12. Bölüm

(11) Serenat Bizden Sorulur Aşkom!

Durumavii
durumavii

11. BÖLÜM:

 

“Serenad Bizden Sorulur Aşkom!”

 

⛓️‍💥🪽

 

Sabahın taze saatleriydi. Dağın yamaçlarına serilmiş çam ormanları hala uykudaymış gibi huzurlu görünüyordu. Hava, keskin bir soğukla ciğere dolarken güneş usulca tepenin ardından yüzünü gösteriyor, karakolun taş duvarlarına altın sarısı bir parıltı serpiştiriyordu.

Dağların koynuna saklanmış karakoldan bir grup asker çıktığında askerler burun deliklerinden çıkan buharla birlikte karakolun arkasındaki taşlık araziye doğru ilerlediler.

En önden ilerleyen Yüzbaşı Tahir’di.

Elleri cebinde yol alırken arazinin ortasında yere gömülü eski püskü kümesin yanında durdu. Ardında hala uykusunu tam alamamış gibi gözlerini ovuştura ovuştura gelen Çavuş Şerif Ali vardı. Sabah mahmurluğu göz kapaklarındaydı ama burnu tüm verimliliğiyle çalışıyordu. Etrafta yemek kokusu arıyormuş gibi sağa sola bakınıyordu.

Tahir, daha geriden gelen teğmenlerden Serhan ve Yaver’e gizli bir bakış attıktan sonra Pekmez ve Karahan’a geri çekilmeleri için işaret verdi. Hemen ardından Şerif Ali’ye odaklandı. İfadesinde o alışılagelmiş ciddiyeti olsa da dudağının bir yanında yaramaz bir çocuk çadır kurmuştu.

Şerif Ali komutanına göz göze geldiğinde anlamsızca baktı. Neden karakoldan çıktıklarını bilmiyordu. Komutanı brifing vermemişti. Rutin fiziki eğitimi de karakolun içinde tamamladıkları için şu an orada olmalarının bir anlamı yoktu ama sormaya da cesaret edemedi. Zaten son zamanlara merakı yüzünden komutanını epey sinirlendirmişti.

Neyse ki yüzbaşı çok beklemeden gergin bekleyişi sonlandırdı.

"Şerif Ali,” dedi intikam kokan bir sesle. “Kızarmış tavuk sever misin?"

Şerif Ali bir an durdu, gözleri ardına kadar açılınca uyku mahmurluğu da kalmadı. "Sevmez miyim komutanım?” diye sordu dudaklarını yalayarak. Yüzbaşı Tahir’in böyle bir soru sorması tuhaftı ama kızarmış tavuk da kırmızı çizgisiydi. “Hele but kısmı yok mu but kısmı… Ömrümü veririm."

Tahir, kümesin üstüne elini koyduğunda Şerif Ali de tam olarak oraya baktı. Karakol konuşlandırıldığından beri kümes oradaydı. Şerif Ali acıktığında içini birkaç kez yoklamıştı hatta… ama hep boştu.

“İçinde besili bir tavuk var,” dedi Tahir. “Tam ağzına layık.”

Şerif Ali’nin gözleri daha da büyüdü. “Valla mı komutanım.”

“Valla,” dedi komutanı. Teğmenler, gülümsemelerini ağzının içinde bastırıyordu. Çavuşlar henüz bir şey anlamamıştı. “Yakalarsan pişirip önüne koyacağız.”

Şerif Ali şöyle bir gerildikten sonra kaslarının ortasında küçük bir top gibi duran göbeğini ovaladı. "Ne olacak komutanım? Koşar yakalarım. Sonra da kazığa çakar... mis gibi pişiririz.”

“Yakalarsan…” Elini kilide ittiğinde kümesin kapağı gıcırdayarak açıldı. “Afiyetle yersin tabii Şerifim. Sen hele bir yakala da…”

Kümesin kapağı açıldığında içeriden söylendiği gibi besili bir tavuk fırladı.

Ama… O da nesi! Peşinden bir de horoz çıkmıştı HOROZ MU?

“Ko-komutanım…" diye yutkundu Şerif Ali. "Horozu belirtmemiştiniz ama?"

Yüzbaşı sigara paketinden bir dal sigara çekti. Daha keyifli görünüyordu. “Küçük sürprizler yapmayı severim, bilirsin.”

Şerif Ali horoza bakarken birkez daha yutkundu. Bu… horoz başka bir şeydi. Boynundaki kırmızı ibik savaşçı kaskı gibi sarkıyordu. Gözlerinde düşman seçer gibi bir bakış vardı. Tüm vücudu kaslıydı, gagasında intikam yeminleri gizliydi sanki. “Bilmez miyiz komutanım…” dedi çaresizce.

“Yalnız, horoz diye hitap edilmesinden pek hoşlanmıyor kendisi,” diye belirtti yüzbaşı, sigarasını dudaklarının arasına alırken. “Adı Afitap, sevdiğim bir arkadaşımın emaneti. Duydum ki epey sıkılmış kümeste. Sen tavuğu kovalarken o da seni kovalasın, diye düşündüm. Nasıl, iyi düşünmüş müyüm?”

Şerif Ali ağlamaklı bir şekilde güldü. "Harika düşünmüşsünüz komutanım," dedi içli içli. Bir süre horozu izledi, kırmızı görmüş boğa gibi dolanıyordu etrafta. Hiç tekin bir horoza benzemiyordu. Şerif Ali sarı kirpiklerini kırpıştırırken içinde bulunduğu anı tam olarak idrak etti.

Kantinin ortasında yüzbaşının afilli ekstresi okumanın elbette ki bir bedeli olacaktı ve o bedel şimdi karşısında kırmızı gagası ve delici bakışlarıyla duruyordu.

“Komutanım, düşündüm de ben kızarmış tavuk o kadar da sevmiyormuşum,” dedi işe yaramayacağını bildiği, derin bir çaresizlikle. “Zaten ben VECETERYEN olmaya karar verdim komutanım. “KURAN ÇARPSIN ARTIK SADECE ZEYTİNYAĞLI YİYECEĞİM KOMUTANIM.”

Tahir cevap vermedi. Sadece sigarasından ağır ağır duman çekti. Şerif Ali’ye kalan tek şey kollarını sıvamak oldu. Zira horoz da birazdan olacaklara hazırlanırmış gibi pati çekiyordu.

“Komutanım izniniz olursa ben de minik bir detay eklemek isterim,” diye araya girdi Yaver.

“İzin senin teğmen.”

Teğmen Yaver ciddiyetiyle bilinirdi ama şu an pek de ciddi görünmüyordu. "Şerif Ali, seni severim bilirsin. O yüzden uyarmak isterim. Sevgili Afitap’ın popoya karşı ufak bir zafiyeti var. Umarım bu bilgi işine yarar."

Şerif Ali’nin ela gözlerinde belirgin bir korku hali uyanırken eli istemsizce kalçasına doğru gitti. “Allah razı olsun komutanım, çok işime yarayacak.”

Afitap’ın kanatlarını açıp, gür bir “ÜÜÜ ÜÜÜÜÜ!” eşliğinde yerden sekmesiyle Şerif Ali de olduğu yerden sekti ve koşmaya başladı. O tavuğun arkasından, Afitap da onun arkasından…

Tavuk sola kaçtı, Şerif Ali sağa döndü. Tavuk sağa kıvrıldı, Şerif Ali tam karşısına geçti. Ayakları çamura saplandı, arada bir kaydı, dizleri üstünde sürüklendi. Tavuğun peşinde hoplaya zıplamaya devam ederken beklenen oldu.

Afitap bir anda Şerif Ali’nin arkasında belirdi. Gagasıyla hedefini belirledi ve "Gark!" sesi eşliğinde Şerif Ali’nin poposuna ilk saldırısını gerçekleştirdi.

"LAN KOMUTANIM BU NE LAN!" diye inledi Şerif Ali poposunu ovalayarak. “Kümes girseydi daha az acırdı şerefsizim!”

Henüz toparlanamadan Afitap çavuşun poposuna ikinci saldırıyı da gerçekleştirdi. Bu sefer bağırmak yerine olduğu yere çömeldi. "Laynnn! Bu ne şiddet bu celal!"

Yıkım timi kenarda gülmekten kırılırken Pekmez, “Devrem!” diye seslendi. “Ayıptır söylemesi senin alan geniş ya horozcağız bayram etti.”

Şerif Ali poposunu tutarak ayağa kalkmaya çalışırken, “Lan Pekmez! Götümü kıskandığını biliyordum!” diye inledi. “Ee tabii… Seninki soğuk mermer gibi, benimki çifte kavrulmuş lokum!”

Doğruldu, gözünde azimle yeniden tavuğun peşine düştü. Ama bu defa başka bir motivasyonla… Bu yaşadığı kıç merkezli eziyetin tek çıkışı o tavuğu yakalamaktı. Ama tavuğun üzerine her atladığında Afitap da onun üzerine atlıyor, çamurda hem fiziki hem ruhani bir boğuşma yaşanıyordu.

“Ayrıca bu horozun adı neden Afitap? Horozlar erkek olmaz mı!” Koşarken peşindeki horoza neredeyse ağlayarak döndü. “Bak horoz kardeş…Gel oturup düzgünce konuşalım. Sana şöyle karizmatik bir erkek ismi koyalım. Hem biz erkek adamız lan! Tavuğun götü dururken neden benim götümü gagalıyorsun!”

Afitap, onun bu acıklı çağrısına kulak asmadan zıpladı ve beşinci gagayı Şerif’in arka bölgesine kilitledi. Çavuş ağzını aça aça, “YANDIM ANAMM!” diye bağırarak dizlerinin üzerine düştü. Çamurun içinde debelenirken, “Haydar nasıl?” diye sordu bir umut. ”Cemil? Cemil olabilir mi? Suat? Yusuf? Orhan?”

Tahir, duvar kenarındaki askere, “Bizi bir çayla aslanım,” emrini verdi. Çay severdi. Güne zift gibi, demli bir çayla başlamak rutini olsa da şimdi daha bir keyifle içecekti. Kollarını bağlamış, sessizce gülümserken. “Gösteri keyifli, belli ki baya da sürecek.”

Şerif Ali yedinci kez çamuru kucaklarken, “Teessüf ederim ama komutanım!” diye bağırdı. “Benim burda kıçımda horozlar bağırırken yaşadığım drama gösteri demeniz hiç hoş değil.”

“Tamam işte,” dedi Tahir, kendisi için getirilen sandalyeye kurularak. “Gösterinin konusunu belirtmedim.” Başını omzuna yatırdı, gözlerini kısarak gülümsedi. “Drammış.”

Yavaşça ayağa kalktı Şerif Ali. Yüzü gözü çamur içinde ama gözleri savaşçı gibi kararlıydı. “Komutanlarım, lütfen sessiz gülünüz. Operasyon yapıyorum.” Başını çevirdi, çavuşlara döndü. “Siz de gülmeyin lan! Tavuğu yakalayınca suratınız benim götümden daha kırmızı olacak.” Telaşla tekrar Tahir’e baktı. “Yanlış anlamayın komutanım. Çavuşlara dedimdi.”

Olduğu yerde sabit duran tavuğa dönüp, "Lan ne olur dur be!” diye yalvardı bu defa. “Gel şöyle yanıma yamacıma, bitsin bu ızdırap butunu yediğim…” Yeni bir atağa hazırlanırken fark ettiği ki atağa hazırlanan yalnızca kendisi değildi.

“Lan!” Sessizce yaklaşan Afitap’a korkuyla baktı. “Ben tavuğa pusu kuruyorum bu kümesini siktiğim de bana!”

Şerif Ali adım attı.

 

Horoz da adım attı.

 

Göz göze geldiler.

 

Aynı anda zıpladılar ama biri daha hızlıydı. Afitap neredeyse bir komandoya yakışır bir hamleyle Şerif Ali'nin poposuna yeni bir gaga bıraktığında Şerif Ali haykırdı. “Lan senin gaganı çift tur bantlamazsam tüm köy ağzıma işesin!”

Kenarda izleyen timin başı, tenis maçı izler gibi bir sağa bir sola dönüyordu. Ellerinde çay, yüzlerinde kahkaha...

Çayından ilk yudumu alan Karahan, merakla Serhan’a dönerek, “Komutanım,” dedi. “Normal bir insanım götü iki loptan oluşuyordu değil mi?”

“Normal olarak,” dedi Serhan kaşlarını kaldırarak. “Bu nasıl soru lan?”

Karahan sırıttı. “Komutanım, acaba şeftalinin malum bölgesine özel koruma zırhı mı versek? Bir sonraki saldırıda adamın göt lobu bölünerek üçe çıkacak.”

"Ben böyle taktik bilen horoz görmedim,” dedi Pekmez. “Tam çatışma psikolojisi. Önce yere düşürüyor, sonra yokluyor. Acaba time mi alsak?"

"Adamın orası Dünya haritasına döndü.” Yaver, önündeki kovalamacaya bakışlarıyla yetişmeye çalışıyordu. “Bu saatten sonra operasyon bölgesini şeftalinin mabadından seçebiliriz."

Pekmez kahkaha atmıyordu, bayılmak üzereydi. Elini Karahan’ın omzuna vurdu. "Biri şu horoza terhis kağıdı versin oğlum. Şeftalinin götünü emekli etti."

Şerif Ali, kan ter içinde çamura kendini sırt üstü bırakıp bitik bir şekilde gökyüzüne izlemeye başladığında Tahir yavaşça yerinden kalktı. Yapacak bir ton işi vardı. Bu kadar gösteri yeterdi. Çavuşlara Şerif Ali’yi kaldırmalarını işaret ettikten sonra büyük adımları karakola dopru yol aldı. Son konuşan ise Serhan’dı.

“Şerif Ali’nin bir sonraki kredi kartı ekstresi merak edenler için açıklıyorum. Beş kutu göt kremi…”

 

⛓️‍💥🪽


 

Günaydın ama ne biçim bir gün? Sorarım!

Son yarım saattir utanmaktan yorganı çiğnedim. Kıvranmaktan bir hal olmuştum resmen. Terden sırılsıklam olmuş yastığımla göz göze geldiğimde artık yataktan çıkmam gerektiğine karar verdim. Çift kanatlı pencerenin iki kanadını da artist gibi aynı anda açtım. Belki yüzüme soğuk hava çarpınca utanmam uçar gider, dedim ama… nerde?

Utanç tam tersine bana bir sarıldı ki… dört elle! Resmen kucakladı beni. Gözümün içine bakıp, “Günaydın rezillik meleğim,” diye de fısıldadı.

Üstelik başım da zonk zonk. ZONK ZONK. Sanki kafamın içinde biri darbuka çalıyordu da İbrahim Tatlıses halaya kaldıracaktı birazdan. Ağzım şiş, gözüm şiş, hafızam mı? O zaten ayrı departman! Puslu puslu dolaşan kareler vardı orta yerde; sahne geçişleri bulanık, replikler tüyler ürpertici.

Çoğunluğu bana ait olan o replikler…

Yani ben mi bugüne girdim, gün mü bana girdi, belli değil.

“Ne bitmez çilem varmış,” diye sızlandım pencere pervazına kafayı yaslarken. “Hayır yani… Ne bitmez rezil olma kotam varmış da dolmak bilmiyor. Kardeşim bir insanın kaç cigabaytlık utanma hafızası olur ya hu? Alan doldu, yeni utanç için eski hatıralar silinecek, bile denmiyor. Gömüyor, üstüne çimentoyu da döküyor!”

Allah’ım, sen beni bu dünyaya rezil olayım diye mi gönderdin kurban olduğum? Ben dur diyemiyorum… ama sen desen Allah’ım? Vallahi kendi rezilliklerime yetişemiyorum.

 

Melek ne yapsın?

 

Melek, hangi bir rezaleti temizlesin?

 

Ohooo…

 

“Neyse... Şu mis gibi tatil günümde kendime acımayı bırakıp yeniden durum değerlendirmesi yapayım. Evet, evet… Belki de sandığım kadar rezil olmamışımdır. Yani… Sonuçta üçüncü kadehi içmemiştim. Durum o kadar da vahim değildi.” Başımı havaya kaldırıp kaşlarımı çattım. “Ayrıca sevgili iç sesim, tam olarak neredesin? Tüm sıçtığım anlarda kulağımın dibinde vik vik konuşmayı biliyorsun! Gel de kendimi temize çekmeme yardım et.”

 

Dünyanın tüm iç sesleri bir araya gelsek yine bizi temize çekemeyiz, Meloş. Keşke o üçüncü kadehi içseydik. En azından olanları hatırlamazdık…

 

Yüzümde ağlamaya meyilli bir ifadeyle, “Haklısın be…” dedim. Yine kazandı iç sesim. Yine haklı. Hep haklı. Keşke o lanet üçüncü kadehi içseydim.

En azından… Tahir’e, “Çişim geldi,” dediğimi hatırlamazdım.

Ahtapot gibi sarılıp gömleğini salya sümük sırılsıklam bıraktığımı da hatırlamazdım.

“Ciciklerim sence küçük mü?” diye sorduğumu hiç hatırlamazdım.

Bir detay vardı tabii. Olmasın mı? Detaylarda boğuluyordum burada ama bu en fena ikinci rezilliğim olmaya adaydı.

Allah kahretmesin ki! onu öpmüş olabilirdim!

Bu kısmı da net hatırlamıyordum, rüyamda görmüş de olabilirdim ama… onu öpmek istediğimi hatırlıyordum. Sadece bunu eyleme döküp dökmediğimden emin değildim. Yani gerçek de olabilirdi.

 

Ağğğğ! Ağzıma sıçayım AĞZIMA!

 

Sabah yanında uyansaydım daha az utanırdım!

Ama hayır, asıl sorun bu bile değildi. Hayatımı şok dalgaları eşliğinde felç eden, en fena birinci rezilliğim olabilecek şey… itirafımdı.

İçimde fırtınalar estiren, kalbimin hala tam anlamıyla kaldıramadığı, birçok detayı unuttuğum halde aklıma mıh gibi kazınmış o itiraf… Yalnızca bende kalmış mıydı yoksa Tahir de biliyor muydu? Ağzımdan kaçırmış olabilir miydim?

 

Offf… Yeminle sıcak bastı! SOLDAN SOLDAN GELİYORLAR VE EPEY KALABALIKLAR.

 

Düşündükçe hönküre hönküre ağlayasım geliyordu. İçimde de bir sancı vardı; regl sancısı gibi... Sevimsiz, nereden geldiği belli değil, niye geldiği de belli değil ama tam oradaydı işte.

Yirmi altı yaşımda anlıyordum ki bir insanı belirsizlik öldürebilirdi. Bir de üstüne kocaman, platonik bir aşk eklersen… yandı gülüm keten helva.

Ne olurdu, tüm içki şişelerinin üzerinde çocuklardan ve Meloşlardan uzak tutunuz yazsaydı? Ne olurdu yani?

Pencereden dışarıyı izlerken Sıla’nın sabah yürüyüşüne çıkan keçisini gördüm. Evet, Sıla ayağından dolayı pek yürüyemiyordu ama keçisi Yaren her sabah aynı saatte köyde tur atıp geri dönüyordu. Hatta beni ilk kez bu eve kadar getiren de kendisiydi. Köyün dört ayaklı sporcusuydu. Göz göze geldiğimizde elimi kaldırıp selam verdim. “Günoş keçi kardeş. Vallahi keyif senin keyfin be. Hayatın dümdüz, ne rezil olma derdin var ne pişmanlıklarla uyanıyorsun. Utanç duygunun olduğunu da sanmıyorum ya… Ama ben? Ben utanç havuzunda uzun metrajlı belgesel çekiyorum. Şey, birkaç günlüğüne yer değişsek olur mu?”

Yaren Keçi bana baktı. Ben ona baktım. Derin bir sessizlik oldu. Acaba bu keçi bir reenkarnasyon olabilir mi? Mesela benim eski gururum falan? Bir an kafasını göğe kaldırdı ve öyle bir “Meeeeeeh…” diye çığırdı ki yeminle ne dediğini anladım.

 

Git de şu akan makyajın yüzünden maymuna dönen suratını temizle…

 

“Ayıp ama Yaren!” dedim dudağımı büzerek. Tamam, haftasonları dışında pek karşılaşamıyoruz ama biraz saygı yanii… Öyle pat diye bir insana da maymuna benzemişsin denir miğğ!”

Küskün bir şekilde camı kapatıp banyoya gittim. Kovanın içinden soğuk suyu kaptığım gibi yüzüme boca ettim. Suyla beraber geceden kalan günahlarım, fondötenim, rimelim, ve biraz da onurum lavaboya süzüldü ama o akmış makyaj kalıntılarının altından gördüğüm sıfat pek hoş değildi. Yani Yaren haklıydı.

Göz kapaklarım ve dudaklarım şişmiş, tenim daha beyaz göründüğü için çillerim de belirginleşmişti. Saç baş desen… fön mü? Sanırım sabaha karşı beni terk etmişti. Kafam bildiğin elektrik çarpmış sokak lambası gibiydi! Hüzünlü bakışlarım banyonun dış köşesine uğradığında birkez daha içim sızladı; tüylü terliğimin teki orada boynu bükük, gariban gariban bana bakıyordu.

Çünkü eşi hala Memişteydi…

 

Dertler derya olmuşşşş. Ben de bir sandalllğğğ…

 

“Günaydın Meloşum!”

Mutsuz suratımı banyo kapısına çevirdiğimde Sıla’nın yaz güneşi gibi gülümseyen yüzüyle karşılaştım. Ama nasıl gülümsemek? Kız resmen uyanmamış, doğmuştu. Hayır, dün akşam benimle birlikte içen, hatta bir miktar da kendinden geçen o değil miydi?

“Günaydın mı?” diye sordum sitemle. Sonra da elimle sıfatımı gösterdim. “Şu tipime baksana sen! Ordan bakınca bana gün aymış gibi mi duruyor?”

Gülmek üzereydi ama kendini durdurmayı başardı. “Ne yalan söyleyeyim, iki kadehle yamulmanı ben de beklemiyordum. Meğer sarhoş olunca çenenin bağı çözülüyormuş Meloş, öyle konuştun ki… Hatta hiç susmadın desem, yeridir.”

Fazlası var eksiği yoktu sözlerinin. Zaten çok konuşurdum, yani öyle ki çenem için vergi verseydim şaşırmazdım ama içince… yanımda olanın Allah yardımcısı olsundu. Şükür ki masada ne konuştuğumu hatırlıyordum. Ağzımdan çıkan ve ne yazık ki çıkmasına engel olamadığım cümlelerim aklımdaydı ama tuvalete gidişimden sonrası ne yazık ki pusluydu. Hatta ve hatta o tuvaletten nasıl çıktığımı, eve nasıl geldiğimi hiç mi hiç bilmiyordum.

“Sıloş,” dedim kurbanlık kuzu gibi, resmen meleyerek. “Ben tuvaletten nasıl döndüm? Dahası eve nasıl geldim? Lütfen bana sızdığımı söyle. Kurban olayım, sızdın, de. Tek kelime daha etmedin, de. Seni eve kadar taşıdık, kütük gibi uyudun ama tek kelime daha etmedin, de…”

“Aslında…” dedi havaya kayan bakışlarıyla düşünürken. “Kısmen doğru. Tuvalete yürüyerek gittin ama Tahir’in kucağında döndün ve sızmıştın. Seni arabaya, hatta eve kadar da Tahir taşıdı.”

Nihayet yüzüm güldüm. O kafada edilmemiş her cümle lehimeydi.

“Allahım bismillah!” dedim sevinçle. “Yani sızdım öyle mi? Hiç uyanmadım? Hı?”

Hayır, dercesine kaldırdı kaşlarını. “Arada bir uyandın, üzgünüm.”

“Konuştum mu?

“Maalesef.”

Kaşlarımı indirdim. “Çok mu kötü?”

“Tahmin ettiğinden daha kötü. Yani…Tahir ile zamanında ne yaşadığınızı merak ediyorum. Şunu bir ara uzun uzun anlat lütfen.”

“Sıla! Onu bunu bırak da ne söyledim ben?” Yanına gidip kollarından tuttum ve gözlerinin içine baktım. Rimel mi sürmüş o? Yanaklar da pespembe. Minyon bir kızdı ama belirgin yüz hatları vardı, hele de böyle boyayınca daha da ortaya çıkmıştı. “Makyaj mı yaptın sen?”

Güldü. “Evet. Şey… Serhan uğrayacaktı da. Gizli göreve gidecekmiş. Birkaç gün buralarda olmayabilirmiş. Gitmeden beni de görmek istedi.”

Suratımı astım. “İyi, git gör de gel.”

“Sen de geliyorsun,” deyince en mal bakışlarımla yüzüne baktım.

“Sebep?”

Omuz silkti. “Bilmem ki. Gidince öğreneceğiz. Bizimle konuşmaları gereken bir şey varmış.”

“Konuşmalar derken? Kaç kişi konuşacaklar bizimle?”

“Serhan ve Tahir işte, ikisi birlikte geldiler.”

Derin bir nefes alıp sordum. “Sıla, şimdi Serhan ve Tahir kapının önünde, ikimizi görmek istiyorlar ve sen bunu bana yeni söylüyorsun. Doğru mu anlıyorum çiçeğim?” diye sorunca beni şaşırtmayarak başını salladı.

Yemin ediyorum bir gün kaza bela gözümü köpek balığının midesinde açsam Sıla’nın uzaklardan sesi gelir; o denizde köpekbalığı var sakın girme, diye. Öyle gecikmeli bir kişilik.

“Şu huyuna sövme işini sonraya bırakacağım Sıloşum. Şimdi gidip onlara Melek uyuyormuş, de. Utançtan ölmüş de diyebilirsin, sana kalmış. Ama ben gelmiyorum.”

Dönüp aynaya baktım, konu sadece şiş yüzüm değil ki saçım başım da fenaydı. Şimdi toplamaya kalksam akşama ancak işim biterdi. Bu durumda Tahir’in karşısına çıkmam söz konusu değildi.

“Ama önemliymiş…” dedi Sıla. “Mutlaka ikimizi birden görmeleri gerekiyormuş. Evin etrafındaki askerler de çoğalmış, galiba onunla ilgili.”

"N-nasıl yani?"

"Bak bu kez erken söylüyorum, güvenliğimizle alakalı bir durum olabilir."

Son sözlerini duyunca bir tutuştum. Okulda yaşadığım o korkunç gün aklıma geldi. Hey gidi hey… Korkunun gözünü seveyim.

Hemen pembiş gecelik elbisemin sabahlığını almak için odama doğru yürüdüm. “Sen geç ben de geliyorum. Ay inşallah kötü bir şey söylemezler.”

Sıla ayakları poposuna vura vura dışarı çıktı. Ben de odama geçip sabahlığımı aldım ama kuşağını bir türlü bulamadım. Saçlarımı at kuyruğu yapayım dedim ama elim ayağıma karıştığı için yamuk oldu. O kadar yamuk ki sol kulağımın üzerindeydi ve kıvır kıvır omuzlarıma inmişti.

Dışarı çıktım. Kollarımı sabahlığımın önünde kavuşturup bedenime sarıldım; hem soğuktan hem de içimdeki tuhaf tedirginlikten. Hava her zamanki gibi keskin ve soğuktu, dağlardan inen sis usulca vadinin omzuna konmuş, köyün üzerine gri bir çarşaf örtmüş gibiydi. Yamaçta hayvanlarını otlatmaya çıkan çobandan başka kimseler yoktu.

Bahçe kapısının önünde askeri araç sessizce duruyordu. Serhan inmiş, Sıla’yla bir şeyler konuşuyordu. Araçtan inmemiş olan Tahir’di. Hala direksiyon başında, sessizce sigarasını içiyordu. Yaklaşmaya karar verdim ama onun tarafına geçmeden durduğumda beni fark etti ama açıkça bakmadı. Zaman zaman ortaya çıkan o alaycı sesiyle Sıla’ya seslendi.

“Nerde bizim ayyaş? Uyanamadı mı daha?”

 

Pardon?

 

Ayyaş mı?

 

Bana mı dedi o?

 

Gıcık herif! Ağırlımı bir ayağıma verip yerde ritim tutmaya başladım. “Günoş!” dedim, sesimi yükselterek. “Uyandım ben.”

Sol elini camdan sarkıtmış, parmaklarının arasındaki sigarayı tutarken başını hafifçe eğip yanındaki yolcu koltuğunun camından bana baktı. Diğer eli hala direksiyondaydı. Güldane Hanımın biricik oğlu bir gün önce kütük gibi içmemiş ve sanki sabahın körü değilmiş gibi olanca yakışıklılığıyla kapımda duruyordu.

Güneş yüzüne vurdukça keskin askeri tıraşı, düzgün alın çizgisi ve üniformasının gömlek yakasından görünen çene hattı tokat gibi yüzüme vuruyordu. Asker yeşili üniforması yanık kumral teniyle öyle bütünleşmişti ki yeşili giymemiş, doğa ana tarafından kucaklanmıştı sanki.

Büyülenmiş bakışlarımı derhal üzerinden ayırdım. Kendine gelip suratımı buruşturdum hatta.

 

Aman ne var yani… Yeşil herkese yakışıyor bir kere!

 

“Gözlerin mi şişmiş senin?” diye sorunca istemsizce bir adım geri çekildim. Aramızda mesafe de vardı halbuki ama maşallah gözleri şahin gibi…

“Sen sabah sabah komedyenlik yapmaya mı karar verdin, hayırdır?” dedim başımı sinirle ters istikamete çevirerek. “Biz de canımızı askere emanet ediyoruz. Hey yavrum hey, asker gelsin burada bizimle dalga geçsin.”

Sıla ve Serhan konuşmayı bırakıp aramızdaki muhabbete döndüklerinde Tahir’in onlara göz kırptığını gördüm. “E asker burayadur. Merak etma, asker her yerde.” Karşılık verecekken bakışları gözlerim gibi şişen dudaklarıma kaydı bir anlık, tek bir anlık. “Ayrica… yaramaysa içmeyecesun.”

Gözlerimi kısarak baktım. Keyiflendi ya bağlar tabii şiveye… Ay şive demişken, dün akşam şive yapınca ne kadar tatlı olduğunu da söylemiştim değil mi? Pufff… Tabii o itirafımın yanında devede kulak kalıyordu. Ama bir dakika… İtirafımı duymuş gibi bakmıyordu sanki.

 

Ay duysa nasıl bakacağını biliyorum sanki! Of! Nasıl öğreneceğim? Tabii konuşarak. Ama utanıyorum… ama bu merakla da yaşayamam ki.

 

Yapmacık bir gülümseme eşliğinde Serhan’a, “Günaydın Teğmen,” diyerek arabanın önünden dolaştım ve pıpı pıtı Tahir’in olduğu tarafa geçtim. İnmesin diye de kapısına iyice yaklaştım.

 

Yaklaşınca kalp ritmimiz bozuluyor Meloş… Ne kadar uzak o kadar iyi…

 

“Tahir,” dedim gülümseyerek. “Misminik bir bilgiye ihtiyacım var."

"Misminik?"

"Hı hı. Şey, ben dün… Bir şey söyledim mi?”

Kamuflaj şapkasının altından bana bakarken sorumla birlikte dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım belirdi. Düşünüyor mu yoksa alay etmek üzere mi, anlamak mümkün değildi. Ama bakıyordu işte. Ve ben, sabahlığımın altında buz gibi havada, içim yanarak ayakta duruyordum.

“Bir şey söylemedin.” Sigarasından bir nefes çekti, ağır ağır, keyifli keyifli. Hayvan. “Birçok şey söyledin.”

Gülümsedim yine de. Tatlı dilin işe yaradığını dün tecrübe etmiştim neticede. Bu kısmı net hatırlıyordum.

“Ne gibi bir şey, Tahir’ciğim?"

“Tahir’ciğim?” diye tekrar etti zerre inandırıcı olmayan bir şaşkınlıkla. “Dün abi demeyi teklif etmiştin.”

“Şaka yapmışımdır. Koskoca insanlarız sonuçta. Ne abisi canım, değil mi ama?” Onun gibi deneyimli bir askerin önünde yalan söylemek zordu ama şansımı denemekten başka şansım yoktu. Hem belki… belki bende de onun dikkatini dağıtan bir şeyler hala vardır. “Bilirsin, alkole çok dayanıklı değilim,” dedim takriben on altı yaşımda yanında içip yediğim nanelere dayanarak.

Söylenerek bakışlarını ön cama çevirdim. “Bilmez miyim?”

Keşke hoş giyimli ve makyajlı olsaydım. En azından özgüvenim yerinde olurdu. Şimdi dünden kalma halimle, sabahlığımı bedenime çarşaf gibi sarmış karşısında dikiliyordum. O mu…

 

O kısma hiç girmeyelim Meloş, zararlı çıkıyoruz.

“Şaka yani,” dedim üzerine basa basa. “Alınma sakın.”

 

Hem şu saatten sonra sana abi dersem, Allah beni çarpar be Tahir.

 

“Şaka deysun?”

“He, şaka deyrım.” Taklidi yaptıktan sonra açık camının üst kenarına ellerimi koydum. Önce ellerime baktı, sonra başımı kaldırıp yüzüme. “Hadi söyle, ne dedim sana?”

Direksiyondaki elini çenesine götürdü. Düşündü ama kesinlikle sahteydi. “En son…” dedi sesini alçaltarak. “Tankın olayum falan dey-”

“Sus!” İşaret parmağımı kaldırıp hiddetle savurdum. “Vallahi ağzına yapıştırırım Tahir! Ümüğünü sıkarım senin! O tanka biner üzerinden geçerim!”

Güldü ayı. Ama hemen sonra bakışlarına bir ciddiyet yayıldı. Hatta yüzümde bir şeyler aradı. “De bakalım, neyi merak ediyorsun?” diye sordu şiveden keskin bir çıkıp yaparak.

Bir omuz silkme, köşe bucak kaçan bakışlar… “Hiç, ne olacak ki? Öylesine sordum. Tuvalete gittiğim andan sonrasını hatırlamıyorum da…”

 

İşte böyle! Süpersin kızım. Yani… yalan da sayılmaz ki! Tuvaletten nasıl çıktığımı gerçekten hatırlamıyorum. Tahir girdiğim kısmı da hatırlamadığımı düşünmeli ki eğer onu şak diye öptüysem bunu tamamen bilinçsizce yaptığımı sanmalı! Ancak böyle yırtarım bu işten…

 

Kaşlarını kaldırıp, “Hatırlamıyor musun?” diye sordu.

“Hatırlamıyorum dedim ya!” Kirpiklerimi kırpıştırıp, “Hatırlatsana,” dedim korkuyla.

Başı olduğu yerde kaldı, bana dönen sadece bakışlarıydı bu kez. Sonra beklemediğim bir şey yaptı. Sigarasını atıp, elini cama tutanan elimin yanına koydu. Çok yakınına. Çok çok yakınına… Allah! Kalpten giden var… AMBULANS! Ambulans lütfen…

“Öncelik beni ne kadar yakışıklı bulduğunu anlattın. Uzun uzun. Bir bakışımla için mi eriyormuş ne, öyle bir şeyler geveledin.”

 

Allah da beni kahretsin.

 

Ben utançtan konuşamazken o durur mu? Devam etti. “Elbisenin küçük bir cebi vardı, onu gösterip, ‘Sen artık burda yaşa’ dedin. Sanırım bu da dönüş yolunda gerçekleşti.”

“Yalan.”

“Gerçek.”

“Başka…”

“Yastığın olayım, başını koy bana, sabaha kadar kımıldamam, dedin.”

“Uyduruyorsun.”

“Yaşandı.”

Sıla kahkahayı bastığında Serhan eliyle ağzının kenarını kaşır gibi yaparak kapatmaya çalıştı ama alttan alttan o da gülüyordu.

“Yanlış hatırlıyor olmayasın!” diye bağırdım bir umut. “Yok yok! Kesin yanlış hatırlıyorsun.”

“Şahit ister misin?” Direksiyona vurup, “Araba şahit,” dedi. “Camları titreten aşk sözcükleri savruldu bu arabada dün gece.”

“Ay ama tansiyonum düştü benim...”

Başını geriye yasladı. Gözümün içine bakarken sigarasından son nefesi çekti. “Eğer evlenirsek düğünümüzü karakolda yapalım, fazla masraf olmasın, dedin.” Başını yana eğdi, gözlerini kısmış bana bakıyordu. “Bak o kısımda ben bile ufaktan duygulandım, kabul ediyorum.”

Pür dikkat bana bakan Sıla’yla göz göze geldim. “Sıloş, az kenara çekilsene,” dedim ağlamaklı. Elimle, “Şöyle sola doğru,” diyerek gösterdim.

“Neden? diye sordu Sıla anlamayarak.

Omuz silktim. “Cibiliyetime tüküreceğim de sana gelmesin.”

Baktım Tahir’in dudağının bir kenarı titredi, güldü gülecek… Hemen uyandım duruma. Öküz! Resmen kafa bulmuştu benimle! Kaldırıp salladığım parmağımla birlikte, “O düğün senin bir tarafına girsin Tahir!” diye bağırdım dayanamayıp. Sinirden adımlarım bile olduğu yerde kalamadı. “Allahın dağ ayısı! Dalga geçiyorsun benimle öyle mi?”

Kaşlarından biri kalktı. Ciddiyetle, “Evet,” demesiyle bu kez Serhan da kahkaha attı.

Yani rahatlayayım mı öfke mi kusayım bilemedim.

Tahir bakışlarını Serhan’a çevirmesiyle o sessiz emir komuta zinciri devreye girdi ve Serhan derhal başını çevirip, Sıla’nın da ilgisini üzerimizden aldı.

Sonra… “Gelsen az şöyle,” dedi başıyla yamacını işaret ederek.

 

Ama nasıl söyledi? Yani gitmekten başka şansım yok, öyle bir söyleyiş...

 

Ellerim yanıma düştüğünde birkaç adım attım, yaklaştım cama. Hafifte eğilince göz göze geldik. “Ne var?”

Yavaşça eğilip dudaklarını yanağıma yaklaştırdı, sesi kulağımın hemen dibindeyken, “Şaka olmayan bir şey var ama…” dedi sessizce.

Yutkundum. “Ne var? Ne dedim?”

 

Daha doğrusu… Ne bok yedim?

 

Sırıttı. “Seni öpmek istiyorum ama devlet memurusun, ceza yersin’ dedin.”

Daha çok yutkundum. “Sahi mi be?”

Normalde kızmam lazımdı ama bu söylediği onu öpmediğim anlamına geliyordu. Sadece saçmalamıştım. Öpmemiştim. Yuppi!

Tabii bu duruma sevinecek hale geldiğim için kendime de ayrıca teessüf edecektim.

“Öpmedim mi yani?”

Gözlerime baktı. “Merak etme,” dedi güven veren sesiyle. “Öpmedin.”

“Saçmalamışım yani sadece.”

Başını salladı. “Her zamanki gibi.”

“Yaa dimi…” dedim iltifat almış gibi. “Ben işte ahahahah.”

Allahım şükürler olsun yarabbim. Üstümden yığınla yük kalktı. Ne öpmüştüm ne de ilanı aşk etmiştim.

Zaten etseydim bu ayı arabanın arkasına afiş yaptırıp öyle gezerdi. Derin bir nefes aldım. Neyse… En azından bu konuyu kapatmıştık. Artık ikinci en önemli meseleye geçebilirdik.

“Tahir be…” dedim, sesimi iyice yumuşatıp pamuk gibi ettikten sonra. Sonuçta bir şey isteyecektim. Melek Sancaktar bir şey isteyecekse derhal içindeki minnoş kediyi uyandırır ve ona nefis cilveler öğretirdi.

“Ne isteyeceksin?” diye sordu gözünü bile kırpmadan. Adam, sanki kafamın içinde devriye geziyordu.

Gülümsedim. O baktı. Ben kirpik kırpıştırdım. O yine baktı.

“Tahir’ciğim,” dedim, sesime ballı ekmek sürüp. Hala bakıyordu. Ama bu sefer gözleri kısılmıştı, tehlike anı sinyali gibi..

“Terliğimin teki hala kayıp,” dedim en saf halimle. “Bana onu bir bulsana… Çok pahalıydı biliyor musun?”

Ağzının içinde, dişlerinin arasından homurdanarak, “Bilmez miyim?” diye geçirdi. Tabii bilir. Her ne kadar sepete atan ben olsam da ödemesi bizzat o yapmıştı.

“Bulacak mısın?” dedim iyice üsteleyerek. “Sonuçta sen askersin. Ben de vatandaşım. Hem de eşyasını kaybeden bir vatandaşım. Yardım etsen ne olur, hı?”

Gerçi en büyük kaybım valizimdi ama ondan çoktan umudu kesmiştim. Ah zavallı valizim...

Başını arkalığa yasladı, öyle baktı ki tüm hücrelerimle kendimi damdaki keçi gibi hissettim. “Melek,” dedi, sabırla sınanan bir dağ komandosunun tonuyla. “Bunca yıl eğitim alıp; mayınlı araziden sağ çıkmayı, yirmi altı saat boyunca kar üstünde sızmadan beklemeyi, helikopterden anasının nikahı metreden halatla inmeyi, kurşun yarasını kendi başıma sarıp harekata devam etmeyi, düşman hattında üç gün susuz kalmayı, -40 derecede mevzi tutup kırk kiloluk sırt çantasıyla dağ tırmanmayı… Sırf bir kokoşun tüylü terliğini bulmak için öğrenmiş olabilir miyim?”

 

Oha. Yaptı mı bunların hepsini cidden? Yapmamış gibi durmuyor vallahi. Ama ne kadar dibimiz düşse de burnumuzda kıl aldırmak yok Meloş.

 

Hemen işaret parmağını kaldırıp salladım. “Vatandaşın sorunlarını küçümseme asker!”

“Vatandaş?”

“Tam karşında duruyor. Ayrıca… Ne var canım onları yapmakta? Bulamam demiyorsun da… Neyse.”

“Ne mi var?” diye sordu alnını kırıştırarak. “Beni -20 derecede helikopterden indirdiler, gözüm donmasın diye kirpiklerime vazelin sürdüler. Hala gece rüyamda kar yiyorum. Termal kamerayla çakal sürüsünü ayırt edebiliyorum ama senin o tek eşli, tüylü, pembe terliğini bulamıyorum öyle mi?"

“Aynen öyle,” dedim ama ıh ıh… Gazla .çalışacak gibi değildi. Gazla çalışan tek yaratık biricik kardeşim Hıyar Can’dı. Hemen cilve modumu açtım, göz ucuyla şöyle bir süzüp masumca mırıldandım. “Bulsaydın çok mutlu olurdum ama… Yani, sence de bana çok yakışmamış mıydı?”

Sorumla birlikte alnındaki tüm kırışıklıklar birer birer düzeldi. Yüzündeki o soğuk hava yerini ılıman bir iklime bıraktı sanki. Vallahi işe yaradı!

“İyi,” dedi duruşunu düzeltip. “Bakarım bir ara.”

“Ne kadar bir ara mesela?”

Kısa bir an düşündü. Sonra ciddiyetle cebinden telsizini çıkardı. Ben hala şaka mı yapıyor, ciddi mi anlamaya çalışıyordum ama adam surat ifadesini milim kıpırdatmadan konuşmaya başladı.

“Alfa 3, burası Fırtına. Acil kodla yeni bir görev tanımı veriyorum. Operasyonun adı- Terlik Pençesi.” Bir saniye durdu, bana şöyle bir göz ucuyla baktı. Gözümdeki parıltıyı gördü mü bilmem ama devam etti. “Hedef, tüylü ve pembe. Teki mevcut. Son olarak Deli Memiş adlı şahısta görüldü. Temas kurulamadı. Tahmini yönü; Memişin kulübesi.”

Ben ellerimi ağzıma götürüp kıkırdarken o tüm ciddiyetiyle devam etti.

“Tekrar ediyorum; hedef çok pahalı. Maddi kayıp kadar duygusal yıkım da büyük.” Kısa bir sessizlik oldu. Sonra kaşlarını kaldırıp giderek artan kıkırdamamı izlerken telsize son bir emir verdi. “Operasyona özel kod veriyorum; Kokoş Alfa. Tüm birimler teyakkuza geçsin. Terliği bulmadan dönmeyin.”

Telsizi usulca yerine koyarken o da güldü. Yaşaran gözlerimin ardından gülerek konuştum. “Salaksın."

“Bulamazsam yerine lastik ayakkabı edeceğim.” dedi göz kırparak. “Pembesinden.”

 

Al işte, yine düştük Meloş…

 

Biz öyle gülümseyerek bakışırken Sıla’nın, “Ay gerçekten mi!” diyen endişeli sesi aramıza düştü. O tepkiyle birlikte neden burada oldukları aklıma geldi. Gözümü civarda nöbet tutan askerlere dikip, “Bir şey mi oldu?” diye sordum. “Yani… sabahın köründe buradasınız. Sıla ikimizle birlikte konuşmak istediğini söyledi.”

Eli yeniden direksiyona uzandığında yüzündeki ifade sertleşti. “Kaşi hala iz dışında,” dedi doğrudan, gözünü yoldan ayırmadan. Sözleriyle birlikte kalp atışlarım hızlandı; o da fark etmiş olacak ki ardına ekledi. “Bölgedeki güvenlik önlemlerini arttırdım. Size ya da okula yaklaşması şu an için mümkün değil. Bölge gözetim altında. Telsiz hattı sürekli açık, çevrede devriye geziyorlar. Hepsi sağlam, tecrübeli adamlar.” Ses tonu kararlıydı, endişe taşıyacak bir boşluk bırakmıyordu. “Sizden istediğim bir müddet adımlarınızı temkinli atın. Burada güvendesiniz ama ilçeye inmeniz gerekirse haber vermeden çıkmayın. Araç ve personel desteği sağlanır. Dediğim gibi; bu bir tedbir. Panik yapacak bir durum yok.”

Sıla ile birbirimize baktık, Tahir ne kadar güven verse de ikimiz de tedirgin olmuştuk. “Ama… Neden doğrudan bizim üzerimizde güvenliği arttırdınız ki? O adamların bizimle ne derdi olur? Bilmeden bir şey mi yaptık? Ya da … yaptım?”

Tahir'in dudakları araladığında bir şey söylemek üzere olduğunu anladım ama her ne söyleyeceksen bundan vazgeçti. “Yeni bir şey olmadı.” Bakışları gözlerime uğradığında, “Bir şey yapmadın,” dedi. “Sadece sözümü dinle. Benden habersiz köyden çıkmak yok, anlaşıldı mı?”

Zaten yakın zamanda köyden çıkma gibi bir planım yoktu. Çıkmak istediğimde de Tahir’e haber vermekte bir sakınca görmüyordum. Bizi ve bu köyü koruma işini önemsediği ortadaydı. Bu konuda ona zorluk çıkaracak değildim.

“Anlaştık yüzbaşı,” dedim gülümseyip elimi uzatarak. Ama onun bakışları tutmayı bıraktığım için önü açılan geceliğime kaydı. Sonra sanki orada gizli bir düşman konuşlanmış gibi aniden gözlerini etrafa kaydırdı. Gergin bir boğaz temizleme sesiyle birlikte elimi tutup beni kendine çektiğinde, “Kapa o önini,” dedi fısıltıyla. “Az dikkat et öğretmen hanım, sabah sabah kirdirma birilerinin kafasini baa.”

Kıkırdadım yine. Hem şaşkın hem eğlenmiş bir haldeydi sesim. Bu adamın benim etek boylarımla, dekoltelerimle ne alıp veremediği vardı gerçekten? Eskiden beri bakışlarıyla düğmemi kapatır, eteğime göz ucuyla bakar, omzum açıldı mı hemen kaşlarını çatardı.

Eskiden beri… Bu küçük detay aklıma bir ihtimal getirdi. Ve geldiği gibi kalbimi tekletti.

Tahir… Yok artık. Ama ya evetse?

Tahir beni kıskanıyor olabilir miydi?

İçimde bir şey titreşti. O koruma refleksi, o durduk yere yüzüne yerleşen sertlik, çevreyi kolaçan edişi, insanlara mesafe koyması… Yani bu adam sırf mesleği gereği mi böyleydi? Yoksa… Birinin bana bakmasından, bana yaklaşmasından gerçekten hoşlanmıyor muydu?

Gögüs kafesimin altından geçen bir sıcaklıkla yutkundum. Eğer öyleyse… Vay halime.

“Sıla, biz de anlaştık mı güzelim?” dedi Serhan.

O sondaki hitap karışan düşüncelerimin bir an için durulmasını sağladı ve yüzüme arkadaşım adına mutlu olduğumu belli eden bir gülümseme bıraktı.

 

Başardık Sıla, başardık aşkom!

 

“Anlaştık,” dedi Sıla utanarak. “Senden habersiz adım atmak yok.”

Sıla’ya bakıp çenemi buruşturdum, vay be! dercesine… Bizim ağırdan alma tüyosu ilk günden yalan olmuş, maşallah…

Serhan memnun bir gülümseme bırakarak beni de selamladı ve komutanının yanına bindi. Kapı kapandı, motor sesi yükseldi. Tam araç harekete geçecekken... Tahir’in gözleri önündeki yoldan sekti. Camdan dışarı doğru döndü. O kızıl kahve gözlerini saçlarımda bir saniyeliğine gezdirdi; rasladığı şeyden memnun olarak dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Sonra gözlerini kaçırmadan ani ve net bir hareketle başını eğdi ve bana asker selamı verdi. Omuz hizasında, tam olması gerektiği gibi. Disiplinli, düzgün, ölçülü. Ama o kadar Tahir ki... selamı bile dudak uçlarında bir kıvılcım taşıyordu.

Refleksle doğruldum, nerden çıkmıştı bu utanma duygusu? Son birkaç dakikadır kendimi rezil edecek bir şey de yapmamıştım ama… utanıyordum işte. Ne kadar doğru yaptım bilmiyorum ama ben de karşılık verdim.

Ve böylece, kalp ritmimizle fena halde oynayan o iki asker gayet profesyonel ve fazlasıyla havalı bir şekilde yanımızdan uzaklaştı. Arabaları tozlu yolda yavaşça kaybolurken ve hala olduğum yerde dikilirken yüzümde anlamsız bir gülümseme vardı.

 

Bir de geceliğimin önünü sabahlığımla sıkıca kapatan ellerim…

 

⛓️‍💥🪽

 

Akşama doğru Sıla mantı açtı. O kıymaları yerleştirdikçe ben de hamuru kapattım ve garip ama… başardım. Gerçi benim kapattığım mantılar biraz eciş bücüş olmuştu; bazıları köşeye sinmiş gibiydi, bazıları da hakettiysem eyvallah, dercesine kıymayla bütünleşmişti ama olsundu. Nihayet benim de bir yemekte katkım olmuştu.

Sıla mantıları büyük bir sabırla pişirirken, “Sen de yoğurdu hazırla bari,” dedi. “Bari” kısmı gururumu incitti ama çaktırmadım. Yoğurdu aldım, derin bir kaseye koydum. Sonra çırpmaya başladım. İlk başta gayet masum bir şekilde başladı her şey... Ama sonra o tel çırpıcıyla aramızda garip bir bağ oluştu.

Çünkü telefonum çalmıştı ve arayan Arslan Ağabeyimdi.

Açmadım, açamadım. Telefon ağabeyimin adıyla yanıp sönerken sanki yoğurdu değil de aramızdaki yılların kırgınlığını dövüyordum. Yer yer üzüldüm, incindim; yer yer de fena kızdım. Kızdıkça telin sapını daha sıkı tuttum, hırsla karıştırdım. Yoğurt kabın dışına sıçradı; bileğime, masaya, hatta nedense mutfağın uzak köşesindeki duvara kadar… Anladım ki zaten uzak durmam gereken mutfağın duygudan duyguya koşarken kapısının önünden bile geçmemeliydim. Aksi halde mutfak, mutfak olmaktan çıkıyordu. Neyse ki Sıla o sırada mutfakta yoktu da şahit olmadı yoğurda karşı sergilediğim boks performansına.

Ama sonuç? Sonuç harikaydı. Yoğurt pürüzsüz, köpük köpüktü. O kadar güzel çırpmıştım ki bir an üstüne çiçek koyup Sıla’ya şov yapmak istedim ama yapamadım tabii… Çünkü telefon hala titriyordu ve yoğurt bile bana ağabeyim denen o hıyarı hatırlatıyordu.

Çocukken de fenaydı. İnsan büyüyünce travmalarını gülerek anlatabiliyor ya; aklıma gelen anımız da tam olarak onlardan biriydi. Gerçi ben birilerine anlatırken gülüyordum ama içimdeki küçük Meloş hala bir köşede pofuduk terlikleriyle ağlıyor olabilirdi.

Yaz tatiliydi; babaannemin köydeki evde tıkıldık kalmışız. Sıcaktan bütün sokak ağır çekimde nefes alıyor sanki. Ben Barbie’lerimle evcilik oynuyorum. Dünya barış içinde, pembe bir huzur ortamı almış başını gitmiş. Derken abim çıkageldi. Elinde babaannemin yoğurt kabı var. Bak şimdi, burada durup düşünmen lazımdı; babannem yoğurt kabını verir mi? Titiz kadın, vermez. Demek ki bu planlı bir eylem. Düşünemedim çünkü yaşım tek basamaklı.

“Gel bak, sana sihirli su yapacağım,” dedi. Ben de salak gibi, “Aa ne ki o?” diye peşine takıldım.

Gittik, banyoya. Kaba su doldurdu, sonra içine diş macunu sıktı, kolonyadan damlattı, babaannemin gül suyu şişesinden biraz ekledi, yetmedi dedemin tıraş losyonunu da koydu. Karıştırdı karıştırdı, sonra bana döndü dedi ki, “İç bunu, görünmez olacaksın.”

Ben de ne yapayım, görünmez olmak istiyorum. Barbie'min evine gizlice gireyim, o pembe mini koltuğa Ken'i oturtmadan önce bir denetleme yapayım falan…

Bir yudum aldım. Bir yudum.

Aman Allahım! Ağzımda bir yangın, bir bahar esintisi, ardından mentollü bir ölüm! Gözümden yaş geldi, burnumdan hava değil, keder çıktı. “Yandım babaanneğğğğ!” diye bağırdım. Ama babaannem evde yok, de inek sağmaya dama çıkmış. Dedem de köy kahvesinde bilmem kaçıncı okeyine dönüyor. Eh, Arslan Ağabeyim de bunu hesaplamış tabii. Ellerini beline koymuş, ben evde dört dönerken o yuvarlana yuvarlana gülüyor.

“Görünmez oldun mu bari arpa Şehriye!”

Elimi ağzımın önünde yelpaze gibi sallayorum ama yok... Cayır cayır yanıyor hala. “Pisliiiikkkkk! İnsan evladı mısın sen be! İnsan kardeşine bunu yapar mı! Evde silah ürettin resmen! Bu ne beee! İçimde orangutanlar tepişiyor dedeğğğ!!”

Ağzım yana yana ağlarken utanmaz hala gülüyor. Üzerine atladım o acıyla. En son barbiemin kafasını ağzına sokarken avazım çıktığı kadar bağırıyorum.

“Ya ben senin abi gibi ağzına sıçayım ŞEYEPSİZ!”

Arslan Ağabeyim o gün beni görünmez yapmadı belki ama o sihirli sıvının tadını benim için yirmi altı yaşımda bile unutulmaz yaptı.

Derin bir iç çektim. O gün de birçok anımız gibi hala hafızamda tazeydi. Kardeşlerimden en fazla Hıyar Can’la kavga ederdim. Küserdik, daha barışmadan bir kavga daha eder babamdan bir güzel azar işitirdik. Annem sosyeteyim, çocuk gelişiminden anlarım, diye geçinirdi ama bu kavgalarımız yüzünden az oklavayla kovalamamıştı bizi. İki yaş büyüğüm Mine’yle kavgalarımız da az sayılmazdı ama en azından haftada bir barışır, Barbielerimizi iki saatliğine ortak kullanırdık. Ama Arslan ağabeyimle öyle değildi. Kavga etsek bile hiç küs kalamazdık. Buna rağmen belli bir yaşa kadar bana en çok o zorbalık etmişti. Hem de öyle böyle değil; duygusal darbelerle bezenmiş, adımla dalga geçilmiş full paket zorbalık!

Dünyanın en iyi insanı mıydı? Belki. Ama ne olursa olsun, sonuçta kardeşti. Yani doğuştan lisanslı bir baş belasıydı!

Üstelik beni kıskanması yok mu? Hem de öyle böyle değil. Resmen yanımda erkek sinek bile uçurtmazdı. “Sen safsın, erkekler hayvandır, uzak dur,” deyip dururdu. Sanki kendi masumlar evreninden gelmiş kanatsız melek! Bir keresinde kargocuya bile diklenmişti. Sebep, bana kargo getirmesi…

Ama ne yalan söyleyeyim… Bu kadar gözüm gibi sakınması, içten içe hoşuma giderdi. Tabii bunu yüzüne asla söyleyemezdim.

Hiç unutmam, ben ortaokuldayken… daha doğrusu ben ergenliğe yeni adım atmış, kırılgan kalpli, alnında tek bir sivilce çıkınca hayatı kararan bir kızken, bir çocuktan hoşlanıyordum. Adı Mert’ti. Sevimli çocuktu. Kalemini ödünç verir, sıra taşırken yardım eder, tostunu benim paylaşırdı. İşte o yaşlarda birine aşık olmak için bu kadarı yetiyordu zaten.

 

Bu Mert meselesini de her sırrımı olduğu gibi en önce abim öğrendi. Ama bu defa ben anlatmadım. Daha doğrusu utandığım için erteledim. O kendi yöntemiyle öğrendi. Nasıl mı? Ben günlüğüme yazmışım, “Mert bana güldü acaba evlenir miyiz” diye. Günlüğümün arasına sakladığım iki yaprak yolunmuş papatya yapraklarını bulmuş, sanki fbı ajanı mübarek!

 

Neyse, bir gün okula gitmek için hazırlanıyorum. Formam kırış kırış, saçlarımı iki yandan örmüşüm, burnumun üstündeki iki koca sivilceye rağmen kendimi tatlı sanıyorum falan… Abim geldi, suratında diplomatik bir ifadeyle, “Bak Şehriye,” dedi. “Bu iş böyle gizli saklı olmaz. Madem hoşlandığın çocuk var, getir tanışalım. Medeni insanlar gibi konuşuruz. Çocuğun niyeti ciddi değilse gözünden anlarım ben.”

Mis gibi yemledi beni. Ben de demiyorum ki ‘abi çocuk daha on üç yaşında, ne ciddiyetinden bahsediyorsun Allah aşkına!’ diye...

Onun yerine ne yaptım? Saflıkta doktora tezine konu olacak bir ruh haliyle gittim, Mert’e, “Abim seninle tanışmak istiyor. Çay falan içeceğiz. Çok medeni,” dedim.

Mert de zavallım, tamam dedi, üstüne bir de saçını jöleledi, gömlek giydi! Çocuk resmen aileyle tanışmaya geldi. Mert gayet efendi bir şekilde ayakkabılarını çıkarıyor, hatta çorapları temiz ki bu önemli, sonuçta aileyle tanışmaya gelmiş çocuk. Ben içimden “Aferin Mert, iyi gidiyorsun” diyorum.

Kapıyı abim açtı. Suratında öyle bir tebessüm var ki... O gülüş ya evlilik teklifi yapacak bir damadın ya da kafayı kırmak üzere olan bir psikopatın gülüşü olabilir. Şansımıza ikincisiymiş.

“Hoş geldin, aslanım,” dedi abim, Mert’in omzuna bir şaplak atarak. Samimi gibi görünen omurilik hedefli! Mert’in gözleri anından bana döndü, ben orada ilk sinyali aldım. Kaç Mert! Kaç! demek istedim ama sesim çıkmadı.

Biz daha salona girer girmez abim kaşları çatıp Mert’in karşısına dikildi. Yemin ederim çocuk ne çay gördü ne sehpa… “Sen!” dedi, “Benim kardeşime göz mü diktin lan pamuk şekeri!”

Mert şok içinde, “Yok abi ben sadece kalem…” diye geveledi.

“Kalem mi! Sen benim bacıma kalem uzatıyorsun ha!”

Bacım mı? Şok! Şaşırıp kaldım çünkü ağabeyimin ağzından hiç duymadığım bir kelime… Konu ben olunca resmen aşiret varisi çıkmış içinden… Ben şaşkınlık içinde, Mert minnoşum da altına kaçırdı kaçıracak…

Çocuk cevap veremeden abim yakasına bir yapıştı… Orada Mert’i koltuğa doğru yatırdı, üstüne de koca bedenini serdi. Bildiği tüm dövüş figürlerini Mert üzerinde deneyecek, belli… Ben çığlık çığlığa, “Abi yapma,” diye bağırıyordum. “Aşk olsun ya, medeni bir çay içecektik biz! MERT SEN KAÇ!”

Araya girmeye çalıştım ama beni bir kenara itti. “Sen karışma Şehriye, arkadaş sana göz koymakla kaşınmış, ufak bir kaşıyacağım sadece.”

“Ne göz koyması ya…Göz kapağı seğirmiş olabilir!” dedim, mantıklı açıklamalar sunuyorum ama kimse dinlemiyor.

Mert bir yandan, “Abi ben sadece kalem verdim,” diye yalvarıyor, öbür yandan çorapla kaygan zeminde kaçmaya çalışıyor. Ben Mert’in kolunu tutuyorum, abim Mert’in yakasını, bir yandan birbirimize bağırıyoruz.

“BIRAK ABİİİ!”

“BIRAKMIYORUM LAN! BİR DAHA KARDEŞİME KALEM VERECEK MİSİN?”

“KALEM GÖTÜME GİRSİN Kİ VERMEYECEĞİM ABİ!”

O günden sonra sınıfta Mert’le değil göz göze gelmek, aynı oksijeni soluduğumuz anda bile ikimizden biri kafasını pencereye çeviriyordu. Çocuk teneffüslerde bile beni gördüğü yerde yön değiştiriyordu resmen. En son mezun olurken yıllıkta, herkese bir şeyler yazdı. “Canım Tarkan, kantin sıramızı hiç unutmayacağım! Merve, testleri hep birlikte çözdük ne güzel günlerdi. Hocam sizi çok seviyoruz!”

Benim sayfama gelince? Boş. Yani kağıt bembeyazdı ama hissediliyordu…Sanki görünmez mürekkeple, “Beni o ruh hastası abine götürdüğün o günü asla affetmeyeceğim!” yazmıştı.

 

Ve bu… yaptıklarının binde biri bile değildi. Yastığımın altına iki günlük çorabını koyması, ilk kez makyaj yaptığım gün suratıma un fırlatması, annemlerin evde olmadığı bir gece şarteli indirip çığlık maskesiyle beni evde dört döndürmesi, hastayken termometreyi sobaya tutup ateşimi 47 gösterip beni on dakika sonra öleceğime inandırması, sabah uyanmadan pijamama su döküp uyandığımda altına işemişsin diye dalga geçmesi, internetten şehriye çorbası çıktısı alıp doğum günümde sırtıma yapıştırması, ağlarken salya sümüklü fotoğrafımı çekip aile grubuna atması…en nadide çocukluk anılarımız arasındaydı.

Ben de tüm bunların karşılığında boş durmamıştım tabii ama… ne yapıyorduk? Detaylara takılmıyorduk.

İçeri geçip mantımı kaşıklamaya başlamıştım ki telefonum yeniden söyledi. “Of be abi, sen de görmeyeli amma ısrarcı olmuşsun,” diye söylenirken bir baktım, mesaj ağabeyimden gelmemişti.

Tahir’den…

Sanki görüyormuş gibi hemen kaşığımı mantının içine bıraktım. Ağzımın yoğurdunu silip Whatsapp mesajı açtım. Ve açtığım gibi de sinirlerimi bozan o kısa, o sinir bozucu soru cümlesi ile karşılaştım.

Tahir: Ağabeyinle konuştun mu?

Yemin ederim mesajı gördüğümde gözüm seyirdi.Ne selam ne bir şey, dümdüz sormuştu camış. Günün ortasında; tam toparlıyorum, mantı yiyip motivasyonumu kazanacağım derken…. Derin bir iç çektim. Parmaklarımı ekran üzerinde gezdirdim, cevap yazıp yazmama arasında kararsız kaldım. Sonra yazdım. Ama tatlı tatlı yazmadım.

Ben: Sence?

Yarım saniye sonra yazıyor baloncukları belirdi. Yıllardır onunla mesajlaşmamıştım. Parmaklarımın ekrana değdiği bu an... sanki geçmişin kapısını tıklatıyordu. Tuhaf gelmişti. Tuhaf ve heyecan verici… Yaşattığı bu heyecan gözümü korkutmuyor değildi ama hoşuma gidiyordu.

O koca bir okyanustu. Derin, karanlık yerleri vardı; bilmediğim akıntıları, sürükleyici gelgitleri… Ve ben? Onun kumsalında ayak bileklerime kadar sokulmuş suyunda titreye titreye yürüyordum. İçine atlayacak cesaretim yoksa bile…Kenarında dolanmak istiyordum. Ayağım ıslansın, kalbim üşüsün, ama orada bir yerde olayım istiyordum.

Tahir: Sadece sordum

İçimden, soracağı zamanı buldu, dedim ama telefon elimdeydi işte. Ve sırf bu yüzden kalbim ağabeyime karşı bile azıcık yumuşamıştı, evet. Ama o iş kadar kolay değil, sayın yüzbaşım.

Ben: O havamda değilim, şu an konuşmayacağım

Tahir: Ne havasi?

Tahir: Dışarıdakini mi dedun?

Tahir: Cayır cayır yanay namussuz

Okurken dudaklarımın kıvrılmasına engel olamadım. Beni bir duygudan diğerinin kollarına savurması onun için hiç de zor değildi. Bir kaşık mantıyı ağzıma tepip çiğnerken yazdım.

Ben: Tahir

Ben: Hava -2 derece

Tahir: Ben de oni dedum. Bi Barbinin abisiyle barişmasi için uygun havadur

Gözlerimi devirmeli güldüm bu defa.

Ben: Bir askerin bir Barbinin tüylü terliğini bulması için çok uygun bence hava

Tahir: He

Tahir: Askerin işi güci yoktur tüylü terlik arasun

Tahir: Neysa

Tahir: Allah sevdiği kullarini barbiyle ve tüylü terliğiyle sınarmiş

Ben: Sınanıyorsun yani benimle?

Tahir: Sınanmay miyim? Sen söyle

Tahir: Öğretmen Hanım

Dudaklarımdan taşan kahkahayı çekip alan sebep elimdeki telefonun ağabeyimin aramasıyla titremesiydi. Kaşlarımı çatıp, “Açmayacağım işte!” diye söylenerek meşgule attım. Sonra… ona sormak istedim. Belki sormam gereken en son kişiydi ama yine de istedim.

Ben: Sen olsan konuşur muydun? Bunca zaman, bunca küslükten sonra?

Bir süre yazmadı. Sessizlik sinir bozucuydu ama zaten Tahir’le olanlar hep böyle başlardı. Önce bir susar, sonra bir şey söylerdi ki... dilinin altında bazen diken, bazen çiçek.

Tahir: Kaldırıp atamıyorsan

Bir mesaj daha.

Tahir: Mecbur bağrına basacaksın

Susturuculu silahla ateş edilmiş bir cümleydi bu. İşin kötüsü… tam kalbime nişan almıştı. Ben de sustum biraz. Ne yazsam bilemedim ama içimde bir yer, bunu sadece ağabeyimle aramdaki küslük için söylememiş olmasını diliyordu. Küçük de olsa… böyle bir ihtimal var mıydı?

Düşünce denizinde bata çıka yüzerken kapı çaldı. Sıla mutfaktaydı ama bastonuyla kapıya gitmesi zaman alırdı. Onu yormamak için kapıyı ben açtım ama karşımdaki manzarayı görmeyi kesinlikle beklemiyordum.

Nurcan Abla ve Şerif Ali… İkisi de bir garip bakıyordu ve ikisi de nefes nefeseydi. Kapıdan önce Nurcan Abla girdi. Yüzünde fırtına öncesi sessizlik vardı. Selam sabah vermeden koridoru jet hızıyla geçip giderken hemen ardından Şerif Ali girdi. Onun durumu da pek parlak görünmüyordu. Üstelik Nurcan Ablanın aksine onun gözlerinde sadece sinir değil, hüzün de vardı. Bana ters ters bakarak ama boynu bükük şekilde yanımdan geçip giderken mutfaktan çıkan Sıla’yla bakıştık. Bakışlarımla ne olduğunu sordum, bakışlarıyla bilmediğini söyledi.

Yürüyüşü de bir garipti. Sanki poposundan falakaya yatırılmış gibi yan yan gidiyordu.

Peşlerinden salona gittiğimde Nurcan Ablanın pencere kenarındaki divana oturduğunu gördüm. Kollarını da göğsünde sıkıca bağlamıştı. Şerif Ali ise hemen yanında ayakta dikiliyordu ve ikisinin de ağzını bıçak açmıyordu.

“Hoş geldiniz,” dedim gülümseyerek “Mantı yapmıştık, koyayım mı?”

Nurcan Abla yanlış bir şey söylemişim gibi o sürmeli, kahve bakışlarını üzerime çevirdi. “Mantı mı dedun?”

Başımı salladım. “Hı hı mantı. “

Başladı gülmeye… Ona anlam veremezken Şerif Ali de ağlamaya başlamasın mı? Hem de hüngür hüngür.

AY NOLUYO YİNE!

“Ben yerim mantı,” dedi Şerif Ali, hıçkırıklarının arasından. “Gerçi çıkarması zor olacak ama… yine de yerim.”

“A-anlayamadım.”

Sıla elinde tepsiyle içeri girince tepsiyi elinden aldım. İçindeki mantı tabaklarını misafirlerimizin eline tutuşturdum. Nurcan Abla mantıya düşmanıymış gibi bakarken Şerif Ali ağlayarak ama iştahla yemeye başladı. Sıla ile masaya oturduk, sessizce mantılarımızı yemeye başladık ama yok… ikimiz de meraktan yiyemiyorduk.

“Şerif Ali otursana şuraya, ayakta yemeyeceksin onu,” dedi Sıla.

“Yok.” Bana pis pis bakarken omuz silkti. “İyiyim böyle.”

“Ay ekmek arası döner mi bu, mantı yani. Neden ayakta yiyorsun ayol?”

Gözleri kaçırdı. Baktım, sarı saçlarının dipleri hafiften terlemiş de. Kaşımı kaldırdım. Bir şey var bu işte.

Şerif Ali tam itiraz edecekken Nurcan Abla bir sinirle ona döndü. “Şerif Ali! Ha otur şuraya tüm sinirimi senden çıkarurum valla!”

Şerif Ali'nin anında rengi değişti. Sakladığı sır ortaya çıkacakmış gibi bir iç çekti. Garip bir şekilde başını çevirip poposuna baktı, baktıkça dudağı büzüldü.

“Şey…” dedi bir parça utançla. “Ben... ben birkaç gün önce Afitap’la ufak bir münakaşaya girdim de.”

“Afitap mı?” diye sordu Sıla. “O kim ki?”

Görüntüsü gözünün önüne gelmiş gibi derin bir iç çekti. “Horoz.”

Ha?

“Horoz mu?”

Bakışları yüzümle buluşunca sinirle gözlerini kıstı. “Evet, horoz. Ama bildiğin horozlardan değil, başka bir horoz. Bambaşka bir horoz. Gözü dönmüş, ruh hastası, göt manyağı bir horoz!"

"Ee? Ne olmuş o horoza?" diye sordum .

"Ne olacak. Tahir Komutanım üzerime saldı. Koştum. Ama nereye kadar? Hayvana göt dedektörü takılmış sanki, bulduğu yerde gagasını yapıştırdı. Tek sorumlusu da sensin sarı cadı!”

“Ben mi?” Daha ne olduğunu anlamamıştım bile.

“Evet sen! Sinsi, yılan gözlü! Senin şakan yüzünden götüm delik deşik oldu! Oysa ben inanmıştım sana. Hani başım yanmayacaktı.”

“Tamam işte başın yanmamiş ki,” diye araya girdim Nurcan Abla gülmeye devam ederken. “Olan götine olmuş ablam.”

Gülmemek için kendimi zaptederek, “Abartma Şerid Ali!” dedim. “Sadece şaka yüzünden bunu yapmış olamaz Tahir…”

“Ne abartması ayol? Senin şakana ortak oldum diye geldi bunlar benim başıma. Yüzbaşı horozu kümesten bir saldı… Hayvanın o andan itibaren bu dünya üzerindeki tek hedefi benim götüm oldu! Popoma yediği ilk gagada bacaklarım tutmadı! Yüzüstü düştüm! Ben kaç gündür oturamıyorum, haberin var mı senin? Götüm göt olalı böyle zulüm görmedi!”

Bu noktada kendini arkası dönük bir şekilde hafifçe eğdi. İstemeden baktım. Pantolonun arkasından yara bandı uçları sarkıyordu.

“On beş yara bandı var. On beş! Götüm eczane reyonuna döndü! Oturmayı geçtim yüz üstü yatıyorum. Her gittiğim yerde yerden tuvalet arıyorum ki oturmayayım!”

Kendimi tutmaya çalıştım ama olmadı. Neyse ki yalnız değildim. Sıla da kahkahayı patlatınca biz üç yandan dakikalarca güldük. Gerçi Nurcan Abla çoğunlukla sinirden gülüyordu ama… Şerif Ali, o ciddiydi.

“Gülme! Gülme Meloş senin saçını başını yolarım! Cımbızla yolarım hem de tek tek!” deyip üzerime atılacaktı ki Nurcan Abla Süpermen gibi araya girip beni kurtardı. Ama Şerif Ali durmadı tabii, ela gözlerinden ateş çıkıyordu.

“Ula sakin ol almayayım ayağımın altuna!” diye cırladı Nurcan Abla. “Göt dediğin iyileşir, ya ben ne edeyim? Köyün karılarının önünde itibar kaybı yaşadum…” Sesi titredi. Siniri çözüldü. Bir anda duygusallaştı.

“Ay Nurcan Ablam… Kıyamam sana,” diyerek kollarını açtı Şerif Ali. Bunlar bir sarıldı, başladı ikisi de zarıl zarıl ağlamaya. “Üzülme ablacım götü güzel olanın derdi çok olurmuş.”

Nurcan Abla birden kafasını kaldırıp Şerif Ali’nin yüzüne baktı. “Haklısun ama sen yine de bunu Dağhan ayısının yanında dema, götünde tüfekle bir kırk delik de o açmasun ablam.”

Biraz sakinleştiklerinde yerlerine geçtiler. Daha doğrusu Nurcan Abla geçti. Şerif Ali pencerenin kenarında dikilirken sadece ikinci tabak mantısına geçti.

“Sana ne oldu Nurcan?” diye sordu Sıla. "Yüzün sanki limonla yıkanmış gibi."

Tam gülecektim ki Şerif Ali bana dönüp yoğurtlu ağzıyla, “Sen gülme!” bakışı attı, anında sustum.

Nurcan Abla ellerini dizine vurup ağzına koca bir kaşık mantıyı tıktı. "Anlatayım da bir içim soğusun!"

Hayda, dedim içimden. Yine bir kaynana vakası geliyor.

“Öğlen kaynanamgildeydik. Aksi gibi meydanda oturan komşuları da ordaydi. Manti etmişler, koydu önümüze. Ha buraya kadar sorun yok ama tam yerken o yılan dili durur mu? Başladı mantıyı her kari edemez, en güzel ben ederum, diye konuşmaya. Aklı sıra bana laf edey. Ben da durur muyum? Dedim Güldane Hanum, güzel olmasına güzel amma biraz kalın mı olmuş sankim?” Elini ağzına götürüp kendiyle gurur duyarak güldü. “Ağzıma sağluk. Ama altta kalmadı tabii. Önce bir sustu. Ha o yeşil gözleri çakmak çakmak büyüdi. Sonra ne dedi dersinuz?” diye sorunca üç yandan sorduk.

“Ne dedi?”

“Gördük seninkini de Nurcaaan. Lastik gibi insanın ağzında uzayi,” diye Güldane Hanımın taklidini yaptı. "Biz başladık didişmeye, yok seninki güzel, yok benimki güzel… Uzadı gitti."

“Ay sonra!” dedim bir filmin en heyecanlı yerinde kalmış gibi. “Sonra ne oldu?”

“Kime soralum, kime soralum derken gözümüz gitti Dağhan’ın üzerinde durdi. Yani benim hamsi kafa tam araya kaldi. Zaten görmeniz lazum, odun yutmuşa döndü adam daha sormadan. En sonunda sorduk tabii, hangisi daha güzel deyi…”

Üç ağızdan atıldık yine. “Ne dedi? Ne dedi!”

Ay… Vallahi Dağhan Ağabeye acıdım. Bir yanda anası, bir yanda karısı!

“Önce cevap vermek istemedi,” dedi Nurcan o anı hayal edip giderek daha fazla bilenirken. “Sonra gözleriyle duvarı süzüp dedi ki, ikisi de güzeldur!” Yumruklarını sıkıp, “Ula!” dedi sanki kocası karşısındaymış gibi. “İkisi de ne demek Allahun Mandasi! Ben orada lahana çorbası tenceresinin kapağı gibi çınladum sinirden. Ne demek ikisi de? Karınum ula senin ben! Ha oraya kaynanamla mantı savaşına girmişim, ha komşular izley meraklan, bana destek olmayacaksan niye varsun, davar!”

Şerif Ali ağzı dolu dolu, “Erkolar kapatılsın!” diye araya girdi.

“Kapatılsın soyu kuruyasıcalar!” diye coştu Nurcan Abla. “Ama o görecek! Akşam eve gelsin, ona yemek niyetine o cevabını yedirecuğum!”

“Ama Nurcan, bir tarafta sen, diğer tarafta annesi…” diye düşüncelerimi okudu resmen Sıla. “O da arada kalmıştır. Yazık adama...”

“Kalmaycak efendum!” diye kükredi Nurcan Abla. “Anası normal ana midur? Şeytan Güldane Hanımı görse şapka çikartur. Yalan m?”

Valla orası da öyleydi… Hani kaza bela şeytan Güldane Teyzeyle tanışsak, üstadım deyip önünde eğilirdi.

“O zaman kaynanalar da kapatılsın!” dedi Şerif Ali. “Kusura bakma Sıla ama en başta da senin anneannen Miryam kapatılsın. Destegül’ümü aldı da gittii!” diye ağlamaya başladı yeniden. “Zaten götüm bu halde diye tim de akşamki operasyona götürmedi beni. Öleyim en iyisi ben…”

Sıla kaşlarını üzgünce indirerek, “Gitmediler bir yere,” dedi yumuşak sesiyle. “Hala buradalar, Mizgali’de.

“Burda olsa kaç yazar? Annesi görüşmemize izin vermez bu saatten sonra…” Parmaklarını alnına kapatıp dertlendi. “Zaten Destegül’üm de küs, o da konuşmuyor benimle.”

“Konuşmayı denedin mi?” diye sordum çekinerek. “Belki gönlünü almanı bekliyordur.”

Başını kaldırıp, “Nasıl alayım daha?” diye sordu. “Bin kere özür dilerdim. Bir daha yalan yok diye kırk ayrı söz verdim.”

“Anlıyorum ama… Bazen sözler yetmez. Biz kadınlar sürpriz bekleriz.”

Gözleri boşluğa dalarken düşündü. “Nasıl yapacağım sürprizi, annesi yanında. Midyat’a dönene kadar yalnız tuvalete bile göndermez minik kuşumu.”

Sustum. Bir düşündüm. Sonra birden… ışığı gördüm! Şeftaliciğin popişi benim yüzümden zarar görmüştü, onu yalnız bırakamazdım.

Sevgi lazımsa, biz verirdik! Romantizmse, Meloş vardı! Destegül’le kavuşacaklardı! Buna bu saatten sonra mukadderat bile engel olamazdı!

“Yanına yaklaşamıyorsan… Sen de uzaktan sürpiz yaparsın!” diye nefis bir fikirle ayağa kalktım. “Destegül ile bir şarkınız var mı?”

“Neden sordun?”

“Söyle sen, birlikte dinlemekten hoşlandığınız bir şarkı…”

“Biraz düşündükten sonra Mahmut Tuncer, dedi. Jandarma şarkısı.”

"Hangisiydi o ya?

"Benim yarim jandarmada çavuştur çavuştur..." diye kuple verince alkış yaptım.

“Ay severim ben o şarkıyı! Harika seçim… Şimdi ses sistemi iyi olan bir teyp buluyorsun, bir buket de gül toplayıp doğruca Destegül’ün kapısına gidiyorsun. Ona yapacağın serenat belki anneesinin hoşuna gitmez ama…” Ellerimi sevinçle birlşetirdim. “Destegül kesinlikle bayılacak!”

Fikrim Şerif Ali’yi de heyecanlandırmıştı. Umutla yaklaşırken,” Ama nasıl yapayım?” diye sordu. “Daha önce hiç böyle bir şey yapmadım. Hem… götümün durumu da malum. Belki birileri bana destek olursa….” deyip bakışlarını üzerimizde dolaştırınca mesajı aldık ve ilk cevabı veren Sıla oldu.

“Ben Mizgali’ye gelemem. Serhan’a söz verdim. Hem… Ayağımın durumu malum hem de Miryam Anneannem beni görürse fena olur. Senin gibi beni de Destegül’e yaklaştırmaz.”

Şerif Ali, Nurcan Abla’ya baktığında, “Bilmem ki,” diye mırıldandı. “Benim davar kocam da Mizgali’ye gitmemden hoşlanmay…”

Bana baktı en sonunda, yağmurda ıslanmış minnoş kedi gibi; son umudu benmişim gibi, iç eritircesine... Ben de Migali’ye gitmemeliydim. Tahir ile bu konuda anlaşmıştık ama şeftalinin bakışları… Nasıl hüzünlü, nasıl çaresiz. Tıpkı popişi gibi…

“Sıla,” dedim gözümü şeftaliden ayırmadan. “Destegül ve Miryam Anneannenin kaldığı ev Mizgali’nin girişinde demiştin sanki, değil mi?”

“Evet,” dedi Sıla. “Hemen girişte ama…”

“Yani gidip gelmemiz uzun sürmez.”

“Yok, sürmez aslında.”

Nurcan Abla anı bir kararla birden ayağa dikildiğinde göz göze geldik ve ikimizin de aklından geçen aynı şeydi.

“Aşıklar kavuşacak ula!” dedi elini masaya vurup. "Biz de buraya lahana turşusu yemeye gelmeduk! Nedir yani iki şarkı çalıp gül saçacaksak… Elimize mi yapışacak? Dağhan davarı da kusura kalmasun!”

Gaz bu gaz… Yemin ederim iliğimle, kemiğimle, aşka, umutla, ışıkla doldum. “Evet ya! Ben şarkı açarım sen gül saçarsın ablam!”

"Ya ben?" diye sordu Şerif Ali.

"E Mahmut Abimiz söylerken sen de ağzını kıpırtadacaksın. Serenat böyle yapılır! Göreceksin şeftalim, Destegül'e seni affetmekten başka şans bırakmayacağız!"

Şerif Ali gözleri parıl parıl bana dönüp kollarını açtı. “Gerçekten mi kız aşkom?”

Başımı salladım, sevimli sevimli. “Gerçekten aşkom!”

Sarıldık sıkı sıkı… Tam bir sevgi yumağı, en sevdiğim!

Oraya gitmem doğru olmayabilirdi ama sonuçta kendim için yapmıyordum. Aşk yolunda her şey mübahtı. Hem... Hemencecik gidip gelecektik.

Zaten Tahir’in nereden haberi olacaktı ki?

 

⛓️‍💥🪽

Operasyon odasında sabah sessizliği hüküm sürüyordu. Harita masasında eğilmiş, elindeki kalemle işaretler bırakan Yüzbaşı Tahir’in kaşları çatılmıştı. Gözleri ise önünde duran uydu görüntülerine, araç rotalarına ve keşif haritalarına kilitlenmişti. Sırtında sabahın erken saatlerinden kalma yorgunluk vardı ama zihni hala keskindi. Uzun süredir peşinde olduğu Kaşi kod adlı teröristin izine yaklaşmıştı. Özel yöntemleriyle konuşturduğu iki hainden Kaşi'nin asıl kod adının Arap Komutan olduğunu ve bölgede Çakal lakaplı saha sorumlusuyla çalıştığını ortaya çıkarmıştı. Ayrıca bölge sınırları içindeki Ardıç Vadisinin çobanını takip ettirerek güney yamacındaki bir gizli geçitte buluşma planlandığını doğrulamıştı.

Tahir Yüzbaşı, Ardıç Vadisi’ni haritada defalarca taramış, rüzgar yönünden olası gözetleme noktalarına, gece görüşünü bozacak kaya yansımalarına kadar tüm detayları birer birer çıkarmıştı. Bir saate kadar yola çıkacaklardı.

Önce termal içliğini, ardından Multicam desenli taktik üniformasını giydi. Hareket kabiliyetini engellemeyen ama her darbeyi sönümleyecek şekilde tasarlanmış balistik yeleğini geçirdi üzerine. Bel kemerine tabancasını, çakı ve susturucu yedeğini yerleştirdi. Miğferini başına geçirdiğinde gece görüş dürbününü takmayı unutmadı. Yüzünü kamuflaj boyasıyla gölgeledi; alnı serin, bakışları netti. M4A1’ini sessizce omzuna astı, haritaya kilitlenip son kez planı kafasında tartarken, gün kendini karanlığa bırakmak üzereydi.

Geriye yalnızca sağlam bir operasyon kalmıştı. Sağlam ve kanlı. O da bu gecenin kendini şafağa bıraktığı sularda gerçekleşecekti.

Ve Fırtına Tahir, etiyle, kemiğiyle hazırdı.

Zira o hainlerden elde ettiği son istihbarat doğrudan Melek’le ilgiliydi. Başta masum bir şaka gibi görünen o olay, farkında olmadan Melek’i hedef haline getirmişti. Şakanın sahibi bunun farkında bile değildi ama Tahir, o günden beri tek bir geceyi gözünü kırpmadan geçirememişti.

Tüm dikkati, okula yapılan saldırının baş ismi Kaşi’nin ve onun sahadaki bağlantılarının en kısa sürede etkisiz hale getirilmesine yönelmişti. Arap Komutan olarak bilinen Kaşi’nin, Çakal kod adlı saha sorumlusuyla birlikte Ardıç Vadisi çevresinde hareket ettiğine dair sinyaller netlik kazandıkça, operasyonun kapsamı da genişlemişti.

Yüzbaşı, tüm fiziksel ve zihinsel kapasitesini bu kritik hedefe yöneltmişti. Aynı zamanda Melek’in görev yaptığı bölge çevresindeki kolluk ve istihbarat faaliyetlerini de olağanüstü seviyeye çıkarmış, köyün çevresinde pasif koruma çemberini genişletmişti.

Resmi kayıtlarda önleyici tedbir olarak geçen bu durum, Tahir için yalnızca soğuk bir prosedürden ibaret değildi.

O, sadece kendi sorumluluğundaki bir sivili değil, Melek’i koruyordu.

Bu yüzden Karargahtan gelen her ikincil önceliği geri plana atıyor, tüm koordinasyonunu Kaşi’yi yakalamak ve Melek’in güvenliğini sağlamak için yeniden yapılandırıyordu.

İnsanüstü bir tempoyla çalışıyor, uykusuzluk ve yorgunluk belirtisi göstermeden kararlarını uygulamaya sokuyordu.

Sessizliğin içinde yalnızca telsiz cızırtıları ve bilgisayarın düşük fan sesi duyulurken kapının tıklaması odadaki o yoğun konsantrasyonu yarıp geçti. Önce duymadı. Tıklama tekrar ettiğinde Tahir başını bir milim kaldırdı ama gözlerini haritadan ayırmadı. Kapı hafifçe aralanmış, içeri bir erin başı uzanmıştı.

“Komutanım… rahatsız ediyorum,” dedi asker tereddütle.

Tahir başını kaldırmadan yanıt verdi. “Mühimse gel, Yakup.”

Er içeri girdi, nizami bir şekilde durarak selam verdi. “Mizgali’den ihbar geldi komutanım. Sivil kaynaklı.”

Tahir’in kalemi havada duraksadığında Yakup isimli askere kısa bir an baktı. ”Az önce ne dedim asker?”

“Mühimse gel, dediniz komutanım.”

Tahir başını yana eğip kısa bir nefes aldı. “Peki sence bu bana gelmesi gereken kadar önemli mi? Vatandaş rahatsızsa devriye bakar. Nöbetçi astsubay var. Niye buradasın sen?”

“Serhan Komutanım özellikle size bildirmemi istedi.” Asker, hızlanan kalp atışlarını dizginlemeye çalıştı. Bir an önce olan biteni söylemek ve Tahir komutanın öfkesinden nasibini almadan sorunsuzca odadan çıkmak istiyordu. “Lokasyon Mizgali girişi komutanım. Bir erkek ve iki kadın, bir evin önünde uygunsuz davranış sergiliyorlarmış. Taciz ve ahlak dışı müzik nedeniyle vatandaş huzursuz olmuş. Şikayet var.”

Tahir sonunda başını kaldırdı. Yüzüne o tanıdık ifade oturmuştu; gözler kısılmış, alt çene hafifçe öne itilmiş, sabır seviyesi ise hızla tükenmekte… “Tekrar et. Bir erkek, iki kadın mı dedin?”

“Evet komutanım.”

“Uygunsuz davranış? Şarkı mı açmışlar?”

“Evet komutanım. Vatandaşlardan biri kapımın önünde şarkı çalıp garip figürlerle dans ediyorlar, demiş.”

Tahir tamamen doğruldu. Kalemi masaya bırakırken, aklında gelen ihtimali kati suretle kabul etmek istemiyordu. “Yakup,” dedi artık tamamen askere odaklanırken. “Ne çalıyormuş bunlar?”

Er boğazını temizledi, sesi düşürdü. “Komutanım, galiba şarkının adı şeymiş?”

“Neymiş?”

“Acayip hayvanlara benziyorsun gibi bir şey... Diğeri de-”

“Diğeri de mi varmış?”

“Maalesef varmış komutanım.”

“Sözleri?”

“Mahmut Tuncer’in remix’iymiş komutanım.”

Tahir kaşlarını kaldırdı. Hayatının uzun yıllarını verdiği o üniformayla, günün birinde Mahmut Tuncer’in remix’i yüzünden göreve çıkacağı aklına gelmezdi. Ama kader… Özellikle Karadenizin köylerinde senaryoyu hep doğaçlama yazardı.

“Komutanım.” Erin sesi bu kez daha temkinli çıktı. “Bir detay daha var. Bu şahıslardan kadın ve sarışın olanı köyün… eee… köyün delisini kovalamış. Şu herkesin Deli Memiş diye bildiği şahsı. Adam korkup bir evin çatısına çıkmış ama kadın bu defa çatının önünde bağırmış. O evin sahipleri de şikayetçi oldu.”

Tahir’in kalp ritmi anlık bozuldu. Bir an nefesi kesildi. İçindeki şüphe ihtimaller dahilinde güçlenirken, “Ne diye bağırıyormuş... o sarışın kız?” diye sordu.

“Terliğimi geri ver Allahın delisi! kısmını anlayabilmişler sadece komutanım.”

Tahir gözünü kapattı. Sanki zamandan bir parça düşmüş de alnına çarpıp uyanmasına sebep olmuştu. Yine de iyi bir ihtimal hala vardı. Tahir o ihtimale tutunmak istiyordu. O kız Melek olmayabilirdi. Sonuçta köyde yaşayan sarışın ve… biraz da delidolu onlarca kız vardı.

“Kız hakkında ne biliyoruz?”

Er biraz kıvranarak cevap verdi. “Vatandaş detay vermedi ama bağıra bağıra deliyi kovalarken mesleğini de söylemiş. Pek ihtimal vermiyoruz ama… kendisi öğretmen olduğunu söylemiş.”

Tahir’in yüzü bir anda kireç gibi oldu. Elini masaya koydu, birkaç saniye hiç konuşmadı. Askerin sesi de kesilmişti. O kısacık sessizlikte Tahir’in içindeki dua neredeyse yüksek sesle dökülecek gibiydi.

 

Kurban olduğum Allah’um… sen duamı biliysın. O olmasun. Bak, yeminle midem kasildi. O olmasın da kim olursa olsun…

 

Ama emindi. Tüylü terlik. Sarışın kız. Bağıran sarışın bir kız. Ve öğretmenim! diyerek ortalığı karıştırmak… Bu lanet olası kambinasyon, bu yıkıcı enerji... yalnızca bir kadına ait olabilirdi.

Melek’e.

Tahir yüzünü toparlayarak silahını aldı ve yuvasına yerleştirdi. “Devriye çıkmıyor,” dedi net bir emirle. “Ben gideceğim.”

Er şaşkınlıkla bakakaldı. Komutanı tam teçhizat operasyona gitmek için hazırken o vaziyette Mizgali'ye mi gidecekti? “Siz mi komutanım?”

“Serhan’a söyle iki dakika içinde araçta olsun. Olay yerine intikal edeceğiz.. Mıntıka temizliği bizzat yapılacak.”

Er hemen selam vererek geri çekildi. Tahir askeri parkasını aldı. Omuzları gergin, yürüyüşü hızlıydı. Adımları zemini tedirgin ederken içinden sadece ve tam olarak şunlar geçiyordu.

“Ula pok yiyenin kizi... Seni bu defa elimden sen bile alamayacaksun. Aklin varsa kaç.”

Kapı kapanırken geride kalan iki er birbirlerine bakıp fısıltıyla konuştu.

"Devrem, bu kız şu komutandan hamile olduğunu söyleyen kız değil mi?”

Öteki kafasını salladı. “Yok be oğlum, o değildir. Bu muhtemelen komutanın kredi kartıyla tüylü terli alan kız.”

“İkisi aynı kişi olabilir mi?”

Çenesini buruşturup başını kaldırdı. “Sanmam. Tüm bu vukuatlar tek bir kadından çıkıyor olamaz.”

Diğeri hemen ona katıldı. “Çok haklısın.”

İkisi de birkaç saniye sustu sonra aynı anda, “Allah komutanımıza sabır versin” diyerek kantine yöneldiler.

Bilmedikleri ise… artık komutanlarına sadece sabrın kafi gelmeyeceğiydi.


 

Bölüm : 08.11.2025 17:05 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...