
10. BÖLÜM:
“Nayino”
Nefis bir cumartesi gününe uyandığımda gözümü açar açmaz pencerenin yanına süzüldüm. Camı açmamla birlikte içeri dolan serin dağ havası ve çam kokusu yüzümü şefkatle okşuyordu ki doğa, ‘Kalk kız Meloş, hayat seni bugün de mahvetmeye hazır!’ diye huysuz bir kaynana gibi araya girmişti. Karşıki yamaçta da keçiler yine birbirine girmişti. Biri böğüre böğüre meleyip ötekine kafa atıyor, başka biri de sanki kahvehanede köşe başını tutmuş emekli amcalar gibi dikiliyordu.
“Yine kim kimi aldattı da bu yayla Aşk-ı Memnu setine döndü sabah sabah?” diye söylendim. “Bir de sakince uyanın be keçi kızlar, vallahi şekerim düşüyor sizin bu entrikalarla!”
Biz bir de kendimize mi baksak acaba, Meloş, hı?
Doğru… İç sesim yine iş başındaydı. Gıcıktı, evet. Ama haklıydı da. Ben de her sabah kalkar kalkmaz kendi felaket bültenimi sunuyordum.
Keyifli haftalar efendimmm! Meloş’la Allah Cezanı Verece(!)’ programına hoş geldiniz! Bakalım bugün başıma nasıl çoraplar öreceğim? Güldane Hanım ile aramdaki gerilim hangi boyuta varacak? Nazife Nene beni kiminle baş göz edecek? Milletin ağzına hangi konuda sakız olup başıma nasıl felaketler getireceğim? Hepsi ve daha fazlası az sonra! Takipte kalınız…
Ama hakkımı yemeyeyim, ilk geldiğim günlere göre bayağı iyiydim. O zamanlar gitmek gün sayıyordum. “Şurdan bir kaçayım da ne olursa olsun,” diyordum. Şimdi ise zaman öyle hızlı akıyordu ki gitmek için ne kadar vaktim kaldığını bile kestiremiyordum. Ah… ah… O zamanlar soba bile yakamazdım. Yemek mi? Sadece yiyeni tanırdım. Şimdi mi?
Bir dakika ya… E ben hala soba yakamıyordum. Yemek mi? Sıla sağ olsun, o olmasa geri kalan yaşamımı ot yiyerek yaşamaya geçecektim. Evlerden ırak.
Neyse, detaylara takılmanın lüzümü yok aşkom.
Öyle ya da böyle; alışmıştım. Peki ya özleyecek miydim? Dürüst olayım, ilk geldiğimde bu köyden çıkınca konfetili kutlama yapacağımı düşünüyordum. Ama şimdi… Şimdi düşününce öğrencilerimin süt kokularını bile burnumda hissediyordum. Bir de ponçiklerimin garip ama tatlış soruları vardı…
Öğretmenum, İzmir'de uçan arabalar varmış doğri midur?
Öğretmenum şehirde kurutma makinası varmış, anam dediydi. Banyodan sonra içine girip kurumak için güzel fikir gibime geldi.
Öğretmenum şehirde horoz olmadiği için çocuklar okula geç mi kalay?
Öğretmenum, şehirde çocuklar düşünce… arkadaşı yarasına işemeymiş. Doğri midur?
Hatırlayınca bile gülümsedim. Yani… evet. Bu cevabı verdiğime hâlâ inanamıyordum ama… özleyecektim be.
Güne duygusal bir giriş yaptıktan sonra sabahlığımı giyip odamdan çıktığımda nefis bir sürprizle karşılaştım. Benim canım, aşkoların aşkosu, biricik ev arkadaşım; yemek kaynağım Sıloşum gelmişti! Üstelik envai çeşit dedikoduyu da beraberinde getirmişti. Ağzını açtığında karnımdan önce midemi doyuracağını anlamıştım vallahi!
Gelirken aldığı taze gevreklerle hızlı bir kahvaltı hazırlamıştık. Daha doğrusu Sıla hazırlamıştı, ben de narin bedenimle kırmadan salona taşımıştım. Masaya oturduğumuz gibi de ısrarlarıma dayanamayıp başlamıştı anlatmaya... O anlattıkça o kadar dumura uğramıştım ki yaklaşık on dakika boyunca ağzım açık kalmış, kurak mevsim gibi dilim damağıma yapışmıştı.
Sıla’nın neredeyse kendisiyle yaşıt olan teyzesi Destegül, bizim Şerif Ali’nin egeli afeti çıkmasın mı? ŞOK! ŞOK! ŞOK!
Sıla karşısında Şerif Ali’yi görünce kalakalmıştı tabii… Şerif Ali de karşısında Sıla’nın teyzesi; egeli afet kullanıcı adlı müstakbel nişanlısı Destegül’ü…
Sıla’nın anlattığına göre Destegül, tombiş, sevimli, çilli milli bir kızmış… Profilindeki bronz ten, dolgun dudak, dalgalı saçlı kadınla alakası da yokmuş. Midyat’tan geldiğini de düşünürsek; ne egeliymiş ne de afetmiş yani…
Hoş, Destegül’ün yaşadığı şok da az buz değildi. Sonuçta esmer, kaslı, adonisli Berke Can diye bildiği adam halis muhlis şeftali çıkmıştı. Herkes şokun dibine dibine vurmuştu sonuç olarak…
Şerif Ali’nin telefonundan okuduğum yazışmalar aklıma geldi Sıla anlattıkça. Yüz yüze gelene kadar kesinlikle birbirlerine fotoğraf bile göndermeyeceklerini söylemişlerdi. Her ikisi de sürpriz olsun istemişti. Nitekim olmuştu da…
Ama Şerif Ali’nin yalanları bununla da sınırlı kalmamış. Telefonla konuşurken Destegül, sen benimle gönül eğlendiriyorsun(!) diye postayı koyunca gel nişanlanalım, demiş bizim akıllı çavuşumuz! Kız da tamam, deyince bizimki kalakalmış. Yalanın ucu da kaçmış bir kere…Hemen süper zekasıyla hızlı bir plan yaparak Trabzon’luyum diyerek kızı buraya çağırmış ve en can alıcı kısmı ise… Burada kendine sahte aile bulmuş!
Olayın bombası ise şöyle patlamış; Şerif Ali sahte evinde, sahte odasında üstünü değiştirirken Destegül’ün annesi Miryam Teyze odaya pat diye dalmış. Klasik anne refleksi işte, pijama bırakacakmış. Ve tam o anda kadının gözü Şerif Ali’nin beline takılmış. Çocuk eğilmiş tişörtünü değiştiriyor ya kuyruk sokumuna kadar görünüyormuş ve tam orada kocaman bir dövme varmış. Büyük, gotik harflerle tam olarak şu yazıyormuş;
Adanalıyık raconun ustasıyık 2006
Kadın o an donup kalmış. Gözleri dövmeye kilitlenmiş, sanki düşman bayrağını görmüş gibi, “Ne bu?” deyip bağırmaya başlamış… “Sen ne zaman Adanalı oldun ha? Hamsi kebaba mı döndü de bizim mi haberimiz olmadı?”
Şerif Ali paniklemiş, tişörtü ters yüz giyip dövmeyi kapatmaya çalışmış ama iş işten geçmiş tabii. Kadın öyle bağırmış ki tüm ev toplanmış başlarına, Şerif Ali açıklayabilirim, deyip durmuş ama… Ama nasıl açıklasın?
Yani beline dövme yaptıracak kadar Adana ruhuna işlemişsin, kalkmış, “Ben Trabzonluyum!” demişsin.
Tüm hikâyeyi dinlerken bir şoktan diğerinin kucağına zıpladım, gülmekten üç kez zeytinle boğulma tehlikesi geçirmem de çabası… En sonunda kendimi bir yudum çayla dizginleyebildiğimde, “Ama Sıloş,” dedim. “Seni aradığımda bir şeyden bahsetmedin bana. Damadın ailesinde kalacağız, nişan yapacağız, dedin. Hatta beni bile davet ettin.”
Başını salladı. “Şerif Ali yemin ettirdi bana kimseye söylememem için. Kendi söylemek istiyordu sana da. Zaten birbirlerine görüntüleriyle alakalı söyledikleri yalan çok uzatılmadı. Yüz yüze gelince ikisi de birbirinden hoşlandı anlayacağın…Hatta ben hariç kimseye söylemeden aralarında kapattılar o meseleyi. Zaten Şerif Ali nadiren yanımızdaydı, görevi icabı sık sık karakola dönüyordu. Biz de aileyle nişan hazırlığı yapıyorduk ama… Meğer aile de memleket de sahteymiş. Yalnız ailede bir gariplik olduğunu fark etmiştim ben. Sürekli halay çekiyorlardı. Miryam Anneannem bir şey mi istedi, hop halay! Bir soru mu sorduk, hop halay!”
“Yalanlarını halayla kamufle ediyorlarmış yani,” dedim gülümseyerek. “Orda olmak isterdim.”
“Hiç tavsiye etmem. Çok ısrarcılardı. Bana şu kırık ayağımla halay çektirip durdular. Gerçi Şerif Ali’nin Trabzon’lu değil de başka bir memleketli olduğunu hatırlıyordum ama ortalık zaten karışıktı, bir de ben karışmayayım diye sustum. İşte… patlak verdi bir yerden. Destegül’ü görmen lazımdı, nasıl ağladığı kızacağız… Şerif Ali de kötü oldu.”
İşte bunu duyunca üzülmüştüm. İçimden Şerif Ali’ye uzun bir ah çektikten sonra, “Eeee…” dedim. “Sonra ne oldu? Sen sadece akşamki yemek planımız için dönmedin anladığım kadarıyla.”
Dilini damağına vurdu. ”Cık. Destegül’ün annesi, yani Miryam Anneannem Destegül’ü kaptığı gibi çıktık evden. Midyat’a dönmek için aynı gün uçak bileti de bulamadılar maalesef. Bana gelin, dedim ama buranın küçük olduğunu biliyorlar. Hem sen de buradasın. Anneannemin Mizgali’de bir tanıdığı varmış, Destegül ile birlikte geri dönene kadar orada kalacaklar.”
Gözlerim büyüdü Müzgali’yi duyunca. Yani şu kısacık zamanda yukarıköy benim bile travmam olup çıkmıştı. “Mizgali mi?”
“Maalesef. Anneannem çok inat kadındır. Ne kadar gitme dediysem de dinletemedim.”
Baktım, düşüncelere dalacak gibi… İzin vermedim asla! Hemen ayağa fırlayıp onu da elinden tuttuğum gibi koridora çıkardım. “Gün düşünme günü değil Sıloşum! Gün hayatının aşkıyla çıkacağın ilk date’ye hazırlanma günü!”
Odasına girdiğimiz gibi dolabını açtım ama… açmamayı tercih ederdim. “Bu ne ayol? Alabildiğine simsiyah. Her alışverişe çıktığında cenaze kombini mi yaptın allasen?”
Ne var ki, bakışı atarak dolabını süzerken işin başa düştüğünü düşünerek Sıla’yı bu defa benim odaya götürdüm. Mizgali’den aldığım elbiselerin arasından su yeşili ve pudra renginden oluşan, kalın askılı elbiseyi üzerine tuttum. “Bu sana çok yakışacak!”
Sıla doğrudan etek boyuna baktı. “Çok kısa değil mi?”
“Benim giymeyi düşündüğüm elbiseden iki karış daha uzun….”
“O kadar diyorsun?”
Kararlılıkla başımı salladım. “Kesinlikle! Eğlencede Serhan’ın sana nasıl baktığını hatırla. Seni bu elbisenin içinde gördüğünde dibinden ayrılmayacak!”
Hemen bakışlarını kaçırdı, utangaç kelebeğim. “Bu defa sen de bir değişiklik yapıp siyah bir elbise giymek istersen dolabım emrine amade…”
Teklifi yüzümdeki gülümsemeyi duraksıtırken göğsümde bir yanma hissettim. “Yok,” dedim boğazıma bir anda çöreklenen yumruyla başa çıkmaya çalışırken. Elimi boynuma götürüp sıvazladım. “Ben siyah sevmem.”
“Neden? Beyaz tenlisin, siyah sana yakışır.”
Parmaklarım boynumun ince derisine sıkıntılı bir baskı uyguladı, bu benim elimde değildi. Dikkatimi dağıtmak için bakışlarımı bez dolabımdaki çoğunluğu pembe ve tonları olan elbiselere çevirdim. “Ben yakıştığını düşünmüyorum. Hem… Şuradaki boyundan bağlamalı, dantelli elbise var ya… ben onu giyeceğim. Fiyonkları çok güzel değil mi? Zaten fiyonklu papuçlarım da var. Bence o elbiseye inci takılar çok yakışır. Evet. Kesinlikle inci takacağım. Bu arada… Makyajını yine benim yapmamı ister misin?”
Parmağı kendi odasını gösterdiğinde elini tutup, “Gel,” dedim. “Önce banyo yapalım. Senin suyunu hazırlarım. Sonra da ben yaparım. Biliyor musun artık çok sıcak suyla banyo yapmıyorum. Hem soğuk su saçlara daha iyi geliyormuş.” Banyoya ulaştığımızda sırıtmaya çalıştım. Her zamankinden daha yüksek çıktı sesim. “Haberin olsun saçlarını benimki gibi dalgalı fönleyeceğim. Hep pırasa gibi düz… Serhan Beye biraz farklı görünelim. Bak, öyle çok hevesli görünmek yok. Bunu detaylıca konuşuruz zaten ama ben uyarımı yapayım. Ağırdan alacağız, unutma…”
Akşamın ilk saatlerinde pembe dantel elbiseyi giydiğimde kendimi bir peri masalının düğününe hazırlanıyor gibi hissettim. Kumaşı tenime dokunduğunda dantel işlemeleri göğüs hizasından belime kadar nazikçe sarılıp, sonra kalçamdan itibaren usulca açılıyordu. Sırtı hafif açıktı. Belime oturması, ince bir korsenin tenime göz kırpışı gibiydi. Göğsümün arasından aşağı inen; alt alta dizili kurdele detayları vardı bir de... Boyundan bağlanan kalın askıları omuzlarımı da sırtım gibi çıplak bırakıyordu.
Beyaz tenim pembe ile buluşunca ayak uydurmak istermiş gibi pembeleşirdi. Aslında çoğunluk sarışınlar kadar beyaz sayılmazdım. Tamam… Bacaklarım süt beyazdı ama daha yukarısı; özellikle de yüzüm hafifçe buğdaya çalışıyordu. Yazın güneşlendiğimde o buğdayı biraz da olsa koyulaştırabiliyordum ve böylelikle ela gözlerim daha fazla ortaya çıkıyordu.
Ayaklarıma geçirdiğim pudra tonlu saten topuklular ise tam bir görsel şölendi. Topuklar zarif ama kesinlikle masum değildi. Arkasında kocaman fiyonklar vardı, o fiyonklar da tıpkı sahibi gibi sevimli duruyordu.
Giyinmekle işim bittiğinde yüzümü aynaya yaklaştırdım. Uzun dalgalı saçlarımı her zamanki gibi fönledim ama bunu yaparken Tahir aklıma geldi. Açıkça itiraf etmeliyim ki… Onu beğeniyordum. Hatta ondan daha yakışıklı bir erkek görmemiştim. Ufak bir not; daha öküzünü de. Onun da kıvırcık saçlarımı beğendiğini biliyordum ve nedense Tahir tarafından beğenilme düşüncesi fena halde hoşuma gidiyordu. Yine de bunu ona göstermek istemiyordum. Yeterince ukalaydı. Üzerine bir kat da benim çıkmama hiç gerek yoktu.
Hem fönleyince saçlarım çok daha uzun görünüyordu. Fırçayla kıvırdığım uçlarına Pembe, süslü şişesindeki parfümümden sıkmıştım, her adımında kokum da ardımdan gelecekti. Saçımın yandan bir kısmını özenle toplayıp inci sarkan pembe kurdeleyi taktım.
Kurdeleler, inciler, simler kesinlikle karakterimin değiştirilemez birer parçasıydı.
Makyaj çantamı açarken yan odadan Sıla'nın sesi geldi. “Me-leeeeek! Elbiseyi giydim ama ne konuşacağım ben Serhan’la? Ne diyeceğim yani? Merhaba, beni reddettin ama gel bi duble içelim mi, mi diyeyim?”
Eyelineri çekerken ben de seslendim. “Öyle deme tatlım, en azından reddedilmeli de olsa havalı bir hikâyeye sahip oldun. Bak bana, terk edilemiyorum bile. Aşk hayatım o derece boş, ıssız, kimsesiz. Ayrıca ne dublesi ayol? Bizi meyhaneye götürecek halleri yok ya…”
Sonuçta Tahir’i o kadar uyarmıştım; Serhan ve Sıla’nın ilk buluşması için güzel ve elit bir mekan seçmelerini bekliyordum.
“Ya seçtilerse?” diye kıkırdadı Sıla. “Adam Mardin’li. Tahir Yüzbaşı desen… Erkekler arasında ağır abilik diye bir kulüp falan varsa kesin başkanı odur.”
Söylediğine karşı ben de bir kıkırdadım. “Saçmalama Sıloş… O kadar ayı olduklarını düşünmüyorum. Bu müthiş kombinlerimizle meyhaneye mi gidelim ayol?”
Aynaya bir daha baktım. Simli açık pembe farım her gözümü kırptığımda parlıyordu. Tam istediğim gibi! Maskaramı sürdüm, kirpiklerim uzun ve kıvrık olmasını seviyordum. Allık mı? Nasılsa uçar diyerekten her zaman Allah ne verdiyse sürüyordum. Sonuç mu? Uçmuyordu ama ben yine de hep bolca sürüyordum.
Makyajımın son dokunuşu olarak bebek poposu pembesi rujumu sürerken Sıla yeniden seslendi. “Meloş, ben konuşamam gibi geliyor. Ya laf ağzımda büyürse? Ya Serhan yüzüme bile bakmazsa?”
“Sen konuşma zaten, bırak gözlerin konuşsun,” dedikten sonra rujumu yedirdim. “Süzüm süzüm süzül yeter hayatım, gerisini bana bırak.”
Takı kısmına geçtiğimde inci detaylı kalpli kolyeyi taktım. Bileğime sallantılı bilekliği geçirdim. Her adımımda tıngırdayacaktım. Küpede de sade inci tercih etmiştim. Sol kulağımda 936 adet delik olduğu için orası mini bir takı fuarı gibi zaten... Sağda tek bir inci küpe; hem asil hem iddialı. Zaten bu kombinle yıldız olmaya değil, galaksi kurmaya gidiyordum ayol.
Odamdan çıkarken tekrar parfümümü sıktım. Pembe şişenin içinden fırlayan koku, yıllardır kullandığım, tenimle bütünleşmiş imza kokumdu; Bombshell! Sıktığım ilk an şımarık bir yaz meyvesi gibi ferah kokuyordum; sonra tenime mis gibi, tertemiz pudra yayılıyordu. Masum gibi görünen flörtöz, cilveli bir kokuydu. Tam beni anlatıyordu yani…
Haberleşme görevini Sıla’ya vermiştim. Sonuçta bu ilk date’den önce Serhan’la bi temas iyi olurdu. Sonuç mu?
Sıla: “Saat kaçta gelirsiniz?”
Serhan: “Sekiz.”
Bu kadar. Sadece bu kadar ama. Sanırsın kelimelerin köküne kıran girmiş… Umarım bu konuşma yeteneğiyle biz olmadan da sevgili olmayı başarabilirlerdi.
Hazır ve nazır bir şekilde Sıla ile kapının önünde buluştuğumuzda ben onun için çapkın bir ıslık öttürdüm. O da beni beğeni dolu bakışlarla süzdü. Serhan söylediği gibi tam sekizde kapımızın önündeydi. Altında Tahir’in arabası vardı ama Tahir yoktu. Söylediğine göre onun işi henüz bitmediği için doğrudan mekana gelecekti.
Ee… bir yüzbaşı olmak kolay değildi.
Sıla’yı kaş göz işaretiyle ön koltuğa, Serhan’ın yanına oturttuktan sonra ben de arkaya geçtim. Serhan da maşallah üzerindeki takım elbiseyle grand tuvalet olmuştu. Belli ki biz kadar özenmişti.
Ayyyy… Kimbilir nasıl klas bir yere gidecektik!!!
*
Issız dağlarda yol uzadıkça içimdeki minik panik lambası yanıp sönmeye başladı. Tam olarak nereye gidiyorduk biz? Yani ilçeye ineriz; hasret kaldığım birkaç dükkan, ışıltılı mekanları görürüz falan diye bekliyordum ama yok… İlerledikçe daha fazla insanlıktan uzaklaşıyorduk sanki. Hani iki renkli dükkan görürüz, hasret kaldığım yüksek apatmanlara selam veririz ama…Yok yok! Biz resmen bir dağdan diğerine dağa tırmanıyorduk! Dağdan dağa zıplıyorduk. Harbi dağa ama...
Öyle ki Dağ 2 filmine konuk gibi hissediyorum. Sıla’yla göz göze geldik, o da şaşkındı ama belli etmiyordu.
Serhan da mübarek dağ yamaçlarında direksiyonu çeviriyor da çeviriyor… Az sonra Allahımıza kavuşmamız an meselesi!
Sonunda… Tek başına da olsa bir yapıya ulaştık. Çam ağaçlarının arasına gizlenmiş ahşap bir kulübeye benziyordu ilk bakışta... Ceviz kabuğu rengine çalan ahşap duvarları yılların yorgunluğunu taşısa da pencere kenarındaki sarkan ışıltılı fenerler, içeriden taşan neşeli müzik sesiyle nostaljik bir uyum barındırıyordu.
Girişin hemen yanına iliştirilmiş kırmızı saksılardaki fesleğenlerin arasına konumlandırılmış eski ama ihtişamlı meyhane tabelası vardı bir de… KIRIK KADEH MEYHANESİ
Ve altına küçük harflerle kazınmış; “Gelenin hikâyesı, gidenin gölgesi kalır.”
Yemin ediyordum ki okuduğum anda içeriden süzülen arabesk kokusu burnuma kadar geldi. Sıla’ya baktım tekrardan, bir umut kaybolmuşuzdur, yanlış yere gelmişizdir falan diye…
O ihtimal de Serhan’ın “Buyrun hanımlar, içeri geçelim,” demesi ile son buldu. Mecbur ışıl ışıl elbiselerimizle gıcırdayan ahşap basamakları çıktık.
İçeri adım attığımızda önce ortada gürül gürül yanan odun sobasının keskin kokusu burnumuza çarptı. İçerisi sıcacıktı. Çıra ve anason kokusu etrafta dans ederken sanki meyhaneye değil de; Karadenizde, nenemizin dağ evine çıkmışız da üst katta biri bir türkü açmış gibi...
Masalar cevizden, duvarın sol ve sol kenarına ardısıra yerleştirilmişti. Sarı ışık altında her şey yumuşak görünüyordu; dantelli perdeler, çiçekli masa örtüleri, duvardaki eski fotoğraflar… Hepsinde bir zaman birikmişti. Kimi masalarda sessizce rakı içen adamlar vardı; kiminde dertlerini rakı kadehlerine fısıldayan kadınlar vardı; bazılarında ise karışık gruplar alçak sesle muhabbet ediyordu. Herkes kendi halindeydi.
Ve biz, özellikle de ben… Bu salaş mekanın ortasında disko topu gibi parlıyordum.
Ve daha, “Acaba başka bir yere mi geçsek yiaaa…” bile diyemeden kapıdan biri girdi.
Pardon, düzeltiyorum; kapıdan, kapı ebatlarında biri girdi.
Hayır, girdi demek de az kalırdı. Süzüldü. Süzülmek ne?
Bizim yüzbaşı rüzgârıyla girdi ya hu!
Beyaz gömlek. Üstünde ne ceket var, ne bir aksesuar. Sadece gömlek. Ama o gömlek… Yani bir kumaş bu kadar mı şanslı olur? O gömleği dikene de, ilikleyene de ayrı teşekkür etmek istedim. Kollar biraz sıvanmış, bilekler meydanda, damarlı kaslı kollar...
Operasyon sırasında hafiften kış güneşinden yanmıştı sanırım; beyaz gömleğin içinde daha bir kumral duruyordu. Saçlar? Aynı şekilde koyu kumral saçları asker disipliniyle şekle girmişti. Göz göze geldiğimizde içimden kollarımı uzatıp, tukla beni kurban olduğum(!) demek geldi ama tabii ki tripli bakışımı takındım.
O boş durmadı yalnız. Bakışlarını son süratla üzerimde dolaştırdı. Elbisemde, ayakkabılarımda, saçlarımda ve makyajımda… Kısa ama etkiliydi bakışları. Sonra başını diğer müşterilere çevirdi, kafasının içinde bir şeyleri kesti, biçti, notunu verdi.
Cool ol, Meloş. Zaten suratımızda allık var, hayran kalmış gibi görünmeyelim.
Tahir’in yanımıza gelmesiyle bir garson da onunla birlikte geldi. Hem jet hızıyla, “Yüzbaşı’m hoşgeldiniz!” komutuyla çıkageldi. Öyle el pençe divan duruyordu ki Tahir’in boş zamanlarında meyhane işlettiğini falan düşündüm. Patron gibi saygı görüyordu çünkü.
Tahir, elini genç garsonun omzuna koyup, “Hoş bulduk,” dedi. Kısaca halini hatrını da sordu. Ve hop, bizi cam kenarındaki masaya yönlendirdiler. Masadan görünen manzara tek kelimeyle enfesti. Dağ, orman, çokça gökyüzü; mehtap tam kadrajımızda…
Şöyle bir manzarayı şehirde en pahalı restaurantta dahi görmek mümkün değildi.
Serhan duvar dibindeki sandalyeyi çekince Sıla oraya yerleşti. Serhan da gerginliği gözlerinden okunur vaziyette yanına oturdu. Tahir garsonla muhabbeti bitirip yanımıza geldi gelmesine ama yalı kazığı gibi ayakta kalınca bakışlarımla sandalyemi işaret ettim.
Af buyur abla, der gibi baktı.
Gülümsemeye çalışarak, “Tahir’ciğim,” dedim. “Sandalyemi çeksene.”
“Neden?” diye sordu, ciddi bir merakla. “Sandalye ağır mı?”
Yani… Cidden mi Tahir? Hayatında hiç mi bir kadının sandalyesini çekmedin? Filmlerde bile görmedin?
“Komutanım,” dedi Serhan bir yandan da suyunu yudumlayarak. Gerisini getirmedi ama…
Neyse ki Tahir bu kısa ama anlamlı bakışla ne anlatıldığını gayet iyi anladı. Sıla ve Serhan gelen garsona sipariş verirken Tahir de benim sandalyemi çekti. Sonra da geçip yanıma oturduğunda gömleğinin kollarını biraz daha sıvadı.
Anlaşıldı; ben bu gece dağ manzarası değil damarlı kaslı kol manzarası izleyeceğim.
“Pencere kenarı soğuktur. Üşürsen yer değiştirebiliriz.”
Hımm… Sandalyemizi çekmeyi akıl edemedi ama üşüyebileceğimizi düşünüyor aşkılatellam.
“Yok,” dedim kibarca. “Böyle iyiyim.”
Bakışları yeniden etrafta gezinirken kaşları da biraz çatıldı. Reis bakışlarıyla etrafa yargı dağıtıyordu resmen. “Sen iyisin de bakalım ben olabilecek miyim?”
“Nasıl yani? Anlamadım.”
Başını eğdiğinde oturunca daha da kısalan eteğime baktı, yine kısacık. “Diyorum ki yine entarinin yarısını evde bırakmışsın.”
“Entari ne ayol?”
Sorum havada asılı kalırken, garsonun, “Siz ne alırsınız?” sorusuyla dikkatimizi masabaşına çevirdik. “Ne önerirsiniz?” diye sordum. Hayli acıkmıştım.
“Et, tavuk, mevsim balığı… Ne istersen abla,” dedi garson samimiyetle.
Balık. Kesinlikle balığa bayılırdım. Hatta kaza bela bir adaya düşecek olursam sadece bu yüzden sevinebilirdim. Denizden babam çıksa yerim, derler ya… Bende işler tam olarak böyle yürüyordu. Gerçi Mahmut Sancaktar balık olsaydı çok büyük ihtimalle boğazımda kalırdı ama…
“Kalkan bu mevsimde yağlı olur,” dedi Serhan. Göz ucuyla Sıla’ya bakıp gülümsedi. “Biz kalkan yiyeceğiz, öneririm.”
“Size eşlik edeyim madem,” deyince garson bana da bir kalkan yazdı ama Tahir’e ne yiyeceğini sormadan bu defa, “Rakı hangisinden olsun?” diye sordu.
Yüzümü ekşittim. Rakı hiç içmemiştim ama çoğunlukla akşam yemeklerinde babama eşlik eden o içkinin kokusunu biliyor ve hiç de hoşlanmıyordum.
“Yoksa rakı sevmiyor musunuz?” diye sordu Serhan. “İsterseniz şarap söyleyelim. Ya da alkolsüz bir şeyler…”
“Ama burası meyhane,” diye araya girdi Sıla. “Yani meyhanede rakı içilmez mi? Rakı sevmiyor musun Melek?”
Tam, ben sevmem ama sevene saygım sonsuz, diyecekken…
“Barbieler rakı içmez.” Tahir arkasına yaslandığında omuzları sandalyesinden taştı. “Şu renkli kokteyllerden belki.”
Sıla bir şey hatırlamış gibi gülümsedi. “Sex on the beach mi?”
“Güzel kokteyl, sadece biraz tatlı,” deyince Serhan, Sıla gülümseyerek ona döndü. “Nerde içmiştin?”
“Egedeydim o zamanlar, arkadaşlarla bir akşam… Sen nerede içtin?”
O ikisinin arasında kokteyl muhabbeti dönerken ben Tahir’in söylediğini düşünüyordum. Daha doğrusu alınıyordum. Barbieler rakı içmez, ha?
O zaman bu Barbie bu akşam seni ters köşe yapsın, tatlım.
Başımı dik tuttum, garsona döndüm. Gülümsedim. “Ben de rakı içeceğim, arkadaşlar hangisinden istiyorsa… eşlik ederim.”
Tahir’in şaşıran bakışları gözlerime ulaştı. “Emin misin?”
Kollarımı göğsümde bağladım ve eminlikle başımı salladım. “Kesinlikle.”
Çok geçmeden mezeler servis edildi. Ben fesleğenli ahtapot salatası hayal ederken önüme acılı ezme gelmişti ama… olsundu.
Kocaman rakı şişesi masaya kondu. Direkt Tahir’in yanına. O da aldı, ölçülü biçimde iki kadeh doldurdu. Serhan üstlerini buz ve suyla tamamladı. Kendilerine ise buzsuz, sek… Babam usulü…
“O zaman,” Tahir rakısını kaldırdı. “Hoş geldiniz.”
Kadehlerimizi tokuşturduk. “Hoş bulduk.”
Kadehimi usulca dudaklarıma götürdüm. Kokusu o kadar keskindi ki dilim dokunmak dahi istemedi. Ama laf ağızdan çıkmıştı, mecbur içecektik. Bardağı dudaklarıma dokundurduğumda Tahir’in gövdesini benden yana eğildi. “Nefesini tut, öğretmen hanım,” dedi alçak sesle. “Birkaç saniye ağzında beklet.”
Başımı salladım ve dediğini yaptım. İlk yudumda burnumun direği sızladı. Tadı o kadar acı ve keskindi ki neredeyse gözlerim dolacaktı. Ama ağzımda bekletmem sayesinde dilim anason tadına kolay adapte oldu, ikinci yudumda o kadar da zorlanmadım.
Az sonra meyhanenin köşesinden kemençenin teli gıyladı. Sonra bir tulum ezgisi girdi arkasına; derinden, iç titretircesine... Herkes de bunu bekliyormuş gibi başını o yana çevirdi.
Mekanın bir köşesine kurulmuş üç kişilik minik bir orkestra vardı. Bir kemençeci, bir tulumcu, bir de mikrofonu tutan solist adam. Adam, ince belli çay bardağı gibi; küçücüktü ama mikrofona, “Ses bir iki…” dediğinde o sesiyle meyhaneyi sallayacağını anlamıştım. Parlak, bordo gömleği, güler yüzü ve belirgin burnuyla tam bir Karadeniz uşağıydı.
Eğilip izleyenleri selamladığında meyhaneye gülerek seslendi. “Varduk gene kürkçü dükkanina da!” dedi neşeli sesiyle. “Keyifler nasıldur, iyidur inşallah! Şimdi dertlere bi dur diyek, az coşalim ha bu Mete gardaşunızlan. Arada sizi dağlara dertli dertli vurmadan da bırakmayacağum tabii, o iş bendedur! Yazin peçetelere gönderin bakalum, kim ne istey?” Kendini gösterip kocaman gülümsedi. “Ama ilk parça Mete’nin gönlünden kopar gelir da,” diyerek yanındaki adama döndü. “Çek kemençeyi Asım!” Gözleri bizim masayı bulunca başıyla selam verdi. “Bekleyeni çoktur bu gece!”
Alkışlarla ilk şarkısına giriş yaptığında ortam resmen şenlendi. Dertleşenler bile ara verip Mete’nin şarkısına eşlik etmeye başladı. Biz uzak masalardan birindeydik ama ritim, içimdeki o oynak kadına dokunmuştu tabii. Hafif hafif sallanarak eşlik ediyordum.
“Ay ne tatlı adam!” Buralı galiba…”
Tahir başını şarkının ritmiyle hafifçe sallarken cevap verdi. “Çocukluğumdan beri burada, bakma, göstermiyor ama yaşı epey var.”
Şaşkınca gülümsedim Tahir’e bakarken. “Çocukluğundan beri meyhaneye mi geliyorsun sen?”
“Biraz ileride bizim yayla var, oraya geçerken uğrardık. Kırık Kadehin sahibi babamın yakın arkadaşıdır.”
“Yayla mı?” dedim merakla. “Hani şu reelslerde gördüğümüz İsviçre cennetine benzeyen yerler mi?”
Kafasını gerip atıp rakısını yudumladı. “İsviçre kim memleketimin yanında? Has Karadeniz köşesi.”
Ay, memleketine de asla laf söyletmezmiş…
“Komutanım haklı, o yaylayı görmeniz lazım Melek Öğretmen. Cennetten bir köşe gibi. Ortada küçük bir yayla evi bile var. Bir gece operasyon dönüşü kalmıştık, o divanın üzerinde uyuduğum uykuyu hiçbir yerde uyumadım. ”
“Ay çok merak ettim.” Heyecanla Tahir’e dönüp dirseğimle koluna hafifçe dokundum.“Beni götürür müsün yayla evine? Ben de uyusam ya o divanda?”
Dudağına götürdüğü rakısı bulunduğu noktada duraksadığında ne dediğimi fark ettim. Zira Sıla ve Serhan da bir bana bir de Tahir’e bakıyordu.
“Yani… Hep birlikte gidelim bir gün. Böyle dördümüz. Divanı da ondan şey ettim, hep birlikte uyuruz, dördümüz yani.” Baktım devamını getiremiyorum, koca bir çatal acılı ezmeyi ağzıma tıkıp bardağın dibinde kalan rakıyı da başıma diktim.
Ayyy! Ağzım yandı be!
Tahir ikinci kadehimi doldururken, “Daha yavaş git,” diye uyardı. Sanki kendileri çoktan üçe geçmemiş gibi…
Sıla da maşallah onlara ayak uyduruyordu ama benim daha şimdiden ufak ufak başım dönmeye, ağzım gevşemeye başlamıştı. Tahir haklıydı. Daha yavaş gitmeliydim. Neyse ki sınırımı da biliyordum. Kaçıncı kadehten sonra devrelerimin yandığını zamanında bizzat tecrübe etmiştim.
Sıla alkış tutarak şarkıya eşlik ederken Serhan arada kulağına bir şeyler söylüyordu. Gülümsüyorlardı sık sık… En azından korktuğum olmamıştı, mesajlaşmayı beceremeseler de yan yana konuşmayı beceriyorlardı. Tahir’in ağzını bıçak açmıyordu ama… Rakısını yudumlayıp Mete’yi izliyordu yalnızca…
Bana da bakmıyordu. Son görüşmemiz o kadar da kötü geçmemişti halbuki… Yani çok daha kötü günlerimiz olmuştu.
Mezeler yarılandığında ana yemekler bakır tepsilerde servis edilmeye başlandı. Üçümüze sipariş ettiğimiz gibi kalkan geldi ama Tahir’e büyük bir parça et servis edilmişti. Eee… Adam o kasları ancak doyururdu.
İştahla balığımı ayıklamak üzere çatalımı elime aldım ama… Balığı ne kadar seviyorsam ayıklamaktan da o kadar nefret ediyordum. Hatta sırf bu işi yapmamak için balık yemekten vazgeçtiğim zamanlar olurdu. Zamanında bu işi benim yerime Arslan Abim yapardı ama… o uzun zamandır yoktu. Ve ben belki de en çok bu yüzden balık ayıklamaktan nefret ediyordum.
Baktım, Sıla ve Serhan çoktan yarılamıştı balık temizleme işini… Ben hâlâ hangi kısımdan başlasam, diye oyalanırken tabağım önümden çekildi.
Başımı kaldırdım. Tahir, sessizce kendi tabağını kenara itip benimkini aldı önüne. Sonra elleriyle ayıklamaya başladı. Parmakları balığın üzerinde ustalıkla çalışırken sessizce onu izledim. Dikkatle, tek bir kılçık tanesi kalmayıncaya dek ayıkladı, tertemiz lokmalar haline getirdi. Sonra bir peçete yardımıyla ellerini silip tabağımı önüme koydu.
Kendi yemeğine bile dokunmadan benim tabağımı hazırlamıştı. Sonra arkasına yaslandı. Sanki bunu daha önce binlerce kez yapmış gibi kadehini aldı, rakısından bir yudum daha içti.
Hatırlıyordu. Çünkü bin kez değilse bile benim için daha önce bir kez daha yapmıştı.
Yıllar önceydi… Liseden mezun olduğum yazdı, küçüktüm. O zaman da böyle bir balık sofrasındaydık. Ben, Arslan abim ve Tahir. Egenin serin bir akşamında, tahta masalı, gaz lambalı bir lokantadaydık. Beni öyle bir yere götürdükleri için söylenip duruyordum. Abimin bir eli sargıdaydı, ne olmuştu hatırlamıyorum; düşmüş müydü, bir yerini mi burkmuştu, o kısım hafızamda yoktu ama tek eliyle balığı ayıklamakta zorlanıyordu. O yüzden tabii, benimkine hiç dokunamamıştı. Ben de mızmızlanıyordum işte… Her zamanki gibi kılçıkla uğraşmaya tahammülüm yoktu. Arslan Abim bir şey diyememişti ama bakışını Tahir’e yöneltmişti Çok gençlerdi ama aralarındaki sessiz dil o zaman bile bambaşkaydı.
Tahir masanın öbür ucundan uzanmış, sessizce tabağımı önüne çekmişti. Çatal bile kullanmadan, elleriyle, tek tek kılçıkları ayıklayıp önüme geri koymuştu. Gözüm büyüyerek, dudaklarım iştahla yalanarak izlemiştim onu. O zaman bile çok ciddiydi. Balık ayıklarken ciddi olur muydu insan? O ciddiydi işte. Hatta ciddiyeti karşısında abim bile gülümsemişti. Tahir ise hiçbir şey söylememişti.
Unutmamıştı. Belki küçük bir detaydı bu ama… Tahir balığı sevdiğimi ama ayıklamaktan nefret ettiğimi unutmamıştı.
Ne diyeceğimi bilemedim. Sıla ve Serhan kendi aralarında balıkla uğraşıyordu. Serhan daha iyi temizlediğini düşündüğü balığını Sıla’nın balığıyla değiştirmişti ama Tahir’in yaptığı bambaşka bir şeydi. Onlar fark etmedi. Ama ben ettim. İçimde bir şey kıpırdadı. Böyle kocaman, sıcak bir şey…. Adını koyamadım ama hissettim.
“Tahir…” dedim kısık bir sesle. Gerisini nasıl getireceğimi bilemedim. Şaşkın ve biraz mahcup baktım.
Bana bakmadı bile. Yalnızca kaşlarını kaldırdı. “Soğutma,” ded sadece.
İçime sıcak bir tebessüm yayıldı. “Sen kendi yemeğine dokunmadın ama…”
Gülümsedi sanki. “Öncelik meselesi.”
Sözlerinin ardındaki ince düşünceyi anladığımda… bir şey oldu. Sadece sessiz bir minnet. Sessiz ama deli gibi güçlü bir his. Ona dokunmak istedim. Böyle sokulmak, omzuna başımı koyup en derinden teşekkür etmek istedim.
Ama düşüncelerimin ortasına Sıla’nın sesi araya girdi. “Ayy Serhan, sen bu balığı benden daha iyi temizlediğine emin misin? Boğazıma bir şey batıyor.”
Serhan mahcup bir bakışla başını kaldırdı. “Olmamış mı?”
“Yok,” dedi Sıla takılarak. “Sanki daha iyi temizlediğimi gördüğün için benim balığımı aldın.”
Serhan da güldü. “Alışık değilim ki… Bizim evde balık olmazdı pek.”
Sıla ağzındaki lokmayı hızla yutunca gözlerinde beliren o şeytan tüyüyle Tahir’e, sonra doğrudan bana odaklandı. “Bu arada… Ben yokken neler olmuş öyle? Tüm köy çalkalanıyor Melek şey…diye.”
Ah Sılam. Canım Sılam. Açılacak konu mu şimdi? Dost musun düşman mısın be Sılam?
Tahir nihayet kendi etini kesmeye başlarken gözlerinde de inekler horon tepmeye başladı. Manda… Keyiflendi tabii. “Ney diye?” diye gevşek gevşek sordu.
“Aaaa ne güzel şarkı çalıyor, dinleyin bakiiiim!” Sahne bir neşeyler alkış yaparak konuyu dağıtmaya çalıştım. “Bayılıyorum Karadeniz şarkılarına. Vallahi burada en sevdiğim şey bir balık, iki şar-”
“Sıla, tam olarak ne sormuştun?” diye böldü Tahir. Bulmuş beni yerin dibine sokma fırsatını…Kaçırır mı hiç? “Hatırladım. Şakanın konusunu sormuştun.”
Sıla bana baktı. Hüzünlü bakışlarımı görünce konuyu açtığına pişman olduğunu anladım ama geçti. “Evet… Galiba sana bir şaka yapmış,” dedi sesi içine kaçmış bir şekilde. “Hamileyim diye…”
“Teessüf ederim!” Gözüme rimel kaçmış gibi acı dolu bir tepki verdim. “Yok artık! Hamileyim demedim asla! Sadece küçük bir bebek kutusu gönderdim. Anne kısmı muamma. Baba kısmı belliydi benim yaptığım şakada. Cık cık cık… Kulaktan kulağa yayıla yayıla nasıl evriliyor. Görüyorsunuz değil mi? Dedikodu böyle bir canavar işte. Alıyor, çeviriyor, başkaymış gibi önümüze getiriyor.”
Üçü birden bana baktı. Ama nasıl baktı? Gözleriyle önce gerçekten mi, diye sordular. Sonra da bunu sen mi söylüyorsun, der gibi yargıladılar. Yazıklar olsun.
“Aslında benim bir tespitim var ama…” dedi Sıla yine çekinerek.
Hay Allah'ım yarabbim… Madem tespitin seni geriyor, ne diye dillendiriyorsun be çiçeğim?
“Nasıl bir tespit?” diye sordu Serhan. Ama Sıla daha konuşmadan anlamış gibi başını Tahir’e çevirdi. “Komutanım-”
“Sorun yok,” dedi Tahir. “Ve rütbeyi sal Serhan, üzerimizde üniformalarımızı görüyor musun?”
Başıma bir şey geleceğini hissederken bile sırıtmama engel olamadım. Yok, rakı epey etkili bir içkiymiş. “Benim de öğretmen rütbesini salarsan artık…” Serhan anlamayan gözlerle yüzüme baktığında, “Melek Öğretmen,” dedim onun taklidini yaparak. “Buna gerek yok. Madem böyle samimi bir ortama geldik, bana adımla hitap edebilirsin.”
Mis gibi ayıklanmış balığımdan bir lokma aldım. Gerçekten Trabzon’un balığı bir başkaydı.
Serhan dudaklarını birbirine bastırıp, “Hangisiyle acaba?” diye sorunca gülümsemem çatladı, dağıldı. “İlk isminizle mi yoksa ikinciyle mi?”
Balık.
Boğazımda.
Kaldı.
Öksürmeye başladım. Tahir dönüp o koca eliyle sırtıma bir tane geçirince masaya yapışarak, “ÇÜŞ!” dedim. Adam resmen bana orantısız güç uygulamıştı. Kafam neredeyse haydarinin içine gömülüyordu. Cır cır cırladım tabii! “Boğulup öleydim daha acı çekerdim!”
Havada asılı kalan elini geri çekti. “İyi misin?”
“Ayı saldırısına uğramadan önce daha iyiydim!”
Başını iki yana salladı ama güldü de.
O sırada Serhan, “Sıla, sen balığın koyu kısmını sevmezsin ki, ver bana,” deyip tabağına uzandı, onun koyu etini aldı, kendi tabağından beyaz eti ona verdi.
Sıla da hafif gülerek “Hatırlıyorsun hâlâ…” dedi.
Ben burda önce boğulup ardından da ayı saldırısına uğrayarak hayatımı kaybetmek üzereyken onlar orada cilveleşiyordu resmen!
Rakımdan büyük bir yudum aldım. Boğazımı öyle bir temizledim ki adeta ses tellerim dezenfekte oldu. Sonra kaldırdığım parmağımı Tahir’e salladım. “Bunlar var ya… Hep senin yüzünden! Adımla dalga geçmeyen bir ahırdaki inekler kaldı be!!”
Ağır çekimde bir parça eti güzelce kesti, attı ağzına çiğnemeye başladı. ADAM RESMEN BENİ TAKMADI!
Sıla kıkırdadı keyifle. Benim kadar olmasa da anlaşılan o da sandığım kadar dayanıklı değildi, rakı yaramaya başlamıştı. “Bu arada ben tespitimi söyledim mi?” dedi, sanki az önce gıyabımda istihbarat çalışması yapmamış gibi. Sonra bakışlarını yüzümde gezdirip, işte şimdi gol geliyor cicişim, ifadesini ekledi. “Bence Melek böyle bir şaka yapabildiğine göre… Siz kesin daha önceden tanışıyorsunuz!”
Haaaaah… Bir bu eksikti.
Sıla daha önce de ima etmişti ama her seferinde sağa çekip dörtlüleri yakıp kaçmıştım. Ama bu gece… Bu sofrada… Bu rakının ve balığın şahitliğinde kaçamayacaktım anlaşılan…
Tam da o sırada solist Mete en sevdiğim laz şarkılarından biri olan Koçariye girdi. Of… Koçari girer de ben durur muyum? Beynimde çanlar çalmaya, omuzlarım yerinde durmamaya başladı.
Yaylanın çimenine, oh nenni koçari,
Keçi vurur çanini, haydi haydi koçari,
Bir yandan şarkıya eşlik ediyor bir yandan da durumu en diplomatik biçimde lehime çevirmeyi düşünüyordum. Ben de onu gıcık edecek bir detay bulmalıydım. Hızlıca düşündüm, beynimi en sinsi haliyle çalıştırdım ve sonunda onu nasıl sinir edeceğimi buldum.
“Biliyor musunuz?” diye sordum muzur bir gülümsemeyle. “Evet tanışıyoruz ve o zamanlar ben Tahir’e abi diye hitap ederdim!”
Tahir’in başı bir anda benden yana çevrildiğinde son lokmasını yutamadı, sert sert öksürdü. Ben de keyiflenerek bir bacağımı diğerimin üstüne attım. Yüzüne bakarken bir yandan bacağımı salladım bir yandan da rakımı yudumladım. Kaşları nasıl çatılmıştı? Hiii…. Sopa yutmuş gibi kalmıştı resmen! Eee, yemek hep benim boğazımda mı kalsın yani?
Alkolün kanıma karıştığını, keyifli yanıma orantısız bir haz vermeye başladığını hissediyordum. Dudaklarımın asla birbirine temas etmediği, durmaksızın konuşmak istediğim o evreye kafa atmıştım a dostlar…
Çoğu masanın da benden aşağı kalır yanı yoktu hani. Bazı masalar oturduğu yerden alkış tutuyor, kimi hanımlar ayağa kalkmış, kol kola girmiş, bir sağa bir sola eğilerek Koçar’ye eşlik ediyordu. Ben ise hem içten içe gülüyor hem de abi, bombasının etkilerini izliyordum. Tahir'in suratında ise ters bir ifade vardı. Bu şarkı daha mı güzelleşmiş ne?
…
Oh bir sarayım seni, oh nenni koçari,
Geçsun yürek yangini, haydi haydi koçari…
“Nasssıl yani?” dedi Sıla müthiş bir şokla. “Yok artık. Ciddi misin?”
Emin olmak için yanımdaki beye baktı. “Tahir? Yoksa bu da mı şaka?”
“Yok,” dediğini duydum, öyle dümdüz bir sesle. “O hayatin baa şakasidur.”
Sıla, Serhan’ın tepki vermediğini fark ettiğinde, “Yoksa sen biliyor muydun?” diye sordu. Serhan’ın sessiz kalmasından anladı. “Bir ben mi bilmiyor muşum? Aşk olsun Meloş…”
“Alınma Sıloşum, bir gün söyleyecektim.” Kadehimi kaldırıp salladım. “Anlatmam için bir büyüğün yardımına ihtiyacım varmış bak.” Masaya eğildim, başımı Tahir’in baktığı noktaya zorla sokuşturduktan sonra otuz iki diş sırıttım. O ise suratını zımpara gibi yapılmış oturuyordu. “Sana yeniden abi dersem iyi eder miyim?”
Rakısını aldı, başına dikti. “He,” dedi. “İyi halt edersun.”
Kıkırdayıp ağzıma bir lokma balık attım. Sonra bileklerimi kıvıra kıvıra eşlik etmeye devam ettim. “Oh nenni koçari koçari kimin yariiiii!”
Biraz sonra aklıma gelen detayla durup bedenimin tamamını Tahir’e çevirdim. Birini diğerinin üstüne attığım çıplak bacaklarım aramızda kabak gibi duruken, “Gördüğün müüü!” diye yükseldim. İnsanlar coşmuştu. Sıla ve Serhan da aralarında koyu bir sohbete dalmıştı; muhtemelen bizim hakkımızdaydı ama bizi konuşurken bile cilveleşmeyi elden bırakmıyorlardı. Yani bu gürültüde Tahir beni ancak duyardı. Bu yüzden kulağına eğildim. “Barbieler de rakı içer. Şunu unutma yüzbaşı.” Gülümseyerek fısıldadım.. “Hem barbiyiz hem harbi!”
Dudakları bir bütündü ama yine de güldü. Gülerken de masadan sarkan çiçekli masa örtüsü bacaklarımın üzerine kapattı “Kapa onlari, adamın devrelerini attirma.”
Gülerken omuzlarım sarsıldı be defa. “Şive mi yaptın sen bakim?”
Güldü. Valla güldü. Fırsat bu fırsat koluna yapıştım. Ortam loş ama Tahir nasıl yakışıklı. Ay… Alkollü kafayla daha da yakışıklı gelmiyor mu bir de? Düşmekten dizlerim parça pinçik.
“Tahir be!” dedim. “Bir daha şive yapsana.”
“Sebep?” diye sordu. MAÇO.
Ama yakışıklı bir maço. O yüzden affı var, Meloş.
“Neden mi?” Pembe tırnaklarım kolunu istekle sıktı. “Şu dev cüssene rağmen şive yapınca aşırı tatlı oluyosuun çünküüüüü!”
Bana göz ucuyla baktığında başımı yana yatırıp kirpiklerimi kırpıştırdım. “Öyle ha deyince olmaz o?”
“Ne deyince olur?”
“Kızdırman lazım. O konuda da maşallah epey başarılısın.”
“Başka.”
“Keyfim olması lazım.”
“Şimdi keyfin yok mu?”
Etrafına bakınca bizim masaya bakan ne göz varsa önüne döndü. “Yanımda bir karış etekle oturuyorsun. Etrafta var üç tane gaybana, kafa göz dalmamak için yerimde zor duruyorum. Benim keyfim nasıl olsun kızım?”
Ay üşenmemiş tek tek saymış bir de… “Çok geri kafalısın Tahir! Baksana, herkes kendi halinde. Hem bence şu kankanın kız kardeşini koruma işini fazla abartıyorsun sen. Bu zamana kadar kendimi gayet de iyi korudum.”
Yüzünde el değmemiş bir ciddiyetle, “Gözümün önünde değildin,” dedi. “Şimdi öylesin.”
Bir sigara yakıp dudaklarının arasına yerleştirdiğinde önüme dönüp, “Serhan!” dedim. “Biliyor musunuz? Ben okula birinci sınıftan başlamadım.”
Sıloş günün ikinci şokunu yaşadı. “Bu akşam nasıl yani, diye sormaktan bitap düştüm.”
“O zaman bir nasıl yani de benden gelsin,” dedi Serhan. “Birinci sınıfı okumadınız mı gerçekten?” diye sormuştu ki bakışlarımdaki uyarıyı algılayarak, “Okumadın mı?” diye düzeltti.
“Başladım aslında,” dedim, rakımı yudumlayıp sandalyeye yayılırken. “Daha ilk gün öğretmenim, okuma yazmayı, dört işlemi bildiğimi fark edince beni müdire hanıma götürdü. Ailem çağrıldı, konuştular, tarttılar… Sonra hop diye beni ikinci sınıfa geçirdiler. Böylece bir yıl kazandım. Üniversiteye başladığım yıl daha on yedimdeydim, düşünün. Üniversite demişken, geçen Mercan’la tanıştım, ne tatlı kızdı o öyle. Hiç abisine çekmemiş…”
Göz ucuyla ona baktım, o da aynı şekilde bana baktı. Dudağının bir yanı kıvrık ama hadi ordan, der gibi…
İlk gençliğindeki o çekingenliğinden eser yoktu. Aynaya bakmaktan değil, başkalarının bakışlarından kendini ezbere bilen adamlardandı. Nasıl göründüğünü çok iyi biliyordu. Her adımına, her mimik kıpırdanışına, o hafif dağınık kısa saçlarına, gömleğinin düğmesini hangi noktaya kadar açması gerektiğine; hepsine hakimdi. Evet, yakışıklıyım ve bunu senin yüzüne karşı inkâr etmene bile izin veriyorum, diyordu sanki. Ukala. Gıcık. Ama... tehlikeli biçimde karizmatik.
“Öyledir Mercan,” dedi Sıla. “Nerede tanıştınız ki?”
“Iııı…” diye utangaç bir giriş yaptım. Karanlık bir gecenin ortasında; ayağımda tek terlikle koşarken ve Memiş tarafından kovalanırken; yaptığım şakanında elimde patladığı bir gecede demedim, diyemedim. “O kısım çok da önemli değil. Mizgali’ye giden yolun gerisinde bir şelale vardı, orada piknik yaptık Nurcan Abla ve Mercan’la. Hatta sonrasında bu buluşmayı tam da orada ayarladık.”
“Pikniği Mercan’la yaptığını söylememiş miydin?” diye sordu Sıla.
“Evet, Tahir gelince onlar gitti.”
Serhan ve Sıla birbirlerine kısa ama imalı bir bakış attı. “Yani siz…” dedi Sıla yavaş yavaş gülümsemeye başlayarak. “Şelalede birlikte mi oturdunuz?”
“Evet, ne var ki?”
“Hiç…” dedi Serhan, rakısını hafifçe karıştırarak yudumladı. “Adının Aşıklar Şelalesi olması ve çoğunlukla ailelerinden gizli görüşen aşıkların buluşma noktası olması dışında bir şey yok.”
Tahir başını kaldırıp Serhan’a ters bir bakış attı. “Serhan, rakı yaradı galiba koçum,” dedi, sesinde buz gibi bir tonla. “Devam etme istersen, dokunmasın.”
Serhan sanki karakoldaymış gibi hemen sandalyedeki oturuşunu düzeltti. İzbandut… Nasıl korkutuyorsa artık emrindeki askerlerin gözünü. Ay… iyi ki onun askeri değildim. Neler yapardı kimbilir bana?
Belki o bizim askermiz olur Meloş… Biz ona neler yaparız, orası meçhul ama kesin emre itaat şartı kalkar.
“Ay sadece ben değil, iç sesim de kafayı buldu iyi mi?” diye yine dıştan bir tepki verdim ama neyse ki Mete sahnede coşmuştu da beni kimse duymamıştı.
Mete bir Karadeniz türküsünden diğerine geçti. Şarkılar değişti, rakılar boşalıp doldu, sohbet aktı. Ama Tahir? Yine gerekmedikçe tek kelime etmedi. Gözleri masanın üzerinde duran telefonumdaydı ara ara. Bir mesaj bekliyor gibiydi ama neden kendininki yerine benimkine bakıyordu ki?
Sigarayı ardı ardına yaktı, yaktı, yaktı… Kadeh mi? Sayamadım bile. Zaten sayılarla arama hiç iyi değildi.
Bir ara masamıza mekanın sahibi, Halil Amca geldi. Tonton, kısa boylu, bembeyaz saçlı, yüzünden huzur damlayan bir ihtiyardı. Bize hoş geldiniz, dedikten sonra Tahire özel olarak teşekkür etti. Nedenini anlamadım ama gözlerindeki minnet geçerli bir sebep olduğunu söylüyordu.
O gittikten sonra Sıla ve Serhan’a heyecanla sordum. “Ben size çok akıllı olduğum için okula direkt ikinci sınıftan başladığımı anlatmış mıydım?”
“Evet, Melek,” dedi Serhan. “Yaklaşık dört kez.”
“Meloşum,” dedi Soluşum. “Bir kez daha anlatırsan beş olacak.”
“Öyle miii…” Başımı arkaya atarak koca bir kahkaha attım. Elim de alışkanlık olarak kadehime gitti. Bir dakika… O da ne? Rakım bitmiş! O may gat!
“Benim rakım bitmiş yiaa…” dedim istemsizce ağzımı yaya yaya. Ay bir gevşemiştim ben… Sarhoş muyum? Yoo... Ama ağzım, beynimden bağımsız çalışıyor, o kesin. Bir hıçkırık kaçtı ağzımdan. Hah! Beynim uyarı gönderiyordu işte; İki kadeh içtin kızım! Üçüncüde fişin çekilir, elektrikler gider… Kal orda, YANARSIN MELOŞ.
Ben de biliyordum; iki kadeh benim sınırımdı ama Tahir’e inat olsun diye içtiğim rakıyı çok sevmiştim. Bir kadeh daha içsem ne olurdu ki yani…En fazla masaya çıkıp mevlana gibi döne döne şarkı çığırırdım.
İşaretparmağımı kadehe sokacak gibi sallayarak yanımdaki Tahir’e döndüm. “Rakım bitmiş!” dedim ciddi bir ulusal meseleymiş gibi. O ise kaçıncı kadehteydi, Allah bilir. Adam sünger gibi içiyordu ama sarhoşluk emaresi? Ih.. ıh… Sıfır.
“Rakım bitmiş!” diye bu defa cırladım. Belki sesim yankı yapar da biri gelir doldurur, diye…
Tahir arkasına yaslandı. Rakısından bir yudum daha aldı sonra gayet sakin bir tonla, “Görüyorum,” dedi.
“GÖRÜYORSAN DOLDURSANA ÇAM YARMASI!”
Sesim öyle bir çıktı ki birkaç masa öteden biri refleksle başını çevirdi. Ama kimse müdahale edecek kadar ayık değildi. Zaten burası meyhane, biraz bağırış çağırışın lafı mı olur yani?
Serhan’ın o an içmekte olduğu yudum tam boğazına denk geldi. Ne ileri ne geri. Adam resmen dondu. Kaşları çatılmış halde bana baktı. Komutanına hitabıma ya da cesaretime şaşırmış olmalıydı. Belki de ikisi birden.
Ben geçmişte de canım sıkıldığında ağzıma geleni söylerdim. Ne Tahir iri yarı diye susardım, ne abim benim iki katım diye çekinirdim. Ağaç yaşken eğilmişti yani. Geçmişimizi Serhan da Sıla da bilmiyordu. Bilselerdi böyle şaşkın bakmazlardı.
Serhan en sonunda toparlandı, bana dönüp alçak sesle, "Sen böyle misin hep?" diye sordu.
Başımı hafif yana eğdim, alaycı ama yorgun bir gülümsemeyle. “Yok ya,” dedim. “Bugün kibar günümdü.”
Serhan tabii… anlamadı beni. Hayır, insanlar ayıkken bile zor anlıyordu, onca rakıdan sonra nasıl anlasın?
Tahir önce Serhan’a sorun yok, der gibi baktı ama gözleri üzerime çevrildiğinde bana yandan öyle sert bir bakış attı ki anında geri vites… Sevimli sevimli gülümsedim bu defa. “Görüyorsan durdursana o zaman yüzbaşı beyciğim? Yazılı mı iletmem lazım isteğimi, dilekçe mi yazayım hı?”
“Olmaz,” diyerek kestirip attı. AYI.
“Niye olmazmış?” diye çatınca kaşlarımı bana göz ucuyla baktı. “Sen doldurmazsan ben doldururum!”
O sigarasına uzanınca fırsat bu fırsat, deyip onun tarafındaki şişeye doğru ulaşmaya çalıştım ama sadece çalıştım. Adam o devasa cüssesiyle resmen şişeyle aramda duvar örmüştü. Betonarme gibi! Benim zavallı çabalarım bir hamster’ın dağa tırmanma girişimi gibi kaldı. “Çekilsene bee!!”
Serhan çok da karışmak istemeyerek hafifçe eğilip, “Tahir,” dedi sessizce, rütbeyi saatler önce bırakmıştı. “Ayıptır sorması neden vermiyorsun? Bence bir kadeh daha içebilir Melek Öğretmen.”
Sevinçle alkış yaparken sandalyemde zıpladım. “Bence de bir kadeh daha içebilir MELEK ÖĞRETMEN!”
Tahir kadehindeki son yudumu aldıktan sonra şişeye uzandı. Şişeyi kavrayışıyla birlikte gözlerim kalpli baloncuklar çıkmaya başladı. Beyaz gömleğinin içinde, bilekleri kaslı bir reklam panosu gibiydi adeta... Yaklaşık bir saat on dakikadır iç sesim, keşke bizi de kavrasa Meloş, diye sapık sapık düşüncelerle meşguldü zaten.
Neyse kadehini doldurmaya başlayınca ben bir heveslendim ama önce kendi kadehini doldurdu. Sonra Serhan’ınkini. Ardından Sıla, son kalan bir yudumu alıp kadehi uzattı. Onunkini de doldurdu. Sonra? Kapağı kapattı. Şişeyi yerine koydu.
Ama ben?Ya ben? Yazık değil mi bana? Ühü ühü…
“Serhan,” dedi az önceki soruyu gecikmeli olarak yanıtlamak üzere. “Onu görüyor musunuz?” Gözü doğrudan büzülmüş dudaklarıma kayınca anında Serhan’a döndü. “İki kadehte bu hale geldi. Ona üçüncü kadehi verirsek ne olur, biliyor musunuz?
Sıla ve Serhan aynı anda ve aynı ciddiyetle sordu. “Ne olur?”
Tahir dirseklerini masaya yasladı, yaklaştı ve, “Burada üçümüzün de ağzına sıçar,” dedi, öyle dümdüz. “Bize öyle bir gece yaşatır ki hayatımız boyunca unutamayız.” Serhan’a yaklaşıp sesini alçalttığında Sıla uzakta kalıyordu ama ben duydum. “Kadeh bana girseydi de o son kadehi vermeseydim diye dua edersin.”
Serhan hem fiziksel hem de ruhsal olarak geri çekilirken, "Anlıyorum,” dedi. “Çok haklısın.” Hemen suyu kapıp bana bana uzattı. “Su içer misin Melek? Su çok faydalıdır.”
Gözlerimi kısıp, adeta rakı dolusu kini göz bebeklerime sızdırarak Tahir’e döndüm. Döndüm de… Ne diyecektim ben ya? Neye kızgındım ki az önce? Derken Nazife Neneyle sabahki konuşmamız aklıma geldi. Aynı anda da mesanemde doluluk hissederek ayağa kalktım. “Ay çişim geldi benim yiaa…”
Tahir de ayağa kalktı. “Götürürüm seni.”
Sırıttım. “Götür beni…”
Yüzüne bakmak için başımı kaldırınca aramızdaki mesafeyi ölçmek için elimi kaldırıp omzuna koydum. “Ya Tahir…” dedim, gözümün önünde Nazife Nene… “Sence benim ciciklerim çok mu küçü-?”
“Ops!” Daha cümlemi tamamlayamadan olan oldu. Dokunduğum kolunu kalçama şöyle bir kaydırdı, ben hâlâ lafın sonunu getirmeye çalışırken kendimi havada buldum. Ayaklarım yerden kesildi, bir kucaklama, bir dönüş… Öylece masada kadehimi alıyormuş gibi aldı beni tek koluyla. Serhan öksürük, Sıla da gülme krizine girerken biz yüzbaşıyla kucak kucağa… Hatta burun buruna geldik. “Melek,” dedi dişlerinin arasından yutkunarak. “Allah hakkı için sus da kızım.”
“Ama…ama… ama ne dedim ki ben?” diye sordum gözlerimi koca koca açarak.
Başını eğdi burnundan sert sert nefeslenirken, “Biraz daha konuşursan günaha gireceğim,” diye fısıldadı kulağıma.
“Ayyy!” diye bağırdım kollarından sarkan ayağımı sallayarak. “Siz de duydunuz mu seni öldürürüm dedi az önce! Balkondan atarım seni, yayladan yuvarlarım, dedi! DAĞA KALDIRACAKMIŞ HATTA BENİ!!!”
Ay ben burda can çekişirken onlar niye eğleniyor ya hu!
Tahir, “Halil Emice,” diye seslendi ileri doğru ama Halil Emice ortada yoktu ki. Kızdı mı yoksa keyifli mi onu da anlayamadım. Üff kafam bir dünya zaten… “Koli bandi var midur buraya?”
“Hiiiii! Şimdi de koli bandıyla beni tavana asacak hem de saçlarımdan!” Omuz silkip kollarında tepindim. “İndir beniiii!”
“Çişim geldi demedin mi?”
Bir daha omuz silktim. “O kadar öküzsün ki o bile korkup geri gitti.”
Yüzüme baktı, gözlerimin içine… Loştu ama gözbebeklerinden parlayarak geçen kara lekeleri görüyordum.“Tam bi baş belasısın.” Gülerek yerime bıraktı beni.
Israrla bana üçüncü kadehi doldurmuyordu ama… Onlar içiyordu, ben içmiyordum. Yazık değil mi bana? Ama ben de adama camış, demiştim. Öküz, demiştim. Büyükbaş bütün hayvanları demiştim işte. Tabii doldurmazdı. Bir de güzellikle istemeyi denesem? Ne kaybederdim ki? Eh, alkolden aldığım yetkiye dayanarak deneyeyim bari…
Kadehimi önüne bırakırken kirpiklerimi kırpıştırarak güzel güzel konuştum. “Doldursana aslanım.”
Başı yavaşça bana döndüğünde kaşlarını kaldırdı. “Aslan derken?” dedi şaşkınca. “Aslan abini mi özledin yoksa?”
“Yok be, ne özleyeceğim onu.”
“Bana mı dedin?” diye sordu çok da inanmayacak.
“H hı, sana dedim.”
Eliyle kendini gösterdi bu defa. “Baa dedun oni?”
Şiveye geçişine güldüm. “Saa dedum oni!”
“Oy,” diye fısıldadığını duydum, gömleğinin yakasını aralayarak. Hemen şişeye baktı, boş. “Usta!” dedi o erkeksi sesini ortama dağıtarak. “Ordan bir büyük daha gönder baa.”
Alkış tutarak kıkırdadım. Valla işe yaradı. Tatlı dil sadece yılanı değil, öküzü de yuvasından çıkarıyormuş.
Yeni şişe gelene kadar kadehimi aldım, ters çevirip dibindeki son damlayı dilime denk getirmeye çalışırken, Sıla’nın, “Melooooş…” dediğini duydum. Benim kadar olmasa da onun da konuşması yavaşlamıştı, daha bayık bakıyordu. “Bir şey merak ediyorum.”
“Sor aşkom,” dedim dilime damlayan son damlayı emip kadehimi yerine bıraktıktan sonra. “Neyi merak ediyorsun?”
Elini kaldırdı. Parmaklarını bizim aramızda yavaşça götürüp getirirken, “Siz…” dedi, “Siz eskiden tanışıyormuşsunuz ya… Tahir kaçıncı kadehten sonra sarhoş olacağına kadar biliyor üstelik… Merak ediyorum, yollarınız neden ayrıldı?”
Bir anda… Masa, sandalye, meze, müzik, hatta Mete’nin o gür sesi bile geri çekildi. Dünyada kalan tek şey, o soru oldu. Derin bir sessizlik çöktü. Derin ve içli bir sessizlik. Ne ben cevap verebildim… ne de Tahir.
Gözlerimiz bile değmedi birbirine. Öyle uzak, öyle kaçarcasına. Gülümsemelerimizi eski bir güç gelip çekip aldı sanki, parmak uçlarımızdan tutup acı acı sökerek. İçimizdeki kelimeler birbirine dolandı, sonra boğazımızda takılıp kaldı. Tahir’in dudakları kıpırdadı ama ses çıkmadı. Yutkunuşunun sesini duydum ama sanki binlerce kilometre uzakta olsaydı, yine duyardım ben o yutkunuşun sesini. Benim de gözlerim uzak bir yere kaydı,masada değilmişim gibi… başka bir zamana, başka bir güne düşmüştüm gibi. Sessizlik konuştu yerimize. O cevabı zaten içeriden bilen ama duyduğunda daha da acıtacak türden bir sessizlikti.
Sıla dudaklarını birbirine bastırarak geriye yaslandı. Serhan bir, “Tüh be…” diye mırıldanır gibi oldu ama sonra kadehini alıp sustu.
Ve biz…Tahir ve ben yani. Hiç konuşmadan belki de en şeffaf cevabı verdik. Çünkü bazı yollar kelimelerle değil, yarım kalan bakışlarla ayrılıyordu.
Biz de öyle ayrılmıştık işte; kırık dökük; vedasız… Benim yüzümden.
Sonra sahneden Mete’nin sesini duyduk. “Bugün burada uzun zamandır görmediğim bir gardaşum varidur.” Bizim masayı gösterdiğinde elini göğsüne koydu, baş selamı verdi Tahir. “Sıradaki şarki onindur. Ne zaman buraya gelse patlat bi Nayino be Mete, der. Bu defa o istemeden söyleyeceğim.” Bir an durdu, sonra parmağını havaya kaldırdı. Kemençeci başıyla onay verdi. “Tahir Yüzbaşiya gelsun... Nayino.”
“Gece gökte yıldızlarda, dinleyun dertlerumi,
Yarde iman kalmadi hoy nayino, bilmeyi hallarumi,
…
Kemençenin sesi önce kulaklarıma değil, içime çarptı. Sanki biri kalbimi açıp içine yayı çekmişti. Şakının hüzünlü ezgileri akıp giderken, Sıla’nın son sorduğu sorunun cevabı ruhuma düştü.
Ve Tahir… Sol ayağını sağ dizinin üzerine bıraktı. Bir sigara daha yaktı ve öyle gürültülü sustu ki… içimde bir yerin sızladığını hissettim.
Mete ilk nakaratı bitirdiğinde yutkundum. Ağzımda hâlâ rakının burukluğu vardı ama boğazıma düğümlenen şey ondan değildi. Sonra kendimi şarkıya fısıldayarak eşlik ederken buldum. Şarkıyı biliyordum. Ağabeyim Karadeniz şarkıları çok severdi, odasından taşardı şarkıların sesi. Kimi kimi ben de eşlik ederdim. Ama hiçbirinde bu kadar buruk değildim.
Mete şarkıyı söylemeye devam ederken sahneden indi yavaşça. Adım adım masamıza yaklaştı. Bakışları beni bulduğunda bakışlarıyla gülümsedi. Kalbim boğazıma çıkmıştı. Arkamdan eğildiğinde ve mikrofonu uzattığında bir an durdum. Ama sadece bir an. Çünkü o şarkı benden taşmak istiyordu zaten. Ona eşlik ettim, ben eşlik ettikçe o sesini alçalttı, sadece benim sesim kaldı.
Şarkı söylemeyi severdim, beni dinleyenler sesimin güzel olduğunu söylerdi ama şimdi bu şarkıyı nasıl söylediğim umurumda değildi. Sadece… söylüyordum.
Nayinoma nayino, nayinoma kurbani…
Çatma kaşlarini da, al vereyim bu cani…
Tüm gözler masamıza çevrilmişti. Sahne nefes almadan devam ederken kimseden çıt çıkmıyordu. Sadece kemençenin iç burkan tınıları, sonra da sesim... Kendi sesim. Kalbimden çıkıp dudağıma vuran, gönlümün kenarından titreyen bir şeyler eşliğinde söyledim o dizeleri.
Duygusal bir sessizlik sardı meyhaneyi; içkiler yarıda bırakıldı, çatal bıçak sesleri sustu. Herkes, kimin sesi olduğunu bile anlamadan dinliyordu.
Tahir ise gözlerini benden hiç ayırmıyordu. Ne masadaki kadehine, ne de beni hafif bir gülümsemeyle izleyen arkadaşlarımıza... Sadece bana bakıyordu. Bakışında sarsıcı bir şey vardı. Şaşırmıştı. Ama asıl; göz bebeklerine sorgusuz sualsiz yerleşen hayranlık... onu iliklerine kadar ele geçirmişti. Göz bebekleri büyümüştü, sanki yakından görmek ister gibi azıcık eğilmişti bile. Kaşlarının arası hafif çatık, gözleri kısık yine… Öylece, dikkat kesilmiş bir halde beni dinliyordu. Dudakları aralık kalmıştı, neredeyse farkında olmadan nefesini tutmuş gibiydi. Sanki o şarkının her kelimesi yıllardır onun içinde çürüyordu da ben dile getirince tekrar filizlenmişti. Parmaklarının arasındaki sigara küllendi, düştü. Fark etmedi.
Son dizeyi söylerken sesim titredi.
Nayinoma kurbani oy…
Bitti. Meyhane sessizliğini bir alkış kırdı önce. Sonra bir diğeri… Sonra koca salon kopup gitti. Ama ben duymadım.
Ben hâlâ nefesimi toplamaya çalışırken Mete, Tahir ile aramızda eğildi. Mikrofonu elimden aldı ama hemen çekmedi. İkimizin arasında şöyle bir bakış gezdirdikten sonra gülümseyerek fısıltıya yakın bir sesle konuştu. “Ee dostlar…” Başını hafifçe bana çevirdi. “Ne yalan diyeyim bu şarkıyı hiç bu kadar içli söylememiştum.” Sonra Tahir’e baktı. “Bu kadar içli dinleyenim de olmadi hiç.”
Geri çekilirken gülümsüyordu. Mikrofonu dudaklarına götürdü. “Bir gün hepinizun Nayinosunu bulmasını dilerum…”
Mete sahneye döndüğünde ben hâlâ Tahir’e bakıyordum. O da bana. Sonra önüne döndü, dudaklarında gizli bir gülümseme...
Ağır bir şarkı yeniden meyhaneyi doldurduğunda Serhan kadehindeki rakının son damlasını başına dikti. Hafifçe soluklandı, sonra yanındaki Sıla’ya döndü. Gözleriyle sordu sorusunu, Sıla ise sadece gülümsedi. O ince, zarif gülümseme Serhan’ın beklediği tek cevaptı zaten.
Sessizce yerinden kalktı Sıla. Yavaş adımlarla, acele etmeden Serhan’a yaklaştı. Kollarını onun boynuna doladı, Serhan da ellerini nazikçe beline yerleştirdi… ve meyhanenin tam ortasında, kendi küçük pistlerini yaratıp dans etmeye başladılar.
Aralarındaki boy farkı bizimki kadar belirgin değildi ama yine de açıktı. Serhan, Sıla’nın üzerine hafifçe eğilmişti, her şeyiyle onu sarıp sarmalamk ister gibi görünüyordu. Ve her hareketleri zaten birbirine alışık gibiydi. Adımları ölçülüydü, zamanla yarışmıyorlardı. Aksine, kendilerini zamanın sakin kollarına bırakmışlardı.
İkisi de esmerdi; tenleri aynı tonda, gözleri birbirine benzer koyuluktaydı ama onları yakıştıran sadece bu değildi. Beden dillerinde de bir uyum vardı. Gözlerinin içinde güven, adımlarında geçmiş... Gülümsemelerinde hiç gçemeyecekmiş gibi duran bir ilgi, bir sevecenlik, bir sevgi izi… Meyhanenin uğultusu onlardan bir adım geri durmuştu sanki.
Onları izlerken, telefonumun ışığı yandı.
Bir mesaj. Abimden gelen bir mesaj.
“Melek, yarın konuşalım mı güzelim?”
İçimde bir acı hissetim. Böyle derin, buruk…Büzülmesin diye dudaklarımı birbirine bastırırken sanki beni duyabilecekmiş gibi omuz silktim. “Konuşmayalım! Hayvan! Ne konuşacağım seninle be. Yüzünü bile bakmayacağım.”
Tahir’e baktığımda çoktan bana bakıyordu. Yüzünde o tanıdık sessizlik… ama bu defa içinde başka bir şey vardı. Mesajı görmüştü, belliydi. Bakışlarıyla verdiğim tepkiyi izliyordu. Ne düşüneceğimi, ne söyleyeceğimi ölçüp biçiyordu gözleriyle.
Telefonu yavaşça masaya bıraktım. Elim titrememişti ama içim titriyordu. “Yeni hattı daha az önce taktım,” dedim. “Numaram onda yoktu.” Gözlerimi gözlerinden kaçırmadan sordum. “Sen mi verdin?”
Cevap vermesini bile beklemedim. Gözlerinden zaten duymuş gibiydim cevabı. Yanıt gözbebeklerinde, alnındaki kırışıkta, bana doğru hafifçe eğilen vücudundaydı.
Tüm bedenimi öfkeyle ona çevirdim. “Niye veriyorsun! Bana sordun mu da veriyorsun?”
Elimi bir an bile tereddüt etmeden, sertçe masaya bıraktım. Çıkan ses müziğe kapılıp gitti. Sarhoşken tepkilerimiz küçük bir karıncadan dev bir karıncaya evrilirdi ve ne yazık ki engel olmak mümkün değildi. Yüzümü yıkayıp kendime gelmek için ayağa kalktığımda o da benimle birlikte kalktı. Yine. Sanki refleksi benim gibi…
“Melek,” dedi yavaş ve tok bir sesle. “O senin abin.”
İçim cız etti. Bunu onun hatırlatması hiç iyi gelmemişti. Gözlerim dolmadan önce yüzümü kaçırmak istedim ama geç kalmıştım. Başımı iki yana salladım, hem kendime hem ona inanamadığım için. “Şimdi mi aklına geldi ağabeyim olduğu?” dedim sessiz ama keskin bir öfkeyle. “Yerin dibine girsin onun yapacağı abilik!”
Sırtımı döndüm. Adımlarım irademe küsmüş gibiydi; kontrolsüz, hızlı. Sandalyemden uzaklaşırken arkamdan bir adım attı.
“Nereye?”
“TUVALETE!” diye bağırdım.
Ama sesim kalabalığın uğultusunda bir taş gibi düştü. Müzik hâlâ akıyordu, Sıla ve Serhan hâlâ dans ediyordu. Masalarda kahkahalar, bardak tokuşturmalar, rakının yanaşı çaya limon sıkmalar… Benimse sesim sadece Tahir’e değmişti. Arkamdan hâlâ bana bakıyor olduğunu hissettim. Sinirle döndüm. Dudaklarım titredi. Yüzümü alaycı bir gülümsemeyle buruşturdum.
“İstersen gel sen de! Korursun beni orada da. Tuvalet kapısında nöbet tut mesela. Başıma bir şey gelirse… Abime hesap veremezsin, değil mi?” Tüm bunları söylerken sesimde bir alay vardı ama içimdeki hüzün… o tokat gibi bir şeydi.
Mekanın kuytu köşede kalan tuvalet koridoruna girdiğimde burasının daha karanlık olmasından dolayı önümü görmekte zorlandım. Adımlarım da birbirine karışıp duruyordu. Kendimi zorlukla kadınlar tuvaletine attığımda aynada gördüğüm ifadem beni hayal kırıklığına uğrattı. Ağlamak üzereydim ve ben ağlamaktan nefret ederdim. Ağladığım başım ağrır, gözlerim ve dudaklarım şişer, başımın arkası zonklardı. Berbat hissederdim kendimi. Bu yüzde burnumun direği sızladığı an hemen gülümserdim.
Gülücüklerimle gözyaşlarımı gönderirdim.
Ama bu defa… Sıla’nın sorduğu soru, sonra o şarkı ve onca zaman sonra Arslan Abimden gelen mesaj... Üst üste yığılı bir tuğla gibi devrilmişti üzerime. Altında ezilmiştim. Dudaklarım kıvrılamıyordu. Her zorladığımda titreyip olduğu yerde kalıyordu. Sarhoş zihnim de izin vermiyordu zaten. Kaçamayayacağımı anlayınca avuçlarımı lavabonun merdivenine yaslayıp başımı eğdim. Gözlerimi kapattığımda sanki bunu bekliyormuş gibi aceleyle yanaklarıma süzülen birkaç damla yaş tenimi yaktı ama beni asıl yakan bu değildi.
Arkamdaki güçlü nefesti.
Gözlerimi açmadan içimi çektim. “Şimdi değil,” dedim, tıpkı onun yaptığı gibi. Her özür dilemeye çalıştığımda böyle dememiş miydi? Şimdi değil. “Şimdi değil, Tahir. Gider misin?”
Açmadım gözlerimi çünkü görmesini istemedim. Gitmesini bekledim ama… gitmedi. Önce parmaklarını hissettim omuzlarımda, beni yavaşça kendine çevirirken karşı koymaya çalıştım ama ona nasıl engel olabilirdim?
Bedenim tamamen ona döndüğünde bana gözlerimi açmaktan başka şans tanımadı. Islak kirpiklerimi yavaşça araladığımda göğsü önümdeydi. “Bak,” dedim sesimi güçlü tutmaya çalışarak. “Beni böyle görmeni istemiyorum. Bana biraz izin verirsen toparlanıp geleceğim. Sadece beş daki-”
Lafımı tamamlatmayan etrafımı çepeçevre saran kollarıydı. Saniyeler içinde onun tarafından kuşatıldığımda başım kollarının arasından kayboldu. Tahir derin bir nefes gibi alıp beni göğsüne hapsetmişti.
Bana sarılmıştı.
Havada asılı kalan ellerim, gözyaşlarımın sağanak gibi boşalmasıyla sırtına yapıştı. Daha fazla tutmadım kendimi. Ağladım. Hem de hıçkıra hıçkıra ağladım. Tahir ise sadece duruyordu, bir dağ gibi yamaçlarında koruyordu beni. Ellerinden biri çıplak sırtımda açılmıştı. Biri başımın arkasındaydı. Omuzlarıma sarsılaması için bile izni bile vermiyordu ama döktüğüm her damla gözyaşını gömleğinin yumuşak kumaşına hapsediyodu.
“Konuşmayacağım onunla…” dedim incelen, ağlayan sesimle. “Küsüm ben. O nasıl küstüyse şimdi de ben küsüm.” İçimi daha fazla çekip, “Aptal köpek!” dedim. “Nefret ediyorum ondan. Boyu deve gibi ama küçük bir çocuk gibi küsmeyi biliyor. Şimdi de ben küsüm. Küsüm işte, barışmayacağım.”
Başını eğdiğini saçlarımın arasındaki sıcak nefesinden anladım. “Tamam,” dedi. “Nasıl istiyorsan öyle olsun.”
“Hayvanın teki!” dedim salya sümük içinde. Böyleydim işte ben! Ağladığım sayılıydı ama gözlerimin çeşmeleri bir açtığımda susmak nedir bilmezdim. “Ona de ki; Melek senden nefret ediyormuş, de. Sen alçak, vefasızın tekisin de!”
“Tamam,” dedi yine, itirazsız. “Döveyim mi bir de?”
“Döv!” dedim gaza gelerek. “Burnunu kır onun! Kafasına kafasına vur. Belki aklı başına gelir ama nerde... İçi boş ki o kafanın vursan ne fayda!” Başımı kaldırdığımda başımın arkasındaki eli bollaştı ama kesinlikle yerinden oynamadı. “Sen yine de döv!”
Yaşlı gözlerimi gözlerine diktiğimde yakınlığı… gözlerindeki o şefkatli ifade nefesimi kesti. Kaşlarını düşürmüş, gözlerinin kahvesine kızıl bir acı yüklemiş bakıyordu bana. “Tahir,” dedim. “Döv, tamam mı?”
Başını salladı yavaşça, dudakları hafiçe gülümsedi ama gözlerinde aynı kırık ifade... “Sen istersen döverim. Sonra onun da beni dövmesine izin vermem gerekir ama… Döverim yine de.”
Sırtındaki elimden birini göğsüne çekip oraya küçük bir yumruk attım. “Salak… Hep benim yüzümden dayak yiyorsun zaten.”
“Olsun,” dedi. “Alişmiş kudurmuştan beterdur, bilmey misun?”
Güldüm. Islak dudaklarımı ısıra ısıra güldüm. Ama sonra aklıma gelen şeyle yine göğsüne yumruğumu geçirdim. Bu defa daha güçlü… “Ama sen onun dostusun. Dosttan da ötesiniz. Dövmezsin ki. Kızmazsın bile. Hatta şimdi bile… O istedi diye buradasın. O istedi diye beni koruyorsun.”
Bu cümlenin verdiği ağırlıkla kollarının arasından çıkmaya çalıştım. İzin vermedi. Ama uzaklaşmaya kararlıydım. Bu yüzden yapabileceğim en iyi şeyi yaptım ve kırdığım dizimi kasıklarına geçirdim. Anlık inlemesiyle harmanlanan boşluktan yararlanarak başımı kolunun altından geçirdim, kaçmaya meylettim ama saniyesinden beni kolumdan yakaladı. Tek koluyla belimden kavrayıp ayaklarımı yerden kestiğinde kendimi mermerin üzerinde, onu da bacaklarımın arasında buldum.
Şimdi ellerim omzularından tutunuyordu ve hızlanan kalp atışlarım ikiye katlanan yakınlığımızı hazmetmeye çalışıyordu.
Bulanmaya başlayan mideme dönen başım eşlik ederken bile içimden onu kovmak geliyordu ve tam da bu sebeple araladığımda dudaklarımı, “Kal orda,” diye susturdu. “Yarın hatırlar mısın hatırlamaz mısın, bilmem. Ama aç kulaklarını beni dinle, öğretmen hanım,” dedi. Beklemiyordum, afallamıştım. Başımı kaldırmadan kirpiklerimin altından ona baktım. Kaya kadar sert bakışları yüzüme yuvarlamıştı ve orada bir yerde takılıp kalmıştı. “Seni Arslan istediği için korumuyorum. Ne dedim; alışmış kudurmuştan beter.” Başınını eğdiğinde nefesi kulağıma uğradı. Oradan da boynuma. Bu kez toprak kokusu aldım teninden buram buram. Sigara kokusunu da traş losyonunu da gölgede bırakacak kadar baskındı üstelik. “Arslan için değil, kimse için değil. Seni korumak boynumun borcu. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle.”
Aramızdaki bağ sarsılmazdı ama… hasarlıydı işte.
“Ya neden koruyorsun? Bir özür dilemesine bile izin vermediğin kadını neden koruyorsun Tahir?” diye sordum içim titreye titreye.
Gözlerindeki ifade gözlerimi delip geçti. Bir adım daha yaklaştı. Bu sondu. Yaklaşabileceği fazladan bir santim bile kalmamıştı. Eteğim iyice yukarı sıyrılmıştı ve neredeyse tüm bacaklarım açıktaydı ama o başını eğmiyordu. Gözleri gözlerimden tek bir saniye bile ayrılmıyordu. “Sen beni itiyorsun ya,” dedi usulca. “Ben o zaman bile gitmek istemiyorum. Gitmem gerektiğini it gibi biliyorum ama kalırsam bu saatten sonra iyi gelir miyim... işte onu bilmiyorum.”
“Sen bana hep iyi geldin,” dedim içimden geleni olduğu gibi önüne dökerek. “Sen hep yanımdaydın. Ben elimi ne zaman boşluğa savursam tutardın, ne zaman of desem yüzümü güldürmenin bir yolunu bulurdun.”
Çok yakışıklıydı. Çok iyi, çok güçlü görünüyordu ama bana böyle bakarken bir an karşımda o eski Tahir’i gördüm. O bana bakmaya çekinen ama yine de bir saniye fazladan bakmak için kendisiyle savaşan genç adamı gördüm. Ve yine de… O Tahir’e içim gitti.
Şimdi kalp atışlarımı daha fazla hızlandıran da oydu.
Kollarımı boynuna doladığım, kendimi yukarı çekip sıkıca sarıldığım adam o genç Tahir’di. “Özür dilemek istiyorum!” dedim istekle. “Lütfen, özür dilemek istiyorum.” Kollarım ona sıkıca sarılırken başımı geri çektim ve alkolden aldığım cesarete dayanarak, dudaklarımı dudağının kıyısına bastırdım.
Kolları bedenimde kilitlenip kaldığında ve kalp atışlarımız hırçınlaşıp birbiriyle yarışmaya başladığında dudaklarımı, yeni çıkmış sakallarından geri çektim.
Dünya dönüyor, lavabonun mozaik tavanı dönüyor, etrafımızdaki aynalar dönüyor, Tahir bile dönüyor ama her şey hiç olmadığı kadar güzel!
Yutkunmaya çalıştığını anladım ama… yapamadı. “Ula kizum,” dedi göğsünü şişirip. “Ne yaptun sen?”
“Hiiiç…” Omuz silktim. Fark ettim ki şivesi hep, hangi anda olursak olalım yüzümü güldürüyordu. “Özür dilemek için izin istedim.”
"Sen izinleri boyle mi istersun hep?
"Sakıncası mı var?"
"Varidur."
"Neymiş, söyle de öğrenelim. Varsa başka bir yöntem, öğrenmeye açığım.”
“Varidur elbet.” Kaşlarını çattı ama kızgın olduğunu asla söyleyemezdim. "Ama önce şu özür yöntemini değiştirelum. Olmaz boyle."
"Ya nasıl olur?"
"Dudak çevresunden uzak duracasun."
“Ama…” dedim, biraz düşünür gibi yapıp parmağımı çenesine koyarak. "Ya samimi bir özür dilemek istiyorsam?”
“Samimi ha? Yani yarın biriyle daha küs olsan… her seferinde boyle mi barışırsun?”
“Hak ediyorsa neden olmasın?” dedim, kaşlarımı kaldırıp göz kırparak. “Ama sakın sen küsme, bu hak her zaman herkese tanınmaz.”
Bir kahkaha attı. “Sen tam bi delisun.”
"E günaydın. Bilmiyor muydun?"
"Bilmez miyum?" deyip gerisini ağzının içinden yuvarladı. Sanırım şöyleydi.
Bile bile düştük o çukura.
"Ya Tahiiiiiir. Hâlâ söylemedin. Ne zaman özür dileme izni vereceksin bana?"
Gülümseyen gözleriyle göz kırptı. “O izni zamani geldiginde vereceğum saa.”
Bakışları saçlarım kaydı. Sonra yüzüme düşen bir tutamı aldı, parmağına doladı usulca. Fönlediğim tutam anında kıvrıldı kaldı özgür bıraktığında. Memnun olup gülümsedi. “Şu kıvırcıklara dokunmadığın bir gün mesela.”
“Üfff… Taktın fönüme.” Elimin tersiyle yüzümün ıslaklığını silip huysuzlandım. “Makyajım da bozuldu zaten. Bok vardı ağlayacak. Neden ağladıysam? Hepsi eşek abim yüzünden.” Başım iyice dönerken kelimeler de ağzımdan bozularak çıkmaya başladı. “Böyle güzel değil mi saçlarım, hı?”
Başını yavaşça omzuma eğdi. Uzun uzun baktı saçlarıma, hiç acele etmeden. Bakmak yetmiyormuş gibi; hayalindeki başka bir şekli gözlerinin içine yansımıştı. Gerilen kaşları, gözlerinde biriken duygu yoğunluğu… başka bir şey hayal ettiğini ele veriyordu. “Böyle de güzel,” dedi kısık bir sesle. “Ama öyle bir başka.” Elinin tersi saçlarıma dokundu bu kez. Usulca, öyle nazikçe ki içimden sıcacık bir şey aktı.Saçlarımda değil, ruhumda dolaştı o dokunuş. “Kulağının hemen üstünden başlar kıvrılmaya, önce hafif bir dalgayla...” Parmakları saçlarımda ağır ağır ilerledi. Omuz hizamda durdu. “Aşağılara indikçe kıvrımlar daha cesurlaşır. İlk başta suya atılmış bir taşın etrafında oluşan nazlı halkalar gibi. Sonra bir bakmışsın, uçlara doğru bir kıvırcık şenliği başlamış ki sorma.”
Kendi benzetmesine gülümsedi. Ama bilmiyordu ki… Asıl şenlik, onun dudaklarındaki o gülümsemeydi.
“Her kıvrım,” diye devam etti. “Omuzlarının ardından yavaşça süzülüp beline kadar uzanır. Sonra da kalçana doğru zarif bir yol gibi iner. Düzensiz; tam bir yaramaz uşak.” İç çekti. Dili alt dudağını ıslattı, gözlerini saçlarımdan ayırmadan. “Rüzgar bile esmez. O bile kıyamaz dokunmaya.”
“OHAAAA!” dedim gözlerimi açık tutmaya zorlayarak. “Şiir mi okudun len sen az önce? Ama benim bunu unutmamam lazım! UNUTURSAM KALBİM KURUSUN TAHİR!” Telaşla etrafıma baktığımda kendimden geçtiğimi hissettim. “Kağıt lalem yok mu, lalem… bi bi bi şey yazmam lazım da… kalbime dövme yaptıracağım bu cümleyi ben… unutmamam lazım…” diyerek başımı daha fazla tutamadım ve taş gibi düşürdüm göğsüne.
“Hiç şansın yok” dedi gülümseyen emin bir sesle. “Unutacaksun barbie.”
“Ya üffff ayııı!”
Yarı açık gözümün önünde beyaz gömleği, asker künyesi ve gömleğinden bir bölümü görünen zincir dövmesi vardı. Gülümsedim, göz kapaklarım son savaşlarını verirken, “Tahir,” dedim, nazlı nazlı ve söylediğim o şarkının sözcükleri sarhoş zihnimde dolaşmaya başlamıştı. “Nayino ne demek?”
Yüzünü başımın yanına getirdi usulca, “Sevdiğum,” diye fısıldadı. “Nayinom, sevdiceğum, demek.”
Zihnim sarhoştu ama iliğimle kemiğimle hissediyordum.
Ben Tahir’e sırılsıklam aşık olmuştum…
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |