
16. BÖLÜM:
“Ben Bi Kaçırılıp Geliyorum Aşkilatellam”
Şafak sökmesiyle görünen güneş, altın rengi ışıklarını dağ yamaçlarının solgun yüzüne dökmeye başlamıştı. Serin sabahın soluğu köyün üzerindeki alacakaranlığı dağıtırken, Kırık Kadeh meyhanesinin eski tabelası rüzgarda hafif hafif sallanıyordu.
Işıkların kapanmasıyla meyhanenin içinden son sandalye gıcırtısı duyulmuştu. Son konuklar da ağır adımlarla mekandan ayrılıyordu.
Tahir, Arslan, Serhan ve Yaver…
Gece boyunca kaç şişenin dibini gördüklerini, kaç sigara paketini avuçlarında buruşturduklarını, kaç kelamın içinden geçtiklerini hesaplayamamışlardı fakat içlerinden içkiye en dayanıklı olanının dahi adımları hafifçe yalpalıyordu. Zihinlerinde rehavet, burunlarında ise hâlâ anason, tütün dumanı ve çam kozalağının kokusu vardı.
“Ben seni ellerin olasın diye mi sevdiiiiiiim? Ahh diye mi sevdiiiim?” Yaver, yirmi dakikadır aynı şarkının nakaratını söylerken, boşlukta yankılanan kalın ve çatlak sesi yanındaki adamların suratını buruşturmasına sebepti. Özellikle de sarhoş bedenini yasladığı Serhan’ın.... “Her şeyimi uğruna ben boş yere mi verdiiiim? Ahhhh boş yere mi verdim!”
Tahir, arabasının anahtarını az sonra yanlarına gelecek olan Şerif Ali’ye vermek üzere çıkardı. Zihnini berrak hissediyordu ancak ohalde direksiyonun başına geçip üç canın sorumluluğunu alamazdı. Az buz içmemişti. Arslan arayıp, Melek’in kendisini kovduğunu söyledikten sonra soluğu kızın kapısında almış, ilk darbeyi Melek’in ağladığını gördüğünde almıştı. Kollarına almış, sarıp sarmalamıştı ama o susmak bilmeyen cıvıl cıvıl kız yine kendi kabuğuna çekilerek yalnızca gitmesini istemişti. Yetmezmiş gibi bir de sevgilisi olduğunu, hatta tanıştıracağını da söylemişti. İnandığından değildi, hayatından kimsenin olmadığını biliyordu. Dahası gözlerine nasıl baktığını, her gördüğünde karşısında nasıl bir yaprak gibi titrediğini de biliyordu fakat kaçması… Gözlerinin içine baka baka git demesi; asıl darbe buydu ve geride bıraktığı gecede her kadehi bu ikinci darbeye kaldırmıştı.
“BEN SENİ ELLERİN OLSUN DİYE Mİİİİİ SEVDİİİİİİM?”
Yaver’in sesi yeniden meyhanenin önünde yankılanınca Serhan refleksle kulaklarını kapattı. Tahir’in şakakları zonkladı, Yaver’e sert bir bakış attı. “Yaver, ne sikimi sevdin bilmem ama söyle şu kızın adını gidi bizzat isteyeceğim anasından babasından.”
Yaver’in bayık gözleri fal taşı gibi açılırken, “Cidden mi Tahir’ciğim?” diye sordu.
Tahir’in gözlerini kıstı. “Tahir’ciğim derken?”
Serhan doğru kelimeleri seçmeye çalışarak araya girdi. “İçeri girerken rütbeleri kapının önüne bırakıyoruz demiştin ya. Dışarı çıktık, rütbeye dönün dersen gerekeni yaparız.”
“Gerek yok,” dedi Tahir ceketinin yakasını düzelterek. “Bu meret gerçekten şişede durduğu gibi durmuyor. Timin en ciddi adamı aşko olmak üzere.”
“Aşko mu?” diye sordu Serhan. Komutanının ağzından öyle bir kelime duyduğu için şaşırmıştı. Sebebini idrak etmekte gecikmedi. “Neyse ki bu ara aşkolarla aran epey iyi.”
“Serhan?” Daha fazlasını söylemedi Tahir. Ses tonu uyarmak için yeterliydi.
“Yav bir durun!” dedi Yaver mühim bir meseleye el koyuyormuş gibi. “Karıştırmayın şimdi rütbeyi mütbeyi. Tahir’ciğim komutancığım bana kız isteyecek, duydunuz sizde! Sevdamı devlet meselesi yaptı adam!” Başını omzuna yatırıp sırıttı. “Ama o iş biraz zor be komutanım.”
“Sebep?”
“Kızın ağabeyi çok katı, oyum oyum oyar beni.”
“Neden oysun oğlum? Sevdadan anlar heralde, kot kafalı değil ya.”
Yaver önden ilerleyen komutanını şöyle bir süzdü. “Valla bazen kot kafalı olabiliyor. Bazen bir bakışı var, vallahi insanın dalağına böbreğine kadar işliyor. Tam bir seri katil bakışı. Hatta ben boş zamanlarında hobi olarak birilerini doğradığını düşünüyorum.”
Tahir, yaklaşan Şerif Ali’ye işaret verip, “Bak sen şu işe,” dedi. “Kimmiş bu adam? Tanıdık biri mi?”
Yaver sırıttı. “Valla kesin tanıyorsunuzdur komutanım. Hatta her gün gördüğünüzü bile söyleyebilirim.”
Serhan’ın boğazı kurudu, bir an ağzını açtı ama kelimeler çıkmadı. O son kadehi içirmeyecektim bu herife, diye geçirdi içinden. Her şey içinde çok geç olduğunun farkına varmak üzereydi ki Tahir’in Şerif Ali ile konuştuğunu fark ederek Yaver’i kenara çekti.
“Lan Yaver! Kendine gel lan! Kardeşine yangın olduğunu bu kafayla söylemeyeceksin heralde komutana?”
Yaver’in ayık kafayla en çekindiği kişi Tahir Yüzbaşıydı ama o sekizinci kadehten sonra umursadığı hiçbir şey kalmıştı. “Söylesem ne çıkar?”
“Nasıl ne çıkar?” diye sordu Serhan şok içinde. “Oğlum, adamın lakabı Fırtına. Götünden kan alır adamın. Bir bakmışsın Hakkari’nin dağ karakolunda donla nöbet tutuyorsun. Poyraz’ın yüzünü nasıl dağıttığını hatırla.”
Yaver daha da keyiflendi. “Oh. Ellerine sağlık Tahir’ciğimin. Ne de güzel benzetti o kasıntı herifi.”
Serhan kaşlarını kaldırıp, “Neden benzettiğini hatırlıyor musun?” diye sorunca, Yaver, “Mercan Hanımın peşinde dolanıyordu,” dedi anlık bir sinirle.
“Senin yaptığın ne?”
“Aşkolsun,” dedi Yaver alınmışlıkla. “O puştun yaptığıyla benimki aynı şey mi? Ben Mercan Hanımın yalnız olduğu hiçbir ortamda bulunmadım. Kendisine bir kez olsun adıyla bile hitap etmedim.” Yaver’in hakkı vardı. Mercan uzun süredir aklında olmasına rağmen birkez bile açılmamış, birkaç kez fırsatı olduğu halde onunla yalnız kalmaya yeltenmemişti. Çünkü zamanında Mercan ve Poyraz arasında yaşananları biliyordu. Bu yüzden başını kaldırıp açıkça yüzüne bile bakmamıştı genç kızın. Mercan’ın kalbinin tam anlamıyla boş olduğuna emin olmalıydı. Aksi onun gibi bir adama yakışmazdı. Yine de bunca zaman Mercan’da kendisine dair bir ışık görmüş olsaydı, Tahir ile çoktan konuşmuş olurdu.
“Öyle ya da böyle, ortak nokta adamın kardeşi. Bu kafayla bir şey söyleyecek olursan önce seni gömer, üstüne bilip de sustum diye beni de cila yapar.”
Yaver dudak büzüp omuz silkince Serhan daha fazla şaşırdı. Ciddiyetin kitabını yazmış adam gerçekten aşko olmuştu. “Bence yanılıyorsun. Hem duymadın mı? Gidip isteyecekmiş bana.”
Serhan alnına vurdu.“Yaver! Şu kafayla gitme bari!”
Çakmağını unuttuğu için içeriden en sonra çıkan Arslan kanında dolaşan alkolün verdiği gevşekliğe dayanarak bir kahkaha attı. “Bu herif Mercan’a mı yanık?” Komutanının kardeşine? O nasıl sağlam göt lan?”
Yaver iltifat almış gibi elini göğsüne vurup, “Sağ ol Arslan’cığım,” dedi. “Gece tanıştık ama Arslan’cığım dememde bir sakınca yok değil mi? Sonuçta kaç saattir aynı masada şarkının türkünün dibine vurduk.”
Yaver haklıydı. Gece boyunca üstü kapalı da olsa bolca dertleşmişlerdi. Yaver gizli sevdasına, Arslan da onca yıl sonra yüzünü gördüğü kardeşinin kapısından kovulduğuna içmişti. Pes etmeyecek, biraz uyku çektikten sonra yine dikilecekti karşısına ama kız kardeşinin ne inatçı olduğunu en iyi o bilirdi. Ağzıyla pembe bir kuş tutup kardeşine sunsa, o bile affedilmesine yetmezdi.
“Yok biraderim,” dedi Arslan. “İstediğini söyle ama…” Tahir’ baktı; askeriyle konuşuyordu, aralarında da epey mesafe vardı ama her ihtimale karşı sesini kısık tuttu. “Var mı sevdanın karşılığı?”
Yaver’in gülen yüzü içerken de olduğu gibi derlendi, “Açılmadım,” dedi. Mercan’ın Poyraz’ı unuttuğuna emin olunca açılmayı düşünmüştü ama… hiç emin olamamıştı. “Açılamadım. Bir açılsam, bir karşılık alsam anında dikileceğim Tahir Komutanımın karşısına ama… İşte.”
Dertli dertli içini çeken sadece Yaver değildi. Komutanından arabanın anahtarını alan Şerif Ali de küskün bir ifadeyle şoför koltuğuna geçip, yanına oturan Tahir’in yüzüne bakmadan sordu. “Yolculuk nereye komutanım?”
Arka kapılar açıldığında Arslan ve Serhan cam kenarında yerini alırken ortaya sızmak üzere olan Yaver oturmuştu. “Yaver’e geçelim,” dedi Tahir. “Biraz kestirip karakola geçeriz. Uyar mı?”
“Bana uyar,” dedi Serhan.
“Ben misafirim, siz nereye ben oraya,” dedi Arslan.
Yaver cevap veremedi, başını Arslan’ın omzuna düşürüp sızmıştı.
“O zaman Yaver Komutanımın evine sürüyorum.” Şerif Ali arabayı çalıştırıp orman yoluna saparken daha fazla dayanamadı. “Biraz da orda takılırsınız başbaşa. Gece de içmeye gelmişsiniz zaten. Başbaşa. Nasıl, güzel miydi komutanım?”
Tahir, askerine yandan bir bakış attı. “Trip mi atıyorsun çavuş?”
Şerif Ali gözünü yoldan ayırmadan omuz silkti. “Haşa komutanım. Ne haddimize. Burda teğmenler dururken benim gibi zavallı bir çavuşun aranızda ne işi var zati.”
Yüzbaşı durumu kavrayınca yarım bir gülümsemeyle başını cama çevirdi. “Meyhane sever misin?”
“Çağıran olsa severdik.”
“Rakı?”
“Çağıran olsa içerdik.”
“Kuzu tandır?”
Şerif Ali dudaklarını yaladı. “Çağıran olsa yerdik!” Komutanının yıpranmış ama hâlâ heybetini koruyan arabasını dağ yamaçlarından aşağı sürerken kendi kendine söylenmeye devam etti. “Ama nerde tandır yemek? Şerif Ali ancak azar yesin, korkudan bokunu yesin, kıçına horoz gagası yesin. Efendime söyleyeyim koğuştaki fareyi yakalasın, postalları parlatsın, teğmenlerin fare ölüsü kokan çorabını havalandırsın.”
Serhan’ın arkadan, “Hadi lan ordan,” diyen sesi duyuldu. “Beni çoraplarım kokmaz bir kere.”
Şerif Ali dikiz aynasından Serhan’a bakıp, üzerlerinde üniforma olmamasının rahatlığıyla cevap verdi. “Komutanım alınmayın ama sizin ayağınızda bir gece geçiren çoraplar daha da iflah olmaz. O çoraplar bir silah olsa menzili yüz kilometre olurdu. Koku bir duyuldumu düşman kaçacak delik arardı! Bence Tsk’ya bir silah çeşidi olarak bile geçebilir. Düşman burun spreyiyle gezmezse şerefsizim.”
“Sen karakolda görürsün burun spreyini… Tüylü şeftali seni.”
“Komutanım yalnız…” Tekrar dikiz aynasından baktı ve işaretparmağını kaldırarak müsade istedi. “Daha söyleyeceklerim bitmemişti, bölmezseniz sevinirim.” Odağını yeniden Tahir’e verip, “Nerde kalmıştık?” der demez anından kendini cevapladı. “Hah! Hatırlar mısınız bilmem… Geçene sene Trabzonspor’un maçı vardı, karakolda televizyon çekmiyor diye beni çanak anten niyetine damın üstüne dikmiştiniz de soğukta kıçımda ayılar bağırmıştı. Eksi bilmem kaç derecede doksan dakika maçın bitmesini beklemiştim. Allah için komutanım çavuş muyum, Türk Telekom direği mi belli değil! Ah ah… Milletin komutanları böyle mi?”
“Nasılmış milletin komutanları?”
“Valla komutanım,” dedi savunmaya geçip direksiyondaki ellerinden birini kaldırarak. “Ben söyleyenlerin yalancısıyım ama çavuşları olmadan adımını atmıyorlarmuş dışarı. Milletin komutanları var ya milletin komutanları… Önlerine böyle tandırın en güzel, en yağlı,” derken sulanan ağzını şapırdattı. “En nar gibi kızarmışını koyuyorlarmış ama ‘yok, çavuşum olmadan boğazımdan geçmez’ diyorlarmış. Diyorum ya komutanım, millette ne komutanlar var. Beni de ancak işte böyle almaya çağırırlar işte… Ah ah… ama anacığım dediydi Allah çirkin şansı versin, diye.” Dikiz aynasından kırgın ifadeli ela gözlerine baktı. “Kıçım güzel olacağına kaderim güzel olaydı.”
“Ulan şeftali,” dedi Tahir kolunu kolçağa yaslayarak. “Şu senden yediğim tribi hayatım boyunca hiçbir kadından yemedim.”
Şerif Ali sırıtarak baktı. “Yemeyin şimdi beni komutanım. Benimki ne ki? O sarı gözlü pembe cadı bunun álâsını atmıştır size. Hatta burnunuzdan fitil fitil getirmiştir. O ne fettan o… O kızda şeytanın tüyü değil, komple kendisi var komutanım. Sizi bile miyav miyav miyavlatmıştır yeminle!”
Tahir öyle bir bakış attı ki Şerif Ali yalnızca konuşmayı değil, nefes almayı da kesti.
Kısa süre sonra da istedikleri yerr ulaştılar. Yaver ilçedeki askeriyenin lojmanında kalıyordu. Hemen giriş katta olan evi onun gibi titiz bir adama yakışacak şekilde az eşyalı, temiz ve düzenliydi. Öyle ki eve girerken birden kendine gelip misafirlerinin önüne ev terliği bırakmayı ihmal etmemişti.
Tahir, kırk yedi numara ayaklarının ancak yarısına sığdırabildiği ev terliğine bakıp homurdandı ama ev sahibine saygısından çıkarmadı. Dış kapı doğrudan salona açılmıştı. Örtüyle kapatılmış koltuklardan birine geçip, gözlerini duvarda tıkır tıkır işleyen saate dikti. Yorgunluk alkolün de etkisiyle göz kapaklarını ağırlaştırdü. Arslan elindeki küçük çantayla içeri girer girmez odalardan birine yöneldi. “Saatlerdir bu giysilerin içinde koktum. Üzerimi değiştireyim.”
Yaver duvara yaslanıp, “Komutanım,” dedi ağzını yayarak. “Ben size en iyisi bir kahve yapayım.”
Yaver tuvalete yöneliyordu ki Serhan onu omzundan yakaladı. “Cezvenin ayak yolunda olduğunu sanmıyorum be Yaver Komutanım. Sen geç şöyle. Kahveleri ben hallederim. “
“Yav zahmet et-” Koltuğa oturup başını kenarına yaslamasıyla yeniden sızdı.
Serhan başıyla mutfağı işaret ederek Tahir’e baktı. “En acısından?”
Tahir bakışlarıyla onay verdiğinde Serhan mutfağa gitti. Dakikalar sonra da elinde üç acı kahveyle geri döndü. “Arslan’a da yaptım ama çıkmamış daha.”
“Çıkmadı.” Tahir kahvelerden birini alıp büyük bir yudum aldı. “Eyvallah.”
Bir yudum da Serhan aldı, ikinci yudumda daha fazla dayanamadı. Salonda yalnızlardı. Yaver de vardı ama sadece bedenen oradaydı. “Durumu biliyor mu?” diye sordu Arslan’ın girdiği odanın kapalı kapısını işaret ederek.
“Eskiyi biliyor.”
“Ya şimdi?”
“Ne varmış şimdi?”
“Tahir?” Yıllardır omuz omuza çatışmalardan, baskınlardan geçmiş, defalarca ölümün nefesini ense köklerinde hissetmişlerdi. “Karakolda gibi mi görünüyoruz?” Arkasına yaslandı Serhan. “Cevap bekliyorum.”
Tahir elindeki sigarayı yakmadan çevirmeye başladı. “Bir şeyleri yoluna koymadan konuşmak istemedim.”
Arslan gitmeden ona anlatmak istiyordu. Yıllar önce başını önüne eğip kardeşine aşığım, diyen o toy delikanlı değildi artık. Başını dik tutup söyleyecekti. Bu sefer utangaç, hayata gözlüklerinin arkasından bakan bir genç olarak gibi değil, ne istediğini bilen ve söküp alacak bir adam olarak konuşacaktı. Sustuğu her gün içine dert oluyordu. Hatta kendini Poyraz’ın yerine koyduğu bile olmuştu. O adama en çok da bu yüzden kızgındı. Kız kardeşiyle görüşürken gelip müsadesini almadığı için… Şimdi aynısını yapamazdı. Her şeyden önce kendine yakıştıramazdı. Dostuna ve onun kız kardeşine duyduğu saygı bunu gerektirirdi.
“Koyabilecek misin peki.” İmayla gülümsedi Serhan. “Bir şeyleri yoluna.”
“Flörtüyle tanıştıracak beni.”
“HasSsiktir!” Serhan’ın son yudumu boğazına kaçınca öksürmeye başladı. O kızın garip biri olduğunu daha en başından biliyordu ama bu kadarını beklemiyordu. “Flört ne lan?”
“Tdk anlamını mı soruyorsun gözümdeki yerini mi?”
“İkincisi.”
Şiveyle, “Sevdanun yandan çarklisi,” deyince Serhan güldü.
“Ne zaman tanıştıracakmış, flörtüyle.”
Tahir, pencerenin ardındaki yeni güne baktı. “Hava aydığına göre bugün.”
“Ve sen bu kadar rahatsın?”
“Gerçek olmadığını biliyorum.”
“Nasıl?”
Ayağa kalktı, pencerenin dibine yürüyüp camı açtığında soğuk hava aceleyle içeri doluştu. Dağlara baktı; doğup büyüdüğü, dumanı tüten köyüne… Bulunduğu yerden köyünün evleri küçük bir noktaya benziyordu ve Melek, bu saatlerde o küçük noktalardan birinde kıvrılıp uyuyor olmalıydı. “Orası bende kalsın.”
“Ne diyeyim? Merakla izliyorum. Sizin iş bizimkinden de karışık.”
“Çözebilene aşk olsun.”
“Öyle olsun yüzbaşı.”
Daha fazla konuşmadılar, Arslan her an gelebilirdi ama… Geçen dakikaların sonunda hâlâ gelmemişti. Tahir, odanın kapısını itince karartma perdenin aralığından süzülen loş ışığın altında Arslan’ın çıplak gövdesi görüş açısına girdi. Sadece gri bir eşofman altı giymişti. Sırtı ve göğsü yara izleriyle doluydu ama içlerinden biri diğerlerinden farklıydı. Göğsünün sol tarafında, asker künyesinin hemen altında belirgin ve neredeyse çukurlaşmış gibi bir iz… Tahir nerede görse tanırdı; kurşun yarasıydı bu. Etin altına gömülmüş, zamana meydan okuyan bir düşman hatırası.
İçeri girip sırtını kapının yanındaki duvara yasladığında gözleri o ize kilitlendi. “Ne lan bu?” diye sorguladı sert ama içi kaygı dolu sesiyle. “Vuruldun mu sen?”
Arslan tetikte bir asker gibi bakışlarını Tahir’in üzerine çevirdi; geldiğini fark edememiş, boş bulunmuştu. Çantasına uzanıp aceleyle eline bir tişört aldı. “Bir şey değil,” dedi. “Eski bir iz.”
Tişörtü giyinmek üzereyken Tahir yaklaştı, durdurdu onu. “Ordan bakınca bunu yiyecek gibi mi duruyorum?”
Sessizlik. Arslan tişörtü bıraktı. Söz konusu Tahir olduğunda kaçabileceği köşeler sınırlı kalıyordu. “Vuruldum.”
“Onu görüyorum. Nasıl oldu?”
Arslan derin bir iç çekti. Ne kadar anlatmak istemiyorsa o kadar kaçamayacagını biliyordu. Tahir'di karşısındaki. İstediğini almadan durmazdı. “Yarkın Ağa,” dedi Arslan küfreder gibi. İçinde, çok derinlerde yüzü hâlâ karanlık olan bir intikam duygusu vardı. “Nilüfer ile evlenmeye çalışan it.” Perde aralığından bir çizgi gibi sızan ışık yüzlerinin yalnızca bir tarafını aydınlatırken, Arslan sarı harelerin gezindiği yeşil gözlerini dostunun yüzüne dikti. “Meyhanede eksik anlattım. Nilüfer’i yıllar sonra kaçtığı yerde yalnızca ben bulmadım. Kıçımın ağası da bulmuştu. Seçenek yoktu, zaman kısıtlıydı. Kardeşlerini de alıp kaçması için zamana ihtiyacı vardı. Tek amacım kaçması için zaman yaratmaktı. Dikildim Yarkın’ın karşısına, sıkıyorsa al Nilüfer’i dedim.” Arslan’ın etli dudakları alaycı bir gülümseme için kıvrıldı. Göğsündeki kurşun izini gösterip, “Sıkıyormuş,” dedi.
Tahir’in yüzü gerildi. Ağzının içinde doluşan bir dizi küfür vardı ama hiçbiri dışarı çıkmadı. “Neden söylemedin?”
“Söylesem ne olacaktı? O sırada sınır ötesi operasyonundaydın.”
Tahir çenesi sıktı, anlamaya çalışıyordu. “Sonra?”
“Gecenin bir körü. Yanımda kimse yok. Timin aramalarına geri dönmedim.” Göğsünün kabullendiği o izin üzerinde gezdirdi parmaklarını. Gözlerinin daldığı yerde yaşadığı o anlar yeniden canlanıyordu. Artık hissizdi. “Bir köy evine sığındım. Kendi askerlerimden saklandım. Beni evine alan adam eski bir doktormuş, söylemene gerek yok, şanslı piçin tekiyim.” Elini uzattığında Tahir parmaklarının arasına bir sigara sıkıştırdı, dudaklarına götürdüğünde ise yaktı. Arslan derin bir nefes çekip anlatmaya devam etti. “Beni ameliyat etti ama kurşunu çıkaramadı. Dedi ki, çıkarırsam ölürsün. Orada, o köy evinde… kırk iki gün kaldım. Ölmedim ama yaşadım diyeni de sikerler.”
Tahir derin bir nefes aldığında göğsünün demir bir kafes gibi sıkıştığını hissetti. “Esas senin saklayacağın sırrı sikerler!” dedi sıktığı dişlerinin arasından.
“Kızma be oğlum! Uyandım, ayağa kalktım işte!”
Tahir’in gözleri yeniden o kurşun izine düştüğünde bir eşini göğsünde hissetti. Korktu sormaktan ama zorundaydı. “O kurşun,” dedi daha kısık bir sesle. “Zarar veriyor mu sana?”
Arslan’ın dudaklarındaki alay, yavaşça köşesine çekildiğinde yatağın ucuna oturdu. Tahir olduğu yerden kıpırdamadı. “Arada ellerim titriyor, göğsüm yanıyor. Kendimi zorladığımda, sıkıntıdaysam her nefeste sanki biri kurşunu içimde çeviriyor ama… idare ediyorum be.”
Tahir buna inanamadı. “Köy evinde ameliyat edildiğini söyledin.” Biliyordu. İkisi de biliyordu. Arslan’ın vurulduğu bölge kritikti; hem canı hem de askerliğinin devamlılığı için…
“Komutanlara söylemedim. Sustum. Rapor yok, kayıt yok. Öğrenseler askerliğim çoktan bitmişti.”
“Hastaneye gitmedin sonrasında. Hiç kontrolden geçmedin.” Bakışları taş gibi kardeşi saydığı adamın göğsüne düştü. “Ne halde olduğunu bilmiyorsun.”
Hayır, cevabını almak istedi Tahir. Hayır, hastaneye gittim, bir sıkıntı yok, demesini bekledi.
Arslan sustu. Çünkü askerliğini riske atacak tek adım bile atmamıştı. “Kimse bilmiyor. Şimdiye kadar ameliyatı yapan o ihtiyar ve benden başka bilen de yok.” Güldü, keyifsiz. “Kurşunu da sayarsak bilen dördüncü kişisin.”
Tahir başını iki yana salladı. Daha fazla da duramadı yerinde. Öfkeli adımları odanın içinde dolaşmaya başladığında bir sigara da o yaktı. “Sen delisin lan. Bu halinle operasyona giriyorsun, pusu kuruyorsun, silah sıkıyorsun. Aklımı yitireceğim aklımı! Ya bir gün bayılıp kalırsan bir yerde? Ya çatışmada tıkanırsan?” Adımlarını sakinlikle oturan Arslan’ın önünde kesti. Daha kötü ihtimal vardı. O ihtimali söylemeye dili varmıyordu içi içini yerken. “O zaman ne olacak lan?” İşaret ve başparmağı şakaklarını sıktığında damarlarının ellerinin altında patlayacağını hissetti. “Daha dün gece çıktın Melek’in karşısına, dün gece seni kapısından kovdu. Ya kızın karşısında…” Dişlerini sıktı, gerisini getiremedi.
“Yarın yine gideceğim.”
“Yine kovacak.”
“Fark etmez, yine giderim. Affedene kadar giderim.”
Tahir yalnızca baktı. Bakışlarıyla sordu; Ya düşersen?
Arslan başı omzuna eğildi, teslimiyet çukuruna çoktan düşmüştü. “Gün gelir de düşersem, zaten zamanı gelmiş demektir be devrem.”
Tahir kızgındı, çok kızgındı. Kalbinin bir kaya kadar ağırlaştığını ve göğüs kafesine her vurduğunda kaburgalarını ağrıttığını hissediyordu. “Kahramanlık değil bu,” dedi kırılan sesiyle.” Aptallık devrem.”
Sessizlik. Karanlığın acı yansımasında uzunca bir süre tek kelime etmeden oturdular. Sigara dumanının gri halkaları arasında nefeslerini tükettiler. Her çekişte biraz daha boğuldular; her üfleyişte içlerinden bir şey eksildi. Arslan’ın elleri dizlerinin üzerinde hareketsizdi ama içi, kıyametin tam ortasındaydı. Göğüs kafesinin içinde pimi çekilmiş bir bomba taşıyordu. Sessiz, ağır, ölümcül. Bunu adı gibi biliyordu. O bomba patladığında yerle bir olacağını daha en başından biliyordu. Bile bile üniformasından, bayrağından, silahından vazgeçmemişti. Çünkü vazgeçseydi, Arslan Sancaktar’dan geriye bir şey kalmazdı.
“Bu yüzden gitmedin Melek’e.” Şimdi anlıyordu Tahir. Kafasındaki bütün boşluklar Arslan’ın sessizliğinden dökülen kırık parçalarla dolmaya başlamıştı. Arslan’ın kız kardeşine ne kadar düşkün olduğunu hep biliyordu. Aralarına örülen buzları anlamıştı ama neden erimediğini, neden hiçbir baharın o araya sızamadığını bir türlü çözememişti. Arslan’a çokça kez sorduysa da aldığı geçiştirilmiş cevaplardan başka bir şey değildi. Son olarak Nilüfer’i öne sürdüğünde ise Tahir dostunun gerçekten bir çıkmazda olduğunu düşünmüştü. Ama gerçeğin bu kadar derin, bu kadar hazin bir nedene yaslandığını bilemezdi. “Seni en iyi tanıyan oydu çünkü. Herkesten saklayabilirdin, benden bile ama Melek anlardı. Bir kere anladığında da durmaz, o inadıyla sonuna kadar giderdi.” Tahir’in başı kendi sözlerine hak vermek için sallandı. “Sen Melek’e gönül koymadın devrem, sen ondan köşe bucak kaçtın.”
Arslan yutkunmak istedi, yapamadı. Tahir ne söylediyse doğruydu. Kalbinde daima hissettiği bir ağrı vardı. Tek sebebi orada sakladığı kurşun değildi. “Aramızdaki kırgınlığın beni üzdüğü kadar onu da üzdüğünü biliyordum. Yalan değil, başta bilerek arayıp sormadım. Hatasını düşünmesini, anlamasını, telafi etmesi için bir hamle yapmasını bekledim. Nilüfer meselesi çıktıktan sonra da Melek’e gitmeyi hep erteledim. İşte orda haltın büyüğünü yedim. Barbie orada duruyor, diye düşündüm. Ne zaman dönersem döneyim beni o şapşal gülümsemesiyle karşılar, diye düşündüm. Aklımı sikeyim be oğlum…” Zihnine üşüşen gerçekler yüzüne taş gibi bir ifade bırakırken, “Bir gün,” dedi boğulan sesiyle. “İstesem de gidemeyeceğimi düşünmemiştim.”
Tahir’in boğazında giderek ağırlaşan bir yumru vardı. Sırf bu yüzden… o da yutkunamadı. “O kurşun,” dedi. Burun direği sızladı. Avuçları terleyip soğudu. Dahası vardı. “Bir akıbeti var mı?”
Arslan bakışlarını yere düşürdü. Bu bir cevaptı. Bu, yürek ağrıtan bir cevaptı. Sessizlik çatladı, zaman bir anlığına durduğunda Arslan, yavaşça elini Tahir’in omzuna koydu. Gözlerindeki ciddiyet, görev başındaymış gibi sertti.
“Bize hep, kurşundan korkmayın dediler.” Güldü, acıyı ayaklarının altında ezerek ve gözlerindeki el değmemiş ciddiyete rağmen daha fazla güldü. “O kadar korkmadım ki kalbimde taşıyorum be devrem.”
Tahir bir külçe gibi yere düşmüş olan başını kaldırdı usulca. İki askerin gözleri buluştuğunda konuşmanın devamını sözler getirmeyecekti çünkü asker olmanın en çetrefilli yanı yalnızca düşmanı değil, yüreğe saplanıp kalan derin acıyı susturmaktı.
*
Tahir meydana indiğinde sırılsıklamdı. Belki titremiyordu ama tüm kasları soğuktan gerilmiş ve şişmişti. Nefesinin beyaz dumanı meydanda sobası tüten evlerin is kokusuna karışırken, ıslak üniformasının tenine yapışan kumaşı rahatsız ediyordu ama ne o, ne de her adımda postallarından vıcık vıcık fışkıran su dudaklarından zafer gülümsemesini silememişti.
Çünkü o dudaklar dakikalar önce Melek’i öpmüştü.
O anı düşündükçe içindeki fırtınanın sakinleştiğini hissediyordu. Dudaklarını o yumuşacık dudaklara gömdüğü andan itibaren tüm Dünyanın sesini susturmuştu.
Düşündü, yeniden ve yeniden… Melek’in ıslak dudakları saklandığı tüm sığınaklardan daha sıcaktı.
O bir askerdi ve o öpücük, içinde ne kadar savaş varsa beyaz bayrak çektirmişti.
“Uyy ben boyle işin…” diye fısıldadı kendi kendine. Dudaklarındaki gülümsemeyi bastıramayacağını anlayınca evlerinin avlusunda durup uzamaya yüz tutan sakallarını sıvazladı. “Oğlum, kendine gel da. Tamam, eridun, tamam bittun, hatta ve hatta geriye zerren bile kalmadi ama birazdan ananın babanın önüne çıkacaksun. Ha bu dudağındaki on dörtlük ergen gülüşü nedur oğlum?”
Zihni o anda daha fena bir şey yaptı; Melek’i öptüğü andan daha fazlasını hatırlattı; kızın kollarını boynuna dolayarak tutkuyla verdiği karşılığı… Suyun içinde bile bedeninin sıcaklığını hissetmişti. Beline dolanan bacaklarını, ağzının içine verdiği nefesini ve ensesinde oynaşan parmaklarını…
“Ula…” dedi derinden, başı gökyüzüne kalkarken. Sanki mavi gök bile dev bir ekrana dönüşüp o anları sergilemeye başlamıştı. “Karşılık verdi lan! LAN OĞLUM KARŞILIK VERDİ KARŞILIK!” Heyecandan yerinden duramayınca avlunun içinde şöyle bir döndü. “Uyy canına yandığum! Yangınum da baa yangındur!”
“Hayırdır uşağum, kızgın yağ görmüş hamsi kuşi gibi ne zıplayıp duraysun?”
“Baba…” Tahir, olduğu yerde sopa yutmuş gibi durdu. “Ne işin varidur buraya?”
Hasan Veli Bey etrafına baktı. “Evimin ortasında ne işim olduğunu mu soraysun uşağım?” Saniyeler içinde oğlunun sadece garip davranmadığını fark etti. Aynı zamanda garip de görünüyordu. Garip ve ıslak… “Ula bu halin nedur?”
Tahir avlunun bir köşesine geçip ıslak postallarını çıkardı. “Karakolda ufak bir kaza oldu. Mühim değil.”
“Haa…” Elindeki sedefli tesbihi yavaş yavaş çekmeye başladı. “E tabii bu havada şelaleye atlayıp yüzecek halin yok ya…”
Tahir bakışlarını babasının yüzüne çıkardı. Birkaç saniye içinde de bir şey bilmediğini anlayarak rahat bir nefes verdi. “Daha neler… Aklımı peynir ekmekle mi yedum?”
“Aklını neylen yedun… Orasi malum,” dedi Hasan Veli Bey. Bu kez bir şeylerin farkında olarak konuşmuştu. “Amma ağzın başka şeyler yemek isterse anan mısır ekmeğiyle kavurma etmiş. Geç sofraya.”
Tahir kalkıp içeri yürüdü. Ev sessizdi. Sıcak mısır ekmeğinin kokusu dört bir yana sinmişti. Merdivenleri çıkarken ahşap basamaklar gıcırdadıkça gıcırdadı; tüm ömrüne şahitlik edecek kadar eskiydi. Üst kattaki odası avluya bakıyordu. Kapıyı araladığında, yüzüne sabunla karışık eski ahşap kokusu doldu. Yer yatağına bembeyaz sabun kokulu çarşaflar serilmişti; annesi özenle temizlemişti her köşesini. Orta yerde büyükçe bir sini duruyordu; okul çağında o sininin üzerinde az ders çalışmamıştı. Ne zaman sininin başına çökse Mercan omzuna atlayıp oyun oynayalım diye tuttururdu. Kırmazdı kardeşini, oynardı. Ama ders çalışmayı da ihmal etmez, gecenin geç saatlerine kadar başını kitabından kaldırmazdı. Her zaman etine dolgun bir çocuk olmuştu. Annesi güzel yemekler yapar, fazla fazla yemesi için de ısrar ederdi. Tahir de asla karşı koymazdı ama şişen karnıyla odasına döndüğünde pişman olup ip atlamaya başlardı. Şimdi ise gülümseyerek kan ter içinde kalana kadar ip atladığı yere bakıyordu. Tavanın çıplak ahşap kirişleri ise geceleri üzerine kilitlenen bakışları saklıyordu. Yer yatağına uzandığında ellerini ensesine yerleştirir, o tavana bakarak hayaller kurar, Trabzonspor'un bir sonki maçı kazanması için dua ederdi. Sol köşede babasının oyduğu ağaç dolap vardı. Eli yeni kalemi tutarken, babasıyla verniklemişlerdi o dolabı. Nasıl da gıcır gıcır ve parlaktı…Şimdi kenarları yıpranmış, kulpu da hafiften eğilmişti ama her gördüğünde içi ısınırdı. Küçükken o dolabın alt gözüne sakladığı tahta askerlerini saklardığını hatırlardı, gelecekte gerçek bir asker olacağını bilmeden…
Annesinin aşağıdan seslenip yemeğin hazır olduğunu söylediğinde banyoya ilerledi. Hızlı bir duştan sonra gri bir eşofman altıyla siyah kazağını üzerine geçirip mutfağa ilerledi. Tüm aile fertlerini masada görünce yüzü güldü. Dağhan Ağabeyi, Mercan, Nurcan Yengesi ve yaramaz yeğeni Bekir masanın etrafına dizilmişti. Hasan Veli Bey baş köşede otururken annesi çorbaları dolduruyordu. Geldiğini fark ettiğinde kepçeyi çorba tenceresine bırakıp kollarını açtı.
“Uyyy! Yaradana kurban! Beni uşağım gelmiş. Hoş gelmiş.”
Tahir annesinin kollarını doldurup, yazmasının üstünden öptü. “Hoş bulduk anacığım.”
Güldane Hanım neredeyse oğlunun yarısı kadardı. Geri çekilip ev halkına övgüyle Tahir’in gösterdi. “Hele oğluşumun boyuna posuna, ha bu dağlarla yarışan omuzlarına bakun. Hele şu kaşa, göze bakun! Tü maşallah! Bu boyle olmayacak! Bir ara Nazife Neneye gidelum da saa bir kurşun döksün, bir nazar muskası yapsun!”
Dağhan, hatrı sayılır büyüklükteki göbeğini sıvazlarken, “Hah!” dedi. “Anam Tahir’i övme seansına başladı sayun Tunalı ailesi, sessiz sedasız dağılın, gün ağarmadan bitirmez.”
Mercan kıkırdayıp, “Babacığım,” dedi. “Tövbe haşa ama bizi hastanede karıştırmış olabilir misiniz?”
“Tove haşa gerçekten de!” Hasan Veli Bey kaşlarını çattı. “Neden öyle dedun kizum?”
“Valla yirmilerimin başındayım ama daha annemin beni böyle övdüğünü görmedim. Sen gördün mü ağabeyciğim?”
“Daha neler!” dedi Dağhan sahte bir alınmışlıkla. “Sen yine yirmilerinin başındasun. Ben otuzumun başında olduğum halde görmedum!”
“Otuzun başi mi?” diye sordu mısır ekmeğini dilimleyen Nurcan. “Ortasi diyecektin herhalda kocacığum.”
“Yav ne fark eder Nurcan, ha başi ha soni!”
Mercan kaşığını çorbaya daldırırken Dağhan Ağabeyinin gömleğinin düğmelerini zorlayan göbeğine baktı. “O değil de senin yaşın ve göbeğin yarışıyor olabilir mi Dağhan Abi? Ama baştan diyeyim göbek yarışı önden götürüyor.”
Dağhan kaşığını kaldırıp, “Kız!” diye diklenince Nurcan kahkahayı bastı.
“Eee karisi güzel yemek yapan adamın göbeği ancak boyle olur.” Güldane Hanıma imayla baktı. “Öyle değil mi anacığum?”
Dağhan, annesine söz bırakmadan araya girdi, alınmıştı. “O göbek balkondur bir kere! Bereketlen doldi.”
“Baba bereket mi börek mi da?” Bekir, yeşil gözlerini büyük büyük açtı. “Dün akşam yemeğinde yarım tepsi otlu böreğin üstüne üç tabak pilavı kim yedi, ha kim?”
“Üç tabak değil, iki buçuktu o!” diye itiraz etti Dağhan, elleriyle yarım ölçü göstererek. “Sen yarısını yedin buraktun yangaz! İsraf olmasına gönlüm razı gelmedi.”
Güldane Hanım bir kase çorba daha doldurup, masaya bıraktı. “Sen onların çenesini beklersen aç kalursun oğluşum. Geç de doyur karnını.”
Tahir, diğer baş köşede oturan ağabeyinin yakınına oturdu. Midesi fena halde kazınıyordu ve biliyordu ki bunun tek nedeni açlık değildi.
“Ah ah…” diye iç geçirdi Gülhane hanım, Tahir’in hemen yanına otururken. Kaşığını şöyle bir çorbasında gezdirip, Bekir’e hüzünle baktı. “Ha bu uşak da büyüdü. Evde çocuk sesine hasret kalduk.”
Nurcan taşın kendisine geldiğini sanarak, “Heç baa sarma Güldane Hanum!” dedi. “Bekir ortaokula geçmeden kardeş falan düşünmeyruz. “
“Saa artık diyecek lafım yok Nurcan. Dilimdeki tüyleri itinayla bitirdun. Benim lafum…” Tahir’e umutla baktı. “Yakişikli uşağımadur. Eh, yakında otuz yaşını görecek çok şükür. Evlenmenin tam zamanıdur. Öğle değil mi Hasan Veli…” Kendisine katılması için kocasına kaş göz etti. “Sen de bir şey söyle da.”
“Uşağın kendi bilir hanum. Bu işler gönül işi. Gönlü sevmedikten sonra biz ne desek boş.”
“Hay ağzına sağlık baba,” dedi Tahir. “Bunu anama günde on kez söylersen işi yarayacak gibi duruyor.”
“Ne onu, elliden aşağı kafi gelmez paşam,” dedi Nurcan.
“Vidi vidi etmeyin,” diye parladı Güldane Hanım. “Oğlan hep bekar mi kalacak? Etmeyecek mi kendine şöyle güzel bir yuva?”
“Edecek etmesine de…” İmayla Tahir’e bakıp güldü Nurcan. “Gönlü kimle isterse onunlan edecek.”
“Benim oğluşum akillidir. Anasi gelin diye kimi bulursa onu ister!”
“Beni pek istememiştin ama oğluşun yine de aldi. Ona ne diyeceksin bakalum?”
Güldane, Dağhan'a söylenerek baktı. “Oğluşum dedum, oğluşlarım demedum hoş!” Karalahana sarmasını alıp Tahir’in tabağına bolca koydu. “Sen düşündün mü söylediğimi paşam? Duydum ki Müzgali’li karilar Fulya’yı oğullarına almak için sıraya girmiş. Gel elimizi çabuk tutalum. Çok güzel karidir, saçlar desen altın gibi; sapsari, gözler desen zümrütü kıskandırır. Boy pos desen yerinde. E mesleği de varidur. Daha ne isteysun?”
Tahir yemeği bırakıp arkasına yaslandı ve bezgin nefes verdi. “Ana…” dedi derinden solur gibi. “Beni bi sal da. Sal beni bi gözünü seveyim!”
“E ana…” Nurcan gözlerini kısıp Güldane Hanıma baktı. “Madem sarışın renkli, gözlü, ha bir de muallim seveysun… Mizgali’ye kadar gitmeye ne gerek var?” Ağzının içinden içinde güldü. “Ha buraya, burnumuzun dibinde varidur o dediğinden da!”
Masadakiler bıyık altından gülerken Güldane Hanım kaşığını sertçe masaya bıraktı. “Höst! Şakanın da haddi var. Ne münasebet!”
Bekir de kaşığını masaya bıraktı. Amcası gibi arkasına yaslandı ve etrafına ciddiyetle baktı. “Emice, seninle artık ciddi ciddi konuşma vaktimiz geldi.”
Masadaki tüm gözler Bekir’in üzerine döndüğünde, “Ula,” dedi Dağhan gülümsemesini ağzının içinde bastırarak.. “Ne konuşacaksın emicenle? Ciddi ciddi bir de…”
Tahir, ağabeyine bakışlarıyla gerisinin kendisinde olduğunu söyledikten sonra, “Konuşalım bakalım,” dedi aynı ciddiyetle. “Mevzu nedir?”
“Bir karar vermeni bekleyrum,” dedi Bekir. “Öğretmenlerden hangisini seçeceksen seç artık. Ben de ona göre kalanla yoluma bakacağum.”
Güldana Hanum, “Uyy!” diye yükseliyordu ki Tahir araya girdi. Bekir’in ciddiyetine karşı gülmemek için kaşlarını çatmıştı. “Nasıl yoluna bakacakmışsın? O kısmı tam anlamadım, az biraz anlat da bilelim da.”
“Vallahi emiceciğim, ben de senin gibi süslü kızlardan hoşlaştığımı fark ettum. Her ne kadar adına hesap açıp kızlarla konuştuğum için baa kızsan da olumlu dönüşler aldığımı gözardı edemezsun. Hatta senin taktiği kullanarak Fulya Öğretmene, Dm’den öğretmen hanum diye yürüdüm.” Gülerek yakasını düzeltti. “Bence hoşuna gitti. Birkaç sene Dm’den oyalayıp sonra buluşmayı planlayrum. O arada da büyürüm inşallah. Ama sorun şu ki adın bir Melek öğretmenle geçiy, bir Fulya öğretmenle.” Bu kez bıkmış gibi yakasını sikti. “Ha bir kararını ver da. Ona göre biz de ekmamıza bakalum!”
Tahir’in kaşlarından biri kalktı. “Ekmana bakacaksun?
Bekir’in de bir kaşı kaldı. “Aynen oyle yapacağum.”
Dağhan daha fazla dayanamadı. Uzanıp mutfak kapısının arkasından oklavayı kaptığı gibi Bekir yerinden zıpladı ve saniyeler içinde gözden kayboldu. “Gel ula buraya! Sıpaya bak hele! Ekmana bakacakmış! Gel ha buraya göstereyum saa kime kime bakay!”
Güldane Hanım sinirden kızaran yüzünü serinletmek için yelpazesini slalarken Hasan Veli Bey bıyık altından gülüyordu. O esnada Tahir’in telefonu çalmaya başladı. Arayan Serhan Üsteğmen’di. Tahir açtığı telefonu yalnızca yedi saniye kulağında tuttu. O yedi saniye içinde ifadesindeki tüm keyif silindi, yerini taş gibi bir ifade aldı. Hızla masadan kalkıp üniformasını giyindi. Arabasına atladığı andan itibaren göz açıp kapayıncaya kadar uzaklaşmıştı.
Yol boyunca nefesi sessiz, göğsü taş gibiydi. Serhan’ın telefonda verdiği bilgi zihninin tam ortasında yankılanıyordu.
Teğmen Poyraz Alacahan’ın emrindeki ekip Kaşi’nin verdiği istihbarattaki mühimmatı patlattı. Tüm mühimmatı ele geçirdi. Derhal gelmen gerekiyor.
Teğmenin o istihbarattan nasıl haberi olduğunu şimdilik bilmiyordu. Bildiği bir şey varsa, o da mühimmatı ele geçirmek için beklemek zorunda olduğuydu. Bu kararı verdiği esnada zihninde başlayan savaş sonrasında devam etmişti. Vadinin öte yanında, eski taş değirmenin altında gömülü mühimmatın yerini bilip de anında müdahale edememek canını fena halde sıkmıştı. Çünkü oraya yapılacak en ufak bir müdahale, hainleri harekete geçirip Melek’e zarar gelmesine yol açabilirdi. Stratejik bir karar verene dek değirmenin çevresinde mevzi alacak özel bir ekip yönlendirmiş; hedefi göz altında tutmalarını, ancak hareket halinde aksiyon alınacağını emretmişti.
Çünkü… Melek’i korumanın tek yolu buydu.
Karanlık ağır ağır köyün üzerine çökerken aracını dağ yamacına doğru sürdü. Aklında Kaşi denen o haini sorguladığı anlar vardı. Düşündükçe gaza daha hırsla yüklendi.
“Tamam… tamam, konuşacağım. Büyük mühimmat… Vadinin öte yanında, eski değirmenin altına gömülü. Tek bildiğim bu.”
“Başka?”
“Ne bilmek istiyorsun?”
“Savurduğun tehditleri diyorum hain. Öğretmeni kim diline doladı, anlat ki o dili kesip atayım.”
“Saha sorumlusu, Çakal. İstihbarat ona geldi ama öğretmen için emir vermedi. Öğretmen son kozuydu. O kadar köşeye sıkışmamıştı. Ama değirmendeki mühimmatı ele geçirirsen… İşte o zaman Çakal’ı köşeye sıkıştırmış olursun. Duyduk ki kız hamileymiş. Senden. Çakal o emri verirse öğretmenin yanında bebeğin de gider. Bir taşta iki kuş anlayacağın… Göze alabilecek misin, Fırtına?”
“Sikeyim!” Yumruğunu direksiyona indirdi. Daha fazla bekleyemedi, durumu tüm detaylarıyla öğrenmek için telsizi eline aldı ama telsiz hattı üzerinden istediği gibi konuşamazdı. Telsizi bıraktı, telefonunu aldı. Serhan ilk çalışta açtı. “Bana o itin hedef bölgede ne aradığını, emrim olmadan operasyon inisiyatifi alacak yüreği nereden bulduğunu söyle.”
Serhan, gerginliğini derin bir nefesle perdeledi. “Değimen çevresi için özel bir ekip görevlendirilmesi istemiştin. Geçici görevle o ekibin başına tayin edilmiş.”
“Serhan!” Öfkesini bastırmaya çalışırken direksiyonu sertçe çevirdi. “Bundan bizim neden haberimiz yok.”
“Geçici görevlendirmesi birkaç saat önce yapılmış. Ben o sırada arazi keşfindeydim, bilgi tarafıma zamanında intikal etmedi. Durumu öğrendiğimde teyit için doğrudan bölgeye geldim ama iş işten geçmişti. Teğmen kendi inisiyatifiyle operasyon planlayıp mühimmatı ele geçirmiş.”
Yumruğunu direksiyona birkez daha indirdi yüzbaşı. “Söyle ona bir yere ayrılmasın. O mühimmatı götünde patlatmaya geliyorum.”
Dakikalar geçti. Arazi arabası geniş vadiyi geçtiğinde dağ sisinin arasından artık kullanılmayan, eski taş değirmeni gördü. Duvarları yosun tutmuş, çarkları yıllardır dönmemişti. Tahir’in aracı değirmenin önünde aniden durdu. Fren sesi karanlığın tümüyle ele geçirdiği taşlık alanda yankı oluştururken kapıyı açıp dışarı çıktı. Değirmene inen toprak yokuşu inerken sanki üzerindeki öfkeye çare olacakmış gibi parkanın fermuarını sertçe çekip açtı. Omzundaki telsizi kapattı.
Değirmenin duvarları içine girmeden, “Tüm tim dışarı!” diye gürledi kapı eşiğinden.
Emir net, tartışmasızdı. İçerideki askerler itaat ederek dışarı çıkarken postal sesleri taş zeminde belli bir ritimde yankılandı ve ardından sessizlik kaldı.
Değirmen aydınlatan tek kaynak Teğmen Poyraz’ın elindeki fenerdi; sarı ışık, önündeki bir kasa mühimmatı ve duvar yüksekliğindeki örümcek ağlarını aydınlatırken toz havada ağır ağır süzülüyordu.
Teğmen Poyraz hazır olada bekliyordu. Yüzbaşı birkaç adım yaklaştı. Öfke hâlâ içinde kaynıyordu. Aralarında dönen kısa süreli sessizlikten sonra savurduğu yumruğu ağır bir sesle Poyraz’ın çenesine indi. Genç adam sendeledi ama karşılık vermedi. Savrulan yüzüne çevirdi ve yeniden hazırola geçti.
Tahir bir tane daha vurdu. Teğmenin taşıdığı fenerin ışığı titrediğinde değirmenin duvarındaki gölgeleri irilip ufaldı.
Poyraz elini dudağına götürüp kanı sildi, başını kaldırdı. “Beni dövmen gerekiyorsa döv, komutanım. Ama doğru olanı yaptım.”
Tahir bir adım geri çekildi, yumruğu hâlâ sıkılıydı. Nefesi kesik kesikti. “Doğru olanı yapmak bazen emre uymaktır, teğmen. Senin yaptığın disiplin ihlalidir.” Yaklaştı. Aralarında tek adım kalana kadar durmadı. Duvardaki koca gölgeleri neredeyse bir bütün olmak üzereyken, iki parmağını kaldırıp aralarında tuttu. “Ve bu iki etti.”
Poyraz, gece kadar koyu olan mavi gözlerini kaçırmadı. “Kritik anların bana denk gelmesi tamamen talihsizlik, komutanım.” Sesi alaycı sayılmazdı ama ciddiyetten mahrum olduğu söylenebilirdi. “Ama inanmalısın, doğru olanı yaptım. Mizgali’den istihbarat vardı. Çakal çok yakında burdaki mühimmatı alıp yeni bir eylem girişiminde bulunacakmış.”
Tahir’in yukarı kaldırdığı çenesi kasılmaktan çatlamak üzereydi. “Kaynağın nedir asker?”
“Söyleyemem komutanım. Lakin güveni-”
Tahir yumruğu bir kez daha savurdu. Poyraz bir kez daha hazır ola geçti. “Söyleyemem.”
Yüzbaşı vurdu, teğmen hazır ola geçti. “Bu bir emirdir.”
“Söyleyebilseydim, söylerdim komutanım.”
Telsiz teğmenin elinden düşüp değirmenin ücra bir köşesine yuvarlandığında karanlıkta yalnız kaldılar. Dışarıda rüzgâr eski değirmen pervanelerini çevirirken iki asker çarpışmak üzere olan iki bulut gibi karşılıklı bekliyordu
“Teyit edilmemiş istihbaratla kendi başına operasyon başlatmak da ne demek, Teğmen? Emir kimden aldın? Bu be disiplinsizlik?”
Teğmenin alnında kurumuş ter çizgileri vardı. Kan dudağından çenesine doğru yol alırken, “İstihbarata göre hain her an değirmene ulaşabilirdi,” diye açıkladı. “Vakit yoktu. Yine de Teğmen Serhan’a ulaşmayı denedim ancak başarılı olamadım. Operasyonu başlattığımda tehlike yoktu, tuzaklama yapılmamıştı. Kimseye zarar gelmeden mühimmatı ele geçirdim.”
Tahir omuzlarını geri attığında avucu deli gibi kaşınıyordu. Karşısındaki adamı eskiden beri tanırdı. Kardeşine gizliden gizliye kancayı takan alçağın tekiydi onun gözünde. Onu altına alıp suratı kandan görünmeyene kadar dövdüğü günü dün gibi hatırlıyordu ancak neden karşılık vermediğini hâlâ bilmiyordu. Neredeyse kendisi kadar cüsseliydi. Güçlü kuvvetli bir er olduğu her halinden belliydi. Tahir anlardı; cüssesi kof değildi, dövüşmeye kalksa sağlam hasarlar verebilirdi ama yeltenmemişti bile. “Rütbeyi sal,” dedi alçak bir sesle.
“Ama komuta-”
“Sal ula rütbeyi!”
Poyraz yutkundu. Başını eğdi, kaldırdı. Çenesindeki kanı elinin tersiyle silip attığı tek adımıyla aradaki mesafe neredeyse sıfırlandı. Birdenbire gözlerindeki ifadesi değişmiş, daha karanlık ve daha gergin bir hal almıştı. “Görevi tamamlamamın neresi yanlış yüzbaşı? Kıçı kırık bir emir ha bu kadar mı onemli?” dedi şivesini sakınmayarak. “Oyun mu edeyruk askerlik mi?”
Tahir’in dudakları kıvrıldığında öfke dudaklarına bir gülümseme olarak yerleşmişti. “Dua et üzerimdeki üniformaya. Aksi halde saa oyle bir oyun gösterirdim ki… Bir daha başkasıyla oyun etmeye mecalin kalmazdı.”
“Bazen beni benzetmenin sende alışkanlık yaptığını düşüneyruö,” dedi Poyraz ellerini arkasına götürerek. “Oyleyse saklama ama dikkat et, bir gün karşılık vermeye kalkmayayım. Zararli çıkarsun.”
Tahir alnını sertçe Poyraz’ın alnına yapıştırdığında ikisi de kafatasında derin bir sarsıntı hissetti. “Versene ula karşılığını! Afkurmayı birak da ver! Boş zamanlarında küçük kızların peşinde dolanmaktansa gel de baa karşılik ver!”
Poyraz daha fazla sakin kalmadı. Alınları birbirini iterken sıktığı dişlerinin arasından öfkeli bir hırıltı yükseldi “Bir fışkı bildiğin yok! Konuşturma beni… Baa sözümü yedirme Tahir. Aksi halde olacaklardan ben sorumlu olmam!”
“Senin sözünü de sikerim olacakları da!”
“Ağzını topla yüzbaşı! Buraya senin egonu yağlamaya gelmedum ben!”
“Ne fışki yemeğe geldun o vakit?”
“Düşmanı sikip atıyoruz, kör müsun ula!”
Alınları hiddetle birbirini iterken sıktıktıkları dişleri neredeyse kırılacaktı. Adımları etraflarında dönmeye başldıklarında ne yüzbaşı, ne de teğmen; biri bile geri adım atmadı. Çünkü bulundukları anın içinde ne rütbe vardı ne de disiplin; öfkeden çılgına dönmüş ve sınırlarını zorlayan iki bedenden başkası değildiler.
“Bas git kendi çöplüğüne,” dedi Tahir boğuk sesiyle. “Beni çöplüğüm sübyancı sevmez!”
Poyraz alnını gerip alıp sertçe Tahir’in burnuna indirdiğinde boğazından yükselen hırıltı değirmenin duvarlarını dövdü. “Eğer bana bir daha sübyancı dersen…” Tahir’in burnuna inen başı sözlerini yarıda keserken burnundan boşalan kan dudaklarını boyadı.
Serhan'ın ayak sesleri koşar adımlarla içeri girdiğinde aralarına daldı. Bir kolunu Tahir’in göğsüne, diğerini Poyraz’ın omzuna koyup onları zorla ayırdığında, “Sakin!” diye yükseldi. İkisinin de göğsü şiddetle inip kalkıyordu. Serhan aralarında güçlükle dururken gözleri Tahir’in yüzündeki kana takıldı. Burnundan süzülen kan dudağını ve bıyıklarını boyamıştı. “Komutanım burnun kanıyor.” Öfkesini kendisine saklayarak Poyraz’ı iterek uzaklaştırdı. “Tutanak tutalım mı? Zarar görmüşsün, rapor tutmak lazım,” dedi gözlerini Poyraz’ın üzerinden ayırmadan. “Ben tanık oluru-”
Tahir çenesindeki kanı avuç içiyle silip attı. “Hayır, tutanak falan tutulmayacak.”
Serhan anlam veremedi. “Ama komutanım… Sana vurmuş!”
“Hayır, dedim! İkiletme asker.” Tahir’ın omuzları hafifçe yükseldi, nefesini kontrole aldı. Rütbeyi bırakma emrini bizzat kendisi vermişti. Yumruklarına hakim olamayacak kadar öfkeliyken daha fazla rütbede kalamazdı. Poyraz’ın karşısına Tahir olarak dikilmişti. Bu yüzden tutanak isteyecek değildi. “Bu iş burada kalacak. Konu kapandı.”
Serhan hiç istemese de başını eğip kaldırdı. “Emredersin komutanım.”
“Ama…” Alnındaki damarlar hâlâ şişti, sesi ise kuru soğuk. “Teğmen Poyraz Alacahan’a emre itaatsizlikten disiplin tutanağı tutulacak.”
Birbirlerine öldürücü bakışlarını gönderirken her ikisi biliyordu; bu ikinci tutanaktan sonra Poyraz’ın karakolu ile ilişkisi kesilmesi kuvvetle muhtemeldi.
Yüzbaşı Tahir, bölgeyi Teğmen Serhan’a devrederek dışarı çıktı. Suratına vuran dağ soğuğu içinde ihtimallerin soğuğuyla yarışıyordu. Elini parkasının cebine attı, buruşmuş bir sigara paketi çıkardı. Sigarayı dudaklarına yerleştirirken çakmağı birkaç kez çaktı ama rüzgâr izin vermedi. Avucuyla alevi koruyup çakmağı tekrar çaktı. Bu kez sigaranın ucu tutuştuğunda derin bir nefes çekti; duman boğazına dolarken, yüz kasları hafifçe gerildi. Birkaç nefes ardarda çekti. Sigarayı elinde yavaşça çevirdi, dumanı kararan gökyüzüne yükselirken Arslan’ı aradı.
“Devrem,” dedi açıldığı anda. “Sana bir şey söylemem gerekiyor.”
“Benim de,” dedi Arslan. Sesi düşünceli geliyordu. “Ne halt dönüyor bilmiyorum ama… Melek, odasında senin yoğun bakımda çekilmiş fotoğrafını bulmuş. Bildiğimden haberi yok ama kız fena halde sarsıldı. Bütün neşesi sönüp gitti.” Derin bir nefes verdi; çakmağı çaktığını duyuldu, ardından sıkıntıyla üfleyişi... “Bana bile sarıldı. Düşün, o kadar kötü.”
Tahir’in sigarası dudaklarının arasında donup kaldı, gözlerinin kapatıp düşünmek için gerekli sabrı toplamaya çalıştı. Sigarasından kısa, kontrollü bir nefes daha çekti; duman boğazından aşağı inerken sabırlı kalmak zorlaşıyordu. “Kimin bıraktığını biliyorum.”
“Ben de.” Biliyorlardı çünkü Dünyada Melek’i istemeyen ancak bir kişi vardı. Ancak bir kişi onun üzülmesini isteyebilirdi. O da Güldane Hanımdan başkası değildi. “Tahir,” dedi kıstığı sesiyle. Melek içeride gitmek için hazırlanırken kapı önünde sigara içiyordu. “Sen kardeşimsin. Annen de annemdir. Zamanında o hastanede Melek’e beddualar yağdırdığında sustum, acısı var, dedim. Ama bile isteye kardeşimi üzmesine izin vermem.” Başını kaldırıp Çamlıyayla’dan çok yakından görünen yıldızlara baktı. “Geç kaldım, sikeyim bu doğru. Ama artık kardeşimin yanındayım. Ömrümün yettiği yere kadar da onu koruyacağım. Bunu yaparken de kimseyi gözüm görmez, anladın mı?”
“Anlamama gerek yok,” dedi Tahir soğuk bir kararlılıkla. “Çünkü yanında duruyorum. Konu Melek’i korumaksa söylediğin her şeyi altına imzamı da atarım. Anamın Melek ile konuştuğundan şüpheleniyordum ama… Yeter da anne! dedi içinden Yeter da! “Daha fazlasını yapmış. Bu kadar ileri gideceğini tahmin etmiyordum. Ama halledeceğim. Bu konu benimdir. Şimdi sen beni dinle.” Sırtını arabanın soğuk kaportasına dayadı. Askerler mühimmatı askeri araca taşırken etrafta düzen halini koruyan bir kargaşa vardı; herkes üstüne düşeni yapıyordu ama Tahir biliyordu ki Değirmen Operasyonu uzun süre sır kalmayacaktı. Çakal denen o herif her an haberi alıp harekete geçebilirdi. “Köye bir söylenti yayılmış. Melek ile birlikte olduğum sanılıyor. Hainlerin de kulağına gitmiş ve az önce o itlerin kuyruğuna basıldı. Anlayacağın devrem… Melek tehlikede olabilir. Bir süre, en azından ele başını yakalayana kadar onu gözümün önünde tutmalıyım.”
Arslan küfrederek sigarasını yere attı. Botunun ucuyla çiğnedi. “Gitmek için hazırlanıyor. Asla kabul etmez. Ne yapacağız?”
Melek’in kendisine bir hoşca kal bile demeden girmek istemesi ağır bir yük gibi oturdu yüzbaşının içine. Yutkunuşu belki de hazmetmek içindi ama hazmedilecek gibi de değildi. “Ona sormayacağız.” Tahir kararlılıkla gözlerini kararttı. “Konu Barbieyi korumaksa kimseye sormuyoruz demiştik.”
“Öyle demiştik.”
“Anlattıklarımdan bahsetme, tedirgin olmasın. İzmir’e dönüyormuş gibi arabaya bindir, attığım konuma getir. Gerisi bende.”
Arslan başını önüne eğdi, sıkıntıyla salladı. “Delirecek, affedeceği varsa da affetmez artık ama… Siktir et. Önemli ona canının sağlığı. Senden başkasına emanet edemem.”
“Uzun sürmeyecek. Ele başını en yakın zamanda ezip bu işi bir an önce kapatacağım. Tabii bu…deneyimli bir teğmenin yardımıyla tahminimden daha kolay olabilir.”
Arslan sanki Tahir karşısındaymış gibi ciddiyetle başını salladı. “Emrindeyim yüzbaşı. Ne gerekiyorsa.” Telefonu kapatmadan önce, “Tahir,” dedi. “Köyde birlikte olduğumuza dair söylentiler çıktı, dedin?”
Tahir’in yutkunduğunu duydu. Bu konuda fena üzerine gidecekti ama o gün bugün değildi.
“Kendi ellerimle getiriyorum sana ama gerekmedikçe yaklaşırsan, duyarsam, hissedersem suratında sağlam yer bırakmam devrem.”
“Emredersin devrem,” dedi Tahir aynı şekilde. “Emanetin başım gözüm üstüne.”
*
Üzerimde en sevdiğim pembe simli elbisem varken bok çukuruna yuvarlanaydım da bugünleri görmeyeydim.
Kafamda hüzünlü bir müzik çalarken, babaevinden kaçmak için üç çocuklu Tahsin’le evlenmek üzere trenle yola çıkan Fikret gibi başımı cama yaslamalı, göğsüme oturan öküzle içimi çeke çeke İzmir’e doğru yol almalıydım. Yani Tahir’den kaçabileceğim en uzak yere kaçmalıydım.
Ne arıyorum ayol ben kaçmak istediğim adamın omuzunda? Hem de baş aşağı?
Üstelik bizi şelalede basınca Tahir’e sıkı bir yumruk geçiren kendisi değilmiş gibi ağabeyim de razıydı bu duruma. Al bu deliyi ne yaparsan yap! demişliği kalmıştı. Daha da fenası kurban pazarında pazarlıkta anlaşan alıcı ve satıcı gibi tokalaşıp sarılmışlardı. Beni de kurbanlık koyun gibi arabaya yüklemek üzereydiler! Ay oldu olacak üzerime fiş de kesseydiniz bari!
Var gücümle sırtını yumruklarken hiç boş ıskalamışlığım yoktu. Mübarek alabildiğine sırt olduğu için yumruklarımı nereye savursam sırtına denk geliyordu. Bir yandan da ciyak ciyak bağırıyordum tabii. Sesim ağaçların arasında yankılanıp bize geri döndüğünde tüm bunlara ek olarak kar da selamın hello diyerek ortama hızlı bir giriş yapmıştı.
“Ayı seni! Camış! Öküz!” Diğer büyükbaşların adını an itibariyle kalakaldım. “Ne demek kız kaçırmak be! Ne demek! Dağda başı mı burası?” diye sorunca anında cevabı yapıştırdı.
“Evet.”
Etrafıma şöyle bir bakınca haksız sayılmazlardı ama dağ başında olmamız, ona beni kaçırma hakkını vermezdi. “Seni var ya mahkemeye vereceğim! Sürüm sürüm-”
Bir dakika ya… Ne demişti az önce? Ela göz falan… Esirmiş bir de… Bana mı esirmiş?
Beni arabasına bıraktığında geri dönüp ağabeyime doğru yürümeye başladı. O sırada ağabeyim de arabadan valizimi çıkarıyordu. Beni resmen isteğim dışında başka birine teslim ediyordu. Evet, o biri Tahir olabilirdi ama bu bir şeyi değiştirmezdi. Onca yıl sonra karşıma çıkıp benim adıma kararlar veremezdi. Ona bu hakkı vermiyordum ben! Tahir’e valizimi teslim ederken sessizce bir şeyler konuşmaya başladılar. İkisi de ciddiydi. Az önceki neşelerinin onda biri barınmıyordu aralarında. Anladım ki burada olmamın bir sebebi vardı. Ve bunu anlamak çığrımdan çıkmama yetti. Arabadan indiğim an Tahir, bana dönüp, “Hayır,” dedi. “Kaçmaya ka-”
Sözleri kesildi çünkü adımlarımı doğrudan üzerlerine atıyordum. Hatta yaklaştıkça daha fazla hızlandım ve aralarında durduğum da yönüm yalnızca ağabeyime dönüktü.
“Bunu yapamazsın,” dedim gözlerinin içine bakıp. “Bunu yapmaya hakkın yok.”
Aynı kırıklıkla yüzüme bakarken, “Şehriye…” dedi yavaşça . Hayır, dalga geçmiyordu. Beni bu isimle benimsediğinden söylemişti; geçmişteki bizi ve orada bana nasıl seslendiğini hatırlamam için söylemişti ama buna da izin verecek değildim.
“Melek! Benim adım Melek!”
Yavaşça başını salladı, sonra eli koluma doğru uzandı. “Melek beni din-”
Geri çekildim. Bana dokunmasına izin vermedim. Aslında bana sarılması için can atıyordum. Daha saatler önce beni buralardan götürmesini istediğimde bana sarılmıştı. Karşılık verememiştim ama o kadar iyi gelmişti ki… Onu çok özlemiştim. Ağabeyimi çok fazla özlemiştim! O benim çocukluğumdu, koruyucumdu. Nasıl unutabilirdim ki? Unutamazdım. Ama bana dönen sırtını da unutamazdım. Kalkan parmağım aramızda sallanmaya başladığında, “Sakın!” dedim. “Sakın üzerimde söz sahibi olabileceğini düşünme. Sakın seni affettiğimi düşünme.” Dudaklarım titredi ama bir şekilde onları zapt etmeyi başardım. “Nilüfer için üzgünüm. Zamanında onun hakkında verdiğim karar için de öyle. Ama hepsi bu kadar. Benin Nilüfer'e karşı suçlu hissediyorum kendimi. Suskunluğum da bu yüzdendi. Seni affetmedim. Her ne halt ediyorsan dur ve bunu düşün!”
O büyük omuzları düştü. Kocamandı ama şimdi önümde bir çocuk gibi duruyordu. Kaşları kırgınlıkla yeşil gözlerinin üzerine düştüğünde yüzünde kıpırdayan başka bir şey olmadı. “Haklısın.”
“Haklıyım? Bu kadar mı? Gerçekten mi? Ya ben on yedi yaşındaydım. Sadece on yedi! Yaşım yaptığımı haklı çıkarmaz, biliyorum ama sen anlamalıydın beni. Sen benim anlamak zorundaydın.” Çünkü sen anlamazsan kimse anlamazdı. Ve sen anlamadığın için kimse anlamadı.
Kollarını hafifçe kaldırdı. Hızını arttıran kar birer birer yüzümüze çarparken, “Başka ne söyleyebilirim?” diye sordu.
Soğuktan titredim. Ağlamak istedim. Dizlerimin üzerine çöküp, kaybettiğimiz tüm o seneler için ellerimi karın süslenmeye başladığı toprağa vura vura ağlamak istedim ama hayır, karşısında düşmek istediğim durum bu da değildi. Tahir için önünde yeterince üzülmüştüm. “Mesela!” diye bağırdım, sırf ağlamamak için bağırdım. Sırf acımı öfkeyle bastırmak için bağırdım. “Nasıl bir vefasız olduğunu söyleyebilirsin!”
Tahir’im arkamdan, “Melek…” diyen sesini duydum ama ağabeyim kaldırdığı eliyle daha fazlasını söylemesine izin vermedi. Belli ki içimde ne varsa dökmemi istiyordu. Bu yüzden ona teşekkür etmeyecektim.
Durmadım. Üzerine yürürken, “Mesela nasıl bir merhametsiz olduğunu söyleyebilirsin!” diye bağırdım. “Nilüfer'e duyduğum merhametin onda birini kardeşine duymadığını söyleyebilirsin!” diye bağırırken nasıl olduğunu Titreyen ellerimi kaldırıp, onu göğsünden ittim. Yüzü beklemediğim bir acıyla kasılırken önce birkaç adım geri gitti, ardından da sırtını arkasındaki ağaca yasladı. Sanki… O ağaç olmasaydı düşecekti.
Kalakaldım.
Ben… O kadar kuvvetli itmemiştim. İtsem bile… Ağabeyim kadar güçlü bir adam bundan etkilenmezdi ki…
Tahir yanımdan fırtına gibi geçip ağabeyimin önünde durdu. “İyi misin?” diye sordu. Sesinde anlam veremediğim bir endişe hali vardı. “Arslan! İyi misin?”
Ağabeyimin eli göğsündeydi. Orada bir şey varmış gibi tutuyordu. Başını kaldırıp Tahir’e baktığında birkaç kez öksürdü. “İyiyim,” dedi sonra. “Merak etme.” Ama Tahir ona her nasıl bakıyorsa kaşları çatıldı. O bakışlardan çıkardığı anlamla başını iki yana salladı. “Sakın,” dedi kaskatı bir sesle. “Yemin olsun affetmem seni…”
Neydi şimdi bu? Affetmeyeceği neydi? Her nedense bu beni daha fazla üzdü, öfkelendirdi. Çünkü affetmek kelimesi en son onun dudaklarında konaklamalıydı.
“Asıl ben seni affetmem!” dedim dimdik durarak. Son kez gözlerinin içine baktım, içim titreyerek konuştum. “Hele de şu yaptığından sonra… Ölsen bile affetmeyeceğim seni!”
Hızla arkamı dönüp arabaya doğru yürüdüm. Ve yol boyunca içimde birikenleri dökmemin beni biraz olsun rahatlatacağını düşünürken, boğazımda çok daha büyük bir yumruyla sınanarak akıp giden dağları izledim.
Geldiğimiz yer yayla eviydi. Neden burada olduğumuzu bilmiyordum ama arabadan daha önce inerken de benim için kapıyı açmasını beklerken de tek kelime etmemiştim. İçerisi karanlık ve soğuktu. Yine de yolumu bularak doğrudan yerini bildiğim banyoya çıkmış ve içim çıkana kadar ağlamıştım. Oysa Çamlıyayla’ya geldiğimden beri ağlamanın ne demek olduğunu neredeyse unutmuştum. Çok da önemli olmayan dertlerime sızlanmalar vardı yalnızca. Acımı gülümsememle bastırmayı on yedi yaşımda öğreniştim ama Çamlıyayla öğrendiğimi unuttumuştu. Ve bu… hiç hoşuma gitmemişti.
Aşağı indiğimde Tahir içeride değildi. Dışarıdan düzenli tak tak tak sesinden anladığım kadarıyla odun kesiyordu ama çıkmadan önce sobayı yakmıştı. Maşallah kısa sürede içeriyi hamam gibi yapmış, iki de gaz lambası yakıp tek göz odanın sarı loş ışıkla aydınlanmasını sağlamıştı. Uzun süre dışarıda kalıp çok üşüdüğüm için sobanın yanına siliştim ve keyfimi yerine getirmenin yollarını aradım. Sosyal medya kafamı dağıtmak için en iyi yoldu. Eh… Hatrı sayılır takipçim de vardı. Gerçi Tahir adına açılan sahte hesabın takipçi kadar fazla değil ama olsun. Benimkiler organik, tertemiz insanlar! Ayrıca paylaşımlarımı da seviyorlar! Hatta buraya gelmeden, son zamanlarda ünlü markalardan paketler almaya bile başlamıştım. Makyaj eşyalarını denerken çektiğim reelsler oldukça sevilmişti.
Ah ah… Hayat beni Influencer olmak üzereyken ağlak bir köy öğretmenine çevirdi a dostlar!
En büyük hayranlarım da köyün delisi Memiş ve sekiz yaşındaki Yakışıklı Bekir.
Neyse… Kaldığım yerden devam edeyim dedim ama edemedim. Çünkü burada internet çekmiyordu. Şaşırdım mı? Tabii ki hayır. Ama yapılabilecek bir şeyler hâlâ vardı. Çantamdan aynamı çıkarıp sobanın kenarına yasladım. Yanımda olan makyaj malzemelerimle pancar gibi kızaran suratıma güzel bir makyaj yaptım. Yüzüme en gösterişli gülümsememi kondurdum ve Tahir’in kartını patlatmak suretiyle aldığım ruju çıkarıp, internet bulduğum ilk an paylaşmak üzere videoyu başlattım.
“Selam aşkılatellalarım! Özledin mi beni? Ben sizi çok mu çok özledim! Anlatamam… Bir süredir yoktum. Merak etmişsinizdir, yorumlarınızı gördüm; ‘Bizim güzeller güzeli sarı kuşumuz nereye gitti, diye sormuşssunuz. Çok haklısınız vallahi. Başıma öyle şeyler geldi ki… Ancak filmlerde olur! Anlatsam da inanamazsın ama anlatacağım. Tabii şimdi değil. Onun için ayrıca bir zamana ve… psikolojiye ihtiyacım olacak.” Ruju açıp kameranın önünde çevirdim. “Şimdi gelelim bombamıza! Size şu şahane ruju göstereceğim! Evet evet! O markanın son çıkardığı seriden! Vallahi son bir tane kalmıştı, onu da ben kaptım.” Ruju dudaklarıma yavaşça yayarken bir yandan da kendimi hayran hayran izliyordum. Rujla işim bittiğinde kemeraya yaklaşıp dudaklarımı uzattım. Dudaklarımı uzatırken de kirpiklerimi kırpıştırmaya bayılırdım tabii. “Şu rengin güzelliğine bakar mısınızz! Delir yaniii! Yok böyle bir şey aşkolarım! Tam bir bebek poposu pembesi ayol! Sür ve ex’i delirt! Ahahahahhaha!”
Abartıyla gülerken açılan sadece ağzım değildi. Kapı da açılmış, ellerinde bir yığın odun, beresiyle omuzlarına kadar kar içinde kalmış Tahir içeri girmişti. Girmekle de kalmayarak acayip bakışlarla beni izlemeye başlamıştı.
Ne var yani bir saat önce hönküre hönküre ağlarken şimdi anıra anıra gülüyorsam?
Bir kaşını kaldırdı, “Ne edeysun sen oraya?” diye sordu. Dakika bir gol bir sinirlendirdik adamı. Aman! O da sinirlenmek için fırsat kolluyor zaten. Öfkeli Karadeniz boğası ne olacak!
Rujumu kapatırken, “Hamur yoğuruyorum,” dedim ters ters. “Görmüyor musun, video çekiyorum.”
İçeri geçip kapıyı koca postallı ayağıyla kapattı. “Onu gördüm görmesine da kime çekeysun?”
“Takipçilerime.”
“Takipçilerine?”
“Sen böyle her söylediğimi tekrar edecek misin?”
“Kaç kişidur senin o takipçilerin?” diye sordu son kelimenin üzerine özel bir burgu yaparak.
“Yani… Aşağı yukarı elli bin kişi falan…”
Kaşları daha bir çatılırken getirip odunları sobanın yanında yere bıraktı. İçeri girmesine rağmen hâlâ burnundan soğuk buhar çıkıyordu. “Elli bin kişi ha o dudağını uzattığını videoyu mu görecek şimdi?”
Ay bizi kıskandı galiba Meloş…
“Yani… Amaç o tabii ama epeydir paylaşım yapmadığım için etkileşimim düşmüş olabilir,” dedim üzüntüyle.
“Tovbe tovbe…” Sobanın kapağını açtı, ateşi birkaç odunla desteklerken aklına her ne geldiyse aniden bana dönüp, “Yok,” dedi. “İzin vermeyrum. Sil o videoyu.”
Ay adam bizi o kadar kıskandı ki internetin olmadığını bile unuttu. Yükledik sanıyor aşkom!
“Ay sanane be!” Hiç bozuntuya vermedim. Kıskanması hoşuma mı gitti ne? “İstediğimi atarım!”
“Atarsun atmasına elbet ama dudağını büzmeden saa zahmet.”
Ruju çantama bırakıp kalktım ayağa, karşısına dikildim. Yani aşağısına desem daha doğru olurdu tabii. “Bırak şimdi videoyu falan da. Sen neden getirdin beni buraya Tahir? Hı? Ne işim var benim bu evde.”
O da sobanın kapağını kapattı ama gözlerini yüzümden ayırmadan. Kaşları siyah beresinin altında kalmıştı. Yanakları soğuktan hafifçe kızarmıştı, gergin duruyordu. Omuzlarındaki kar yavaşça eriyip yerini ıslak bir görüntüye bırakırken, “Öyle olması gerekiyordu,” dedi. “Birkez olsun sormasan. Güvensene bana.”
Ben sana zaten Dünyalar kadar güveniyorum be adam. Ama duramam artık yanında. O fotoğrafı da gördüm ya, olmaz artık.
“Tamam.” Başımı salladım. “Sormayayım. Ama bırak da gideyim. Burada olmamalıyım.”
“Nerede olmalısın mesela?” diye sordu ciddiyetle. Hatta ciddiyetten daha fazlası vardı yüzünde; gücenmişlik… “İzmir’de mi? Öyle birden ortadan kaybolarak hem de?” Başını omzuna yatırdı. Soba kapağından yükselen ateşin yansıması yüzüne vururken çene gamzesinin belirginleştiğini fark ettim. Çenesini sıkmıştı…Hayır, kızdığı için değil, kırıldığı içindi. “Bir hoşca kal bile demeden. Ha öğretmen hanım?”
Bakışlarımı kaçırdım ve ona, onun cevabını verdim. “Öyle olması gerekiyordu.”
Üstemelesini bekledim. Ben olsam üstelerdim. Hatta… Yakasına yapışır, şelalede yaşadıklarımızdan sonra neden beni bırakıp gittiğini sorardım. Ama o yapmadı. Mutfağa gitti. Küçük bir tencere dolusu karalahanayı getirip sobanın üzerine bıraktı ve dışarı çıktı. Beni kırgınlığıyla başbaşa bıraktı…
Bir süre peşinden baktım. Sonra tencereyi önüme alıp dudağımı büze büze sarmaları afiyetle yedim.
Pencere kenarındaki yumuşacık yatakta gözlerimi açtığımda güneş yeni yeni doğuyordu. Duvarları kaplayan kalın ahşap kütüklerle yalnızdım. Benim kütüğüm hâla ortalarda yoktu. Gerçi… Sobanın ateşi tazelendiğine ve içerisi buram buram odun koktuğuna göre kısa süre önce buradaydı. Pencereden baktığımda karın yoğunluğunu arttırdığını, etrafa bir örtü gibi serildiğini gördüm. Arabasının üzeri neredeyse görünmüyordu. Demek ki orada değildi. O halde neredeydi?
Yumuşacık yorgan ve yastıkların içinde doğrulurken tüm kemiklerimin aynı anda ağrıdığını hissettim. Sadece bu da değil, boğazım da fena halde yanıyordu.
“Ay ne oluyor ya…” derken çıkmayan sesim acı gerçeği şak diye suratıma savurdu. Hasta olmuştum!
Kışın ortasına buz gibi suda yüzbaşıyla yiyişirken ne güzeldi, değil mi Meloş?
“Ay su bir yaaa!” diye cırlayacaktım ki çatallı sesim kulağıma hoş gelmediğinden çenemi kapattım. “Bir bu eksikti. Puf…”
Ben kendi kendime söylenirken kapı yavaşça açıldı. Tahir’di gelen. Üstelik bu defa üzerinde kar olmadığını fark ettim. Nereden gelmişti? Uyandığımı gördü ama yarım saniyeden fazla bakmadı yüzüme. Parkasını çıkarıp kapının arkasına çakılmış çivilerden birine astı, mutfağa geçti. Arkasını dönmüşken rahatça izliyordum onu. Önce metal tepsiyi çıkardı. Zeytin, peynir, bal, terayağı ve helva koydu. Tepsinin içine sahan ve iki yumurta da koyduktan sonra getirip divanın önündeki siniye bıraktı. Daha yakın olduğu için başımı çevirdim, pencereden dışarıyı izliyormuş gibi yaptım. Ama tepsiden sahanı ve yumurtaları alıp sobanın başında durunca, arkasının dönük olmasından faydalanarak yine izlemeye başladım. Sahanı sobanın üzerine bıraktı. Sahanı sobanın üstüne koydu, bolca tereyağı eritti. Ardından yumurtaları kırdı. Bu sırada sobanın üstündeki suyu demliğe döküp taze çayın mis gibi kokusunun odayı sarmasına izin verdi. Yumurta pişince dönüp tepsiye koymasıyla tekrar başımı çevirdim. Hoş… O da bana bakmıyordu.
“Bakmazsan bakma,” dedim içimden, “Çok da umrumdaymış gibi…” Ama tepsiye yalnızca tek çay bardağı koyduğunu görünce içimde ince bir sızı hissettim. Demek ki benimle kahvaltı etmeyecekti.
Gidişi bu düşüncemi onayladı.
Kahvaltıdan sonra saatlerce yattım. Zaten başka bir şey yapabilecek halim de yoktu. Boğazımın ağrısı iyice artmıştı, şiştiğini hissediyordum. Burnum da akmaya başlamıştı, bu yüzden tepsiden aldığım peçeteleri yastığın altına saklamıştım. Bir ara o kadar sıkılmıştım ki divanın yanındaki şifonyeri karıştırıp bir kitap buldum. Nazım Hikmet’ten şiirler… İçimden bir ses bu kitabın Tahir’e ait olduğunu söylüyordu. Ara ara burnumu silerek ilk kez okuduğum şiirlere hayran kalırken öğleden sonra Tahir yeniden geldi.
Yine benimle hiç konuşmadan elimdeki kitaba saniyelik bir bakış attı ve varlığımdan habersiz gibi davranmaya devam etti. Sonra da sobanın başına geçti ve bu kez de tarhana pişirmeye başladı. Loş ışığın altında, odun kokusuna tarhana kokusu karışırken ben yine onu gizliden gizlice izledim. Aramızdaki soğukluğa inat içerisi sıcacıktı; başka bir Dünyaydı. Ve o dünyada onu tanımasam, tüm bunları yapabilecek biri olduğunu düşünmezdim. Ne erkek olduğu için, ne güçlü ve yakışıklı göründüğü için, ne de havalı ve burnundan kıl aldırmayan duruşu yüzünden. Ama yapıyordu, çok da güzel yapıyordu üstelik.
Büyük bir kase tarhanayı, mısır ekmeğiyle birlikte tepsiye bırakırken bir kase daha doldurdu. Heyecanlandığımı hissettim çünkü bu defa benimle birlikte yiyeceğini düşünüyordum. Ama yanıldığımı anlamam uzun sürmedi. Doldurduğu ikinci kaseyle birlikte dış kapıya yürüyüp kulpu indirdiğinde dayanamadım.
“Hem beni burada zorla tutuyorsun hem de yüzümü görmeye katlanamıyorsun. Bu ne perhiz, ne lahana turşusu, asker?”
Eli kulpta duraksadı. Başı tavaşça omzuna çevrildi ama yine gözlerini yüzümden men etti. “Gizli saklı kaçmaya çalışan hatun mu soruyor bunu?”
Kırgındı, haklıydı da. Ama ben de haklıydım. Ondan kaçabileceğim en uzak köşeye kaçmak istiyorsam bu ona zarar vermemek, bir kez daha üzmemek içindi. Bir bahane bulup ayrıldığım o adamlardan biri değildi Tahir. Olamazdı. Sadece geçmişimiz yüzünden değil, annesi istedi diye de değil; sevmeyi bilmeyen kalbim yüzünden. Konu Tahir olunca, kalbime hiç güvenmiyordum. Şımarık kalbimin onu üzme ihtimalini nasıl olur da görmezden gelirdim?
“Ne halin varsa gör. Çok meraklıyım ben de senin yüzünü görmeye. Defol git!”
Bir kez başını yana salladı, eyvallah, der gibi. Dışarı attığı ilk adımla burnum gıdıklandı ve içimi çekerek nazik bir şekilde, “Hapşiiii…” diye hapşurdum.
Oh, salyamı peçeteye denk getirdim, diye sevinirken yine durdu ama bu kez bedeninin bana çevirdi. Kısılan bakışlarıyla saatler sonra ilk kez bana dikkatle baktı. Sonra da bir şeyleri anlamış gibi kapıyı kapattı ve yanıma geldi.
“Hasta mı oldun sen?”
Omuz silkip başımı cama çevirdim. “Niye soruyorsun? Bu defa da hasta oldum diye mı kızacaksın?”
“Melek,” dedi kısık tuttuğu sesiyle. Sonra başını eğdi, bakışlarıyla bakışlarımı yakaladı. “Ne zaman kızdım ben sana?”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Ne zaman gerçekten kızabildim ben sana?” diye sordu bu defa.
Hiçbir zaman. “Hep öküz gibi böğürüyorsun. Karakol yerine muhtarın damında yaşasan daha iyi olur bence.”
Beni duymamış gibi elinin tersini çevirdi. Alnıma yapıştırdı. “Ne yapıyorsun ya?”
“Ateşine bakıyorum.”
“Sen ateş ölçer misin? Böyle mi bakılır ateşe?”
“Daha iyi bir yöntemim var ama...” diye mırıldandı.
“Ha? Nasıl bir yöntemmiş o?”
Sorumu cevaplamak yerine üzerimdeki yorganı kaldırdı. “Üzerini çıkar.”
Ne? Nasıl? Niçin? Ay!
“Niyeymiş o? Neremden bakacaksın ki ateşime?”
Yüzbaşının ateş ölçme yöntemi biraz ateşli bir yöntem olabilir mi acep?
Başını çevirip ağzının içinden, “Tovbe tovbe…” diye mırıldandı tekrar. “Ateşin var biraz. Yükselmeden daha ince şeyler giyinmelisin.”
“Hee…” dedim uzatarak. “Elbiselerim var.”
“Onlarla rahat edemezsin.”
“Ne yapacağız.”
Şifonyerin kapağını açtı ve yine bir şalvar çıkardı. “Altına bunu giy. Üzerinde atletin kalabilir.”
Çekinerek sordum. “Sen?”
“Ben burda olmayacağım.”
“Nerede olacaksın?”
Göğsü hafifçe şişerken, “Arkada küçük bir odunluk var,” dedi. “Oradaydım.”
Mideme boşluğuma tekme yemişim gibi hissettim. “Ama sen… Bunca saattir orada mıydın?”
Gözlerini yeniden gözlerime dikti. “Sen buradayken ben başka nerde olabilirim, Melek?”
Ay hayır Meloş, sakın ağlama, olmaz şimdi!
“İyi o zaman.” Hayır, gitmesini istemiyorum. “Çok terledim. Gitmeden önce banyoya çıkmama yardım edemez misin?” Hayır, yanımda kalması da yanlış. Ama bu yanlış daha ağır basıyor.
Eğildi. Cevabı, divandan havalanan ve kollarına sığan bedenimdi. Kollarımı boynuna doladım, beni yukarı çıkarırken ikimiz de önümüze bakıyorduk. Onun kırgınlığı, benimse uzak kalma çabalarım aramıza set örmüştü. Beni banyonun önünde indirdiğinde, “Seni burada bekliyorum.” dedi.
“Gerek yok. Kucağına almana da gerek yoktu. Sadece koluna girerim diye düşünmüştüm ama şimdi daha iyi hissediyorum.” Yalan, berbat hissediyordum, her anlamdı. “Gidebilirsin.”
Yönünü korkuluğa döndü. “Bekliyorum.”
Bir de bana inatçı der.
Banyoya girip yüzümü yıkadım. ıslak ellerimi boynumda ve ensemde dolaştırdım. Gerçekten hasta görünüyordum. Gözlerimin altı çökmüş, yanaklarım kızarmıştı. Saçlarım dışarıda karla ıslanıp kuruduğu için kıvır kıvır omuzlarımdan belime uzanıyordu. Sevdiği gibi… Getirdiğim şalvarı giydim. Üzerimde atelet ve hırkam vardı, hırkayı o gidince çıkaracaktım. İşimi bitirip banyodan çıktığımda daha karşısında daha kararlı durdum.
“Kendim inebilirim. Sana tutunsam yeter.”
Sadece kolunu uzattı. Sadece tutundum. Yavaşça aşağı inerken birkaç kez hapşurdum ama sonuncusu o kadar kuvvetliydi ki dengemi kaybedip sendeledim. Tahir beni yakaladı yakalamasına ama omzum çoktan sobaya yapışıp bana çığlık attırmıştı.
“Ay! Yandım! Yandım!”
Beni yine kucaklarken, “Eh ben kizim!” dedi telaşla. “Başlayacağım ama inadına! Deduk saa kucaklayayım diye! Ne deyi inat edeysun ki!”
Beni divana bırakıp seri adımlarını mutfağa yönlendirirken, “Ya Tahir ya…” diye sızlandım omzumu üfleyerek. “Çok acıyor bu ya.. Bir de hırka vardı arada! Demek ki olmasaydı meloş haşlama olacaktım ben.”
Tahir elinde dolu bir leğen ve bezle geri döndüğünde yanıma oturdu, leğeni aramıza koydu. Ellerini kaldırdı ama ilk olarak ne yapacağını kestiremedi. “Hırkayı çıkaracağız,” dedi en sonunda. Ben acı içinde omzuma üflerken hırkamın eteklerine uzandı, yavaşça yukarı doğru sıyırmaya başladı. Omzuma yaklaştığında daha dikkatli davrandı. İşi bittiğinde önünde şeker pembesi, göğsü dantelli atletimle duruyordum. Ve… Çok sıcak olduğu için sütyenimi dakikalar önce çıkarmıştım. Tahir fark ettiğinde hızlıca yutkundu ve bakışlarını oradan aldı. Bezi leğendeki soğuk suya doldurup kızarmaya başlayan omzuma yaklaştırdı.
Elimi bezin önüne koyup, “Tahir!” dedim. Dudağımın büzülmesine engel olamadım. “Acır mı çok?”
“Elimden geleni yapacağım.”
Elimi çekerken başımı salladım. “Napayım… Dayanacağım o zaman.”
Soğuk bezi omzuma koyduğunda gözlerimi kapattım. Rahatlatmıştı. Tenimin üstünde konaklayan elinin o koca haline rağmen ne kadar dikkatli olabileceğini gösterdi bana. Sanki küçük bir kelebeği avuçlarına almış da incitmekten korkuyordu. Bezi oradan yavaşça ayırdı, tekrar suya batırdığını sıktığını duydum. Yeniden yanan yere yaydığında gözlerimi açtım ve gördüğüm, kapalı gözleriydi. Dudakları aralık, kaşları gergin duruyordu. Sanki acıyı çeken ben değildim, oydu.
Kalkan elim bana sormadı, yavaşça yüzüne uzandığında ve bir günlük sakallı yanağını avucuma sürdüğümde bu kez ağır ağır yutkundu. Gırtlağından erkeksi bir ses yükseldi, o uzun kirpiklerini kıpırdadı. “Melek,” dedi derinden gelen sesiyle. Sonra usulca gözünü açıp, o güzel, kızıl gözlerini bir mum gibi gözlerimin önünde yaktı. “Yapma da…”
“Neyi yapmayayım?”
Yanağını bir parça yüzündeki avucuma itti. Sonra… Eli yavaşça elimin üzerine kapandı, ellerimizi birlikte aşağı kaydırdı, dudaklarına… Ve avucumun tam ortasına sıcak dudaklarını bastırdı. Avucumda dudaklarıyla bir kıvılcım bıraktı. “Bunu,” diye fısıldadı. Başını kaldırmadan bana kirpiklerinin altından baktı. “Önce kaçıp sonra baa siğinma. İki gram aklım kaldı sayende.” Gülümsedi, buruktu. “Oni da alma.”
“Tahir ben…”
“Neden kaçtığını biliyorum,” dediğinde nutkum tutuldu. Beklemiyordum. İtiraz etmek için açtım ağzımı ama bezi olduğu yerde bırakan eli çenemi yakaladı ve yavaşça beni kendine çekti. Alınlarımız birbirine dokunurken, “Ne söylersen söyle,” dedi. “İstersen Dünyanın öteki ucuna kaç. Bana engel olamazsın.” Bakışları usulca dudaklarıma düştüğünde, o güvenmediğim kalbim titredi. “Kimse de umrumda olmaz,” dedi üzerine basa basa. “Hiç kimse.” İki büyük avucu omuzlarımı kavradı, yavaşça okşamaya başladığında tüm bedenime yayılan ürperti başa çıkabileceğim gibi değildi. “Senden uzak durmamı sağlayabilecek bir kişi bile yok bu evren üzerinde. Hiç kimse.”
“Nasıl savaşacağımı bilmiyorum.” Bu bir itiraftı. “Senin kadar güçlü değilim.”
“Ben senin yerine de güçlüyüm.” Nefesini tüm yüzümde hissettim. Öyle yakındı ki sadece birazcık daha gelse nefesi ciğerlere akıp orayı delik deşik edecekti. Kendimle, kararlarımla çelişerek daha da yakınımda olsun istedim. Tenlerimiz arasında hiç mesafe kalmasın istedim. Bana dokunsuz ve bize karşı olan her şeyin gürültüsünü sustursun istedim. Bu çok fazlaydı! Beni yalnızca bir kez öpmüştü. Nasıl bu kadar müptelası olup çıkmıştım? “Tek yapman gereken kalmak.”
Bakışlarımı yüzüne çıkardım. “Burada mı?”
Dudaklarını kesin, şefkatli ve sahiplenici bir gülümseme ele geçirdi. “Bende.” Nefesim kesildi. Yalnızca omzum değil, tüm bedenim cayır cayır yanmaya başladığını hissettim. “Söyleyeceksen şimdi söyle aksini,” diye fısıldadı. Elleri yavaşça boynuma çıktığında gözlerindeki kızıllık daha da koyuya çalıyordu. Kalp atışlarını taşıyan parmak uçları usul usul boynumda, saçlarımda gezinirken göz kapaklarım aşağı inmek istiyordu. Durmadı. Bezi yavaşça omzuman ayırdığımda yerini dudaklarıyla doldurdu. Bir öpücük. Sonra bir tane daha. Her biri tenimdeki sızıya serpilen ateşten buz gibi... Nasırlı elleri tenimde gezinirken dokunuşlarında ve fısıltısında kaybolmuştum. “Var mısın benimle bir oyun oynamaya, yavrum.”
“Ne oyunu?”
Ona doğru hareket ettim, bezden kurtulan birkaç damla gerdanıma doğru süzülerek irkilmeme sebep olduğunda ve başımız aynı anda gerdanımdan atletimin içine doğru süzülen su damlasına düştüğünde göğsü keskin bir nefesle şişti, parmakları tenimde kalkaladı. “Ben hiç…” dedi. “Yalnızca dürüst olacağız. Ve oyunun sonunda kaybeden, kazananın istediğini yapacak.”
“Ne isterse mi?”
Bakışları müthiş bir yavaşlıkla dudaklarımda dolaştı. “Ne isterse…”
Benim için tehlikeli olabilirdi. Beni daha büyük bir çıkmaza da sokabilirdi. Ama içimden bir ses… O oyunu oynamaktan başka çarem olmadığını söylüyordu. “Tamam.” Gözlerindeki oyunbaz ifade karışarak içime akarken, “Seninle oynayacağım,” dedim.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |