eğer bunu bir gün birine anlatırsam büyüyeceğini düşünmüştüm hep; büyüyeceğini ve beni daha da darmadağın edeceğini…. Ama şimdi, anlattıkça içim kavrulsa da korktuğum gibi hissetmiyordum. Sanki dudaklarımdan dökülen her kelimeyle birlikte o kötü gün de akıp gidiyordu paçalarımdan.Daha çok ağlıyordum evet, ama daha fazla kurtuluyordum.

“Yıllar geçti,” dedim sonra “Kaçtım. Unutmuş gibi yaptım. Ama ne zaman biri siyah bir elbiseyi bana uzatsa… Ne zaman bir bana dokunmaya kalksa o gün geldi aklıma… Çıkamadım işin içinden, ben de tüm siyah elbiseleri, tüm dokunuşları reddettim. Tahir ben…” Başımı kaldırdığımda sıktığı kaşlarının altında donup kalmış gözleriyle öylece duruyordu. “Tahir,” dedim hıçkırarak. “Ben o günden sonra hiç siyah giymedim. Tahir…” Titreyen dudaklarımı dize getiremedim. “Ben o günden sonra kimsenin bana dokunmasına izin vermedim.”

Derin bir nefes aldı. Göğsü kabardı. Öfke oradaydı. Hâlâ diri, hâlâ yakıcıydı. Ama beni sarmalayan kollarında biraz bile gevşeme bile yoktu. Gözlerini kapattı, zorlukla yutkundu. Açtığında gözleri yüzümdeydi. “Sen,” dedi fısıltıyla. Her nasılsa beni saran kollarını daha fazla hissettim. Sanki beni dünyadan koparıp kendi gövdesinin içine saklamak ister gibiydi. “Sen onca zaman için bunları tutarken, benim sana…” Kaşlarını mümkünmüş gibi daha da sıktı. Alnı ihtiyar birinin alnı gibi kırış kırıştı. “Sen bu yaşadığına rağmen benim sana dokunamam izin mi verdin?”

Başımı eğdiğimde yüzünü tam göremiyordum ama çenesindeki kasların nasıl gerildiğini hissedebiliyordum. “Seni ittiğim için özür dilerim.”

“Şşş…” Alnını alnıma getirip şiddetle reddetti özrümü. “Bana bağırabilirsin,” dedi dişlerinin arasından. “Beni itebilirsin. Sen bana ne istersen onu yaparsın.”

Başımı geri çekip yüzüne baktığımda gözlerim yine yaşlarla doldu.

“Melek,” dedi daha alçak bir sesle, sesiyle bile incitmek, ürkütmek istemedi sanki. “Buradayım ben.” Bir anlık sessizlik oldu. Geceyi yarıp geçen sık nefes alışverişlerini duydum. Şefkat ve öfke arasında sıkışıp kalmıştı. Sıkışıp kaldığı yerden düzensizleşen soluklarını yoluna koymak için başını kaldırdığında bile başaramadı. Düştüğü o derin, o kasvetli çukurdan çıkamadı. “Allahım,” dedi, nasıl içten. “Oy güzel Allahım, sen yüreğime sakinlik ver.” Başımı ellerinin arasına sığdırdığında, göz pınarlarındaki yaşı gördüm. Tahir ağlıyordu. Tahir benim için ağlıyordu. Yüzünün tüm hatları nasıl da acıyla eğilip bükülmüştü, nasıl da titriyordu burnunun kanatları. Öfkesi merhametiyle savaşırken nasıl da altında kalıyordu. “Sen orada neler yaşamışsın, neler taşımışsın küçük omuzlarında, onca sene içinde tutmuşun da benim haberim olmamış.”

Dakikalar geçti, Tahir beni bir an bile bırakmadı. Saçlarımı okşadı. Merhametli, sakin, sabırlı... Öfkesi göğsünde duruyordu; şefkati ellerindeydi. Bu, geri dönüşü olmayan bir sahiplenişti. Sonra sesini duydum, hâlâ acı dolu ama Dünya üzerinde bundan daha kararlı bir sesin duyulması hiçbir koşulda mümkün olamazdı.

“Andım olsun yaşadığın o günü sana unutturmazsam. Meleğim, birtanem, kanım kurusun dallarına yeniden baharı getirmezsem.”

 

Bölüm : 27.12.2025 22:19 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...