
F20. BÖLÜM:
“Sana Aşığım Asker!”
20 KASIM
“İyi ki doğdun T.B.T!”
Bir şey oldu. Ve her şey bir hayalmişcesine, bir saniye için oldu.
Acı bir kurşun sesi yankılandı aramızda…. İrkilerek yerimden sıçradığımda elleri bedenimi öyle kuvvetli sardı, beni öyle kuvvetli kendine çekti ki canım yandı. Kolları buzdan bir cehennemin içinden uzanan koruyucu bir sur gibi üzerime kapandığında, nefesim boğazımda düğümlendi. Bedenlerimiz, damlalarını yeryüzüne boca etmek için acele eden iki yağmur bulutu gibi birbirine çarptığında gözleri gözlerimden bir yere ayrılmadı ama derinlerindeki ifade, -o sert, sarsılmaz, kale gibi, o yüzüne yakışan ifade- yırtılarak an be an yön değiştirdi.
Tahir hiç düşünmeden, hiç tereddüte düşmeden tüm bedenini üzerime siper ettiğinde dizlerim titredi, onunla birlikte duvar dibine çöktüğümde üzerimde açılan kolları beni dışarıya karşı görünmez kıldı.
Tüm Dünyam bir anda karanlığa bürünürken ne olup bittiğini anlayamadım. Gözlerimi kırpmaya cesaret bile edemedim. Sokaktaki insanların panikle bağırarak koştuklarını duyuyordum; ayak sesleri yankılanıyordu, bir şeyler devriliyor, kırılıyordu. Ama hiçbirine bakamıyordum. Üzerime kapanan adamı aşıp dışarıyı görebilecek tek bir boşluk bile yoktu. Benim için tüm evren Tahir’in taş gibi sertleşen gövdesine sıkışıp kalmıştı. Kollarından tutunmaya çalışıyordum ama o kadar kasılmıştı ki ellerimin sarmasına izin vermiyordu. Bir anda göğsüme dev bir kütle çarpmıştı da yere yığılmıştım sanki… Dudaklarımdan taşan nefes bana bıraktığı küçücük alana yayılırken, başımı yasladığım göğsü değil, aşılamaz bir duvardı.
Ve bir an için titrediğini hissetttiğimde benim de içim titredi.
Dışarıdaki dünya bizim için tamamen yok olduğunda Tahir’e daha fazla dokunmak, iyi misin, diye sormak istedim. Ona sarılmak istedim ama kollarımı sırtına uzattığımda avucumda hissettiğim ıslaklık… yüzüme ağır ve acımasız bir tokat gibi indi.
Kararan bu defa dışarıdaki değil, içimdeki dünyaydı.
“Tahir!” diye fısıldadığımda kımıldamadı. Saniyeler geçiyordu, belki dakikalar…Rüyada unutulmuş gibiydim; birinin gelip beni uyandırmasını bekliyordum ama hiç kimse gelmiyordu. Ona dokunuyordum ama itemiyordum, buna gücüm yetmezdi. Ve o… hiç hareket etmiyordu. İçimdeki his aşamayacağım kadar büyüyordu; ciğerlerime, boğazıma, yüreğimin derinliklerine kadar yayılıyordu. Gözlerimin yandığını hissettim. Parmak uçlarım üzerindeki ıslaklıkla yanıyordu ve hıçkırmak istesem de başaramıyordum.
Sesler yaklaştı ama birbirinden ayırmayacağım kadar iç içe geçmişti. Etrafımız kalabalıklaştı. Çok sayıda el Tahir’in omuzlarına uzandı. Birileri ona ulaşmaya, üzerimden almaya çalışıyordu ama bu o kadar kolay değildi. Kolları hâlâ üzerimdeydi ama bedeni giderek kayıyordu.
Benim koruyucum, biricik askerim gitgide çöküyordu.
Nurcan Ablanın feryat figan eden sesini duyuyordum ama her şey buzlu bir camın ardındaymış gibi bulanıktı. Biri önümüzde dizlerinin üzerine çöktüğünde ve sonunda onu üzerimden aldığında bunu yapanın Şerif Ali olduğunu anladım. Bir şeyler söylüyordu. Sanki bağırıyordu. Ama ben kelimelerini duymuyor, sadece dudaklarının aceleyle kıpırdayışını görebiliyordum.
Başı dizlerime bırakıldığında, kapanmak üzere olan gözleri gördüğümde attığım çığlıkla birlikte zihnim şok hâlinden sıyrıldı.
“Hayır… hayır!” Bağırdım. Bağırdıkça bağırdım. Yüzünü avuçlarımın arasına alıp, “Tahir!” diye inledim. “Lütfen… Hayır! Hayır! Lütfen…”
Yüzü avucumdaki kana bulandığında, öksürür gibi oldu, “Bakma,” dedi kısık sesi. “Gözlerime bak, oraya bakma…”
Tahir vurulmuştu… ve hâlâ beni düşünüyordu. Hâlâ benim korkmamam için uğraşıyordu.
Hâlâ beni korumaya çalışıyordu. Vurulmuştu! Ve onun derdi kendi acısı değil, benim bakışlarımın kanla karşılaşmamasıydı.
“Tahir…” dedim, bir sızıya benziyordu sesim. Yok olmak üzereydi. Başını tutan ellerim titriyordu. Dizlerim titriyordu. Tüm bedenim zangır zangır titriyordu.
Tahir gözlerini zorla açık tutmaya çalıştı. O uzun, güzel kirpiklerinin arasından bana daha fazla bakmak için çabaladı. “Sakin ol,” dedi. “Geçecek.”
İçimi çekerken,”Geçecek mi sahiden?” diye sordum.
Gülümsemeye benzer bir kıpırtı uğradı dudaklarına. Neden gülüyordu? Şimdi gülünür müydü?
“Güzelmiş.”
“Ne güzelmiş?”
Gülümsemesi kaybolmadı. Kapanmak üzere olan gözlerini son bir çabayla yüzümde dolaştırırken fısıldadı. “Eğer olacaksa… şahadetin böylesine can kurban.”
Göğsümün paramparça olduğunu hissettim, gözyaşlarım hiç durmadan akarken, “Böyle şeyler söyleme,” dedim. “Sen… iyi olacaksın.”
“Olmamı ister misin?”
“Salak salak konuşmayı keser misin?” diye kızdım puslu gözlerimi kırpıştırarak. “Üf! Yemin ederim ki bazen beynin ve kaslarının yer değiştirdiğini düşünüyorum. Soru mu bu şimdi? Hı? Tabii ki isterim!”
Gülmeye çalıştı… ama gülüşü öksürüğe dönüştü. Göğsü sarsıldı, nefesi kesildi.
“Sanaydı,” dedi zorlanarak. İçim gitti.
“Ne? Ne banaydı?” Daha iyi duyabilsin diye, onu daha iyi duyayım diye eğilebildiğim kadar eğildim. Gözlerine bakabileceğim en yakın mesafeden baktım.
“Nazım Hikmet,” dedi yavaşça. Başını tutmaya çalışıyordum ama kan onu ellerimin arasından çekip almaya çalışıyordu. Başını desteklemeye çalıştım ama acısı içime işlediğinden yapamıyordum. “Yıllar önce… Sen uyurken sana okumuştum o şiiri.” Daha fazla gülümsediğinde gözleri de usulca kapandı. “Şiir okuduğum tek kızsın.”
“Tahir…” Bu hâldeyken söyleyecek olmam beni mahfediyordu, artık beni duyup duyamayacağını bile bilmiyordum ama… Başka bir zamanımızın olamayacak olması… içimde ona dair beslediğim tüm hisleri Dünyaya haykırmama neden olacak kadar kuvvetli bir nedendi. “Sana aşığım asker,” dedim tek nefeste. “Ben sana çok aşığım!”
*
Arslan, o akşam dostunun öğrenci evine geldiğinde canı sıkkındı. Tahir daha kapı eşiğinde onun bu hâlini anlamış, sessizce içeri buyur etmişti. Arslan ayakkabıları çıkardı ve az eşyalı öğrenci evinin salonuna geçtiğinde divana oturdu. Yalnızca bir odası olan evin içinde yalnızca gerekli olanlar vardı; eski bir divan, küçük bir çalışma masası, ve iki plastik sandalye… Ve sahibinin gözü gibi baktığı bir kitaplık. Perdeler baklava desenliydi, açık krem bir kumaştandı, dikişleri sökülmeye yüz tutmuştu. Duvara bantla yapıştırılmış ve batları artık sararmış resim ise Karadenizin dağlarını ağırlıyordu.
Altında gri bir eşofman olan Tahir’in alnı hafif terlemişti. Girişi boncuk perdeli mutfağa girip çıkıyor, tavada bir şeyler karıştırıyordu. Ev buram buram tereyağı kokusuyla doluydu. “Kaynanan sevecek,” diye takıldı dostunun kafasını dağıtmak için. “Tam mıhlamanın üstüne geldin.”
“En azından bir konuda şanlıyım.”
Tahir mıhlamaya sıcak su ilave ederken duraksadı ve mutfaktan görünen salona baktığında, Arslan’ın tahmin ettiğinden daha dalgın olduğunu gördü. Bakışları boşluktaydı, düşünceliydi. “Sen iyi misin?”
Arslan, "İyi," dedi sadece, kısık bir sesle.
“O zaman montunu çıkar, evim mütevazi olabilir ama doğazı açarken pintilik etmedim.”
Arslan hafifçe tebessüm ederken montunu çıkarıp sandalyeye bıraktı. Bunu yaparken her zamanki atik hali yerinde değildi. Aksine… Zamanın akmasını istemiyormuş gibi yavaştı.
Tahir tahta kaşığı alıp ocağın altını kapattı. Küçük bir tepsiye mıhlamayı saklayan sahanı, annesinin köyden gönderdiği zeytini, peyniri ve reçeli koydu. Mısır ekmekleri ısınmıştı. Çay da hazırdı. Hepsini divanın önündeki sehpaya dizerken Arslan çayları doldurdu. Bir süre konuşmadılar. Ekmeklerini mıhlamaya daldırıp karınlarını doyurdular. Arslan ikinci bardak çayını içerken Tahir dördüncüdeydi. Sabırla Arslan’ın konuşmasını bekliyordu. Çünkü onu tanıyordu; ısrar edecek olursa hiç konuşmazdı.
Arslan biraz sonra,“Kuzen… harp okulunu kazanmış,” dedi sessizliği yarıp geçen sesiyle. O sesteki hüznü bir kişi fark edebilirdi. Ve etmişti. “Bugün söyledi.”
Tahir başını salladı. “Ne hissettin?”
“Sevindim.”
“Daha derine in.”
Arslan’ın çenesi titredi. İnce belli bardağı parmaklarının arasında sıkarken, susup gözlerini kaçırdı. “Koydu.”
Tahir dişlerini sıktığı için şakakları şişen dostuna bakarken içinden bir hüzün geçti. Arslan’ın asker olma hayalini öz kardeşleri kadar iyi biliyordu.
“Koymaz mı devrem,” dedi anlayışla. “Ama şu gözünü sevdiğimin Dünyası da sürprizler dolu.”
“Bu sene edebiyat fakültesinden mezun olacağız.”
Tahir arkasına yaslandığında onu neyin gülümseteceğini biliyordu. “Ben yine de Dunyanın saği soli belli olmaz deyrum,” dediğinde Arslan’ın dudakları beklediği gibi kıvrıldı. Tahir’in diksiyonu oldukça düzgündü, akıcıydı. Her zaman kitap okumayı, öğrenmeyi ve öğretmeyi seven biri olduğu için Arslan’ın aksine okuduğu bölümü severek seçmişti. Öğretmenleri onun okuduğu şiirleri severek dinlerdi. Nadiren gösterdiği şivesini ise İzmir’de Arslan’dan başka duyan olmamıştı.
“Sağını solunu bilmem ama… Sol kroşesi fenaymış be devrem.”
Tahir onun sırtını sıvazladı. Ve sustular. Çay üstüne çay içtiler ama Arslan’ın içindeki yangın bir türlü dinmek bilmiyordu. Bugün konuştuğu kuzeni de biliyordu asker olma hayalini. Nispet yapar gibi arayıp Harp Okulunu kazandığını söylediğinde Arslan’ın dudakları tebrik etmişti ama yüreği… Giyemediği o üniformanın hasretiyle yanıp tutuşmuştu.
Başını iki yana salladı, yavaşça. Hazmetmek istermiş gibi yutkundu. “İçimde kaldı Tahir. Çok kötü içimde kaldı."
Tahir içten içe inanıyordu; bir gün Arslan o üniformayı giyecekti. Ama inancını kelimelere dökemiyordu. Olurda olmazsa… hayal kırıklığına uğramasını Tahir de kaldıramazdı. Çünkü Dünya üzerinde Arslan’ın asker olmasını en fazla isteyen ikinci kişiydi.
Arslan çayından son yudumu aldıktan sonra bardağı masaya bıraktı, “Tahir lan,” dedi. “Rakı içelim mi?"
Tahir kaşlarını kaldırdı. Babası rakı severdi, ilk rakısını da onunla içmişti ama devamı olmamıştı. “Şimdi mi?”
Arslan güldü ama gülüşü acıydı. “Daha iyi bir zamanın söyleyebilir misin?”
“Hayır ama…”
“Ama?”
Tahir bir süre düşündü. Okul devam ederken içmek kurallı yaşantısına uygun değildi ama bir kereye mahsus o kuralları ihlal edebilirdi. “Tamam, içelim.”
Eve döndüklerinde Tahir küçük bir sofra hazırladı. Süzme yoğurttan kuru cacık, domates kurusu, beyaz peynir ve kavun…
İkisi de sigara içmiyordu.
Evde rakı kadehi yoktu. Tahir iki ufak çay bardağı buldu. Arslan rakıyı koyup su ekledi. Bardaklar beyaza dönerken kapı çaldı. Gelen kuryeydi, küçük bir pasta getirmişti. Tahir pastayı alıp Arslan’a döndüğünde manidar baktı.
Arslan’ın yüzünde de aynı manidar ifade vardı. Rakı kadehini kaldırıp, “Gece yarısından sonra 20 Kasım,” dedi. “Bu rakı sofrası sadece dertleşmek için kurulmadı.”
“Unutmamışsın.” Pastayı masanın üzerine bırakıp sandalyesine kuruldu.
“Unutananın kanı kurusun devrem. Şerefine…” Kadehlerin kalçalarını tokuşturup ilk yudumlarını adılar. Arslan daha ilk saniyeden yüzünü buruşturdu. Alkollü kokteyler denemişti ama rakı ilkti. Daha önce babasını içerken görmüşlüğü çoktu ama hiç merak etmemişti. “Fenaymış bu.”
“Babam sek içer.”
“Baban sağlam adammış.”
Tahir başıyla onayladı. Özlemişti Hasan Veli Tunalı’yı, ne vakittir ne onu ne de ailesinin diğer fetlerini görmemişti. İzmir’i kazandığında annesi gitmesini hiç istememişti. Bunun için Tahir’e duygulu bir konuşma bile yapmıştı da Hasan Veli Bey elini masaya koyarak son sözü söylemişti. Tahir üniversiteye gidecek, öğretmen çıkacak. Sonra da köyümüz gelip toprağımızın çocuklarını okutacak.
Annesi bu sözlere tutunarak bağrına taş basmış, çok sevdiği ortanca çocuğunu hiç bilmediği bir şehre göndermişti.
Saat ilerledikçe rakı şişesi yarılandı. Sofra küçük, konuşmalar büyüktü. İçtikçe Arslan’ın çenesi çözüldü. Önce hayalini anlattı, sonra özlemini, en sonunda da hayal kırıklığını… Askerliğe duyduğu hevesi, üniforma hayalini ve hatta nöbetlerini düşünürken bile heyecanlandığından bahsetti uzun uzun. Her kelimesi derinden geliyordu.
Arslan sarhoş olmaya başladığında göz kapakları da ağırlaşmıştı."Ben asker olmalıydım Tahir," dedi, kelimeler genç dudaklarının arasında birbirine karışırken. “Ama şimdi…Sanki başka birinin hayatını yaşıyorum.” Neredeyse yarım kadehi başına dikti. “O kadar ait değilim ki olduğum yere, saksıya ekilmiş balık gibiyim.”
Tahir burukça tebessüm etti, uzun süre dostunu dinledi. Başlarda kontrollüydü ama rakı yavaş yavaş onun da zihnini gevşetmişti. Gözlüklerini çıkarıp masaya koyduğunda parmak izleri camında yer etti. Gözlüklerine toz konsa temizlemeye kalkardı; şimdi camın üstü parmak izi doluydu, umrunda bile değildi.
“Şehriye’ye söyleme sakın,” dedi Arslan kaşlarını çatarak. “Bilirsin drama kraliçesidir, hiç vakit kaybetmez kendini suçlar.”
Şehriye…
Tahir duyduğu isimle kalkaldı. Arslan kadar içmiş değildi ama o isim sarhoş etmeye yeterdi. “Neden?”
“Eski hikâye…”
Tahir kadehini kaldırıp, “Yeterince vaktimiz var gibi…” dedi. “Ne dersin?”
Arslan’ın dilinin bağı çözülmüştü bir kere başladı anlatmaya… “Yıllar öncesini; köyünü, o köyde olanları, Şehriye’nin traktörü nasıl kaçırdığını, o traktöre yetişmek için nasıl nefes nefese koştuğunu, kullanmayı bilmediği halde nasıl direksiyonun başına geçtiği ve sonrasında olanları… “Babama o gün verdiğim sözle birlikte Harp okulu tarih oldu,” dedi ve bu, uzun bir sürü için son sözüydü.
İçtiler… Öğrenci evinin başlarının üzerinde onlar için dans ederken Tahir, “Tüm bunları kız kardeşinle paylaşabilirsin,” dedi kelimeler dudaklarının arasında gevşeterek. “Aranızda başka bir bağ var, onunla paylaşmak sana iyi gelir.”
“Doğru diyorsun ama… Hassas kız. Annemle de çok çatışıyor bu ara. Sadece o da değil… Geçen ben de kapıştım Nezaket Hanımla.”
“Özel değilse,” dedi Tahir. “Nedenini öğrenebilir miyim?”
“Sana özel mi var lan,” diye takıldı Arslan. Bir kolunu masaya koyup başını avucuna yasladı. Alkolün tınısı yüzüne vurmuştu; gözleri baygın, sesi ağırdı. “İlgilenmiyorlar kızla…” diye başladığında kelimeler havada süzülüp yere düşecek kadar halsizdi. “Babamı biliyorsun zaten,” dedi, iç çekerek. “Herifin hayatında iki şey var; şirket ve toplantılar. Evdeyken bile telefonu kulağından ayırdığı iki dakikası yok. “Annem? Off… annem başka bir mesele. Kokoş arkadaşlarıyla brunch, yoga, lansman, bilmem ne…Hep böyleydi ama son birkaç aydır sikimsonik bir vakfın başkanı olmuş, her sabah toplantı, her akşam kokteyl…. Akşam yemeğinden akşam yemeğine görüşüyoruz. Doruk Can dadılarla büyüyor. Mine gamsızdır, takmaz. Hatta çoğu zaman o da annemle gidiyor ama Şehriye…” Bakışlarının daldığı boşlukta gözünün önüne kız kardeşini getirdiğinde gülümsedi, sesi yumuşadı. “Son zamanlarda daha fazla anneme benzedi, dıştan bakınca öyle yani; kendini beğenmiş, biraz bencil, biraz da burnu havada… ama bakma, duygusaldır o, içerler. Sadece duygusal olsa yine iyi, safın en önde flama taşıyanıdır. İtin biri fark eder de üzer diye çok korkuyorum.” Başı iyice avucuna düşerken, “Çok seviyorum onu,” diye mırıldandı.
Şehriye ve sevmek… Ne yakın kelimelerdi birbirine…
Tahir kıstığı gözlerinin ardında bunu düşünürken rakı hükümdarlığını ele aldığında tutamadı kendini. “Ben de,” dedi sıcacık bir sesle. “Ben de çok seviyorum onu.”
Bir anda mütevazı öğrenci evinin mütevazı rakı masasındaki zaman orta yerinden çatladı. Anason kokusu havada asılı kaldı. Arslan’ın kapanmak üzere olan gözleri fal taşı gibi açıldığında, “Kimi?” diye sordu.
Tahir ne söylediğini henüz fark ederek yutkunduğunda inkâr etmek iyi bir seçenekti ama…karşısındaki kişinin kim olduğunu kendine hatırlatınca, o kadar da iyi bir seçenek gibi durmadı. Yüzündeki mahcubiyet apaçıktı. Yine de, derin bir nefes aldı ve, “Şehriye’yi,” diyebildi.
Arslan önce sustu. Gerilen damarlarını hissedebiliyordu. Donup kalmıştı ve… daha fazlası. Aralarındaki gerilim giderek büyürken, sandalyeden doğrulmaya çalıştı ama bacakları iki farklı yöne gitmeye karar verince bu fikirden vazgeçti. Sarhoş zihni bile şaşkına dönmesine engel değildi. Fena halde afallamıştı. Kardeşi olarak gördüğü adam kız kardeşine mi aşıktı sahiden? Arslan kafasının içinde Şehiye ve Tahir’i yanyana getirmekte zorlandı. Birbirlerinden o kadar farklılardı ki… “Ne zamandır?” dedi sesindeki gizli öfkeyi bastırmaya çalışarak.
Tahir rakıdan alınmış bir cesaretle değil de kalbinden geldiği şekilde başını dik tutarak cevap verdi. “Gördüğüm andan beri.”
Arslan’ın yüzü hem sinirden hem sarhoşluktan kırmızıya döndü. “Bana ne zaman söylemeyi planlıyordun?”
“Son finalleri atlatınca önce sana söyleyecektim.”
Arslan’ın kaşlarından biri sertçe kalktı. “Önce derken? Şehriye’ye de söyleyecektin yani?”
Tahir korktuğu o ilk kapıdan geçmişti. Bu aşamadan sonra durması söz konusu bile değildi. Kasılan midesini ve şişen boğazını göz ardı ederek başını dik tutmaya devam etti. Yüzü muazzam şekilde ciddi görünüyordu. “Müsade verirsen Şehriye’ye de söyleyecektim.”
Arslan’ın kafası rakı yüzünden güzeldi. Tahir’in ise aşktan…
“Oğlum…” Arslan’ı eli kalktı, sol gözü seğirirken başını ne yana çevireceğini bilemedi. “Nasıl lan?” Hıçkırdı. “Nasıl olur…” Tekrar hıçkırdı. “Şehriye, sen?”
Tahir daha önce kafasından geçenlerin şimdi içinde tümüyle kırıldığını hissetti; soru işaretleri koca birer ağırlığa dönüşmüştü. O koca gözlükleri gerçekleri görmesine engel değildi çünkü. Şehriye ile tümüyle farklı olduğunu biliyordu. Farklı kültürle doğup büyümüşlerdi, karakterleri, yaradılış biçimleri, hayata bakış açıları tamamıyla farklıydı.
Tahir’in kafasından geçenler tam olarak şunlardan ibaretti; Şehriye çok güzel, bir melek kadar güzel… Bense şu koca gözlüklerimin ardından bakıyordum hayata ve asla etrafındaki o iyi görünen, popüler çocuklardan biri değilim.
Şehriye rüzgârda dans eden narin bir çiçek gibiydi; Tahir ise fırtınaya karşı direnen sert bir kaya.
Şehriye geçtiği yerlerde gülüşünün altın pırıltılarını bırakırdı, insanlar gözünü ondan alamazdı. Tahir ise… yalnızca Tahir Bora’ydı. Olduğu gibi; hep bir adım geriden, hep biraz sessiz, hep en köşede.
Ve bunların hepsi dümdüz, katıksız, saf gerçeğin ta kendisiydi.
“O kafandan geçen her neyse sil at,” dedi Arslan anlamış gibi. “Şaşkınlığımın da öfkemin de sebebi seni kardeşimin yanına yakıştırmıyor oluşum değil,” dedi sert ve kesin bir dille. O kadar ciddiydi ki kanındaki alkole son gayretiyle dayanmaya çalışıyordu. “Kardeşimin yanına illa biri yakışacaksa o senden başkası değildir lakin ağabeyliğin tabusuna sırt çevirip hoş görmemi de bekleyemezsin.” Ağırlaşan başını masaya düşürmemek için sırtını sandalyeye yasladı. Ev daha fazla mı dönüyordu? Sandalyeler de olduğu yerde gidip geliyordu sanki? “Madem bir halt edip kardeşime yangın oldun, kolla götü.” Kollarını masaya düşer gibi bıraktığında amacı Tahir’e daha fazla yaklaşıp göz dağı vermekti. “Sen varyaa… yarın ayıldığımda… SENİNLE GÖRÜŞECEĞİZ OLUUM!” diye yükseldi.
İki saniye daha yüksekte kalmayı başardı. Üçüncü saniyede dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı, kaşlarını kaldırsa da göz kapaklarının inmesine engel olamadı. Ve beklenen son gerçekleşti. Kafasını masanın üzerine koyup, hâlâ konuşmaya devam ettiğini sanırken sızıp kaldı.
Tahir ise masada tek başına kaldı. Kâlbi Arslan sızdıktan dakikalar sonra bile kaskatı hâldeydi. Gözlüklerini alıp camından kendine baktı. Dağılmıştı. Ayağa kalktığında başının döndüğünü daha iyi anladı ama vucüdundaki adrenalin sızmasına izin vermiyordu. Banyoya gidip yüzüne su çarptı. Kendisine sert bir kahve yaptı. İçtikten sonra Arslan’ı odasına, evdeki tek yatağa taşıdı. Arslan horlamalarının arasıdan bir şeyler söylüyordu ama anlaşılır değildi.
Tahir masayı toparlamaya çalıştı ama pasta olduğu yerden kırgınca bakınca vazgeçti. “Şansına küs, bu gece seni üfleyemem.”
Sonra… Aklına Şehriye geldi. Zaten aklının bir köşesini aralıksız olarak işgal ediyordu. Bu saatte eve dönmeyen ağabeyini merak ederdi. Aramayı düşündü. Ağabeyinin eve dönmeyeceğini bildirmesi iyi olurdu. Sesini duymak da iyi olurdu.
Masanın bir köşesinde duran telefonunu aldığında saatin epey geç olduğunu gördü. Bu saatte aramak olmazdı fikrince. Arslan’ın kendisinde kaldığını bildiren kısa bir mesaj yazdıktan sonra gönderdi. Bir süre bekledi ama cevap gelmedi. Muhtemelen uyuyordu ve mesajını sabahtan önce görmeyecekti.
Bu düşünceyle divana uzandı ve zaman ağır ağır akarken, kapı çalıverdi. Şaşırdı çünkü bu saatte evine habersiz gelen olmazdı. Bu yüzden önce dürbünden baktı ve baktığı gibi de kalakaldı. Biraz fazla kalmış olacak ki kapının ardından genç kızın sesini duydu. “Tahir Ağabey! Kapıyı açar mısın?” diye sesleniyordu. Tahir kendisine çeki düzen vermek istedi ama kızı kapının önünde daha fazla bekletmek istememesi daha ağır bastı. Kapıyı açtığında karşısında Şehriye’yi gördü. On yedisinde, liseden o yıl mezun olacak Şehriye’yi. Üzerine ince bir hırka giymiş, omuz hizasındaki saçlarının fönü yağmurda bozulduğu için iri bukleleri ortaya çıkmış, kısa kahlülleri alnını süsleyen; gözleri parlayan, dudakları daima gülümseyen ve o gülümsemeyi her gördüğünde kalbini ağrıtan Şehriye’yi…
“İyi mi ağabeyim?” diye sordu telaşla içeri girerken. Girdiği gibi de burnuna vuran anason kokusuyla yüzünü ekşitti. "Rakımı içtiniz yoksa?"
Tahir utandı. Genç başı önüne düştü. “Biraz…”
Şehriye dağınık masanın başında durduğunda içeride Arslan’ı uyuklarken gördü. “Kütük gibi içmiş. Şuna bak!” dedi bozulmuşlukla. “İyi de ağabeyimi daha önce hiç alkol alırken görmedim. Bir şey mi oldu yoksa?” Masadaki el değmemiş pastayı gördüğünde sorduğu sorunun cevabı bekleyemedi. “Bugün ağabeyimin doğum gibi olmadığına göre…” Kocaman güldüğünde işaretparmağı Tahir’i gösterdi. “Senin doğum günün!”
Tahir duvara yaslanmıştı. Gözlüğü masadaydı, yüzü kırmızıydı. Uzanıp gözlüğünü aldı ve yüzüne yerleştirdi. “E-evet.”
“Ama pastaya hiç dokunmamışsınız.”
“Gece yarısından sonraydı. Arslan o kadar dayanamadı..”
Şehriye kaşını kaldırdı. “İçmekten yani…” Uzanıp küçük pastayı aldığında Tahir meraklı gözlerle kızı izliyordu. “Çakmak var mı? Kibrit de olur.”
“Neden ki?”
Şehriye güldü. “Şapşal mısın Tahir Ağabey? Mum yakacağız tabii ki…” Ela gözleri saate kaydığında, “Hiii!” dedi telaşla. “Çabuk ol ama! On iki sadece iki dakikacık kalmış. Doğum gününün ilk dakikalarında mum üflersen dileğin kabul olur, derler!”
Tahir’in eli ayağına dolandı. Evde belli bir düzeni vardı ama şu an çakmağın yerini hatırlayamıyordu. Çakmak var mıydı, onu da hatırlamıyordu. Adımları küçük öğrenci evinin mutfağına yöneldiğinde bangonun üzerindeki kibrit kurtarıcısı oldu. Derhal kibriti alıp kızın yanına geri dönerken üzerine baktığında keşke siyah gömleğimi giyseydim, diye geçirdi içinden. Siyahla daha zayıf görünürdüm.
Göbeğini içeri çekip alnındaki sivilcelerin görünmemesi için saçlarını alnının üzerine doğru sıvazladı. Şehriye aldığı kibritlerle pastadaki birkaç mumu yakıp Tahir’e döndü ve pastayı aralarında tuttu. “Hadi bir dilek dile, sonra da pastayı üfle.”
Tahir’in dileği önünde duruyordu. Ne de güzel duruyordu... Midesindeki kelebeklerin coştuğunu hissettiğinde, “Şehriye,” dedi nazikçe. “Sana bir şey-”
“Tahir Ağabey!” Dönüp saate baktığında gözlerini kocaman açtı. “Mum sönecek şimdi! Hadii!”
Tahir, dilinin ucuna kadar gelen cümleleri birkez daha çok uzun zamandır oldukları yere, içine gömerek derin bir nefes aldı ve pastayı üfllerken dileğinin gözlerine bakamadı.
“İyi ki doğdun Tahir Ağabey! Nice mutlu senelere!” Şehriye pastayı masaya bırakıp temiz bir çatal aldı ve pastadan bir lokma alıp ağzına attı. Pastayı çok severdi. Tatlı olan her şeyi çok severdi. “Kusura bakma,” dedi ağzı ağzında hâlâ pasta varken. “Doğum gününün 20 Kasım olduğunu bilmediğim için sana hediye alamadım.”
“Ben aldım.”
“Hı, anlamadım?”
“Ben sana hediye aldım,” dedi her zamanki ciddi ifadesiyle. Kızın meraklı bakışlarına karşın ona sakince baktı. “Hani geçen… Adından şikâyet ediyordun da sana adının sevimli olduğunu söylemiştim. Sen de dalga geçtiğimi sanıp küsmüştün.”
“Sen de affedeyim diye bana hediye mi aldın?” Tahir başını salladığında, “Ben onu unutmuştum bile,” dedi. “Hem… Ben kimseye uzun süre küs kalamam ki…”
Tahir biliyorum, demek istese de konuşmadı ve odasına gitti. Dolabından büyük bir hediye paketiyle geri döndüğünde Şehriye yerine duramadı. Pasta kadar hediye almayı da çok severdi. Büyük, parlak paketi Tahir’in elinden alıp, “Ayy!” dedi heyecanla “Ne bu? Ne?” Elleriyle paketi yoklayıp tahminde bulunmaya çalıştı. “Yumuşacık bir şey… ımm… yoksa… yastık mı?” Daha fazla dayanamayıp paketi açtığında onu şeker pembesi, sevimli bir oyunca ayı karşıladı. Ayıcığın boynunda tülden bir fiyonk vardı. Göğsünde ise kalpli bir yastık tutuyordu. “Ama bu…” dedi parlak dudaklarını sonuna kadar kıvırarak. “Çok güzelmiş!” Tahir’e yaklaşıp parmaklarının ucunda yükseldi ve kollarını genç adamın boynuna sardığında, “Çok teşekkür ederim!” dedi. “Çok sevdim!”
Tahir kollarını kaldırdı ama bedeninin kaskatı kesilmesine sebep olan o sarılışa karşılık veremedi. Ona karşı beslediği duyguları bilmiyordu, bu yüzden ona dokunmayı kendine yakıştıramazdı. Ama yine de… Şehriye’nin saçlarından süzülen pudra kokusunun onu darmadağın etmesine izin verdi. “Sevdin mi gerçekten?”
“Sevmez miyim! Söz veriyorum, onu hep saklayacağım.” Şehriye geri çekilip Tahir’in yüzüne baktığında kolları hâlen genç adamın çelimsiz omuzlarındaydı. “Bir adı var mı?”
Tahir yutkunarak sesine çeki düzen vermeye çalıştı. “Yok ama… bir fikrim var.”
“Ne?”
“Yine alınmak yok ama…”
“Yok.”
“Küsmek de?”
“Vallahi küsmem.”
Tahir, kirpiklerini bir kez kırpıp, “Şehriye,” dedi. “Adı Şehriye olsun.”
Şehriye’nin yüzü birdenbire düştüğünde kollarını da onu omuzlarından indirdi. Şehriye mi!”
Tahir telaşla, “Küsmeyeceğini söylemiştin,” diye hatırlattı. “Tamam, küsme, başka bir isim düşü-”
Şehriye gülmeye başladığında Tahir derin bir nefes aldı. “Ya şaka yaptım! Olsun madem, seni mi kıracağım?” Ayıcığı kendine çevirip karşısında bir insan varmış gibi konuşmaya başladı. “Duydun mu tatlı şey? Senin adın Şehriye olacak. Eh… Sen de benim kadar şanssızsın, ne yapalım? Emir büyük yerden!” AyıcığıTahir’e uzatıp, “Sen de bir şeyler söylemek ister misin? diye sordu muzurlukla. “Belki ona verdiğin bu isim için bir özür dilemek istersin.”
Cevabı almadan önce hâlâ parmaklarının arasında duran çatala gözünün takılmasıyla, “Şu hâle bak…” dedi. “Pastandan ilk lokmayı ben aldım. Sana da ikram etmedim. Hemen telafi etmeliyim.” Çatalı tekrar pastaya götürdü ve bir lokma daha aldı ama Tahir’in dudaklarına uzattığında, “Aaa…” dedi şaşkınlıkla. “Bununla ben yemiştim. Dur sana temiz bir çatal geti-”
Çatalı geri çekmek üzereydi ama Tahir erken davrandı. Dudaklarını araladı ve çatalın ucundaki pastayı kapar gibi aldığında Şehriye kıkırdadı. Bu, belki de genç kıza karşı gösterdiği en büyük cesaret örneğiydi.
Ve devam etmek istedi. Gözlüğünün ardından ayıcığa baktığında tıpkı Şehriye’nin yaptığı kaşlarını çattı ve karşısında bir insan varmış ciddiyetiyle ayıcıkla konuştu. “Sevgili ayıcık, sözlerime adının sana ne kaddar yakıştığını söylemekle başlamak isterim. Farklı olabilir, olmalı da. Çünkü sen de farklısın. Yani… diğer ayıcıklardan. Daha özelsin. Adın Şehriye, olmalı,” dedi sevgiyle dolan bakışları istemesizce Şehriye’ye kayarken. “Çünkü çok güzelsin.”
“Aahhahaha…” diye güldü Şehriye. “Sen az önce ayıcığa iltifat mı ettin?”
Tahir başını sallarken gülümsemesi gözlerindeydi. “Galiba öyle yaptım.”
“Ağabeyimle takıla takıla ayarın bozuldu, değil mi?” Genç kızın gözleri masaya kaydı. Ev temiz ve topluydu ama masa iyice dağılmıştı. Aslında… Evdeyken elini bir işe vurmazdı. Zaten annesi de izin vermezdi. Daha önceleri evdeki yardımcılarına ne zaman yardım etmeye kalksa annesi yanına çağırır uyarırdı. Hizmetçimiz boşuna mı var ayol, bırakın yapsın(!) derdi. Şehriye de bir süre sonra yardım etmekten vazgeçmişti zaten. Ama şimdi… İçinden o masayı toplamak gelmişti. Tahir sayısız kez birçok konuda kendisine yardımcı olmuşken bir masa toplamanın lafı olmazdı.
Yağmurluğunu çıkardığında dar kotu ve pembe gömleğiyle kaldı. Tabaklara uzanıp üstüste koymaya başladığında Tahr engel olmaya çalıştı. “Ne yapıyorsun?”
Şehriye bir elindeki tabaklara bir de şaşkınca kendisine bakan Tahir’e baktı. “Hiiiç sirtaki oynayacağım. Tabaklarını kırmam sorun olur mu?”
Tahir ellerini tabaklardan çekip, “Olmaz,” dediğinde Şehriye birkez daha güldü. “Ay çok alemsin Tahir ağabey! Masayı topluyorum işte. Hadi bana yardım et.”
Birlikte masayı toplamaya başladıklarında Şehriye iki kez çatalı yere düşürdü, bir kez de başını mutfak dolabına vurdu. Arslan gürültüye kıpırdamadı bile. En son masayı iki parmağının ucuyla silerken Tahir onun bu hâline gülümseyerek bezi elinden aldı ve masayı olması gerektiği gibi sildi.
Bulaşıkların tamamını Tahir yıkamış olmasına rağmen Şehriye divana yayılırken, “Ay çok yoruldum!” diye sızlandı. Tahir de aralarında hatrı sayılır bir mesafe bırakarak bir sandalyeyi çekti. Biraz konuştular. Sıradan şeylerdi; okul, dersler, ev… Çoğunlukla Şehriye konuşuyor, uzun uzun anlatıyor, Tahir ise kısa cevaplar vererek yeniden sözü ona bırakıyordu. Şehriye sanki konuşmuyordu; âdeta şakıyordu. Her cümlesinde suratı başka bir ifadeye bürünüyor, arada espri yapıp hemen sonra yaptığı esprilere Dünyanın en komik şeyiymiş gibi gülüyordu. Tüm bunlar olurken Tahir, bakışlarını bir saniyeden daha fazla kızın üzerinde tutmamaya özen gösteriyordu. Ancak Şehriye başka yöne her baktığında gözlerini onun neşeli çehresinde buluyordu.
Şehriye sonunda iç çekip ayaklarını kalçasının altına topladı. "Ben biraz dinleneyim," deyip divana uzandı ama dakikalar içinde uyuyakaldı.
Gözlerini kapattığı andan itibaren, Tahir bakışlarını yüzünden ayırmamıştı. Uzun uzun sevdiği kızın uyuyan yüzünü izlerken, kalbi sürekli olarak bir önceki dakikadan daha hızlı atıyordu. Şehriye’nin altın sarısı saçları hafifçe yüzüne düşmüşü. Tahir, o saçları her zaman yapılı görmüştü ama şimdi… yağmurun ıslattığı saçlarının fönü bozulmuş, kıvır kıvır etrafına dağılmıştı. Her bir tutamı uzun uzadıya izlerken, keşke hep böyle bıraksa, diye geçirdi içinden. Yüzü sakindi. Sanki bu Dünya üzerinde hiç yükü yokmuş gibi bipervâ uyuyordu.
Tahir oturduğu yerden yavaşça genç kıza doğru eğildiğinde, ayakucundaki pikeyi üzerine çekerken onu ürkütmemeye çalıştı. Bu gerçek miydi? Şehriye şu an onun evinde, divanında mı uyuyordu? Genç adam inanamadı. Acaba içkiyi fazla kaçırmıştı da halisülasyon mu görüyordu? Belki bir bir köşede sızıp kalmıştı ve bu da bir rüyaydı. Bu ihtimalleri düşünmek içini huzursuz ettiğinde gözlerini kapattı, sert bir nefes verip yeniden açtığında, Şehriye hemen ellerinin altındaydı.
Pikeyi yavaşça kızın omuzlarına kadar çekmeyi başardığında, “İyi ki geldin,” diye fısıldadı.
Nefes almadan izledi genç kızı; yaramaz bi çocuğa benzeyen buklelerine, burnuna etrafına serpiştirilmiş gibi duran çillerine, açık renk kirpiklerine ve küçük burnuna baktı. Burnunun aşağısında kati bir sınır vardı, o sınırı bir an bile geçmeyi düşünmedi. Sonra… Şiir kitapları ve klasik romanlarla dolu olan kitaplığına uzanmayı akıl etti. En sevdiği şairin kitabını alıp, en sevdiği şiirin barındığı sayfayı açtı ve gözlerini bir an bile kızın yüzünden ayırmadan, şiirin dizelerini ezbere okumaya başladı.
Hatunumun gözleri eladır da,
İçinde hareler var yeşil yeşil,
Altın varak üstüne yeşil yeşil meneviş…
Kardeşlerim bu ne biçim iş?
Şu dokuz senedir eli elime değmeden,
Ben burda ihtiyarladım,
O orda.
Kalın,beyaz boynu kırışan kızım,
İmkansızdır ihtiyarlamamız bizim,
ETİM GEVŞEMESİNE BAŞKA BİR TABİR GEREK
ZİRA Kİ İHTİYARLAMAK,
KENDİNDEN BAŞKA HİÇKİMSEYİ
SEVMEMEK DEMEK.
…
-Şimdi-
Hastane koridorunun havası sessiz gözyaşlarıyla yoğrulmuştu. Duvarlar bile acıyı içine çekmiş gibi mahsun bakıyordu. Saatler geçmişti. Dile kolay gelen dakikalar, aslında her bir saniyeye binbir korkuyu sığdırmıştı. Saatler önceki panik, koşuşturma hayrkırışlar şimdiye yerini sessiz iç çekişlere, yakarışlara ve dualara bırakmıştı.
Herkes oradaydı; Güldane Hanım ameliyathaneye en yakın sandalyeye oturmuş, elindeki Kur’a gözyaşlarını akıtarak okuyordu. Her ayette sesi biraz daha kısılıyor, gözlerinden akan yaşlar çenesinden geçerek yazmasıyla buluşuyordu. Hemen yanında Hasan Veli Bey vardı, bir elini hanımın omzuna koymuş, kaşlarını çatmış, kıpırdayan dudaklarında sesiz dualar döndürüyordu. Karşılarıdaki duvara gelinleri ve oğulları yaslanmıştı. Nurcan yazmasını ağzına bastırmış, sessizce ağlarken Dağhan, elindeki tespihi öyle sıkı tutmuştu ki avuç içine iz yapmıştı. Her boncuğu çekişinde içinden bir dua dökülüyor, her dua umutla tespihin üzerinden akıp gidiyordu. Omzundaki yük ağırdı; kardeşi içeride ölümle savaşırken çaresizlik içinde bekliyordu. Sağ elini tespih çekmeye ayırmıştı ama sol eli hemen yanındaki sandalyede oturan Mercan’ın başına koymuştu. Kız kardeşinin saçlarını sıvazlıyor, onu sessizce teskin etmeye çalışıyordu. Koridordaki en belirgin ses Mercan’a aitti. Saatlerdir hiç durmadan ağlıyordu. Gözleri kıpkırmızı olmuş, yüzü şişmişti ama gözyaşlarını durduramıyordu.
Arada bir başını Dağhan’ın beline yaslıyor, hıçkırıkları arasından fısıldıyordu. “Ağabey bir şey olmaz değil mi?”
Dağhan’ın cevabı hep aynıydı; titreyen sesi nasıl da sağlamn durmaya çalışıyordu. “Olmayacak Mercan… Gardaşım dayaniklidir. Korkmayasun.”
Herkes bakışları sık sık aynı noktaya uğruyordu; ameliyathanenin soğuk, metal kapısına. O kapı açılmadıkça zaman da geçmek bilmiyordu. Sessizlik arada bir sandalye gıcırtısı ya da derin bir iç çekişle bozulsa da kulak tırmalayacak kadar baskındı.
Tahir Bora ameliyathanenin soğuk duvarlarının arasında yaşam mücadelesi verirken tüm dualar onun içindi.
Koridorun orta kısmında yerinde duramadıkları için volta atıp duran tim askerlerinin de, oturduğu sandalyede başını ellerinin arasına almış bekleyen Arslan’ın da…
Ve en uzak köşede oturmuş, sessizce ağlayan Melek’i Sıla teselli ediyordu. Melek’in dudakları sessizce ttirerken içinde fırtına kopuyordu. Yüreği yerinden çıkacak gibiydi. Ellerini dizlerinde kenetlemiş, gözlerini kapıya dikmişti. Hiçbir şey düşünemiyordu; tek bir cümle geçiyordu içinden, “Ne olursun, iyi ol… ne olursun…”
Ama Melek’in oradaki varlığı varlığı, Güldane Hanım’ın sinirleri için çok fazlaydı. Oysa oğlunun Melek’i korumak için vurulduğu bile söylenmemişti. Ona söylenen operasyon sırasında gerçekleşen bir çatışmada vurulduğuydu. Ama nefes almak için başını her kaldırdığında bakışlarının kendisinden en uzak köşede oturan Melek’e kaymasına engel olamıyordu. Ve ona her baktığında geçmişi hatırlıyordu. Yine böyle bir zamanda, böyle bir hastane koridorunda dualarla beklemişti. Aynı acıyı ilk kez yaşamıyordu ilki kadar dayanılmazdı. İçindeki korku, acı ve öfke tek bir noktada toplandığında ayağa kalktı.
Tüm gözler üzerinde toplanmışken gözyaşları içinde koridorun sonuna doğru yürüdü. Adımları Melek’in karşısında durduğunda, “Senin buraya ne işin varidur?” diye sordu ağlamaktan çatallaşmış sesiyle. Bakışları sitem doluydu. İçinden daha fazlasını söylemek geliyordu ve söyleyecekti de… Kolunu oturduğu yere uzatıp kızarmış, kan çanağına dönmüş yeşil gözlerini açtığında Melek sadece orada suçunu kabul etmiş gibi sessizce duruyordu. Kaçmıyordu… kaçamıyordu. “Bak, o yeri görey misun? Ben oraya alışığum. Senin sayende ha o kapının dibine alışığum.” Hasan Veli Bey arkasından yaklaşırken, “Güldane…” diye fısıldadı ama kadın elini kaldırıp ona bile izin vermedi. Araya girmek üzere olan herkesi susturdu. Ve bunu yaparken bakışları bir an bile Melek’ten ayrılmadı. “Ha oraya oturmuş acımı çekeyrum.” Gözyaşları yüzünü ıslatırken başını dik tuttu.“Benim acım da baa yeter.”
İşaretparmağı kalkıp sallanmaya başladığında Melek’in gözlerinden yaşlar ardı ardına aklıyordu ama hiç konuşmuyordu. Sadece başını kaldırmış karşısındaki kadına bakarken onun haklı olduğunu düşünüyordu. İçinden geçen, orada olmaya hakkının olmadığıydı. Saatlerdir düşündüğü de buydu. Keşke İzmir’e dönmüş olsaydım, diyordu. Keşke babama kafa tutup buraya hiç gelmeseydim. O zaman Tahir beni korumak için önüme atlmazdı. O zaman sırtından vurulmazdı.
Güldane Hanımın sesi birkez daha koridorun beyaz duvarlarına değdiğine bu kez çok daha yüksek, çok daha sertti. “Görmez misun! Oğluma her yaklaştığında sonu bu oldi! Senin varlığın benim uşağıma uğursuzluktan başka bir şey getirmedi!”
Hasan Veli dayanamadı, “Hanum,” dedi. “Yeter da…”
“Yetmez!” diye bağırdı Güldane Hanım. Gözleri acısıyla parlıyordu. “Bu kari köyümüzden çekip gitmeden de yetmeyecek!” Melek’e doğru eğildiğinde Arslan müdahale edecek oldu ama bu defa kalkan el Melek’e aitti. Ağabeyinin önünde duran eli titriyordu ama… inmiyordu. Durmasını söylüyordu ona. Çünkü bu konuşma, gecikmiş bir konuşmaydı. Yıllar önce gerçekleşmeliydi.
Melek tıpkı Tahir üzerine süper olduğundaki gibi donup kalmıştı. Nefesi kesilmişti sanki. Ne diyeceğini bilemedi. Zaten konuşacak hâli de yoktu. Sadece başını kaldırdı ve annenin gözlerinde acı rüzgârları gördü. Gitmesi gerektiğini düşündü ama… ayakları hareket etmedi.
“Güldane Hanım,” dedi sonunda, sesi kısık, yutkunarak, güçlükle. “Ben… çok özür dilerim.”
“Dileyemezsun!” dedi Gülhane Hanım, hiddetle. “Sen baa hiçbir şey dileyemezsun! Senin özrün benim uşağımı o yataktan kaldurmaz!” Kaşlarını çatıp başını salladı. “Tek yapman gereken ne, biliy musun?” Kolu bu defa hastanenin çıkışına uzandı. “Ha burada defolup gitmek.”
“Dur orda bakalım!” Arslan’ın tahammül seviyesi gerilmiş bir tel gibiydi. Ve o tel sonunda koptu. Melek’in elini tuttu, nazikçe aşağı indirdi ve iki adım öne çıkıp Melek ile Güldane arasında bir duvar gibi durduğunda ifadesi mermer gibi sağlam görünüyordu. Oysa saatlerdir yüreğiyle ağlıyordu. Saatlerdir göğsü ağrıyordu.
“Güldane anne,” dedi tane tane. “Bak, anne diyorum. Kardeşimin annesi annemdir. Lakin bu dediğin olmaz. Kardeşime böyle davranmana izin vermem.” Başını kaldırdığında bakışları orada bulunan herkesin yüzünde gezindi. Anlatacaklarını sadece karşısındaki kadın değil, herkesin anlamasını istiyordu.
“Geçmişte bir cahillik etti, kabul. Ama on yedi yaşındaki bir kızdan bahsediyoruz.” Başını omzunun üzerinden ellerini yüzüne kapatmış ağlayan Melek’e çevirdiğinde içi sızladı. Onu gülerken görmeye öyle alışıktı ki ağlaması kanına dokunuyordu. Ve döktüğü her damla gözyaşında kendini suçlu hissediyordu. “Kimsenin dinlemediği on yedi yaşındali bir kızdan. Hata yalnızca onun değil.” Yutkunarak, “Onu ben bile dinlemedim,” dedi. Sesinden derin bir pişmanlık akıyordu. Hem kardeşini dinlemediği için hem de bunca zaman pişmanlığını dile getiremediği için pişmandı Arslan. “Ben, ağabeyi… Ağabeyi olarak suçlamak yerine dinleseydim belki bana kendini anlatabilirdi ama… olmadı işte. Gençlik, de cahillik, de ne dersen de ama bugün bu yaşta, bu aklımla kardeşimi ne sana ezdiririm ne başka birine.”
Bakışlarını Hasan Veli’ye götürdü. Sessizce onay istedi. Adam, yüzündeki acıyla başını ağır ağır salladığında Arslan, “Melek burada kalacak,” dedi kesin bir sesle. “Tahir uyanıp gitmesini söylerse, ancak o zaman gider.”
Güldane öfkeyle başını kaldırdığı ancak Arslan o kadar kesin konuşmuştu ki ne söyleyeceğini bielmedi. Koridordan giren tanıdık sima ile sözleri de dilinin üzerinden geri döndü.
“Güldane Teyze!” dedi koşar adım yaklaşan Fulya. “Ben çok, çok üzgünüm,” derken sahiden perişan görünüyordu. Güldane Hanımın ellerini avuçlarının arasına alıp, “Neden ayaktasınız siz?” diye sordu. “Allah korusun, tansiyonunuz düşebilir. Gelin oturalım.”
Fulya koluna girdiği Güldane Hanımı yerine götürken yerinden ayrılan Nurcan’dı. Gelip Melek’in yanına oturduğunda Arslan da kardeşine dönüp dizlerinin üzerine çöktü ve Nurcan’ın uzattığı peçeteyle Melek’in sırılsıklam olan yüzünü silmeye başladı. Aynı anda, “Özür dilerim güzelim,” diye fısıldadı. “Hıyar Can’dan daha hıyar olan ağabeyini affedebilecek misin?”
Melek dudaklarını araladı ama nefesi normal düzeninde olmadığı için cevap veremedi. Ama koridorun orta kısmından bir iç çekme sesi geldi. “Bir peçete de ben alabilir miyim Nurcan yengem?” diye sordu ağlamaklı bir ses. O ses Pekmez’e aitti. “Gözüme toz neyin kaçtı herhal.”
“Hadi lan ordan,” dedi Karahan. Ama onun sesi de çatallıydı. “Duygulandım demiyor da…”
“Az önce sümüğüyle peçeteye kalp çizen kimdi?”
“Vay canına…” dedi ağlamaktan suratı pancar gibi kızarmış olan Şerif Ali. “Komutanım ameliyathaneden sağ sağlim bir çıksın, çişimle kara güvercin çizmezsem şerefsizim.”
Melek ağlarken gülmeye, gülerken daha fazla ağlamaya başladı. “Ya siz salak mısınız?” diye sordu içini çekerek.
Aynı anda çavuşlar göz kontağı kurdu, görev tamam dercesine…
Saatler geçti… Her dakika bir ömür kadar ağırdı. Derken kapı açıldı. Her şey bir anda durdu. Herkes nefesini kesti. Oturanlar yerinden kalkıp doktora koştuğunda, orta yaştaki doktor maskesini çıkarıp dışarı adım attı. Yorgun görünüyordu ama yüzündeki o sakin ifade herkesin yüreğini sözlerinden daha önce rahatlatmıştı.
“Ameliyat başarılı geçti,” dedi babacan bir ifadeyle. “Askerimiz düşündüğüm gibi güçlü çıktı.” Koridordan sevinç bir uğultuları yükselirken herkes birbirine sarılmaya başladı. Şükürler, dualar, sevinç gözyaşları birbirine girdi. Koridor bir andan bayram yerine dönmüştü.
Çavuşlar koşup doktorun elinden öpmeye kalktığında doktor karşı koymaya çalışsa da şapur şupur öptüler.
Şerif Ali doktorun elini çekiştirirken, “Hekimciğim söyle hangi elinle çıkardın kurşunu?” diye sordu. “Söyle o elini öpeyim!”
“Lan şeftali, adamın elini tükürük içinde bıraktın,” diye söylendi Pekmez. Hâlâ peçeteyle gözlerini kuruluyordu. “Hekim Bey sol elinize şeftali suyu bulaştığı için yüksek müsadelerinizle ben solu öpeceğim. Sol elinizi yani.”
Güldane Hanımın gözlerinden bu kez sevinç yaşları boşalırken kollarını yukarı kaldırıp. “Şükürler olsun!” dedi. “Şükürler olsun!”
“Bak Güldane Teyzeciğim, senin oğlun güçlü, atlatır demiştim,” diye konuştu Fulya. “Hadi gözün aydın.”
Güldane Mercan’ı bırakıp Fulya’ya sarıldı. “Dedin vallahi güzel kizum. İnşallah çok yakında gözümüzün aydın olacağı başka şeyler de göreceğiz!” Heyecanla doktora dönüp, “Hekim Bey,” dedi aydınlanan yüzüyle. “Oğlumu görebilir miyim?”
Mercan da atıldı. “Evet! lütfen izin verin ağabeyimi görelim.”
Doktor ciddiyetle, “Şu an yoğun bakımda,” karşılığını verdi. “Kendine gelmeye başladı ama yalnızca bir kişi ziyaret edebilir.”
Güldane hemen öne atıldı. “Tamam, hadi saa zahmet götür beni oğluşuma.”
Doktor başını hafifçe yana eğdi. “Maalesef Güldane Hanım,” dediğinde kadının kaşları çatıldı. “Ne demek maalesef? Az önce bir kişi görebilir demedun mi?”
Doktor onaylarcasına başını salladı. “Evet söylrdim ancak hastamız özellikle bir isim söyledi,” dedi. Bakışları kalabalığın arasında gezinirken, “Garip bir isim söyledi. Imm… Bir çorba ismiydi sanıyorum,” dedi hatırlamaya çalışarak. “Evet, hastamız narkozdan çıkar çıkmaz Şehriye adında birini görmek istediğini söyledi.”
Koridor buz kesti. Tüm sesler azalarak yok olurken, Güldane’nin yüzündeki ifade saniyeler içinde dondu.
Melek ise şaşkınlıkla doktora bakarak kalaklmıştı. Kelimeler boğazında düğümlenmişti ama onun yerine hareket edecek ve konuşacak birileri vardı etrafında. Nurcan ve Sıla’nın kollarından asılıp çekmesiyle sessizce ayağa kalktı. “Hadi kız,” diye kulağına fısıldadı Nurcan. “Sevdiceğun seni bekler. Git de iyice iyi olsun uşak.”
“Diğer kulağına fısıldayan ise Sıla’ydı. “Doktorlar elinden geleni yaptı Meloşum. Tedavinin geri kalanı senin ellerinde.”
Nurcan gizli gizli kıkırdadı. “Dudaklarunda desen daha doğru olurdu Sılacığum…”
Melek o kadar heyecanlandı ki onların kıkırdamalarına karşılık veremedi. Hatta ne söylediklerini bile tam anlamıyla algılayamadı. Adımları yerinden hareket ederken Güldane Hanımın düşman bakışlarına bakmamaya çalıştı. Sevinçli kalabalığa arkasını döndü, yavaşça ilerlemeye başladı. Gözleri mutluluktan doldu ama sevincini içinde yaşadı. Ellerinin titremesi kontrolünden çıkmıştı. Parmakları sanki bir piyano çaldığını düşünüp durmadan kıpırdıyordu. Heyecandan aklını kaçırmak üzereydi.
Tahir uyanmıştı! Uyanmıştı ve ilk söylediği adı olmuştu.
Umarım ilk adımızı söyleme salaklığını narkoz yüzünden yapmıştır Meloş…
Yürürken elini göğsüne koydu. İçeri önce annesinin girmesini isterdi ama kalbi şiddetle bu fikre karşı çıkmıştı. Ve… kalbinin böyle çılgın atmasından utanmadı. Titreyen ayaklarına aldırmadan yürümeye devam etti ve ancak yoğun bakımın kapısına geldiğince yüzünde kocaman bir gülümseye yer verdi.
Çünkü atacağı birkaç adımdan sonra Tahir’in yanında olacaktı. O andan itibaren Tahir’in yalnızca glümseyen yüzünü ve ona sırılsıklam aşık olan kalbini görmesini istiyordu.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |