
17. BÖLÜM:
“Alo? Bana Kral Dairesinde Bir Adet Kaçacak Delik Lütfen”
⛓️💥🪽
Omzumdaki hafif kızarıklığa üçüncü derece yanık özeni gösterip merhemledikten sonra küçük bir tepsiye aldığı çorbamı önüme bırakmıştı. Aslında izin versem içirmek istediğini de biliyordum ama kaşığı elinden kapıp önünü kesmiştim. Allah da beni kahretmesin! Ondan uzak durmama sebep olan kader utanır mı bilmem ama o kaslı damarlı kollarının her kaşıkta bana uzanma ihtimalini yok ettiğim için bunu arayıp da bulamayan tüm kız kardeşlerim bir araya gelip yüzüme tükürse çıtım çıkmazdı.
Ah ah…Neden gülmüyor şu bebeksi yüzüm neden! Yılbaşında masanın altına girip on iki üzümü boşa mı yedim ben?
İçim kan ağlaya ağlaya çorbamı kendim kaşıklamıştım. Ben mis gibi tarhana çorbasını içerken o da nane limon yapmış, balla tatlandırmıştı. Üşümeyeyim diye de sobanın ateşini tazelemişti.
Oynamak istediği oyunu kabul ettikten sonra konuşmamıştık. Hasta hissediyordum, dinlenmeliydim ama boş bardağı siniye bırakıp uzandığımda oynayacağımız oyunu düşünmeden duramıyordum. O oyunu en son üniversitedeyken, kalabalık bir arkadaş grubumla oynamıştım. Zevkliydi bir oyundu. Ama şimdi burada, onunla başbaşa oynamanın nasıl sonuçlar doğuracağını bilmiyordum. Oyunu kazananın karşı tarafa istediğini yaptıracak olması büyük ölçüde cezbetmişti çünkü kazanırsam ondan isteyeceğim tek şey aramızdaki bu… isimsiz ilişkiye son vermesi olacaktı. Gitmeme izin vermesini isteyecektim. Çünkü yakınlarımdayken benden uzak durmayacaktı. Ve çok daha kötüsü… ben de ondan uzak kalamazdım.
Omzumdaki yanık bile merhem yüzünden değil, öpücükleri yüzünden sızlamayı bırakmışken ben hislerime nasıl mani olabilirim?
Sonra işte… uyudum. Ama uyumadan önce bir şey yaptım. Tahir gitmek için kapıya yürüdüğünde, “Kalsana len,” dedim.
“Neden?” diye sordu, haklı olarak.
“Ya gece ateşim çıkar da cayır cayır yanarsam? Ya havale geçirirsem de Bihter’in annesi Firdevs hanım gibi kalırsam? Ya beni karabasanlar basar da davul zurna eşliğinde önümde halay çekerse? Ya biri kulağıma en korkunç sesiyle Erik Dalı Gevrektir söylerse? Hiiii! Ya rüyamda kapı çalar da gelen pizza olursa ama ben sipariş etmediysem? Ya o pizzayı öcüler getirdiyse? Ya -”
Tahir’in sesli bir nefes verdi, baya sesli. “Melek,” dedi, gözlerini kapatıp, yavaşça açarken. “Her hasta olduğunda boyle misun yoksa beynine gece nöbeti mi yazdılar? Bir sus moturun soğsun da kizum.”
“Galiba bana hem kuş beyinli hem de geveze dedin az önce.”
“Demadum oyle bir şey.”
“Dedin dedin, duydum ben.” Suratımı öyle sarkıtmıştım ki yetmiş yaşında görünüyor olabilirdim. “Öleyim en iyisi ben, çekip gideyim bu zalim Dünyadan.”
“Tovbe tovbe....”
“Ne!”
“Çek yorganı üstüne.”
“Tamam.”
“Vazgeçtim çekma. Ateşin çıkar.”
“Tamam.”
Yandan, gözlerini kısıp da bakmıştı bana. “Küstün mü sen bakayum?”
Nefis bir çene kaldırma, omuz silkme…
“Kahvaltıya mıhlama edeceğum ama? Köy peyniri de var.”
Nefis bir yalanma eşliğinde göz süzüş… “Eh… Uyuyayım ben madem. Ama sen de kal.”
“Tamam,” demişti. O arada da gülmüştü galiba, azıcık. “Uyu sen. Kalacağum.”
Kalmıştı da. Divanın dibindeki minderlere yaymıştı o koca cüssesini. Birbirimizi görememiştik belki ama ilk kez bu kadar yakın uyumuştuk. Nefesini hissetmiştim; bundan mıdır bilmem ama huzurla uyumuştum pofuduk beyaz yorganın içinde. Gönül onun o nefis, kalorifer peteği gibi ısıtacak olan kaslı kollarına sarılıp uyumak isterken yastığa sarılmam hiç olmamıştı, yakışmamıştı bana ama… Olsundu. Gece boyunca uykumda dönüp durmuştum, terlediğimi hissetsem de gözlerimi açamamıştım. Ara ara alnımda hafif baskılar hissetmiştim. Boğazımın kurudu anlar olmuştu; o anlarda ensemin kavrandığını, dudaklarıma bir bardağın dokunduğunu ve boğazımdan aşağı akıp giden suyun varlığını hissetmiştim. Tüm bunlar olurken bile bir türlü gözlerimi açamamıştım.
Gün ışının yüzüme vurmasıyla kirpiklerimi araladığımda daha iyi hissediyordum. En azından boğazım o kadar da fazla ağrımıyordu. Düzenli vuruş sesinden anladığım kadarıyla Tahir yine dışarıda odun kesiyordu. Pencereden baktığımda kar yağışının aynı hızda devam ettiği gördüm. Beyaz örtü sadece dağın tüm yeşilini ele geçirmekle kalmamıştı, Tahir de kardan görünmüyordu.Bir dakika… Bir dakika! Gözlerimi ovuşturdum, bir daha baktım. O NE BE! Şu an karın ortasında, göğsü karnına kadar açık bir tişörtle, -hatta tişört olduğundan o emin bile değilim, resmen kumaş israfı- sadece bir eşofman altıyla odun kesiyor! Allahım… Uyanmadım mı ben hâlâ? Uykumda öldüm de farkında mı değilim? Cennete düştüm de başhuri olarak da Tahir’i mi atamışlar! Daha iyi görmek için cama öyle yapıştım ki cam anında buhar yaptı. Umarım bu tarafa dönmezdi. Cama yapışan bir adet ağız ve burun dışarıdan bakıldığında hoş görünmezdi çünkü. Baltayı her yukarı kaldırdığında şişen omuz kasları, karı üzerinden silkeliyordu ama çok geçmeden yerini yenisi alıyordu. Kollarındaki damarlar da durur mu? Belirginleşmişti tabii! Her hamlede kasların içinde horon tepiyordu o damarlar…
Hadi bakalım! O kaslara konan karlar mı daha fazla eriyor yoksa Meloş mu? Oy altında odun olam da ayır beni ikiye…
“Oha!” tepkisini verdim iç sesime. Derhal bakışlarımı camdan aldım. “Sen artık iyice edepsiz bir şey oldun çıktın!”
Aslında sobanın yanında yeterince odun vardı ama onun derdi odun değildi. Düzenli spor yapan, ağırlık kaldıran adam uzun süre hareketsiz duramazdı. Hıyar Can’dan biliyordum. Asla durduğu yerde kalmaz, evin içinde dört dönerdi manda. En sonunda annem spor salonuna yadırmıştı. Eve de kum torbası almıştı da her ay bir tanesini patlatıyordu ayıboğan. Gerçi küçüklüğünde de öyleydi o. Hatta annem bir keresinde, “Mahmuuuut! Neden durmuyor bu çocuk ayol!” diyerek hastaneye götürmüştü. Kurt var mı diye baktırmışlardı da ben de iki hafta boyunca, “Kurtlu! Kurtlu!” diye dalga geçip zorbalamıştım. Çünkü iyi bir abla olmak bunu gerektirirdi. Hatırladıkça, oh diyordum! Ne iyi etmişim…
Ay ama biraz daha yorganın içinde kalmaya devam edersem Hıyar Can değilse bile ben kurtlanacaktım. Çünkü terlemiştim, terim üzerimde kurumuştu. Bir banyo hiç fena olmaz, diye düşünürken sobanın üzerindeki dolu güğümü gördüm. Birisi banyo yapmam gerektiğini benden daha önce düşünmüştü anlaşılan. Gülümsedim. Temiz kıyafetler ve güğümü aldım, banyoya çıktım. Telefonumu da almıştım çünkü banyo yaparken şarkı dinlemeyi, bağıra bağıra eşlik etmeyi severdim. Neyse ki sesim güzeldi de bu zamana kadar kimse ağzımı bantlamaya kalkmamıştı. Hoş… Hıyar Can bir defasında banyonun kapısını yumruklayarak, “Abloo! Kos moyovlomoyo!” diye böğürmüştü ama o tamamen onun olmayan beyninden kaynaklıydı.
Bugün Hıyar Can’ı fazla andık aşkom, özledik mi ne…
Sesim fazla çıkmadığı için bu defalık sadece dinlesem de su bedenimden akıp gittikçe gevşiyordum. Bu yüzden güğümün dibini görene kadar devam ettim. Bittiğinde ise Nurcan Ablanın pembe, iri çiçekleri olan şalvarını giydim. Üzerine de valizimden beyaz, yün bir kazak uydurdum. Tarağım da yanımdaydı ama gece dönüp durmaktan saçlarım o kadar karışmıştı ki kollarımda onları yola getirecek gücü bulamadım. Tarama işini sonraya bırakarak banyodan çıktığımda korkuluğun bitişindeki ahşap merdiven gözüme takıldı. Yaklaşık on basamaktan oluşuyordu ve doğrudan çatıya uzanıyordu. Ne amaçla yapıldığını bilmiyorum ama geçip gitmek üzereyken aklıma o merdiven için harika bir amaç aklıma zank diye yapıştı.
Yükseklik ne demek? Tabii ki çekim gücü demek!
Kesinlikle! Telefon çatıdan çekebilirdi. Eğer çekerse birileri arayıp yerimi söyler ve burdan gitmeyi başarırdım. Böylece akşam yüzbaşıyla oyun oynamama da gerek kalamazdı. Kısa yol, en sevdiğim!
Saçımı tarayacak gücü olmayan kollarım merdivenleri kavrama konusunda şaşırtıcı bir performans sergiledi. Korka korka sekiz basamağı da geride bıraktım ama nasıl bir korkuyla başardığımı bir de bana sormak lazım! Her basamakta Hatim indirmiştim resmen!
Kendimi son bir güçle yukarı çekerken içimden bildiğim ne kadar Hazreti varsa hepsine dua ediyordum. Yayla evi iki katlıydı falan ama telefon çeksin diye çatısına kadar çıkmıştım sonuçta. Düşersem hiç de hoş şeyler olmayabilirdi. Hayır, şu gencecik yaşımda amele sümüğü gibi yere yapışma hayallerim yoktu bir kere! Daha Paris Moda Haftasına tavus kuşu tüylü pembe gelinliğimle katılmamıştım ayol?
Ahşap merdivenin tepesinde sıkıca tutunurken çatıya açılan kapağı şöyle bir ittirdim. Şükürler olsun ki çarçabuk açıldı. İçimden evin içinden çatıya açılan böyle bir bölme yapan mimarı da en içten dileklerimle kutlayarak iki basamak daha çıktım ve o narin kafamı dışarı çıkardım.
Çıkardığım anda da yüzüme öyle bir dağ soğuğu vurduk ki nutkum tutuldu. Tam şu an biri karşıma çıkıp, “Adın ne bebişkom?” dese, “Kar Su!” diyebilirdim. Ya da… Dağ Su’da iyi bir seçenek gibiydi.
Soğuk havayı daha fazla solumamak için nefesimi tutup etrafıma bakındım; sağım dağ, solum dağ, efendime söyleyeyim arkam dağ, önüm dağ… Dağ, filminde bile bu kadar dağ yoktur. Bir de kar vardı tabii.. Tabiat Ana durmamış, her yeri itinayla beyaza boyamış, tüm yolları da karla kapatmıştı; bunu yapmak içinde benim kaçırılmamı beklemişti.
Neyse Meloş aşkom, bir de dağ ayısıyla karşılaşmadan - ki kendisi Tahir olur- hemen telefonumuzun çekip çekmediğini kontrol edelim.
Suya düştüğü günden beri benden çok kendine hizmet eden telefonumu çıkarıp kolumla birlikte yukarı uzattığımda tek de olsa o çekme çizgisini gördüm ya… Paris Moda Haftasında tavus kuşu tüyünden pembe gelinlik giymeden gitsem de gam yemezdim!
Hemen rehbere girdim. Sıla kuşumu aradım. Çaldı… Çaldı… Çaldı… Sıla açmadı.
“Allah seni napmasın!” diye cırladım kendi kendime. “Kimbilir hangi kuytu köşelerde Serhat ile yiyişirken kankitonu bu dağ başlarında kaderine terk ediyorsun!” Arada bir de eğilip, giriş katına inen merdivenlere bakıyorum ki Tahir’e yakalanmayayım. Gerçi bu soğukta o kadar odunu kırması zaman alır ama konu o camış olunca işler değişirdi. Zira odunlar onu görünce, Tamam abi, dur vurma biz kendi kendimize kırılırız da diyebilirdi.
Rehberdeki ikinci seçeneği aramak için ekranı kaydıran parmaklarıma bakarken bana bir ağlama geldi…Tahir ayısının omzunda sırtını yumruklarken kırılan tırnağım nasıl da çirkin görünüyordu. Ay üstelik kırılan orta parmağımın tırnağı! Ayy yoksa bu hayatın bana orta parmağını gösterme şekli mi?
Burdan kurtulunca jel tırnak yaptırırız olur biter Meloş, ara artık birilerini!
“Ay tamam be kızma sen de!”
Sıla iptal. Şerif Ali olmaz, birkez daha çocukcağızın başına belaya sokmazdım. Zira Tahir bu defa horozla değil gergedan boynuzuyla poposunu delik deşik edebilirdi. Nurcan Abla? Ih ıh… Yardım eder etmesine ama o da Tahir’in yangesı sonuçta, benim yüzümden araları bozulsun istemezdim.
Ağabeyim olacak hayvan daha kendini affettirmeden ikinci kazığı da atmıştı zaten. Bundan sonra ona havada kara affedilme yok! Yağmurlu hava da su istese vereceğim tek şey turşu suyu olur. O da daha fazla susasın diye!
Geriye bana yakın olan tek bir seçenek kalıyordu. O da … Tolga Can.
Gerçi ona da küstüm ama denize düşen yılana sarılır, diyerek hemen arayıverdim. Şükür ki daha ilk çalıştı açtı.
“Ay Meloşummm! Küs müsün hâlâ bana annem? Bak vallahi yanlış anladın? Beni bilirsin, içim dışım birdir. Öyle as-”
“Tolga Can!” dedim can havliyle. “Kendini affettirmek istiyorsan hemen bir arazi aracı bulup beni kurtarmaya gel.”
“Arazi aracı ne ayol?”
“Ay onu mu anlatayım sana şimdi! Bul işte bir yerde. Kara falan da dayanıklı olsun.”
“Elimden geleni yaparım sarı kuşum ama söyle bakayım kim kaçırdı seni kız?”
“Kim olacak! Tahir ayısı!”
“Tahir mi?”
“Evet.”
“Hani şu yüzbaşı olan.”
“Evet.”
“Hani şu Biskolata erkeklerine bak işine, diyecek kadar heybetli ve ultra seksi olan yüzbaşı değil mi? Hayır, emin olmak için soruyorum.”
Öfkeyle cırladım. “Tolga Can! Zaten şu an kızgınım. Bir de seni tepemin tasını attırma!”
“Ay ben de kızgınım!” diye o da parladı durduk yere.
“Sen niye kızgınsın be? Burda kaçırılan, dağlara kaldırılan benim yalnız?”
“Hah işte o yüzden. Tahir Beye teessüf ederim yani burda ben dururken neden seni dağa kaldırıyorsa artık!”
Ay Allahım… Yer yarılsa da içine girsem de on katlı alışveriş merkezi dikseler üzerime…
“Tolga Can!”
“Neyse Melom, sen bana adresi tarif et. Şimdi dağ başlarında konum yanlış yere götürür. Bak bakalım ne var yakınlarında.”
“Dağ.”
“Başka?”
“Kar.”
“Bu bilgilere dayanarak seni önümüzdeki iki yıl içinde bulmayı planlıyorum,” diye söylenirken merdivenleri çıkan adım sesleri duydum.
Allahım ne olur gelen cinler olsun, amin.
Duam kabul oldu mu? Olmaz tabii. Merdivenin başında Tahir ve dağlarla yarışacak kadar geniş olan karlı omuzları belirdi. Elinde de odunları kestiği balta… Önce elimdeki telefona baktı, sonra da merdivenin tepesine tünemiş bedenime… Kaşlar anında çatıldı tabii. Baltayı da daha mı sıkı tutu ne? Essaleeee….
“Aahahahahhah….” diye bir güldüm numaradan. Sonra elimde hoparlörü kapatırmış gibi yaparak, “Tahirciğim,” dedim, en kibar sesimle. “Özel bir görüşme yapıyorum da rahatsız etmezsen çok sevindirik olurum.”
Kalkan tek kaşı, başındaki karlı berenin altına doğru gerilirken, “Sevindirik olursun?” diye tekrar etti.
Başımı salladım. O da salladı. Beni omzuna un çuvalı gibi attı kaçırdı falan ama anlayışlı adam vesselam.
“Tolga Can’cığım, sen benim ne demek istediğimi anladın mı? Kırık Kadeh diye bir meyhane var buralarda, çok güzel, bayılırsın. Hatta meyhaneyi geçip yukarı yukarı çıkınca manzara daha da güzelleşiyor.”
“Anladım anladım, Kırık Kadeh meyhanesini gecince dağlarda yukarı doğru kıvrılıyorum yani?”
“Aaaaaynen öyle,” dedim neşeyle. Tahir hâlâ aynı basamakta durmuş, ifadesiz gözlerle beni izlerken arada bir bakıp gülücük atmayı da ihmal etmiyorum. “Ama öyle normal arabayla gelemezsin buralara.”
“Ay nasıl arabayla geleyim kız?”
Of… Ben nerden bileyim ki? Benim bildiğim tek araba pembe Mini Cupper’im. Onu da ne zamandır Tofaşla aldatıyorum…
“Tahir’ciğim,” dedim aynı sevecek sesle. Bir şey anlamış gibi bakmıyordu. Gerçi anlamamış gibi de akmıyordu ama neyse… “Böyle karlı dağlara tırmanmak için nasıl arabalar gerekli?”
Elindeki baltay ıomzunun üzerinde ters çevirdi. “Dört çarpı dört.”
Vallahi ayı mayı ama yadırmsever.
“Dört çarpı dört,” dedim Tolga Can’a. Hemen, “Başka?” diye sormasıyla aynı soruyu Tahir’e yönelttim. “Başka?”
“Kış lastiği şart.”
“Başka?”
Bir basamak çıktı.Bir tane daha. Yavaşça merdivenin dibine doğru geldi. Elinde baltayla. “Yerden yüksek olması lazım. On sekiz- yirmi santim mesafe iyidir.”
Teşekkür eden bakışlarımı karlı omuzlarıyla başımda zebellah gibi dikilen yüzbaşına gönderip, “Duydun mu Tolgiş?” diye sordum. “Kar lastiği diyo, yerden yüksek diyo.”
“Yalnız halat da bulundursun yanında,” diye ekledi Tahir.
Telefonu kulağımdan uzaklaştırıp aşağı doğru eğildim. “Neden ki? Yolda falan kalırsa başka bir araç çeksin diye mi?”
Eğildi, baltayı yavaşça yere bıraktı. Omuzlarındaki karı süpürür gibi silkelerken, “Yok,” dedi. “Evde kalmamış. Getirirse bir Barbie’yi direğe bağlamam için halat lazim olacak.”
Yemin ederim çığlık atmama bile fırsat vermeden beni bir kucakladı. Sadece bir saniye içinde kendimi yine baş aşağı omzunda buldum. Elimden fırlayıp giden telefonum merdivenin basamaklarını inerken, yumruklarımı sıkıp işlemeyeceğini bile bile telefonumun peşinden beni de aşağı indiren Tahir’in sırtını yumruklamaya başladım.
“Ya bırak beni be! Gideceğim ben! Bırak! Bı rak!”
“Gidersun, gidersun…” dedi beni acayip derecede ciddiye alırken. “TabiatAna bile benden yanadur. Gözünü sevdiğim ne de güzel kapatmış yolları!”
“Ya sen ayı mısın! Öküz müsün sen len!”
“He,” dedi tek eliyle bacaklarımı kavramış adım adım aşağı inerken. “O dediklerinden. Ayrıca bir de açım.” Ağlamama ramak kalmışken keyifli sesi devam etti.
“Kız kaçırmak çok zahmetliymiş. Karnım acıktı.”
“Zıkkım ye!”
“Onun gibi bir şey yiyeceğim zaten.”
“O ne demek be?”
Beni mutfak tezgâhının yanında indirince tüpün üzerinde duran sahana, tereyağı, mısır unu ve peynire baktım. “Mıhlamayı sen yapınca zıkkımdan farksız olmayacak muhtemelen.”
Elimi bel boşluğuma dayadım. “Neden benim yapmamı istiyorsun o zaman?”
Yaklaştığında uzaklaşmak içinde geri gittim ama kalçamın tezgaha dayandı. Bana kirpiklerinin altından bakarken, “Madem merdiven tepelerine çıkacak kadar iyileştin, o vakit yavaştan öğrenmeye başlasan iyi edersin,” dedi.
“Nedenmiş?” Kaçacak yerim olmadığından sesim kedi gibi çıktı.
Eğildiğinde dudağının bir köşesi kıvrılmış, gözleri yine o serseri bakışlara kavuşmuştu. “Sana seve seve yemek yaparım ama orada sikinti yok. Ama bazı geceler olur... görevden geç dönerim, üzerim çamur içinde olur, ellerim yorgun olur,” dedi kısılan sesi içimi gıdıklarken. “Hanımın ellerinden bir mıhlama yemeyelim mi?”
Düşüp bayılsak ya burda Meloş? Böyle Tahir’in ayaklarının altına altına serilsek, o bizi kucaklarken gizli gizli koklasak falan?
İçimden geçen ve mantıklı olan birbirini ters düşmüştü yine. Mantığa sırtımı yaslamak için yüzümü tezgaha dönüp onu hiç duymamış gibi yaptım. “Öğret bakalım, İzmir’e dönünce canım çektiğinde yaparım.”
O kaşları yine çatılırken sertçe topladı tezgahtan malzemeleri. Ufak tüpü de alıp sobanın yanına götürdü. Dizlerinin üzerine çöküp tüpü yaktı, sahanı da üzerine bırakınca baktı hâlâ olduğum yerde dikiliyorum, “Davetiye mi bekleysun öğretmen hanum?” dedi. “Orda dikilmekle olmaz. Gel ha buraya.”
Pıtı pıtı yanına gittim, çöktüm, aramızda belli bir mesafe bırakarak tabii. Öncelikle sobanın üzerindeki geleneksel tip emaye çaydanlıktan kendine bir bardak safi dem çay doldurdu. Çay o kadar kaynardı ki bardağa doldururken bile zıplıyordu ama o, ağzında çelik varmışcasına da tek yudumda yarısını götürdü.Sonra tüpü açıp sahanı üzerine bıraktı. İçine dolu dolu iki kaşık terayağını ekleyince cos diye bir ses eşliğinde ağız sulandıran kokusu etrafa yayıldı.
“Tereyağının kabarıp köpürmesini bekleyecesun.” Önce ıslak tişörtünü çıkardı. Kafamı çevirdim. Asla bakmadım. Çünkü biliyordum, bakarsam işin içinden, yani o kasların arasından asla ve kat’a çıkamazdım. Minderin üzerindeki kazağını alıp üzerine geçirdi. Benimki gibi beyaz olan balıkçı yaka kazağının kollarını sıyırdı. Gri eşofman altı, gövdesinin altında ince duran beline öyle güzelce oturmuşken ve sobanın ateşi yüzüne vururken hafif terlemiş, alnının kenarından bir damla süzülüyordu. Bir peçete alıp kurulayınca yemin ederim ki o peçetenin yerinde olmak istedim. Mesela Tahir yerine eski sevgililerimden biri olsaydı, hemen gidip duş almasını söylerdim. Ama… Nasıl böyle hissettirebilirdi?
“Sıra mısır ununa geldi,” dedi. Bu arada çayını tazeledi. Avucunda küçücük duran ince belli bardağı sağlam bir tutuşla kavrıyordu ve o dudaklarıyla öyle iştahlı yudumlar alıyordu ki insanın canı çekiyordu. Çayı yani… Gözlerim dudaklarından alıp sahanın sapını tutan güçlü bileklerine indirdim. Ara ara ne de güzel sallıyor sahanı ama… “Un önündedur,” dedi gözünü sahandan ayırmadan. Bıyık altından da gülmüş müydü o? Gülerken gözleri mi parlamıştı? “Üzerimde değul.”
Ya sen bana bakmadan seni süzüm süzüm süzdüğümü nerden anladın be adam!
Neyse Meloş. Madem yanındayken bazı şeylere karşı koyamıyoruz, sonuna kadar inkâr aşkom.
“Saçında bir şey kalmış da. Ona bakmıştım,” diyerek kaşığı mısır ununa daldırdım ve sahana lap diye dökünce bileğimden yakaladı. Yanlış bir şey yapmıştım galiba. Bakışlarımız buluştuğunda kızacak sandım ama… “Yavaş yavaş dökmelisin,” dedi tane tane. Benim öğrencilerime gösterdiğim sabrım aynısıydı bu; nerede görsem tanırım. “Öyle yaparsan topak olur.” Kaşığı tutan elimi tutunca omurgamdan aşağı ılık bir his akıp gitti. Kirpiklerimi kırpıştırdığımda dudaklarımdaki gülümsenin hangi ifadeyi ele verdiğini bilmiyordum. Kaşığı tutan ellerimizi mısır ununun olduğu poşete yönlendirdi. Aldığımız unu sahana peyderpey dökerken bir yandan da karıştırıp terayağına yediriyordu. “Bak,” dedi askeri disiplinin sindiği sesiyle. “Yavaşça dökünce tereyağı nasıl da kabul etti.”
“Ya…” dedim iç geçirerek. “Çok güzel kabul etti.”
“Unu kokusu çıkana kadar kavur bakalum,” diyerek tahta kaşığı elime tutuşturunca önce bir afalladım. Neyse ki kendime gelip tahta kaşığı sahanda çevirmeye başlamam uzun sürmedi. O devrilmesin diye sahanı tutarken ben de bir süre sadece kavurdum. Unun kokusu çıktığında, başıyla kasenin içindeki kokulu peyniri işaret etti. Bu arada iki bardak daha çay içmişti mübarek.
“Yavaş yavaş…” diye uyardı. Ben de dediğini yapıp peynirinden ufak ufak ilave ettim. Karıştırdım. Tekrar ilave ettim ve tekrar karıştırdım. Mıhlama kıvama gelince kaşığı her kaldırdığımda uzamaya başladı. Keyifle kıkırdadım. Resmen başarmıştım! Hayatımda ilk kez yiyilebilecek ve daha da önemlisi yenildiği takdirde zerhirlemeyecek bir yemek yapmıştım. Evet, bunda Tahir’in katkısı da büyüktü ama sonuç olarak ben yapmıştım.
Kaşığı daha da yukarı kaldırıp uzayan mıhlamayı gösterirken, “Bak Tahir!” dedim heyecanla. “Bak ne güzel uzuyor. Of o of! Baban da mı mıhlamacıydı be kızım!”
Bana baktı, o da güldü. “Valla oldi, aferum saa.”
“Ay baksana tavana kadar uzayacak bu!” Daha da kıkırdayarak tahta kaşığı biraz daha kaldırırken bakışları dikkatle beni izledi, o ara sahanı bıraktı. Bırakmasıyla sahan tüpün üstünde titredi. “Ay Tahir!” diye bağırdığımda tekrar tutmaya çalıştı ama tahta kaşıktaki mıhlama şak diye ayrılarak suratlarımıza sıçrayınca panikle ellerimi savurdum. Ve ne yazık ki savrulan elim çarpınca sahan tüpün üzerinde sekerek ters döndü. Sıçrayan daha fazla mıhlamadan kaçamadık.
Saniyeler içinde her yerimiz mıhlamaya içinde kaldı.
Büzülen dudağım ve mahcup gözlerimle Tahir’e baktığımda, mıhlamalı kirpiklerini aralayıp, “Ne yaptun kız?” diye sordu ciddi ciddi.
Yok, bu defa kesin kızdı. “Şey ben… Yanlışlıkla oldu.”
“Yanlışlıkla oldi?”
“Hı hı…”
“Buraları temizleyebilirim…” diyordum ki güldü. Hatta kahkaha attı. O başının arkaya gidişi, gerilen biçimli dudakları, kahkahasını oluşturan o erkeksi tını…
Ölem mi?
“Ula barbie, yaptun yine yapacağunu!” diyince tutamadım kendimi, ben de kahkahalarla güldüm. Rezalet haldeydik, kahvaltımız heba olmuştu ve muhtemelen başka kahvaltımız da yoktu ama biz oturmuş buna gülüyorduk. Ha bu arada! Gülerken bir bardak daha çay doldurdu. Operasyonda falan ne yapıyordu acaba? Düşmanla çatışırken üzerinde çay bardağı fotoğrafı olan bir bayrak kaldırıp çay molası falan mı veriyordu? Ya da askerleri operasyon saatinin geldiğini bildirdiğinde, ‘bi dakka uşağum, daha çay demini almadı daha,’ falan mı diyordu? Bir eliyle düşmanı tarayıp diğer eliyle çayını mı yudumluyordu?
“Ya ama…” dedim kahkahamın arasından. “Hayatımda ilk kez güzel bir yemek yapmıştım, şu olana bak! Canım da çekmişti Üf!” Boş mısır unu poşetine baktım. Peynirin de sonuydu. “Yenisi de yapamayacağız sanırım. Keşke yapabilseydik. Hatta keşke yanında Maça latte olsaydı.” Gözümün önüne çok sevdiğim çayı getirince dudaklarımı yaladım. Geldiğimden beri içememiştim. Köyde Maça Latte vardı da ben mi içmedim? “Biliyor musun? Bence mıhlamayla çok yakışırdı.”
Gülümsemesine kısa bir ara verdiğinde, “Çok mu çekmişti canın?” diye sordu.
“Evet.” Dört bir yana dağılmış mıhlamaya baktım. Az önce ne kadar neşeliysem şimdi hâlimden o kadar memnun değildim. “Karnım da aç zaten. Hastayım da. Ayaklarım da üşüyor.”
Yüzü tamamen ciddi bir ifadeye büründüğünde ayaklarımı alıp kucağına koydu. Daha bunun şaşkınlığını yaşarken o büyük avuçlarıyla neredeyse ayaklarımın tamamını kavradı. “Çorap giymişsun. Soba da yanay. Niye soğuk senin bu patiler?”
Omuz silktim. “Bilmiyorum ki. Kansızlık var sanırım. Tüm kış ne giyersem giyeyim buz gibiler.”
Başını sallayıp, “Önce patileri ısıtalum,” dedi. Ve dediğini yaparak pembe çoraplı ayaklarımı avuçlarının arasında sıvazlamaya başladı. İfadesi de giderek ciddileşiyordu. Sanki şu an Dünyanın en önemli meselesi buydu. “Sonra da karnını doyuralım.” Şifonyerin alt rafına uzandı, patik doluydu. Muhtemelen onları annesi ve yengesi örmüştü. Parmaklarını aralarında dolaştırdı, pembe olanını alırken gülümsedi. Patikleri çoraplarımın üzerine geçirirken onu izliyordum. Farklıydık. Tamamen farklıydık. Hayata baktığımız pencereler, yürüdüğüm yollar, hedeflerim ve tepkilerimiz çok ayrıydı. Ama yine de… Birlikte iyi vakit geçiriyorduk. Evet, kavga etmeden duramıyorduk ama yine de ortak bir paydada buluşabiliyorduk. Birlikte gülmek zordu, en önemlisi bunu başarıyorduk. Buraya kendi isteğimle gelmemiştim ve ilk fırsatta buradan gidecektim. Yine de onun yanında ne kadar iyi hissettiğimi kendimden gizleyemezdim. Ve uzaklaştığımda hiç şüphesiz en çok bunu özleyecektim.
Yayla evindeki en kalın kıyafetleri giydik. Tahir başıma bir bere takıp boynuma da kendi atkısını doladı. Söylediğine göre yakınlarda küçük bir kayak merkezi vardı. Eğer şanslıysak orada maça latte bile bulabilirmişiz. Evden çıkmadan önce birkaç kez nasıl olduğumu sormuştu. Dün kadar olmasa da halsiz sayılırdım ama çaktırmadım. Bana gezmek olsun ayol… Her ne kadar kaçırılmış olsam da, burnum tıkalı olduğundan nefesi popişimden alsam da önemli olan gezmekti.
Çoğu yol kapalıydı ama Tahir buraları avucunun içi gibi bildiğinden bizi en risksiz, kuytu köşelerden geçirmişti. Kar, çoğu yerde diz boyunu aşmıştı ama onun direksiyonu tutuşundaki kararlılık hava koşullarına da meydan okumaktan geri durmamıştı. Dar dağ yollarında ilerlerken, camın buğusuna başımı dayayıp dışarıyı seyrettim. Sağ yanımızda karla kaplı çam ağaçları, sol yanımızda uçuruma özenen dik vadiler vardı. Yol boyunca süren sessizliği zincirli lastiklerin karı ezme sesi bozarken, gökyüzü göz yoracak kadar beyazdı ve kar taneleri aralıksız olarak havada dans ediyordu.
Kırık Kadeh Meyhanesi’ni geçip biraz daha aşağıya inince küçük bir kayak merkezi tabelası çıktı karşımıza. Bir süre sonra da düzlüğe ulaştık. Burası diğer taraflara göre sakindi; dağ, kollarını açmış da durduğumuz noktayı kışın hırçınlığından saklamıştı sanki. İnsan kalabalığı, böylesi manzaraya sahip bir yer için fazla sayılmazdı ama uzaktan gelen kahkahalar, fincan sesleri, kızak çeken çocukların nidaları havayı neşelendiriyordu.
Orta yerde çam kütüklerinden yapılmış iki katlı bir otel vardı. Ahşap duvarları karın yansımasıyla parlarken, bacasından aheste aheste tumanı tütüyordu. Camdan terasında kar tulumu giyen insanlar oturuyordu. Tarçın ve kahve kokusu bu mesafeden burnuma ulaşınca, “Tahir!” dedim heyecanla. “Baaaak, orada kafe var.”
Yaklaştı, kayan beremi elleriyle düzeltirken, “Bak sen şu işe,” dedi gözlerini kısarak. “Kim koymuş o kafeyi ha oraya? Biz de hanımefendiye maça midur miça midur o meretten arayken tam da.”
Kıkırdayıp omzuna vurdum. “Dalga geçmesene be.” Dönüp kara bata çıka önden önden yürümeye başladım. “Kurt gibi açım ben!”
Kapıdan girer girmez şöminenin çıtırtısı kulağıma, kokusu da burnuma vurdu. Cam kenarındaki masalardan birine geçip bakışlarımı kayak yapan insanlara diktim. Tahir de karşıma oturdu, benim aksime parkasını çıkardı. “Hiç korkmadan nasıl kayıyorlar acaba? Ben olsam çok korkardım. Evet evet, kesinlikle çok korkardım. Korkumdan yüzmeyi bile öğrenemedim, düşün. Kaymaya hayatta cesaret edemezdim. Ya düşersem? Ya bir yerim incinirse? Ya kayarken hızımı alamayıp ormana uçarsam mesela? Orada beni vahşi hayvanlar görürse! Ayyy… Düşün ki kış uykusuna dalmak üzere olan bir ayıya denk gelmişim. Vallahi beni görür görmez der ki; dur şunu bir afiyetle yiyeyim, tüm kış tok karna mis gibi uyurum. Olur mu olur vallahi. Sence-”
Başımı bir çevirdim ki Tahir garsona sipariş veriyor. Beni dinlememiş miydi yani? “Söylediğim onca önemli şey boşa mı gitti?”
Garsonu gönderip bana döndü. “Çok da önemli değildi demek ki.”
Kollarımı göğsümde bağlayıp cama döndüm. “Ayısın Tahir! Bir daha sana bi şey anlatmayacağım.”
Masaya eğildiğini hissettiğimde göz ucuyla ona baktım. “Neyi anlatmayacaksın mesela?
Kaymaktan korktuğunu mu yoksa korktuğun için yüzme bile öğrenmediğini mi? Ormana uçma ve kış uykusuna dalmak üzere olan vahşi hayvanların seni yeme olasılığından önce söylemiş olmalısın bunu.”
Oha Meloş! Adam aynı anda hem sipariş verip hem de her kelimemizi itinayla dinlemiş.
Kısa sürede masa pekçok kahvaltılıkla donatıldı ama şüphesiz masanın yıldızı mıhlamaydı. Tahir bol tereyağlı olmasını özellikle söylemişti. Yanına kızarmış ekmek ve Trabzon yoğurdu da gelince eldivenlerimi çıkarıp yemeye başladım.
Garson içecek siparişi almak için yeniden yanımıza geldiğinde ellerimi birbirine sürtüp, “Maça latte!” dedim. “Laktozsuz sütle olsun lütfen.”
Garsonun gözleri menüyü çatık kaşlarıyla inceleyen Tahir’e döndü ama yüzbaşı menüyü sanki gizli operasyon planı inceliyormuş gibi inceliyordu. Bir süre geçti. Baktım karar vereceği yok, “Tahir,” dedim şişin şirin. “Mıhlama soğuyor. Çabuk mu kara versen?”
Arkasına yaslanıp, menüye tekrar bir göz attıktan sonra, “Ben bir çay alayım,” dedi. “Demli olsun.”
“Tahir’ciğim…” dedim garsona rezil olmamak için gülümsemeye devam ederken. Neyse ki siparişleri getirmek üzere uzaklaştı. “Yarım saat çay siparişi vermek için mi inceledin?”
Kollarını koltuğun iki yanında açınca kasları yine gömleğinin dikişlerini zorladı. Etraftaki bazı kızlar gözlerini üstüne dikip onu beğeniyle süzünce gözlerimi kıstım ve Tahir’e çaktırmamaya çalışarak kızlara en tehlikeli bakışlarımı attım. Ah be... İnsanın bu kadar yakışıklı sevgilisi olmaması büyük şans! Yoksa her dışarı çıkışta en az iki kavga, bir miktar saç yolma, efenime söyeyeyim çırmıklaşma ve tabii sonunda da karakol…Harika! Tahir’le sevgili olmamanın iyi bir yanını bulmuştum işte!
Ufak at da civcivler yesin be Meloşum…
“Ne edeyim? Çaydan güzel içecek mi varidur?”
“Sabahın köründe beş bardak zift gibi çay içtin?”
Kaşından biri hafifçe kalktı. “Az içmişim, operasyon yok ise yediden aşağı kalkmam, kurtarmaz.”
Gözlerim şaşkınlıkla büyürken garson siparişlerimizi getirdi. Allahım! Maça lattenin yeşil köpüğünden özlemle öpersem garip karşılanır mıyım acaba?
“Ha o nedur?” Parmakları ince belli bardağında duraksadı.
“Çay.”
Kaşlarını çatarak beyaz fincandaki yeşil içeceğime garip garip baktı. “Ha o nasıl çaydur? Tovbe tovbe.” Kendi çayını kaldırıp, “Çay budur,” dedi. “O olsa olsa... çaya hakarettur.”
“Ay Tahir!”
Ciddi bakışlarını garsonun yüzüne çıkardı. “Kardeşim, doğruyu soyle. Patronuna demeyceğum.” İşaretparmağını yaklaş hele, kıvamında sallayınca çocuk ürkek ürkek eğildi. “Ha buralarda kara lahana boldur. Suyunu sıkıp boyle kokoş kızlara sosyetik isimlerle çay diye mi sataysuz? Bu midur işin özü?” Garsonun yüzü kireç gibi olurken kendimi tutamayıp elimi ağzıma götürüp kıkırdadım. “Bari yanına mısır ekmeği falan koyun da bansun garipler.”
Beni güldürmek için yaptığını biliyordum ve bu, görüntüsünden daha fazla etkiliyordu. Ama hayır… derin bir nefes almalı ve gözlerimi derhal Tahir ve çekiciliğinden ayırmalıydım. Enine boyuna düşünüp bir karar almıştım -ki yirmi beş yıldır tanıdığım zatallerimin derinlemesine düşündüğü pek az şey vardı- arkasında durmalıydım. Ve duracaktım.
“Ay Tahir ne iyi ettik de buraya geldik. Beton görmeyi özlemişim resmen! Bu kadar doğa benim bünyeme fazla. Yemin ederim ağaç kusmama ramak kalmıştı!” Konuşurken bir yandan da mıhlamaya bandığım ekmeği ağzıma tıktığım için kelimeler boğuk boğuk çıkmıştı.
“Ne anlaysun o betondan, ben de onu anlamayrum,” dedi bir zeytini ağzına atıp.
Senden de anlaşılacağı üzere biz beton seviyoruz be yüzbaşı…
İştahla yemeye devam ettim ama biraz sonra aklıma başka bir şey geldi ve boş bulunup sordum. “Önceden sinirlenince veya keyfin yerindeyken şivelenirdim. Ama şimdi… Hep yapıyor gibisin.”
Yemeyi bırakmıştı. Arkasına yaslanmış, sadece çayını yudumluyordu. Biraz düşündü, sonra, “Yanıldun,” dedi. “Hep değil.”
“Ama… Ben duyuyorum. Demek ki yanlış anla-”
“Sen duyuyorsun.” İki kelimenin üzerine de özel bir vurgu bıraktı. “Sadece sen. Senin yanında hep yapayrum.”
Son aldığım lokma boğazımda takılıp kaldığında, öksürerek, “Neden?” diye sordum.
Bakışları yüzümde gezindi, ağır ağır, çok başka bir duygunun yoğunluğu altında göz kıpmasıyla yine içim bir hoş oldu. “Beni boyle daha karizmatik bulduğunu fark ettum. Ondandur.”
Tutuldum. Hiçbir şey söyleyemedim. Bomboş bakışlarımı boşluğa saplayıp kirpiklerimi kırpıştırdım. Sonra… Toparlanabildiğim ilk an yemeye devam etmek istedim ama birkaç lokmadan fazlası gitmedi. Çayımı da yarım bırakarak kalktım ve önden ilerleyen yine ben oldum. Bu kez arabaya doğru…
Eve döndüğümüzde uyuyacağımı söyledim. Divana gömüldüm, arkamı döndüm ve uzunca bir süre sırtımda gezinen bakışlarını hissettim ama tekrar yüz yüze gelmekten kaçındım. Sobanın çıtırtıları kulağımda gezinirken kendime kızıp hak vermek arasında savruluyordum. Tüm bunları buraya geldiğimden beri görüşemediğim arkadaşım Nevra’ya anlatsam kızardı. Manyak mısın kızım sen, diye sorgulardı. Kendime gelmem için kollarımdan sarsardı. Ona göre aşk kapıyı her zaman çalmazdı ve bulunca kaçırmamak gerekti. Ve zaten ben de bugüne kadar hoşlandığım tüm adamlara şans verip, babama rağmen onlarla etrafa poz vermekten çekinmemiştim. Ama şimdi… Tahir ve bana, bize bu şansı veremiyordum. Korkuyordum çünkü. Çok korkuyordum. Tahir’e karşı beslediklerim hayatımda misafir olan o adamlara duyduğumdan çok başkaydı. Belki bir geçmişimiz olduğundan belki de o geçmişte yaşananlardan ama… başkaydı işte. Onu birkez dağıtmıştım ve bunun pişmanlığını fazlasıyla yaşamıştım. İkincisini kaldıramazdık; en o, ne de ben. Bu kararı onu adına vermem yanlış olabilirdi ama birinin yapması gerekiyordu. Yıllar önce düşünmeden konuşmuştum, şimdi bir karış havada olan aklıma rağmen düşünmeye çalışıyordum. Her şey bir yana… Annesi benden nefret ediyordu. Güldane Hanım benden gerçek anlamda nefret ediyordu ve Tahir, her erkek çocuğu gibi annesine düşkündü. Annemin bizi yetiştirme biçimi, sevgisini gösterme tarzı farklıydı, buna rağmen erkek kardeşlerim Mine ve benden daha yakındı anneme. Eğer Tahir ile olursak, bu annesiyle arasının açılması demekti.
Günün sonunda göz göre göre benim yüzümden yine canı acıyacaktı. Buna nasıl müsade edebilirdim ki?
Tüm bunları düşünürken dudaklarımı dişledim ve son olarak canımın acısını hatırlayarak uykuya daldım. Gözlerimi açtığımda hava kararmıştı. İçeriyi aydınlatan tek kaynak gaz lambasıydı ama bu defa ikisi birden değil, yalnızca teki yanıyordu. Bakışlarımı etrafta gezdirirken, Tahir'in karanlığın bir köşesinde buldum.
Parmaklarının arasındaki kadehte bu kez çay değil, rakı vardı.
Gaz lambasının süzülen ışığı yüzünün yalnızca sol tarafını aydınlatırken sağ, derin bir karanlıkta kalmıştı. Divanda doğrulup, karanlığa alışan gözlerimle ona daha dikkatli baktığımda yaklaştı. Yavaşça sobanın dibindeki miderlerden birine oturdu, rakısını yudumladı ve, “Oyun zamanı, öğretmen hanım,” dedi. “Kazanırsan, gidersin.” Sırtı dönüktü. Başını omzuna çevirdi ama bakışları yeniden beni bulmadı. “Kazanırsan seni kendi ellerimle bırakırım.”
Ne isteyeceğimi biliyordu. En başından beri…
Kaçışımın olmadığını da ben biliyordum. Bu yüzden bacaklarımı divandan sarkıtırken ellerimi terlemiş saç diplerime götürdüm ve onları geriye doğru sıvazladım. Banyodan sonra taramadığım için uzun buklelerim birbirine girmişti. Tıpkı düşüncelerim gibi…
Aramızda bir minder boşluğu bırakıp oturduğumda onun yaptığı gibi gözümü sobadan taşan ateşe götürdüm. Yayla evinin havasında dolaşan şey ilk kez sıcaklık değil, garip bir gerilimdi.
Tahir bana gönül koymuştu ve bunu anlamak kalbimi bir miktar incitti.
Bir rakı kadehi de benim önüme bıraktığında içimden bir ses onun ilk kadehi olmadığını söylüyordu. Benim için doldurduğu kadehe bakıp, “Ben hiç, oyunu oynayacağımızı söylemiştin,” dedim kısık sesle. “Bu oyunun kazananı olmaz ki…” Bu bir itiraf oyunuydu.
“Olacak,” dedi tereddütsüzce. “Bizim oyunumuzun bir kazananı olacak.”
“Nasıl?”
Bakışlarını yüzümde hissedemememden aldığım cesaretle ona baktım. Üzerinde yakaları çenesine uzanan larcivert bir sweatshirt vardı. Kaşları gergin, bakışları tek bir noktada toplanmıştı. İfadesinde gecenin ciddiyeti vardı. “Yalan söylemeyeceksin.” Başını yavaşça, kararlılıkla salladı.“Ve yalan söylemeyeceğim.”
“Nasıl anlayacaksın?” diye sordum ama sorarken bile biliyordum, o anlardı. Anlayamayacak olan bendim. Bu oyunu onunla oynamam tam bir aptallıktı ama… vazgeçmek için de artık çok geçti. “Boş ver.” Kadehi aldım ve parmaklarımın arasında sıkıca tuttum. “Ben başlayacağım.”
Derin bir nefes aldım ve oyunun kurallarını hatırlattım kendime. Ben hiç, ile başlan cümleler kuracaktık. O cümlede geçenleri daha önce yaptıysak içkimizden bir yudum alacaktık. Yapmadıysak kadeh dudaklarımıza uğramayacaktı. Oyundaki amaç karşı tarafın daha fazla içmesini sağamaktı. Bu yüzden kurduğumuz cümlelerdeki eylemleri gerçekleştirmemiz olmamız lehimizeydi. Evet… Hepsi bu kadar basitti işte. Ah… Hayır! Basit olmadığını adım gibi biliyordum.
“Ben hiç birini güldürmek için uğraşmadım.”
Cümlemin bitmesiyle birlikte rakısından büyük bir yudum aldı. Kim, diye sormadım. Beni güldürmek için uğraştığına sayısız kez şahit olmuştum. Bilmesem bile susmam yerinde olurdu çünkü ben ne kadar detay sorarsam ona da o kadar soru sorma hakkı doğardı. Ve kaçtığım da buydu.
“Ben hiç içimi kasıp kavuran bir pişmanlık yaşamadım.”
Kadeh parmaklarımın arasında ısınırken, yanaklarım da kadehe özenmekte gecikmedi. Yutkunarak dudaklarımı yaladım ve kadehi ıslak dudaklarıma yanaştırıp minik bir yudum alırken, yaşadığım en büyük pişmanlığın ona karşı duyduğum olduğunu bir kez daha hatırladım. Bunu biliyor muydu? Bilerek mi sormuştu?
Anasonun keskin tadı ağzımda dağıldığında, “Ben hiç…” diye devam ettim kararsızlıkla. Bu oyunda beklemek yasaktı ama düşünmeden sormak da mayınlı araziye dalmak gibiydi.
Zaten oyunu heyecanlı kılan da buydu; plansız sorular, hazırlıksız cevaplar… Birbirini açık eden cümleler, saklandığı yerden firar eden itiraflar…Bu yüzden garanti bir hamle yapmaya karar verdim. “Ben hiç ağırlık çalışırken aynada kendime kas şov yapmadım.”
Düşündü. Uzun sürmedi. Yeniden büyük bir yudum aldığında sobadan yükselen ani çıtırtı yüzünden irkildim. Sıra ona geçmişti. İşte buna daha fazla irkildim, içimden.
“Ben hiç…” diye kıpırdadı dudakları. “Köy düğününe disko topu gibi katılmadım.”
Şahit olduğu bir şeyi söyleyemezdi. “Hile ama bu!” dedim, oralı olmadı. Görürsün sen! “Ben hiç arabanın içinde manda gibi tepinip dans etmedim.”
“İçti.”
“Ben zibidilerle poy poy boz vermedim.”
Sinir krizi geçire geçire içtim.
“Ben hiç dağda üç gün üst üste aynı çorabı giymedim.”
Yaprak kıpırdamadı ama içti.
“Ben hiç sütyenimin içine çorap doldurmadım.”
Yuh! Yüzbaşı yüzünden küçük bir mimiğe bile yer vermeden bel altı vurmaya başlamıştı. Ben de duracak gibi değildim. Tabii önce içkimden bir yudum almalıydım. Aldım da…
“Ben hiç sırf annemin gönlü olsun diye date’e çıkmadım.”
Nihayet bir tepki vererek, bezgin bir nefes verdi. Ve.. içti. Demek çıkmıştı. Ana kuzusu!
Düşkündü işte annesine. İstediği kadar benim için Dünyayla savaşmaya hazır olsun, ne güçlü olursa olsun, bir noktada direnci kırılacaktı, kırılmaya mecburdu. Bir sınır vardı. O sınır geldiğinde yüreğinin bir parçasını sökmek zorunda kalacaktı. Ve ben o sökülen parça olacaktım. Güldane Hanım beni sevemeyeceğine göre Tahir bir taraftan vazgeçmek zorunda kalacaktı. Ve ne yazık ki… O taraf ben olacaktım. Seçtiği taraf için ona kızamayacaktım bile. Düşündükçe boğazım düğümlendi.
Sanki hissetmiş gibi başını bana çevirdi. “Ben hiç…”dedi, daha derinden gelmişti. Ona baktım, bakışlarında beni sakinleştirmek isteyen gizli bir sükunet vardı. “Aynı kişiyi duvarları yumruklayarak kadar sinirlenip gözüme uyku girmeyecek kadar özlemedim.”
Gülümsedim. Kadeh dudaklarıma doğru yol alırken, büyük bir yudum aldım. Çünkü deli gibi sinirlenip deli gibi özlediğim olmuştu. Kadehi dudaklarımdan uzaklaştırırken aldığım yudumun boğazımda kalmasıyla öksürmeye başladım. Çünkü… Tahir de bir yudum almıştı.
İyi de… Bana içirmek amacını güden cümleler kurmalıydı. Ama o açıkça kendi kalesine şut çekmişti. İsabetli!
İkinci yudumla kadehi yarıya indirdiğim için hafif hafif gevşediğimi hissediyordum. Bundan sebep mi bilmem ama kendi kalesine gol atan tarafta onu yalnız bırakmak istemedim.
“Ben hiç…Ben hiç birini gördüğümde yüreğim yerinden çıkacak gibi olmadı.”
Neden böyle bir şey söyledim, bilmiyordum. Başka biri için böyle hissettiğimi düşünmesini mi istedim? Yoksa bunu düşünmesini, bu düşünceden rahatsız olmasını mı? Onu kıskanmanın ne demek olduğunu biliyordum. Onun da öğrenmesini mi istedim? Kadehi dudaklarıma götürdüm. Bir büyük yudum daha alırken gözlerini gözlerime kenetledi ve bir saniye bile ayırmadan rakısını yudumladı.
Kadehi indirip ıslanan ağzıma elimi tersini bastırdığımda rakım bitmek üzereydi. Onunsa çoktan bitmişti. Ellerim kavuştuğunda parmaklarım birbirine işkence etmeye başladı. Tahir kadehlerimizi tazeledi. Kendininkini sek olarak doldurup benimkini suyla tamamladığında bana ait olan kadehi aldı ve bedenini minderin üzerinde yavaşça bana çevirirken kadehi parmaklarımın arasına bıraktı. Bunu yaparken tenime temas eden parmaklarının sıcaklığı kanımda gezinmeye başlayan alkolün hızını artırmasına nedendi.
“Ben hiç…” dedi usulca. Bakışlarımı yüzünden ayırmadım. Kaçtığımı görmesini istemiyordum çünkü. Görürse kovalardı. Aslında… kovalamasını istiyordum. Deli gibi istiyordum hem de. Beni kovalarken aniden ona döneyim, çarpışalım istiyordum. O çarpışmadan doğan tek şey gülümseyen kalplerimiz olsun istiyordum. Hayal kuruyordum. Çünkü çarpışmamızdan doğan tek şey gülümseyen kalpler olmazdı, olamazdı.
“Sen…” dedim sabırsızlıkla. “Düşünmek yasak, asker.”
“Yasak mı?” diye sordu bildiği halde. Yüzünde herhangi bir anlam çıkarabilecek tek bir ifade bile yoktu yine. Buzdan suretine bürünmüştü. Şivesi de kalbimi kırarak bir köşesine çekilmişti. Sebebi bendim.
“Yasak.”
Başını yavaşça salladığında aldığı derin nefes göğsünü şişirdi. Kadehi kaldırdığında kaşlarımı çattım. Dudaklarına doğru ağır ağır yol alıyordu. Yani soracağı her neyse… yaptığıydı. “Ben hiç birinin git, deyişine bu kadar kalmak istedim.”
Kadehi tekte başına dikip son yudumuna kadar içti.
Ve içim, ince ince sızlamaya başladı. Başımı önüme düşürdüğümde çenemde yakalayan parmakları buna izin vermedi. Başımı kaldırdı, sobanın ateşi gözbebeklerinde titrerken, “Düşünmek yok demiştin,” diye hatırlattı. Düşünmek yok.
“Ben hiç…” Ben hiç birine git dedikten sonra içim çıkana kadar ağlamadım. Bunu söyleyemezdim ki. Söyleyemediğim için biraz daha içmeye ihtiyacım vardı. Bu yüzden dudaklarımı araladım ve yine kendi kaleme gol atmaya hazırlandım. “Ben hiç yalan söylemedim.” Cümlemi bitirir bitirmez kadehimi başıma diktim. Niyetim onun gibi sonuna kadar içmekti ama kadeh parmaklarımın arasından kayıp gittiğinde içebildiğim ancak yarısıydı.
Başımı indirdim, kadehimi geri almak için elimi uzattığımda geri çekti. Parmağım kadehime daha yakın değildi ama yüzüm yüzüne fazlasıyla yaklaşmıştı. Gözleri usulca yüzümde gezinmeye başladığında, “Şşş. Yavaş ol güzelim,” diye fısıldadı. “Benimle yarışamazsın.”
Seninle yarışmak istemiyorum ki. Senden kaçtığımı görmemen için rahat görünmek istiyorum. Endişemi görme diye gevşemek istiyordum. Bunun yolu da içmekten geçiyor. Üçüncü kadehi geçmeden… Üçüncü kadehten sonra senden kaçtığım için ağlarım. Hem de senin kollarında ağlarım. Hem de feryat figan ağlarım. O kadar ağlarım ki susturamadığın için oturur benimle ağlarsın. Çünkü on yedi yaşımdan ağlamam gereken her anı gülümsememle perledim. Çok birikti. Oturur hepsine ağlarım. Ama en çok seni üzdüğüm için ağlarım.
Son hamleme karşılık kadehinden bir yudum alıp kadehimi parmaklarıma teslim etti. “Ben hiç…” dedi dudaklarım titrerken. Durdu, yutkundu. Sanki fikir değiştirdi. “Ben hiç Dünyanın en zarif kızının karşısında bir dağ ayısı gibi hissetmedim,” dedi ve kadehi bırakıp komple şişeyi kafasına dikti.
Başımı kaldırıp bunu gerçekten yapıp yapmadığını anlamaya çalıştım. Ne de olsa alkole karşı dayanıksızdım, zihnim bulanmaya başlamıştı bile. Ama hayır, bu gerçekti. Tam olarak idrak ettiğimde gözümden bir damla yaş akarken gülmeye başladım. Ama ne gülmek… Gözüme acıyla toplanan yaşlar kahkaha gözyaşlarına dönüştüğünde ellerimi dizime vura vura güldüm. O da durmadı tabii… Güldü. Beni izleyerek hafif bir tebessüm kondurdu dudaklarına.
“Ya Tahir!” dedim gülmekten dilim dudağım birbirine girerken. “Gerçekten böyle mi hissettin?”
Kaşlarından biriyle birlikte yüzündeki ifadesizlik de bir miktar kalktı. Üzülmüştüm ve buna dayanamamıştı. Acıyla kabaran gözyaşlarım o güldürdüğü için düşmüştü gözlerimden. Elimin tersiyle gözlerimi silerken bile gülmeye devam ediyordum.
“Hissetmese miydim?” diye sordu kızgınlıkla. Sahte bir kızgınlıktı bu. “Kuğu gibi süzülüyorsun önümde. Bir kadının kafa tutuşu bile zarif olur mu? Dibine kadar zarifsin kızım. Bana bir def ol desen fonda piyano sesi yükselir. Beethoven dinlese beste yapar. Çattığın kaşların bile ben bilmem kaçıncı asilzadenin torunuyum, diyor. Bir de bana bak. Çamurlu botlarım, nasırlı parmaklarım, sigara kokan nefesimle odun gibi değil, koca bir orman gibi duruyorum yanında. Tenime barut kokusu kazınmış, akşamdan çamaşır suyuna yatırsan iflah olmam.”
Böyle söyleyince yine içim sızladı. Onun gözünden kendimi dinlemiştim ama sahiden… benim onu böyle gördüğümü mü düşünüyordu?
Ay Meloş, ağzımızdan onun için akan salyaların koca bir göl oluşturduğunu bilmiyor!
Sıra bana geçtiğinde ben de ona iyi hissettirmek istedim. Bugünkü dengesiz davranışlarımdan sonra bunu ona borçluydum. “Ben hiç…” Gülümsedim ve utangaçlaşacağını bildiğim bakışlarımı daha sözleri söylemeden yüzünden kaçırdım. Aslında utanmama gerek yoktu. Yanızca onu beğendiğime dair küçük bir cümle kurmak istiyordum. Minik bir iltifat gibi… “Ben hiç bir askerin baklavalarını afiyetle yemek istemedim,” dedim ve aynı anda beynim iptal(!) tuşuna abanırken içtiğim azıcık içkiyi fırsat bilen dilim, son ki üç dört gönder aşkom(!) tuşuna abandı. Ve galip gelen… Allahın cezası dilimdi.
Ne dedin sen? Sen ne dedin sen? Sal beni Meloş… Sal çekip gideyim, ben artık senin iç sesin olmak istemiyorum. Yalvarırım beni beyin süzgeci olan birine sal!
Gülecek sandım ama gülmedi. Yüz kasları gerilirken eli istemesizce baklavalarına gitti. Emin olmak istedi. Ya da baklavalarını mı saydı? Bir, iki, üç, altı… tamam, tam kadro oradalar, gibisinden. Ben utançtan yerin dibine falan da değil, yer kabuğuna kadar indim zaten. Kadehi tutan elim bile utançtan kıpırdayamıyor ki bir yudum alayım! Ben alamadım ama… o aldı.
“Nasıl!” dedim şaşkınlıkla. “Sen istedin mi?”
Tövbe haşa! Daha neler? Daha daha neler!
Elini kolunu boşluğa savurdu. Söylenmeye başlayarak kadehi yere bıraktı. “Baklava yemek isterim kısmına şey ettim ben. Gidip Şerif Ali'nin baklavalarına sulanacak halim yok.” Bakışları mükemmel bir yavaşlıkla şalvarın içindeki bedenime kaydığında tenimin ısındığını hissettim. Dudaklarımı dişleyecek kadar utandım ama o… arsız bakıyordu. “Benim de yemek istediğim başka şeyler var tabii ama şeftalinin baklavalar o kategoriye girmiyor.”
Derhal konuyu değiştirmek gerekiyordu. “Ay zaten Şerif Ali’nin baklavası mı var ki?” Bir sır verir gibi yanaştığımda o da bana yanaştı. Yapma Meloş, tehlikeli sulardayız Meloş, sobanın içindeki odunlardan daha beter yanarız Meloş! “Onunki göbüşü baklava değil şekerpare bir kere!”
Gülecek gibi oldu ama gülmedi. Aklına gelen her neyse kaşları çatıldı. “Sen nerden gördün şeftalinin göbüşünü!” Kendine sinirlenerek elini kolunu savurdu. “Ula benim gibi adama da göbüş dedirttin ya.”
Daha neler! Beni şeftaliden kıskanacak hali de yoktu herhalde. Ya da… Var mıydı? Uçan kuştan bile kıskanır mıydı beni mesela? Ayol nefret ederdim ben şu kıskanç erkolardan. Neden şimdi Tahir’in beni kıskanma ihtimaline bile eriyordum?
Kıskançlık demişken…Bakışlarım bir an için divanın bir köşesindeki Nazım Hikmet kitabına uğradı. Aslında o kitabı bulduğumdan beri aklımı karıştıran bir soru vardı. Son hamleme karşı almam gereken yudumu alıp, “Sıra sende,” dedim. Sıranın bir an önce bana geçmesi için söyledim çünkü bir cevap almak için saniyeler içinde kıvranacak duruma gelmiştim.
“Ben hiç…” Gözleri usulca yüzümde dolaşmaya başladığında bu oyunun fena halde rayından çıktığını anladım. Anladım ve artık çok geçti. Çünkü başım dönüyordu. Tavan başımın üzerinde sallanıp duruyordu ve karşımda adam hiç kıpırdamadan otururken bile bakışlarım onu izlemek için dağılmak zorunda kalıyordu. Az önce birbirimize yanaşmış ve geri çekişmemiştik. O buram buram güven veren kokusunu alacağım kadar yakındık. Raydan çıkan bir oyunun içinde, dipdibeydik. “Ben hiç kokusuna taptığım biriyle uyumadım.”
Dudaklarım şaşkınlıkla aralanırken gözlerini benden ayırmadan kadehini aramıza bıraktı. İçmedi. İnanamadım. Ciddi anlamda afalladım. Otuz yaşındaydı neredeyse. Elbette hayatında birileri olmuştu ama biriyle bile… uyumamış mıydı?
Öte yandan bakışları yüzümden ayrılmıştı, kadehime bakıyordu. Cavabı bir an önce almak için içip içmeyeceğimi görmek istiyordu. Kocaman bir hayır, kimseyle uyumamıştım. Hayatıma giren adamlarla yalnız kalmaktan bile çekinmiştim. Kendimi sakındığım ya da tabularım olduğu için değil, gözümü kapattığım noktada hepsi travmalarıma dönüştüğü için onları kendimden uzak tutmuştum. Çoğu ilişkim de bu sebepten sona ermişti. Yani hep terk eden taraf değildim; terk edilmişliğim de hatırı sayılır miktardaydı. Ama şimdi… Belki de doğru olan gizlemekti, içmekti. Bu sayede benden uzaklaşabilirdi. İçersem yalan söylemiş olurdum.
“Ben hiç…” dediğimde gülümsedi. İçmemiştim. Ve bu hoşuna gitmişti. Benimse aklım hâlâ o şiir kitabındaydı. Nazım Hikmet öyle güzel, içten aşk şiirleri yazmıştı ki bu soruyu ona sormamam, uykumun birçok gece bölünmesi demekti. “Ben hiç birine Nazım Hikmet şiiri okumadım.”
İçme. İçme. İçme. Lütfen İçme. Bunu istemeye hakkım yok, biliyorum ama sen yine de içme.
Kadehi aldığında titremek isteyen çenemi zaptettim ama dudaklarına yaklaştırdığında ona hayal kırıklığıyla bakmaktan geri duramadım. Üstelik buna hakkım olmadığını da biliyordum. Sevgili bile olsak, ki değildik, benden öncesi beni ilgilendirmezdi. Teoride olması gereken buydu; pratikte sözü geçmezdi.
Tahir kadehinden bir yudum aldığında gerilip gerilip tam suratının ortasına denk düşürecek şekilde sağlam bir tane yapıştırmak istedim.
Seni yarma seni! Seni dağ ayısı! Seni mağara kaçkını, at hırsızı kılıklı, orman mahsülü seni! Kimbilir kimse okudun o caaanım Nazım Hikmet şiirini? Hülya’ya mı? Yoksa Fulya’ya mı? Belki de hiç görmediğim başka bir kadına! Ne de olsa beyefendinin etrafında kadın çok!. Okumuştur birine. Ühüüü ühüü… Keşke dilin tutulsaydı da okumasaydın. Keşke ses tellerin istifa etseydi da tek hece çıkmasaydı ağzından! Keşke prostat olsaydın da tuvalete yetişmeye çalışırken şiirin yarım kalsaydı.
Hiç olmadı diş macunun bitseydi de nefesin o kadar berbat koksaydı, kadın, ‘Ayh dayanamıiciim bu kokuya!’ deyip kaçsaydı.
Ama Tahir’in nefesi… Hep hoş ve ferah kokardı. Sinen azıcık sigara kokusu bile rahatsız etmezdi. Düşündükçe daha fazla bilendim. Daha fazla dayanamadım. Tutamadım kendimi, nasıl tutayım? Aldım kadehimi diktim kafama. Hoş, yine dibini göremeden elimden kaptı ama iki yudumdan fazlasını almıştım.
“Hayrola,” dedi sırıtarak. “Sen kime okudun Nazım Hikmet şiirini?”
Eh, o yudumu alarak benim de şiiri okuduğumu varsayıyordu. Acımdan, kederimden kahrımdan içtiğimi bilmiyordu.
“Sana ne!” dedim saçımı omzumun gerisine savurarak. “Ben sana soruyor muyum hangi sarı çiyana okudun diye!”
Kollarından birini divana yasladığında gözlerinde munzur bir ifade vardı. O donuk ifadesinin altında benimle açıkça eğlenmeye başlamıştı. “Sarı olduğunu nerden bildin kız?”
Renkler gözümün önünde birbirine girerken ağzımdan bir sarhoşun abartılı hıçkırığı kaçtı. Tahir gülmeye başladığında ben daha fazla sinirlendim. “Bok ye Tahir!” diye iyi niyetlerimi sunduktan sonra divandan tutunup kalkmaya çalıştım ama divandan tutunduğum yerde… eli vardı. Suçüstü yakalanmış gibi elimi çekip arkamı döndüm ama tek adım dahi atamadan beni belimden yakalayıp midenrlerin üzerine düşürdü. Oturmaz pozisyonunda değil, boylu boyunca yatma pozisyonunda… Tavan, Dünya Tahir başımın üstünde dönerken… Ne? Tahir mi başımın üstünde dönerken?
Kirpiklerimi kırpıştırıp baktım, Tahir gerçekten üstümdeydim.
Meloş, ayıptır sorması annem ama yüzbaşı üstümüzde ne arıyor?
Hayır… Anlamıştı.. Sadece yüzümdeki minik panik kasılmalarından değil, birden bire dudaklarımın titremeye başlamasından ve an itibariyle göğüs kafesine son sürat vuran kalbimden onu kıskandığımı oldukça net bir şekilde anlamıştı. Ve bu an, kelimenin tam anlamıyla bittiğim andı.
“Şimdi…” dedi boğuklaşan sesi. “Emanete hıyanet etme isteğiyle dolup taşmanın şerefsizliği ve haysiyetsizliğini üzerimden atmam için tek bir sebep söyle?”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |