
7. BÖLÜM:
“Küçük Bir Özür Meselesi”
“Hata limonsa, üstüne şeker atmakla limonata olmaz,” derdi babaannem.
Üstüne de eklerdi. “Hatalar insanlar içindir. Önemli olan insanın hatasından ders çıkarmasıdır. Hatayı görüp kaçan değil, üzerine karabasan gibi çöküp tamir etmeye çalışan değerlidir evladım.”
Sonra yine eklerdi. “Evladım, hata yaparsın, öğrenirsin… Ama aynı hatayı ikinci kez yaparsan Allah akıl fikir versin, derim. Üçüncüye geçtiysen seni umutsuz vaka bellerim. Yüce Rabbim beyin dağıtırken bu zavallı şemsiyeyle gezmiş, derim.”
Babaannem durmuyordu. “Yavrum kusura kalma ama sendeki bu sistemsel bozukluk fabrikadan kaynaklı. Yani anandan. Sen umutsuz vakasın yavrum. Rabbim yolu yanına düşeceklerin yar ve yardımcısı olsun.”
Ay babaanne bir dur! Neyse… Tahir, ona yaptığım muhteşem şakayı öğrendiğinde tam olarak bu veciz sözlerle kendimi savunabilirdim. Tabii son iki kısmı çıkarırsam benim için daha iyi olurdu. O da olmadı, Orhan Babadan Hatasız Kul Olmaz şarkısı açar, evinin önünde serenad yapardım.
Olmaz Meloş, o şarkının devamında, ‘Hatamla sev beni,’ diyor. Sonra anası yanlış anlayıp Çamlıyayla’nın etrafında beş tur kovalayabilir bizi.
Of… Allahım, hikmetinden sual olunmaz ama soruyorum; bana neden düşünme yetisi vermeden gönderiverdin dünyaya?
Neden ben de diğer insanlar gibi bir şey yapmadan ya da konuşmadan önce sonuçlarını düşünmüyorum, hı?
Azıcık mantık, bir cimcik ihtiyat… Hani şu, DUR BİR DÜŞÜN, refleksi…
Belki o zaman sabahın köründe kukuman kuşu gibi çiçekli divana oturmuş, bomboş gözlerle pencerenin ötesindeki Karadenizin çatık kaşlı dağlarını izliyor olmazdım. Üstelik önümde bir demet gül, elimde Tahir’in inci gibi el yazısıyla yazılmış bir not ve pişmanlıklar denizinde bir batıp bir çıkan kalbimle birlikte…
Düşünme kısmını da geçtim, birazcık sabrım olsaydı bari... Çok değil, sadece bir güncük bekleyebilmiş olsaydım kapımın önüne bırakılan gülleri görüp o IQ’suz şakayı yapmaktan vazgeçecektim. Ama yok! Malzemeyi görmeyivereyim… Elim kaşınır, şaka damarım şaha kalkar. Mantık… O da what is this? Asla dayanamam!
O değil de… Güller de güzeldi be. Epey güzeldi hem de. Mis gibi kokuyordu, tomurcukları bile vardı. Ama esas hoşuma giden, güllerin kendisinden ziyade pembe gülleri sevdiğimi unutmamış olmasıydı.
Saklayamam, notu okuyunca içim bir hoş olmuştu. Öküzdü falan ama gönül almayı biliyordu. Yazdıkları da şiir gibiydi zaten… İlk bakışta göğsüne vura vura, hunga-munga naralarıyla mağarasından yeni fırlamış gibi dursa da… edebiyat fakültesi mezunu olduğunu unutmamıştı beyefendi.
Ama işte… O rezil şakayı benim yaptığımı öğrendiğinde demeti oluşturan her bir gülü artık ağzıma mı tıkar yoksa saplarını mızrak gibi kullanmak suretiyle… Öhm… Neyse, o kısmı düşünmeyelim şimdi. Beynim hâlâ hayatta kalma modunda çok şükür!
Peki ya… İnanmış mıydı? Yok be, Tahir bu. Akıllı adam. Tartar, düşünür, ölçer, biçer; hiç olmadı yoklar geçerdi. Derin sular onun işi.
Ama ya inandıysa? Şu an BİM’in aktüel kataloğunda bebek bezi kampanyasına bakıyorsa?
Toplu alımda indirimli sonuçta…
İndirim, demişken… Kartını da mahvettim adamın. Bir alışveriş manyağı olarak gözüm döndü! Resmen kart limitinin son kuruşuna kadar hiç ettim.
Ay Allahım al canişimi!!! Al canımı da yitip gideyim burnuma kadar boka battığım bu utanç dolu dünyadan!
Ama.. hakkımı da yememek lazım... Yani kart limiti de pek düşükmüş. Gerçekten… Bu devirde o kadarcık limit mi olur be canımın içi?
Adam operasyona gidiyor Meloş, Zara’nın yeni sezonuna değil… Kart limiti değil, mermi kapasitesi önemli adama! Ne yapsın? Karşısında düşmanı görünce, ‘Durun bir dakika bu botla bu pantolon uymadı,’ deyip dağ taş mağaza mı arasın!
“Ay sen bi susar mısın!” diye kendi iç sesimi köreltmeye çalıştım ama ne mümkün… İç ses değil sanki radyo programı!
Kara kara düşünmeye devam ettim. Kart limiti yüksek değildi ama umarım sabır limiti yüksektir. Gerçi benim gibi bir manyağa o limit de üç günde çatır çatır dolar ama… Mantıklı düşünecek olursam; adam kaç yıllık askerdi sonuçta, kredi kartı düşük olabilir ama illa ki birikimi vardır. Ayrıca o alışverişi yaparken de biliyordum ki evime geri döndüğümde son kuruşuna kadar geri ödeyecektim. Ben sadece… o ekstreyi görünce bir tık kalbinin durup, göz bebeklerinin hafif büyüyüp, “Lan bu ne?” demesini istemiştim. O kadarcık.
Güller ve nottaki el yazısı olduğu yerden, hak ettiysem eyvallah, der gibi bakarken, şimdi onu da istemiyordum. Of… Siparişi de iptal edemem çünkü çoktan kargoya verildi.
Ama bir dakika! Köye kargo çıkmıyordu ki… İlçedeki şubeye sipariş vermiştim. Gidip almadığım takdirde iade dönecekti ve ücret de kartına geri yatacaktı.
Oh, harika düşündüm!.
Bozuk saat bile günde iki kez doğruyu gösteriyorsa demek ki Meloş…
Ayağa fırlayıp, “Senin ağzını yırtarım!” diye cırladığımda yeni uyanan Sıla gözlerini ovuşturarak salonun kapısında belirdi.
Üzerinde kedi desenli pijamayla, rüya ve gerçek arasında mekik dokuyarak, “Kiminle kavga ediyorsun sen?” diye sordu.
Saçma sapan gülümsememle birlikte, “Hiiiiç…” derken gözü divana bıraktığım çiçeklere takıldı. Neyse ki not elimdeydi de hemen geceliğimin müsait bir yerine sıkıştırdım.
“Ay ne güzel çiçekler Meloş… Kim göndermiş?”
Söylesem bir dert söylemesem başka bir dert… Konu döner dolaşır da zamanında Tahir’e yaptığım şeye değer diye çekiniyordum hâlâ. Bu yüzden mecburen yalan söylecektim.
“Bilmem ki… Öyle kapıya bırakılmış.”
Birden bir aydınlanma yaşadı. Gözleri parladı. O uykulu hâlinden eser falan kalmadı. Koşup yavuklusuna sarılır gibi çiçeklere sarıldığında, “Yoksa…” dedi, gözleri ışıl ışıl. “Yoksa Serhan’dan mı?” Cevap bile beklemedi, suratında güller açtığında adeta çiçek buketini kıskandırdı. “Zaten geçen geldiğinde de hâli tavrı bir garipti. Ya Meloş… Olabilir mi?”
Ne diyeyim ki şimdi sana Sıloşum? Normalde seni yağlayıp ballayıp Serhan’ın üzerine salmam lazım ama işin içinde bizzat benim uydurduğum yalan varken nasıl diyeyim? Puff…
Kapıdan gelen tıkırtılara insanüstü bir sevinçle tepki verererek, “Kapı!” diye bağırdım. “Sen de duydun dimi!?”
Sıla bir kaşını kaldırıp, değneğini zar zor tuttuğu eliyle işaret etti. “Evet de… bu doğal sanki. Yani... kapı bu. Arada çalabilir.”
“Öyle deme!” dedim. “Kiminin kapısı hiç çalmaz Sıloş. Biz sevilen insanlarız ki bizim kapımız çalıyor, sen ona bak! Hadi, açalım şu bereketli kapımızı!”
Koridoru uçarak geçerek evin mavi demir kapısını açtım ki… Karşımda köy muhtarı Hacı Yahya Amca. Yanında da minnoş öğrencim Fadime.
Yahya Amca kasketini düzeltip boğazını temizlerken, “Selamun aleyküm muallim hanum,” dedi. “Kusura kalmayasun, bu erken vakitte rahatsız ettum.”
“Ne kusuru Yahya Amcacığım,” dedim bir yandan da Fadime’nin düzenli olarak her gün ördüğüm saçlarını okşayarak. Başını kaldırıp kaldırıp eksik dişleriyle bana gülümsüyordu. Tatlım benim, muah! “Buyrun içeri geçin, birazdan okul için hazırlanacağım ama kahve ikram edebilirim.”
Tesbih tutan elini göğsüne vurup, “Ziyade olsun,” dedi. “Ha uzatmadan geliş sebebimi söyleyeyim saa. Sabah hanımın kargosunu almak için ilçeye gitmiştum. Baktım oraya senin da adın varidur. Dedim kızcağız buralara kadar yorulmasun….” Bir elindeki poşete baktım, bir muhtar amcanın böbürlenen suratına...
Allahım ne olur düşündüğüm olmasın! Ne olur, ne olur bak elim ayağım titriyor, sen bana bunu yapma...
Muhtar muazzam bir coşkuyla,“Kargocu uşak da bizim köylüdür,” demesin mi? “Adına imza atıp kargonu teslim aldum. Nasil düşünmüşüm amma?"
Harika.
Fadime, babasının elindeki poşeti alıp bana uzattığında gülümsemek istedim. Gülümseyemedim. Dudu Perinin dondurduğu diğer insancıklar gibi donup kaldım. “Ya… Çok teşekkür ederim,” dedim mecburen. “Neden zahmet ettiniz ki?”
Keşke etmeseydin. Hayır etmeni isteyen oldu mu be amcacığım? Resmen yapılan iyiliklerin bile bir iyiliği dokunmuyor bana. Uğursuzluk çanına dönüp çıkmışım. Gelen çalıyor, giden çalıyor…
Neyse, artık tıpış tıpış o yolu gidip iadeye vereceğim, diye düşünürken muhtar başka bir bomba patlatmasın mı? Vallahi patlattı.
“Haçan yolda gelirken Fadime merak edip kargoları kurcalamiş. Arabada arkamı bir döndüm ki poşetten bir ruj çıkarmış dudağına süriy. Uyy! dedum! Ne ettun Fadime, o ananın değil muallim hanımun kargosudur!”
Yemin ederim ki yüzümdeki tüm kan çekildi. Fadime otuz iki diş sırıtarak yüzüme bakmaya devam ederken ben de içimde aynısını dedum. Ne ettun Fadime… Ağzuma sıçtun…
“Hemen tıpasını kapatıp aldum elinden oni. Merakta kalamayasun, hiç hasar yoktur. Bu arada gelmişken sorayum,” dedi Fadime’nin yanağından makas alarak. “Bizim kızın durumu nasil?”
Sizin kızın durumu iyi. Fenalarda olan benim. Ben!
Benim iade hayalleri hüzünlü bir müzik eşliğinde valizini toplamış, minibüsün arka koltuğuna oturmuş, arka camdan bana el sallıyordu. Başımı omzuma düşürdüm. Boğazımda bir yumru… Ben de ona el salladım.
“İ-iyi…” Tüm zarafetimi toplayıp, “Teşekkür ederim,” dedim. Ağlamamak için sesimi o kadar sıktım ki resmen içimden düdüklü tencere sesi çıktı. “Çok… maklubeye geçti.”
“Ne demek!” dedi muhtar. “Ha gelmişken dört bidon da su getirdum,” dedi gerine gerine. “Bir sonraki banyonuz bendendur muallim hanum hehehhe!”
Muhtar, içindeki Karadenizli Cem Yılmaz’ı serbest bırakarak şen kahkahalarla uzaklaştı.
Ben bir süre bomboş gözlerle ardından baktım. Sonra da… poşeti göğsüme bastırmış, boynumu bükmüş, hayattan üç buçuk puan kırmış vaziyette kapıyı kapattım.
İçeri geçtiğimde kahvaltıyı hazırlayan Sıla benim sirkeye batırılmış suratımı görünce telaşlandı tabii. “Ay ne oldu?”
Geyik desenli duvar halısının altına oturup, elimdeki kargo poşetine bakarak kederli bir iç geçirdim. “Muhtar... benim yerime kargomu almış.”
Sıla’nın yüzü aydınlandı. “Aaa ne güzel, ilçeye kadar yorulmadığın için sevindim. Yapar bizim muhtar arada böyle incelikler.”
İçimden Allah müstehakını versin Yahya Amca, dedim ama dışımdan…
“Ya… Allah razı olsun.”
Sonra oturduğum yerde yavru kaplumbağa gibi küçülüp, “Ya bu arada,” dedim. “Otuz dokuz bin doksan dokuz kuruşun varsa bana borç verebilir misin?”
“Ha?” dedi haklı olarak. “Anlamadım.”
Kız öğretmendi. Maddi durumunu bilmiyordum ama marka bir şey giydiğini görmemiştim. Ha, deyince çıkarıp o parayı vermesi mümkün olmayabilirdi. “Yok bir şey,” demek zorunda kaldım. Aynı anda pencerenin yanında kalan bıraktığım telefonum çalmaya başladı.
Arayan, annem…
Geldiğimden beri konuşmamıştık. Sadece birkaç mesajına dönmüş, telefonun çekmediğini söyleyip geçiştirmiştim. İstersem çıkıp evin çatısından bile arardım. Ama istememiştim. İçimden gelmemişti. Bazen insan sırf annesinin sesini duyarsa gözleri dolacakmış gibi hisseder ya… İşte o bazendeydim. Ama şimdi mecburen isteyecektim. Çünkü paraya ihtiyacım vardı. Ve elimde kalan parayla ihtiyacım olanın üçte birini bile karşılayamazdım. Abartısız; üçte bir bile değil. Belki çeyrek. Belki çeyreğin çeyreği.
Nevra, desen geçen hafta, ‘Birkaç hafta yurtdışındayım, ararsan zor ulaşamazsın balımsuuuu,’ diye süslü bir mesaj atmıştı. Zaten burada olsaydı da ne fark ederdi ki… Hesabıma para gönderemezdi. Çünkü babam Çamlıyayla’ya gelmeden önce cebime kuş kadar para sıkıştırırken gayet net bir şekilde hesabımı kontrol ettireceğini söylemişti.
Ve ben o cümleyi unutmadım. Hatta beynimde post-it gibi yapıştırdım.
Hıyar Can? Asla. Asla olmazdı. Versin tamam ama... O para bana değil, üzerimde kurmak istediği egemenliğe ait olurdu. Ve Hıyar Can o gücü kullanmak için en kötü zamanımı beklerdi. Ona asla koz veremezdim!
Mine’ye gelince… Mine zaten en baştan elenmişti. Kocasıyla aşırı mıç mıç bir ilişkisi vardı. Bir kere kocası babamla çalışıyordu. Biri öksürse öteki duyardı. Yani kocasıyla senkron osuruyor bile olabilirlerdi. Ağzı gevşekti, çenesine güven olmazdı. Ben daha cümlemi bitirmeden babamın telefonuna, ‘Melek para istiyor babiş!’ yazan bir not düşerdi muhtemelen. Mine’yi de pas geçtik.
Arslan Ağabeyim… O hemen gönderirdi. Hem de fazla fazla gönderirdi. Kimseye de söylemezdi ama… Ölsem de ondan istemezdim.
Velhasıl dostlar… Dar zamanımda sırtımı yaslayabileceğim kimsem yokmuş, onu anladım. Eskiden olsa birini arar bulurdum ama şimdi dönüp baktığımda çevremdeki herkes ya başka birinin yanında ya da benden çok uzakta durmuştu. Etrafımdaki insanlar için isteyeceğim meblağ çerez gibiydi ama yarın bir gün ailemden birini gördüklerinde sırf böbürlenmek için söylemeyeceklerinin garantisi yoktu.
Çünkü babam iş dünyasında tanınmış, güçlü bir liderdi ve dile getirmesem de bilirdim ki bana gülen yüzlerin esas sebebiydi.
Gerçekten garip… İnsan ihtiyaç duyduğunda fark ediyordu yalnızlığını. Sessizce oturup, içinden, ya hu ben bu hâle ne zaman düştüm, diye sormak istiyor ama o da nafile… Çünkü cevabı yoktu.
Neyse… annemi aramalıyım. Muhtemelen brunc’tan konkenden ancak vakit bulup aramıştı ve yine muhtemelen üzerime tezek kokusu sinmiştir diye telefonu bir an önce kapatmak isteyecekti ama… olsundu. Hiç değilse biri hâlâ beni arıyordu. Yaşıyor muyum diye kontrol etmek için bile olsa…
İç ses, ay hatırlat da ben bir ara ağlayayım ya…
Büz dudağını, Meloş…
Sıla çayı demlerken sandalyeye çıkıp telefonu açtım. “Alo,” dememle annemin feryat figan bağırması bir oldu.
“Ay Meloşummmmm! Annemmm! Nerelerdesin yavrum sen? Neden telefonlarımıza çıkmıyorsun? Yoksa başına bir şey mi geldi? Yoksa seni kaçırıp şantaj yapıyorlar da bize mi söylemiyorsun? O mesajları da atan sen değildin di miiii? Ama ben Mahmut’a söyledim. Bizim kız burdan markete zor gidiyor, gel göndermeyelim onu dağlara, dedim! Dinlemedi beniii!”
Annem öyle bağırıyordu ki sesi kısıkta olmasına rağmen hoparlörü aşıp Sıla’ya kadar gitmişti. Sıloşa sahte bir şekilde gülümseyerek, “Anneciğim,” dedim. “Sakin olur musun? İyiyim ben.”
“İyi misin? Sen nasıl iyi olabilirsin ki o dağın başında? Yok… Bu benim kızım olamaz. Benim kızım iki gün sonra beni arayıp anne ben tezek zehirlenmesinden hastaneye kaldırıldım, gelin beni alın, diye ağlaması lazımdı. Hiiiii! Yoksa sen kızımın sesini taklit eden bir robot musun? Mahmuuuuut! Kızımızı robotlar kaçırmış Mahmut!”
Annem nefes almadan konuşurken acı bir gerçek şaaak(!) diye suratıma vurdu da geçti; resmen telefonda kendimin bazı zamanlardaki hâliyle konuşuyordum.
“Anne! İyiyim ben. Lütfen bir sakin ol artık. Kimse kaçırmadı beni. Tezekten zehirlenmedim. Dünyayı robotlar da basmadı.” Derin bir nefes alıp,” Anniş…” dedim. “Bir şey söyleyeceğim ama yalnız olman la-” dememe kalmadı arkadan babamın sesi geldi.
“Nezahat Hanım, ne oldu? Gelin beni alın, diye ağlıyor mu küçük hanım? Daha çoooook ağlar. Dayanamadı tabii. Zaten bu güne kadar dayanmasına şaşmalı. Şöföre haber ver de hazırlasınlar arabayı.”
Bir şey oldu. İçimde bir tel koptu. Sigortam attı. Ve ben delicesine hırslandığımı hissettim. Değil para istemek, zehirlensem ve şu an panzehirin ellerinde olduğunu bilsem onu bile istemezdim!
“Hayır anne.” İçimdeki kasırgaya rağmen sesim gayet sakindi. “Ben gayet iyiym. Hiçbir şeye ihtiyacım yok. Hatta burada bir hafta fazla kalacağım, onu haber vermek istedim. Çocuklar çok sevdi beni, tabii ben de onları. Ancak vedalaşacağız.”
Ne? Bir hafta fazladan mı?
Serum getirsin biri. İki koluma da damar yolu açılsın. Yetmez yetmezzzz! Bacaklarıma da açılsın.
Allahını seven beni acile kaldırsın!
⛓️💥
Burada gün erken başlıyordu ama erken bitmiyordu. Akşamları yapacak bir şey olmadığından Sıla'yla sohbet ettikten sonra erkenden uyuyordum, daha doğrusu sıkıntıdan sızıyordum. Dolayısıyla sabahları da okul saatinden çok önce uyanıyordum. Uyku düzenim resmen ilkokul çocuklarıyla senkronize olmuştu.
Telefon çekse Netflix'ten dizilerimi izler, Instagram'da reels sörfü yapar, hatrı sayılır sayıdaki takipçilerime ruj tanıtım videosu çeker atardım ama cık! Benim odamdan kati suretle çekmiyordu. Zorla sosyal medya detoksuna çıkmıştım. Gerçi Şerif Ali’nin telefonu benim odamdayken çalmıştı. Bir ara operatörünü sorup ona geçebilirdim. Sonuçta fazladan bir hafta daha buradaydım…
Okula gittiğimde kız neşemden bir parça eksikti ama neyse ki çocuklar powerbank gibiydi! Küçük sıpa neşeleriyle bana öyle bir takviye yapmışlardı ki üçüncü dersin teneffüsünde ortada sıçan oynarken, “Vurulmadım bir kere top saçıma çarptııı!” diye karşı takımla kavga edecek kadar kendime gelmiştim.
Yani okula ayaklarımı sürüye sürüye giden ben, dönerken hoplaya zıplaya, “Çay elinden öteye gidelum yali yali!” söylemiştim.
Eve döndüğümde ise Sıla beni kapıda karşılayıp hemen hazırlanmamı istemişti. Söylediğine göre köyden birinin oğlunun asker eğlencesi mi ne varmış. Buralarda bu tür eğlenceler, düğünler yemekli oluryormuş. Yani ev sahibinin avlusunda kazan kazan yemek pişecekti ve biz de erkenden gidip köyün diğer kadınları gibi hazırlıklara yardım edecektik. Benim orada tam olarak hangi görevde bulunacağım kısmı kafamı kurcaladı ama… Sonuçta üç günlük makarna yapamama serüvenime Sıla bizzat şahit olmuştu.
Nedenini ben hazırlanırken söyledi. Meğer kızcağız yemek yapamamış, aç kalmayayım diye de yanında gideyim istemiş.
Sıla, çifte kavrulmuş fıstıklı helvam, cidden çok düşüncelisin, seni hak etmiyorum…
Evden eşofmanlarla çıktık. Onlar yemek yaparken, ben de muhtemelen numracıktan yardım edermiş gibi görünürken nasılsa üzerimiz batacaktı. Eğlence başlamadan önce eve gelip hazırlanacaktık nasılsa.
Meydana ulaştığımızda bizi doğal bir şölen karşıladı. Plastik sandalyeler, domino taşları gibi sırayla diziliyordu. Ampuller bir uçtan diğer uca asılmış, rüzgârda hafifçe salınıyordu. Ve çocuklar; eğlencelerin olmazsa olmaz kaos timleri… Kimi dizilen sandalyelerin üstüne çıkmış birinden diğerine atlıyor, kimi avludan yemek çaldığı için anne terliğiyle kovalanıyor ve tam o esnada şu sesi duyuyoruz; “Ha gel buraya bok yiyenin uşaği!” Kimi de bir köşede tek başına amuda kalkmıştı ama muhtemelen nedenini kimse bilmiyordu.
Büyük avlulu evlerden birine girdiğimizde Sıla’nın söylediği gibi bir köşede kazan kazan yemek piştiğini gördüm; kuzu kavurma, tereyağlı pilav, laz böreği, karalahana sarması… Hele bol yağda kızaran hamsi kuşları yok mu? Of! Avluya yayılan mis gibi kokusu resmen midemdeki mehter marşını coşturmuştu. Başka bir köşede hamur açıp ekmek pişiriliyordu. Kadınlar eve giriyor, çıkıyor; her biri bir şeylerin yetiştirmenin telaşına düşmüştü.
Ortalıkta tatlı bir telaş vardı ve o telaşı yöneten ise sahneye alkışlarla giren Güldane Teyze! Başında yazması, sıvanmış kollarında bol bilezikleri; elinde unlu merdanesiyle tam bir Karadeniz kadını edasıyla avlunun ortasında geziyordu.
Tam gülümseyecekken şak(!) diye bir ayrıntı gelip mideme krampı soktu.
Sıla adımı köylünün de öğrendiğini söylemişti. O halde Güldane Teyze kim olduğumu artık biliyordu. Üstelik tam da şu an elinde unlu bir merdana vardı. Ve o merdaneyle üzerimde binbir türlü fantezisini gerçekleştirebilirdi.
Çünkü sanmıyorum bu Dünya üzerinde adı Şehriye olan başka bir sarışın olsun...
Göz göze geldiğimizde korkudan bir adım geri gittim. Koluma girmiş Sıla şaşırdı tabii bu hareketime ama bir bilse düştüğüm cendereceyi…
Derken Güldane Teyze gözlerini parlatarak gülmesin mi? Hayır, kadının yeşil gözleri öyle parlıyor ki resmen gecenin karanlığında aniden ortaya çıkan kamyon farı gibi…
“Oooo,” dedi neşeyle. “Muallim hanumlar da teşrif etmiş. Açılın da otursunlar, karilar.”
Güldane Teyze hemen aldı Sıla’yı kollarının arasına. Sonra Sıla duvar dibindeki kilimin üzerine çöktü. Ben kaldım ortada derken Güldane Teyze’ye baktım. O da bana… Tamam, kızgın görünmüyordu ama başka bir anlam vardı gözlerinde. Kollarını uzattığında ne yapacağımı kestiremedim. “E ne dikildin orda kizum? Gel da sarılayum,” deyip beni de kollarının arasına aldı ve öyle sıkı sarıldı ki bir an için nefesim kesildi.
“Pek de zayıfsun. Kemiklerin batti valla.”
Samimi tavrına karşılık içim rahatlamış şekilde gidip Sıla’nın yanına çöktüğümde merdivenlerden bir ses, “Geldun mi orospi…” diye sordu.
Acaba kime dedi?
Avlunun terasa çıkan merdiveninin en alt basamağında oturan yaşlı kadına zoraki gülümsedim ama kadının paçalarından aksilik akıyordu resmen. Gözlerini kısıp bakışlarını keskin bir nişancı gibi yüzümde gezdirdikten sonra, “Hıh,” dedi. “Bugün de boyacının bir günlük boyasını yüzüne sürmüş de gelmiş.”
Ya hu Nazife Nenem, gelmişsin doksan küsür yaşına, ahirete merdiven dayamışsın, neden geldiğim günden beri bana laf sokar durursun?
“Ama Sıla kizuma bak Nazife Nene,” dedi Güldane Teyze, iç geçirerek Sıla’yı süzerken. “Yüzünde ruj bilem yok, ay gibi parlay…”
Sıla’ya yanaştım. “Yok… Kadın kafaya koymuş Sıloşum, seni Tahir’e alazmasa kocayı boşanıp kendi evlenecek. Bu yürümenin başka bir açıklaması olmaz."
Sıla gülmemek için dudaklarını bastırırken koluyla beni dürttü.
“Karilar,” dedi Güldane Teyze kazanların başındaki iki kadına. “Muaillim hanumlara bir tepsi hazırlayun. Melek kizum okuldan geldi, açtur,” deyince ben bir şaşır, bir kal öyle… Kadın resmen beni düşünmüştü.
Kazanların başındaki kadınlar komutu duyar duymaz hareketlendi. Bizim için bir tepsi hazırladılar ki önce kaşık kaşık pilav doldurulmaya başlandı. Yanına koca bir kepçe karalahana sarması, kavurma ve hamsi kuşu yanyana dizildi. Yılın tabağa resmen! Bir an için kendimi Padişah 19. Abdülhamit değil, direk 20. Yüzyılın Karadeniz Kraliçesi falan sandım. Öyle bir ihtişam! Tabii benim de iştahım açıktı. Zaten başka nerede bulacağım bu menüyü? Tepsiye gömülüp kaşığı çatalı konuşturuyordum, ta ki…
“Afiyet olsun muallim hanum, kusura kalmayasın çorba yapamaduk.”
Olsun canım ne olacak, demeye kalmadı, “Şehriyeniz mi bitti Saniye!” diye espriyi yapıştırdı başka bir kadın.
“Yok kız,” dedi Saniye. “Arpa mi sever tel mi, oni bilemeduk.”
Yemin ederim hamsi kuşu boğazımda takıldı kaldı. Yutkundum, yine de gitmedi. Zorladım kendimi ki gülümseyeyim ama yok, gülüş değil acı çekişti o. “Ziyan yok… Pek çorba sevmem zaten."
Sonra sininin başındaki kadınlar sanki ben burada yokmuşum gibi kendi aralarında konuşmaya başladı.
“Ha bu kariya da içim acıdı. İnsan, evladına Şehriye diye ad verur mi hiç?”
“Şehriye mi dedun? O nasıl isim gız?”
“Bacısınun adını da Fasulye koysalardı barim, uyumlu olurdu!”
Herkes gülünce koca bir laz böreğini ağzıma tıkıp yutmadan konuştum. “İçeriği zengin, karbonhidrat oranı yüksek bir kadınım.”
Kadınlardan biri kahkahayı bastı, sonra dirseğiyle yanındakini dürttü. “Bak bak! Espirili da. Ay ben bunu gelin yaparum kendime.”
“Senin torun daha süt içey Ayşe,” dedi Güldane Teyze. “Ayrıca muallim hanum buralarda bugün vaaaar. Yarin yok. Değil mi kizum?”
“Ya,” dedim mecburen. “Öyle Güldane Teyzeciğim.”
Yeni bir lokmayı ağzıma götürürken Nazife Neneyle göz göze geldik. Ay lokmalarımı mı sayıyor bu kadın?
“Dünyalari yedi hâlâ bir gram memesi yok.”
“O değil de Mizgali’de bir öğretmen varimuş,” dedi öğrencilerimden birinin annesi. “Duyduğuma göre memesi başumdan büyükmüş Nazife Nene.”
“Ha ben o kariyi ilçede gördüm. Adı Fulya mıymış neymiş? Onun da saçları ha bizimkinin gibi sapsari,” dedi Nazife Nene beni göstererek. “Memesi büyük amma baa sorarsanız şehirli kari, taktırmıştır silikon. Bizim muallim en azından doğaldur.”
Ay teveccühünüz, diyerekten saçlarımı savuracakken Güldane Teyze müdahale etti. “Karilaaari, kariiialar. Ağzınız değil eliniz çalişsun. Akşam herifler taş mı yiyecek?”
Vallahi kadının babam gibi otoritesi vardı. Bir bakışıyla ses mes bırakmadı ortalıkta. Sıla’yla sessiz sessiz aç karnımızı doyururken, biraz sonra evin kapısı bir şiddetle açılıverdi. Avlunun içine bir anda un bulutu yayıldı. Ne oluyor ayol, demeye kalmadı o bulutun içinden bir silüet belirince hepimiz kafamızı çevirdik; eteği belinde Nurcan.
Güldane Teyze’nin meşhur gelini Nurcan’ın yüzü gözü un içindeydi. Saçlar alnına yapışmış, kaşının bir yanı da mayayla kutsanmış gibiydi. Yeter ula(!) diyen bir iç çekişle oklavayı kaptığı gibi boş bir sininin başına oturdu. Başladı hamuru açmaya… Ama ne açmak? Sanki hamuru değil, kaynanasını inceltiyordu!
“Çekilin kenara da iki yüz elli beşinci bezemi açayum,” dedi yerleşirken. “Ha birilerinin sayesinde daha yüzümü yıkamadan işe başladum,” diye de ekledi Güldane Teyzeye bakarak. “Millet beni bacadan düşen un cini sanacak, az kaldi!”
Güldane Teyze hemen burun kıvırdı. “Gören de sanır iki dirhem bir çekirdek, tuvaletten geziyor haspam. Şahtın şahbaz oldin, fena mi?”
Nurcan oklavayı çevirmesiyle hamur masaya güm diye yapıştı. “Allah razı olsun kaynana, iltifatlarını duymadan güne başlayamayrum zaten. Senin sesinle açayrum mübarek sabah şeriflerini.”
Sol yanımdaki Fadime, “Yine başladılar, dur şimdi un savaşı çıkacak,” diye uyardı beni. “Sakın karişma, arada kaynarsun.”
Güldane Teyze dev kepçeyi kazana saplayıp elini de beline koydu. “Senin o hamur, ha senin gibi dursa pişmez Nurcan. Sinirin hamura da geçey, az sevecen ol. Ah… ah… Gençliğimde hamur beni görünce kendiliğinden açılırdu!”
Nurcan başını omzuna yatırdı; yüzüm unlu, saçım dağılmış demedi düşman çatlatırcasına güldü. “Benim sevencenliğimi uşağına sorabilirsin, Güldane Hanum. Kocam boşun gül yüzlüm demey,” dedi muhteşem, hava atan bir sesle.
Güldane Teyze hoşnutsuzlukla iç çekti. “Benim oğlumda akıl olaydi…”
Merakla atışmalarını izlerken eşofmanımın hafifçe çekiştiren minik bir el hissettim. Başımı çevirdiğimde Bekir’in tıpkı babaannesininkilere benzeyen yeşil gözleriyle yanımda durduğunu gördüm. “Hoş geldiniz öğretmenum,” dedi o çapkınlıkla parlayan bakışlarını yüzümde gezdirip. “Geleceğinizi duyunca yollarınıza güller dökeyim dedum ama Makbuz Amca bahçesinden sopayla kovalayınca ha sadece bunu koparabildum.” Arkasından pembe bir gül çıkarıp bana uzattığında ağzım kulaklarıma vardı. “Size layık değil amma…”
“Ya Bekir…” dedim ağzım kulaklarımda gülü alırken. “Ne tatlısın.”
Gözleri kocaman oldu. “Cidden beni tatlı mı buldunuz öğretmenum!”
Başımı salladım. “Tabii buluyorum. Benim bütün öğrencilerim çok ama çok tatlı.”
Anında sarı kaşları çatıldı. “Öbürlerini karıştırmasak şimdi. Burada baş başayuz. Hem bence artık,” dedi oldukça ciddi bir ifadeyle. “Şu sizli bizli konuşmayı bırakalum. Bana sen diyebilirsun.”
Sıla gülümsemesini bastıramaya çalışarak,”Bekirciğim,” dedi. “Melek Öğretmenin sana zaten sen, diyor.”
Bekir, “Ha…” dedi aydınlanma yaşamış gibi. Sonra hemen sırıttı. “O zaman ben kaldırayim. Ne dersun güzelim?”
Oha! Hayatımda ilk defa bir erkek bana güzelim, demişti. Ve o da yalnızca ve yalnızca sekiz yaşındaydı…
Galiba Memiş de beni kovalarken güzel olduğuma dair bir şeyler söylemişti ama kalbim boğazımda attığı için o anları çok hatırlayamıyordum.
Evet Meloşum, an itibariyle bizim koca adayları; camdan memişlerimizi dikizleyen köyün delisi Memiş ve sekiz yaşındaki Yakişikli Bekir…
Öleceğim kahrımdan.
“Sen bana güzelim mi?” dedin diye sordum içli içli.
Gözlerini yere indirip mırıldandı. “He… Dedum. Çünkü sen Karadenizin en güzel öğretmenisun. Hatta sadece öğretmen değil… biraz da peri gibisun. Evlenek mi?”
Sıla ile birlikte bir kahkaha patlattık ki tüm gözler üzerimize çevrildi. Başta da Nurcan’ınki.
“Oğluuuum!” dedi uzun uzadıya. “Sen daha sekiz yaşındasun paşam. Nerden bileceksin aşkı ula?”
Bekir bilmiş bilmiş, “Bilirim,” dedi. “Hem hissedeyrum. Öğretmenum da bana karşi boş değildur.”
“Hı…” Sıla ciddiyetini bozmamak için elimden geleni yaptı. “Nerden çıkardığını öğrebilir miyim?”
“Bir kere bana silgi verdi. Ha bu ne demek? Geçmişini sil, geleceği benimlen yaz, demek.”
“Yaa… Başka?”
“Başka da var elbet. Mesela iki gün önce bana teneffüste koşma, dedi. Bu ne demek?”
Hep bir ağızdan sorduk. “Ne demek?”
“Beni bırakup başka sevdaya gitme, demek!”
Nurcan oklavayı kaldırıp,“Oğlum ne deysun sen ya!” diye bağırdı kızmakla gülmek arasında. “Daha geçen hafta top oynarken kendini kale direğine sıkıştırdun, aşk nerden çıkti!”
Bekir hiç istifini bozmadı. “Sen beni anlamazsun anne. Benim gönlüm büyüdü. Öğretmenimi görünce kalbim fırın küreyi gibi yanay.”
Kadınlar kahkahayı basınca Nurcan oklavayı fırlattı ama Bekir bu, kedi gibi anından kaçtı. Eh… Bizim yemek faslı daböylece bitti. Artık yardım etme zamanıydı. Sıla’nın ayağı malum, ancak oturduğu yerden lahana sarılmasına yardım etti. Ben de yapabileceğimin en iyisini yaparak pişen ekmekleri tencerelere yerleştirip, gerekli malzemelerin getir götürü için avluyla ev arası mekik dokumaya başladım. O ara Güldane Teyze yemekten sonra tatlı iyi gider, diyerek elime bir tabak baklava tutuşturunca neredeyse gözlerim dolacaktı.
Bu da demek oluyordu ki Tahir boşuna kuruntu yapmıştı. Güldane Teyze bana gayet de iyi davranıyordu. Hatta benim bir zamanların Şehriye’si olduğumu öğrenmesine rağmen daha bile samimi yaklaşmıştı.
O Şehriye’nin ben olduğuma ihtimal vermemiş olabilirdi ama... Tahir adımı duyar duymaz beni tanıyacağını düşündüğüne göre biliyor olmalıydı.
Beni nasıl ve ne şekilde öğrendiğini bilmiyorum ama çoktan unutmuştu belli ki… Gönlü geniş kadınmış, helal olsun, diyerek mutfağı ararken koridordan gelen fısıldamalar ile duraksadım. Epey de hararetliydi. Bu yüzden yanlış olduğunu bile bile… Sırf meraktan uyuyamam, diye sol koridora ilerleyip, fısıltılardan birinin Güldane Teyze olduğunu anlayacak kadar yaklaştım.
“Eee… Madem o olduğuna eminsin, neden yakın davrandun kiza Güldane?” diye sordu diğer kadın. Bir yandan da memnuniyetsizlikle homurdandı. “Vallahi garip kadınsun?”
“Neye garip olacakmışum?” dedi Güldane Teyze cevabı çakmadan önce bir hıh’layarak. “Akıl derler buna akıl. Hem ne demişler? Dostunu yakın tut, düşmanını daha yakın…”
Ay kim bu düşman? Ben mi? Yok canım… Kadın şeker gibi davrandı bana. Hemen alınganlık etmeyeyim.
Ay kimden bahsediyor bunlar? Böyle kapı ardı dinlemeyi kendime yakıştıramıyorum ama ne yapayım? İşin ucundan bu gece meraktan uyuyamamak var ayol.
“E ya senin uşağa salça olursa? Senin Sıla Gelin hayallerin suya düşer ha? Hiç olmaz dema. Allahı var güzel kiz.”
Güldane Teyze dilini damağına sertçe vurmasın mı? İki adımcık geri attım. “Geri kalsun onun güzelliği! Benim oğluşum ona yan gözle bilem bakmaz bundan sonra. Amma ben da eşeğimi sağlam kazığa bağlayacağum tabii… Zamanında Serhan’ın, Sıla’ya ilgisini fark ettim de ne ettim? Oğlanı köşeye çekip, ‘Uzak dur. Ben oğluma alacağum oni!’ dedim da oyundan çıkardum! Gerisi vız geluuur, tırıs gider!”
Ay ben şok! Sıla ile Serhan’ın hiç başlamayan aşkının kökünü kazıyan kişi Güldane Teyze miymiş yani?
Ben kader nasip etmedi sanırken meğer Güldane veto etmiş! Kadın resmen gönül imha timi gibi geziyor köyde.
Serhan da Sıla’dan hoşlanıyormuş meğer… Ama değil itiraf etmek, Sıla itiraf ettiğinde bile Güldane Teyze yüzünden reddetmiş kızcağızı.... Kimbilir kadın Serhan’a başka neler söyledi? Sonuçta komutanının annesi, nasıl kulak ardı etsin ki…
İşte şimdi bu işe el koyma zamanı! Bu köyden gitmeden önce Sıla ve Serhan’ı nikah masasına oturmazsak bize de Meloş, demesinler!
Yani… Hiç olmadı söz falan takardık. Umutla olduğum yerden ayrılacakken, sonraki cümle gülümsememi yüzümden söküp aldı, mideme balyoz misali çarptı.
“Sen yine de dikkat et Güldane. Tahir ha bu kız yüzünden kendini dağlara vurmadi mi? Hamsi kavağa çıktı da oğlan buralara gelmez oldi. Yıllarca yüzünü doya doya göremedun uşağının. Ha bir de… Daha askerliğinin ilk yılında vurulup üç ay komada kaldi. Unutma bunlari…”
İçimde sanki koca bir taş yuvarlanıp yerine oturdu. Nefes aldım ama verirken kırık dökük döküldü dudaklarımdan. Tahir… Benden hemen sonra mı vurulmuştu? Üstelik üç ay boyunca komada mı kalmıştı?
Bu cümleyi duyduğum an içimde öyle bir ağırlık oluştu ki boğazıma yumruk gibi oturdu. Saatlerce konuşmasam, kimse bir şey sormasa, gözümü bile kırpmadan öylece oturabilirdim. O kadar dokunmuştu.
Eğer o zamana dönebilseydim… Bilmek isterdim. Bilmek ve… onun yanında olmak. Belki o zamanlar duygularına karşılık veremezdim. Kalbim, hâlâ neyin doğru neyin yanlış olduğunu anlayacak kadar ayık değildi belki. Ama bir şeyden emindim; yanında olurdum. Sessizce. Köşede. Elini tutamasam da elini tutarmış gibi dua ederdim başucunda.
Bunları düşünürken içimdeki neşe küser gibi oldu. Sıla’ya akşamki eğlenceye gelmeyeceğimi söylemek üzereydim ki Şerif Ali’den gelen mesaj tüm kararımı yerle bir etti.
"Bu akşam eğlenceye Tahir Komutanım da gelecek şam şeytanı. Al bu bilgiyi ne yapıyorsan yap."
Telefon elimde donakaldım. Ve geri dönüşü olmayan bir karar verdim.
Bu gece o eksik bırakılmış özür nihayet dilenecekti. Belki geçti, belki artık onun için bir anlamı yoktu ama… yine de bu gece ne olursa olsun gözlerinin içine bakıp ona ne kadar pişman olduğumu söyleyecektim.
Hazırlanmaya geçerken istemsizce yüzüm gülümsedi. İçimdeki o keder, yerini buruk bir heyecana, çocukça bir beklentiye bıraktı. Çünkü çocuk ruhlu olmak böyle bir şeydi. Kırgınlığına burnunu çeke çeke ağlarken, bir anda çikolatayı görüp kahkahaya boğulmak gibi; gözyaşının hemen ardından gülmek gibi; kırılıp, ardından umut ekmek gibi... Tam benlikti bu.
Belki bu akşam her şey eskisi gibi olmayacaktı. Ama bir şeyler kesinlikle olması gerektiği gibi olacaktı. Ve ben hazırdım. Bu sefer gerçekten hazırdım.
Fazlasıyla da heyecanlıydım. Hatta aynaya bakarken iki kaşımın ortasında çıkan minik sivilce bile bana az sakin ol, der gibi bakıyordu. Ama dinleyemezdim. Ayrıca… Bu sivilce nereden çıkmıştı ya! Gerçi nereden çıktığını pekala biliyordum. Ergenliğimden beri ne zaman bir şeye üzülsem benim ipek gibi cildimin bir yerinde sivilce çıkar, günlerce de geçmezdi. Eh… Bu sivilcenin de sebebi belliydi.
Neyse aşkom, bu akşam hem o özrü dileyeceğiz hem de çılgınlar gibi eğleneceğiz. Modumuzu düşürmek yok.
Pembe simli balerin elbisemi yatağın üstüne sermiştim. Balerin dediysem hani şu tütülü, dönünce çatır çatır naylon sesi çıkaranlardan; üstü pullu, altı kabarık, ortalıkta pervane gibi dönmesem bile herkesin gözünü alacağı cinsten! İnce askıları vardı ve her iki omuz başına da küçük fiyonk detayları eklenmişti. Aynı fiyonklar pembe topuklularımın bilek bağcıklarında da oldukça iri bir şekilde yer alıyordu. Öyle bir şeydi ki beni oynarken gören, ‘Bu ne ya?’ değil ‘Bu neee yaa…’ diyecekti. Tonlama önemli.
Önce elbisemi giyindim. Sonra da makyaja geçtim. İlk olarak fondötenle yüzümü pürüzsüzleştirdim ama Mizgali’den aldığım fondoten çillerimi kapatma konusunda yetenekli sayılmazdı. Gerçi… Arslan Ağabeyim onları saklamamı hiç istemezdi. Onlar senin imzan, derdi. Bu yüzden o gittikten sonra hep saklamıştım.
Morali bozmak yok demiştik sanki Meloş?
Evet! Kesinlikle moralimi bozmak istemiyordum. Çünkü iyi bir özür, iyi bir motivasyon isterdi, değil mi ama?
Makyajıma en sevdiğim dokunuş olan rimelle devam ettim. Kirpiklerim ne kadar açık renk olsa da upuzundu. Bu yüzden rimeli sürdüğüm an gökyüzüne selam çakıyordu. Sürdüğüm an dediysem… Çok abartmadan, üç kat falan. Kaşlarımı da şeffaf jel ile yukarı tarayıp sabitledim. Rengi açık kahveydi ama hiç aldırmamıştım, çünkü böyle kalın ve kavisli olmalarını seviyordum. Fırçayı her sürdüğümde belirginleşen ela gözlerim aynadan bana cilveli cilveli bakmaya başladı.
Hey yavrum hey! Şu bakışla bizi affetmeyecek adam daha anasının karnından doğmadı!
Sonra dudaklara geçtim. Dudaklarım etliydi. Gerçi bunu geçen sene yaptırdığım yarım milimlik dolgunun da etkisi vardı ama çok değil, birazcık… Zaten geri döndüğüm ilk an soluğu güzellik merkezinin kapısında alacaktım. Hatta üç gün yatılı kalsam ancak kendime gelirdim. Öncelikle kalemle dudak çerçevemi şöyle bir belirginleştirdim. Pembe glossumu da dudaklarıma pıt pıt yaptım ki aman Allah’ım! Sanki Melek değil, Karadeniz’in Jennifer Lopez’i olup çıkmıştım.
Ay inşallah kaderim de glossum gibi parlak olur. Amiiiiin!
Geldik burun kısmına. Ah, burnum… Üzgünüm ama sıradan bir burun, diyerek geçemezdim. Özenle benim yüzüm için dizayn edilmişti sanki! Düz, minnoş, dimdik! Havama hava katıyordu vallahi. Gözler rimelli, yanaklar allıklı, dudaklar cilalı… Ve burnum tam ortada kraliçe gibi duruyordu. Var mı başka eksik?
En son bir fıs parfüm sıktım havaya ve tam havalı havalı etrafımda dönerken ayağım takıldı. Yere düşmeden elimi duvara atmaya çalıştım ama refleksim rezalet olduğu için tütü elbisemle armut gibi yatağa devrilince bir kahkaha koptu benden.
“Neyse, en azından günlük rezil olma kotamı evde doldurdum da kimse şahit olmadı.” Aynaya son bir kez bakıp kendime öpücük atmayı da unutmadım tabii. “Hazırsın Meloş. Tütü senin, gece senin, burnun da zaten hep senindi.”
Ama bir dakika? Saçlar kaldı. Hemen fön makinesini elime aldım. “Bu gece sizi dümdüz yapacağım bebişlerim,” dedim ama sonra… omuzlarımdan kalçama kadar uzanan buklelerde yavaşça dolaştı bakışlarım. Buklelerim kulağımın hemen üstünden hafif dalgalar olarak başlarken aşağı indikçe daha fazla kıvrılıyordu. Bu elbiseyle fena durmuyordu. Hatta… Güzeldi.
Saçların… Kıvır kıvırdı. Öyle doğal, öyle umursamazsa dökülüyordu omuzlarından beline.
Böyle söylemişti. Tahir, saçlarımın doğal ve kıvırcık hâlini güzel buluyordu. Fön makinasını usulca yerine bırakırken utangaç bir şekilde kıkırdadım.
“Bu gece senin istediğim gibi olsun, yüzbaşı.”
*
Bu elbiseyi alırken, ‘Giydiğin gün tofaşa bineceksin, bir de üstüne sen kullanacaksın,’ deselerdi… Asla inanmazdım.
Ben bu elbiseyi Paris sokaklarında yürüyüş yaparken hayal etmiştim ayol, Tofaş’ta sinyal verirken değil. Arabanın içi yağ gibi terlemiş, bas bas bağırtığım motor, abla kurbanın olam sal beni artık, diye yalvarıyordu. Yine de fren- vites- ayna üçlüsünde ahenkli bir denge kurmuştum.
Hayat bu… Bazen Gucci takarsın, bazen Tofaş’ta camı kolu çevirerek açarsın.
Aman ne olur ne olmaz, gazla freni birbirine karıştırırım da kalabalığa tofaşla dalıp eğlenceyi rezil ederim diye -yapmadığım şey değil- arabayı meydana yakın uygun bir yere bıraktım. Sonra da fuşya, tek omuz elbisesinin içinde prenses gibi görünen Sıla’nın koluna girdim. Kendisi halinden çok da memnun değildi. Çünkü ona kalsa nenem zamanından kalma, düğün değil cenaze kıvamında siyah, uzun bir elbise giyecekti. Ama tabii ki bu işe el koyarak ona Mizgali’den aldığım tatlı mı tatlı elbiselerden birini vermiştim. Alçısını bile elbisesiyle aynı renk bir kumaşla sarmıştım ki bu muhteşem bir fikirdi. Tüm bunlarla da kalmayarak saçına dalgalı fön çekip makyajına da el atmıştım. Zaten çok güzel bir kadındı, dokunuşlarımla bir başka parlamıştı.
Eh, gerisini Serhan düşünsün artık…
Güldane Teyzenin büyük planını henüz anlatmamıştım. Bu gece dengeleri bozmak istemiyordum ama yarın ilk fırsatta anlatıp bu işi yoluna koymanın bir yolunu bulacaktım.
Davul zurna sesleri yerden göğe yükselirken, ışıl ışıl meydanda ağır bir yürüyüşe geçtik. Ayakkabılar topuklu, zemin tırtıklı toprak olunca her adımda ayrı bir dua ettim tabii. Şükür ki yağmur yağmamıştı da çamur yoktu. Köy meydasına indiğimiz an coşkulu ve bir o kadar da sıcacık bir ambians yüzümüze vurdu. Hem de hava donduracak kadar soğukken! Herkes gibi kaban giymem gereken yerde üzerime peluş bir şal atarsam dişlerim böyle zangır zangır birbirine vururdu tabii..
Neyse Meloş, oynayıp ısınırız aşkom. Önemli olan ne kadar üşüdüğümüz değil, önemli olan ne kadar ışıldadığımız!
Meydanın tam ortasında, plastik masa ve sandalyelerle devasa bir halka yapılmıştı. Sandalyelerin kimisi hafif yamuk, kimisi güneşte sararmıştı ama hepsi görevinin başındaydı maşallah.
Küçükken köye gittiğimizde ne zaman bir şeye eski diye burun kıvırsam babam şöyle derdi; burası köy güzel kızım, burada eşyanın kusuruna değil, hatırasına bakılır.
Hatırlayarak gülümserken bir yandan etrafa göz attım. Kalabalığın üstünde ipe dizilmiş bir sürü ampül vardı; bir uçtan diğer uca sarkan, sarı ışıklı, neşeli insanları aydınlatan ampüller… Davul zurna coşmuştu zaten. Böyle bir ritim ancak böyle bir köyde tutulurdu. Davulcu ara sıra kendini kaybedip yere diz çöküyor, zurnacı da eğilip ona tempo tutuyordu. Adamlar sadece çalmıyor, yaşayıp yaşatıyorlardı!
Gençler tarafından masalara elden ele servis yapılıyordu. Ama öyle kişiye özel değil, tek tepside her yemekten bir tabak olsa da bir sürü kaşık vardı. Aynı masada oturanlar tek tabaktan kaşıklayıp yiyordu.
Öte yandan Karadeniz havaları kıpır kıpırdı! Oyun alanına dizilmiş gençlerin omuzlarına kırmızı tülbent atılmış, asker yolcusu çocuğu aralarına almışlardı. Yüzlerinde ise askere gidecek arkadaşlarını el üstünde taşımanın gururu... Davul vurdukça her birinin ayağı yerden kesiliyor, zurna öttükçe horonun içinden sevda, hasret, veda fışkırıyordu. Bizim için oyun alanının hemen dibinde bir masa ayrılmıştı. Bir köşesine de tükenmez kalemle eğri büğrü yazılmış bir karton parçası bırakılmıştı.
Muallim hanumların masasi. Oturani fururum ha!
Yani cümle kurallarına göre yerlerde, ama köy raconuna göre efsaneydi!
Bu yazı an itibariyle bizi VIP ilan etmişti. Çamlıyayla’da öğretmene verilen değer öyle lafla ölçülmüyordu. İliklerime kadar hissettmiştim bu kıymeti.
Gerçi şu an benimsenen kıyafet tarzına oldukça uzaktım. Hele pembe tütü elbisemle meydana adımımı attığımda bazı bakışlar vardı ki sanki köy meydanına değil de uzay üssüne inmişim gibi karşıladı beni. Biri özellikle dikkatimi çekti ki o da Güldane Teyzeden başkası değildi. Girişte gelenleri karşılarken uzaktan bize başıyla hafifçe selam vermişti. Ama o bakış… Önce elbisemin eteğine takıldı, sonra topuklu ayakkabımda durdu. Derken gözlerini kıstı, başını hafifçe eğdi ve yanındaki kadına bir şeyler söylemeye başladı.
Duyamadım ama resmen ifadesinin alt metni vardı ve o da şöyle diyordu; Sanırsın eğlenceye değil çıplaklar kampına gelmiş, edepsuz kari…
Hiç oralı olmadım. Plastik sandalyeme kurulurken bir yandan elbisemin tütülerini düzgünce yerleştiriyor, bir yandan da etrafı kolaçan ediyordum. Ama öyle böyle masa yoktu meydanda. Köy nüfusundan fazla masa ve sandalye vardı!
“Bunlar nereden çıktı böyle ayol, geldim geleli doğum oranında patlama mı yaşandı?”
Cevap hemen yan sandalyemden geldi. Sıla kulağıma eğilip, düşük tonda ama sinsi bir heyecanla anlattı. “Askere gidecek çocuğun annesiyle babası yıllar önce ayrılmış… Kadın Mizgali’ye yerleşip oralı bir adamıyla evlenmiş. Ee hâliyle eğlenceye Mizgali’liler de davet edilmiş.”
Şöyle bir başımı çevirdim… Vallahi doğru. Mizgali’liler bir yanda, bizim köy bir yanda. Araya da sınır çizer gibi boşluk bırakmasınlar mı? Valla bırakmışlar.
Sıla devam etti. “İki taraf da birbirinden zerre haz etmiyor. Bu eğlencenin hangi köyde yapılacağı bile kavga konusu olmuştu. En son muhtarlar bir araya geldi… yazı tura attılar.”
“Nasıl yani?” dedim şaşkınlıkla. “Gerçekten mi?”
“Gerçekten,” dedi. “Tura gelince bizim köy kazandı.”
“Bravo!” dedim. Bazen çok düşünmemek lazım, pratik çözümler hayat kurtarır. Eh… Yazı tura da candır. Muhtarlar beyin fırtınası yapacağına para atmış, daha ne olsun?
Masamıza yemek tepsisi bırakıldığında daha birkaç saat önce iki tabak hamsi kuşu gömmememişim gibi ağzımın suları aktı. Karalahana sarmaları tabakta zarifçe dizilmiş, üzerine da yoğurdu hırka niyetine örtünmüştü. Laz böreği köşesinden küskün küskün bakıyordu, beni yemezsen ağlarım, dercesine… Ee, yapılacak belli ama bir yandan davul zurna da patlarken yerimde duramıyordum ki...
Tam ayaklanacakken bir anda bitişik masamızın sandalyeleri aynı anda gürültüyle çekildi.
Beş dev cüsseli adamın birer kaya parçası gibi o sandalyelere oturmasıyla sandalye ayakları resmen hayatta kalma savaşı verdi. Başımı bir kaldırdım ki Yıkım Timi sivil hâliyle yanımda… Hepsi koyu renk giymişti ama o koyuluk öyle kasvetli falan değildi. Meteorlar geldi, bundan sonra bu köyde bir kişinin burnu kanamaz, diyordu tavırları. Ve şıklar, vallahi çok şıklar. Hepsi tek tek bizi selamladı ama Serhan… Serhan, Sıla’ya kilitlenmiş kalmıştı. Ağzından salyalar akıyor çocukcağızın.
Sıla mı? O da maşallah… Resmen ciğerci kedisi gibi kesiyordu üsteğmeni. Kızın ayağı alçıda olsa da bakışları füze sistemi gibi çalışıyordu.
Ay Meloş, utanmasalar Mart ayı kedisi gibi karşılıklı "mır"layacak bunlar!
“Selamın aleyküm Melek Öğretmenim,” dedi Karahan, tatlı bir Anadolu aksanıyla. “Ne güzel masalarımız da yan yana denk düşmüş, değil mi?”
Hafiften Serhan’a kaykılarak, ima dolu bir gülümsemeyle, “Yaa… Çok güzel denk gelmiş,” dedim. “Özellikle göz göze gelmelik açı açısından harika.”
Ama tabii Serhan hâlâ Sıla’ya kilitliydi. Aramızda değildi. Hatta dünyada mı, ondan da emin değildim.
O sırada Teğmen Yaver, çatık kaşlarıyla masaya göz attı. Yüzünde ekşi bir ifade vardı, öyle ki limon görse kıskanırdı. “Pekmez,” dedi çenesiyle masayı işaret ederek. “Ne yapman gerektiğini biliyorsun.”
Pekmez hiç lafı uzatmadan cebinden küçük bir dezenfektan çıkardı, ardından mendil. Masaya öyle bir sıktı ki bir an hızını alamayıp bize de sıkacak sandım. Sonra da başladı silmeye... Üst üste, yan yana, çaprazlama… “Cillop gibi oldu komutanım,” dedi alnındaki teri silerken.“Bal döküp yalayabilirsiniz.” Yaver öyle bir bakış attı ki Pekmez anında toparladı. “İsterseniz ben de yalayabilirim komutanım.”
“O değil de,” diye araya girdi Karahan. “Tahir Komutanım nerede, o da gelecekti sanki.”
“Evet gelecekti,” diye onayladı Yaver. “Serhan’a saati söylemiştir.” Başını hâlâ ağzı açık bir şekilde Sıla’ya bakan Serhan’a çevirince ağzının içinde homurdandı. “Serhan Komutanım, dönseniz mi artık aramıza?”
Serhan şoktan çıkmış gibi başını Yaver’e çevirip, "Ha" dedi. “Ne dediniz komutanım?”
“Tahir Komutanım,” diye yineledi Yaver. “Geleceği saati bildirdi mi?”
“Ufak bir işi varmış, siz geçin geliyorum, dedi. Saat bildirmedi.” Masaya yemek tepsisi bırakılmak üzereyken, “Sonra,” dedi Serhan. “Komutanımız geldiğinde getirirsin koçum.”
Geldiğinden beri hiç sesi çıkmayan Şerif Ali’ye baktım. İki dirhem bir çekirdek giyinmişti ama yüzü mahşer yeri gibi… Çaktırmadan sokulup, omzuna hafifçe dokundum. “Şeftali,” dedim. “Ne oldu? Ege güzelinden mi ayrıldın yoksa?”
Gözlerini bana çevirince… amanın! Az kalsın ağlayacaktı çocuk. O poğaça yanaklarını sıkkın bir nefesle daha fazla şişirip, “Daha fena,” dedi. “Çok, çok fena.”
Ay iyiden iyiye meraklanmıştım. “Anlatsana, belki yardımım dokunur.”
Anından kaşları çatıldı. “Ne yardımı be! Senin yüzünden geldi zaten başıma ne geldiyse!”
“Ben ne yaptım?” dedim, hem şaşkın hem azıcık suçsuz bakışlarımı kuşanarak.
“Daha ne yapacaksın? Komutanıma yaptığımız şaka askeriyeden taştı. Tüm köy öğrenmek üzere…”
“Nerden biliyorsun?”
“Biri dayanamayıp köylü kadınlardan Fadime’ye söylemiş. Fadime de bir dedikoducudur ki… O öğrendiyse Mizgali bile öğrendi demektir.”
Şaşırdım. “Allah Allah, kim söyledi ki ya? Karakolda ağzı gevşek biri var mı?” diye sorarken bir baktım; dudak büzüş, göz kaçırmaca... Şüpheli alarmı içimde öttü. “Yoksa...” dedim şüpheyle gözlerimi aralayarak. Dudakları ağlamaklı gerilince tüm puzzle parçaları yerine oturdu. “Yuh yani Şerif Ali! Bir insan kendi yaptığı şakayı, nasıl gerçekmiş gibi dedikodu malzemesi hâline getirir ya? Pes!”
Bana iyice sokulup etrafı keserek çemkirdi. “Ne var be!! Dedikodu yapmadan duramıyorum, anlasana!! İçim kabarıyo, dilim kaşıyo!”
Tam da o an içli bir zurna girmesin mi? Zurnacı o kadar içli üfledi ki diğer masadaki yaşlı teyze mendil çıkardı, oyun havasında ağlamaya başladı. Şerif Ali’nin durumu da farklı değildi hani. Elini bağrına vurup başını göğe kaldırdı. “Ay Meloş fermuar dik ağzıma. Japonla yapıştır. Sen yapmasan Tahir komutanım ağzımla birlikte götümü de dikecek!”
Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım ama hâline üzülünce sırtını sıvazladım. “Tamam, bulacağım bir yolunu. Olmadı benim yaptığımı itiraf ederim.”
Nasıl olsa dileyeceğim bir özür var, iki olur. Fazla özür göz çıkarmaz, değil mi?
“Ne kaynattınız bakalum!” diye sordu kumral bir adamın kolunda yaklaşan Nurcan.
Üzerinde mavi, uzun bir elbise vardı. Ne de yakışmıştı… Topuzu, kolundaki bilezikleri ve abartılı makyajı ruhuyla büsbütündü. “Selamun aleyküm,” dedi timle oturduğumuz iki masanın arasında durunca.
“Aleyküm selam, Nurcan Ablam.” Şerif Ali ayağa kalkıp Nurcan ile kucaklaştı ama yanındaki adamı sadece başıyla selamladı. Azıcık çekiniyordu sanırım… “Ne olsun, dert, tasa…”
“Ne dert tasası oğlum? Bugün eğlenme zamani. Oynayacağuk!” Kollarını bana uzattığında kalkıp ben de sarıldım. Geri çekilip kıyafetimi inceleyince güzel gözleri güldü. “Ne güzel olmuşsun kiz sen, maşallah saa.” Yaklaşıp sır verir gibi konuştu. “Ha buralardaki karilar içimi karartmıştı. Seninlen açıldı vallahi. “
Kıkırdadım. “Teşekkür ederim, sen de çok güzel olmuşsun, Nurcan. Bu arada yaşıtızdır diye adınla hitap ediyorum ama Şerif Ali abla diyor, galiba benden büyüksün.”
“Uyy…” dedi mutluluğu yüzünden okunarak. “Demek bizi yaşıt sandun. İyi iyi, öyle sanmaya devam et,” dedi ama yanındaki adam kaşlarını çatıp araya girdi. Zaten sert bir ifadesi vardı.
“Ne yaşıtı Nurcan? Geldun otiz iki yaşina,” dedi kıskançlıkla. Sonra bana bakıp, “Bacum,” dedi. “Abla demen uygun düşer.”
Nurcan kocasına ters bir bakış attı. “Konuşti öküz!”
“Derim tabii. Ama bu, yaşıt göründüğümüz gerçeğini değiştirmez,” diyerek bundan sonra abla, diyeceğim kadına göz kıptım.
“Bu arada tanıştırayum,” deyip kocasının koluna girdi. “Bu benim öküzüm.” Kocası daha fazla kaşlarını çatınca tatlı tatlı gülümsedi Nurcan Abla. “Yani biricik kocacığum Dağhan Tunali.”
Demek Tahir’in ağabeyi oydu. Doğrusu benziyordu da… Dağhan Ağabey de kardeşi gibi iri yarıydı. Gerçi biraz göbeği vardı ama… o da karizmatik havasına yakışmıştı. Kumral saçları hafifçe kırlaşmıştı ve gözleri tıpkı annesinden alıp oğluna verdiği gibi yeşildi. Bir detay Tahir’inki ile tıpatıp aynıydı; o sert, sarsılmaz ifade…
“Köyümüze hoş geldin öğretmen hanum,” dedi tok bir sesle. “Tanışamadık. Benim işler biraz yoğun, çok buralarda olamayrum.”
“Merak etme kocacığum,” dedi Nurcan Abla işveli cilveli. “Sen tanışmadun ama oğluşun fazlasıylan tanişti kendisiyle.”
Dağhan Ağabey yarım bir şekilde gülerken bakışları Yaver’i buldu. “Ooo!” dedi tesbihini avucunun içine doğru kaydırarak. “Yaver’im sen de mi burayaydun?”
Dağhan Ağabey, tim ile ayak üstü sohbete geçince Nurcan Ablanın bir noktaya kilitlenip kaldığını fark ettim. Baktığı noktaya başımı çevirdiğimde ise Poyraz Alacahan’ı gördüm. Onu ilk gördüğümdeki gibi üzerinde ciddi bir takım elbise vardı. Kolunda da sarışın, hoş bir kadın. Mizgali’li davetlilerler kendilerini karşılarken bir anda mavi gözleri beni buldu ve gülümsedi. Başını hafifçe sallayarak beni selamladığında aynı karşılığı vermiştim ki Nurcan Abla’nın yöresel tepkisi kulağıma ulaştı.
“Uyy! E kız sen sen Poyraz’ı mı selamladun?”
“Evet. Ne oldu ki?”
“Aman aman… Uzak dur ondan. Tahir’in geçenki kükreyişini unuttun galiba…”
Unutmak ne mümkün…
“Ay Nurcan Abla! Vallahi sormazsan çatlayacağım artık!” dedim kendimi tutamayarak. Kimse duymasın diye de bir fısıltı mesafesine geçtiğimi Şerif Ali kaçırmadı tabii. O da sokuldu. Dışarıdan bakan biri için sahnede üçlü şer ittifakı kurulmuştu. “Bu Poyraz ile Tahir’in arasında ne var aallesen?”
Nurcan Abla önce bir tereddüt etti. Anladım ki konuşmaması gereken bir mevzu ama… O da bizdendi. Yani biz dedikodu yapmadan günü kapatamayanlardan…
Ellerini kaldırıp çalan Karadeniz havasına eşlik ederek oynamaya başlayınca, “Oynayun,” dedi bize de. “Çaktırmadan anlatacağum ama buradan çıkarsa yakarum çıranizi.”
Hiç bekler miyiz? Başladık Şerif Ali’yle birlikte oynamaya. Oynarken de masadan azıcık uzaklaştık. Gerekli gizliliği sağladığımızda Nurcan Abla direk söze girdi. “Mercan, benim küçük görümce olur kendileri. Şimdi üniversite okumak için ilçede ama yıllar önce liseye giderken ha bu Poyraza yanıktı.”
Şerif Ali ile büyüyen gözlerimizi birbirine çevirdik anında ve her ikimizin şaşkın ifadesi de aynı tepkiyi verdi. O-HA!
Tahir’in kız kardeşi Mercan, Poyraz’a aşıkmış…
“Ay Nurcan Ablam! Dedikodu yapan ağzın bal yesin!” dedi Şerif Ali gerdan kırarak. Andan aldığı zevk gözlerinde parlıyordu vallahi. “Ne olur hızlı anlat şunu. Valla orta yerimden çatlayacağım.”
Ritim hızlanınca mecburen biz de hızlandık. Dedikodu da en heyecanlı yerinde kalmıştı zaten.
“Sonra bunlar herkeslerden gizli buluşmaya başlamışlar. Mercan o zamanlar on sekiz yaşına ancak basacak… Ama genç irisi. Pek de güzel kız. Aynı Dağhan’ım gibi yemyeşil gözleri var. Ejnebi artistlerine benzey… Neysem… Poyraz Ağabeyi yaşında ama pis herif okul çıkışı bizim kızı alıp alıp götürmüş. Bir gün Tahir’in kulağına geldi.” Avucuna elinin tersiyle bir eyvah çaktı. Yüzündeki ifade resmen felaket haberi başlığıydı. Poyraz ile Mercan’ı bir yakalamış. Tabii gözü dönmüş uşağın… Poyraz’a Allah ne verdiyse bir dalmış… Herif iki hafta hastaneden çıkamadi, diye duydum…”
Yemin ederim bir şoktan diğerinin kollarına koşuyorduk. Üstelik şıkıdım şıkıdım oynayarak…
“Tahmin edebiliyorum, boşuna Fırtına demiyorlar adama…” Şerif Ali oynarken etrafında şöyle bir dönüp omuz kırdırdı. “Dayağı bile fırtına gibi atıyor,” deyince kendi yaptığı aklına geldi muhtemelen. Ellerini kaldırıp parmaklarını şıklatırken, “Allah gazabından korusun,” dedi ağlamaklı.
“Sonra!” dedim bu defa ben. “Sonra ne oldu? Poyraz şikâyetçi oldu mu? Tahir’e bir şey oldu mu?” Yutkunup,” Yani Yüzbaşı Tahir’e,” diye düzelttim.
“Yok. Olmadi… Olmadi amma Mercan toparlayamadı. Uzun süre unutamadı Poyraz’ı. Kız yemekten içmekten kesildi. Bir süre sonra gözyaşı bilem kurudu. Hastaneye mi götürmedik, hocaya, üfürükçüye mi götürmedik? Yok anam, hiçbiri çare olmadi. Sonra Tahir geldi, kıssadan bir tatile çıktılar ağabey kardeş. Ondan sonra da Mercan’ı ilçedeki üniversiteye yazdırdı. Lakin…” dedi kaşlarını kaldırıp. “Aralarında ne oldi, ne bitti. Hâlâ tam olarak kimse bilmey…”
Ah zavallı Mercan… Belli ki yüreğini fena kaptırmıştı Poyraz’a. O yaşta, o duygularla…İnsan kalbine söz geçirebilir mi ki zaten? Elbette Poyraz Alacahan yakışıklıydı, karizmatik bir adamdı ama kendisinden yaşça küçük bir kızla, hele ki böylesine toy bir yaşta görüşmesi ne kadar rıza olursa olsun, doğru değildi. Üstelik onca zaman geçmişti üzerinden… Ve anladığım kadarıyla hâlâ bir barışa yol açacak bir özür de dilenmemişti. Demek ki gerçek bir sevgi yoktu bu hikâyede. Belki biraz hoşlanma… Biraz heves… Daha kötüsünü düşünmek bile istemiyordum.
Ama yine de ne yaşandı, ne hissedildi… Nurcan Ablanın da dediği gibi; gerçeği onlar dışında kim bilebilir ki?
“Neyse canumlar, benim kem gözlü kaynana yine beni çağırdi. Gideyim da gazini alayum,” diyerek bize havadan öpücükler yollayıp uzaklaştı Nurcan Abla. Ama gitmeden önce kulağıma fısıldadığı şey içime kurt düşürdü. “Seninlen de ayrica konuşacağız, şekerum.”
Ne konuşacağız ki? Bir şeyi mi fark etti? Yoksa bir planı mı var? Yok... İçimden bir ses, Şehriye’yi o da tanıyor, dedi.
Şerif Ali’nin elimden tutup etrafımda döndürmesiyle düştüğüm düşünce denizinden hızla çıktım. “Oyna kız oyna, buranın eğlenceleri senin o gördüklerine benzemez!”
Beklediğim gaz tam da buydu! Hayde gidelum hayde, hayde gidelum hayde, hayde gidelum hayde, eşliğinde omuzlarımızı birbirine çarptıra çarptıra oynadık. Komutanlar ara ara Şerif Ali’yi masaya çağırdı ama şu an sivil oldukları için Şerif Ali duymazdan gelmeyi tercih etti.
Umarım yarın olduğunda bu kararından pişman olmazdı.
Orta alan oynayanlarla dolup taştıkça içimdeki coşku dalga dalga büyüyordu. Bildiğim bilmediğim ne kadar türkü, ne kadar şarkı varsa hepsine kendimce eşlik ediyor, ritmin kollarında savruluyordum.
Ama bir an… Kalabalığın kıpır kıpır devindiği bir köşede, hareketsiz duran birini fark ettim. Sadece birkaç metre ötemdeydi. Oynayanların arasında öylece durmuş… Bana bakıyordu. Gözlerini bir an olsun bile ayırmıyordu. Baştan aşağı siyahlar içindeydi. Üzerindeki gömlek geniş omuzlarında tok ve kaliteli görünüyordu. Manşetleri dirseğine kadar katlanmıştı; damarlı kolları tüm hatlarıyla ortadaydı. Telefonu kulağındaydı ama… Dudakları kıpırdamıyordu. Bakışları saçlarıma kaydığında dudaklarına gizli bir gülümseme uğradı. Hoşuna gitmişti. Bunu görmekten daha fazla hissettim. Tutmadım kendimi, ben de güldüm. Aynı anda öğrencilerimden birinin seslenmesiyle başımı çevirip cevap verdim ama aklım baktığım son yerde kalmıştı. Bir an sonra tekrar başımı çevirdim ama … Artık orada değildi.
Gece ilerledi, havalar değişti ama onu tekrar görmedim. Bu arada bir dakika bile yerime oturmadım tabii.
Çalan son türkü bir anda kesilince koca bir, “Aaa!” çekiverdim ama benim dışımda kimse şaşırmadı. Aksine, herkes sanki olacakları önceden biliyormuş gibi geri çekilip meydanı boşalttı. Dudaklarımı istemsizce büktüm. Ne güzel eğleniyorduk ya… derken, meydanın ortasına baştan sona yöresel kıyafetli gençlerden oluşan bir halay sırası diziliverdi. Köşeden bir adam çıktı. Yöresel giysileriyle tam bir Karadeniz kartalıydı. Üstünde gümüş işlemeli, sımsıkı oturan siyah bir cepken, içinde bembeyaz bir gömlek; belindeki kuşağa iliştirilmiş kama sallanırken, dizden aşağı iyice daralan zıpka, mestlerin üstünde sıkıca duruyordu.
Başında siyah poşusu, omzunda kemençesiyle, “HOOO!” diye bağırdı
Gençler bir ağızdan karşılık verdi. “HOO!”
Ay noluyo noluyoooo!
Dayının yaya vurmasıyla birlikte gençler sanki aynı nefesi almışlar gibi el ele tutuşup ayaklarını yere vurmaya başladılar. Ritme öyle bir girdiler ki her kemençe sesi içimde titredi. Sonra bir mikrofon uzattılar dayının ağzına. Hem çaldı, hem söyledi. Kemençenin sesi, akşamın serinliğine karıştı uzun uzun…
Karayemiş dallarını ben budarım budarım, gece sabaha kadar yollarına bakarım,
O karayemişin dalı ya eğil benden yana, alayım senden bir gül gene eğil o yana,
Alayım senden bir gül, gene eğil o yana gene eğil o yana,
Gene gene gene eğil o yana...
Herkes yerine oturmuş horonu izlerken alkış tutuyordu ama eğer ritim varsa, benim popişimin herhangi bir zemine değme ihtimali yoktu. Pembe, simli elbisemle masasında ayağa kalkmış oynayan tek kişi olarak dönen bir disko topu gibi görünüyor olabilirdim ama ne yapayım? Ritim damar yoluma girmişti bir kere! Duramıyordum. Hem yalnız da değildim ki. Nurcan Abla da avlunun dibinde, kocasının yanında kıvırıp duruyordu. Gerçi Dağhan Ağabey annesi söylendikçe karısını oturtmaya çalışıyordu ama Nurcan Abla hiç dinler mi? Oynarken bir yandan adamcağıza cilve yapıyor, göz süzüyor, gerdan kırıyordu. Kadın bildiğin horonla flörtleşiyordu. Ne kadar sert görünürse görünsün, kocasının da hoşuna gitmiyor değildi. Bıyık altından karısını süzüp duruyordu.
Horon o kadar eğlenceli görünüyordu ki ilk kez bir oyunu bilip katılmayı isterim ama ancak kenardan zıplamakla yetiniyordum. Tabii bir yandan da Sıla’nın ağzıma tıktığı sarmaları götürüyordum. Derken kemençeci dayı göz göze geldi benimle. Sanırım yerimde duramayan hâlimi fark etti. Çünkü yaya vururken bir anda bana doğru gelmeye başladı. Ben de durur muyum? Horon müziğinde gece kulübünde gibi kıpır kıpır, döne döne, omuz silke silke, adım adım ona yaklaştım. Geldik omuz omuza, o söyledi ben de kendi çapımda oynamaya devam…
İner dereye kızlar su doldurur kovaya, sade güzellik değil akıl olsun kafaya,
Sade güzellik değil akıl olsun kafaya, indim dere kıyına dere batak akayi,
Bir sevda etmek ile köy başıma kalkayi, bir sevda etmek ile köy köy köy köy köy başıma kalkayi,
Köy başıma kalkayi köy başıma kalkayi...
O nasıl sözler dayı ya? Oynamaya devam ettim etmesine ama umarım türkünün gerçek sözleri böyledir de dayı alttan alttan bana laf sokmuyordur. Gerçi bakışı o kadar samimiydi ki insanın içini ısıtıyordu. Bir yandan kemençeyi çalıyor, bir yandan omuzlarını öyle ustaca oynatıyordu ki ne yapıyorsa aynısını yapmaya başladım, ağzım kulaklarımda…
Çamlıyayla’lı ve Mizgali’li bakışları üzerimde hissediyordum ama kendimde en sevdiğim özelliğim şudur ki; halimden memnuysam insanların ne düşündüğü zerre umrumda olmazdı. Buydum, buradaydım, mutluydum. Onlara neydi ayol? Cicişko elbisemle neşeyle oynadım. Oh… Sefam olsun.
“Birileri horon tepmek istiyor gibi…” diyen sese döndürdüm başımı. Poyraz Alacahan gülerek dibime kadar girmişti. Ay keşke girmeseydi. İçimdeki ritim sekteye uğradı. “Öğretmemi ister misin?” diye sordu ama cevabı beklemeden halayın sonundaki çocuğun elini tuttu, diğerini de bana uzattı.
Eline baktım, sonra şaşkın bakışlarımı yüzüne çıkardım. Gülücüklerim falan toplayıp valizini gitmişti tabii… Aslında öğrenmek istiyordum ama içimden o eli tutmak gelmiyordu. Hele de Poyraz ve Mercan arasında geçenleri öğrendikten sonra… Ama halay akıyordu ve benim düşünmek için hiç vaktim yoktu. Ayrıca Poyraz Alacahan Mizgali’de bana fazlasıyla yardımcı olmuştu. Yine yardımcı olmak istiyordu. Reddetmenin kabalık olacağını düşünerek kaldırdığım elimi avucuna uzattım ama… Elim avucuna düşmedi.
Daha doğrusu elim Poyraz’ın avucuna düşmedi.
Başka bir avuca düştü. Kocaman, sıcacık, tanıdık bir avuca…Nerden çıktığını bilmediğim Tahir’in avucuna.
O kocaman cüssesiyle aramıza girdiğinde kirpiklerimi kırpıştırıp yüzüne baktım ama onun tüm ilgisi Poyraz’ın üzerindeydi. Gerginlik bekliyordum, öfke… belki bir yumruk ama yok… Neşeliydi.
Elimi avucunun içinde kaybederken, “Hop, hemşerum! Yanlış horona girdun,” dedi ve Poyraz’a tek bir adım daha atma şansı tanımadan başını bana çevirdi, göz kırptı. Yemin ederim kalbimden yüz kurşun yediğimi hissettim. “Sözüm var. O kizin Karadenizde horon edeceği tek adam benim!”
Hı? Ne dedun?
Sorgulamaya bile vaktim olmadı. Çekti aldı beni. Beceriksiz adımlarım onun usta adımlarının peşinden akıp gitti. Tahir ayaklarını yere vurdu. Bir sekti, bir yayıldı. Kollarını iki yana açtığında omuzlarından çıkan güçle adeta rüzgâr estirdi. Ayaklarının altındaki yer değil, Karadeniz’in kalbiydi. Kafasını bir öne bir yana savuruyor, her sekişiyle meydanı titretiyordu.
Kalp atışlarım çok hızlı hareket ettiğimiz için mi bu kadar hızlıydı?
Dizlerim neden titriyordu?
Avucum neden avucunun içinde ter içinde kalmıştı?
Tahir böyle horon tepmeyi nereden öğrenmişti?
Allah Allah! O horon tepiyordu. Onu izlerken horon da beni…
Kara tavuk uçuyor baksana kanadına, sen benimsin benimsin konuşma inadına,
Sen benimsin benimsin konuşma inadına,
Derin derin suların dibine dalacağım, ahtım var yeminim var kız seni alacağım,
Ahtım var yeminim var kız seni alacağım...
Bir yandan anın şokunu yaşayıp bir yandan da ayaklarıma laf anlatmaya çalıştım. Ama dinleyen kim! Ayaklarım kendi kafasına göre sekerken, “Tövbeler olsun bu ne hız ya?” diyerek ritme ayak uydurmaya çalıştım.
Yok anacağım, mümkün değildi benim bu hıza ayak uydurmam! Adımlarım birbirine karışıp duruyordu bir kere, yere yapışmam an meselesi…
“Kasma kendini, rahatla,” dedi eğlenen sesi. Mümkün müydü bu şartlarda ? Belki de mümkündü. Belki başka şeyler düşünürsem rahatlayabilirdim. Eh, başka şeyler düşünmek için de önümde yeterince malzeme vardı. Yani yanımda… Bakışlarımı hemen üzerine çevirdim…
Maksat rahatlamak, yanlış anlaşılmasın.
Ayaklarını yere her vuruşunda toprak titriyordu sanki. O kaslı bacakları yay gibi gerilerek yere bir iniyordu ki…mini depremler yaratıyor olabilirdi yerin altında. HER HAREKETİNDE GÖMLEĞİNİN ÖNÜ AÇILMIYOR MU BİR DE! Of be…. O dağa taşa benzeyen göğüs görüş açıma bir giriyor, bir çıkıyordu.
Yok… Güldane Teyze cidden güzel doğurmuştu. Yani hiçbir şey için değilse bile sadece bunun için ödül verilebilirdi. Ve siyah gömleği… Ay kurban olduğum gömlek! Vücuduna öyle oturmuş ki her kıpırdayışta sırt kasları belli oluyordu.
Sek. Erkek. Mübarek.
Omuzlarıyla bir sarsıldı, sonra bir döndü; rüzgâr gibi sürüklüyordu beni peşinden. “İki yandan kır, sağla başla, üçte yukarı sek, ha şimdi!”
“HA?”
Bir anda kolumdan çekti. “Takip et beni,” dedi. “Adımlarımı izle. Sadece adımlarımı.”
Yani şimdi Tahir’ciğim, ben bakışlarımı nasıl gövdenden alıp ayaklarına indireyim? Nasıl terk edeyim o manzarayı, hı?
Derken kadının biri gelip diğer yanıma geçmesin mi? Hayatının hatasını yaptı çünkü girdiği gibi ayaklarını çiğnemeye başladım. Hayır. Öyle bir sürükleniyordum ki Tahir’in peşinden, o horon teperken ben resmen koşuyordum. Ayağımın bir sonraki sefer nereye basacağı konusunda zerre fikrim yoktu! O ise dizlerini kırarken bile dimdikti. Omzunu silkelerken bile ölçülüydü. Ve en kötüsü… Her adımında daha da yakışıklı oluyordu. Sinir bozucuydu. İnsan bu kadar mı karizmatik horon teperdi be!
Dayı kemençeyi birden susturup bağırdı. “Dalga dalga Karadeniz! Hırçın, deli, sevdali… Oyna gardaş, durma! Horon bizim davali!”
Yavaş ve içli bir ritim tutturup Tahir’e göz ucuyla baktığında yüzbaşı hafifçe gülümseyerek ona karşılık verdi. “Oy gidi Trabzon’um... Namın sardı her yanı! Edeceğum bi’ horon... Dayı, hele çek yayı!”
Kemençe yeniden başladığında Tahir aniden beni kendine çekip dudaklarını kulağıma doğru eğdi. “Horonun sırrı dengede değil,” dedi sıcak ve tok fısıltısıyla. “Ritmi hissetmekte. TRABZON gibi olacaksın. İçin hırçın, dışın serin…”
Yutkundum. Ağzımdan sadece bir, “Hmm…” çıkabildi.
Ses tonu beynimden başlayıp omuriliğimden aşağıya elektrik gibi aktı. Yine de denedim. Ayaklarımı onunkiyle aynı hizaya getirdim. Dizlerimi kırdım. Omuzlarımı gevşettim. Tamam galiba oluyor, derken içimden yanımdaki kadın acıyla inledi. Yine ayağına basmıştım.
“Yok Tahir, ben yapamıyorum,” dedim mızmızca.
“Sen benimle oynuyorsun,” dedi kendinden emin bir tonla. Ve… gülerken gözleri parladı. “Yapamaman imkânsız.”
O nasıl söz be insafsız, ölek mi?
"Ritmi gözlerinle değil, ayaklarınla duyacaksın. Dinle müziği. Zurna tizleşince sekeceksin."
Ciddi ciddi öğretiyordu. Adımlarına baktım ve dediklerini aynı şekilde yapmaya çalıştım.
“Şimdi sağa... hop! Bravo. Aynen öyle. Ama dizini biraz daha kır. Horon hoplamak değildir, öğretmen hanım, hissedeceksin. Bilekten…”
“Bilekten mi?”
“Tam olarak.” Oynamaya devam ederken bakışları pembe topuklu ayakkabılarımın yerdeki hareketlerindeydi. Başını kaldırıp kemençeci dayıya baktı. Sadece bakış… Dayı, ne anladıysa hemen ritmi yavaşlattı. “Şimdi duraklıyoruz. Hop sağ, hop sol. Aynı anda kolu da savur. İşte böyle öğretmen hanım, işte böyle!” Dediklerinin tamamını yapınca, yüzünde de hoş bir memnuniyet… “Dengeni bozma, ben buradayım.”
Gerçekten buradaydı. Dengesiz her adımımda dirseğini uzatıyor, düşecek gibi olduğumda koca bedeniyle siper oluyordu. Ses tonu komut gibi ama sıcak; an içinde hem öğretmenim, hem koruyucumdu.
Tahir'in yönlendirmeleriyle önce sağ topuğumu sağlamca yere vurdum. Sonra sol... sonra yine sağ… Her vuruşumda bileğimdeki kurdele de havalanıyordu. Derken ritim akıp gitti. Omuzlarımı Tahir gibi oynatamasam da ayaklarım artık ona ayak uyduruyordu. Gerçekten oynuyordum!
“Oley be!” diye bağırdım sevinçle. Tahir başını arkaya atıp kahkaha attığında içimde bir şey… kemençenin yayı gibi gerildi.
Ritim yeniden hızlandığında göz göze geldik. Kısa… Çok kısa… Ama o kısacık anda; aynı ritimde, aynı horonda, aynı gururda adımlarımızı savuruyorduk. Ben öğrendiğim için mutluydum… Ama onun gözlerinde de sessiz ama derin mutluluk vardı.
Yan yana… Ele… Omuz omuza horon teperken, dudaklarımda da neşeyle karışık, incecik bir gülümseme dans etti.
Bir an sonra durup elimi hemen Tahir’in elinden çektim. Hayır, bitmemişti; kemençe çalmaya, insanlar oynamaya devam ediyordu. Ama… Güldane Teyze tam karşımızda durmuş, beni adeta gözleriyle lime lime ediyordu. Ve buna kızamazdım. Çünkü bugün gizlice dinlediğim yalnızca onun suçları değildi. Aynı zamanda kendi suçumu da öğrenmiştim. Tahir… benim yüzümden kendini dağa vurmuştu. Bu gerçeği kabullenmek… nefes almak kadar zordu. Ama kaçamazdım. Vurulmasında payım büyüktü. Belki de sandığımdan daha büyük... Bir anne oğluna bunu yapanı kucaklayabilir miydi? Ona hak vermemek, benim gibi biri için bile mümkün değildi. Bu yüzden başımı çevirdim. Ve… Tahir’in yüzüne bir kez daha bakamadım.
Sessizce döndüm. Bir şey demeden, gözlerimi yere indirip masaya, Sıla’nın yanına oturdum.
Bir şey değişmemişti. Sıla ve Serhan hâlâ uzaktan uzağa bakışıyordu. Eh, hiç değilse konuşabilsinler diye bir konu açmaya karar verdim. Kendime hayrım yoktu, bari başkasına olsundu. Ortak bir şey, ortak bir şey... derken jeton düştü. İkisi hemşeriydi!
Askerler masalarında rakılarını yudumlarken, hafifçe onlara döndüm. “Açıkcası bir şeyi merak ediyorum,” dedim gülümsemeye çalışarak. Hadi Meloş, yakala neşeni kızım. “Yıkım Timi askerleri nereli?”
Memleket deyince çavuşlardan Karahan direkt topa girdi. “Uzman Çavuş Karahan Bayındır. Sivaslı’ya sormuşlar; Sivas’lı olmasan ne olurdun? Sivas’lı cevap vermiş. MAHÇUP OLURDUM."
Şerif Ali göğsünü kabartarak takip etti. “Uzman Çavuş Şerif Ali Yılmaz. ADANALI’YIK, ALLAH’IN ADAMIYIK!”
Pekmez biraz isteksiz girdi ama gözleri gülümsüyordu. “Uzman Çavuş Pekmez Yedi. Bir şehir ol, mesela Ankara. De ki; NABIYON LA!”
Teğmen Yaver bekleme yapmadı. “Teğmen Yaver Kıratlı. ANA GİBİ YAR, İSTANBUL GİBİ DİYAR, GÜLENİ ŞÖYLE DURSUN, AĞLAYANI BAHTİYAR.” Söz bitince kadehini dudaklarına götürdü; adeta Boğazdan vapurla geçti.
Nihayet Serhan, önündeki rakı kadehini yavaşça kaldırıp, mütevazi bir gülümsemeye yer verdi dudaklarında. “Üsteğmen Serhan Demir Akıncı. Taş duvarları güneşte sararan, gecede aşka boyanan şehir, MARDİN.”
Tamam, hepsi bu kadardı, diye düşünüyordum ki… Boş olan tek sandalye ağır ağır çekildi. Ağır bedeni sandalyenin bacaklarını titretirken, Tahirmasadaki kadehlerden birini aldı, tek dikişte yarısını boşalttı. “Trabzondaki i gibisun. Varsın ama ispat edemeyrum.”
Masaya kahkahalar yükselirken Şerif Ali konuya dalarcasına girdi. “Komutanım ben sizdeki şu söze de bayılıyorum,” dedi. Sonra kaşları düşürüp moda girdi. “Bir Trabzonlu atasözü der ki; muhatap olmayrum ya geberiy…”
Topluca güldük tabii. Hatta o da güldü. Hem de öyle güzel güldü ki çenesinde karakterli bir gamze belirdi.
“Yalnız hepinizin içinden bir instagram özlü söz uzmanı çıkmasına kaç puan?” diye sordu Sıla. “O cevapları vermek için sanki tüm ömrünüz boyunca Melek'in bu soruyu sormasını beklemiş gibisiniz.”
“Aynen öyle Sıla Öğretmenim,” diye onayladı Pekmez. “Bizim ikinci evimiz instigram.” Yaver’in bakışlarından gerekli uyarıyı alarak, “Yani askeriyeden sonra,” diye düzeltti. “Üçüncüsü de analarımızın evi ama kulaklarına gitmesin tabii, gönül koyarlar.”
Hadi Meloş, sıra bizde. Başladığımız işi bitirelim.
“Teğmen, biliyor musunuz Sıla da Mardin’li.” Sıla’ya bakıp mesajı alması için gülümsedim. “Değil mi Sıla?”
“Öyle mi?” dedi Serhan bilmiyormuş gibi. Kalıbımı basarım ki biliyordu. “Neresinden Sıla Hanım mı?”
Hanım mı? Ah Güldane Teyze… Artık nasıl konuştuysa, topluluk içinde adıyla bile hitap edemiyordu Sıla’ya.
“Midyat,” dedi “Sıla. Senin?”
Serhan gülümsedi. “Midyat.”
Baktım sustular, konuşmanın gerisi gelecek gibi değil hemen tekrardan el attım. “Aaa, tesadüfe bakın! Biraz daha konuşsanız akraba bile çıkabilirsiniz.”
Ay salak mısın Meloş? Niye akraba çıksınlar? Biz karı koca yapmaya çalışıyoruz burada!
Doğru. “Yani tanıdık çıkabilirsiniz, demek istedim. Hangi mahallelerde büyüdünüz bu arada?”
Sıla,” Bağlarbaşı,” dediğinde Serhan hemen yakaladı. “Benim dedem orda oturuyor. Küçükken her hafta ziyaretine giderdik.”
Ve aralarındaki konuşma bu noktadan itibaren akıp gitti.
Harikasın Meloş! Harikasın kızım!
İzdivaç programı mı sunsam en yapsam? Meloş’la Dünya Evinin Kapılarını Arala!
Ay yok... Kendine hayrı dokunmayan aşk sunucusu mu olurdu hiç? Ben olurdum! Hem de bal gibi olurum! Çünkü şu hayatta, “Bu defa olacak!” diyerek başına oturduğum her ilişkiden ışık hızıyla uzaklaşmıştım Puf!
Tam hevesle, “Hissediyorum! Bu defa kaderim…” diye başlıyordum, beş dakika sonra beynim arka fonda Windows hata sesi veriyordu. Tı-dımm!
Bazen evet, mantıklı sebeplerim vardı ama dürüst olmam gerekirse çoğu zaman o sıkıntıyı bizzat ben yaratıyordum. Ellerimle, emeğimle, büyük bir özenle…
Tipini beğensem adam elimi tuttuğu an içimden biri bağırıyordu; YOK! BU OLMAZ! TEN UYUMU YOOOOK!
Konuşmasını beğensem bu sefer gülüşü mideme kramp sokuyordu. Ne öyle ha ha haa, diye gülmek! Adam mısın palyaço musun!
Bazen de vallahi kaşının üstünde gözü var diye bile soğuyordum. Gözünü niye oraya koymuşlar? Biraz aşağıda olamaz mıydı? Estetik sıkıntı.
Ama bitmedi! Bitse iyi…
Kulak memesinin fazla simetrik oluşu, burnunun ucu gereğinden bir tık mutlu duruyor olması, ayağındaki çorabın lastiğinin bilek kemiğine fazla yakın olması, parmaklarının fazla uzun oluşu ya da fazla kısa ya da fazla orta boy olması…Restoranda sipariş verirken garsona usta, demesi… Ne ustası? Marangoza mı geldik? Dondurmanın külahını değil, sadece üst kısmını yemesi. O külah sana ne yaptı?
Bu liste böyle uzayıp gidiyordu işte…Bir süre sonra da birilerini sevmeye çalışmaktan yorulmuştum. Belki de kabullenmiştim. Sanırım bu kadar mükemmel, bu kadar harikulade ve kusursuz yaratıldığım için kimseleri beğenmiyordum. Eh… Ben de haksız sayılmazdım.
“O herif hangi cüretle seninle oynamaya kalktı?”
Düşüncelerimi zank(!) diye bölen Tahir’e çevirdim başımı. Yine o sert bakışları yüzündeydi.
“Anlamadım?” dedim. “Benimle oynaması için nasıl bir cüret gerekiyor Poyraz'a?”
“Anma adını,” dedi ters ters… “Cüretten ziyade bir yerlerinin yemesi gerekiyor. O da ben varken zor.”
“Hah!” dedim gözlerimi aça aça. “Ayı Tahir de geldi. Hoş geldin!”
“Vidi vidi etme da,” dedi masanın üzerinde duran elini kaldırıp. “Az önce Arslan’la konuştum. Görevdeydi, senin burda olduğundan ancak haberi oldu adamın.” Açtığı koca kollarını masaya koydu öküz. "Kardeşini koruma görevini kime verdiğini tahmin edersin.”
Sinirlendiğimi ve o sinirin seri bir şekilde kanıma karıştığını hissettim. “Ona neymiş benim güvenliğimden!” diye bir çemkirdim ki masadaki tüm gözlerim üzerimize çevirdi.
Tabii yürüyen protein tozunun bir bakışıyla o bakışlar aynen yerine iadeydi.
Aramızda sadece Şerif Ali kalmıştı. O da sözde masaya eğilmiş gibi duruyordu ama biliyordum; can kulağıyla, hatta tüm duyu organlarını seferber etmiş bizi dinliyordu. Davul zurna sesi ne kadar yüksek olursa olsun! Şerif Ali’nin kulağı bizim frekanstaydı. Öyle ki her cümlede gözleri başka parlıyor, dudağı başka kıvrılıyordu.
“Ben Arslan’ın dediğini bilirim. Bir ricası daha oldu,” dedi tane tane. "Dönüşte seni evine bizzat götüreceğim.”
“Bok götürürsün!”
Şerif Ali’nin masaya eğilmiş gözleri bir açıldı. Boğazından yükselen korku dolu bir nida eşliğinde…
“Maşallah,” dedi Tahir, yüzünde ukala bir gülümsemeyle sandalyesine yaslanırken. “Ağzından bal damlıyor.”
“Beni sen zorladın!” Hayır, nazikçe, Melek’ciğim seni kendi ellerimle götürmek istiyorum. O zarif ayaklarını havalanına kadar yorulmasın, dese kabul etmeyecektim sanki… “O ağabeyime söyle,” dedim hırsla, işaretparmağımı kaldırıp sallamayı da ihmal etmedim. “Melek kendini koruyacak kadar büyümüş, kimseye ihtiyacı yok. Hele bana… Asla ihtiyacı yok!”
Telefonunu çıkarıp masaya koydu. “Kendin söylemeye ne dersin küçük hanım?”
Küçük hanım…
Bu hitabı beni yıllar öncesine götürdü. Ne zaman bir şeyi yanlış yaptığımı düşünse, geçmişteki o çekingen hâliyle uyarmaya kalksa ve karşılığında benim çirkefliklerimle karşılaşsa peki, derdi. Sen bilirsin küçük hanım…
Bakışları telefonla aramda gidip gelirken, kaşları bir şeyleri anlamış gibi gerildi. “Şerif Ali,” dedi gözünü benden ayırmadan. “Yerime gel aslanım."
Şerif Ali ile yer değiştirmek istiyordu.
Ay bize daha yakın olmak istiyor, duydun mu Meloş!
Yok ama! Ağabeyim deyince sinir etti beni. Ondan sebep Şerif Ali tam yerinden kalacakken, “Otur Şerif Ali,” dedim. “Kalkma.”
Şerif Ali oturdu.
“Kalk Şerif Ali,” dedi öküz. İlla kendi dediği olacaktı.
Şerif Ali doğruldu.
Gözlerimi sinirle kıstım. “Otur Şerif Ali!” dedim. Elimi masaya dayadım ama bakışlarım Tahir’de. Asıl savaş onunla.
Şerif Ali oturdu.
“Ula kalk dedim sana!”
Şerif Ali doğruldu.
“Ben de otur dedim!”
Şerif Ali dudağını büzdü, tam oturacakken Tahir çocuğu ensesinden bir tuttu, bir çekti. Onu kendi yerine, kendini de onun yerine oturttu. Ayı… A-YI!
O değil de… Geldik mi dipdibe? Hadi Meloş, sıkıyorsa şimdi de kafa tut.
“Ay sen sus be!” diye iç sesime çemkirince bana tuhaf tuhaf baktı.
“Daha ağzımı açmadım kız.”
“Hıh!” Kollarımı birbirine bağlayıp, saçlarımı savurarak omuz çevirdim. “Bakışların yetiyor.”
Uzanan kolunu oturduğum masaya koyunca kolu ile masa arasında sıkışıp kaldım ve… nefesi nerden alacağımı karıştırdım. Of yani! Düşman askerinin abluka planını askeri haritada çizseler bu pozisyon çıkar! Öyle köşeye kıstırmıştı beni. Hayır… Annesi de etraftaydı, hiç çekinmiyor muydu?
“Nasıl bakıyormuşum, de bakalım.”
Ürktüğümü belli etmemek için gözlerimi onun yüzüne çevirmiştim ki... Yükselen uğultu ortalığı bir anda sardı. Başımı hızla arkaya çevirdiğimde olanları anlamam ancak birkaç saniyemi aldı. Çamlıyayla ve Mizgali halkı... Karşı karşıya, birbirlerinin üzerine yürüyorlardı. Omuzlar kalkmış, çeneler gerilmiş, burunlardan solunuyordu…
Gerilim o kadar yüksekti ki sanki havanın içinde bile çatırdayan bir elektrik dolaşıyordu.
Sonra… biri belinden silahını çekti, diğerinin elleri hızla sandalyeye uzandı. Ve köy bir anda yangın yerine döndü. İnsanlar sağa sola kaçışıyor, kadınların çığlıkları yankılanıyor, çocuklar ağlayarak annelerinin eteklerine yapışıyordu.
Sandalyeler mi? Kafamın içinde çalan klasik müzik eşliğinde havada uçuşuyordu.
Donmuş hâlde olanları izlerken ne yapacağımı, nereye kaçacağımı bilemedim.Ama ne yapacağını iyi bilen biri vardı! Serhan... Sıla’yı öyle hızla kucakladı ki saniye bile geçmeden en yakın avlunun içine daldılar. Tam o sırada bir adam havaya ateş etti.
O sesle birlikte bedenim sandalyenin üzerinden kayıp gitti. Nefesim kesildi. Göğsümün üzerine görünmez bir taş oturdu... kalkamadım. Benim için her şey kararırken bir çift devasa kol etrafımda tam tur döndü. Başım resmen duvara tosladı.
Hayır, bu duvar değildi. Bu… Tahir’in göğsüydü.
Bizi masanın altına çekmekle kalmamıştı. Başımı da avucuna sığdırıp göğsüne bastırmıştı. Ciğerlerime sığmayan nefesim kesik kesik dudaklarımdan dökülürken benimle olan yalnızca kalp atışlarıydı. Sanki... savaş meydanının tam ortasında sadece onun kalbinin ritmi vardı. “Yaver! Emir komuta sende!” diye gürledi. Sesi, meydanı dolduran kaosun önüne geçti. “Silahlı olanları toplayın! Temizle burayı!”
Çok yakımızdan bir silah daha ateşlendiğinde yerimden sıçrayacaktım ama... sıçrayamadım. Çünkü Tahir’in kolları bedenimi olabilecek en sıkı şekilde sarılmıştı. Kıpırdayacak milim boşluk bile bırakmamıştı.Tamamıyla bana siper olmuş, beton duvar gibi etrafımı kapatmıştı.
Önce bir yutkundum. Sonra içten bir besmele…Nefesim onun göğsünde kaybolmuştu. Ciddi anlamda… Kafam, kalbinin tam üstüne denk gelmişti. Ve her atışta sanki beni de titretiyordu. Ve bu titreyişin sebebi sadece kalp atışları değildi; kokusu da vardı işin içinde…
Nasıl temiz bir koku! Ne yapıyorsun? Kırk gün kırk gece banyoda mı kalıyorsun paşam?
Dağ rüzgarı, traş losyonu, yeni yıkanmış pamuklu nevresim kokusu… Ama işte yetmez ki tarif etmeye! O kokuya biraz da hafif ama belirgin bir sigara kokusu karışmıştı. Aslında… Başkasında olsa yüzümü buruşturdum. Ama onda… Nasıl desem? Ayıp olmasa nefes diye onu çekeceğim.
Ve tabii o sakalsız yüz! Mis gibi asker traşı; tertemiz, pürüzsüz... ama sert. Sanki mermer. Ama sıcak mermer. Dışarıda kavgalı, gürültülü, sandalye fırlatmalı köy dizisi çekimleri devam ederken kafamı göğsünden kaldırmaya çalıştım ama... mümkün değildi. Beni resmen kendine kelepçelemişti.
Ay burada adamı keserken nefes almayı unuttum ya ben… Ay ciğerlerim sıkıştı. Hığh(! ) diye gideceğim. Vallahi gideceğim bak! Sadece sıkışmamıştım. Sıvı hâle gelmiştim!
“Bırak... boğuluyorum...” dedim mırıldanarak. Nefessizlikten ölüp gidecektim resmen!
Gerçi böylesi kasların arasında sıkışmak eminim ki birçok kızın hayalidir ama ıh ıh… O iş öyle dışarıdan göründüğü gibi değildi. Patlamak üzereydim!
Tahir, diyecektim ama çıkmadı. “Tihiiiiir!” diye boğuk, garip bir inilti çıktı.
Ay bıraksana oğlum beni! Yani bırak derken… Öyle çok da bırakma. Ne bileyim? Nefes alacağım kadar kollarını gevşet yeter.
Başımı hafif yukarı çevirdim, tam olarak gıdı hizası. Neyse. Gıdı hizasından da kesmedim demem.
Bir anda nefesi kulağıma vurdu. “Rahat dur,” dedi.
Gel de sen dur! Geberiyorum burada nefessizlikten!
Kollarımı beline sarıp sıkmaya çalıştım ama adamın her yeri kas! Avucumun içine bile dolmadı mübarek! Ay yoksa bu bir plan mı? Aslında bu eğlenceyi de kavgayı da benden intikam almak için planlamıştı da beni burada, kollarınına arasında boğarak mı tahtalı köye gönderecekti? Ay olmaz, olmamalı!
“Az aç kolunu,” diyebildim nihayet. “Kaburga sayıyorum burada...”
Başını eğdi. “Kıpırdama da,” dedi yine o tonla. “Dışarıda mermi uçuşuyor.”
Hadi bakalım Meloş... Kısmetse mezarımız burası aşkom. Mezar taşımıza, Tahir’in muhteşem kaslarının arasında son nefesini verdi... ama mutluydu, yazılsın.
“Tahir,” dedim birkaç dakikanın sonunda. Silah sesleri daha uzaktan geliyordu ama kavga sesleri yakınlarda hâlâ çok tazeydi.
Başını eğdi. Gözleri yanmış kestane kabuğuna benziyordu. Kıvrık kirpiklerinin arasından süzülüp bana vurdu bakışları. “Buyur.”
Buyurayım mı gerçekten?
“Şey, horonda sözüm var, dedin. Neden öyle söyledin?”
Güldü, bakışları uzaklara gitti. “E bir düşün bakalım.”
Düşündüm…Düşündüm... ama aklım şu ana değil, çok çok eskilere kaydı.
On altı yaşındaydım… Bir akşamüstüydü. Evin koridorunda elimde Lan Somerhalder posteriyle amaçsızca yürüyordum. Koridora asmak istiyordum ama annem kızar diye mecbur odama asmaya karar vermiştim. Bir yandan da acaba Kiralık Aşk’ın yeni bölümü hangi gündü ya, diye düşünüyordum. Olmadı, Game Of Thrones izlerim diye ek seçenek sunmayı da ihmal etmemiştim. Tam Arslan Ağabeyimin odasının önünden geçerken içeriden incecik ama deli dolu bir kemençe sesi duymuştum. Adımlarım kendiliğinden dururken merakıma yenik düşüp usulca başımı uzatmıştım. Ve gözlerimle gördüğüm manzara… Bana neşeli bir kahkaha attırmıştı. Tahir! Kocaman, uzun boylu, o zamanki hâliyle de heybetli... Hele de işin içine fazla kilosunu katarsak… Hemen yanında Arslan Ağabeyim, elele tutuşmuşlar, ritme ayak uydurarak ona horon tepiyorlardı. Daha doğrusu Tahir tepiyor, ağabeyim tepmeye çalışıyordu.
Omuzlar, dizler, eller; bir ritim, bir ahenk... “Hop sağ, hop sol...” diye komut veriyordu Tahir. Ben? Ben kapının ucunda... kocaman gözlerle, hayran hayran izliyordum. Kalbim sanki kemençenin yayı; geriliyor, gevşiyor... geriliyor, gevşiyor… O ritmik hareketler nasıl eğlenceli gelmişti. Arslan Ağabeyim beni fark edince, “KIZ!” demişti tatlı sert. “Bizi mi dikizliyorsun sen!” Suçüstü yakalanmışım gibi ellerimi kaldırmıştım.
“Ne yapayım? Çok eğlenceli görünüyor. Ben de katılayım mı?”demiştim.
“Olmaz,” demişti Arslan Ağabeyim. “Yarın önemli sınavımız var Meloşcan, başka zaman öğretirim ben sana. Hem daha ben öğrenmedim.”
Omuz silkmiştim. “Hıh! Öğretmen varken öğrenciden neden öğrenecekmişim kiiii?” Özgüvenli bakışlarımı Tahir’e çevirmiştim. “Tahir ağabey... Bi' gün öğretir misin bana? Lütfeeen...” demiştim dudak büzerek.
Tahir gözlüğün ardına gizlenmiş mahcup bakışlarını Arslan Ağabeyime çevirmişti. İstediği onayı aldığında da, “Peki,” demişti, büyük ellerinin birbirine sürterek. Ama dudaklarının kenarı da tatlı tatlı kıvrılmıştı. “Bir gün... söz.”
O eski hatıra yüzüme zamana inat bırakılmış eski bir gülümseme gibi yayıldığında başımı yavaşça kaldırıp gözlerine baktım. “Sözünü tuttun Tahir.”
Başını salladı, bakışları sıcaktı. “Tuttum öğretmen hanım, tuttum.”
Hâlimize baktım. Tamamen üzerindeydim. Yere temas eden tek bir yerim bile yoktu. Kıvırdığım bacaklarım elbisemin altında kaybolmuştu, ayakkabılarımın kalın topukları görünüyordu yalnızca. “Kusura bakma,” dedim. “Yine düştüm kucağına. Kucağın bıkmıştır benden ama… ağabeyim için idare et artık.”
Küçük bir sitemdi.
Yine de özür dileyecek olan bendim. Başımı yeniden güçlü ama sıcak göğsüne yasladım. Gözlerimi kapattım, ellerim hâlâ sırtına sımsıkı tutunurken, “Tahir,” dedim yine. “Senden özür dilememe izin verir misin?”
Dudaklarını kulağıma yasladı ve o derin, hafif gülümseyen sesiyle, “Arslan için değil. Kimse için değil,” diye fısıldadı, sanki özür kısmını hiç duymamış gibi… “Hep kucağıma düşeceksin. Çünkü sıcaklığın hâlâ kucağımda, öğretmen hanım.”
Gülümsedim. Hem sözlerine hem de... Kargaşa sesinin bir süre önce dinmiş olmasına rağmen hâlâ masanın altında bir arada kalışımıza…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |