
5. BÖLÜM:
“Lanet Olsun İçimdeki Romantiğe!”
2/B Veli Whatsapp Grubu
Değerli velilerim selamlar 🌸
Genel durumu değerlendirmek amacıyla bugün bir sınav yaptım. Ama sonuç… nasıl desem… hayatımın en temel sınavını verdim. Çünkü sınıfta 1. Temel, 2. Temel, 3. Temel ve 4. Temel’in sınav kağıtları… birebir aynı! Cevaplar, cümleler hatta silgi izleri bile fotokopi gibi. Hatta 3. Temel’in kağıdındaki, "bak Temel ha burayı yazmayasun!" notu bile duruyor. Ben gerekli konuşmayı yaptım ama sizlerden ricam üzerlerine gitmeden kopya çekmenin yanlış bir şey olduğunu anlatmanız.
3.Temel’in Babası Yunus Bey: Merak etmeyin öğretmenum fazla üzerine gitmeyeceğum. Akşam eve gidince oni kulaklarından kümese astum mi bir daha kopya çekebilecek mi bakalum.
1.Temel’in Annesi Dursune Hanım: Öğretmenum benim uşağım yapmaz öyle şey. Sosyelleşmak istemiştur.
Yusuf’un Babası Ali Bey: Öğretmenum Yusuf’u yazmadınuz. Demek ki bu defa yakalanmamiş. İyi iyi. Ustalaşmiş kerata.
3.Temel’in Annesi Hoşbenk Hanım: Kopya demasak muallim hanum. Çocuklar toplu beyin transferi yapmak istemişler. Bilgiyi bölüşmek sünnettir sonuçta da.
2.Temel’in Halası Şaziye Hanım: Melek Öğretmenum, ha benum Temel dünden beri biz kolektif çalıştuk deyip duraydi. Meğer kolektif kopya imiş, oy gagasına yanduğum.
Bekir’in Annesi Nurcan Hanım: Benim uşak da çekecekti ama yakalanirsam öğretmenume karşi karizmam çizilir deyi vazgeçti.
4.Temel’in Babası Temel Bey: Benim uşam yapmaz öyle şeyler. Sen yanluş görmişsundur. Gözüne boyayi az sür oros-.”
4.Temel’in Babası Temel Bey: Öğretmenum afedersinuz! Kaynanam Nazife yazmiş. Ha Temel Tiktok’u öğrettiğinden beri telefon gördüğü gibi elimuzdan kapay da!
4. Temel’in Babası Temel Bey: Ayruca öğretmenum bak ben açık söyliyeyim… Bu çocuk dünkü akşam çamaşır suyunu yoğurda karıştırıp, kefir yaptum, dedi… O zekâyla kopya çekmesi bile mucizeydu zaten.”
4.Temel’in Babasu Temel Bey: Yine de gösterdiği cesaretten dolayı eve gelince kutlayacağum.
Tüm mesajları okuduktan sonra pencerenin yanında iki ayağımın üzerinde durduğum ve çeksin diye kolumu da anten gibi uzattığım sandalyeden inip divana uzandım. Sınav esnasında Temel’leri kopya çekerken yakalamamdan daha ilginç olan bir şey varsa o da velilerin verdiği tepkilerdi hiç şüphesiz! Alışmadığımı söyleyemezdim. Bugün itibariyle Çamlıyayla’ya geleli neredeyse iki hafta olacaktı. Geriye iki haftam kalmıştı yani… Başıma gelen onca şeyi düşünürsem… Çok iyi dayanmıştım. Geri döndüğümde şerefime bir tören düzenleyip onur madalyası verseler yeriydi. Tören konuşmamda da gurur gözyaşları eşliğinde, “Çok çileler çektim, feleğin çemberinden geçtim ama sonunda çıktım geldim!” diye duygulu bir konuşma yapıp hayatıma kaldığı yerden devam ederdim.
Yorucu bir günün ardından söylene söylene meydana su doldurmaya gitmiş, su taşımaktan kıpkırmızı olan parmaklarla geri dönmüş, yorgunluktan yaptığım banyodan zerre zevk almamıştım. Oysa kısa bir süre öncesine kadar kendi banyomda, kendi küvetimi sıcacık suyla doldurup köpürtürdüm. Sonra da kokulu mumlarımı yakar, beyaz şarabımı açar, klasik müzik eşliğinde parmaklarım buruşana kadar suyun içinde kalırdım.
Bir gün; kullanılmaktan rengi solmuş plastik oturağın üzerinde, tasla su dökünerek yıkanacağımı söyleseler onlara iki lobu olan bir organımla dakikalarca gülerdim. Hem de kendi taşıdığım suyla…
Kara bahtım kör talihim.
“Meloş yemek hazır! Tabakları alır mısın?”
Sıla’nın yemeği yapmasını beklerken ayıcıklı pijamalarımla yayıldığım divandan kalkıp, “Geliyorum,” dedim ve bu defa tek bir bardak bile kırmayacağım konusunda kendime söz vererek mutfağa gittim. Mutfak, koridorda bulunan iki odanın tam arasındaydı. Evin diğer yerleri gibi küçüktü ama Sıla sağ olsun burası da tertemiz ve düzenliydi. Tek ayağına ağırlığını vererek doldurduğu tabakları bana uzatırken bir parça mahcup oldum. O kadar da yüzsüz değiliz yani…
Kızcağızın bu halde her gün yemek yapması dokununca birkaç gün önce gaza gelip mutfağa girmiştim. Girmez olaydım. İlk gün peynirli makarna yapmıştım ama o kadar fazla haşlanıp birbirine yapışmıştı ki peynirler buharlaşıp kayıplara karışmıştı. Sonuç olarak yiyememiştik. İkinci gün kıymalı makarna yapmaya karar vermiştim. Bu defa fazla pişmemesi için azami çaba göstermiştim ama makarna sofraya geldiğinde kıyma o kadar çiğdi ki inek makarnadan el sallayıp,”heyo ben hala buradayım!” demek üzereydi. Sonuç olarak yine yiyememiştik. Üçüncü gün hiç macera aramadan direkt sade makarna yapmıştım ama… bu defa da makarnayı tabağa koyarken elimden kaymıştı. Tüm makarna yere dökülmüştü ama bence uhrevi bir güç yiyip de zehirlenmememiz için bilerek o tencereyi itmiş olabilirdi. Allah affetsin… Görüşünüşünde bile hayır yoktu zaten.
Sıla en son dayanamayıp, “Senin savaş çıkardığın mutfağı toplamak yemek yapmaktan çok daha yorucu Melek’ciğim. Sen iyisi mi tabakları kırmadan nasıl taşırsın, o konuda geliştir kendini, kâfi…” diyerekten beni mutfaktan süresiz uzaklaştırmıştı.
Salondaki küçük masamızın üzerinde sulu köftelerimizi yerken Sıla’nın en azından bir konuda şanslı olduğunu düşündüm. Sıla ile çok iyi anlaşıyorduk. Evet, karakter olarak birbirimizden çok farklıydık ama birbirimize iyi geliyorduk.
Bir kere o yemekleri yapıyordu. Ben onu güldürüyordum.
O bulaşıkları yıkıyordu. Ben onu güldürüyordum.
O sobayı yakarken bile onu güldürmeye devam ediyordum.
Bence her eve lazımdım.
“Eline sağlık Sıloşum,” dedim büyük bir kaşık yemeğin üstüne ekmeği ağzıma tıkarken. Köyün temiz havasından, suyundan mıdır bilmem iyice iştahım açılmıştı. Neyse ki tüm gün çocuklarla koşuşturmaktan, teneffüslerde oyun oynamaktan kilo almıyordum. “Vallahi seninle evlenecek adam çok şanslı. Bir insan her yemeği mi güzel yapar?”
“Yaa…” dedi yandan yandan gülümseyerek. “Teşekkür ederim. Sen de-” Durdu. Aynısını söyleyemedi tabii garibim, çarpılmaktan korktu. “Sen de çok güzel makyaj yapıyorsun!” dedi en sonunda. “Bence her erkek güzel makyaj yapan bir kadın ister.” Gülümsemesini bastırmaya çalıştığında bir bomba patlatacağını anladım. “Özellikle de bizim Memiş,” demesiyle kahkahayı basması bir oldu.
“E aşk olsun Sıla ciciş!” dedim alınmışlıkla. “Sana da bir şey anlatmaya gelmiyor. Hemen dalganı geç…”
“Ama çok komik. Yani… Memişi uzun zamandır tanırım. Kendi halinde bir garibandır.”
“Gariban mı?” Şaşkınlıkla baktım. “Beni kovalarken görseydin keşke, oradan tek gariban bendim.”
“Aslına bakarsan ilk kez birini kovaladığını gördüm.”
“Ya… Ne güzel değil mi? Köyde ilk eşyası çalınan da ilk kovalanan da benim. Aman ne hoş…”
Son kaşık yemeği aldıktan sonra ekmekten bir parça böldüm ve tabağımı sıyırmaya başladım. “O değil de verilmiş sadakam varmış. O yokuştan uçarken dedim ki; kızım Meloş, amel defterin bu defa dürüldü. Kaçışın yok…”
“Ama…” Gülümsemesini azaltıp imayla baktı. “Neyse ki yüzbaşı oradaymış da tutmuş seni. Yoksa halin nice olurdu?”
O an aklıma gelince kaşlarımı çattım. “Tuttu tutmasına ama sonra burnumdan da getirdi. Sen de gördün! Mizgali deyince resmen adamın içinden kızgın boğa çıktı.”
“Ama Melek, hak vermelisin. Bu köyün ve burada yaşayan herkesin güvenliği yüzbaşının omuzlarında. Bizzat albaya gözlerimizin önünde söz verdi, biliyorsun. O hainler dağlarımızda dolaşırken askerlerimizin dediklerini yapmalıyız. Ayrıca konunun yalnızca Mizgali olmadığını sen de biliyorsun. Öyle olsa bile… Nasıl olur da tek başına onca yolu yürümeyi göze alırsın. Bana haber vermeden gidebileceğini düşünsem sana tehlikelerden bahsederdim. Korkma, diye bahsetmedim. Kendime de kızıyorum o günden beri…” Artık ciddiydi. Üstelik bu konuyu ilk kez konuşmuyorduk. O günden sonra sık sık konuyu açmış, bir daha yapmamam için tembihleyip durmuştu.
“Tamam Sıloş, lütfen yine başlama. Bir daha oraya yalnız ve yaya olarak gitmeyeceğim, dedim ya… Yüzbaşının emrivaki konuşmasına sinir oldum sadece, o yüzden kafa tuttum.”
Bir şey söylemeden önce düşündü. Kafasını karıştıranın ne olduğunu az çok tahmin edebiliyordum. Bu konuyu konuşurken daha önce de söylemeye kalkmış ama vazgeçmişti. Tekrar vazgeçmeyecekti çünkü gözlerindeki merak gözardı edemeyeceğim kadar büyüktü. “Sadece bu mu? Tartışırken Yüzbaşıyla birbirinize öyle bir bakıyordunuz ki… Sanki çok daha fazlası olmuş gibi…”
Bir an söylemeyi düşündüm. Geçmişi; o geçmişte yaşadıklarımızı ve… yaptıklarımı. Ama hemen bu düşünceden vazgeçtim. Çünkü utanıyordum. Bugün hâlâ delidolu bir kadın olsam da asla o ergen Şehriye gibi konuşmazdım. Bu yüzden yüzden kimsenin bilmesine gerek yoktu.
“Başka ne olacak ki?” Omuz silktim. “Yıldızımız uyuşmadı sanırım.” Şimdi keskin bir manevrayla konuyu değiştirme zamanı… “Ayrıca şu diğer konu; hâlâ öğrenemedin mi? Tahir neden Poyraz Alacahan’ın adını duyduğunda gözlerinden ateş çıktı. O adamla derdi ne?”
“Ah bir bilsem… İkisinin düşmanlığını köyde bilmeyen yok. Dün Güldane Tayzenin ağzını yokladım ama yok, söylemiyor. Ya bilmiyor ya da söylemek istemiyor. Israr da edemedim.”
“İyi ki etmemişsin bebişim. Yoksa bu mukaddes sırrı sana vermesi karşılığında seni oğluşuyla nikahlayıp beni de halay başı yapabilirdi!”
Ben güldüm ama o, koca kahverengi gözlerini daha da büyüttü. “Melek! Yapma böyle ya… Kalbim sıkışıyor, hiç hoşlanmıyorum.”
“Tabii hoşlanmazsın. Aklın başka yerlerde,” dediğimde kimi kastettiğimi hemen anladı. Ne zaman teğmenden bahsetsek yüzünde utangaç bir gülümseme beliriyor, yanaklarına pembe bir allık gibi yayılıyordu. Ve olduğundan daha güzel görünüyordu. O ahmak Serhan nasıl olur da fark edemezdi? “Anlatsana bir daha, o gün seni arayıp ne dedi?”
Güldane Teyzenin evinde yemek yediğimiz günün ertesi Serhan, Sıla’yı aramıştı. Tabii ben yusuf yusuf… Foyam ortaya çıkacak diye ödüm patlamıştı ama neyse ki ikisi de hiçbir şey anlamamıştı.
“Saati sordu,” deyince patlattık kahkahayı. Gerçekten tam olarak böyle olmuştu. O gün Serhan aradığında Sıla’nın heyecandan eli ayağına dolanmıştı. Açtığında ise Serhan önce bir süre konuşmamış, sonra da ne alakaysa saati sormuştu. “Ya hâlâ inanamıyorum! Onca zaman beni bir kez bile aramayıp o gün araması ve saati sorması…”
Sıla konuşabildiği ilk an, “Nasıl yani?” diye sormuştu tabii. Karşılığında Serhan’ın verdiği cevap; “Şey… saate bakacaktım ama telefon dondu. Sonra bir şey oldu, kendiliğinden seni aradı. Ben de dedim ki, bari sorayım… saat kaç?”
Sıla saflıkta Nobel adayı olduğundan inanmıştı. Ama ben? Benim kafamda bin tane tilki dolanıyordu ama hiçbirinin kuyruğu birbirine değmiyordu. İnanır mıydım hiç? Sıla’nın telefonundan gizlice Serhan’a mesaj attığım günün ertesi Sıla’yı aramasının tesadüf olmadığını elbette biliyordum. Ne yazık ki Sıloşuma söyleyemiyordum. Ama bu da bir adımdı; sonuçta artık Serhan’ın da Sıla’ya karşı o kadar da kayıtsız olmadığını biliyordum. Şimdilik her ne kadar Sıla’ya karşı limon ayağına yatsa da, gönlü yavaş yavaş limonata kıvamına gelecekti.
Çünkü Meloş bu işe bizzat el koymuştu.
Kapının çalmasıyla birlikte ayaklandık. Sıla değneğini alırken ben önden gidip demir kapıdaki küçük delikten gelene baktım. “İyi insan lafının üzerine mi desem yoksa iti an çomağı hazırla mı?”
“Nasıl yani?” diye sordu Sıla yavaşça yaklaşırken.
Bir şey söylemedim. Gülümsedim, geri çekildim, kapıyı açtım ve Sıla ile Serhan’ı karşı karşıya bıraktım. Şu an arka planda kemanlar çalmalıydı. Yavaş yavaş yaklaşmalıydı fon müziği, göz göze geldiklerinde tavan yapmalıydı. Ama hayat ancak horozla keçinin akşamüstü düetini layık görmüştü.
“Serhan…” Kirpiklerini kırpıştırdı böceğim, göğüs kafesi daha sık inip kalkmaya başladı. Yanaklar da anında kızardı tabii… Şıp diye pancar salatası rengine dönüştü. Ah! Bu kıza acilen flört etmeden flört etme dersleri vermeliyim.
Duygularını belli etmeyen erkeğe duygular belli edilir mi hiç? Biz asla yapmayız, değil mi Meloş?
“Merhaba Sıla.” Üniformasıyla, omzunda tüfeğiyle kapımızda dağ gibi dikilen teğmen olanca ciddiyetindeydi. “Tahir Komutanımın emriyle buradayım. Bir sıkıntınızın olup olmadığını öğrenmek istiyor.”
Sıla başını bana çevirdi. Sonra yine Serhan’a baktı. “İyiyiz. Zaten ben tüm gün evdeyim. Melek de okulda bir sıkıntıdan bahsetmedi. Değil mi Melek?”
Yanımdaki duvara yaslayıp Serhan’a gülümsedim. “Okul saatlerinde asker zaten devriyede. Komutanınız bir sıkıntımızın olup olmadığını biliyor olmalı.”
Sıla boğazını temizledi. Bana son konuşmamızı hatırlatmaya çalışıyordu. Aslında haklıydı da… Tahir’e adımı tüm askerlere ilan ettiği için kızgındım ama o konunun bizi korumaya çalışmasıyla bir alakası yoktu. Şu an Çamlıyayla’da nefes alan bir kuşun bile canı ona emanetti.
Belki de görev yaptığı her yerde böyle büyük sorumluluklar ala ala kırmızı görünce boynuzlarını bileyen bir boğaya dönüşmüştü.
“Yani… Bir sıkıntı yok, komutanınızın içi rahat olsun demek istedim,” diye düzelttim. “Her şey yolunda.”
Teğmen Serhan başını bir kez indirip kaldırdı. Adımı geriye dönmek üzereyken… Bunu yapmadı. Koyu kahve gözlerini Sıla’nın alçılı bacağına götürüp, “Bacağın ne durumda?” diye sordu.
Sıla’nın dudakları aralandı. Yemin ederim ki kalp atışlarının sesini buradan duyuyordum. “Şey… İyi… İyileşiyor.”
Serhan’ın gözleri Sıla’nın yüzünü bulduğunda, başka türlü baktı. “Anlaşılan bazı ziyaretler gerçekleşmiş. Hani şu kırıklara iyi gelenden…”
Bu ne demek?
UNUTMAMIŞ! İŞTE BU!
Gol, asist, kupa, şampiyonluk!
Yes beybi yes!
Sıla, “Anlayamadım,” dedi. Anlayamazdı. Haklıydı.
“Şu geçenki yanlış mesajdan bahsediyorum.” Serhan elini cebindeki telefonuna attı. “Neydi adı… Buğra.”
Hiii!
Foyamız ortaya çıkacak bir şey yap Meloş!
Can havliyle bir adım öne çıkıp, “Biliyor musunuz!” diye araya girdim. Ama neyi bilip bilmediklerini ben de daha bilmiyordum.
İkisinin gözleri de üzerime döndüğünde en az Sıloş kadar kızardığımı biliyordum. “Şeyi işte…” Salak salak sırıttım. “Ben nefesimi tam dört dakika tutabiliyorum! İsterseniz yarış yapabiliriz?”
İkisi de Ne’alaka kanka, der gibi bakınca hedef şaşırtmak için çenemin turbo modunu açtım. Başka çarem de yoktu.
“Ay bu arada ben size telefon sapığımı anlattım mı? Benim bir telefon sapığım vardı, Allah sizi inandırsın bir alo dememle bana körkütük aşık olmuştu. Ay tutmayın beni, anlatacağım!” Kimsenin tuttuğu yoktu ama neyse... “Bir gün yabancı bir numara aradı. Alo, diye açtım normal olarak. Karşıdaki adam dedi ki; Huriye ile görüşebilir miyim? Öyle biri yok, deyip kapattım. Kapattım kapatmasına ama ne yazık ki konu orada kapanmadı. Tutturdu sana aşık oldum, diye! Öyle böyle değil hem de… Başladı gece gündüz bana yazmaya… Alo’mu duymuş da içindeki fırtınalar dinmiş. Bak bak… Sonra şiirler yazmaya başladı. Alo, dediğim ses tonumdan burcumun başak olduğunu anlamış, saç rengimi fal bakarak çözmüş falan… Hatta bir şiirinde, şöyle yazıyordu; Sürekli bana Alo, deyişini düşünüyorum. A ile kahvaltımı ediyor, lo ile gün batımını izliyorum… Romantikliğe bak ya!”
Sıla, “Lütfen…” der gibi bir bakış attı ama ben çoktan coşmuştum.
“Bir keresinde seni rüyamda gördüm, dedi. Aynen anlatıyorum.” Derin bir nefes alıp, beynimin filtresinden geçmeden, dilime ulaşan saçmalıkları dökmeye başladım. “Rüyamda seni gördüm! Dev, pembe bir telefon kulübesinin içinde oturuyordun, KULAKLARINDAN KALPLİ BALONCUKLAR ÇIKIYORDU. Sonra sen ankesörlü telefonla dans etmeye başladın. Ben de balonlarla çevrilmiş bir yastıkta oturuyordum, seni izliyordum. Sonra telefonu kulağına götürdün ve bana romantik bir şekilde alo, dedin. O alo’yu duydum ya…Yastığım çiçeklere dönüştü, balonlar da gökyüzüne uçtu. Ahahhahah,” diye saçma sapan güldükten sonra Serhan’ın dinlerken dudaklarını araladığını ve kaşlarını çattığını gördüm. Ne anlama geliyordu acaba?
Neyse ufaktan hikâyeyi bitireyim en iyisi, diye düşündüm. Herhalde olmayan Buğra meselesini unutmuşlardır. “Sonra ben adamdan kurtulmak için aradım bunu. Dedim ki sen bana yazıyor ama ben anlamıyor. Benim Türkçe zayıf, ben var Moldov olmak… No Türkiş no! Adam ne dese beğenirsiniz? Olsun gülüm, senin için Moldovaca’da öğrenirim, dedi. Vallahi numaramı değiştirdim de öyle kurtudum!”
Teğmen Serhan baktı… baktı… Allah şifa versin, der gibi baktı. Sonra da, “Anlıyorum Melek Öğretmen,” dedi. “Arada olur öyle. Siz yine de çok düşünmeyin.”
“Yaa değil mi?” diye onayladı Sıla. Şu an teğmen ben gerizekalıyım, dese onaylayacaktı çünkü tüm hikâye boyunca Serhan’ı sözde çaktırmadan gözleriyle yiyip bitirmişti. “Oluyor arada öyle.”
Serhan gövdesini çevirdiğinde gideceğini anlayarak rahat bir nefes verdim. Şükürler olsun, Rabbim yine beni ateşlerden almıştı.
“Karakol tam anlamıyla kuruldu. Tim görevde olduğundan her zaman orada olmuyor ama bölük orada. Bir sıkıntınız olduğunda aramaktan çekinmeyin.”
“Tahir de orada mı?” diye sormayı planlamıyordum ama sormuştum bir kere. “Yüzbaşı Tahir yani…”
“Bu bilgiyi kendinize saklayın.” Gözlerini kısıp etrafa baktıktan sonra, “Komutanım sık sık dağlarda keşfe çıkıyor. Sabaha kadar kendisine ulaşamazsınız. Söylemek istediğiniz bir şey varsa sizin için iletirim.”
Söyleyeceğim bir şey… Aslında vardı ama bir aracıyla iletebileceğim kadar basit değildi. Her şeyden önce bizi kurtardığı, beni taşıyıp pansuman yaptığı için ona özel bir teşekkür borçluydum. Ve bir de… Geçmiş için samimi bir özür. Aslında bu kadar öküz olmasaydı o özrü çoktan dilemiştim ama kasıntılık konusunda kaf dağlarıyla yarıştığı için yeltenememiştim.
“Kendim hallederim. Sağ olun teğmen.” Bakışlarımı Sıla ile arasında götürüp getirdim. “Siz yine de arada bir uğrayın böyle. Güvenliğimiz için yani… Güvenlik önemli.”
“Tabii tabii, güvenlik çok önemli.” Sıla, kurban olayım sus. “Hatta gelmeden ara ben çay koyarım.”
Sıla’yı bakışlarımla uyardım. “Dışarıda olmazsan koyarsın tabii Sıloşum.”
“Bu bacakla neden dışarıda olayım ki? Ben hep evdeyim.”
Yok, bu kız beni öldürecek! İnsan birazcık bile mi taktik bilmez ya hu! Oldu olacak, Serhan’cığım ben hep cebindeyim aşko, yazılı bir pankart aç!
İşaretparmağımı sallayıp, “Seni seni…” dedim. “Çok da sır küpüdür. Asla söylemez bir çıkıp beş saat gelmediğini…” Sıla’nın inkâr etmesine fırsat vermeyip teğmene döndüm. “Kolay gelsin teğmen, askerlere selamımızı iletin lütfen.”
Kapıyı kapatır kapatmaz Sıla dehşet içinde, “Ya Melek!” diye başladı. “Neden öyle dedin! Kimbilir neler düşünecek…”
Salona yürürken koluna girdim. “Kız amaç o ya zaten…”
“Hı?”
“Diyorum ki böceğim, bırak düşünsün. İhtimaller kursun kafasında, delirsin. Erkek milletine cepte olduğunu düşündürmeyeceksin. Aksine, her an biri tarafından kapılabileceğin izlenmini vereceksin ki seni düşünecek, merak edecek, kıskanacak ve en sonunda da başkasına bırakmamak için saksısını çalıştıracak.”
Bakışları kafa karışıklığını yansıtıyordu. “Emin misin?”
“Tabii ki. Sen böyle yaparsan Serhan’ı ancak rüyanda görürsün. Bak, ben şimdi iki kahve yapayım. Sana bu işleri uzun uzun anlatayım,” diyerek mutfağa yöneldim.
Sıla arkamdan geldi. “Ama Melek, ya yanlış anladıysa? Ya gerçekten biri var sanırsa?”
“İşte o zaman ne yapacağız biliyor musun?” diye sordum, kaşımı kaldırıp dramatik bir efektle. “Hiçbir şey! Çünkü aşk bir strateji oyunudur canımın içi. Bazen kaleyi almak için birkaç piyon feda edilir.”
Sıla mutfak kapısının önünde duran sandalyeye çöküp başını ellerinin arasına aldı. “Ben piyon muyum şimdi?” dedi ağlamakla gülmek arasında bir tonda.
Bakır cezveyi çıkarıp bangoya koydum.. “Hayır aşkım, sen şahsın ama biraz paslanmışsın. Merak etme, ben gerekirse seni Cifle parlatacağım!”
Alt raftan kahveyi aldım, bir de kaşık. Ih… Ölçüsü neydi bunun ya? “Bak şimdi iyi dinle. A planımız Serhan’ın aklını karıştırmak. B planımız? Serhan’ın aklını iyice karıştırmak. C planı…”
“Yoksa yine Serhan’ın aklını karıştırmak mı?”
“Yok canım, C planı benim,” dedim, elimde tuttuğum kaşıkla kendimi göstererek. “Gidip o adamı mantıklı düşünemeyecek hâle getireceğiz. Hazır mısın?”
Sıla dudak bükerek baktı. Ah aşkılatellam, daha kıyamıyordu bile adam. “Ben hazırım da kalbim hazır mı bilmiyorum.”
“Yani,” dedim cezveye göz kararı bir miktar kahve koyarken… İki kişi için sekiz yemek kaşığı yeterdi herhalde? “Benim bu konularda bir kitabım var. Gerçi yazmadım ama… içimden geleni yazsam direkt best-seller olur ayol!”
Sıla gözlerini devirdi. “İçimden bir ses senin aşk hayatının da pek yolunda olmadığını söylüyor ama…”
Omzumu silktim. “Benim aşk hayatım minimalist aşkom… Az ama öz. Genelde az. Bazen hiç. Ama o da bir tercih sonuçta!”
“Peki madem, bunca zaman kendi bildiğim gibi yaptım ama olmadı.” Başını kaldırıp, diyetinin üçüncü günü Nutella kavanozunu kaşıklarken yakalanmış gibi teslim oldu cicişim. “Doğru mu yapıyorum bilmiyorum ama… Kendimi senin ellerine bırakıyorum, Meloş!”
“Bana Meloş diyerek, Meloş Aşk Akademisine giriş belgeni onaylattın az önce! ” Boş fincanların birini alıp diğerine kadeh gibi tokuşturdum. “O zaman sevgili kalbini şimdiden uyar, çünkü aşk denen şey… bol bol aksiyon, biraz delilik ve çokça heyecan ister!”
Bir bidon suyu cezveye dökmek için kaldırmıştım ki Sıla heyecanla yerinden kalkıp koluma yapıştı. “Tamam ama …” Bana yalvaran gözlerle baktı. “Bırak da kahveleri ben yapayım.”
*
Açık pembe, ön kısmında inci işlemeleri olan kalem eteğimin üzerine beyaz, güpürlü gömleğimi giydim ve düğmelerini iliklerken tam iki saat erken uyanıp fönlediğim saçlarıma hayran hayran baktım. Vallahi yine Jennifer Lopez’in Türkiye distribütörü gibi olmuştum. Saçlarım başımın üstünde havalı havalı salınırken, kıvrımlı hatlarımla kombinimi kusursuz bir şekilde taşıyordum. Taşırmadan çektiğim eyelinerim ve koyu pembe rujumdan bahsetmiyordum bile… Babamın verdiği üç kuruş paradan iki kuruşunu çatır çatır harcayararak bir sürü şey almıştım Mizgali’den… Şaşırtacak şekilde birçoğu da bugüne kadar aldığım pahalı markaları aratmıyordu. Yine de Dyson’ım olsaydı fön işini on beş dakikada çözerdim ama buna da şükürdü.
Bir kere bendeki de saç değildi anacağım! Yumak yumak koyun postuydu. Hayır, ailede kıvırcık saçlı kimse de yoktu. Ama bir sürü kız vardı.
Demem o ki; genetiğimi şoka sokarak kıvırcık saçlı ilk aile ferdi olmakla kalmamıştım, onca kız varken cağnım babaannemin adını taşıma şerefine nail olan ilk kız da ben olmuştum. Neyse… Hastanede tam adımın anons edildiği o kara günün üzerinden günler geçmişti. Üstelik tek duyan da Yıkım Timi olmuştu. Eh… Onlar da her ne sebeptense Güldane Teyzenin evinde konuyla ilgili tek kelime etmemişti. Demek ki unutulmuştu. Demek ki korktuğum gibi kulaktan kulağa yayılmamıştı. O hâlde ben de artık belleğimden silmeliydim.
Silmeliyim ki Tahir’in ayağına beton bağlayarak suya atma isteğimi bastırabilmeliyim.
Tahir, demişken…
Özrün yanısıra ona bir teşekkür borcum olduğunu hatırladım. Gerçi özür kısmı biraz zor çıkardı ağzımdan ama borç da borçtu neticede. Daha fazlası birikmeden elimi çabuk tutmalıydım. Çünkü borç yiğidin kamçısıysa, popişimde kırbaç izi olmayan yer kalmamıştı. İyisi mi, okul çıkışı karakola uğrayıp hem özür dilemeli hem de teşekkür ederek toplu bir borç kapamalıydım
Tabii… O Allah’ın öküzü beş dakika beni sinir etmeden durabilirse!
Hazırlığı bitirip son hâlimle boy aynasına bir adım yaklaştım. Gözlerime baktığımda bu özür için kısa bir prova yapmamın fena olmayacağını düşündüm. Evet, iyi bir fikirdi.
Başlayalım.
Şimdi… Boy aynası Tahir olsun -gerçi onun kadar camış değildi ama- ben de ben olayım.
E zaten Meloş?
Gülümsedim. Şirin şirin ama… Affedilmeyi bekleyen yavru bir kedi gibi…
Bir yutkunma…Bir baş eğme…Bir hafif göz devirme…
Bunu Arslan Ağabeyime çok yapardım. O da beni kırmaz, ne istersem anında yapardı. Of… Onu çok özlüyordum.
“Tahir ben şey, diyecektim.” Miyavlamama bir tık kalmıştı.“Geçmişte bazı şeyler yaşadık. Uzun uzun anlatıp vaktini almayacağım. Özetle; hoşlandığım çocuğu kıskandırmak niyetiyle seni birazcık, ama azıcık ucundan kullandığım için, hislerini gözmezden geldiğim için, zorda kaldığım her an yanımda olmanı isteyip sonra yüzüne bakmadığım için…”
Oha len bitmiyor liste, yemediğim halt kalmamış resmen… Zorlasam burdan altı sezonluk Netfilix dizisi çıkar. Allah kahretmesin…
Neyse, konsantrasyonu bozmuyorduz. Aynen devam…
“Hislerini itiraf ettiğinde rencide edici sözler söylediğim için…” Tam burada elimi kalbime götürdüm. Role girmiştim çoktan. “... ve bunu istemeden herkesin duymasına sebep olduğum için, benim yüzümden yaşadığın şehri bile terk etmek zorunda kaldığın için, kısacası seni üzdüğüm tüm anlar senden özür dilerim.” Başımı omzuma yatırıp kirpiklerimi kırpıştırdım. “Beni affeder misin? Hı?”
Vallahi harikayız Meloş. Yani Hande Ataizi olsak Sevda Demirel bile bizi affederdi. O nasıl göz süzüş, o nasıl dudak büzüş… Bizden iyi özür dileyen varsa ancak bizim klonumuzdur!
Onu geçtim, Altın Kelebek Jüri Özel Tövbe Ödülü verilse, o da doğrudan bana verilir.
Geri çekilip el çantamı aldım ve şöyle bir etrafımda döndüm. Rüzgâr yoktu ama saçlarım klip çekiyordu vallahi. “Her şey bir yana… Şu güzelliği affetmeyecek bir Allahın kulu varsa net gözlük numarasını yeniletmesi gerekiyordur! Hah hayt…”
Başımı çevirdim, omzuma şık bir ödül öpücüğü bıraktım. Çünkü kız neşeşi bunu gerektirirdi!
Dizlerime uzanan beyaz, kaşe kabanımı omuzlarım atıp evden çıktım. Hava soğuktu ama havam sıcacıktı, maşallah! Köyün en büyük lütfu okulun dibimizde olmasıydı. Zira köyün çamurlu yollarından topuklu ayakkabıyla yürümem hayli zordu, bunu Memiş'ten kaçarken tecrübe etmiştim. Bir Melek Sancaktar ise stilettoları olmadan zinhar düşünülemezdi. Topuklu ayakkabı bir duruştu; bir yaşam tecrübesiydi. Giyinme odamda renk renk, desen desen, yüzlercesinin dizili olduğu; buraya ne yazık ki ancak yirmi taneciğini getirebildiğim stilettolarım benim evlatlarımdı, dostlarımdı. Onlar olmadan ben bir hiçtim!
Bahçeyi geçip okula girdim. Etrafta kimsecikler görünmüyordu. Neredeydi ayol bu pıtırcıklar?
Kabanımı karidordaki askılığa astıktan sonra sınıfa girdim. Hepsi yerlerindeydi. Oh… Beni görünce ayağa kalktılar ama… bir tuhaflık vardı. Gözler hafif kaçamak… Dudaklar ise gülmemek için titrek…
“Günaydın bal böceklerim!” dedim neşeyle.
Yerlerine oturdular ama yüzlerinde hâlâ aynı muzur ifade... Tüm havamla pencere dibindeki masama geçerken gözüm tahtaya takıldı. Ve aynı anda başımdan aşağı kova kova kaynar sular dökülmeye başladı.
Çok seveydik ama veda ettuk mercimeğe,
Seni gördüğümüzden beri en sevdiğimuz çorba Şehriye,
Hoş geldiniz öğretmenum!
Bir sessizlik… Sonra ufaktan burun titremesi… Yere çömüp ellerimi yere vurarak, “Neden yiaa neden!” diye ağlamama ramak kalmıştı ama ben bir öğretmendim. O yüzden içim kan ağlasa da başımı dik tutup gülümsedim.
“Bu harikulade, kültürel mirası niteliğindeki espri kime ait bakalım?”
Bekir ayağa fırladı tabii. O veled-i zekâ pırıltısı çocuk. “Ben yazdım öğretmenum,” dedi olmayan kravatını düzelterek. “Arkadaşlar da yardımcı oldi. Ortak üretim, grup çalışmasi.”
Bozuntuya vermedim, veremezdim. Yerime geçip oturdum ama dolapta ik ay beklemiş yarım limondan daha bozuktum şu an. “Çok komikmiş gerçekten, Bekir’ciğim. Bu çok da önemli olmayan bilgiyi nerden öğrendiğini öğrenebilir miyim?”
“Tabii ki öğretmenum.”
Başka bir şey söylemeyince, “Eee,” dedim otuz iki diş sırıtarak. “Öğreneyim o zaman.”
Yeşil gözleri parıldadı. “Tahir Emicem söyledi, öğretmenum.”
Aniden ayağa fırlamama engel olamadım. “Senin emiceni var ya!” Tüm çocuklar gülmeyi kesip bana baktığında şefkatle gülümsedim. Resmen ağlamamak için gülüyordum! “...tanıyorum ama çıkaramadım.”
Boyun posun devrilsin Tahir!
Bunu da mı yapacaktın bana?
Hödük!
Dağ ayısı!
Öküzzzzzzz!
Allahım bağıramıyorum da tüm hakaretler içimde patlıyor. Oy ben nere gidem.
Son derse kadar zamanın nasıl geçtiğini bir ben bilirdim. Noktalama işaretlerini öğretirken, virgülün hâline mi ağlamadım? Bir öyle bir böyle cümlenin içinde savrulup duruyordu zavallım… Nasıl üzülmeyeyim? Ritim çalışmalarında uzaklara mı dalmadım? Çocuklar neşeyle, ta-ta-tam, derken ben içimden ühü ühü ühüüü diyordum çünkü… En son toplama çıkarma öğretirken çocuklara, “Hayat da işte böyle bir yer, bir bir sırlarınızı ortaya çıkarır…” diyordum öyle mağrur, öyle dertli.
Ama asıl şok, deyimler ve atasözlerine geçtiğimizde yaşandı. İşlediğimiz en son derste çocuklardan birer atasözü öğrenip gelmelerini istemiştim. Öğrenmişler…
Çorba kaynamadan aş pişmez.
Bir tas çorba bin doktorun ilacıdır.
Ateş düştüğü yeri yakar, çorba da kaynadığı tencereyi.
En son dördüncü Temel kalkıp, “Hocam siz en çok hangi çorbayı seveysinuz?” diye sorunca üçüncü Temel yapıştırmıştı cevabı.
“Hangi çorbayı olacak ula hamsi. İnsan adı dururken başka çorbayi sever mi hiç? Tabii ki şehriye. Hem de bol limonli.”
İkinci Temel oldukça ciddi bir ifadeyle sormuştu. “Hocam arpa şehriye mi yoksam tel mi?”
İçimden Tahir’e ettiğim binbir küfürler ederek ayağa kalkıp, dersten çıkmadan önce ellerimi iki yana açtım ve dramatik bir Shakespeare selamı verdim. “Bravo çocuklar! Mizah anlayışınız anne yemekleri gibi… Bol yağlı, hafif acılı, lezzetli mi lezzetli ama mideye dokunuyor. Yalnız bir uyarı; bu tahtaya yazılanlar tarihe geçer ama notlarınıza pek katkısı olmaz, haberiniz olsun!”
Ve kalbimde derin bir acıyla dersten ayrıldım.
Kız neşesi yerlerde dostlarım, kız neşesi yerlerde…
Eve döndüğümde kesin ve dönülmez bir şekilde kararımı vermiştim. O iki metrelik su aygırına bu yaptığını ödetecektim. Özür mü? Onun yeri ayrıydı. Elbette ki dileyecektim ama ben nasıl ki ona yaptığımın pişmanlığını yaşıyorsam onu da pişman edecektim!
Ama… Hakkında pek bir şey bilmiyordum ki…
Neye gülerdi? Neyden korkar, neyden utanırdı? Hiç bilmiyordum.
Ben bana aşık olan Tahir’i tanımıştım. Yüzbaşı Tahir başka biriydi. Hatta başka bir evren…
O zaman bizim de işe koyulmamız gerekiyor. Birini bulmalıydız, onu tanıyan ve zayıf noktalarını bilen biri. Meloş, plan yapma zamanı!
Düşüncelere dalmışken parmağımı dudaklarımın arasına aldım ve, “İyi de kim?” diye sordum kendi kendime. O anda gözümün önünde tek bir kişinin suratı belirdi.
Tabii ki Şerif Ali!
Canım Şerif Ali, seninle çok iyi anlaşacağımızı söylemiştim.Yapacaklarım için şimdiden sorry beybim!
Planım hazır olduğuna göre ben de hazırlandım. Rujumu tazeledim, afrodizyak etkili parfümümü sıktım, saçlarımın dalgasına dalga ekleyip tuttum karakolun yolunu…
Karakol, köyün girişinde ancak dağ yamacına kurulmuştu. Ulaşmak için deyim yerindeyse yaklaşık on dakika boyunca tırmanmak gerekiyordu. Tam da bu noktada spor ayakkabılarımı yanıma aldığım için alnımdan öpmek istedim!
Tozlu ve bol taşlı yolu tamamlayınca karşıma çıkan küçük karakolun etrafı dikenli tellerle çevriliydi ama sadece bu da değil; burası tam olarak dağın kalbine gömülmüştü. Köyün adına yaraşır bir şekilde çam ağaçları yine sıklıkla dört bir yana yerleşmişti. Betonarme karakol binasının yanısıra konteynerler da vardı.Konteynerlerin arasında yürüyen askerlerin adımları zemine sertçe vururken ara ara telsiz sesleri yankılanıyordu. Karakolun önünde asaletle parlayan Türk Bayrağına izlerken zihnim bir an için geçmişe sürüklendi.
Buralara yabancı değildim aslında. Çünkü Arslan Ağabeyim küçücük yaşlarından beri asker olmanın hayalini kurardı. Köyde babaannemize gittiğimizde kimseye görünmeden kaçar, gizli gizli karakolu gözetlerdik. Çalılıkların arasına siner, nefesimizi tutar, nöbet değişimlerini izlerdik sanki James Bond görevindeymişiz gibi... Bir gün orada ağabeyimin de devriye attığını, nöbet tuttuğunu hayal etmek en büyük eğlencemizdi. Ağabeyim daha o yaşta bile disiplinliydi; ben çimenlere yayılırken o dümdüz oturur, “Asker yamulmaz!” diye bağırırdı.
Birlikte asker üniformaları, karakollar, tüfekler çizerdik defterin arka sayfalarına. Bir keresinde taşlardan küçük bir karakol bile yapmıştık derenin kenarına. Kumdan mevziler, çamurdan silahlar... Ağabeyim bana her detayı tek tek öğretmişti; selam nasıl verilir, tüfek nasıl tutulur, postalları nasıl bağlanır? Ben de büyük bir ciddiyetle onu dinlerdim. Oyunlar oynardık; çoğu zaman o komutan olurdu, ben er. Ama bir keresinde komutan ben olmuştum. Sırf sevdiği için sesimi kalınlaştırıp, “Tüfek omzaaa!” diye bağırmıştım. Ağabeyim gülmemek için kendini zor tutmuştu.
Ortaokula giderken bir doğum gününde ona kamuflaj desenli bir tişört hediye etmiştim. Gözleri dolmuştu ama hep ağır abi rolündeydi; önümde asla ağlamazdı. Belki de o gün, kalbinden minik bir çocuk sesi duymuştum. Bir teşekkür bile edememişti ama biliyordum; o tişörtü yıllarca dolabında saklamıştı. Şimdi ayrı yerlere savrulmuş olsak da çocukluk anılarımızın üzerine örttüğümüz sessizliğin içinde çok güçlü bir bağ vardı.
Ay bir duygulandım ben ya…
Bunları düşünürken derin bir iç geçirip ana girişe yaklaştım ve kulübesindeki askere adımı verip Şerif Ali ile görüşmek istediğimi söyledikten sonra etrafı incelemeye devam ettim.
Karakolun hemen arkasında diğerlerinden farklı bir konteyner vardı; pencereler zırh kaplı ve içeriden kalın perdelerle kapatılmıştı. Sanırım yüzbaşının odası orasıydı. Bazı konteynerlerin çatılarında ise gözlem noktaları oluşturulmuştu; nöbetçiler yükseltilmiş platformlarda el dürbünleriyle çevreyi tarıyordu. Karakolun yüksekte, köyü ve etrafını gözetleyebilecek şekilde konumlanması, buranın stratejik bir yer olduğunu gösteriyordu aslında.
Dağ rüzgârı saçlarımı uçuştururken askerin sesini duydum. “Geçebilirsiniz Melek Öğretmen.”
Sil gönlünlünün yaşını Meloş, neden burada olduğumuzu unutma!
Parmağımı kaldırıp, “Haklısın aşko,” dediğimde kulübedeki askerle göz göze geldik. Pekala… Şu iç ve dış sesi karıştırmamayı bir ara öğrenmem gerekiyordu.
Gülümseyerek başımla askeri selamladım ve derhal içeri geçtim. Geçmeden önce de stilettolarımı giymeyi unutmadım tabii ki. Beton zeminde podyumda yürürcesine tıngır mıngır salınırken karşıdan gelen Şerif Ali’yi gördüm. Yanında Karahan ve Pekmez de vardı.
Oh, çavuşlar yan yana.
Her ne kadar içimden, “Hello canısı!” demek gelse de bulunduğum mevkii ve konumum gereği ciddi bir, “Merhabalar…” dedim.
Ama bir dakika… Onlar benim kadar ciddi görünmüyordu.
“Hoş geldiniz öğretmenim,” dedi Karahan yüzünde muzip bir ifadeyle. Aslında aynı ifade üçünün yüzünde de vardı. Şeye benziyordu, şeye…
Öğrencilerimin yüzündeki ifadeye!
“Kaynananız da seviyormuş. Tam yemek yiyorduk.” Şerif Ali, Pekmez’e dönüp ciddi bir şey soracakmış gibi, “Menü de güzel de bir çorba vardı sanki…” dedi. “Ne çorbasıydı o?”
Pekmez gözlerimin, hatta ve hatta göz bebeklerimin ta içine bakıp, “Şehriye,” dedi. “Böyle ekşi ekşi, bol naneli, tavuklu…”
Ve gülmeye başladılar. Puhahahahhaha, diye hem de.
Suratımı asıp yazıklar olsun, bakışımı attıktan sonra tırnaklarımın Tahir’in suratına saplanma isteğiyle daha da sivrildiğinii hissettim. Alçak!
“Yerinizde olsam çoktan tarihe karışan o isimle dalga geçmezdim.” İşaretparmağımı kaldırıp önce Pekmez’e götürdüm. “Bir bakmışsın biri çıkıp, adını soyadını pankart yaptırıp köyün girişine astırmış, Pekmez Yedi’ciğim.” Pekmez’in gözleri fal taşı gibi açılırken parmağım yavaşça Karahan’a doğru kaydı. “Ya da sen… Bir sabah uyandığında bedeninden bazı kalıcı dövmeler bulabilirsin. Eminim ki hepsi de tek sayılardan oluşur.” Karahan’ın boğazından bazı hırıltılar yükseldiyse de anlamadım. Ama korkuyla kırpıştırdığı turuncu kirpikleri yelpaze gibiydi.
Parmağım son olarak Şerif Ali’nin üzerinde durduğunda meraklı bakışlarını yakaladım. Onun açığını henüz bilmiyordum ama zaten tam da bu yüzden buradaydım. Onu kendi safıma çekip Tahir’den şirin intikamımı alabilmek için…
“Her neyse çavuşlar, ben aslında buraya yüzbaşınızı görmek için gelmiştim. Kendisi burada mı?”
“Burada ama değil gibi,” diye cevapladı Pekmez.
Sorar gibi bakınca Şerif Ali devreye girdi. “Yüzbaşım hazırlanıyor,” dedi ama neye hazırlandığını söylemedi. Anlayamayacağım bir konu değildi. Bu dağları hainlerden temizlemek için keşif, operasyon ve baskın yaptıklarını tahmin edebiliyordum. Geçtiğimiz günlerde okula gelen askerlerin, o güne ve hainlerin eşgaline dair sorduğu sorular da bu yüzdendi. Ne yazık ki onlara yardımcı olmamıştım. Çünkü korktuğum zamanlar belleğim neredeyse sıfırlanırdı. Belki sonraları bir şeyler hatırlayabilirdim ama bunun da garantisi yoktu.
“Tamam, çıkmadan görme şansım olur mu? Kendisine teşekkür etmek istiyorum.”
Şerif Ali merakla sokulup, “Neden?” diye sordu gözlerini kısarak. Hah! Dedikodu modunu açmıştı. “Önce durduk yere çıkan bir kavga, şimdi teşekkür. Hım… Ne anlamalıyız bundan?” Karahan çekiştirdiyse de Şerif Ali merakla bana bakmaya devam etti. “Bir durun! Bunun cevabını alamazsam vallahi bu gece şu güzel gözlerime uyku girmez.”
Fazlasıyla meraklıydı Şerif Ali. Bunu kullanmalıydım. “O gün pansuman yapmış kendisi bana. Hatırlarsan Nurcan söylemişti. Bu yüzden teşekkür edecektim.”
“He ya,” dedi Karahan şaşkın şaşkın. “Sağlıkçı benim ama o gün gördüm ki komutanım benden iyi pansuman yapıyormuş. Nasıl da dikkatli yaptı pansumanı, hayranlıkla izledim vesselam. Kendi vurulsa göz ucuyla bakmadan unutur giderdi.”
“Hah işte!” dedim gülerek. “Tam da o dikkatli pansuman için teşekkür edecektim. Şakağımdaki iyileşmek üzere olan yarayı gösterdim. “Bu kadar çabuk iyileştiyse sebebi kesinlikle yüzbaşı!”
Pekmez, çitlerin bir köşesinde yan yana dizilmiş kamelyaları gösterdi. “Vaktiniz varsa biraz beklemeniz gerekecek. Buyrun, sizi kamelyada ağırlayalım.”
“Eh, iyi madem. Ağırlayın beni.”
Birlikte ahşap kamelyaya geçtiğimizde Teğmen Yaver’in karakoldan çıktığını gördüm. Seri adımlarla bu tarafa yürürken bana selam verecek sandım ama yoo… Muhtemelen beni fark etmedi bile çünkü hazır ola geçen çavuşlara sinirle bakıyordu.
“Yav ben size ne dedim! Şu kapı kulplarını çamaşır suyuyla üç kez silin, dedim, üç! Silmemişsiniz!”
Ne?
Şerif Ali bir adım öne çıkıp, “Valla sildim komutanım!” dedi heyecanla. “Tüm kapı kulplarını söylediğiniz gibi çamaşır suyu manyağı yaptım!”
“Yapmamışsın!” dedi Yaver eminlikle.
Karahan çekinerek Yaver’e eğilip, “Komutanım çok afedersiniz ama…” dedi. “Nerden anladınız?”
Yaver kaşını çatıp bakışlarını kaçırdı. “Kokladım.”
Oha ama artık!
“Kapı kollarını mı komutanım?” diye sordu Karahan. Ağzı açık.
Yaver’in gözleri tehditkâr bir şekilde kısıldı. “Koklayamaz mıyım? Tek tek tüm kapı kollarını kokladım bu şeftalinin yalanını ortaya çıkarmak için!” diye Şerif Ali’yi gösterdi.
Şeftali mi? Lakabı bu muydu?
Şerif Ali eşittir Şeftali .
“AHAHAHAHHAHA!” Kendimi tutamayıp kahkahayı bastığımda Şerif Ali, nam-diğer şeftali alınarak baktı.
“Teessüf ederim ama komutanım, hadi bana kendi içinizde şeftali diyorsunuz eyvallah… Ama neden başkalarının yanında söylüyorsunuz?”
“Valla burası da kantine döndü komutanım!” dedi Karahan sırıtarak. “Şeftali, Şehriye, Pekmez… Ne ararsanız var.”
Şerif Ali o sarı kaşlarını çatıp ifadesini sertleştirdi. “Komutanım, istirham edeceğim şu lakabı çekin alın üstümden. Biliyorsunuz ki ben sert mizaçlı bir adamım.”
Teğmen Yaver’in o ciddi ifadesi bir anda yüzünde düştü. Ağzında çay olsa suratımıza püskürteceğinden emindim. “Sert mizaç mı? Sen mi? Oğlum daha geçen hafta neden bu köyde çilekli duş jeli satmıyorlar diye ağlamadın mı?”
Kendimi tutamayıp bir kahkaha daha attığımda Şerif Ali’nin hararetle konuşurken telefonunu kamelyanın masasına bıraktığını fark ettim. Parmağı yanlışlıkla ekrana dokunmuş olacak ki, hop! Ekran açıldı. Şifresizmiş meğer… Ve üstelik benim telefonumla aynı marka!
Bu bir işaret mi? Şayet öyleyse melek gibi kadınım ama fırsat görünce şeytanın pabucunu da ters giydiririm.
Hiç çaktırmadan çantamı bırakıyormuş gibi yaptım. Aynı anda küçük bir Meloş manevrası yapıp kendi telefonumla Şerif Ali’ninkini yer değiştirdim.
Üzgünüm Şeftaliciğim ama dostluğumuzun daha güçlü temeller üzerine inşa edilebilmesi için… bir iki karanlık sırrını bilmem gerekiyor. Ne demişler, bilgi güçtür, telefon ise atom bombası. Söz, çok karıştırmayacağım..
Başarmanın o tarifsiz keyfiyle dudaklarım kıvrılırken karakolun arkasından çıkan bir asker… Çok pardon, bir adet füzeyle birlikte gülümsemem yüzümde donup kaldı.
Ay o ne ya…
“Hah! Tahir Yüzbaşım da geliyor!” dedi Şerif Ali konuyu değiştirmenin saadetiyle.
Cidden geliyordu. Ama nasıl bir geliş… Tank gibi, tüfek gibi geliyordu mübarek. Her adımda yeri titreterek.
“Bu arada hoş geldiniz Melek Hanım,” dedi Teğmen Yaver ama şu an gözlerimi Tahir’den alamıyordum. “Kusura bakmayın, sizi geç fark ettim.”
Yüzbaşı yaklaştıkça beynim error verdi. “Ay hiç önemli değil, ben sonra yerim.”
“Anlamadım,” dediğini duydum teğmenin. “Neyi yiyorsunuz?”
Neyi mi? Yüzbaşınızı… Hem de gözlerimle. Hem de afiyetle.
Teğmen ve çavuşlar hazır ola geçtiğinde yüzbaşı durup, “Karahan, arabayı hazırlayın,” diye emretti.
Karahan deyim yerindeyse uçarak gittiğinde, “Komutanım,” dedi Yaver. “Sizinle gelmemi istemediğinize emin misiniz?”
Tahir başını birkez kaldırıp indirdi. “Eminim, Yaver. Sen kararlaştırdığım ekibe öncülük edeceksin.”
“Emredersiniz.”
Bakışlarını askerlerden çekti. Bana hiç bakmamıştı bile. Bir dakika ya… Bana niye bakmamıştı?
“Komutanım,” diye araya girdi Şerif Ali. “Melek Öğretmen de sizinle konuşmak için gelmiş. Bu arada biz sizden aldığımız izinle, hazır Güldane Anne de yokken bol bol ilk adıyla andık kendisini…”
Şerif Ali kendi yaptığı espriye yine kendi gülerken Tahir’in bakışları nihayet beni buldu. Ama yalnızca bir saniye kadar…
“Vakit yok,” dedi kestirip atarak. “Hava kararmak üzere.”
“Belki Melek Hanım bir şeyler hatırlamıştır,” dedi Yaver. “Elimizde eşgallerin olması hiç fena olmaz.”
Tahir arkasını döndüğünde tam içimden küfür edecektim ki… “Sanmam. O korkunca bir şey hatırlamaz.”
Gözlerim faltaşı gibi açıldı.
Oha Meloş, unutmamış mı?
Ayrıca Şerif Ali az önce ne demek istemişti? Sizden aldığımız izinle Güldane Anne yokken bol bol ilk adıyla andık kendisini… Neden Tahir böyle bir şart koşmuştu ki? Of… Çatlıyordum meraktan ve merakımı giderecek yegâne kişi de arkasını dönmüş karakolun önüne getirilen zırhlı araca doğru yürüyordu.
“Oldu o zaman!” dedim adımlarım geri geri giderken. “Ziyaretin kısası makbuldür. Ben de gideyim artık…” Çavuşlara ve teğmene abartılı bir el salladıktan sonra Tahir’e yetişmeye çalıştım ama ne mümkün! Yürüyor gibi görünüyordu ama koşuyor gibi yol kat ediyordu mübarek… Onun bir adımı benim beş adıma eşdeğerdi
“Dursana sen.”
Kolundan tutup durdurmam mümkün değildi. Zira koluna tutarsam atacağı tek adımda ondan önce savrulup karakolun duvarına sümük gibi yapışırdım. Bu yüzden topuklarımın üzerinde pıpı pıtı koşup önüne geçtim. Niyetim hesap sormaktı ama böyle tam teçhizat kamuflajın içindeyken de… Of’tu be kardeşim! Yıkılıyordu yani… Bu gariban nasıl iki kelimeyi bir araya getirsin de konuşsundu. El insaftı!
Şöyle ağzımı açtım, tam konuşacaktım ki bakışlarım bana ihanet ederek, dur canımcım daha önemli işlerimiz var, dedi.
Allah’ım... Bu ne şimdi? Adam tam takım. Kamuflaj üniformasının üstüne balistik yeleği geçirmiş, sol omzunda Türk Bayrağı, sağda birlik arması... Askeri kataloğ gibi mübarek.
Kafasında balistik kask, gece görüş aparatı da üstünde hazır bekliyordu. Şimdi şimdi fark ettim; boynundan kulaklık kablosu geçiyordu. Omzuna takılmış mikrofon, telsiz sistemi içindi. Göğüs kısmındaki taşıyıcıya en az dört şarjör sığmıştı. Uuu! Belinin sağındaki o şey muhtemelen taktik bıçağıydı. Ya yan cebindeki turnike? Helal olsun, ilk yardım konusunda da tam hazırlıklıydı. Bakışlarım hipnotize olmuş gibi aşağı indi. Oysa inmemeliydi…
Dirseklik ve dizlikler takılıydı. Çöl tipi taktik bot giymişti. Yani adam düşse yer zarar görür, kendi sapasağlam kalırdı. Kusursuz ve delirtecek kadar güçlü görünüyordu.
“Beni en son bu kadar detaylı süzen mühimmatçıydı. O da kontrol listesi tutuyordu,” deyince afallayan bakışlarımı yüzüne çıkardım.
“Ne?”
Bir adım attığında kendimi yerimde kalmaya zorladım. Dışım güçlü kadındı ama içim yardım çığlıkları atmaya başlamıştı bile… “Diyorum ki istersen envanter listemi mail atayım, eksik varsa birlikte tamamlarız.”
Öküz! Yakalamıştı ya beni, resmen gözleriyle sırıtıyordu.
Hadi Meloş! Ağzının sularını silip söyleyeceğini söyle kızım!
“Senin şu tim,” dedim başımla karakolu işaret ederek. “Neden o soruyu sordular?”
Kavissiz, kalın ve kumral kaşlarından birini hafifçe kaldırıp sordu. “Hangi soru?”
Hangi soru olduğunu pekala biliyordu. Yalnızca benimle oyun oynuyordu. “Şerif Ali’nin sorusundan bahsediyorum.”
Başını omzuna eğdi, bakışlarındaki eğlenen ifade artık daha yakınımdaydı. Gece bile o ifadeyi gizleyemiyordu.
Pembe topuklarımı yere vurup, “Benimle oynama!” diye kaş çattım. “Biliyorsun hangi soru olduğunu!”
“Hayır,” dedi umursamazlıkla. Ayı! Taş Devri komandosu ne olacak! “İlla bir cevap arıyorsan öncelikle soruyu sormalısın.”
Ona istediğini vermek istemiyordum ama diğer yandan o cevabı alamazsam bu gece uyuyamazdım. Bu yüzden… Bir kerelik de olsa yenilmeyi göze alacaktım.
“Sizden aldığımız izinle, hazır Güldane Anne de yokken bol bol ilk adıyla andık kendisini…” diye Şerif Ali’nin sorduğu soruyu aynı şekilde ilettiğimde gülümsemedi. Aksine, gözlerindeki o eğlenen ifadesi de kaybolup gitmişti.
“Çünkü seni biliyor,” dediğinde geçmiş aramızda kırılıp kaldı. Gözlerimi dikmiş ona bakarken kaşlarımın da omuzlarımla birlikte düştüğünü hissettim. “Her şeyi biliyor.” Başını
eğdi, bakışları yavaşça yüzümde gezindiğinde orada bir şeylerin kararlılığı vardı. “Eğer senin o, olduğunu öğrenirse, kalbini kırar. Kalbin…” dedi yavaşça. “Onu korumak zorundayım. Tıpkı seni korumak zorunda olduğum gibi, öğretmen hanım.”
Benim kalbim niye böyle sıkıştı ya? Bir sıcak bastı sanki... O günlerin konusu aramızda ilk kez geçerken yanaklarım alev aldı.
Biliyordum ki şimdi kıpkırmızıydım ve bunun rujumla uyumlu olmayışını bile dert edemiyordum. Çünkü…
Utandık Meloş, geçmişte yaptıklarımız için fena halde utandık…
O hâlde bu özrün tam sırası, diye düşündüm. Ama yüzüne bakamıyordum, bu yüzden
başımı eğdim. “Tahir… Şey… ben..”
“Evet,” dedi ukala bir tınıyla. “Sen, Şehriye?”
Ağzından o ismi duymamla bedenimdeki tüm kan beynime sıçradı. Utanç mı? Ne münasebet! Buharı bile kalmadı. Elimi bel boşluğuma yerleştirip kıstığım bakışlarımı yüzüne çıkarırken, “Bana bak asker!” diye cırladım. “Senin ağzına ıslak tuvalet terliğiyle vururum!”
Güldü öküz. Başını eğip güldü hem de. Hafifçe sallaya sallaya.
Ölek mi?
“Kiminle konuşuyorum ki! Bak hele bak… Hâlâ gülüyor. Cıks cıks… Ben de kalktım, dağları taşları aşıp buraya kadar sana teşekkür etmeye geldim. Ama bende salaklık! Sen kime teşekkür ediyorsun ki acaba? Karşındaki adam teşekkürden anlayacak mı bir kere? Sen teş- dediğin anda o mağarasından çıkıp hungo mungo diye kükreyecek!”
Gülmeye devam etti. Sonra başını kaldırdı ve son derece eğlenen bir tavırla, “Biraz bile mi değişmedin sen?” diye sordu.
Omuz silktim. “Sana ne? İster değişirim ister değişmem! Sen değiştin de ne oldu hem?”
Afet, taş, füze olman dışında? Hı?
“Değiştiğimi mi düşünüyorsun?” diye sordu o düzgün parmaklarını tüfeğinin askısında usulca gezdirirken.
“Yani işte… Azıcık.” Çarpılmama ramak kaldı. “Öyle çok da değil.”
“Hım…” Gülmüyordu ama o bakışları yok mu bakışları… Açık açık eğleniyorum, diyordu. “Dediğin gibi olsun, öğretmen hanım. Aslında ben de seni görmek için gelecektim.”
Hı? Ne? Nasıl?
“B-beni mi?” Kekelediğim yetmezmiş gibi bir de 2/c sınıfından Melek gibi elimle kendimi göstermiştim. “Beni neden görmeye gelecektin ki?”
Bakışlarını karakola çevirdiğinde onu takip ettim. Teğmen gitmişti ama çavuşlar orada durmuş bizi izliyordu. Hele şeftali… Film izliyor rahatlığında, elinde bir çiğdemi eksikti. Ne konuştuğumuzu duyamadığı için kendi kendine yediğinden emindim. Meraklı taze…
“Araca geç,” dedi başıyla yanında durduğumuz heybetli arabayı gösterip. “Seni eve bırakırken anlatırım.”
“Beni eve mi bırakacaksın?” İstemsizce sesim yarım oktav yukarıda…
Burnundan sabah sekiz trafiğinde kalmış gibi sıkılmış bir nefes verdi. “Sen her şeyi soracak mısın böyle?”
Saçlarımı bir baş hareketiyle geriye atıp ağırlığımı sol ayağımın üzerine verdim. “Ben değilse bile senin sorman gerekiyor?”
Kaşlarını çattı. “Neyi?”
“Seni eve bırabilir miyim, diye sorman gerekiyor işte. Cevabımı öğrenmek istiyorsan önce soruyu sormalısın,” dedim az önceki sözlerine atıfta bulunarak.
Lak sokmak öyle değil, böyle olur. Oh olsun!
Nasılmış Tahir Efendi…!
Ama benim gibi sinir falan olmadı. Aksine dudaklarının bir kenarını kıvrıldı. Baya baya güldü yani. “İstersen binme.” Biraz eğildiğinde işgüzar rüzgâr hemen işe karıştı ve traş losyonunun o ferah, o erkeksi kokusunu burnuma getirdi. Sadece getirse yine iyi… Kazıdı. Buram buram karizma, ego… Koklamayını dövüyorlar… Öyle hoştu kokusu. “Karanlığın çökmesiyle yabani hayvanlar yiyecek bulmak için yamaçlara iner. Yanılmıyorsam tam olarak yamaçta duruyorsun.” Bakışlarını ayakkabılarıma indirdi. “Ve o ayakkabılarla kaçman söz konusu bile değil.”
Bakınız; bittiğim yer tam olarak burası…
“E madem beni bırakmak istiyorsun seni kırmayayım o zaman.” Nasıl bir u dönüşü, nasıl arsız bir manevra… Vallahi kendimi ayakta alkışlıyorum.
Askeri arazi aracı hâliyle yüksekti. Everest'e tırmanır gibi tırmanırken zorlandım ama çok şükür rezil olmadan popişimi yolcu koltuğuyla buluşturup önce kabanımı çıkardım. Çünkü içerisi sıcaktı. Tamam… Çok da sıcak olmasa da bu şahane kombimin görülmeye ihtiyacı vardı. Eh… Hep ben mi onu süzeceğim, biraz da o beni süzsün ayol! Emniyet kemerini takıp hemen dikiz aynasını kendime çevirdim ve duruma bir baktım. Rujum? Alarm veriyor! Çantamdan parlatıcımı çıkardım ve şöyle güzelce dudaklarıma yediriyordum ki malum şahsiyet sürücü koltuğuna kurulur kurulmaz aynayı kendine çevirdi.
“İki dakika beklesen ölür müsün? Gloss’umu tazeliyorum şurada!”
Cevap vermedi ayı. Arabayı çalıştırıp karakolun önünden ayrılırken tersçe baktı sadece. Arazi aracı ile yamaçtan indiğimiz için arabada değil de lunapark gondolunda gibi sallanıyorduk. Adam sürmüyor, sanki kaya kırıyordu. Bir yandan ay inşallah emniyet kemeri sağlamdır, diye dua ederken, diğer yandan kapı kulpuna tutundum. O ise sadece yola odaklanmıştı. Arada bir başını çevirip etrafa göz gezdiriyordu; sanki dağdan inecek olan yılan, tilki, terörist ne varsa bir bakışla kurşuna dizip geri gönderecekti.
Neyse ki sallantımız kısa sürdü. Okul çıkışı sinirden yemek de yiyememiştim. Arabasına kusuverirdim vallahi. Toprak yola indiğimizde, “Maşallah,” dedim sessizlikten sıkılarak. “Görünüşünün aksine sessizliğin hiç değişmemiş. Hâlâ sohbetine doyum olmuyor.”
“Evet,” diye onayladı bana bakmadan. “Senin de hâlâ motorun soğumuyor.”
“Ne yapayım? Senin gibi gözleriyle konuşanlar derneğine üye değilim. Hem ne demişler insanlar konuşa konuşa, öküzler…”
Başını bana çevirince kelimeler ağzıma yapıştı kaldı. Adam soğuk Türk kahvesi kıvamında ağır abiydi sonuçta.
“Öküzler de bir şekilde anlaşır artık. Hem bize ne canım onlardan,” diye yine nefis bir u dönüşü daha yaptım.
Kendimi toparlayıp gözümü yola dikeyim dedim ama yol bahane yüzbaşının sol profil şahane… Adam sadece profilden bile, ben değiştim, piştim, şimdi pişiriyorum, diye bağırıyordu.
Bak bak, şu çeneye bak! Sanki yıllarca dökümhanede eritilmiş, yeniden dövülmüş…
Tam dalmışken, “Yemek yedin mi?” diye sordu birdenbire.
Kendime geldim. “Yemedim. Ama laf yedim, bol bol. Midem dolu sayılır.”
Güldü mü? Evet. Sıcak mı? Tabii ki hayır.
“Anneme uğrayıp gözlemelerinden alırım, evde yersin.”
Valla annen cadı madı ama gözleme ondan sorulur, diyemeyeceğim için, “E olur madem,” dedim süzüm süzüm süzülerek. Diplomatik kadınım ne de olsa “Ama sen benim bir şey yemediğimi nerden anladın ki?”
Yine güldü. Bu seferki daha belirgindi. “Miden mehter marşı çalıyor. Beni süzmeyi bırakırsan sen de duyabilirsin.”
Allah seni kahretmesin Meloş! Şimdi git rezilliğin kitabını yaz, Tahir de önsöz olsun!
“Ben seni süzmüyordum bir kere!” diye çemkirdim.
Bakın, bir Melek Sancaktar’ın şu hayatta yaptığı en iyi şey haksız olduğu konularda çemkirerek üste çıkmaktır. Bu konuda kimse kati suretle elime su dökemez.
“Ayrıca sen kendini ne sanıyorsun be! Ben niye seni süzecekmişim? Ne münasebetle? Olsa olsa ben seni… uyarırım.”
“Niye?”
“Niye mi ? Kurban bayramı geliyor. Dışarı çıkma da öküz sanıp kesmesinler, diye!”
TAM O AN!
Adam ayağıyla freni ezer gibi bastı, araba hık(!) diye öyle bir durdu ki, iç sesim otomatik olarak, “Essaleeeeeeee...” diye devreye girdi. Dizilerde yavaş çekim bakışmalar olur ya, hah, onun gerçek hayattaki ürpertici versiyonuydu bu.
Başını çevirdi, gözlerinden resmen lazer atıyordu. Göz göze geldiğimizde ben ölmeye hazır mıyım, diye sorgularken buldum kendimi. Vallahi öldürecek gibi…
Elini kapı kulpuna attı. Geri çekildim. Bu elin son gördüğüm şey olması ihtimali çok yüksekti! Böyle küçücük bir nedenden adam öldürülür müydü hiç?
Geçmiş defterleri de açarsa defterimiz epey bir kalabalık, Meloş. Gel son duamızı edelim.
Korkuyla geri çekildim. Hii! Kıtır kıtır doğrayacak beni. Sonra da bir ağacın altına gömer artık. Ayy… Bu dağ başında hiç olup gideceğim. Hem de dilim yüzümden…
“Valla şaka yaptım!” diye başladım yalvarmaya. Ses tonum acılı urfa kebabı gibi… “Ay nolur kıyma banaa!”
Tahir öyle bir baktı ki... Sanki ben az önce ona, kuru fasulye aslında tatlı kategorisine girer aşkom, demişim de hâlâ bu bilgiyle yaşamaya çalışıyormuş gibi.
“Ne saçmalıyorsun sen?” dedi aynı bakışı sesine de yansıtarak. “Köy yoluna ağaç devrilmiş. O yüzden durdum.”
Emniyet kemerini boynuma geçirip kendimi boğma isteği, çık aklımdan.
Panik dolu bakışlarımı kademeli olarak önüme çevirdiğimde haklı olduğunu gördüm. Anaa… Sahiden de köyün girişine dev bir ağaç devrilmişti.
Elimi göğsüme götürüp, “Allahım Bismillah!” dedim imana gelerek. “Çok şükür yarabbim, yiyecek ekmeğim varmış.”
Başını iki yana salladı. “Sen gerçekten hiç değişmemişsin.”
Hemen panik modunu kapatıp göz süzdüm. “Yani hâlâ çok güzel olduğumu mu söylüyorsun?”
Cevabı mı? Aşağı indikten sonra suratıma kapattığı bir adet kapı.
Yani kurban bayramı esprim gayet yerindeydi bence.
O devrik ağacın yanına giderken içimdeki Dedektif Sherlock Melek aniden devreye girdi ve Şerif Ali’nin telefonunu çıkardım çantamdan. “Bakalım kara kutunda neler varmış şeftaliciğim.” Dokunur dokunmaz ekran açıldı. Ya hu nasıl olur da bir insanın telefonunda şifre olmazdı? Kötü niyetli insanlar telefonu çalabilirdi bir kere! Gerçi buradaki kötü niyetli insan ben oluyordum ama orasını karıştırmayalım şimdi… Şahsen telefonum benim mahremimdi. Canımı verirdim ama telefonumun şifresini asla!
Misal benim telefonumu birinin eline geçşe; ilk önce yüz tanıma sistemine takılır, olmadı parmak izi ister, o da yetmezse pin kodu sorardı. En kötü ihtimalle alan kişi artık dayanamayıp beni arar, “Bacım kurban olam şöyle şifreyi,” diye yalvarırdı.
Ama bu... Bu Şerif Ali sanki, “Buyurun efendim, tüm kirli çamaşırlarım burda, ister elde yıkayın, ister makinada,” diye kapıyı ardına kadar açmıştı. Eh, bize de o dijital kapıdan şöyle bir Bismillah, deyip sağ ayakla girmek düşerdi. Ekranı şöyle bir kaydırdığımda Şerif Ali’nin ayna karşısında çekilmiş fotoğrafını duvar kağıdı yaptığı gerçeğiyle yüzleştim.
Bir dakika ?
Poz verirken dudaklarını öne mi uzatmıştı o?
Üzerinde o renkli kazaklarından biri, yüzünde de küçük dağları ben yarattım, ifadesi vardı. “Ay şeftali gerçekten mi yiaaa,” diye söylenerek instagramına girdim. Cıks… Burada bir şey yoktu. Dağda bayırda çekilmiş birkaç artistik fotoğraf, öne çıkanlarda köyde kahvaltı keyfisi adlı albümü, güzel kızlarla birkaç dm sohbeti falan… İşime yaramazdı. Parmağım galeriye gitti ama mahrem bir şeyler karşılaşırım da hafızamdan silemem, travma olarak kalır, diye anında vazgeçtim. Bir de o görüntüyle mezara gitmek vardı.
Hah! Tiktok! İşte oraya girebilirim, derken açmamla yüzümü buruşturmam bir oldu.
Kullanıcı adı: Aşkına_Eşkiya99
Profil Fotoğrafı: Esmer, six-packli bir adam.
Şeftalinin sarışın ve göbekli olması dışında sorun yoktu tabii ama bu kadarını da beklemiyordum. TikTok sayfasını aşağı doğru kaydırmaya başladım.
Gözlerim kanadı efenim.
1. video:
Loş ışıkta aynaya karşı dönmüş bir adam. Kasları kasılmış ama yüzü görünmüyor. Adam yabancı bir model, o belli. Hatta tanıdık ama… çıkaramadım.
Açıklama: Sen kalbimde batan güneş ben yollarda çilekeş
Yorumlardan biri: Kasların da kalbin kadar sağlam Berke Can’ım.
2. video:
Yine aynı esmer kaslı adam. Altına bir pantolon, üst çıplak. Kameraya doğru yavaşça yürüyor, üzerine simli bir tiktok filtresi eklenmiş ve yine yüzü görünmüyor.
Açıklama: Ölüme gidelim dedin de mazot mu yok dedik?
Ve yorum: Köprün olayım üzerimde yürü Berke Canım!
3. video:
Aynı adam duşta, çıplak belli ama şükür buhardan bir şey görünmüyor. Buhara da seksi seksi kalp çiziyor.
Açıklama: Adımı avucuna yaz beni hatırladıkça avucunu yalarsın.
Yorum: Bir sonraki kalbi birlikte çizelim Berke Can’ımmmmm.
2.Yorum: Abi sen bu adamsan ben cenıfır lopetim…
Gördüklerimin şokuyla mesaj kutusuna girdim. Öncelikle oha! Şerif Ali her yorumda Berke Canım, diye ölüp biten kadınla haftalardır yazışıyormuş. En başta kadın esmer erkeklerden hoşlandığını söyleyince bizim saftirik şeftali de böyle bir yola başvurmuş anladığım kadarıyla… ama gizemli takılıyordu. Yüzümü buluşmamızda görürsün, sürpriz olsun, heyecanımız kaçmasın, gibi şeyler yazmış bir de! Kullanıcı adı Egeli Afet olan kadın da afiyetle yemiş. Üstelik kadın da… Epey güzel. Hatta manken gibi bir şey ama… azıcık salak galiba. İlk bakışta bile sahteliği belli olan bir adamın Berke Can olduğuna nasıl inanırsın? Yok, cidden salak, sarışın olduğundan kaynaklı olabilir…
Şey Meloş… Neyse sustum.
Tahir’in geri geldiğini fark edince hemen telefonu çantama attım. Son birkaç dakikadır gözlerim kanamış olsa da amacıma ulaşmıştım.
Evet Şerif Ali’ciğim, Egeli Afet’e göbüşünün baklava değil de şekerpare olduğunu söylememem için bakalım neler yapacaksın?
Benim suratımdaki sırıtışın aksine Tahir arabaya bindiğinde homurdanıyordu. Arabayı geri vitese takıp ormana giden patika yola saptığında, “Ne oldu?” diye sordum.
“Ağaç yerinden kıpırdamadı,” dedi zoruna gitmiş gibi.
“Oha Tahir! Sen o koskoca ağacı mı kaldırmaya çalıştın?”
Bana yandan ve anlık bir bakış attı. Biz bu kasları salça kavanozu açmak için yapmadık kızım, der gibi…
“İyi yanından bakalım,” derken tam bir Polyanna’ydım. “Mesela ben bu patika yolu ilk defa görüyorum. Yeni şeyler görmeye bayılırım! Bu arada bence Güldane Teyzeye de uğramayalım. Yani… Beni senin yanında görürse kalp krizi geçirebilir. Bunca işinin içinde bir de hastaneyle uğraşma, diye söylüyorum.”
Yine ters ters baktı. Zaten ne söylesem genelde böyle bakıyordu. Neyse canım, üzerime alınmayayım, belli ki konuşmayı sevmiyor, diye düşünerek sessizliğe gömülmüştüm ki camını yarıya kadar indirip dudaklarının arasına bir sigara yerleştirdi.
“Ne zamandır sigara içiyorsun?” diye sordum kendimi tutmayarak. “Çünkü o zamanlar… içmiyordun.”
Sigarasından bir nefes çekip dumanı dışarı üfledikten sonra, “O güne dair hatırladığın her detay çok önemli,” dedi sorumu rafa kaldırarak. Gerçi bu kaldırmak değil, bildiğin fırlatmaktı.
“Sen de söyledin, korkunca bir şey hatırlamıyorum. Hatırlamam için ancak o ana ait bir şeyler görmem lazım. Ama nerden göreceği-”
Yok ama artık!
İlerlediğimiz patika yolun kenarında yürüyen adamın yüzünü gördüğümde nefesim kesildi. Çalkalanan belleğim gözümün önüne o güne dair çok net fotoğraflar düşürdü. Yanından geçip gittiğimizde cama yapışıp, “Bu o!” dedim. “O!”
“Emin misin?”
O mavi gözleri unutmam mümkün değildi? Eren’i onun kollarından söküp alırken yaşadığım kalp çarpıntısı hâlâ dün gibiydi. “Adı Ka-” Hatırla Melek, yapabilirsin! “Ka-Kaşi… Evet… O hainin adı Kaşi’ydi!”
Tahir gazı bıraktı ama frene basmadı. Araç süzülürcesine ilerlemeye devam etti. Ben istemsizce nefesimi tuttum. Göz göze geldik. Konuşmuyordu ama her şeyi duyabiliyordu; bir yaprağın düşüşünü, bir çalının hışırtısını, hatta benim kalp atışımı…
Seri bir şekilde telsizini çıkarıp dudaklarına götürdü. “Alfa üç, burası Fırtına. Hedef tespit edildi. Tek kişi. Koordinatlar gönderiyorum. Yıkım Timi hazırlansın. Sessiz takipteyim. Hedef dağa yöneldi, güneye kırdı. Anlaşıldı mı?”
Telsizden kısa bir parazit sesi geldi, ardından cevap netti.
“Anlaşıldı Fırtına. Yıkım timi hazırlıkta. En kısa sürede intikal edeceğiz.”
Koordinatları girerken gözlerini hedeften bir an olsun ayırmadı. Sanki nefes almayı bile ertelenmişti. Gördüğüm adam Tahir değildi artık. O, dağlara meydan okuyan bir fırtınaydı.
Kaşi görüş açımızdan çıktığında Tahir direksiyonu tam tur çevirip peşinden ilerlemeye devam etti. Bakışları mümkünmüş gibi daha da sertleşmişti. İstediğini almadan durmayacağını anladığımda, “Şey… Ben müsait bir yerde insem mi?” dedim ama dediğim an pişman oldum. Adama resmen dolmuş şöförü muamelesi yapmıştım. Neyse ki beni duymadı.
Bir anda tek eliyle direksiyonu sabit tuttu, diğer kolunu geriye uzattı. Arka koltuktaki siyah çantayı tek hamlede aldı, önüne çekti. Gözümü ayırmadan onu izliyordum. Fermuarın o cırtlak sesi duyuldu, ardından çantadan MPT-76 piyade tüfeğini çıkardı. Yutkundum.
Tahir’in yüzü ifadesizdi ama gözleri... Gözleri fırtına öncesi sessizlikti. Sessiz, gri, tehditkâr….
Tüfeği dizlerinin üstüne aldı, hızlıca mekanizmayı kontrol etti. Şarjörü taktı, bir çıt sesi yankılandı arabanın içinde. Namluya mermi verdi. Ardından dipçiği omzuna oturttu, nişangâhı kontrol etti. Bütün bunları tek kelime etmeden, ezberlemiş gibi yapıyordu.
Üstüne bir de torpidodan aldığı gözlüğü takmasın mı? Yemin ediyorum adam karizmanın ağa babası…
Tamamen hazır olduğunda, “Allah’ım bu adam savaşa girmek üzere,” diye panikledim. Ve ben… ben o savaşın neferi değil, net şekilde kenar süsüydüm. Hani olur ya, mahallede iki kadın birbirine girer de bir tanesi kenarda şok geçirir… işte ben şok geçirendim. Dudaklarımın korkak bir dua değil, tam teşekküllü bir dua trafiği başlamıştı. Bismillah’la giriyor, Fatiha’yla çıkıyordum.
Meloşum ne işimiz var bizim JÖH’ün arabasında? Ne güzel evde mısır patlatır, dizimizi izlerdik. Üstüne bir de salatalık özlü maskemizi yapar minik influencer hesabımızdan story atardık…
Tahir’e baktım. Sigarasını tutan eli direksiyondayken diğer eli tüfeği ustalıkla kavramıştı. Net duruşu ve keskin bakışları dağ yolundan ilerleyen hedefi izlerken rahat ve son derece profesyonel görünüyordu. Kimbilir bunu daha önce kaç kez yapmıştı?
Benim minnoş kalbim ise sanki maratona başlamış da bana haber vermemişti. Tak-tak-tak-tak! Atıyor da atıyordu.
Biraz rahatlayalım Meloş. Yanındaki adam ultra kaslı. Herkül mübarek! O korur bizi… Belki bir şey olursa sırtına atar bizi, dağdan birlikte romantik romantik yuvarlanırız, fena mı şekerim?
Tahir hafifçe başını bana çevirdi. Bakışları aynı ama sesi, “Korkmana gerek yok,” dediğinde daha yumuşaktı sanki. “Birazdan ekip burada olur, seni destek aracıyla gönderirim.”
“Yok canım ne korkması,” dedim saftirikçe sırıtarak. “Ben oldum olası aksiyon severim zaten. Heyecanla olacakları bekliyorum şu an. Hatta bir selfie çekilelim mi seninle? İnstaya atarım. Hashtag #jöhleyollarda.”
Başını yeniden yola çevirip dudaklarını birbirine bastırdı. Ay bu adam da gülüyor mu kızıyor mu hiç belli değildi. Derken ani bir frenle durduk. Ben ne olduğunu anlamaya çalışırken Tahir’in dudaklarından net, tok, sansürsüz bir, “Siktir,” döküldü.
Zamanında yanında kaka desek o kelimenin tarihi ve psikolojik yansımaları hakkında iki saat saat nutuk verecek olan çocuk şimdi yüzbaşı olmuş da küfür ediyordu. Vallahi pes.
“Ay noluyo noluyo!” demeye kalmadan bir gaza bastı ki a dostlar… Yemin ederim sinek gibi koltuğa yapıştım. Direksiyonu engebeli dağ yoluna kırdığında Kaşi denen adamın nerden çıktığını bilmediğimiz bir araca binip kaçtığı fark ettik. Yani fark ettik derken en çok Tahir fark etti ki şimdi adamın peşinden depar atıyorduk.
“Beni müsait bir yerde indirmeden için hâlâ çok geç değil!” Korkuyla kapı kulpuna yapıştım. Bir yandan araba diğer yanda ben bağırıyorduk ama Tahir’in umru değildi.
Öndeki araç hızlanınca Tahir gazı öyle bir kökledi ki arabadan çıkan sesle birlikte ruhum da vücudumu terk etti. Altımızdaki araç dağ yolunda zıplamaya başlar da ben durur muyum? Ama öyle bisikletteki gibi hop hop değil; adeta iç organlarım yer değiştirdi. Mide yukarı çıktı, kalp aşağı indi, ciğerle dalak birbirine girdi. Emniyet kemerim takılı olmasa zaten şu an Gümüşhane semalarında süzülüyor olurdum!
Meloş, sen öğretmenliğe değil Survivor’a atanmışsın canım. Başarılar.
“TAHİR Yavaşşşş!” diye bağırdım ama sesim titreşimden beyin dalgasına dönüştü. Korkudan ne söyleyeceğimi unutunca içinden geldiği gibi bağırdım. “Anniiişş! Ayyy!”
Araba bir sağa yalpalıyordu, ben camdan fırlayacak gibi oluyordum; bir sola kayıyordu, Tahir’in üstüne yığılıyordum. Adamda zerre panik yoktu; direksiyonu sabun gibi kaydırırken bir yandan da telsizle konuşuyordu!
“ALfa! 1! Kaşi beyaz Hilux’a bindi. Plaka yok. Muhtemel kaçış yönü dağlık üç bölgesi güneydoğu.”
Baktım duracağı yok, hatta giderek daha da hızlanıyor, o koordinatları girerken ben de başladım pazarlığa…
“Allah’ım, eğer şu arabadan sağ çıkarsam yemin ederim dedikodu yaparken sadece %40’ını abartacağım, %60 gerçek kalacak. Valla bak!” Arabanın tümseğe girmesiyle zıplayıp başımı tavana vurduktan sonra geri düştüm.”Tamam tamam %70 yapalım biz onuuu!!”
Bir tümseğe daha girdik. Arabayla birlikte ben de zıplarken elim kulptan kaymasın mı? Bu defa küt diye girdim tavana! Öyle ki düşerken ayaklarım ön cama çarptı. Ayakkabılarımdan biri fırlayıp Tahir’in kucağına düştü.
“Tahiirr! Bu araba değil, bu bu bu… çamaşır makinesiii!”
Ay resmen arabanın içinde Mevlana gibi dönüyordum!
Çığlıklar! Yardım çığlıkları!
Tahir hâlâ cool... Yemin ederim ki ben burda darmaduman olurken adamın gözlüğü düşmemiş, nefesi değişmemişti. Sanki biz terörist kovalamıyorduk, lunaparkta kamikazeye binmiştik!
“Emniyet kemerini sıkı tut,” dedi tutabilecek hâlim kalmış gibi.
“Tahir ben az önce bagajdaydım, sonra kendimi torpidoda buldum. Birazdan motor kısmına geçmeyi planlıyorum. Ne kemerinden bahsediyorsun bee!!”
Beni dinledi mi? Nerde…
Sıradaki viraja öyle bir girdik ki… Koltuk kafalığına sarıldım, kesmedi Tahir’in omzuna yaslandım, can havliyle adamdan destek alırken kızacak sandım ama daha iyi tutunabileyim diye o kas zengini kolunu daha fazla uzattı. Hatta bana teslim etti. Ben de durur muyum? Yapıştım tabiii. Nimet sonuçta.
“Önce bisiklet şimdi arazi arabası! Burdan bir kurtulayım bir daha kaykaya bile binmem! Hatta yüz kilo olsam da yürüyüş bandına bile çıkmam. Bayır görünce yolumu değiştiririm!”
Tahir’in koluna vantuz misali yapışmış yol alırken birden korkutucu bir ses duydum. Şimşek mi ne bu, diye sorgularken bir kurşunun ön cama çarpması gerçeğiyle burun buruna geldim. Araç zırhlı, kurşun geçirmiyordu ama ateş altında olduğumuz gerçeği de değişmiyordu yani!
Tahir kolunu benden kurtardı, bu defa o benim koluma yapıştığında bedenimi oturduğum koltuğun boşluğuna itti. “Başını eğ, kıpırdama,” emrini verdikten sonra yanındaki camı indirip türeği dışarı çıkardı ve…
Kafamın içinde, Beethoven’dan Ode To Joy çalarken sığıştığım küçücük yerde ellerimi açıp daha seri pazarlığa başladım. “Ay Allahım vallahi bir daha annemle konuşurken kapı çalıyor diye yalan atıp telefonu kapatmayacağım!”
“Vallahi bir daha asla yazmayacağım, dediğim ex’e beş dakika içinde tekrar yazmayacağım. En az on dakika bekleyeceğim!” deyince ateş ederken göz ucuyla bana baktı Tahir. Soğuk soğuk…
Parmaklarıyla ateş ederken bakışlarıyla da bana ateş etti resmen.
Araba sert bir zıplama eşliğinde savrulduğunda gözlerimi sıkıca kapatıp başımı koltuğa gömdüm. “Allahım ne olur ölmeden önce bir kerecik aşık olayım bari!”
Bir anda her şey bitti. Arabanın içinde savrulmamız, tüm o silah sesleri bıçak gibi kesildi. Derin bir nefes alıp başımı kaldırdığımda gözümün önünde sadece onun gözleri vardı. Hâlâ silahı tutuyordu, hâlâ eli direksiyondaydı ama öylece durmuş bana bakıyordu. Kızgınlıkla değil, o soğuk bakışlar da hafiflemişti sanki… Uzun kirpiklerinin çevrelediği gözlerini yavaşça kırparken, “İyi misin?” diye sordu.
“Hı? Ben mi?”
Hafifçe gülümsedi. “Melek,” dedi. Ay valla Melek, dedi. “Burda sen ve benden başka birini görebiliyor musun?”
Ciddi ciddi baktım etrafıma. Kimsecikler yoktu. Dağın tepesinde, ormanın içinde bir başımızaydık. “Çıkabilir miyim burdan?”
Cevabını beklerken kapısını açıp aşağı indi. Beni yine cevapsız bıraktığı için içimden yedi ceddine saydıracakken kapım açıldı. Sıçrayarak başımı çevirdiğimde onu yanımda buldum. Bir elinde pembe topuklu ayakkabımı tutuyordu ama asıl ayarlarımla oynayan… diğer elini bana uzatıyor oluşuydu.
Konuşmadı ve konuşmadım.
En saftirik bakışlarımı yüzüne dikip elimi koca avucuna bıraktığımda beni yavaşça kaldırdı, koltuğa oturmama yardımcı oldu. Ellerimiz birbirinden ayrıldığında kalbim atışlarım hâlâ normale dönmemişti. Hava neredeyse eksi dereceyken nasıl olur da ağustos sıcağında, elli derecenin altında güneşleniyormuş gibi yanabilirdim?
“Onları sıkıştırdık,” dedi güven verircesine. “Burdan sonrasında arazi arabası bile işlemez. Mağaralardan birine saklanmış olmalılar. Destek ekibi çok yakında ama arabada beklememiz güvenli değil.” Başıyla yanıbaşımızdaki dev kayalıkları işaret etti. “Saklanacağız.”
“Tamam, gidelim hadi.” Başımı sallayıp ayaklarımı arabadan sarkıtmıştım ki yavaşça dizlerinin üzerinde eğildi. Tabii benim de nefesim boğazıma dizildi.
“Öncesinde yerine koymam gereken bir şey var,” dediğinde parmakları çıplak olan ayağımı sardı.
Oha! Benim otuz altı numara, pembe ojeli beyaz ayağım şu an yüzbaşının avucunun içinde duruyordu.
İç ses! Nerdesin iç ses!
Neyse senin yerine ben konuşayım; İyi ki Mizgali’ye gitmişken pedikürümü de yaptırmışım. Aklımla bin yaşayayım.
“Gerçekten karakola bu ayakkabılarla mı çıktın?” Ayakkabıyı elinde çok garip bir şeymiş gibi evirip çevirdi. Sanki ayakkabımı giydirmiyordu da eğilmiş mayın imha ediyordu. “Ve o daracık etekle nasıl adım attığını merak ediyorum.”
Onca arbedeye rağmen fönü bozulmayan saçlarımı şöyle bir Melek Sancaktar havasıyla geriye atıp, “Meziyet şekerim,” dedim. “Her yiğidin harcı değil.”
Ayakkabıyı ayağıma giydirip kısa bir süre ayağımdaki hâline baktı. Sonra yavaşça bıraktı ve ayağa kalkarken o büyük, o düzgün parmaklı, o birçok yara izinin bulunduğu ama kati suretle güzelliğine gölge düşürmediği elini bana uzattı tekrar. “Kayalığın arkasına geçene kadar sessiz kalmanı istiyorum.”
Elini tutup ayağa kalktım.
Eli de nasıl sıcak…
“Tamam?”
Bir adım önden giderken durup omzunun üzerinden bana baktı. Bir kaşı şüpheyle kalkmıştı. “Emin misin?”
“Neyden?”
“Elli saniye kadar konuşmadan durabileceğine.”
İyi ki bir centilmenlik yapıp ayakkabımı giydirdin. Aman çok bekleme yap ayılığını yine!
“Ben istersen elli beş saniye bile susarım!” diye cırlayınca vallahi dişlerini gördüm. Öyle güzel, gösterişli güldü tatlış Biskolata erkeği…
“Sen insanda akıl bırakmazsın,” diye söylediğinde ben de gülümsedim.
“Aklını başından aldığımı mı söylüyorsun yani, hı?”
Mağaralardan birinden taşlar yuvarlanmaya başladığında irkilerek durdum ama Tahir durmadı. Elimi bıraktı, beni belimden kavrayıp yüz üstü omzuna attı ve adımlarına hız kazandırdı.
“Hey! Ne yapıyorsun sen? Öküz! İnsan böyle kucaklanır mı hiç? Nevrim döndü!” Sadece nevrim olsa yine iyi… Tüm dağ hatta tüm dünya tersine dünmüştü. Başım sarktığı yerden sallanırken sırtına vurdum ama ellerimin daha fazla acıdığından emindim. “İndir beni! Zaten midem bulanıyor üzerine kusarsam görürsün!”
Bizi gösterdiği kayalığın arkasına götürdüğünde beni biz bez bebek gibi kollarının arasında çevirip indirdi. Sırtımı boyumu aşan kayalığa yasladığında ise yüzü yüzüme çok yakındı. Daha fazlası… bedenimde onun gösterişli bedeninin sıcaklığını hissediyordum. Nefesinin sıcak tınısı üst dudağıma vururken kalbim kontrolsüzce çarpmaya başladı. Az önce taşlar yuvarladığında sandığımdan daha fazla korkmuş olmalıydım. Gözlerim gözlerine ulaştığında ise… boğazımın kurulduğunu hissettim. Bakışları hem sarsıcı hem de koruyucuydu. O kadar ki dilimdeki tüm zırvalıkları unutturmuştu.
“Ben…”
“Sen,” diye böldü sözlerimi. “Dikkatsizsin. Gözünü açıp biraz olsun etrafında olanları anlamaya çalışmayı hâlâ öğrenemedin mi?”
Sözleri içimde bir yerlere dokundu ve ben neresi olduğunu biliyordum. “Ben etrafımda olanları görebiliyorum,” dedim küçük bir kız gibi itiraz ederek.
“Senin bir şey bildiğin yok.” İtirazım onun tarafından kabul edilmedi. “Hâlâ aklın bir karış havada. Kendini korumayı öğrenemeden bir de kalkmış buralara kadar gelmişsin.”
“Senin derdin ne!” Sırtımı kayalıktan ayırıp ona diklenmeye kalktığımda göğsüm göğsüne çarptı ve sırtımın akıbeti yine kayalık oldu. “Eğer geçmişte aramızda olan-”
“Derdim geçmiş değil,” diye kestirip attı Sayın Hulk. Anlamıştım. Geçmişi asla konuşmak istemiyordu. Belki de unutmuştu. Ya da hatırlamak istemiyordu. “Derdim şimdi. Şimdi burada olman. Gönüllü öğretmenmişsin. Ne öğretiyorsun çocuklara? Dudak kalemi çekmenin inceliklerini mi?”
Yumruklarımı sıktım. Keşke suratına da indirebilseydim!
“Ayının tekisin Tahir! Bir şey diyeyim mi? Beynine gitmek üzere yola çıkan tüm hava kaslarına takılıp kaldığı için düşünmeyi unutmuşsun sen!”
Başını çevirip homurdandı ama bu defa ne söylediğini anladım.
Düşünen halimin içinden geçmemişsin gibi…
Evet, söylediği tam olarak buydu.
Ve… Haklıydı.
“Ben değiştim,” dedim usulca. “Senin tanıdığın kız değilim artık.”
Kolunun altındaki tüfeği kayanın yanından uzatmış tetikte beklerken, sözlerimle birlikte kızıl kahvesi gözlerini yeniden yüzüme çevirdi. “Seni meydanda gördüğümde,” dedi yavaşça. “Bir an için ben de değiştiğini sanmıştım. Sebebini öğrenmek ister misin?”
Dudaklarım aralıktı ama konuşmadım. Sadece başımı salladım.
Dudağının bir yanı kıvıldığında, belleğinde içinde bulunduğumuz ana ait olmayan başka bir görüntü belirdiğini anladım. “Saçların,” dediğinde sesi neredeyse sevecen çıkmıştı. “Kıvır kıvırdı. Öyle doğal, öyle umursamazsa dökülüyordu ki omuzlarından beline.” Başını kaldırdı ama bakışları hâlâ benimleydi. “O güzelim saçları saklamıyor artık, kendisiyle barışmış, diye düşündüm.” Bakışlarının yavaşça fönlü saçlarıma kaymasıyla dudaklarındaki gülümseme de yokuş aşağı yuvarlandı. “Yanıldığımı anlamam uzun sürmedi.”
O güzelim saçları mı?
Kendine gel Meloş, yelkenleri suya indiremezsin. Adam senin hâlâ aynı kişi olduğunu düşünüyor…
“Salak mısın be!” Yumruğum gevşedi, içimde bir şeylerin gevşediği gibi… “Saçla karakterin ne ilgisi var ki?”
“Yok mu?” Elini başımın yanındaki kayaya dayadı. Ağırlığını sağ ayağına verince… Allah’ım… Adamın göğsüyle burun buruna kaldım. Resmen askeri üs gibi duruyordu önümde. O kadar yakındı ki yakasından sarkan asker künyesindeki rakamları okuyabilecek durumdaydım. Künyede yazan doğum tarihi, kan grubu, sicil numarası… Tüm bilgiler önümdeki bu cüsseli devin ne kadar asker gibi asker olduğunu ilan ediyordu.
Hava buz gibiydi ama Tahir’in iri gövdesi, rüzgârı kesen bir kaya gibiydi. Doğaya karşı doğal bir engeldi vesselam… Meteoroloji bile; rüzgâr bu akşam bu dağlara uğrayamadı çünkü Yüzbaşı Tahir var, diye haber yapabilirdi.
“Var mı? O zaman sen neden bu kadar değiştin? Ağırt antrenmanlarla hayvan gibi kas yaptıktan sonra geçip karşıma bunları söyleyemezsin.”
Sesini alçaltarak, bir nefes mesafesinde, “Askerim ben,” dedi. “Ömrüm dağ tepesinde it peşinde geçiyor. Pilates mi yapayım, Melek?”
“Hah! Bak bir de bu konu var. Kendin de söylüyorsun, benim adım Melek.” Duraksayıp yutkundum. “Neden sildirdiğim diğer adımı cümle aleme ilan ediyorsun?”
“Şakaydı,” dedi umursamazca.
Ne? “Sadece şakaydı, öyle mi? Sen benimle dalga mı geçiyorsun be! Benden böyle mi intikam aldın?”
Gözlerini kısıp şüpheyle baktı. “Senden intikam almak istediğimi nerden çıkardın?” O da duraksadı. “Adını bir kusur gibi ilan etmedim. O isim-” Yine duraksadı, ağzından çıkan her kelime önceden düşünülmüştü. Benim gibi pat küt konuşmuyordu, ölçülüydü. “O isim bir kusur değildi.”
Nedense, bana Şehriye diye seslendiği zamanlar kulağımda yankılandı. Diğer insanlar adımı söylerken hep alaycıydı; onların ağzında o isim, tezgâhta satılmayan bayat bir simit gibiydi. Ama Tahir’in sesinde… Sesi derinleşir, dudakları hafif hafif titrerdi. Tebessüm ederdi ama öyle sıradan değil, gözleriyle…
Hatta bir keresinde adımın bana çok yakıştığını söylemişti. Dalga geçtiğini düşünüp önce kızmış sonra da küsmüştüm. Haftalarca pesimden koşmuştu kendini affettirmek için… Sonra bana adı Şehriye olan bir ayıcık hediye etmişti. Üzerinde fiyongu, boynundaki minik kalbiyle hâlâ İzmir'de, odamın bir köşesinde dururdu o ayıcık.
Şimdi anlıyordum. Tahir dalga geçmemişti. O gerçekten adımın sevimli olduğunu düşünmüştü. Ve ben bunu şimdi anlıyordum.
“O zaman neden insanlara du-duy-” Birbirine vuran dişlerim daha fazla konuşmama izin vermedi. Henüz fark ediyordum. Kabanım üzerimde değildi, arabada kalmıştı. Tahir başını eğip titreyen bedenime baktığında kaşları çatıldı. Elleri üzerindeki parkaya gitti ama ondan bir şey istemiyordum! Omzunu ittim, kolunun altından geçip karşısından ayrıldım. Ağlayasım vardı ama yanında ağlamayacaktım. Onun o iri cüssesinin yanında minik bir tavşan gibi göründüğüm yetmiyormuş gibi bir de burnumu çekmek istemiyordum.
Etkisinden kurtulmak için bir adımımı atmıştım ki…
Cartttt!
Bir şey takıldı.
Bir şey... çok önemli bir şey.
Eteğim!
Kayalığın çıkıntısına takılıp öyle bir yırtıldı ki çapraz bağlarım yırtılsaydı ancak bu kadar canım acırdı. “En sevdiğim incili eteğim yiaa!!”
Yırtığın açısı mı? Allah’ım... resmen diz kapağımın üstünden kalçaya kadar dik bir yokuş gibi!
Ben donakaldım. Ama Tahir? Tahir saniye düşünmedi bile. Asker refleksi… Adam kamuflaj parkasını öyle bir hızla çıkardı ki bana sadece izlemek düştü. İki adımda yanımdaydı.
“Kıpırdama,” dedi ama zaten sesi de aksini kabul edecekmiş gibi değildi. Hiç düşünmeden parkasını belime sardı. Sıkı bir düğüm atarken esen rüzgâr üniformasının yakasını bir an için açtı ve ben o tek anda teninde bana dair bir iz gördüm.
Birbiri içine geçmiş iki zincir dövmesi; göğsünde ve tam kalbinin üzerindeydi. Halkaları sıkıca birbirine kenetlenmişti; sanki biri olmadan diğeri var olamazdı.
Hâlâ hafızamda hatırladığım gibiydi.
“Birbirine hapsolmuş zincirler gibiyiz;
Yalnızca birbirini çeken iki mıknatıs...
Zaman geçer, yollar ayrılır.
Ama ne kadar uzağa gidersen git,
Yine bulurum,
Yine çeker alırım seni...
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |