
13. BÖLÜM:
“Dinazorlar Diyorum Azizim, Hiç Durmuyorlar”
Ardıç Vadisinin keskin kayalıkları gece serinliğiyle birlikte ağır bir kasvete bürünmüştü. Vadi, gün ışığıyla ne kadar huzurlu görünüyorsa geceleri o denli tehlikeli ve dolambaçlıydı. Dağın sırt hattında ilerleyen tim ise ayın loş ışığı altında gölgelerini birbirine karıştırırarak hedeflerine doğru ilerliyordu.
Yüzbaşı Tahir en önde, omzuna yasladığı piyade tüfeğiyle adımlarını uzay boşluğuna atıyormuşcasına sessiz ilerliyordu. Arkasında Serhan Üsteğmen, Yaver Teğmen ve uzman çavuşlardan Pekmez ile Karahan, sıkı bir nizamda dizilmişlerdi. Onlar aldıkları özel eğitimler sayesinde günler süren operasyonlara, hava koşullarına ve açlığa alışıktı ancak sekiz saattir aralıksız iz sürmek, hele de Trabzon dağlarında hiç kolay değildi. Su içmek dışında durdukları bir an bile olmamıştı.
Gözlerindeki yorgunluğu kamufle eden tek şey içlerindeki dikkat ve disiplindi.
Dağ geçidinin sarp kayalıkları her an pusuya elverişliydi. Kayaların gölgeleri, insanın hayal gücünü mütemadiyen zorlayan figürlere bürünüyordu. Tahir yerdeki izlere eğilip baktığında çamura saplanmış ayakkabı tabanlarının net izlerini gördü. “Taze,” diye mırıldandı, sesi alçak ama kesindi. Ardından askerlerine durmasını işareti etti. Tim yere çömeldi.
Dağın gece soğuğu çetindi. Karahan, nefesini tutarak vadinin derinliklerine dikti gözlerini. Pekmez ise sırt çantasındaki dürbünü çıkarıp ilerideki hattı kolaçan etmeye çalıştı. Teğmen Yaver hafifçe gülümsedi. “Komutanım, izler yerine kendilerini bulsaydık iyiydi. Bu sinirle, tekte hepsini indirirdiniz,” dedi imayla.
Tahir cevap vermedi, bakışları izin devamını aradı. Teğmen haksız sayılmazdı. Yüzbaşının operasyona gecikmeli olarak katılmasının sebebini herkes biliyordu. Melek, Mizgali’ye gitmişti. Tahir ise haberi aldığı gibi burnundan soluyarak peşine düşmüştü. Üstelik yüzbaşının onu aldığı yer tam olarak Poyraz Alacahan’ın konağıydı. Geri döndüğünde ise öfkeden kulaklarına kadar kızardığı için kimse ağzını açmamış, emirleri her zamankinin iki katı hızda yerine getirmişlerdi.
Pekmez, ayağını kayalığa yaslayıp boyunluğunu ağzından indirdi ve fısıltıyla Serhan’a sordu. “Komutanım, Şerif Ali de Melek Öğretmenin yanındaymış galiba. Ne arıyorlarmış Mizgali’de, bir bilginiz var mı?”
Serhan ters bir bakış attı çavuşa. “Yüzbaşıya kendin sormaya ne dersin?”
“Haşa komutanım,” dedi Pekmez hemen. Gözlerini bu kez Karahan’a çevirip fısıldadı. “Lan Karahan, sen sorsana lan. Bizim şeftalinin sıradaki sıçış hikâyesini dinleyemezsem bu gece uyuyamam.”
Karahan gözlerini Tahir’den ayırmadan cevap verdi. “Hadi lan ordan. Kendininki yemedi de benim götü mü kulllanacaksın?”
“Arka taraflarınızın şeftalininki gibi kullanılamaz hale gelsin istemiyorsanız kesin,” dedi Serhan. Dizlerlerinin üzerine çökmüş, bulduğu topraktaki izleri irdeleyen yüzbaşıyı işaret etti. “Bu kadar sinirliyken kulakları daha keskin oluyor.”
Pekmez sırtındaki çantayı düzelterek başını salladı. “Öyle valla. Bizim yüzbaşı yarasa gibi mübarek."
“Şerif Ali’nin sevdiği kız Mizgali’deymiş. Barışmak için gitmiş. Melek Öğretmen ile Nurcan Yengeyi de peşine takmış,” diye açıkladı Yaver. Aynı anda Serhan’ın uyaran bakışlarıyla karşılaştı. “Çatlasın mı çocuklar komutanım?”
“Fazla merak iyi değidir, komutanım,” dedi Serhan aynı şekilde. “Şerif Ali’den de anlayacağımız üzere.”
“Öyle lakin…” Yaver, sorup sormamak arasında kaldı ve henüz bir karar verebilmiş değilken kelimeler ağzından en düşük tonda döküldü. “Mercan da gitmiş mi o Poyraz denen herifin konağına?”
Serhan da sesini alçalttı. “Yok. Kızın Çamlıyayla’da olduğu günler de sayılı zaten. Geldiği gibi yurda geri gönderiyorlar.”
Yaver bir sigara yakmak istedi ama iz sürerken olmazdı. İç çekmekle yetindi. “Uzun zaman oldu. Belki unutmuştur o herifi.”
Serhan güldü, manidardı. Aralarında geçen üstü kapalı konuşmanın sadece ikisinin bildiği bir sır olduğu da aşikardı. “Belki be komutanım. İhtimaller… Değerlendirilmeliler.”
Sustular. İzleri takip ederek ilerlemeye devam ettiler. On dakika geçmeden Tahir yeni bir iz fark ederek bir miktar uzaklaştığında Karahan kısık sesle davrandı. “Siz de fark ettiniz mi? Yüzbaşı şu öğretmene karşı fazla sabırlı. Hatta şöyle bir düşününce…”
“Düşünme Karahan,” dedi Serhan. “İki gram beynin var, onu da buna harcama aslanım.”
“Tahir Komutanımın korkusuna konuşamıyoruz, bari siz yapmayın be komutanım.”
“Siz var ya…” dedi Serhan, bir yandan yüzbaşını izlerken. “Şerif Ali’yle takıla takıla dedikoducu teyzelere dönüp çıktınız. Bu ne lan? Siktiğimin soğuğunda operasyon mu yapıyoruz, altın gün mü belli değil.”
“Sormayın komutanım, ayıptır söylemesi benim de götümün yanakları buz tuttu.” Üşüdüğünü hissederek eldivenlerini birbirine sürttü Pekmez. “Yalnız… Karahan’ın haklılığını inkâr edemeyiz. Tahir Komutanım alayına meydan okur, kralına kök söktürür ama konu Melek Öğretmen olunca gözlerindeki sertlik hafiften süte dönüyor sanki.”
Karahan hemen başını salladı. “Bana kalırsa söylentiler boşuna değil. Aralarında kesin bir şey var. Eskiye dayanıyor desem çok uçmuş olur muyum?”
“Uçuracağım ben seni şimdi,” dedi Serhan dişlerinin arasından.
“Ama haksız mıyım komutanım?” Sesini iyice alçalttı Karahan. “Melek Öğretmen de kırık galiba azıcık. Bence onun kafasında biraz var, hiç normal durmuyor. Küçükken annesi kucağından neyin düşürdüyse demek ki…”
“Ağzımdan aldın lan Karahan. Hastanede adımı nasıl değiştireceğimi anlatırken gizli adının anons edilişini ve surat ifadesini hiç unutmuyorum.” Pekmez, o anı yeniden hatırlayarak keyiflendi. Kendisininkinden daha garip isimler duyunca mutlu olurdu. Bir nevi teselli hissederdi.
Sadece Pekmez de değil, o anı hatırlamak yüzbaşı hariç hepsini biraz güldürdü. “Demem o ki…” diye kaldığı yerden devam etti Karahan. “Onun şu yaptıklarını bir başkası yapsaydı şu an otobüse binmiş, gerisin geri köyüne gidiyor olurdu.”
“Ne köyü oğlum?” diye araya girdi Yaver. “Kız İzmir’li.”
“Tamam işte komutanım ben de İzmir’in köyünden bahsediyorum belki?”
Yaver homurdandı.
“Gönüllü öğretmenmiş,” diye hatırlattı Pekmez. “Yani gönderilmesi çok da zor olmazdı.”
Daha fazla dayanamayıp diye dilinin üzerinde gezinen espriyi patlattı Karahan.“Öğretmen köy okuluna gönüllü. Bizim yüzbaşı da öğretmene gönüllü desenize!”
Sessiz kahkahaları Tahir tarafından duyulduğunda nefeslerini tuttular. Tahir sadece bakışlarıyla ikinci bir emre kadar ağızlarını açmamalarını emretti. Biraz sonra yeni bir işaretle ikiye ayrıldılar. Serhan ve Pekmez sağ kanattan, Yevar ve Karahan sol kanattan hafif kavis çizerek ilerlemeye başladı.
Tahir ortada komuta pozisyonunu koruyarak, geceye gizlenmiş vadinin ayrıntılarına gözlerini dikmişti. Sırt hattında devam ettikten bir süre sonra tim mevziye dağıldı. “Karahan, üç adım öne çık, orada pozisyon al.”
Karahan anında duraksadı, kaşlarını çattı. “Komutanım… üç olmaz.”
Tahir kaşını çatarak baktı. “Ne demek üç olmaz?”
“Komutanım, tek sayılar bana yaramıyor, biliyorsunuz. Gelin dört yapalım biz onu.”
“Ulan Karahan, operasyonun ortasında matematik problemi mi çözeceğiz?” diye araya girdi Yaver. Sonra Tahir’e bakıp, “Afedersiniz komutanım,” dedi. “Bu herifin tek sayı takıntısı beni zıvanadan çıkardı. Dün akşam yemeğinde askerlerden biri bizim masada yemek istedi, biz altı kişiyiz gelip yedi yapamazsın, diye kovdu çocuğu.”
“O da bir şey mi komutanım?” diye atıldı Pekmez. “Botlarının bağcıklarını bağlarken kaçta kaldığını unutup beş kez çözüp baştan bağladı. Ağaç etti beni şerefsiz. Bana kalırsa tuvalete de çift çift bırakıyordur.”
“Ha bir de şey var komutanım. Geçen baktım bizim şeftaliyle selfie çekiliyorlar. Ben de gireyim, dedim. Üç kişi olmaz deyip attı beni.”
Tahir’in sabrı taşmak üzere değildi. Zaten çatacak yer arıyordu ama o şanslı kişinin Kaşi olmasını istiyordu. Bu yüzden sükunetini koruyarak, “Karahan,” dedi. “Hemen üç adım öne çıkmazsan seni buraya gömer, mezar taşını tek sayılarla doldururum.”
“Emredersiniz komutanım!”
Gecenin karanlığında pek görünmedi ama Karahan, benziyle birlikte üç adım attı.
“Pusuyu bu hat üzerinde kuruyoruz,” diye emretti Tahir. “Herkes görüş alanını kontrol altında tutsun, hedef kaçırılmayacak. Kaşi veya bağlantılı unsurlar tespit edildiği anda baskı ateşiyle etkisiz hale getiriyoruz.”
Mevzisini aldıktan sonra Tahir dürbününü gözlerine dayayıp çevreyi taradı bir süre. İlk bakışta ortalık sakindi; ne olağan dışı bir kıpırtı vardı ne de göze çarpan bir hareket. Ama kafasının içerisi… orası öyle değildi. Aklının bir köşesinde zaten kıpırdayan malum düşünce giderek hacimleniyor, sinir uçlarına baskı yapıyordu. O düşüncenin tam merkezinde ise kimin olduğu belliydi.
Ona duyduğu öfke hâlâ dinmemişti. Her hatırladığında sabrının sınırlarını zorlayan bir baskı hissediyordu. Böyle aymazca bir davranışı nasıl sergileyebildiğine anlam veremiyor, kızgınlığını bastıramıyordu. Onu karakola aldırmış, saatlerce tek başına kalıp hatasını düşünmesini istemişti. O sırada bu karar doğru görünmüştü ama şimdi, dürbünün arkasında bakışlarını vadiye kilitlemesi gerekirken zihnine düşen bir ayrıntı onu huzursuz ediyordu. Son gördüğünde Melek’in üzeri ıslak sayılırdı. Şimdi giysileri kurumuş olsa bile narin yapısını biliyordu; üşütmesi, hastalanması işten bile değildi. Odasına alınmasını söylemişti ama karakolun odaları da öyle sıcak olmazdı.
“Sabaha kadar kalsaydı iyiydi ama… dikiz aynasından da nasil bakaydi oyle ela ela…” diye mırıldandı. Sonra bir sıcak bastı göğsünü, bir of çekti.
Öfkesinin ve diğer başka tüm duygularının arasından vicdanı da dürtüyordu. Tüfeğini yanına bırakıp yerinden doğruldu. İçinde gidip gelen çelişkiyi bastırmak için kararını açıkça dile getirdi. “Serhan, komuta sende. Ben biraz dinleneceğim.”
Üsteğmen ne duyduğuna emin olamadı. Onca saatlik operasyonlarda, en uykusuz gecelerde bile Tahir böyle bir şey söylememişti. Her zaman en önde, en tetikte duran oydu. Şimdi birden çekilmesi Serhan’ın gözünde alışılmadık bir durumdu. Ama yüzbaşının ifadesi sorguya kapalıydı. Bakışlarında başka sağlam bir kararlılık vardı.
Yüzbaşı Tahir Bora, o kararlılıkla birlikte timden hızla uzaklaştı.
-Saatler sonra-
Sabahın erken saatlerinde, bölgede olağanüstü bir durum tespit edilemedi. Bunun üzerine ikinci komutan Üsteğmen Serhan Demir Akıncı, bölgeden ayrılmak için Yüzbaşı Tahir’den izin istedi. Fakat Yüzbaşının planı başkaydı. Dönüş yoktu; tim bu kez vadinin yamaçlarında devriye görevi yapacaktı.
Tim yamaçlara ulaştığında Tahir kendilerinden daha önce oradaydı. Üstelik henüz Kaşi’yi yakalayamışlardı ama yüzünde bir zafer ifadesi vardı.
Karahan dayanamayıp, “Komutanım,” diye söze girdi, soluğu komutanının yanında alır almaz. “Dinlenmek size çok iyi gelmiş. Siz böyle arada gidip dinlenin en iyisi. Pamuk şekeri gibi olmuşsunuz vallahi.”
“Ne şekeri olmuşum, Karahan?” diye sordu yüzbaşı.
Karahan bir adım geri atma konusunda ustaydı. “Yani komutanım… Yüzünüzdeki vatan gülüşünü diyorum. Teee üç kilometre geriden aldık.”
Yüzbaşı cevap vermedi. Serhan’ın imalı bakışlarına da karşılık vermedi ama doğru olan bir şey vardı; güzel şeyler olmuştu. Güzel ve düşündükçe daha da güzelleşen şeyler… Tahir’in dudaklarında, onun bile bastırmakta zorlandığı bir gülümseme vardı ki… pek söz dinleyecek gibi değildi.
Bir de Kaşi’yi yakalarsa, gireceği otuzuncu yaşı favorisi olabilirdi. Doğum günü olan 20 Kasım çok da uzakta değildi.
Diğer yandan timi karşılayan sadece yüzbaşı değildi. Bir sürpriz daha vardı. Peşinde oldukları Kaşi ve saha sorumlusu Çakal ile irtibatlı olduğu bilinen çoban, sabahın serinliğinde hayvanlarını otlatıyordu. Sıradan bir raslantı değildi bu. Çobanın, hedef isimlerle bağı olduğuna dair istihbarat vardı. Dolayısıyla Serhan ve Yaver, yüzbaşı ile göz göze geldiklerinde ne yapmaları gerektiğini artık biliyordu.
Çoban, bulunduğu noktadan en ufak bir gürültü çıkmadan, adeta tereyağından kıl çeker gibi etkisiz hale getirilip güvenli bölgeye alındı. Adamı konuşturmak beklenenden zor olmadı. Kısa süre içinde anlaşıldı ki çoban gönüllü bir işbirlikçi değil, örgüt tarafından baskı altında tutulan biriydi. Hainler ailesine zarar vermekle tehdit ederek onu zorla kullanmış, üzerinden haberleşme sağlamıştı. Gözlerinden korku okunuyor, sesindeki titreme bu baskının ağırlığını açıkça ortaya koyuyordu.
Yüzbaşı Tahir soğukkanlıkla adamı sakinleştirdi. Kendisine ve ailesine devletin tam koruma sağlayacağının garantisini vererek güven telkin etti. Böylece tüm kritik bilgiler kısa süre sonra timim elindeydi. Geri dönmediler. Güzergah boyunca ilerleyerek yeniden vadinin dik yamaçları tırmandılar. Bu kez bölge farklıydı. Tim bir noktada mola verdi. Kayalıkların gölgesine kuruldular. Sessizliği bozmadan konserve kumanyalarını açıp yediler. Enerji toplamak önemliydi; çünkü gece harekatı ihtimali kuvvetliydi. Mola uzun sürmedi.
Birkaç saat sonra komutanın işaretiyle herkes mevzilenme düzenine geçti. Gözlem için en uygun noktalar belirlendi. Keskin nişancılar hazırdı. Çevre emniyeti sağlamak için timin geri kalanı dairesel şekilde mevzi aldı. Haberleşme sadece kısa telsiz cümleleriyle yapılıyor, gereksiz nefes bile alınmıyordu. Odaklandıkları tek bir şey vardı; bu gece Kaşi’yi ele geçirmek…
Gün ağır ağır kendini geceye teslim ederken sabırla bekleyiş sonuç verdi. Vadinin karşı yamacında, taşlık patikadan ilerleyen bir silüet görüldü. Dürbün optiğinin ucunda beliren kişi, aranan hedefti. Arap Komutan kod adlı Kaşi. Yanında birkaç gölge daha vardı.
Artık operasyonun en kritik anı başlamıştı. Tim, nefeslerini bile kontrol ederek mağaraya doğru süründü. Nefesler tutulmuş, sadece taşların kımıldaması duyuluyordu. Çevre emniyeti alındı; keskin nişancı dış hattı kontrol ederken, yüzbaşı işareti verdi. Birkaç saniye içinde mağara ağzı kuşatılmıştı. Kaşi’yi almaları an meselesiydi.
İçeri ayak bastıkları anda silah sesleri patladı. Mermiler kayalıkları döverken tim anında karşılık verdi. İki hainin cansız bedeni yere serildiğinde bile çatışma yoğun şekilde devam ediyordu. Duman, barut kokusu ve çatışma yankısı arasında saniye saniye mevziler değiştirildi.
Kaşi hazırlıksız yakalanmıştı. O çobanı yeterince korkuttuğuna emindi. Ateş açan adamlarının arkasına sığınarak mağaranın arka geçidine fırladı, koşarak uzaklaşmaya başladı. Yüzbaşı gözünü kırpmadan peşine düştüğünde çatışmanın gürültüsünü ardında bıraktı. Geçit dardı; kayalar keskin, ıslak zemin kaygandı. Kaşi geri dönüp ateş ettiğinde Tahir sırtını geçitin duvarına yaslayarak kurşunların hedefi olmaktan kurtuldu.
Kısmen… Bir kurşun göğsünü sıyırıp geçtiğinde kanın hızla gövdesini sardığını hissetti ama bu, onu yalnızca bir an için duraksattı. Kaşi bu bir anlık avantajla arayı açmaya çalıştı ancak karşısında bir profosyonel vardı. Tahir, yükselen sivri bir kayalık fark ettiğinde hiç düşünmeden yön değiştirdi, sol ayağını kayalığa basıp tüm gücüyle kendini ileri sıçrattı. Çelik gibi bacak kaslarıyla havada süzülürken Kaşi’nin tam önüne indi. Toz fişek gibi kalktı, kaya parçaları ufalanarak çamurlu postallarının dibine yuvarlandı.
Kaşi geri adım atamadan Tahir’in pençe gibi yükselen elleri omzuna yapıştı. Ama neredeyse aynı anda Kaşi’nin üzerine başka bir el daha uzandı. Tahir başını kaldırdığında mağaranın karanlığından tanıdık bir yüz sıyrıldı.
Poyraz Alacahan.
Asker üniformasının içinde… Poyraz Alacahan.
*
Karakolun toplantı odasında ağır bir sessizlik kol geziyordu. Pencerelerden içeri süzülen günün ilk ışıkları, uzun masanın üzerinde duran harita ve dosyalara düşüyor, havadaki toz taneciklerini sahnesinde dans ettiriyordu. Masanın başında Binbaşı Haşmet oturuyordu. Kapının önünde nöbetçi er, omuzlardaki ağırlığı hissedercesine dik dururken masanın sol köşesindeki Türk bayrağı flaması kendi halinde dalgalanıyordu.
İçeri önce Yüzbaşı Tahir girdi. Üniforması barut kokusuyla doluydu ve yüzü dağda yaşanan çatışmanın izlerini taşıyordu.
Ardından Poyraz adım attı. O da aynı şekilde yorgundu ama gözlerinde başka bir şey vardı; inat ve hırsın karıştığı o keskin, mavi bakış...
İkisi komutanlarının karşısında yan yana durmuş olsa da aralarında görünmez bir çizgi vardı. Her ikisi de kendinden emin, burnundan kıl aldırmaz görünüyordu. Poyraz da tıpkı Tahir gibi uzun boylu, yapılı bir genç adamdı ancak Tahir’den farklı olarak o esmerdi. Siyah saçları geriye taranmış, sakalları ancak birkaç günlüktü.
Binbaşı, önünde incelediği dosyayı kapatıp ikisine baktı. “Anlatın,” dedi.
Yüzbaşı Tahir, alışıldığı üzere askeri disiplinle söze başladı. “Komutanım, timimle birlikte operasyon bölgesinde tertip aldık. Hedef şahıs Kaşi, saat 00.30 sularında mağara çıkışında temas sağladı. Çatışma yaşandı, adamları etkisiz hale getirildi. Hedefin kaçış denemesi oldu. Kaşi’yi ele geçirdiğim esnada Üsteğmen Poyraz’ın da bölgede bulunduğunu gördüm.”
Binbaşı kaşlarını çattı. “Bölgede bulunduğunu gördüm, derken? Siz aynı timde değil miydiniz?”
Tahir’in saygılı sesi değişmedi ama kelimeleri sertti. “Hayır komutanım. Üsteğmenin arazide olduğunu bana kimse bildirmedi. Kendisi timime entegre değildi. Askeri personel olduğu dahi bilgim dahilinde değildir.”
Gözler bu kez Poyraz’a döndüğünde genç adam dik durup selam verdi. “Üsteğmen Poyraz Alacahan. 3. Komando Taburu, 2. Bölük. Kuzey Irak’ta Pençe-Kilit Harekatı kapsamında sınır ötesi görev icra ettim. Görev dönüşünde, izne ayrılmadan önce memleketimde terör faaliyetlerinin arttığını öğrendim. Bölgeyi, dağlarını, geçitlerini ve halkını yakından tanıdığım için burada istihbarata destek verebileceğimi üst komutanlığıma bildirdim. Uygun görülmesi üzerine bölgedeki gizli istihbarat faaliyetlerinde görevlendirildim.”
Binbaşı başını salladı, gözleri Poyraz’ın üzerinde sabitlenmişti. “Ve bu durumun gizli kalması emredildi, öyle mi?”
“Evet Komutanım,” dedi Poyraz. “Görevimin niteliği gereği, köyde ve çevrede sivil bulunmam gerekiyordu. Yıkım Timinin haberdar olması dahi, görevin gizliliğini zedeleyebilirdi. Amacım köyde edindiğim istihbaratı en hızlı şekilde yukarıya iletip hedefin kaçmasına engel olmaktı.”
Yüzbaşı Tahir, yanında duran Poyraz’a bakmadan ancak hissedilir bir gerginlikle konuştu. “Ama senin yaptığın emir komuta zincirini devre dışı bırakmak oldu. Öyle mi asker?”
Poyraz yönünü Tahir’e çevirip selam verdi. “Komutanım, köyde edindiğim istihbarat kritikti. Kaşi’nin o mağarada olduğunu öğrendim. Rapor edip bekleseydim, hedef bölgeden ayrılabilirdi. Derhal intikale geçtim.”
Odaya sessizlik çöktü. Sadece duvardaki saat işliyordu. Binbaşı, dosyaları karıştırdıktan sonra sert bir bakışla devam etti. “Kıdemli bir asker olarak tek başına harekete geçemeyeceğini bilmiyor musun?”
“Komutanım, görevin selameti için hareket ettim,” dedi Poyraz geri adım atmayarak. “Hedef elimizden kaçsaydı çok daha büyük kayıp olurdu. Benim yaptığım riski göze almaktı."
Yüzbaşı Tahir, çenesini sıktı ve kelimeleri ağzından zorla iteledi. “Komutanım, risk almak başka, disiplinsizlik başka. Bir asker emir almadan dağa çıkamaz.”
Poyraz bakışlarını kaçırmadan cevap verdi. “Yüzbaşım, siz de biliyorsunuz ki bu tür hedefler saniyeler içinde yer değiştirir. Benim hamlem olmasaydı, belki bugün burada Kaşi’yi konuşmuyor olacaktık.”
Tahir, buz gibi bir yavaşlıkla Poyraz’a döndü. “O mağarada beni gördüğünde tam olarak ne yapıyordum, asker?”
“Hedefi ele geçirmiştiniz komutanım.”
“O halde?”
“Geçitin arkasında gizli bir tünel vardı. Hedef tünele girmiş olsaydı kaçma girişimi olumlu sonuçlanabilirdi. Arkadan giriş yaparak tüneli kapattım.”
“Hedef gizli tünele yaklaştı mı, üsteğmen?”
“Hayır yüzbaşım.”
Tahir binbaşıya döndü. “Başka sorum yok komutanım.”
Aralarındaki soğuk rüzgarı herkes hissetmişti. Daha önce yaşadıkları kavganın izleri konuşmalarına sinmişti. Üstü kapalı sözlerle birbirlerine meydan okusalar da ikisi de disiplin çerçevesini de aşmıyordu.
Binbaşı ayağa kalkıp masanın etrafından dolaştı ve iki askerin karşısında durdu. “Burada şahsi meselelerinizi değil, operasyonu konuşuyoruz. Gerçek şu ki hedef ele geçirilmiştir. Ancak yöntemlerden biri, prosedürlere aykırı. Teğmen Poyraz, disiplinsizliğiniz rapora edilecektir.”
Poyraz başını indirip kaldırdı. “Emredersiniz komutanım.”
Binbaşı, Tahir’e odaklandı. “Olay tutanağını hazırlayın Yüzbaşı. Teğmenin ifadesi de dosyaya eklensin. Konu üst makama arz edilecek..”
“Emredeniz komutanım.”
Son sözler söylendiğinde Tahir ve Poyraz selam verip odadan ayrıldılar. Koridorda yan yana yürürken tek kelime edilmedi. O kelimeler yalnız kaldıkları başka bir vakti bekliyordu.
*
Güldane Hanım sabahın köründe gelini Nurcan’ın kapısına dayanmış, dilinin gücüyle dağ başındaki yayla evlerine gitmeye ikna etmişti. Gelini daha gözünü açmadan getirdiği temizlik malzemelerini de eline tutuşturmuştu. Nurcan, sırf söylenmesini daha az duymak için ağzını açmamıştı. Sonunda köy yolundan çevirdikleri traktör ile yayla evine kadar gitmişlerdi gitmesine ama Güldane Hanım bir an bile susmak bilmemişti.
“Ha bu evi en son ne zaman temizledun Nurcan? Ancak oğlumu kandır, koklaşmaya gel. Koklaştın da ne oldi sanki? Bıraktun bizi tek torunla. Evi de bok götürey! Güldane gelsin da temizlesun değil mi? Oldi canum!”
Nurcan çalı süpürgeyle evi süpürmeye başladığından beri kendi kendine, estağfirullah, çekip duruyordu. Kayınvalidesi söylendikçe o daha hırslı süpürüyordu. Yayla evine en son ne zaman geldiğini hatırlamıyordu ama lavabonun yanına dizilmiş temiz tabak çanaktan yakın zamanda birinin geldiğini anlamıştı. Tahir olduğuna ihtimal veriyordu ama… acaba yalnız mıydı, diye de düşünmeden edemiyordu.
“Ev kokmuş kokmuş! Hasan Veli görse kalpten gider! Örümcek ağlari dolmuş her yan!”
“Merak etme anacuğum…”dedi Nurcan gülümsemeye çalışarak. “Hasan Veli Babacığum senin dilinden kalpten gitmediyse, ölümsüzlüğü bilem bulmuş olabilir.”
Güldane Hanım gelinine ters ters bakıp, “Dil de pabuç!” dedi elini beline koyarak. “Biz kaynanamızın yanında ağzımızı açamazduk! Hatta o sofrada yemek yerken ayakta dikilirdik bir şey ister deyi! Amma şimdikiler….” Elini ağır ağır sallayıp durdu. “Hey hey… Kaynanaların şah olduğum zaman gelun oldum. Gelinlerin şah olduğu zamanda da kaynana!”
“Ama kaynanacığum…” dedi Nurcan süpürmeye devam ederken. Sonra Güldane Hanımı baştan ayağa süzdü. “Senin kaynananlan benimki bir midur? Ben hatırlayrum. Hilmiye Nenem melek gibiydi.”
Güldane Hanım yeşil gözlerini kısıp söylenmeye devam ederken bir temizlik bezi kapıp etrafı silmeye başladı. “Baa laf yetiştirene kadar elindeki işi bitir da git şu camları sil.”
“Sileruk!” dedi Nurcan. “Sanki paşa torunu misafirliğe gelecek. Yayla evi işte ana, ayda yılda bir uğrarsak uğraruz. Nerden çıktı bu temizlik aşkı birden bire?”
“Ben burayı kendi ellerimlen yaptırdum. Senin gibi elektriği suyi önünde hazır olanlar yayla evi beğenmez tabii.”
“Ben evine laf etmiyrum ki. Ama yani şu perdeler var ya… resmen tarihi eser. Bunları müzeye versek, Sultan ikinci Hamit’in perdeleri, diye sergilerler ha.”
Sobayı açıp içine birkaç odun attı Güldane Hanım. Çırayı tutuştururken, içi geçmiş külleri fark etti. “Ha bu külleri kim etti?”
“Kim edecek ana? Hani dün gece Tahir’den üç numara örgü şişlerini istedin de çocuğu gece vakti buraya kadar yolladun ya… Geri de gelemedi arabası bozulduğu için. Üşüyüp yakmıştır uşak.”
“Hadi ordan,” dedi Güldane Hanım. “Tahir’imin üşüdüğü nerde görülmüş. Çeker yorganı kafaya yatar.” Nurcan, kendi aklındaki ihtimalin kayınvalidesinin aklına gelmesinden korkuyordu ki… "Neyse,” dedi Güldane Hanım. “Demek ki yanından Serhan falan vardi.”
“Hee!” dedi Nurcan hemen. “Demek ki…”
Sobayı yakıp kapağını kapatınca divana oturdu Güldane Hanım. Yanıbaşındaki şifonyerin üzerini boşaltıp silmeye başladığında aklına gelen detayla yeni bir memnuniyetsizliğe büründü. “Serhan demişken… Sıla’yla mı görüşmeye başlamişler?”
Nurcan doğrulup ağrıyan belini tuttu. “Yok artık ana! Nerden duydun?”
“Duyarum ben. Sen da duydun mi, oni de.”
“Ben bilmem.”
Güldane Hanım çenesini buruşturup, “Sıla’dan hiç beklemezdum,” dedi. “Ha o kadar kizum dedim, bağrıma bastum. Ne aradi ne sordi. Üstüne bir de gidip başkasıylan görüşmüş. Neyse… Benim paşama tek hayırlı kesmet o değil ya.” Aklına her ne geldiyse silmeyi bırakıp kaşlarını kaldırdı. “Mizgali’nin öğretmeni Fulya’yı gördün mü? Eğlenceye de geldiydi. Güzel kari, değil mi Nurcan?”
Nurcan’ın dudakları istemesizce aralandı. En son ne zaman bu kadar şaşırdığını hatırlamıyordu. Oysa kayınvalidesini iyi tanırdı. “Pes ana e mi! Pes saa!”
Güldane Hanım, aklına gelen bu yeni fikirle keyiflendi. Mutfağa gidip irice bir leğen aldı, doldurdu ve götürüp gelinin yamacına bıraktı. “Bahçedeki salıncağı da temizle. Zincirlerini iyi ovarsun.”
“Sen ne yapacaksun peki?
“İş bölümü yapayrum ya. Yukari banyoya bakacağum, yapılması gerekenleri listelerum saa. Ağır işler senda. Sen gençsin, enerjin varidur.”
Nurcan gözlerini devirdi. Diline kullandığın enerjini eline kullansan tüm dünyayı temizlersin, dedi içinden. “Sen kumandan, ben asker. Ama bu asker az sonra ayaklanma çıkaracak, haberin olsun!”
“Hadi hadi Nurcan Hanum. Şu işleri bitir da gidelum. Öğleden sonra Mizgali’ye sağlık ocağına gideceğum daha. Belkim gitmişken… Okuluna da uğrarum, belli mi olur?”
Güldane Hanım keyifli bir kahkaha atarak gıcırdayan merdivenlere yöneldi. Yukarı çıkıp banyoya girdi. Yerler temizdi ama küvetin giderinde sabun kalıntıları vardı. Durup söylendi. Tozlu fayanslara, eski aynaya bakarken gözü köşede duran siyah poşete ilişti. Kaşlarını çattı. “Ha bu da nedur?” diye söylenerek poşeti eline aldı. Uzun zamandır yayla evine gelmediği için poşetin içinde her ne varsa başka birine ait olduğunu biliyordu ama Güldane Hanım meraklı bir kadındı. “O kadar da özelse ha ortalık yere bırakmasalarmiş,” diyerek poşetin ağzını araladı.
Ellerinin arasındaki manzara karşısında kalakaldı. Poşetin içinden kıyafetler görünüyordu ama sıradan değildi. Kısacık tül bir etek, beyaz bir kazak, süslü çoraplar… Güldane daha ilk bakışta onların kime ait olduğunu anladığında kalbi gürültüyle çarpmaya başladı. Yavaşça poşeti yere bırakırken başının dönmesiyle duvara tutundu. Aklında kötü ihtimaller vardı. Yüzlerce kötü ihtimal…
Dudaklarını ısırdı, yüzü kıpkırmızı kesildiğinde, aşağıdan Nurcan’ın sesi geldi. “Anaaa! Bulaşik deterjanını bulamayrum, nereye koydun?”
Güldane Hanım cevap vermedi. Gözleri hiddetle dolmuştu. İçinde yıllar yılı biriktirdiği öfke kabardıkça kabarıyordu. Melek’in adını bile anmak istemezken, buraya kadar geldiğini kabul edemiyordu. Dibine, evine kadar girdiğini kabul edemiyordu! Poşeti yeniden alırken aynadan kendine baktı. Yüzü öfkeden kıpkırmızı kesilmişti ve dudaklarından sadece bir cümle döküldü.
“Senin suyun çoktan isindi Melek hanum. Ha şimdi o suylan kendini haşlama vaktidur!”
*
Mizgali’nin küçük çay bahçesinde sabahın serinliği oldukça hissediliyordu. Ağaçların altına kurulmuş tahta masaların üstünde ince belli bardakların dumanı yükselirken tazecik demlenmiş çayın kokusu ortalığa bir seramoni gibi sarmıştı. Çay bahçesi henüz açılmıştı. Açılır açılmaz da iki genci misafir etmişti. Horozların uzaktan gelen ötüşünün arasından o iki gencin kısık sesi duyuluyordu.
Sıla ve Serhan’ın.
Çay bahçesinin gözlerden uzak köşesindeki masada oturmuş, bir yandan kahvaltı ediyor, bir yandan da konuşuyorlardı. Serhan, kırk saati aşan operasyondan daha birkaç saat önce dönmüş olmasına rağmen gözleri canlı bakıyordu. Ya da uykusuzluğunu göstermemek için inatla direniyordu. Çünkü karşısında Sıla vardı; saçlarını sabahın telaşıyla gelişigüzel toplamış, sade ama tertemiz giyinmiş, yanakları köyün sabah ayazından hafifçe pembeleşmiş Sıla.
Serhan, karşısındaki o hoş tabloyu izlerken yorgunluğunu unutmuştu. Sıla ise biraz utangaç, biraz da meraklı bir şekilde, başlarında sipariş almayı bekleyen çocuğa ne cevap vereceğini düşünüyordu. Serhan kendisine bakarken kahvaltıda ne sevdiğini bile unutmuştu. Tereyağı, bal, peynir, zeytin ve köy yumurtası...
"Ne yesem ki?" Düşünürmüş gibi yaparak göz göze gelmekten kaçınıyordu.
“Ne istersen…” dedi Serhan boğazını temizleyerek. “Kusura bakma, uykusuz geldim buraya. Seninle ilk kahvaltıyı kaçırmak istemedim.”
Üsteğmenin sözleri karşısında Sıla’nın kirpikleri kırpıştı. Hemen ardından utangaç bir gülümseme dudaklarına yerleşti. “Benimle kahvaltı yapmak için… uykundan feragat ettin yani?”
Serhan başını hafifçe yana eğip gülümsedi. “Operasyonda gecelerce uyumadığım olur. Bir gün daha eksik uyusam ne olur ki? Hem… seni görmek varken insan zaten uyumak istemez.”
Sıla’nın yüzü iyice kızardı. Çayına baktı. Çayın buğusunda ifadesini saklayabilse hiç fena olmazdı. “Sen böyle sözler söylersen… ben nasıl çayımı içeceğim?”
Serhan’ın dudaklarında hafif bir gülümseme belirdi. O sırada yanlarındaki çocuk boğazını temizleyerek varlığını belli edince Serhan kaşlarını çatar gibi yaptı ama, “Bize peynirli ve kıymalı gözleme getir koçum,” dediğinda çocuk uzaklaşınca gülmeye başladı. “Mizgali halkı epey meraklı.”
Sıla başını salladı. “Doğru diyorsun. Kusura bakma, seni buraya kadar yordum. Güya ilçede buluşacaktık ama işte… Miryam Anneannem hâlâ kendine gelemedi.”
“Sorun değil. Sen nereye istersen oraya gelirim.”
Bir süre sessizlik oldu. Kuşların cıvıltısı, çay bahçesinin güne hazırlanan telaşı, okula yürüyen köy çocuklarının sesleri bu sessizliği doldurduğunda Sıla, göz ucuyla Serhan’a baktı. “Tahir kızmaz değil mi buraya geldiğin için?”
“Hayır,” dedi Serhan düşünmeden. “Şu an gördüğün gibi sivilim.”
Serhan'ın üzerinde koyu renk kot pantolonu, beyaz gömleği ve onun üzerinde de siyah parkası vardı. Sıla, onu nadiren sivil görmüştü ve bu halini de kamuflajlı hali kadar beğenmişti. Kendisi ise koyu yeşil, kışlık bir elbise tercih etmişti ama evden çıkmadan önce keşke Melek'in cıvıl cıvıl elbiselerinden birini yanıma almış olsaydım, diye hayıflanmadan edememişti..
“Melek de sivildi ama duyduğuma göre Tahir köpürmüş. Galiba…”
Sözünü tamamlayamadı ama Serhan hemen anladı. Kaşlarını kaldırıp alaycı bir şekilde başını salladı. “O ikisini diyorsun? Onlar bizim timin en gizli operasyonundan bile daha gizli gidiyorlar. Ama göz var, nizam var; her şey ortada.”
“Melek bana hiç anlatmıyor. Ama ne zaman Tahir Yüzbaşıdan bahsetse… yüzü değişiyor. Geçmişte aralarında bir şey olmuş, bunu biliyoruz Ama sadece başlık olarak…. Bazen çok merak ediyorum ama her konuda bolca konuşan Melek bu konuda suskun.”
Serhan’ın gülümsemesi duraksadığında Sıla birkez daha anladı. Meyhanede de anlamıştı. Serhan daha fazlasını biliyordu.
“Anladım, anlatmayacaksın.”
“Üzgünüm,” dedi Serhan. “Derin mevzu, anlatmak bana düşmez.”
Sıla çayını yudumladı. “Sorun değil, elbet bir gün öğrenirim.”
Serhan, kollarını masaya yasladı, Sıla’nın bakışlarını yakaladığında, “Ama dersen ki meraktan geceleri uyuyamıyorum. Böyle bir şerefsizlik yapmayı göze alabilirim.”
Sıla güldükçe güldü. “Delisin sen!”
Serhan geriye yaslanıp kollarını kavuşturdu bu defa. “Değdi delirmeye.”
Sıla gözlerini kaçırdı. Sessizleştiler ama bu sessizlik, utanç verici değil, tatlı bir sessizlikti. O aralıkta çocuk tepsiyle gelip kahvaltılıkları masanın üzerine bıraktı. Sipariş edildiği gibi dumanı üstünde gözlemeler, yanında zeytin, peynir ve domates ile birlikte servis edilmişti. Zeytin tabağına uzanırken elleri birbirine dokundu. Aynı anda refleksle geri çekildiler ve aynı anda gülmeye başladılar.
“Bu temas pek tesadüf gibi gelmedi bana.” Sıla zeytini ağzına atıp çiğnemeye başladı.
“Değildi zaten.”
Sıla kahverengi gözlerini devirdi ama gülümsemesini gizleyemedi. “Bakıyorum da kabak çekirdeği gibi açıldınız, Serhan Üsteğmenim.”
Serhan elini kaldırdı, ensesini kaşıdı. Aklındakini yapmak için tereddüt ettiyse de sonunda yaptı. Kolunu, genç kadının omzuna doğru yavaşça bıraktı. “Çok bile beklemedim mi?” dedi gözlerine derin bakışlarla bakarak.
Sıla bu defa gözlerini kaçırmadı. “Bekledik.” Aklına gelen nedenle içini çekti. "Beklemek zorunda kaldık."
Serhan onun neyden bahsettiğini biliyordu. Bildiği durum kendi canını da ilk duyduğu andan itibaren sıkmıştı ama o, önüne bakmayı ilke edinmiş bir adamdı. Hele şimdi önünde Sıla varken daha fazla bakmak istiyordu. Sıla'yı ilk gördüğünden beri ondan hoşlanıyordu. Karşılaştıklarında heyecandan konuşamadığı olmuştu. Sonra sonra ona açılmaya bile karar vermişti de... Güldane Hanımın kendisiyle yaptığı gizli konuşmadan sonra içindeki tüm duyguları hayal kırıklığıyla rafa kalkmıştı. Aksi gibi kısa süre sonra Sıla karşısına geçmiş ve duygularını tüm açıklığıyla önüne sermişti. Serhan kalbinin o günkü kadar çarptığı başka bir gün hatırlamıyordu.
İçi yana yana, kendine söve söve reddetmişti genç kadını.
Ancak onu düşünmediği tek bir gün bile olmamıştı. Şimdi ise yanındaydı. İmkansız gerçek olmuştu ve üsteğmenin düşündüğü, düşünmek istediği tek şey buydu.
“Sana bir şey daha diyeceğim,” dedi Sıla'nın yüzüne toplanan kara bulutlari def etmek isteyen, şefkatli sesiyle. “Bizim timde Karahan var ya…”
“Evet?”
“O bile fark etti. Komutanım, gözleriniz başka parlıyor, dedi.”
“Sen ne dedin peki?”
“Gözümün önünde öyle bir yüz var ki… nasıl parlamasın, dedim.” Bakışlarını hayranlıkla Sıla’nın yüzünde dolaştırdı. “Belki içimden dedim ama… Sayılır mı?”
Sıla bu anı hayal etmişti, defalarca. Serhan’ın gözlerine bakarak konuştuğunu, ona temas ettiğini, birlikte yemek yediklerini ve daha nicelerini… Şimdi gerçekleşiyordu. İnanılmazdı.
Gülümsedi ve içini çekerek konuştu. “Sayılır tabii… Söyle bakalım üsteğmenim, sen operasyondan mı çıktın, yoksa flört dersinden mi?” diye takıldı.
Serhan kahkaha attı. “İkisi de ölüm kalım meselesi ama bu daha tehlikeli olabilir.”
"Neden?"
“Neden mi?” diye sorgu Serhan. Ve ciddileşmesiyle birlikte bakışları da derinleşti. “Çünkü burada silah yok, kalkan yok. Sadece senin bakışların var. O bakışlar düşman ateşinden daha etkili…”
Mizgali’nin sabahında köy kahvesinin duvarlarına sinmiş çay kokusu, bu yeni yeni tomurcuklanmaya başlayan hikâyeye tanıklık ediyordu. Belki kendileri farkında değillerdi ama dışarıdan bakan herkes, kalplerindeki heyecanı hissedebilirdi.
Çünkü gözlemeleri soğumuştu. Çayları da öyle… Onlar ise yalnızca konuşuyordu. Bundan daha fazlası ise birbirini bıkmadan izleyen gözleriydi.
*
Kalbim içinde dinazorlar tepişiyormuş gibi küt küt atıyordu. Sadece bu olsa yine iyi; dinazorlar takla atıyordu, hatta horona durmuşlardı. Nereye bakacağımı, ellerimi nereye koyacağımı, titreyen dizlerimin beni daha ne kadar taşıyacağını ve en önemlisi… cayır cayır yanan alnımı nasıl sakinleştireceğimi bilmiyordum.
Tüm bu kargaşanın ortasında bir de ondan özür dilememe izin vermişti. Bir de beni affetmişti. Onca zamanın kırgınlığını bir çırpıda silip atmıştı. Gözlerim bir damla yaşı da bunun için döktüğünde gülümsedim.
İçimden nasıl büyük bir yük kalktığını kelimelerle anlatamazdım. Onun karşısında bir kuş gibi çırpınan yüreğimin nasıl ferahladığını tarif edecek bir cümle yoktu lügatımda ama eğer görüyorsa, gülümsemem bir şeyleri anlatmak için hevesliydi.
Ve bunu düşündüğüm anda sanki hissetmiş gibi gülümsememe baktı. Dolaylı olarak dudaklarıma da bakmış oldu tabii. O benim dudaklarıma bakar da ben durur muyum? Ben de onun dolgun dudaklarına baktım. Altı dudağı üstünden daha dolgundu ama… bu detay atlamayalım, bu detay önemli. İstemsizce yana eğdiğim başım, duvara yaslanmış koluna dokundu ama bakışlarımız olduğu yerden memnundu, zinhar ayrılmadı.
“Melek…” diye fısıldadı. Ama nasıl bir fısıltı? Azrail en seksi kıyafetlerini giymiş de şuh bir sesle çağırıyormuş gibi… Gitmeyeni eşekler teper vallahi.
“Hı?” diye karşılık verdim ama kedi gibi çıkmıştı sesim.
Yutkundu Tahir. Adem elmasının boğazından geçip gidişini bir gösteri gibi izledim. Sonra… Yüzü biraz yaklaştı, biraz daha yaklaştı. Benim kalbimdeki dinazorlar hemen halaya durdu; biri mendil sallıyor, öbürü zurna çalıyor.. Allahım, ne olur şimdi bayılmayayım! Nolur şu anı bana çok görme kurban olduğum. Şu yarattığın dünyanın sekizinci harikasıyla bir kerecik öpüşmeden gidersem vallahi gözü açık giderim.
Öpecek işte! Vallahi yaklaşıyor. GELİYOR GELMEKTE OLAN a dostlar!
Tam anın yakıcılığına el vererek gözlerimi kapatıp dudaklarımı minicik aralamıştım ki… sobanın üstündeki çaydanlık birden taşmaz mı? Kaynar su coss(! )diye kızgın demire döküldü. Öyle bir ses çıktı ki boş bulunup, ay annem haklıymış uzaylılar geldi galiba(!) diye çığlık attım. Beynimde şimşekler çaktı. Dizlerim, yeter gari bu kadar heyecan(!) diyerek isyan etti, hissizleşip altımdan çekildi.
Kollarının arasından yağ gibi kaydım ama popişim yerle buluşmasına izin vermedi yiğidim. Eğilip bacağımın altından kollarını geçirmek suretiyle yakaladı beni. Resmen kucağına aldı. Benim kollarım da boynuna dolanmıştı. Göz göze geldiğimizde beynim pelte olmuş gibi yüzüne bakakaldım...
“Sen de iyi alıştın he beni kucaklamaya,” dedi ağzım. Evet, ağzım dedi, benimle bir alakası yoktu.
Güldü dudağının bir kenarıyla. Yarım ama tapılası bir gülüştü bu. Üstelik bu yakından, güldükçe çenesinde belirginleşen gamzesi de fazlasıyla netti. Of, ben yine bir sıcakladım. Sobadan mı ne?
Bedenimi divana taşırken, “Sıcaklığın hala kucağımda dememiş miydim?” diye sordu. “Aralarında mıknatıs varidur da. Çekey.”
Beni yavaşça divana bıraktı, gözlerime bakıyordu, ağzım kulaklarımdaydı. Geri çekilip başımda dikilince, gölgesi arkamdaki duvarı komple kapladı. Dünyamı bir anda kapladığı gibi… “Uyu bakalım öğretmen hanım,” dedi, yumuşacık çıkan sesiyle. “Sabaha bir şey kalmadı.”
Valla benim eriyip ayaklarının altına paspas olmama da bir şey kalmadı be Tahir.
“Ama sen?” Başımı yumuşacık yastığa gömdüğüm an yatak bedenimi resmen içine çekti. Gözlerim yarım bıraktığım uykunun devamını istedi ısrarla. “Burada başka yatak yok ki?”
Divanın dibinde, az önce oturduğumuz minderleri işaret etti. “Başımın çaresine bakarım.” Eğildi. Yumuşacık yorganı üzerime çektiğinde ağırlaşan göz kapaklarımın arasından ona bakıyordum. Dudakları artık gülümsemiyordum ama gözleri… onlar parıl parıldı.
Gözlerimi huzurla kapattım. Kulağımda dış duvarla çarpan rüzgâr, sobanın çıtırtısı ve alnımda hâlâ dudaklarının sıcaklığı vardı. “İyi geceler asker.”
Uyanalı beş dakika olmuştu ve son beş dakikadır ağzımı bir an bile kapatmadan esniyordum. Tam da bu sebepten ötürü kelimeler ağzımdan tam olarak şu şekilde döküldü.
“BO SOOTTE INSON UYONDOROLOR MU YOOO!”
Esnemekten yaşarmış gözlerimle birlikte kendimi ön yolcu koltuğuna attım. Gözlerimi ovaladım. Her yanım yemyeşildi ama manzara izleyecek durumda değildim. Çünkü sabahın körüydü. Resmen körü ama. Horozlar bile horluyordu ya hu! Ama Tahir uyanmıştı. Hem de hiç uyumamış gibi hazır ve nazır bir şekilde uyanmıştı. Gece boyu askeri tatbikata katılmış da üstüne maraton koşmuş kadar hazırdı. Üniformasını giyinmiş, arabanın benzin deposunu tamir edip takfiye yapmış ve en son da beni uyandırmıştı ama uyanan sadece bedenimdi.
Zira ruhum hâlâ divanda, o yorganın arasındaydı. Vallahi, yorganımın, gitmen guzuuuum, diyen sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Şükürler olsun ki bugün pazardı da eve gidince uyuyabilecektim. Aksi halde bugün okula gitmek istemiyorum yia(! (diye ağlayabilirdim ve öğretmen olmam dışından bir sorun da olmazdı. Yani bugün okul olsaydı sınıfta ders anlatırken başım tahtaya düşüp düşüp dururdu. Çocuklarla aramdaki muhabbet şundan bir adım öteye gitmezdi.
“Çocuklar, bugün matematikte üç elma artı iki armut… eşittir… oh bir uyku eder.”
“Yazın evlatlarım! Ankara, Türkiye’nin baş… baş… yastığıdır.”
“Ödevinizi yapmazsanız… sizi sobanın çıtırtısıyla cezalandırırım… pardon, soba nerden çıktı?”
“Atatürk Samsun’a 19 Mayıs 1919’da çıkmış… Bakın ben de şimdi yatağa çıkmak istiyom.”
Sonra üçüncü Temel, “Öğretmenim, anlamadum,” derdi. Muhtemelen ben de, “Ben de anlamadım çitlenbiğim, neyi anlatıyorduk?” karşılığını verirdim. Tabii esneyerek.
Ordan ikinci Fadime çıkardı. “Hocam bu örneği çözemedim.” Cevabım hazırdı. “Ben de çözemedim ballı lokmam, bir uyuyup uyanalım, çözersek beraber çözeriz artık.”
Sonra ne olurdu? Koyardık başımızı sıralarımıza, bebekler gibi uyurduk. Ben mutlu, çocuklarım mutlu…
Ama tabii bütün bu hayallerim, direksiyonun başında beni izleyen o dev asker sayesinde fos oldu. “Kemerini bağla.”
Başımı yasladığım koltuktan ona çevirdim. “Hı? Ne kemeri?” Sonra üzerime baktım. Hâlâ Nurcan Ablanın şalvarı ve boğazlı kazağı vardı. “Ay Tahir sen de yani… Bu kombine kemer uyar mı allasen?”
Üzerime eğilirken dalga geçermiş gibi güldü. ÜZERİME EĞİLİRKEN Mİ?
Gözlerim ardına kadar açıldı. Uyku falan kalmadı. Tahir kolunu diğer tarafıma uzatıp emniyet kemerini aldığında boynu burnuma o kadar yakındı ki kahvaltı niyetine içime çektim o erkeksi, o baş döndürücü kokusunu. Kemeri yavaşça çekip belimden geçirdikten sonra yuvasına yerleştirdiğinde geri çekilmeden önce uykulu yüzüme baktı.
Valla kusura bakma ama öpeceksen şimdi olmaz Tahirciğim. O hakkını kaybettin. Daha dişlerimi bile fırçalamadım!
Keşke şu filmlerdeki kızlar gibi olsam. Tüm film boyunca çekmediğim cefa kalmasa ama makyajım her zaman yerinde, saçlarım dalga dalga fönlü, ağzım her daim çiçek bahçesi gibi koksa ama nerde? O değil de… Acaba gözlerimde çapak var mıydı? Ay… Gözleri uykulu yüzümde dolaşırken gülümsemek üzereymiş gibi görünüyordu. Kesin vardı kesin! Olmasa bile… Sabahları güzel görünmezdim ki ben. Gözlerim şişer, ölü balık gibi bakardım. Üf! Kara bahtım kör talihim!
Neyse ki kalbimdeki dinazorları coşturmayı bırakıp geri çekildi ve biz yola çıktı. Yayladan aşağı inerken arabanın camını sonuna kadar açmıştım, rüzgar saçlarımı dağıtıyor, yüzüme serin serin vuruyordu. Uykumu alamamıştım ama içimde bir huzur vardı. Hem yayladan dönüşün verdiği tatlı yorgunluk, hem de yanımdaki kamuflajlı bey yüzünden içim kıpır kıpırdı.
Dağın etrafında yeni bir manevra dönerken gözüm yol kenarında bir şeye takıldı. Küçücük, kıpır kıpır, pamuk gibi bir şey… Ne olduğunu anladığımda heyecanla Tahir’e döndüm. “Tahir! Durdur arabayı! DURDUR!”
Anlamayarak baksa da dediğimi yapmak üzere yavaşlamaya başladı. Ama ben o kadar heyecanlanmıştım ki arabanın tamamen durmasını beklemeden kemerimi çözüp kapıyı açmaya davranınca frene öyle bir bastı ki göğsüm neredeyse torpidoya yapışıyordu. Tahir son anda kolunu araya koymasaydı tabii… Çarpmaktan kurtuldum kurtulmasına ama benim sütyensiz cicikler zamk gibi koluna yapışınca adam bir kalakaldı. Bir yutkundu. Bir başını cama doğru çevirdi.
Ama umurumda mı? Değil tabii! Ben çoktan fırlamıştım bile. Yol kenarındaki minicik köpek yavrusunun yanına gittim koştur koştur. Tüyleri toz içinde, gözleri korkuyla parlıyordu. Rengi beyazdı ama tozlandığı için gri görünüyordu. Onu daha fazla ürkütmeden yanına çömeldim, kucağıma aldığımda içime aceleci bir sıcaklık yayıldı.
“Oy çen burda ne yapıyorsun böyle?” dedim dudaklarımı uzatarak. “Kim bıraktı seni bu dağ başına, tatlım benim?”
Kucağıma öyle sokuldu ki kalbim patlayacak sandım. Evrenin bugünlerde kalbimle bir zoru vardı, o anlaşılmıştı. Parmaklarımla yüzündeki tozu temizlerken Tahir yanımıza geldi. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, çattığı kaşlarının altından bana bakarken, “Gitmemiz gerekiyor,” dedi. “Tim bekliyor, seni bırakıp dönmem gerek.”
Haklıydı.Dün operasyonun ortasında çıkıp geldiğini söylemişti. Nedenini sorduğumda yanıtsız bırakmıştı ama gitmesi gerektiğini biliyordum.
“Tahir yaa! Ne kadar tatlı baksana, nasıl korkmuş… “ Başımı kaldırıp dudak büzdüm. “Böyle bırakılır mı hiç?”
Bana cevap vermeden önce dönüp bagajdan bir şişe su aldı. Yanımıza döndüğünde eğildi ve o koca avucunu kap gibi doldurduğunda yavru lıkır lıkır içmeye başladı.
“Oyy… Çuna bak çuna. Nasıl da susamış. Yiyim çeni ben…” diye sesim istemsizce incelirken yavruyu tutup burnuma kadar yaklaştırdım.
“Melek,” dedi uyaran sesiyle. Ayağa kalktı. “Fazla yaklaşma, hayvan toz içinde, hasta eder.”
“Bir şey olmaz. Bu küçücük şey hasta etmez ki beni.” Yavruyu kendime çevirip, “Değil mi bebeğim?” diye sordum. “Sen hasta etmezsin beni?”
Ben de ayağa kalkıp yavruyu Tahir’e yaklaştırdım. Tam o sırada yavru beklemediğim bir şey yaparak patisiyle Tahir’in burnuna şap(!) diye vurdu. Tahir gözlerini bir anlık kapatıp, “Ula…” tepkisi verirken ben kahkaha attım.
“Bak işte, seninle uğraşıyor, demek ki seni sevmiş. Hadi onu yanımıza alalım!”
Tahir memnuniyetsiz gözlerle baktı. Eh, ne de olsa Güldane Hanımın oğluydu bir yerde. “Saa zor yetişiyrum kizum. Şimdi bi de ha bu iti mi çıkaracasun başima?”
O şiveyi yaptı ya, şimdi bu yavru kadar tatlı gözümüzde, değil mi Meloş?
Yavruyla beraber ona iyice sokulduk. “Amaaa bak ne tatlı…Alalım, ne olur! Tek başına ne yapar ki buralarda? Tamam, ben çalışıyorum, Sıla da kırık ayağıyla kendine zor bakıyor ama onu zaten sen ve ben bulduk. Bizim bakmamız gerek.”
Kaşını kaldırıp, “Sen ve ben, deysun?” diye sordu. “Sen dümdüz yolda giderken arabadan atlamaya kalktın deyi durmaduk yani?”
İşime gelmeyen bir nokta olduğu için cevaplamayı es geçtim. “Haftanın bazı günleri sende, bazı günleri bende kalsın. Hem karakolun bahçesi geniş, rahatça bakarsın orda. Annesi ve babası olalım. Lütfeeeeeen. Ortak velayet yapalım!”
Şapşal şapşal baktı bu defa. “Anasi babasi deysun?”
“Aynen öyle deyrum!” İşimi garanti altına almak için anında cilveye bağladım. Dudaklarımı büzdüm, gözlerimi kocaman açıp en çocuksu sesimle, “Bak babişi,” dedim. Bir yandan da yavruyla birlikte tatlı tatlı sallanıyordum. “O da seni seçti ki burnuna pati attı. Hadi onu alalım, artık bizim köpüşümüz olsun? Olmaz mı? Hı?”
"Köpüş?"
"Hı hı köpüş..."
Tahir başını yana çevirdi, yüzünde belli belirsiz bir gülümseme. Sert bir bey olsa da o koca kalbinin teklifimi tarttığını biliyordum. “Tamam,” dedi ciddiyetle. “Sanki başka cevap verme şansım varmiş gibi…”
Sevinçle yavruyu öpücüklere boğdum. “Yaşasın! Bak! Resmen baba oldun, Tahir Bora Tunalı, tebrik ederim!”
Tahir homurdandı. “Bak onu baştan diyeyim. Karakola gelecekse en fazla komutan olurum o ite.”
Sabah güneşi Tahir’in sırtından vuruyordu. Yüzü gölgede kalmıştı ama geniş omuzları kenarları parlayan bir çerçeveyle belirginleşmişti. Sanki ışık onu kucaklamış gibiydi. Benimse yüzüm güneşin tam karşısındaydı, gözlerimi kısmak zorunda kalıyordum. Rahatsız oluyordum ama şikâyet etmedim çünkü kollarımda ufacık, yavru bir köpek vardı. Öyle tatlı, öyle huzurlu yerleşmişti ki kucağıma değil kımıldamak, nefesimi bile sessiz almaya çalışıyordum. Yavruya bakarken bir tutam saç yüzüme düştü. Omzumla itmek istediğimde Tahir daha önce davrandı. Yüzüme düşen tutama dokundu ve nazikçe kulağımın arkasına alırken, eğdiği bakışlarıyla bakışlarımı yakaladı.
“Çok fenasın!” dedim.
“Fena olan gözlerin,” dedi.
Ay… Böyle şeyler söylemeden önce bir haber versen be yüzbaşı. Bizdeki de kalp. Ama yok, o kalp sayende artık dinozorların.
“Vallahi dinazorların,” diye söylediğimde sorgulayarak baktı.
“Dinozorlar?”
Panikle duruşumu düzeltip, “Dinazor,” dedim, anlamsızca. Sonra aklıma jet hızıyla bir açıklama geldi ve beni tanıyanlar bilir ki aklıma bu hızla gelen açıklamalar… berbattır. “Köpüşün adı, diyorum, Dinazor mu olsa? Bence çok orjinal bir isim olur.”
“Köpeğe dinozor ismi koyacağız, öyle mi?” diye sordu, tane tane.
Sırıttım. “Evet, Dino deriz! Dinoş da olur. Nasıl ama?”
Gözlerini kısıp gülümsedi. “Pembe oje de edece musun patilerine?” Bakışlarıyla yavruyu tutan pembe ojeli uzun tırnaklarımı gösterdi. “Senunkilerden.”
Omuz silktim. “Kızsa ederim, niye etmemeyim canım?”
Onu arkamda bırakıp arabaya yürürken arkamdan sordu. “Canum mi?”
Kıkırdayıp arabadaki yerime bindim. Yolculuğun kalanında serinlemek istermiş gibi o da camını açtı. Arabanın içine doluşan dağ rüzgarı yüzümüze vururken başımı cama yaslamıştım. Tahir radyoya uzanıp rasgele bir kanalı açtığında Karadenizin keskin tulum ezgisi rüzgârın sesine eşlik etmeye başladı. Parmaklarım dizlerimde uyuyan yavrunun yumuşak tüylerini okşarken gözlerimi dışarıya dikmiştim. Yol kıvrıldıkça yanımdan geçen dağlar, yeşilin binbir tonuna bürünmüş halde akıp gidiyordu. Tepeler öyle yüksek, öyle gururluydu ki sanki gökyüzüyle gizliden gizli fısıldaşıyorlardı.
Aralarında saklı kalan küçük derecikler, bakır şerit gibi ışıldıyor; rüzgarın sürüklediği ince sis parçaları dallara bir tutunup bir kayboluyordu. İçime derin bir nefes çektiğimde çimenin, toprağın, ıslak taşın kokusu doldu ciğerlerime…Bir anlığına zaman dursa da bu manzarayı sonsuza kadar izlesem istedim. Ama biliyordum; şehre döndüğümde yerini beton, korna sesleri ve gürültü alacaktı. İşte o zaman bu dağların sessizliğini, bu yeşilin huzurunu, deli gibi özlerken bulacaktım kendimi…
Başımı camdan ayırıp usulca çevirdiğimde gözlerim onu buldu. Elleri direksiyona sıkıca kenetlenmişti. Yolu izleyen gözleri önemli bir görevin ortasındaymış gibi ciddiydi. Dağın kıvrımlarını dikkatle dönmesine rağmen bu köyün her köşesini ezbere bildiğini biliyordum. Öte yandan sabah güneşi yüzünün sol kısmından vuruyor, çenesinin sert çizgilerini daha da belirginleştiriyordu. Ben manzaraya hayranlıkla bakarken, aslında asıl manzara yanımdaydı.
Bir yanım dağları özleyeceğini biliyordu ama diğer yanım acı gerçeği fısıldıyordu.
Asıl özleyeceğimiz manzara bu be Meloş…
Arabanın içinde hâlâ rüzgar ve tulum sesi yankılanırken, bir sonraki manevrada rüzgarın gömleğini aralamasıyla zincir dövmesini gördüm. Ve zaman, beni o dövmeyi ilk gördüğüm yere götürdü.
Okulun son günleri… Bahçesinde, çardakta oturuyordum. Çantam yanımda durken, elimde defterimle oyalanıyordum. Sınav kötü geçmişti; artık son sınavlar, kağıdını teslim eden okuldan çıkıyor, okul giderek sessizleşiyordu. En sevmediğim zamanlar…
Sınav sonucunu babama nasıl söyleyeceğimi ve Mithat’ın iki gündür neden okula gelmediğini düşünüyordum. Hava serin esiyor, ağaçların yaprakları başımın üzerinde hışırdarken elimin tersiyle, fazla uzadığı için gözüme giren kahküllerimi geriye itip duruyordum. Bir ara gözüm okul duvarının ardından yürüyen Tahir’e takıldığında yaklaştıkça yanıma geldiğini anladım. Uzun boyuyla adımlarını hızlı atıyor, yüzündeki gülümsemeyi, heyecanını gözlüklerinin kalın camları bile gizleyemiyordu.
Yanıma oturup, “Merhaba Şehriye,” dedi.
Arkadaşlarımla garip selamlaşmalarımız olduğu için duraksadım ama çok geçmeden ben de, “Merhaba,” dedim.
“Nasılsın?” Her zamanki donuk halinin aksine canlı görünmesine şaşırmıştım.
“İyiyim, Tahir Abi, sen nasılsın?”
Biraz bozulsa da hemen toparladı. “Hep aynı işte… dersler nasıl gidiyor?”
“İdare ediyorum, çok da umursamıyorum açıkçası,” dedim gülümseyerek. Bir yandan banktan sarkan pembe Converse’li ayaklarımı sallayıp duruyordum. “Az önce kalbim kadar temiz bir sınav kağıdı verdim hocoya pöff…”
Gülümsedi. Birkaç dakika böyle havadan sudan konuştuk. Gözleri sürekli parlıyordu, sanki içinde sakladığı bir şey vardı. Ara ara sessizleşip gözlerimin içine bakıyordu ve ben… anlam veremiyordum.
“Bir sürprizim var,” dediğinde o her zamanki utancı geri dönmüştü. Ben meraklı gözlerle onu izlerken gömleğinin yakasını araladı yavaşça. Sol göğsünün üstünde, birbirine geçmiş iki halka göründü; hemen dibine ise minicik, zarif bir melek kanadı dövmesi yerleşmişti. Zincirin gölgesinde mutlu mesut yaşayan küçük bir meleğin kanadı gibi…
“Aaa ne güzel olmuş,” dedim kısa bir tebessümle. “Yaptırırken çok acıdı mı?”
Gözlerime baktı. Beklediği tepkinin bu olmadığını anladım ama üzerinde durmadım nedense. “E-evet. Biraz ama benim için anlamlı olduğu için dayandım.”
“Hımm…” dedim, öylesine. “Dövmeci buraya yakın heralde? Bu saatte burdan geçtiğine göre?” diye sordum ama cevabı beklemeden çantamı alıp ayaklandım. “Ayy! Az kalsın unutuyordum. Benim gitmem lazım, arkadaşlarım bekliyor. Partileyeceğiz!”
Ona sormadım bile. Gelirse sıkılacağını biliyordum. Ayağa kalkıp sırıtarak ona el salladım. Yüzündeki hayal kırıklığını da görmezden geldim. Kendimle alakalandıramadım. Aklım evde, bizimkilerdeydi. Geç kalırsam babamın kaç gün harçlık ve dışarı çıkma cezası vereceğini düşünüyordum. Sonra göze aldığımda hızlı adımlarla… hatta koşarak uzaklaştım.
Tahir ise o çardakta kaldı. En uzağa gittiğimde bile onun çardakta, hiç kıpırdamadan oturduğunu ve eğdiği başıyla göğsündeki dövmeyi izlediğini gözlerimin umursamaz bir köşesinden gördüm.
Onun içindeki büyük hevesi genç kalbimle anlayamamıştım.
Uzun zaman geçmişti. Üniversiteyi bitirdiğim o yaz, arkadaşlarımın ısrarı üzerine bir dövmeciye gitmiştik. Sonunda ben de bir şeyler yaptıramaya karar verdiğimde bu düşünceyi benimsemem uzun sürmemişti. İlk dövmemi yaptıracağım diye içim içime sığmıyordu. Gülüyor, konuşuyor, herkes hangi dövmeyi yaptıracağından bahsediyordu.
Dövme salonunun duvarları fotoğraflarla doluydu; birbirinden renkli, birbirinden farklı tasarımlar asılı duruyordu. Aralarından seçmeye çalıştık.
Sonra… gözüm bir köşede takılıp kaldı. O köşe dudaklarımdaki gülümsemeyi, kalbimdeki heyecanı söküp aldığında yavaşça yaklaştım. Duvarda o elli santimi bile kaplamayan fotoğrafa baktım, Tahir’in dövmesine… Parmaklarım, birbirine geçmiş iki halka ve melek kanadının üzerinde dolaştıkça içim burkuldu. An be an bütün hevesim uçup gitti. Evimizin bahçesinde gerçekşelen o partiden sonra ondan haber alamadığım için, bir özür bile dileyemediğim için içimde bir şeylerin parçalara ayrıldığını hissettim.
Gözümü fotoğraftan ayırmadan dövmeciye sordum. “Bu dövmeyi yaptıran kişiyi tanıyor musunuz? Nerede olduğunu biliyor musunuz?”
Dövmeci başını iki yana salladı. “Hayır, kızım… bilmiyorum.”
Arkadaşlarım neşeyle dövmelerini yaptırken ben kımıldayamadım. İçimde kocaman bir boşluk oluşmuştu. Bu yüzden sıra bana geldiğinde hayır, dedim. Yaptırmadım. Dövmeciye teşekkür edip kapıya yöneldiğimde dövmeci ardımdan seslendi.
“Şimdi aklıma geldi. O gencin elinde küçük bir kağıt vardı. İstediği dövmeyi çizerken bir şeyler de yazmıştı. Giderken o kadar heyecanlıydı ki unutmuş. Dövme yaptıracağı için o kadar heyecanlananı hiç görmemiştim doğrusu. Geri döner de alır, diye atmadım. Şurada bir yerde olacaktı. Hah, işte buradaymış. Al, sende kalsın. Görürsen verirsin.”
Avucuma bıraktığı buruşuk kağıdı açarken yutkundum. Titrek çizgilerle aynı dövme karalanmıştı; zincir ve kanat… Hemen yanında ise birkaç satırlık bir şiir vardı. Tanıdım, onun yazısıydı bu…
“Birbirine hapsolmuş zincirler gibiyiz;
Yalnızca birbirini çeken iki mıknatıs...
Zaman geçer, yollar ayrılır.
Ama ne kadar uzağa gidersen git,
Yine bulurum,
Yine çeker alırım seni…”
Dudaklarımı ısırdığımda gözlerim buğulandı. Zamanı geri alamayacağımı biliyordum, alabilmeyi istedim. Kağıdı özenle katladım, ona veremediğim kıymeti avucumdaki buruşmuş kağıda vererek çantamın en derin cebine koydum. Ve içimdeki kırgınlığı da alıp oradan ayrıldım.
Hatırladığım o anı dudaklarıma buruk bir tebessüm bırakmıştı. Bir de içimde durdurulamaz bir merak… O melek kanadı, hâlâ zincirin yamacında duruyor muydu?
“Tahir,” dedim, sesim rüzgâra karıştı.
Yoldan aldığı bakışlarını kısa bir an bana çevirdi. “Efendim."
Normalde hı, derdi. Ne var Melek, derdi. Söyle, derdi. Ama bu defa hiçbirini söylemedi. Efendim, dedi. Zamanında, adımı kalbinin üzerine kazıttığında umursamadığım adamın şimdi kuru bir efendim demesine kadar dikkat ediyordum. Bence hayatın bana yaptığı asıl şaka da buydu.
“Şey…” Elim, uyuyakalan yavruyu okşamayı bırakmıştı. Bence soracağım soru için parmaklarım da utanıp donmayı tercih etmişti. “Dövmelerin…” Gömleğinin aralanan yakasından, zincir dövmesinin küçük bir kısmı görünüyordu. Başımı hafifçe eğip işaret ettim. “Hâlâ duruyor… galiba.”
Frene bastığını hissettim, araba biraz yavaşladı. “Gördüğün halde soruyorsan, merak ettiğin diğeri olmalı.”
“Evet,” dedim açık yüreklilikle. “Merak ettiğim diğeri.”
Yol kıvrılırken ağaçlar sıklaştı, engebeler azaldı. Sanki önümüzdeki yola başka bir huzur uğradı. Tahir, kolunu hızla çevirip direksiyonu toparlarken bana baktı. Yine sadece tek bir an için. Ama o tek anda gözlerindeki derinliği gördüm; yalın savunmasız, derin... “Durmasını ister miydin?”
Mantığım geri durmam, kaçmam için binlerce seçenek sunabilirdi ama kaçmadım. Kaçamadım. Bu yüzden cevabım kalbimden kopup geldi. “İsterdim.”
Bir şey söylemedi. Sadece… gülümsedi. Dudağının kıyısında kıvrılan gülümsemesi, gözlerini de uğrayan, gerçek bir gülümsemeydi. Gözlerinin kısılmasından anlamıştım bunu. Ve tam da içinde bulunduğumuz anda radyodaki şarkının değişmesiyle Tahir uzanıp sesini açtı.
Sevdan içimi yakar her baktuğumda,
Gelir gözlerun aklima, her yattığumda,
Haykırıyorum dağlara, Allahum duy sesimi,
Ayırma sen yarim ile sesimi, nefesimi…
Şarkının ilk nakaratını duyduğumda çoktan ezberlemiş gibi oldum, dudaklarım hafif hafif eşlik etti. “Ne güzel şarkıymış bu ya…”
Parmakları ritimle direksiyona vurdu. “Yeminle güzel şarkiymiş.”
O sesteki keyif ne yüzbaşım?
Ve yolun geri kalanında yalnızca gülümsedik. Birbirimizin sesine, bakışına, yan yana duruyor oluşuna… Öyle tatlı, öyle sessiz ama öyle çok şey anlatan bir gülümseyişti ki bu, eminim etrafımızı sarıp sarmalayan dağlar bile şahit olmuştu.
Eve yaklaşırken Tahir’e telefon geldi. "Söyle Serhan," diye açtı. Bir süre dinledikten sonra, “Tamam,” dedi ciddiyetle. “Operasyon sona ermedi. Kordinatlarını bildireceğim bölgeye intikal edin. Ben de geliyorum.”
Arabayı evin önüne çekip durduğunda teşekkür edercesine başımı salladım. Eyvallah, dedi, başıyla. Sonra o güzel, düzgün elleriyle Dino’nun başını okşadı.
Keşke bizi de böyle bir okşasa, di mi Meloş?
İç sese cevap vermemek için dilimi ısırdım ve derhal arabadan indim. Eve girmeden önce son kez el sallarken dudaklarımda bastıramadığım küçük, aptal bir gülümseme vardı. Hatta, dün onlarca yumurta ve domates yememiş, bölük pörçük uyumamışım gibi enerjiktim.
Eve girer girmez şarkı açıp dans etmek istiyordum. Evet, evet! Yapacaktım bunu… İçim içime sığmıyordu çünkü! Direksiyonun başından bana bakan Tahir ise her zamanki gibi fazlasıyla ciddiydi. Sanki karşısında ben değil de iştima alması gereken bir düzine askeri vardı. Bu duruma biraz bozulmuştum tabii… Aramızda son yaşananlardan sonra benim gibi görünmesini beklemiştim sanırım.
Eve doğru yürürken arkamdan bakıyordu. “Eeee adam güvenliğimi önemsiyor, eve girmeden kesinlikle kapımdan ayrılmıyor,” diye mırıldanıyordum ki benim adi, şerefsiz, sapıklar sapığı iç sesim devreye girdi.
Kıçımıza de bakıyor olabilir, Meloş… Tahir de bir olsa erkek sonuçta.
Anında kendi kendime kızdım. "Sus be! İftira atma adama!”
Doğrudan odama geçtim. Tam üstümü çıkarıyordum ki bir şey fark ettim, telefonum yanımda değildi. Tamam, bozuk olabilirdi ama şu an sahip olduğum tek telefondu ve ona ihtiyacım vardı. Dino’yu yatağıma bıraktım. Telefonumun arabada kaldığını düşünerek geri döndüm. Kapıyı açtığımda neyse ki Tahir’in arabası hâlâ oradaydı ama… bir gariplik vardı. Arabası sallanıyordu. Evet, araba resmen olduğu yerde gark gurk(!) ederek sallanıyordu. Yaklaştıkça merakla gözlerimi kıstım. Yok, yanlış görmüyordum. Tahir bildiğim omuzlarını sallaya sallaya oynuyordu. Hem de radyodan gelen şarkının sözlerine eşlik ederek…
Deli oldum aşkuna, yavrum döndüm şaşkına,
Daha duramayirum, yeter Allah aşkına,
Tak tak tak tak kapini çalacağum,
Gitmiyceğum bi yere, ha burda duracağum…
Kendini o kadar kaptırmıştı ki gözünden toz tanesi kaçmayan adam geldiğimi fark etmemişti. Tak tak tak tak, diye söylerken o hey maşallah temalı omuzları da öyle sallıyordu ki gülsem mi yoksa ağzımın sularını mı akıtsam, bilemedim vallahi. Koca cüssesine karşı koyamayan arabası da tam da bu yüzden sallanıyordu!
Tak tak tak tak kapini çalacağum,
Gitmiyceğum bi yere, ha burda duracağum!
Parmakları direksiyonun üzerinde dans ederken arada dikiz aynasına bakıp kaş kaldırıyor, kendine karizmatik bakışlarını atıyordu. Hatta şekil vermesi imkansız olan o kısacık saçlarını bile düzeltmişti. Adam resmen şu an benden daha cilveliydi! Bu inanılmaz görüntü karşısında nefesimi tuttum ama dayanamadım. Dudaklarımın arasından bir kahkaha kaçtı.
Göz göze geldiğimizde kaskatı kesildi. Adamda resmen şarteller attı. Önce omuzlar düştü, surat gerildi, gözler ciddileşti. Boğazını temizleyip ağzının içinden sertçe söylendikten sonra, “Ben…” dedi yutkunup boğazını temizleyerek. “Direksiyonun ayarını kontrol ediyordum.”
Gülmemi bastırmaya çalıştım ama imkanı yoktu. Açık camdan içeri eğilip koltuktaki telefonumu aldım. “Hımm… ben de telefonumu unutmuşum,” dedim ama kıkırdamaktan kelimeler ağzımdan düzgün çıkmadı.
“Suya düşmemiş miydi o telefon? Çalışıyor mu?”
“Düşmüştü ama… çalışıyor sanırım.”
“Deneyelim.” Telefonunu çıkarıp rehberde adımı buldu.
Yani… Barbie.
Telefonum ondan gelen aramayla çaldığında önce biraz geri çekildim. Sonra açtım ve kulağıma götürdüm. “Geliyor mu sesim?” diye sordum yüzüne bakıp gülümseyerek.
Başını salladı. “Sorun yok.”
Telefonu kulağından ayırıp başını yola çevirdi. “Var mı başka bir şey, malum, yol uzun.”
Az önce tak tak deyip kapımızı çalan kendisi değilmiş gibi asayiş berkemal Meloş.
“Var aslında…” dediğimde göz ucuyla baktı bana. “Yaylada soyunurken kıyafetlerimi poşete koymuştum. Banyoda unuttum. Bir ara onları bana getirir misin?”
Beni daha iyi görmek için eğildiğinde gözlerinden gizli bir parıltı geçti. “Sevdin mi yayla evini?”
“Çok! Hele o divan… Serhan’ın dediği kadar rahatmış.”
“O zaman yine götüreyim seni,” dedi serseri bir gülümsemeyle. “Divanda uyur banyoda soyunursun.”
Bir durdu. Bir kalakaldı. Ben de sopa yutmuşum gibi kalakaldım tabii. Dilim tutuldu. Kalbim hızlandı. Yüzüm alev alev! Ne dedi o öyle ya…
Ancak başımı sallayabildim. Yanaklarım cayır cayır yanarken içimden deli gibi gülmek geliyordu ama Tahir’in bakışlarından anlamıştım ki bu defa yeri yarıp içine girmek isteyen tarafta yalnız değildim. Arkamı dönüp eve doğru yürümeye başladım. Aynı anda o da gaza basıp uzaklaştı ama… açık kalan telefondan bazı sesler geliyordu.
"Senin Allah belanı versun Tahir… Kuracağın cümleyi harf harf sikeyim oğlum. Divanda uyur banyoda soyunursun, ne demek it! Ula beton kafa, turşu bidonu beyinli, Karadeniz aygırı! Kıza bi gel seni yatağa atayım demediğin kaldi! Hayvan herif! Oldu olacak sabununi köpürtüp sırtını da kesele!”
Kahkaha attım. Abartısız beş dakika boyunca katıla katıla güldüm. Onu böyle göreceğim aklıma gelmezdi. Biri gördüm, dese; hadi ordan(!) derdim.
Eee Tahir Beyciğim, hep Meloş mu rezil olsun? Bence senin üzerinde de şahane durdu!
Eve girer girmez de kapıyı arkamdan öyle bir çarptım ki kapı yerinden sallandı sanki. Ama umurumda mı? Değil! İçimde bir coşku, sanki dünyaya yeniden gelmiştim.
Ayakkabılarımı ayağımdan fırlatıp salonun ortasına koştum. Sanki salon değil dans pistiydi minik evimizin salonu. Efendim bendeniz de baş dansçı Meloş Sancaktar!
“Ne Melek Sancaktar’ı ayol? Melek Sancaktar Tunalı!” diyeceksiniz!" deyip kötü kadın kahkahası attım. Bir de hayali kamerama mutluluk pozları verdim tabii.
Şehriye Melek Sancaktar Tunalı, desek. Hı Meloşum?
“Vallahi sevgili iç sescim, o kadar mesudum ki şu an sana bile kızamam.”
Başladım dönmeye. “Ay Meloş,” dedim. “Boş değil kıııııız. Unutmamış bizi! O da bize bayılıyooooooooor!”
Kendi kendime şarkı tutturdum. Bir yandan da açıp kolları oynamaya başladım. “Yaşamaak ne güzeeeel. Laaaa laaa la. Hayaaat ne güzelll. Annecim iyi ki doğurmuşsun beniiiiiii. Laaaa laaa la.”
Sesim kaydı, notayı kaçırdım falan ama hayalimde orkestranın başındaydım, Tahir smokin giymiş, gözleriyle beni süzüyordu. Hemen elimle şalvarımı savurdum, öbür elimle hayali Tahir’in elini tuttum.
Sonra birden düğün sahnesine geçtim. Ben beyaz gelinlik içinde sahneye çıkıyorum, Tahir askeri üniformasıyla yanımda. Nikah memur soruyor Meloş Hanım ile evlenir misin, diye. Tahir tam evet, diyecek, unutup emredersiniz(!) diye bağırıyor. Bütün salon kahkahaya boğuluyor, ben utançtan yere gömülüyorum. Ama o çam yarmasına rezil olmak bile yakışıyor.
Hayaliyle bile ayaklarımı yere vura vura kahkaha attım. “Ay ben bu adamla evlenirsem düğün salonunu karargâha çevirir vallahi!”
Sonra hayallerim bir miktar absürtleşti. Çocuklarımız oldu mesela… Biri bir metre boyunda doğmuş, beşiğe sığmıyor. Çocuk Tahir’e baba değil komutanım, diyor. Beşikten ağlıyor, “Komutanım, mama istiyorum!” diye.
Ben de bir yandan atlıyorum. “Ay komutanım vallahi ben de bir şeyler istiyorum.”
Öhm. Terbiyesizliğin lüzümu yok şimdi Meloşcum.
Baktım, evimizin yeni üyesi Dino pıpı pıtı gelip salonun kapısında durmuş, beni izliyordu. Hayvancağız da şaşırmıştı tabii.
“Ne gülüyorsun Dinoş Hanım? Gerçi henüz hanım mısın bey mi bilmiyorum ama öğrenene kadar seni hanım olarak kabul edeceğim. Ayrıca sen de şahit olacaksın düğünümüzde. Hem belki… Bizim evin en küçüğü sen olmazsın, Junior Tahir gelir. Hatta Tahirler, Tahircikler!”
Deli gibi kıkırdadım. Saçmalıklar saçması hayallerimle debelenirken az sonra kapı çaldı. “Kesin Sıla’dır.” İçimde heyecan kabardı. Ona artık her şeyi anlatmak istiyordum. Hem Tahir’i hem de bu pespembe hayallerimi! Koşa koşa kapıya gittim. Nefes nefese, suratıma en büyük gülümsememi yerleştirerek kapıyı açtım ki…
Karşımda Sıla değildi.
Karşımdaki Güldane Hanımdı!
Üstelik gözlerinden ateş fışkırıyordu. Dudakları kilitli, omuzları dikti. Elindeki siyah poşeti bir çırpıda ayaklarımın dibine attığında poşetin çıkardığı o sesle birlikte hayalimdeki düğün salonu, Tahir’in üniforması, çocukların nizamlı ağlamaları hepsi bir anda yok olup gitti. Poşetin içindeki kıyafetlerimi gördüğümde ise donup kaldım. Az önce göbek atan, nikah hayali kuran ben değilmişim gibi omuzlarımı düşürdüm ve içimden tek bir cümle geçti.
“Demek hayat… düğün salonundan cenazeye geçmek için sadece bir kapı açılışı kadar kısaymış.”
Güldane Hanım sorgusuz sualsiz içeri girerken omzu omzuma çarptı. Bakışlarını daha yakından gördüğümde anladım ki… Gülümsemelerim uzun bir süre beni terk edecekti.
“Gel bakalım, Melek Hanum” dedi zehir zemberek bir sesle. “Artık seninle ciddi ciddi konuşmanin vaktidur.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |