13. Bölüm

(12) Bu Da Kalp Be Adam

Durumavii
durumavii

12. BÖLÜM:

 

“Bu Da Kalp Be Adam!”

 

“Ay bu elbiseyle ayakkabının renkleri asla uymuyor! Renk paletinde yan yana durmaları bile yasak olmalı. Elbise diyor ki yaz tatiliyim, ayakkabı diyor kış lastiğiyim! Yok… Başka bakacağım ben.”

 

Nurcan Abla, odamın kapısına yaslanmış değiştirdiğim beşinci kombini izlerken sıkıntıdan bayılmak üzereymiş gibi görünüyordu.

 

“Melek,” dedi, sakin kalmaya çalışan bir tonla. “Sakıncası yoksa ne yaptığını de baa?”

 

Bez dolabımdan çıkardığım gri, göbeği açıkta bırakacak şekilde tasarlanan eşofman takımlarını üzerime tutarken, “Ne olacak? Kombin yapıyorum ablacığım,” dedim. Bu arada elimde tuttuğum örgü takımlar güzeldi. Severek almıştım ve pembe spor ayakkabılarım ile şahane uyuyordu ama bugün kesinlikle etek gitmek istiyordum. Sonuçta bir nevi amigoluk yapacaktım. Etek daha uygun olurdu. O yüzden takımı yerine bırakıp dolabımı biraz daha karıştırdım.

 

“Ne kombini peki öğretmen hanımcığum?”

 

Öğretmen hanım mı? Ay öyle demeyeydin iyiydi. Aklıma birileri geliyor da… Zaten arkasından iş çevirdiğim için böğrümde iri bir öküz koşuyor şu an. Ama ne yapayım?

 

Bir Melek Sancaktar kankitosunu asla ve kat’a yarı yolda bırakmaz!

 

“E kız ne uğraştın bu kadar? Giy bir pantol çıkalum da.”

 

“Aaa!” dedim şaşırarak. “Niye öyle diyorsun ablacığım? Başkaları için mi giyiniyoruz sanki? En başta kendimiz için giyiniyoruz. Hem… Şu ilk tanıştığımız gün üzerimde gördüğün elbiseyi çok beğenmiştin. Bak, burada. Gel de dene.”

 

Önce hayır, diyecekti ama elbiseyi çıkarıp askısında sallayınca istemem yan cebime edasıyla yaklaştı. Aldı askıyı eline, şöyle bir göz gezdirdi. “Ha bu elbise baa olacak mı ki? Sen pek bir çirozsun.”

 

“Aşk olsun… Elli altı kiloyum ben bir kere. Hem niye sana olmasın ki? Fıstık gibi kadınsın. Benim aksime senin ciciklerin de var. Daha bile güzel durur!” deyince utanarak omzuma vurdu.

 

“Kız Allah seni ne etmesun. Çatlak.” Elbiseyi yerine asıp, “Burada dursun, bir ara gelip deneyeceğum,” dedi. “Kimselere verme ha.”

 

“Vermem, merak etme.” Tam o sırada gözüme kremrengi, pofuduk kazağım çarpınca heyecanlandım. Hemen aldım dolaptan. “Ay ben bunu giyeceğim!”

 

“Tamam,” dedi gülerek. “Elini çabuk tut, ben de Şerif Ali’ylen komşunun bahçesindeki güllere dadanayum. Kapının önünde buluşuruk.”

 

“Anlaştık ablacığım!”

 

Nurcan Abla çıkar çıkmaz hemen soyundum. Geçtim dolabın başına… Elimdeki yumuşacık kazağın üstünde inci gibi işlenmiş minik bir kurdele motifi vardı. Altına fırfırlı ve tamamı tülden oluşan mini, gül kurusu eteği uydurdum. Kazağı üstüne çıkardım. Böyle kat kat, her adımda dans ediyor gibi görünecektim.

 

Ayakkabı olarak da beyaz, yüksek tabanlı spor ayakkabılarımı seçtim ve içine de dizime kadar çektiğim dantelli çoraplarımı giydim. Çünkü… sadelik beni her daim rahatsız ederdi. Koluma kocaman, pembe şişme çantamı takıp yanına da aynı tondaki termosumu aldım. Lisede amigoluk yaptığımdan biliyordum; amigo kızların tezahürat yapmaktan ağzı çok kururdu. O yüzden bir termos su doğru seçimdi.

 

Makyajımı hafif tutmuştum; far, rimel, allık, kapatıcı, haylaytır, eyeliner… Tamamdır.

 

Tabii dudaklarım güneş vurunca ta köy meydanından görünecek kadar parlamıştı favori gloss’um sayesinde!

 

Tüm hazırlıklarım bittiğinde telefonumun ön kamerasından kendime baktım. Bir şey eksikti. Bir şey ama ne… Hah! Saçlarım istediğim gibi değildi. Banyodan sonra fönleyecek vaktim olmamıştı. Bir nebze kamufle ederim diye pudra rengi bandanamı taktım. Önlerimden de iki ince parça çıkardım. Kıvırcık…

 

Wooow! Yine köy yolunda podyuma çıkacakmış gibi görünüyordum!

 

Sırtıma kabanımı atıp tıngır mıngır evden çıkarken Şerif Ali’yle Nurcan Abla ellerinde koca gül demetleriyle bana doğru geliyorlardı. Kırmızı ve pembe güller aralarına serpiştirilmiş beyazlarla muhteşem görünüyordu. Ama gözüm doğrudan pembelere kaymıştı. Çünkü pembe güller en sevdiklerimdi. Tahir’in bana gönderdiği güller de hâlâ odamın bir köşesinde, vazosunun içinde duruyordu. Solmaya başlamışlardı, yaprakları hafifçe kıvrılmıştı ama… hâlâ oradalardı. Atmaya elim varmıyordu.

 

Zaten artık… istesem de atamazdım. Onlar öyle sıradan bir çiçek değildi. Çünkü sıradan biri almamıştı.

 

“Nurcan Abla, bana bir tane pembe gül veri-” diye hevesle atıldığım anda elimdeki telefon bir anda kayıp fırladı. Sanki kendi ayakları varmış da kaçmaya niyetlenmiş gibi şak diye bahçe kapısının önündeki su birikintisinin ortasına düştü. Ay hayır ama ya!

 

Hemen eğilip suyun içinden aldım. Üzerinden damlalar süzülürken içimden, bir şey olmaz yiaa en fazla tamir olur, diye kendimi teselli etmeye çalıştım ama iç sesim hemen devreye girdi.

 

Burdan kalkıp o tamirciye gitmek var ya Meloş, dünyanın en büyük işkencesi…

 

Çantamdan peçete çıkarıp hızlıca kurulamaya başladım. İlk kontrolümde bir sorun görünmüyordu. Ekran açıldı, dokunmatik tuşlar da çalışıyordu. Oh, dedim derin bir nefes alarak. Ama içten içe korkuyordum. Umarım sonradan bir aksilik çıkarmaz.

 

Nurcan Abla ve Şerif Ali'yle bir araya geldiğimizde ellerinde yeni bir şey daha gördüm. Buralarda pek rastlanılmayacak bir şeydi bu… Bluetooth hoparlör. Normalde o aleti, gece gündüz bangır bangır şarkı dinleyip beni uyutmayan Hıyar Can yüzünden nefretle anardım ama bu kez işime yarayacaktı.

 

Nurcan Ablam boş durmamış, bizi Mizgali’ye götürmesi için köyden Hasan Amcaya rica etmişti. Hasan Amca da traktörünü mis gibi yıkamış, parlatmış tam vaktinde bizi Mizgali’ye götürecek o ürkütücü orman yolunun başına gelmişti. Şerif Ali ise evin etrafındaki askerlere devriye görevi verip, “Yüzbaşının emri, buralar şimdilik bende,” diyerek onları kısa bir süreliğine uzaklaştırmış, sonra da sanki yirmi yıllık asker gibi ortalıkta böbürlene böbürlene dolaşmıştı. Bu yaptığının yüzbaşının kulağına gittiği taktirde bu defa popişinin komple yerinden çıkacağını o da biliyordu, korkuyordu da ama aşk yolunda her şey mübahtı!

 

Velhasıl gün akşama çalarken traktörün tepesinde hoplaya zıplaya Mizgali’nin girişine kadar gitmiştik. Yolda hoparlörü telefonu bağlamış, deneme bahanesiyle envai çeşit müzik açıp bol bol oynamıştık. Hatta o kadar oynamıştık ki bir ara Hasan Amca da direksiyon başından gerdan gırmıştı.

 

Destegül’ün evi tam iki köyün sınırında sayılırdı. Mizgali’deki çoğu ev gibi iki katlıydı ve avlusu insanı adeta serenat yapmaya davet ediyordu. Şerif Ali avlunun ortasında durduğunda bir heyecanlandı ama el birliğiyle sakinleştirdik.

 

“Bak şimdi, ben telefonumu hoparlöre bağlayacağım. Şarkıyı da tekrara alacağım ki sürekli Mahmut Tuncer’den Jandarma çalıp dursun. Sen sadece dans edip ağzını kıpırdat. Destegül aşağı indiğinde de Kalbimin Tek Sahibi şarkısını açacağım. Tam o anda gülleri başından aşağı serpeceksin. Tamam mı?” diye tembihledim.

 

“Baa bak Şerif Ali,” dedi Nurcan Abla, parmağını gözünün önünde sallayarak. “Gülü suratına atma kızın, sapıylan gözünü çıkarırsun Allah korusun. Başından serp, nazik nazik.”

 

“Merak etme,” dedi Şerif Ali otuz iki diş sırıtarak. “O iş bende. Bugün buraya şeytan inse bu işi bozamaz. O kadar harika bir serenat yapacağım ki tüm Mizgali önümüzdeki beş yıl bunu konuşacak. Belki köyde benim için anıt bile dikerleri yılın en ormantik erkeği, diye!”

 

Nurcan Abla, Şerif Ali’nin omzuna sağlam bir tane yapıştırdı. “Hadi bakalum! Gazan mübarek olsun.”

 

Nurcan Ablayla birbirimize bakıp sessizce gülerken Şerif Ali avlunun ortasındaki yerini aldı. Sağında güllerle bekleyen Nurcan Abla, solda da seksi dj bendeniz…

 

Spotify’da doğruca Mahmut Tuncer’in profiline girip parmağımı Jandarma, şarkısına dokundurduğumda hoparlörden ses, sanki köyün minaresinden ezan okunuyormuş gibi yüksek ve baslı bir şekilde yayılmaya başladı.

 

Jandarmanın alayları koğuştur koğuştur,

 

Benim yarim jandarmada çavuştur çavuştur,

 

Şerif Ali’nin o iri bedeni bir anda müziğin ruhuna teslim oldu. Önce hafiften dizlerini kırdı, bir sağa, bir sola kıvırmaya başladı. Sonra kalçayı sallamaya başladı. Valla yürürken sendeliyordu ama oynarken gayet de rahattı. Üniformayla ve oynadıkça sallanan göbüşüyle o kadar komik görünüyordu ki ona eşlik ederken gülmemek için kendimizi zor tutuyorduk. Sonra elleri havaya kalktı, sanki şarkı onun bestesiymiş gibi dudaklarını kocaman kocaman oynatarak eşlik etmeye başladı. Vay canına! Bizim cavuş öyle kıvırıyordu ki kadın olduğumuz halde yanında çömez kalmıştık.

 

Hayır, Mahmut Tuncer görse, ”Oğlim biraz sakin ol lo!” derdi.

 

Benim yarim jandarmada çavuştur çavuştur,

 

Kadir mevlam beni de yare kavuştur kavuştur,

 

Müziğin sesi o kadar yüksekti ki yakınlarındaki evlerin camı bir bir açılmaya başladı. Ve çok geçmeden beklenen oldu; ikinci kattaki pencerenin perdesi de hafifçe aralandı. Orada… işte Destegül! Tombul yanakları pembeleşmiş, kumral saçları iki yandan örgüyle toplanmış, koca gözleriyle aşağıyı süzen, etine dolgun güleç bir kız… Çilleri benimkilerden daha yoğun ki aramızdaki mesafeye rağmen net bir şekilde görüyordum. Şerif Ali’yi görünce öyle heyecanlandı ki sevinçle zıplamaya başladı. Elini ağzına götürüp, “Ayyy!” tepkisiyle sevindi. Ne tatlı kızdı ama!

 

Şerif Ali de onu görünce coştu da coştu! Nurcan Abla’nın elinden bir gül kapıp dişlerinin arasına yerleştirdi. Attı bir ayağı öne; bedenini bir öne salladı bir arkaya… Bakışlar dişisiyle çiftleşmeye çalışan erkek tavşan gibi keskin… Hey yavrum hey!

 

O çoşar da biz durur muyuz? Şerif Ali önde biz arkada, etrafımızda döne döne, kıvıra kıvıra oynadık. Önce ufak ufak kıvırırken, Destegül’ün yüzündeki gülümsemeyi görünce vites yükselttik. Destegül ikinci kattan el çırptı, biz avludan popiş salladık.

 

Tam sahne iyice romantikleşmişti ki…Camın diğer kanadı da hızla açıldı. Ve Mardin’in bağrından kopmuş gelmiş, gözü kara annelerinden, çelik bakışlı Miryam Teyze belirdi. Saçları başörtüsünün altından fırlamış, kollarını dirseğine kadar sıvamış, bakışları ise, şimdi sizin yedi ceddinizi belleyeceğim(!) diyordu.

 

Nitekim gümbür gümbür çalan şarkıdan duyamadım ama dudaklarından okudum. “Destegüüül! Gözü çıkasıca kız, içeri giresen!”

 

Ama Destegül gitmedi. Hatta başını hafif yana eğip Şerif Ali’ye gülümsedi. Şerif Ali bu gülümsemeyi görünce tek dizinin üzerinde çöküp bu kez yerden kıvırmaya başladı. Destegül de dayanamadı tabii. Koşup balkona çıktı. Miryam Teyze de peşinden… Şimdi ikinci katın balkonundan Destegül eriyip biterek, annesi de şiddetle kınayarak bizi izliyordu.

 

Cenderme cender-

 

Şarkı bir anda kesildi. Mahmut Amcam devam edemedi. Oluşan ani sessizlikte, Mizgali halkının camlardan yükselen şaşkın uğultuları duyulurken Şerif Ali sorgulayan, ne oluyo(!) diye sitemlenen bakışlarını bana çevirdi.

 

Hemen telefonumu alıp şarkıyı yeniden başlatmaya çalıştım ama ıh ıh…. Olmadı. Telefon donmuştu. Galiba… Duam kabul olmamış ve içine kaçan su, telefonumda bir takım hasarlara sebep olmuştu. “Hadi ama!” dedim. “Şimdi yapamazsın bunu, hadi!”

 

Şerif Ali’ye baktım, dudağını büzmüş beni bekliyordu. Başlaması için aralıksız olarak ekrana dokunurken telefon kendi kendine bir sonraki şarkıya geçti. Ve hoparlörden… Bu kez Mahmut Tuncer’in İngilizce konuşarak giriş yaptığı bir remix yükseldi.

 

HI? Mahmut Tuncer ingilizce konuşarak mı?

 

This is Mahmut Tuncer Remix… Are you ready?

 

“Ay Gördüm Allah, diye bir şarkı açıldı Şerif Ali!” dedim telaşla. “Durduramıyorum!”

 

Şerif Ali, Destegül’e baktı. Kızcağız olanları anlamaya çalışır gibi duruyordu ama Miryam Teyze bizi kovdu kovacak…

 

“Olsun,” dedi Şerif Ali çaresizce. “O şarkıyı bilmiyorum ama Mahmut Tuncer’den bana yanlış yapmasını beklemiyorum.”

 

Eh, peki madem, diyerek plansız çalan şarkıya eşlik etmeye başladık.

 

Kalalıyam kalalı, bir yar sevdim belalı,

 

Eriyip gitti canım le, sana aşık olalı…

 

Şerif Ali bilmediği şarkıya dudaklarını rasgele kıpırdatarak eşlik ederken rahatlamıştı. Biz de öyle… iyi bari aşk şarkısıymış, diye sevinirken Mahmut Amca öyle bir söz söyledi ki… Önce Şerif Ali, sonra Destegül ve Miryam Teyze, en sonda camdaki Mizgali halkı donup kaldı.

 

KARI GÖRDÜM KAYDIM, KAYMAZ OLAYDIM,

 

SANA BİR SÖZ VERMİŞTİM LE, BEN O SÖZDEN CAYDIM…

 

Mahmut Amcam, kurban olayım, sen ne söyledin öyle? Neden söyledin, nasıl söyledin be Amcam…

 

Zavallı şeftali, şanssız, bahtsız şeftali… Tüm gözler üzerindeyken, “Vallahi ben yapmadım,” dedi acıyla. “Mahmut Tuncer yaptı.”

 

Miryam Teyze’nin, “Vışşşşş!” diyen sesi tüm şarkıyı bastırıp geçerken kadın resmen yöresel olarak tısladı. Evet, bu öyle bir tıslamaydı ki köyün tavukları bile irkilip kümese kaçmış olabilirdi. “Irz düşmanı var komşulaaaaaar! Koşun yetişinnnnn!”

 

Şerif Ali panikle, “Kapat şunuğğ!” diye bağırınca ben de panikle ekrana dokundum ama tık yok! Miryam Teyze bağırdıkça zaten elim ayağıma karışıyordu. Dokundum… dokundum. Yok! Lanet olası çalışmamakla kalmayıp çalışınca da kendi istediği yerlere giriyordu.

 

“Senin dilin ne der zırtapoz!” diye yükseldi Miryam Teyze çığlık çığlığa. Sanırsın kümesinden horozunu çaldık! “Kime kaydın lo sen?”

 

Kadın balkondan elini kolunu savurup duruyordu. Hayır, bir de yaşlı… Düşmeye falan kalksa yemin ederim bu üçlü müebbete çarptırılır, bu köyde de bir Allahın kulu lehimize şahitli etmezdi. Ayy! Yaratıcı beynim hemen görüntüleri servis etti.

 

Şerif Ali, Nurcan Abla ve ben… Üzerinde suçlarımızın ve adlarımızın yazılı olduğu kartları tutarken suçlu kayıt fotoğrafı çektiriyoruz. Derdimizi anlatma çabalarını çoktan tüketmiş, pancar gibi suratlarımızla poz veriyoruz. Şerif Ali’nin yüzünde dramatik bir ifade var. Daha ne kadar dibe batabilirim, temalı. Nurcan Abla da poz verirken arada dönüp bize tükürüyor, Allah sizi kahretsiz kot kafaliler! Bunlar hep sizin yüzünüze geldi başuma(!) bakışını atıyor.

 

Ben… Ben mi? Orda bile dudaklarımı öne uzatıp güzel çıkmanın derdindeyim. “Bak aşkom o olmadı, bir kere ben o açıdan fotojenik çıkmıyorum, bir de şurdan denesek? Ayrıca siler misin o çektiğini? Ne demek silmiyorum? Seni şikayet ederim!”

 

Sağdan soldan ve önden pozlar… Gazete başlıkları ise şaşırtmıyor. “Serenad yapmaya kalkan üç gerizekalı, köylü kadının balkondan düşerek ölmesine sebep oldu!”

 

Ve orda bile Mahmut Tuncer durmuyor; yanık sesiyle şarkıyı coşturdukça coşturuyor, hâlâ gördüğü karı görüp ne yaptığını anlatıyor…

 

Camlardan yükselen seslerle hayal dünyamdan sıyrılıp etrafıma baktım. Söylentiler kartopu gibi giderek büyüyordu.

 

“Uyyy Köyümüzü sapıklar basti!”

 

“Bunlar kesin Çamlıyayla’dan gelmiş. O köyden hayirlisi çıkmaz zaten…”

 

“Ula bir de asker olacak!”

 

“Karilari da almış gelmiş, rezillik da!”

 

“Kime kaymış, kime kaymış, duyamadım ben Huriye?” diye bağırdı yaşlı bir ses.

 

“Galiba köye kaydırak yapacaklarmış Duriye,” diye karşılık verdi başka bir ihtiyar ses.

 

“Hah iyi iyi benim torun çok sevinecek!”

 

Aralarda aklı selim birileri, “Yav durun o şarkı o anlamda değil!” diye müdahale etmeye çalışıyordu ama insanlar kaos sever tabii. Herkes istediği şekilde anlıyordu.

 

Bir de ben şansımı deneyeyim, diyerekten,” Miryam Teyzecim!” diye seslendim. “Vallahi o anlamda değil. Korkmayın, Şerif Ali kimseye kaymıyor. Zaten Destegül’e asla kaymaz! Niye kaysın ayol? Kaydırak mı bu?”

 

Miryam Teyze beni dinlemedi bile, yani… İyi ki de dinlemedi zira böyle zamanlarda ağzımdan çıkanlardan beynimin haberi olmuyordu. Bir hışımla içeri girdiğinde Mahmut Amca bu kez İngilizce yeteneklerini sergilemeye başladı o meşhur telaffuzuyla. Yani bir de İngilizce olarak batırdı bizi…

 

This is Mahmut Style… Put hands up!

 

Miryam Teyze yaş yetmiş amma iş bitmemiş, dercesine fişek gibi geri döndü. Döndü dönmesine de… Eli boş değildi. Bir koca kova su vardı. “Hâlâ kapatmiysan ele mi!” diye veryansın etti sürmeli gözlerini aça aça. “Şimdi görürsen oğlim sen!” diyerekten bir kova suyu Şerif Ali’nin başından aşağı foşur foşur dökmeye başladı.

 

Zavallı şeftali yağmurda ıslanmış sıçan gibi kalakalırken, Nurcan Abla, “Vah… vah…” çekerek elini avucuna vurdu. “Yara bantları ıslanıp yerunden sökülmese barim!”

 

MAH-MAH-MAH- MAHMUT TUNCER!

 

KARI GÖRDÜM KAYDIM- DIM- DIM

 

“Bak bu zibidi hâlâ kayiy ama ha! Sen kim köpeksan oğlim!”

 

Miryam Teyze tekrardan içeri girdi ve başka bir sürprizle geri dönmesi kaçınılmazdı. Ay bu defa şeftalinin başına kızgın yağ bile dökebilirdi!

 

Son bir umutla telefonun ekranına dokundum. Sonunda şarkı tümüyle kesildiğinde jilet gibi keskin bir sessizlik oldu. “Başardım Şerif Ali başardım!” diye bağırdım seviçle. “Şimdi telafi edeceğim. Hiç merak etme sen! Hemen diğer şarkıyı açıyorum!”

 

Şerif Ali ellerini ağzının yanına yerleştirip başını Destegül’e doğru kaldırdı. “Ufak bir arıza oldu. Teknik bir hata.” Destegül neye uğradığını şaşırmıştı, öylece bakarken bizim çavuş otuz iki diş sırıttı. “Şimdi direkt sana ithaf ettiğim asıl şarkıya geçiyoruz minik kuşum. Çok seveceksin çok!” Elini gururla salladı. “Çal Meloş!”

 

Arama kısmına geldim, Şerif Ali’nin istediği romantik şarkının adını yazacakken telefon bir anda ve yine tamamen kendi hür iradesiyle Hüseyin Turan’ın profiline girdi. Onca şarkısının arasından… o meşhur şarkısını seçtiğinde bu defa Hüseyin Amcanın yanık sesi hoparlörden gümbür gümbür dökülmeye başladı.

 

Hem de öyle bir şarkıydı ki ne giriş müziği vardı ne başka bir şey… Sözler, öyle dimdirekt bir silah gibi böğrümüze böğrümüze saplanmaya başladı. O sessizlik var ya o sessizlik…Fırtına öncesi sessizlikmiş meğer…

 

İncinsen de sözün düzünü diyciğem,

Acayip hayvanlara benziyirsen…

 

Zaman durdu. Hiçbir şey yapamadım, ekrana bakakaldım. Şerif Ali elinde gül, tek ayağı havada kalmış şekilde bana bakarken tek bir şey söyledi. Tek bir şey…

 

“ALLAH BELANI VERSİN MELOŞ…”

 

Destegül’ün gözleri açıldı. Önce anlamadı ama sonra şarkının meşhur nakaratı kısmı bir daha, bir daha tekrar edince yüzü buruştu. Dudaklarını büktü, “Üüüüüüü!” diye ağlamaya başladı. Bizzat ona ithaf olan şarkı tarafından acayip hayvanlara benzetildikçe gözü seğirdi kızcağızın. Elini böğrüne götürürp, “Be-ben mi?” dedi hayal kırıklığıyla. “Bu mu bana direkt ithaf ettiğim şarkı Şerif Ali!”

 

Allahım ne büyük acılar bunlar! Dev bir mahcubiyetle kendimi yırtarcasına bağırdım Destegül’e. Yukarı bakmaktan ense fıtığı falan olmama ramak kalmıştı üstelik! “Değil o anlamda! Vallahi o anlamda değil! Şarkı yanlışlıkla açıldı yanlışlıkla!”

 

Benim sesim duyuldu mu bilmem ama o ihtiyarların sesi yine çok netti…

 

“Ben yine duyamadım Huriye. Hangi hayvana benziyormuş?”

 

“Dinazor dedi galiba Duriye.”

 

Şerif Ali olduğu yerde kaskatı kesildi. Sırılsıklam vaziyette elindeki gülü yere düşürdü. Benimle göz göze geldiğinde dudakları aralandı, kelimeler titreyerek çıktı. “Seninle çıktığım yolun yordamını mikiyim ben Meloş.”

 

 

Cinlere şeytanlara benziyirsen, cinlere şeytanlara benziyirsen…

 

“Altı üstü şarkıdır da! Bu kadar büyütmenin ne anlamı var?” Nurcan Abla farklı bir bakış açısıyla girdi olaya. Üstelik bileklerini kıvıra kıvıra oynayarak, gidip Şerif Ali’nin yanında durdu. “Gayet de mizahi bir şarkidur. Bence kavga etmeyi bırakıp oynayalum. Destegül! Miryam Teyze!” diye bağırdı yukarı doğru. “Gelin da. Bir taraf Karadenizden, diğer taraf doğudan, şarkı da maşallah gardaş ülke Azerbeycan’dan… Kültürler kucaklaşsun, fena mi?”

 

Nurcan Ablanın tüm iyi niyeti Miryam Teyze elinde bir leğen domatesle ve yumurtayla dönene kadardı. “HA HOOO! Şimdi sizi benzetecem acayip hayvana! At hırhızı kılıklılar!” dediğinde aynı anda birbirimize bakıp aynı şeyi söyledik.

 

“KAÇIN!”

 

Üç yandan avlunun kapısına hücum ettik ama kapı birden şak diye yüzümüze kapanmasın mı? Bekir yaşlarda bir çocuk kıkırdayarak kapı tutacağına açılmaması için tahta sıkıştırırken, “Ula!” diye bağırdı Nurcan Abla. Elini dışarı savurdu ama çocuk pire gibi! Hemen kaçtı. “Ula uşağım ne yapaysun! Aç şu kapıyı! Koparırım o bununi bak!”

 

Tutmuş kapıyı sallarken, “Ay Nurcan Abla! Siz ailece çocuklara karşı bir kabasınız galiba. Onlarla nazikçe konuşmalıyız,” derken Miryam Teyze, “ALLAH ALLAH!” çekerek ilk domatesi aşağı salladı.

 

Ve domates Şerif Ali’nin alnının ortasında patladı. Sıcak, sulu, çekirdekli… Şerif Ali önce bir durdu, suların yüzünden akışını metanetle bekledi. Sonra ellerini Hak’ka kaldırdı. “Allahım!” dedi içli içli. “Al beni burdan Afitap'ın yanına bırak. Sesimi çıkarırsam namerdim!”

 

Suratından süzülen domates parçaları teniyle oldukça uyumluydu ama ona acıyacak vaktim olmadı. Zira kafamda hissettiğim acıyla yüzümden aşağı çiğ yumurta süzülmeye başladı.

 

Çiğ yumurta mığğ? Yine mi? Öğğ! Öğğğğ! Kusam şuralara bir yerlere…

 

Gözlerimden alev çıkarken kapıyı kapatan velede dönüp bağırdım. “Hemen şu kapıyı açmazsan seni çükünden tutar tavana asarım!” Seni anlıyorum Tahir…

 

 

Yüz kiloya yakın parazlaşmışsan,

 

Kartlaşmışsan çok yaramazlaşmışsan,

 

“Şerif Ali!” diye bağırdı Destegül ağlarak. “Yazıklar olsun sana! Ne yüzü? Doksan beş kiloyum ben! Ayrıca hani beni böyle seviyordun? Hani ben senin ekmek arası tombik dönerindim? Aney ben kart mıyım aney!”

 

“Şimdik şöyle ki Destegül’üm…” diye girdi Şerif Ali. Ama tam o an Miryam Teyze ağlayan kızını teselli etmek yerine Şerif Ali’ye bir domates daha fırlattı. Ve o domates gidip Şerif Ali’nin açık ağzına yerleşti. Miryam Teyze kollarını yukarı kaldırıp, “AHEY AHEY!” nidaları eşliğinde zaferini kutlarken Nurcan Abla boğulmasın diye elini Şerif Ali’nin ağzına sokup domatesi çıkarmaya çalıştı.

 

“Ama senin ağzında mağara gibiymiş şeftali! Bir tam domatesi almak nedir!” Kollarımı başıma siper etmiş havada uçuşan domates ve yumurta festivalinden korunmaya çalışırken bir yandan da açılması için kapıyı sallıyordum.

 

“İyi yanından bak Şerif Ali! Domates cilde çok faydalıymış!” dedi Nurcan Abla o karmaşanın içinde şaşılası bir şekilde alay edecek vakti bularak. Sonra bana döndü, dudakları gülmek ile büzülmek arasında trafik sıkışıklığı yaşamış gibi kararsız kıpırdadı. “Yumurta da saçı parlatıyormuş. Araştırabilirsin hayatum.”

 

O arada Miryam Teyze yaşına başına bakmadı, saniyede iki domates, üç yumurta fırlatarak şeytan taşlar gibi taşladı bizi. Hepsi de tam isabet! Kadın olimpiyatlara falan katılsa bu performansla birinciliği kimseye bırakmazdı. Survivor’a katılsa şu performanstan sonra rakipleri geri çekilirdi.

 

Kaçamadık bile, oracıkta sırılsıklam olduk. Nurcan Abla fena kadındı. Kendini kollamayı başardı tabii. Olan şeftaliyle bana oldu. Her yanımızdan domatesler, yumurtalar süzülürken Nurcan Abla katıla katıla gülüyordu.

 

“Bir şey diyeceğum. Size bir de biber katsak nefis menemen olursunuz da! Pek de severum.”

 

Elimin tersiyle yüzümdeki ıslaklığı silerken, “Çok komik Nurcan Abla!” diye cırladım. “Umarım bir tanesinin tadına sen de bakarsın da melemen olmanın nasıl hissetirdiğini anlarsın!”

 

Duam saniyesine kabul oldu. Vallahi oldu. Miryam Teyzenin sapanla atar gibi fırlattığı domates Nurcan Ablanın tam tepesinde şlap(!) diye patladı.

 

Domatesin suları suratından akarken,”Hah!” dedim keyiflenerek. “Yalnız senin rengin kırmızıymış be ablam. Çok yakıştı vallahi!”

 

Muhtemelen beni duymadı. Avuçları domates sularını yüzünden sıyırırken gözünde şimşekler çaktı. “Ula…” dedi dişlerinin arasında, “Ha bu domatesi şimdi saa monte etmez miyim ben koca kari… Güldane karisina olan tüm sinirimi senden çıkarmaz mıyım!” diyerek geri döndü ve evin kapısından içeri dalmak suretiyle girdiğinde Miryam Teyze boğazı patlarcasına bağırdı.“Haneye tecavüz var loo!” Cendermeyi çağırın!”

 

“Ay bence de çağırın cendermeyi!” dedim isyan ederek. “Kevgire çevirdi bu kadın bizi! Şikâyetçi olaca-”

 

Bir dakika. CENDERME Mİ? Hani yüzbaşının Tahir’in komutanı olduğu cenderme mi?

 

Bir anda beynime buz tutmuşa döndü. Gözlerim sadece bir saniye içinde doldu. Şerif Ali’ye baktım, o çoktan ağlamaya başlamıştı bile. Hem de hünköre hünküre… “Yok,” dedim içimi çekerek. “Cendermeye ne gerek var ki?” Sesim inceldi, titredi, bitti. Başıma gelecekleri düşününce ben de ağlamaya başladım. Yan yana durmuş, zırıl zırıl, sırılsıklam vaziyette ağlıyorduk. “KURBAN OLAM ÇAĞIRMAYIN CENDERMEYİ. BİZ ZATEN GİDİYORUZ! BİZ ANİMASYON EKİBİYİZ ASLINDA. HEPSİ SİZ MUHTEREM KÖYLÜLERİ GÜLDÜRMEK İÇİNDİ. HATTA MAYMUNUZ BİZ! SİRKTEN KAÇTIK! VALLA BAKIN!”

 

Mübarek Hüseyin Amcam da sanki hoparlörden değil de avlunun ortasından söylüyordu acayip hayvanlara bezediğimizi.... Hoparlör? Tabii ya… Bu benim aklıma neden gelmedi ki? Hoparlörü kapatabilirdim. Hemen dizlerimin üzerine çöküp hoparlörü kucaklarken Hüseyin Amcam son darbeyi indiriyordu.

 

“Aney!” diye haykırdı Destegül. “Sahiden acayip hayvanlara mı benziyirem?”

 

Şerif Ali kulak memelerine kadar kızarmışken nasıl ve ne şekilde olduğunu bilemedim ama bakışlarım bir an pembe tüylü terliğimi gördü. Memiş… Avlu kapısının önünde durmuş gülerek beni izliyordu.

 

Ay Meloş boynuna da bizim tüylü terliğimi asmış kolye niyetine!

 

Nurcan Ablanın içinde uyanan canavar bana da uğradı bir anda. Dünya üzerindeki her şey silindi. Bir terliğim bir de ben kaldık… “Memiş!” dedim gözlerimi gözlerine dikip. “Ver len terliğimi!”

 

Gülmesi yüzünde doldu. Terliğime sıkı sıkıya sarılıp,” Vermem!” dedi. “O sarı çiçeğimin terliğidur. Nikahta vereceğum.”

 

Beni tanımamış mıydı? Nasıl tanımasın ki… Derken isminin başındaki lakap aklıma geldi. Adam deliydi ayol, aklı gidip geliyordu yani. Eh, o zaman beni kovalamazdı. Hatta… Terliği isteyince korkarak bakmıştı.

 

Fırsat bu fırsat Meloş! Alalım terliğimizi aşkom.

 

En az onunki gibi bir deli cesaretiyle kapıyı salladığımda tutacaktaki tahta parçası çat(!) diye kırıldı ve kapı açıldı. Ben dışarı çıkar çıkmaz Memiş tabana kuvvet kaçmaya başladı. Karma resmen bu kez benim için gerçekleşti ve ilk defa o beni değil, ben onu kovalamaya başladım!

 

“Dursana be!” dedim koşarken. “Ver terliğimi Allaahın delisi! Sonra nereye gidersen git.”

 

Koşarken başını çevirip bağırdı. “Sensun deli. Manyak kari! Bırak peşimi!”

 

“Ne delisi be!” dedim elimi kolumu savurarak. “Öğretmenim ben öğretmen!”

 

“Uy…” Bir evin önünde ani bir frenle durdu. “Benim sevdiceğim de öğretmendur.”

 

Nefes nefese durup boynundaki terliğime baktım. Tertemiz, yepyeni, ilk günkü gibi duruyordu. Gözü gibi bakmıştı anlaşılan. Şimdi yapmam gereken ondan tatlı dille terliğimi istemekti ama tahammül sevim yerlerdeydi. Baştan ayağa domates ve yumurta içindeyken nasıl tatlı dilli olabilirdim ki!

 

“Hemen şimdi terliğimi vermezsen üzerine atlarım!” dedim tırnaklarımı göstererek. “Yolarım vallahi seni! Ayrıca o sevdiceğim dediğin kızın da peşini bırak! Nerden sevdiceğin oluyormuş senin?”

 

Memişin gözleri açıldı. Yırtık pırtık şapkasından çıkan tiftik saçlarını tutup çekti ve bundan bir saniye sonra yanındaki ağaca atlayıp müthiş bir hızla tırmanmaya başladı. Ve sonunda bir evin çatısından bana nanik yapıyordu.

 

“Deli!” diye çığlık attım olduğum yerden. Ayaklarım yere vura vura tepindim. “Allahın delisi. Sen deliysen ben senden daha deliyim be!!! VER ŞU TERLİĞİMİ!”

 

Memiş ellerini iki kulağının yanında açmış hâlâ bana nanik yapmakla meşgulken karşımdaki evin camı açıldı ve göbekli, beyaz atletli, babam yaşlarda bir amca başını uzattı. Tüm bunlara ek olarak çok da sakin olduğunu söyleyemezdim. Daha da önemlisi kulağında telefon vardı.

 

“Ha!” dedi telefonun diğer ucundaki kişiye, sinirle. “Kari burayadur. Evimin önünde deli deli bağray. Gelip hemen alamazsanız kendi yöntemlerimlen kovalayacağum!”

 

Korkmam gerekirdi ama korkmadım. Aksine…Daha da sinirlendim. “Bana mı dedin sen onu?” diye sordum gözlerimi kısarak. “Beni kovalayacaksın öyle mi! Gel de kovala bakalım, nasıl yapacakmışsın!” diye cırladığımda adam bir bacağını pencereden dışarı atmasın mı?

 

Son duamı etmeye başlamıştım ki tanıdık bir ses, “Bahri Amca,” diye olaya giriş yaptı. “Gir içeri, kendisi misafirim olur.”

 

Bahri Amca bacağını geri aldığında sesin geldiği yöne döndüm.

 

Ve Poyraz Alacahan karşımdaydı…

 

*

 

Yaklaşık on dakikadır Poyraz Alacahan’ın görkemli konağının avlusunda, ellerimizde peçetelerle temizlenmeye çalışıyorduk. Çıt çıkmıyordu. Etrafında oturduğumuz masanın ortası kirli peçetelerden minare gibi yükselmişti ama biz hâlâ berbat durumdaydık.

 

Poyraz ise avlunun bir köşesindeki reis koltuğuna oturmuş, muhtemelen köyünde kopardığımız yaygaranın izahını bekliyordu. Onu son gördüğümdeki gibi takım elbisenin içindeydi. Parmaklarının arasındaki viski kadehini on dakika içinde iki kez doldurtmuştu. Belki de sabrının kaynağı o viskiydi.

 

Ama asıl olay ortasında oturduğumuz avluydu. İçeri adım attığımız andan itibaren kendimi tarih kitabının sayfasına fırlamış gibi hissetmiştim. Sanki Fatih Sultan Mehmet burayı bir zamanlar sadece, bakın ne kadar zenginim(!) demek için yaptırmıştı da sonra fazla olduğunu düşünüp Poyraz’ın dedesine bırakmıştı. Taşlar bildiğimiz taş değildi bir kere, o kadar pahalı görünüyordu ki basarken iki kez düşünmüştüm şahsen. Her yerde çiçek saksıları vardı ama plastiklerden değil; altın ayaklı, iki metre boyunda dev saksılar… Yanında fotoğraf çektirsen düğün albümüne kapak olurdu yani.

 

Ortada kocaman bir havuz vardı, içinde de fıskiye…İşte yaklaşık on dakikadır o fiskiyenin dönüşünü izliyorduk, amaçsızca…

 

Sonuç olarak her an bir yerlerden, “Deestuuur! Sultan Süleyman Han Hazretleri!” diye bağrılmasını beklemiştim ama gelen giden yoktu. İyi ki de yoktu. Yoksa bu halde böylesi şatafatlı bir avluda bulunduğumuz için hapis cezası alabilirdik. Hapis cezası demişken… Jandarmayı aramışlar mıydı gerçekten?

 

Ay Allahım ne olur aramamış olsunlar! Neyse sakin olup mantıklı düşünelim. Mantığın zerressini bünyemizde barındırmııyor olsak da…

 

Diyelim ki aradılar, böyle miniminnacık bir köy kavgasına koskoca yüzbaşının gelecek hali yoktu. Tabii ki! Gelse gelse askerler falan gelirdi. Ona da yanlış anlaşılma, deyip geri gönderirdik. Poyraz Alacahan nüfuslu bir adamdı, gayet de yardımcı olurdu. Neticede bizi düştüğümüz zor durumdan kurtarmış, evine kadar davet etmişti. Hatta az önce kahve ve tatlı bile ikram edilmişti de Nurcan Abla dokunmadı diye ben de yiyememiştim.

 

Şerif Ali yemiişti ama… Kahveyi de höpürdete höpürdete içmişti.

 

Poyraz bir sigara yaktıktan sonra sessizliği daha fazla sürdürmedi. “Korkmayın Nurcan Hanım,” dedi dokunulmamış ikramları işaret ederek. “İçinde zehir yok. Gönül rahatlığıyla yiyebilirsiniz.”

 

Nurcan başını çevirip, “Melek, şu herife söyler misun?” diye sordu. “Ben onun evinde bir şey yiyip içmem. Ne’me lazum, mideme oturur.”

 

“Mideniz hassassa orasını bilemem ama aşçım işinin ehlidir.”

 

Nurcan Abla tekrardan bana baktı. “Melek’ciğim, şu herife söyler misun? Ben sübyancılarlan konuşmayrum!”

 

Oha! Nurcan Abla naptın öyle ya? Kapıyı kıramadığı için Miryam Teyzeden hırsını alamadı diye Poyraz’a sardı resmen. Kalkıp adama saldırmasa iyi… Konuyu değiştir Meloş, evet, en iyisi konuyu değiştir!

 

“Poyraz Bey,” dedim gülümseyerek. Hatta kahvemi kapıp bir yudum aldım. “Vallahi çok güzel avlunuz var. Hele şu mermer basamaklar… İnsan üstünde yürümeye kıyamaz. Bu mermeri nerden buldunuz? İtalya mı, yoksa buranın ustası mı yaptı?”

 

Nurcan Abla, “Melek…” diye tısladı ama ben elimden geleni yapmaya devam ettim. “Yani insan böyle güzel bir konakta yaşayınca her gün bayram gibi oluyordur. Avluda da bu çiçekler… Allah’ım ne güzel! Aa, o gül fidanı mı? Yoksa Japon çiçeği falan mı? Yalı kazığı gibi de duruyor ama çok emin olamadım.”

 

Poyraz’ın dudakları kıpırdadı. Ben konuştukça gülecek gibi oldu ama dudakları yerinden kıpırdamadı. “Açıkcası Melek Hanım, sizi konağıma davet ederken bu şekilde geleceğinizi hiç tahmin etmemiştim.”

 

“Ya…” dedim salakça sırıtmaya devam ederek. “Sürprizlerle dolu bir insanımdır ben.”

 

“Birazdan Tahir karşına dikilirse görürsen sen sürprizi,” diye mırıldandı Nurcan Abla. Yemin ederim düşüncesi bile sopa yutmuşum gibi kaskatı kesilmeme sebep oldu.

 

“Ama misafirliğin kısası makbuldür. Zaten böyle olmadı, eli boş geldik. Gerçi teorik olarak domates ve yumurta getirdik ama o sayılmaz.”

 

Ben ayağa kalkınca Nurcan Abla da beklemedi. “Gidelum.” Poyraz’a pis pis baktı. “O sinirle nereye geldiğimi anlayamadum. Çok bilem kaldık zaten.”

 

Tam kapıya dönmüştük ki içeri sarışın, ben yaşlarda, bakımlı ve şık giyinmiş bir kadın girdi. Buraya geldiğimden beri böyle birini ilk kez görüyordum; teni pürüzsüz, omuz hizasındaki saçları maşalı ve özenliydi. Belli ki buralı değildi; tavırlarından, yürüyüşünden, yüzündeki ifadeden anlaşılıyordu. Biraz bakınca onu daha önce Çamlıyayla’daki eğlencede, Poyraz'ın yanında gördüğümü hatırladım.

 

Telaşlı görünüyordu. Adımlarını hızlandırarak doğrudan Poyraz’a yöneldi, gözleri etrafı taramadan yalnızca ona sabitlenirken,” “Poyraz! Jandarma geliyormuş, doğru mu?” diye sordu. “Peki aralarında Tahir var mı? Var, de lütfen!”

 

Kadının şekerli parfümü genzime doldu ama genzimi asıl yakan şey bu değildi. Sorduğu kişiydi. İstekle sorduğu kişiydi.

 

Poyraz bakışlarıyla bizi işaret ettiğinde kadın varlığımızı ancak fark ederek bize döndü ve gülümsedi. “Ah, pardon… Sizi fark edemedim.”

 

Nurcan Abla ve Şerif Ali’ye de baktı ama renkli gözleri bana ulaştığında aradığını bulmuş gibi yavaşça incelemeye başladı. Onun şık ve temiz halinin aksine berbat görünüyordum. Her yerim yapış yapış ve leke içindeydim. Bundan daha kötüsü, sevdiğim kokulardan biri olan parfümünün yanında ben domates ve yumurta kokuyordum. “Ah… Sizi bir an Çamlıyayla’ya yeni gelen şu öğretmen sandım,” dedi gülerek. “Boşluğuma geldi sanırım.”

 

Yüzümdeki gülümsemenin duraksamasına engel olamadım. “Oyum zaten,” dedim gözlerimi kısarak. “Size aksini düşündüren ne?”

 

Nurcan Abla şaşkın bakışlarını üzerime çevirdiğimde ben de kendime inanamadım. Gülümsemeden, ciddiyetle konuşmuştum. Kadından alenen hoşlanmamıştım ve bunun nedeni… ne yazık ki açıktı. Üstelik içimi biri tırmıkla kazmaya başlamıştı. Ve kafamda onlarca soru oluşmuştu bile; bu kadın Tahir’i nereden tanıyor? Ona karşı ne hissediyor? Tahir ile bir geçmişleri var mı? Ya da… bir gelecekleri olma ihtimali. Tüm bu sorular kısacık zamanda kafamın içine kök salmıştı.

 

“Sizi tanıştırayım,” diye araya girdi Poyraz. Ortamdaki gerginliği fark etmiş ve kendince müdahale etmek istemişti belki de. “Fulya, Mizgali’nin sevilen öğretmenlerinden biridir.” Elini yavaşça bana doğru uzattı. “Melek Hanım da Çamlıyayla’nın gönüllü öğretmeni.”

 

“Öyle mi?” diye sordu Fulya. “Geçicisiniz yani?”

 

Sıradan bir soru değildi bu. Tüm kadınsal dürtülerimle bu kadının hakkımda bir şeyler bildiğini hissettim. Belki de şu hamilelik şakası kulağına kadar gitmiştir ya da başka bir şey… Sebep her ne olursa olsun bakışlarından hoşlanmamıştım, kelimelerimi tam da bu hissiyata yaslanarak seçtim ama Nurcan Abla benden önce davrandı.

 

“O kısım hiç belli olmaz. Kim gider, kim kalır… Ancak Allah bilur.”

 

“Katılıyorum, hayat sürprizlerle dolu bir yer sonuçta. Ve ben bu köyü oldukça sevdim. Bu köyü derken… Çamlıyayla’yı yani.” Nurcan Ablanın koluna girdim ve gözünü fıskiyeden ayırmayan, şok halindeki Şerif Ali’ye kapıyı gösterdim. “Şimdi izninizle, köyümüze geri dönmeliyiz.”

 

Vay vay vay Meloş Ablam hoş geldin… O nasıl havalı bir çıkış öyle!

 

Yumurtalı domatesli saçlarımı şöyle bir savurarak kapıya doğru yürüyordum ki karşımda gördüğüm ulvi şahsiyetle havam yüzümde patladı. Hem de ne patlamak… Önce avlunun çift kanatlı, boyu göğe uzanan kapısında bir gölge belirdi. Serhan hızlı adımlarla içeri girdi ama hemen onun ardından her şey ağır çekimde gerçekleşti.

 

Tahir.

 

Ama normal bir Tahir değil. Tam teçhizat haliyle, operasyon esnasında düşmanla kıran kırana savaşırken benim burda olduğumu öğrenmiş de, bir dakika bekleyin, Melek’in içinden geçip geliyorum, demiş gibi çıkıp gelmiş bir Tahir.

 

Yüzü gözü kamuflaj boyasıyla boyanmış, Fırtına gibi bir Tahir!

 

Başında o siyah bere, yüzünde hafif sakal gölgesi, kamuflajı eksiksiz; omzunda tüfeği, bacağında tabancası, dizlerinde dizlikler… Yeleğinin her cebinden başka bir ölüm ihtimali çıkarken, ağzını bile açmadan, YA ALLAH BİSMİLLAH(!) diyerek girdi içeri resmen.

 

Yemin ederim ki botların taş zemine vurduğu ses avludaki fıskiyeyi bile susturdu. Nurcan Abla taş kesildi, Şerif Ali peçeteyi bırakıp selama durdu ama bence hâlâ kendinde değildi.

 

Tahir’in gözleri önce etrafı taradı; sanki operasyona gibi ciddiydi. Sonra bana döndü. Öyle bir baktı ki… Yer yarılsa da içine girsem, dedim. Hayır, yerin yedi kat altına, yedin bin kat altına! Üstelik yüzünde tek bir duygu yoktu ve yarım saniyeden fazla bakmamıştı. O sert, taş gibi ifadesiyle avlunun ortasında durduğunda Poyraz tam kaşısındaydı. Birbirlerini bulan bakışları yalnızca aralarındaki düşmanlığı bilenler için soğuk rüzgarlar estirirken kıyametin kopacağını hissettim.

 

“Yüzbaşı,” dedi Poyraz yarım bir gülümsemeyle. “Onca zamandan sonra gelişin yine sürpriz oldu. Şaşırtmıyorsun.”

 

Aynı anda içeri dolan en az yedi adamın varlığıyla irkildim. Hepsi tıpkı Poyraz gibi takım elbiseli ama gözleri tekin olmayan, sessiz tehdit kokan tiplerdi. Tahir tek kaşını bile kaldırmadı; Serhan ise tüfeğini kavrayıp, bakışlarıyla adamlara bir adım atın da görün, dercesine gözdağı verdi.

 

“Poyraz Alacahan,” dedi Tahir, tıpkı bir tadını beğenmediği bir şeyi bir süre ağzında dolaştırdıktan sonra tükürmüş gibi. “Seni daha fazla şaşırtmamak isterdim ama bunu sivil olduğum bir zamana bırakmalıyım.”

 

Cümledesindeki sakinlik, aslında açık bir meydan okumaydı. O gün geldiğinde şu anki gibi konuşuyor olmayacağız, der gibiydi. Poyraz’ın gözleri de aynı soğuk karşılıkla parladı. Son görüşmelerinde Tahir’in onu hastanelik ettiğini biliyordum ve bunu yaparken muhtemelen sivildi. Şimdi kastettiği de tam olarak buydu.

 

Nurcan Abla tehlike sinyallerini anında algılayarak bir adım öne çıktı. “Paşam, bir sikinti yok Gitsek mi biz artık.”

 

“Neden bu kadar acele ediyorsunuz, Nurcan Hanım?” diye sordu Poyraz. “Yoksa ev sahipliğimden memnun kalmadınız mı? Eğer öyleyse buna gerçekten kırılırım.”

 

“Eksik kalsun senin ev sahipliğin!” diye diklendi Nurcan Abla. Son başıyla dışarıyı işaret etti. “Tahir, hadi yengem.”

 

“Anlaşılan Tunalı’ların gözü kapıda…” Poyraz’ın mavileri beni bulduğunda, “Peki ya siz, Melek Hanım?” dedi. “Evimi şereflendirmişken bizimle bir akşam yemeği yemez misiniz?”

 

Teklifi karşısında şaşkınlığımı gizleyemedim. Dudaklarım aralandığında elbette kabul edecek değildim ama…

 

“Yemez!” dedi Tahir zehir gibi bir sesle. Sonra güldü; sesi gibi, içeni öldürecek bir gülüştü bu. “Horon gibi düşün,” dedi, Poyraz bana horon öğretmek üzereyken aramıza girdiği anlara atıfta bulunarak. “Herkesle yemez.”

 

Poyraz’ın kaşlarından biri kalktı, dudaklarında alaylı bir kıvrım oluştu. Fulya’nın afallamış bakışları ise doğrudan Tahir’deydi; belli ki onunla konuşacak bir fırsat kolluyordu.

 

“Sebep, Tunalı? Yanılmıyorsam ihbar üzerine burada olan bir askersin. Gördüğün gibi olay falan kalmadı. Askerlerini ve yengeni alıp gidebilirsin.” Başını bana çevirdi. “Öğretmen hanım seçim yapmak konusunda özgür.”

 

Tahir’in göğsü derin bir nefesle şişti. Sakin görünüyor olabilirdi ama asla sakin olmadığını bilmekten öte hissediyordum. O ikisinin birbirine girmesini elbette istemezdim. Poyraz’ın içerideki adamları kadar misliyle dışarıda olduğunu tahmin etmek zor değildi. Tahir’in ise omzundaki tüfekle her birini taraması bir dakikasını bile almazdı. Kan gövdeyi götürürdü. Ve esas ürkütücü olan şu ki; Tahir’e bakarken bunu yapmayacağını iddia edemiyordum.

 

“Öğretmen hanım,” dedi her iki de kelimeyi Poyraz’ın ağzından çekip alan sert bir vurguyla. “Elbette özgür ama sen Alacahan, bir konuda yanılıyorsun.” Yönünü bana döndüğünde aldığım son nefes bir balık kılçığı gibi boğazıma takılıp kaldı. Kaçacak yerim yoktu, gözlerim ondan başka bir noktaya odaklanamıyordu. Belki bir özür fena olmazdı ama adımları yaklaşmaya başladığında tutulup kaldım.

 

“Tahir ben…” diye kısık sesle bir şeyler söylemeye yeltendim ama daha ikinci kelimeyi çıkaramadan, koca eli elimi yakaladı. Tereddütsüz bir kavrayışla elimi sıkıca tuttuğunda bana kalan tek şey, yanımda dağ gibi ve belki biraz da ukalaca duran varlığına bakmak oldu. Hayatımın en büyük şaşkınlığıyla…

 

“Olay kısmıyla teğmenim ilgilenecek,” dedi başıyla Serhan’ı işaret ederek. Serhan, olabilecek en hızlı şekilde başıyla emri alarak bıyık altından gülümsedi. Ardından Tahir, ses tonunu yarım oktav düşürüp kelimeleri en keskin halleriyle özgür bıraktı. “Geliş sebebim… daha farklı. Benim hatunu almak için buradayım.”

 

Kalbim göğüs kafesimden çıkıp avluya düşecekmiş gibi çarpmaya başladığında gözlerim kontrolüm dışında ardına kadar açıldı. Başımı hızla kaldırdım, kirpiklerim heyecandan kırpışırken bir an için bana döndü, gülümsedi şapşal… Bir de göz kırptı ki…

 

Dizlerimin bağı çözüldü, hatta diz diye bir şeyim kalmadı çünkü bütün iskeletim sıcak fırından yeni çıkmış kurabiye gibi ufalanmaya başladı. Yok, böyle olmaz. Direk bir hançerle göğüs kafesimi oyup kalbimi çıkar en iyisi tamam mı Tahir? Öyle daha az acısız olur!

 

“Teğmen, ihbar sahibine ekip yönlendirip araç başına geç. Zamanımız yok.”

 

Tahir’in emriyle Serhan harekete geçti. Nurcan Abla şaşkınlıkla bizi izleyen Fulya’ya imalı bir bakış atıp, “İyi akşamlar olsun öğretmen hanum,” dedi nispet yapan sesiyle. “Hayde hoşca kalun.”

 

Tahir’in adımlarına ayak uydururken resmen kendimde değildim. Elim avucunun içinde kaybolmuştu. Beni zırfhlı araca bindirip kapıyı üzerime kapatana kadar da ağzımı açamadım. Araca biner binmez Tahir direksiyonu kavradı. Elimi tutmasının şokuna şimdiki sessizliğinin korkusu karışınca yusuf yusuf oldum tabii… Burnundan çıkan o derin, sinirli nefes sesi var ya… Sadece o bile korkudan gözümü morgda açmama yeterdi.

 

Serhan yanına bindikten sonra arabayı çalıştırdı. Başımı cama yaslayıp, Allahım sen beni koru, diye başlayarak bildiğim tüm duaları okumaya başladım. Hemen arkamda Nurcan Abla ile Şerif Ali birlikte oturuyordu. Şerif Ali kolunu camdan çıkarmış, çoktan ruhunu teslim etmiş gibi ağzının içinde dertli dertli türkü mırıldanıyordu.

 

Birkaç dakika sonra Tahir’in sesi, yolun sessizliğine düştüğünde refleksle emniyet kemerine asıldım. “Şerif Ali!”

 

Bu korku şeftalinin şoktan çıkmasına yetti. “Emredin komutanım!”

 

Tahir’in ateş çıkan gözlerini dikiz aynasında gördüğümde derhal bakışlarımı kaçırdım. “Senin beynini…” dediğinde Nurcan Ablanın öksürmesiyle sıradaki kelimelerini yutup, “Senin beynin mesaiyle mi çalışıyor asker?” diye düzelterek sordu.

 

“Komutanım, ben-”

 

“Kes!” diye yükseldi ayı. “Seninle konuşmak, boş kovana şarjör takmak gibi. Mizgali’ye gitmek ne demek lan? Poyraz’ın avlusunda oturmak ne demek?”

 

Şerif Ali’nin kıvrandığını görerek bir iç erimesini yaşadım. Nurcan Abla hemen şeftalinin elini tutup,”Tahirim,” diye girdi, gerisini nasıl getireceğini bilemeden…

 

Tahir başını bir an iç geriye çevirdiğinde hemen ben de başımı ters istikamete çevirdim ki göz göze gelmeyelim.

 

Belki görmezse bizi unutur, değil mi Meloş? Umut fakirin ekmeği…

 

“Yenge…” dedi, giderek kararan sesiyle. “Hadi şu gerzek şeftali beyin yerine saman taşıyor. Hadi o…” Sıra bana geldiğinde her ne diyecekse yine yuttu. “Önündeki sarışın hanımefendiyi de geçtim. Ya hu sen bunların aklına nasıl uyarsın? Senin o herifin kapısında ne işin var yengem be!”

 

“Haklısın vallahi, ne diyeyim. Kötü niyetimiz yoktu be paşam. Sessizce köyün girişine kadar gidip geri dönecektik. Bak, Allah şahit ki ne Şerif Ali’nin ne de Melek’in-” diye girdi ama Tahir Bey Hazretleri adımı duymasıyla iyice dellendi.

 

“Ne meleği ula! Şeytanın Tirabzon şubesidur o!” diye patladı hayvan! “Altı üstü bacağını kirip evde oturacaksun. Çok mi zordur? Ha illa gitmek mi isteysun? Söyle da! Söyledin de yok mi deduk? Bir de gittiği yere bak hele? Mizgali! O itin yuvasi! Kafayi sıyıracağum kafayi!” Direksiyona avuç içini öyle bir vurdu ki sanki direksiyonun ne suçu vardı. Gaza da biraz daha yüklendiğinde çaktırmadan koltuktan aşağı doğru kaymaya başladım. Amacım net; dikiz aynasından göz göze gelme ihtimalimizi yok etmek… hatta mümkünse o ihtimali uzaya fırlatmak. Ama durmadı. Durur mu hiç? Kulaklarına kadar kızarmıştı resmen. O durmazsa ben de b planına geçerim! Koltukta doğrulup küçük bir kedi yavrusu gibi dikiz aynasından gözlerine baktım. Eh… Nazlı nazlı da kirpiklerimi kırpıştırmayı da ihmal etmedim. “Ula sen var ya… İnsanı dinden imandan çıkarırsun! Yeminle senin peşine takıldığım güne söveyrum. Bi otur oturduğun yerde, bi rahat dur. Sanki başına iş gelince ben uğraşmayacağum! Uğraşan kim? Ben! Kahrı çeken kim? Ben! Sonra çıkmış bana masum masum bakay… Ula bakma öyle, ömür törpisi!

 

Öff… Amma sövdün be. Çam yarması ne olacak!

 

“Ama Tahirciğim,” dedim şirinlikle. “Bence bu kadar sinir iyi değil. Cildine zararlı bir kere. Erken yaşta kırışmak mı istiyorsun yoksa sen? En iyisi ben sana papatya çayı yapayım.”

 

“Papatya çayı?”

 

“Hı hı, papatya çayı.”

 

Dikiz aynasından görünen kaşları bir çatıldı, gören de sanır yedi ceddine küfür ettik. “Beni oyle bi hale koydun ki komple papatya tarlası girse ne fayda.” Cama dönüp bir dal sigarayı resmen ağzına tepti söylenerek. “Papatya çayi edecekmiş…”

 

“Cık cık cık, çok ayıp…”

 

Normalde en cırtlak sesimle karşılık verirdim ama veremedim. Suçluydum. Söz verdiğim halde tutmamıştım. Ama yine de bu kadar yüklenmeseydi… iyiydi. Dengesiz herif. Sanki az önce benim hatunu almaya geldim, dememiş gibi kaynıyordu. Susmamın ikinci sebebi de arabayı müsait bir yerde durdurup beni dağ yamaçlarından yuvarlayacak olması ihtimaliydi ama şimdilik o kısmı düşünmek istemiyordum. Hoş değildi çünkü.

 

Neyse ki sustu. Bense camdan dışarı bakıyor, bir yandan dudaklarımı kemiriyordum. Şükürler olsun ki ev yakındı da hemen geldik, derken şak diye geçip gittik ya evi…

 

“Ama ev…” dedim şaşkınlıkla yerimden kalkarken. “Evi geçtik.”

 

Serhan bana döndüğünde cevabın ondan geleceğini anladım. “Bugünkü olaydan sonra Miryam Teyzenin tansiyonu çıkmış. Sıla muhtardan kendisini Mizgaliye bırakmasını rica etmiş. Gece orada kalacakmış. Bana da az önce haber verdi.”

 

“İyi de beni nereye götürüyorsunuz?” diye sorunca Serhan önüne döndü. Anlaşılan sorunun muhatabı o değildi.

 

“Tahir Bey,” dedim soğuk ve mesafeli bir şekilde. “Nereye gittiğimizi öğrenebilir miyim?”

 

Dönüp bakmadı. “Elbette, öğretmen hanım,” dedi öfkeli sesine keyif de iliştirerek. “Yapılan ihbarın baş kahramanı olduğunuz için bizimle karakola kadar gelip ifade vereceksiniz. İzniniz olursa arkadaşlar bir tutanak tutsunlar.”

 

Gözlerim pörtledi resmen. “İfade mi? Tutanak mı?” Korkuyla Nurcan Abla ve Şerif Ali’ye döndüm. “Ay beni tutuklayacaklar mı? Mapusa mı atacaklar beni!”

 

Nurcan Abla, “Yengem…” diyerek müdahale edecek oldu ama Tahir tam evinin önünde arabayı durdurdu. “Hadi yengecim, selametle. Giderken şu yanındaki şeftaliyi de al, kıçına pansuman yapsın senin evde. Karakolda malzeme bırakmadı,” deyince Serhan içtiği suyu püskürterek güldü. Şerif Ali de teessüf ede ede indi arabadan. Ben ise cama yapışıp suratımı ağlayan emoji kıvamına getirerek, aşağıda bana hüzünlü gözlerle bakan Nurcan Ablaya son bir el salladım. Ama fayda etmedi; resmen zorla uzaklaştırıldım. Ve ciddi ciddi beni karakola götürdüler.

 

Araba durduğunda beni masa ve sandalyelerden ibaret, ruhsuz bir konteynıra alıp beklememi söylediler. Ben de el mecbur beklemeye başladım.

 

Bekledim… Bekledim… Bekledim…

 

Resmen iki saat kadar bekledim. Hatta beklemekten sandalyelerin vidalarını sökecek noktaya geldim. Yumurta kalıntıları saçlarımda, tenimde kurudu artık. Baktım kimsenin geleceği yok, kapının önündeki askere sanki kapkaç yaparken yakalanmışım gibi, “Şey…” dedim. “Pardon ama benim ifademi ne zaman alırsınız acaba?”

 

Asker gayet resmi bir tonla, “Tahir Komutanımız ilgilenecek,” dedi.

 

Biraz sonra, “Tahir komutanınız gelmeyecek galiba, başka biri alsa ifademi?” diye teklif ettim ama asker yine aynı cevabı verdi. “Tahir komutanımız ilgilenecek.”

 

Bu diyalog böyle her yarım saatte bir tekrarlandı. Öyle ki artık eminim; ben, “Tahir Komutanınızı eşekler tepsin!” desem, asker yine aynı tonda, aynı yüz ifadesiyle, “Tahir Komutanımız ilgilenecek,” diyecekti.

 

En sonra artık bıkmış şekilde, Yıkım Timinden birini çağırmasını istediğimde nihayet farklı bir yanıt alabildim. “Yıkım Timi şu anda burada değil.”

 

Yani… Almasaydım da olurmuş. Tahir ve Serhan’ın vaziyetinden operasyona gideceğini anlamıştım. Zaten Şerif Ali de operasyona gideceklerini ve popişindeki hasar yüzünden kendisini almadıklarını söylemişti daha önce. İyi de o zaman beni neden bekletiyordu ki? Hayır, yerim yurdum belliydi. İstediği zaman ifademi verebilirdim.

 

Bir saniye kadar sonra beynimdeki tüm ampüller yandı. Tabii ya! Bana böyle ders veriyordu AYI! Bir hışımla gitmek için yerimden kalktım ama nasıl gidecektim ki? Kapıdaki asker de emir kuluydu neticede. Komutanının emrini hiçe sayamazdı. Zaten benim yüzümden zor durumda kalmasını da istemezdim. Ama… Uykum da gelmişti. Sandalyeye yerleştim, biraz gözlerimi kapatmak için başımı masaya koymuştum ki kapı açıldı.

 

“Hanımefendi, lütfen benimle gelin,” dedi kapıdaki asker.

 

Sorgulamayacak kadar yorgundum. Ayağa kalktım, peşine düştüm. Dışarı çıktığımızda hava karanlık ve soğuktu. Etrafta nöbetçi askerlerden başkası yoktu. Karakolun arka tarafına doğru yürüdük. Biraz sonra başka bir konteynırın önüne geldik. Asker kapıyı açtı, içerisi oldukça düzenliydi. Tam bir askeri oda. Başımı karanlık odaya uzatıp, “Burası neresi?” diye sordum.

 

“Yüzbaşının odası,” diye cevapladı asker.

 

Burada olmamın sebebi onun böyle istemesiydi, biliyordum. Dudaklarıma yayılan tebessümle birlikte benim için açılan kapıdan içeri girdiğimde gözlerim pencereden süzülen loş ışığın izin verdiği ölçüde etrafta dolaştı. Tam karşımda kalan pencerenin önünde muntazam toplanmış bir yatak, kenarında katlı vaziyette duran koyu yeşil bir battaniye vardı. Yan tarafta onun askeri kıyafetlerinin asılı olduğu dolap, hemen altında pırıl pırıl parlayan botlarla birlikte duruyordu. Duvardaki çivide ise parkası asılıydı. Masanın üzerinde dosyalar, askeri telsiz, düzgünce yerleştirilmiş kalemler… İçerisi buram buram disiplin kokuyordu.

 

Asker, "Burada istirahat edebilirsiniz,” dedi. Hafifçe başımı salladım, o da kapıyı çekip çıktı.

 

Yatağa yaklaştım. Göz kapaklarım taş gibi ağırdı. Bu halde yatağına yatmak istemezdim ama böyle olmasını o istemişti. Zaten daha fazla dayanabilecek durumda da değildim. Battaniyeyi kaldırıp kendimi yatağa bıraktım. Ve yüzüm yastığa değer değmez… o kokuyu aldım. Tanıdık. Güvenli. En kötüsü… alışmaya başladığım bir koku. Tahir’in kokusu.

 

İçimden bir şey titredi. Sadece kokusunun bile üzerimde inanılmaz bir tesiri vardı. Bir adamın kokusunun ısısı olur muydu? Onun vardı işte. Sıcacıktı kokusu. Bakışları ne kadar soğuksa kokusu o kadar sarıp sarmalıyor, o kadar ısıtıyordu. O kokunun içinde nefes almak, kalbimin pofuduk bir yastık gibi yumuşatmıştı. İşte bu yüzden, dedim içimden. İşte bu yüzden korkuyorum. Çünkü bu kokuya alışmak, O’na alışmak demekti.

 

Ve buradan gitmeme, tüm her şeyi, Çamlıyayla’yı ve Tahir’i arkamda bırakmama birkaç haftadan fazlası kalmamıştı.

 

Gözlerim kapanırken kendime ettiğim o itirafı birkez daha ve sessizce kabullendim. Geçmiş acıtıyordu; orada bir yerde hâlâ taptaze duran kırgınlık acıtıyordu, onu dünyaya getiren kadının bana duyduğu nefret acıtıyordu, kendimden emin olamayışım; sevmeyi ve sevilmeyi bilmiyor oluşum acıtıyordu ama… bana hissettirdikleri, hayatım boyunca yaşadığım en güzel şeydi. Bir zamanlar o da mı böyle hissetmişti? Hem de bana karşı… Bu soruyu içimde evirip çevirirken gözlerim ağırlaştı. Ve uykuya dalarken bile gülümsüyordum.

 

Karanlığın bir noktasında bir hareketlilik hissettim. Bir çift kol beni yatağın sıcaklığında kavradığında ve bedenim huzurla uyuduğum yerden ayrıldığında gözlerimi açamadım. Direncim yoktu ama başımın yaslandığı göğüs, tıpkı ayrıldığım yer gibi toprak kokuyordu.

 

“Gel bakalım, başımın belası…” diye mırıldandığını duydum. Ardından üzerime bir şey örtüldü. Taşındığımı, adımlarının ritmince sallanan bedenimden fark ettim. Arabaya yerleştirildiğimde gözlerim bir parça aralandı. Onu gördüm, toz toprak içindeydi. Terli ve yorgun görünüyordu. “Evine götüreceğim, uyu,” dedi.

 

Mırıldandım, yine gözlerim kapandı. Motorun uğultusu eşliğinde yol aldık. Bir süre sonra onun telefonla konuşan sesi beni yeniden uyandırdı. Aslında uykum ağırdı ve Tahir alçak sesle konuşuyordu ama sanırım kiminle konuştuğunu anlayan zihnim hazırola geçmek istemişti.

 

Direksiyonu çevirirken, “Ana,” dedi. “Bu saatte mi? Yarın olmaz mı?” Dinledi, duyduğu her ne ise hoşuna gitmedi. “Tamam, alıp getiririm.”

 

Annesi her ne istediyse hoşuna gitmemişti ama itiraz etmeden direksiyonu çevirdi. Yolun eğimi değişti, araba dağa tırmanmaya başladı. Karanlıkta ilerlerken dışarıda yalnızca ay ışığı ve farların aydınlattığı toprak yol vardı. Yol kıvrımlı bir hal alırken daralmış, camdan giren rüzgâr serinlemişti. Yol boyunca bir uyuyup bir uyandım. Bir süre sonra dağ kokusu tamamen ciğerimdeydi. Araba yemyeşil bir yaylada yavaşladığında karşımda, orta yerde tek başına duran bir yayla evi belirdi. Evin kiremit çatısı eğimliydi; bacası taş örme, duvarları yarı taş yarı koyu renkli ahşaptandı. Geniş verandası, önünde küçük bir sundurması, yan tarafında tahta bir bank vardı. Bankın hemen yanına ise demirden eski bir salıncak konulmuştu. Çevresinde başka hiçbir yapı yoktu; gündüz nasıldı bilmem ama gecenin karanlığında ürkütücü derecede ıssız görünüyordu. Üstelik hava burada çok daha soğuktu. Klima açık olmasına rağmen üşüyen bedenim büzülerek koltukta küçücük kalmıştı.

 

Karanlığın içinden, “Bekle burada,” dedi. “Hemen döneceğim.” Tüfeğini omzuna asıp arabadan indi, eve doğru yürüdü. Sessizlikte adımlarının tahtaya vurma sesi bile yankılanıyordu. Birkaç dakika sonra elinde bir poşetle geri döndüğünde direksiyona geçip kontağı çevirdi. Motor boğuk bir ses çıkarıp sustuğunda ne olduğunu anlamış gibi homurdandı ama birkez daha denedi. Yine olmadı.

 

“Senin yapacağın işi sikeyim Pekmez!” dedi dişlerinin arasından. “Bin kere sana şu yakıt deposunu tamir ettir, dedim beyinsiz herif.”

 

Dağın başında yalnızca biz vardık ve şartlar buyken arabanın bozulmuş olma ihtimali tümüyle uykumu kaçırmaya yetti. Hemen yayıldığım koltuktan doğrulup, “Tahir!” dedim endişeyle. “Araba mı bozuldu len?”

 

Göz ucuyla bana bakıp,” Yok,” dedi. “Küsmüş, gönlünü almaya çalışıyorum.”

 

“İnsan gibi bir şey sordum burada!”

 

Kapıyı açıp indi ve kaputu kaldırdı. Birkaç dakika uğraştıktan sonra geri döndü ve o dahiyane cevabı verdi. “Araba bozulmuş.”

 

Elimi çeneme götürüp,“Çok mu bozulmuş?” diye sordum alayla. “Bir de çiçekle gönlünü almayı deneseydin.”

 

Karanlıktan bir silüet şeklinde görünse de güldüğünü anladım. Hemen telefonumu çıkardım ama daha ekranı açmadan, “Burada çekmez,” diyen sesini duydum.

 

Yok ama artık! Şimdi bir de burası yayla evi değil de pansiyon çıkmıyor muymuş? İçeride de sadece tek yatak kalmış falan… Mis gibi klişe!

 

Sanki istemezdik Meloş…

 

Düşüncesi bile boğazımı düğümlerken, “E peki ne yapacağız?” diye sordum.

 

Sakince, “Kalacağız,” dedi. “Başka çare yok. Gün ağarınca benzin deposuna göz atarım.” Başıyla içeriyi işaret etti. “Kilerde yakıt vardır.”

 

Dönüp eve yürürken arkasından bağırdım. “Madem tamir edebileceğin bir şey neden şimdi etmiyorsun! Senin yüzünden saatlerce leş gibi bekledim zaten!”

 

Bana döndüğünde cebinden telefonunu çkardı, flaşını açıp üzerine tuttuğunda botlarından pantolonuna kadar çamur içinde olduğunu gördüm. Ben yanında temiz bile kalıyordum.

 

“Sekiz saat aralıksız arazi taradım,” dedi, sesi sahiden de yorgundu. “Dağ geçitlerinde, sırt hattında, iz sürerek… Aralıksız dediğim kısımda ciddiydim. İzninle biraz dinleneyim, öğretmen hanım.”

 

Omuz silkip daha alçak sesle konuştum. “Peki madem…”

 

İstemeye istemeye arkasından içeri girdim. Tahir gaz lambasını yaktığında sarımsı loş ışık usulca bütün odaya yayıldı. Odanın duvarları kalın, ahşap kütüklerden yapılmıştı. İçeride yoğun odun kokusu vardı. Pencere kenarında geniş bir divan duruyordu ama üzerine atılan beyaz yorgan ve kabarık yastıklarla, daha çok insanda içine gömülme hissi uyandıran bir yatağa benziyordu. Serhan’ın öve öve bitiremedi yer orası olmalıydı. Divanın yakınında döküm soba, yanında odun dolu bir kova duruyordu. Başucunda ise ahşap bir şifonyer, üzerinde gaz lambası ve küçük bir vazo içinde çiçekler salınıyordu. İçeride eski, samimi bir sıcaklık vardı.

 

Tahir önce gaz lambasını yaktı. Yumuşak sarı ışık karanlığı yutarken sobanın kapağını açtı, odunları intizamla yerleştirip bir parça çıraya kibriti çaktı. Kısa sürede büyüyen alevler sobanın yuvarlak kapağından taşmak için birbiriyle yarışırken içeri sıcak bir ışık yayıldı. Sonra sobanın yanındaki leğene eğilip büyük avuçlarına sığdırdığı suyla elini yüzünü yıkadı. Sobanın üzerine ise dolu bir güğüm bıraktı. “Temizlenmek istersen banyo yukarıda. Su birazdan hazır olur.”

 

Şu an en tek istediğim şey elbette ki sıcak bir banyoydu ama… “Temiz kıyafetim yok.”

 

Ahşap şifonyeri işaret etti. “Orada yengemin kıyafetleri var.”

 

Şifonyere yöneldim, dizimin üzerine çöküp kapağını açtım. Bir rafta katlanmış kıyafetler vardı, çiçekli desenlerinden Nurcan Ablaya ait oldukları belliydi. İçlerinden bir kat kıyafeti ve gaz lambasının tekini aldım. Yukarı çıkan dar ahşap merdivenler gıcırdayarak bana eşlik etti.

 

Yukarıda yalnızca banyo vardı. Beyaz fayanslar, ahşap duvarlar, duvar kenarında temiz bir küvet ve duvara çivilenen askı rafa sıralanmış havlu ve sabunlar… Artık beyaz denemeyecek kazağımı üzülerek çıkardım, altımda yalnızca beyaz atletim kalmıştı ve o da rezalet durumdaydı. Hatta sütyenim de! Eteğimle birlikte onları da çıkardım. Maalesef Nazife Nene haklıydı, ancak a cup olan memişkolarım sütyensizliği çok da sorun etmezdi. Çok geçmeden kapı hafifçe tıklandı. Kapının önüne bir güğüm bırakıldığını ve adımların uzaklaştığını duydum. Güğümü alıp yarısı dolu olan kovaya boşalttım. Sıcak suyun buharı yüzüme vurunca, “Oh be!” diye içimden geçirdim. Isı tam istediğim gibi sıcağa yakın ılıktı.

 

Ama burada şampuan yoktu. Mecburen duvar rafındaki küçük, beyaz sabunlardan birini aldım. Hayatımda ilk kez katı sabun tutuyordum ve… garipti. Önce saçlarımı temizledim.

Yumurtayı çıkarmak öyle kolay olmadı; sanki saç diplerime kazık çakmıştı. Sabunla ovarak vücudumu da yıkadıktan sonra temiz havlulardan biriyle kurulandım. Kirli kıyafetlerimi bir poşete koyup giderken almak üzere banyonun bir köşesine bıraktım.

 

Nurcan Ablanın çiçek desenli şalvarını ve beyaz boğazlı kazağını giydiğimde, “Ay şu halime bak! Resmen köy pazar defilesine çıkmaya hazırım!” diye acıdım kendi kendime. Evet, Nurcan Ablaya yakışıyor olabilirdi ama benim tarzım hiç değildi. Neyse…En azından artık temizdim ve yumurta kokusu yerini beyaz sabun kokusuna bırakmıştı.

 

Merdivenlerden inerken şalvarın paçaları adım attıkça hafif hafif sallanıyordu. Boğazlı kazak çeneme kadar çıkmış, beni iyice kundaklamıştı. Islak saçlarım ise omuzlarımdan belime doğru sallanıyordu. Ahşap basamakların gıcırtısı evin sessizliğinde yankılanırken alt kata adım attığımda Tahir’le göz göze geldik. Bakışları kısa bir an için üzerimde gezindi. Baştan aşağı süzerken gülümsediğini fark ettim. Hoşuna mı gitmişti yoksa alay mı ediyordu? Ayrıca sobanın başında ne yapıyordu?

 

Bakışlarımı aşağı indirdiğimde sobanın üzerinde sahanda yumurta pişirdiğini gördüm. Ve resmen o kokuyu takip ederek yanına yaklaştım. Yumurtanın sarıları hafif titriyor, kenarları tereyağında cızırdarken mis gibi kokusu yayılıyordu. Çıra ile tereyağının birbirine karışan o ağır, davetkar kokuyu içime çektiğimde acıktığımı fark ettim. Kendi rutinimde bu saatlerde bir şey yemem söz konusu bile değildi ama şimdi yalanmaya başlamıştım bile. Üstelik bu kadar da değildi. Divanın önünde küçük bir sini vardı. Daha önce orada değildi. Tahir kurmuştu. Üzerinde lavaş, küçük bir tabakta siyah zeytinler, köy peyniri ve ince belli bardakta biri demli, diğeri açık iki çay vardı. Sininin üzerinde çayın dumanı dolaşıyordu.

 

Ben banyo yaparken sadece bizi doyurmak için uğraşmamıştı. Üstündeki operasyon tozunu atmak için kamuflaj pantolonunu çıkarıp yerine gri bir eşofman giymişti. Botlarını da çıkarmıştı, ayakları benimkiler gibi çıplaktı. Gövdesinde hâlâ asker yeşili, kısa kollu fanilası vardı. Pişen yumurtayı siniye alırken tekrar bana baktı ve… bıyık altından tekrar gülümsedi.

 

“Komik bir şey mi var?” diye sordum elimi bel boşluğuma yerleştirerek. Bakışları şalvarımı inceler vaziyetteydi. “İlk kez mi şalvar giyen bir kadın görüyorsun?”

 

“İlk kez şalvar giyen bir kadın görmüyorum.” Sininin başına bağdaş kurup oturdu. “Ama ilk kez şalvar giyen bir Barbie görüyorum.”

 

“Gayet yakıştı bana,” dedim kollarımı birbirine kavuşturup. Diklenme modum açıktı.

 

“Aksini söylemedim,” dediğinde yutkundum. Evet, söylememişti. “Başına bir yazma fena olmazdı. Karıştır ha oraları, belki bulursun.”

 

Kendimi tutamayıp güldüğümde avucunu sol yanındaki boşluğa dokundurdu. “Otur.”

 

Oturup sırtımı divana yasladığımda çıplak ayaklarımı da sobaya uzattım. Sıcak su sayesinde bedenimdeki soğuk kırılmıştı ama tam anlamıyla ısınmış sayılmazdım. “Yiyecek bir şeyler olduğuna göre buraya sık geliyorsun?”

 

Bir parça lavaş bölüp sahana daldırdı. “Arada gelirim. Daha çok ağabeyimle yengem gelir.”

 

Muhtemelen Güldane Hanımdan kaçıp biraz nefes almak ve başbaşa kalmak için…

 

“Hangi aralar mesela?”

 

Lokmasını yutup lavaşı önüme ittiğinde başımı iki yana salladım. “Bu saatte yemesem daha iyi.”

 

“Sebep?”

 

“Farkında mısın bilmiyorum ama saat sabah beş bile olmamıştır.”

 

Saatini kontrol edip, ne olmuş yani, der gibi baktı. “Uyumam gereken saatte yemek yiyemem. Midem bu saatte çalışmıyor. Anlayacağın yersem kilo alırım.”

 

Bir büyük parça daha lavaş böldü, arasına yumurta sıkıştırıp ağzına attığında dudaklarımı yaladım. Ciddi anlamda canım çekmişti. “Miden saatin kaç olduğunu nerden biliyor? Gizlice ye, sırrını tutarım.”

 

Bir an ciddi mi diye yüzüne baktım, hatta ciddi olduğuna inanmıştım ki dudağının kenarındaki küçük tebessümü görerek kahkaha attım. Onunla bu saatte, burada ve bu vaziyette olduğuma inanamıyordum. Belki de hâlâ uyuyordum ve bu da… sıcacık bir rüyaydı. Onun kokusunda uyuduğum için görüyordum bu rüyayı… Eğer öyleyse, evren bir süre -uzun bir süre- daha beni uykuda bırakmasını rica etmeliydim. Garip bir şekilde huzurlu hissediyordum. Üzerimdeki çiçekli şalvar ve beyaz kazakla komik görünüyor olabilirdim ama onun bakışlarının üzerimde olduğunu bilmek, sobanın ısısından daha fazla ısıtıyordu..

 

“Soruma cevap vermedin?”

 

Parmakları demli çayına uzandı ama bakışları önümdeki çaya takıldığında şeker kasesinin kapağını açtı ve oradan beş şeker alıp birer birer çayımın içine bıraktı. Çaya düşen her şekerde ben de şekerler gibi yavaş yavaş eridiğimi hissettim. Unutmamıştı. Bunu da unutmamıştı.

 

“Kafa dinlemek istediğim zamanlar gelirim. Ya da böyle operasyon arasında.”

 

Çayımı karıştırmaya başladım. O da kendininkini yudumladı. “Operasyon arası derken, daha bitmedi mi?”

 

“Bitmedi, tim bölgede."

 

“O zaman sen neden geldin?” diye sordum merakla.

 

Suç işlerken yakalanmış gibi kaçırdı bakışlarını. “Lavaş azaldı.” Ayaklanırken kalan lavaşı önüme itti. Bir şeyler ye. Merak etme, kuş kadarsın.”

 

Ay bize fit mi dedi? Çok güzelsin bebeğim, Victoria Secret mankenleri yanında halt etmiş mi etti. Ne dedi!

 

Yürüdüğü mutfağı inceledim. Açık mutfaktı, girişin sağ tarafında kalıyordu Açık raflarda tabaklar ve bardakların üzerlerine dantel örtülmüştü. Tezgahın altı dolap yerine çiçek desenli örtüyle kapatılmış, tezgahtaki minik tüpün üzerinde desenli emaye çaydanlık duruyordu. Lavabonun önündeki küçük pencereden azıcık ay ışığı sızarken son yıkanan bulaşıklar lavabonun yanına dizilmişti. Fazla eşya yoktu ve her şey düzenliydi.

 

Tezgahın altındaki örtüyü aralayıp beyaz çuvaldan birkaç lavaş alıp geri döndü. Benim gibi sırtını divana yasladı, ayaklarını sobaya doğru uzattı. Aramızda sini olmasına rağmen ayaklarımız yan yana düşmüştü ve aradaki fark istemsizce gülümsetecek kadar belirgindi. Onun ayakları epey büyüktü; düzgün kemikli, orantılı parmakları vardı. Sobanın sıcaklığıyla hafifçe kızarmış, kemik hatlarını daha da belirginleştirmişti. Benim pembe ojeli ayaklarım ise hem küçüklüğüyle hem de ince yapısıyla onunkilerin yanına yok gibiydi.

 

Başımı çevirdiğimde onun da benimle aynı noktaya baktığını görerek güldüm. “Kaç numara? Yüz falan var mı?”

 

“Kırk yedi.”

 

“Oha!” dedim gerçek bir tepki vererek. “Dev falan mısın?”

 

Parmaklarını boynundaki asker künyesine götürdü. Her hareketinde birbirine çarparak, sobadan yükselen çıtırtılarak karışan o metal künye… Ona çok yakışıyordu.

 

“İki metre adamın senin gibi otuz altı numara ayağı mı olsun?”

 

Beş şekerli çayımı yudumlarken keyifle gülümsedim. Hatta o kadar keyiflendim ki bir parça lavaş koparıp sahana daldırdım. “Demek otuz altı numara olduğunu unutmadım.”

 

Kaşları çatıldı. “Tahmin.”

 

“Hım…” Parmaklarımın arasındaki çay bardağını salladım. “Beş şekerli içtiğimi de tahmin mi ettin asker?”

 

Başını cama çevirdiğinde ağzının içinde bazı kelimeler çevirdi. Sanırım… Bir kısmı küfürlüydü. “Hayatımda çayı beş şekerli içen başka bir tatlı canavarı olmadı,” deyince aklımdan geçenler beni ürküttü.

 

Fulya Öğretmeni gördüğümde hissettiğim o rahatsız edici kıpırtıyı anımsadım. Ve merak ettim; hayatından kimler geldi, kimler geçti ya da hâlâ biri var mıydı? Benden sonra benim kadar sevmiş miydi birini mesela? Bir zamanlar bana baktığı gibi bakmış mıydı? Soramazdım ki…

 

Cümlelerimiz kendi köşelerine çekilip sessizliğe gömüldüğünde içeriyi dolduran tek şey dışarıdaki rüzgârın uğultusuydu. O uğultu kapının eşiğine kadar gelip pencerelerin kenarından içeri sızmaya çalışıyor, soğuğun ince parmakları ahşap duvarlarda gezinip ses bırakıyordu. Arada bir rüzgâr hızlanıyor, boş salıncağı sallıyor, sertçe camlara vuruyordu.

 

Ateşin çıtırtıları bu uğultunun içine ince ince karışırken odanın loş ışığında, sobanın demir gövdesi turuncuya çalan kızıl bir nefes alıyormuş gibi parlıyordu.

 

Canım tatlı bir şeyler isteyince çantama uzanıp çilekli şekerlerimden birini çıkardım, ağzıma attım ve yavaşça emmeye başladım. Reglim yakındı. Biraz çikolata stoklasam hiç fena olmayacak, diye geçirdim içimden. Yoksa kesme şekere muhtaç kalacaktım.

 

“Çiçekler…” Uzun sessizliğin arasına alçak sesimle sızdım. “Teşekkür edememiştim. O güzel pembe güller için teşekkür ederim, Tahir.” Ve pembe gülleri sevdiğimi unutmadığın için de teşekkür ederim.

 

Başını hafifçe eğip kaldırdı. “Eyvallah.”

 

“Çok mu kızdın bana?” diye sordum. “Yani… Mizgali’ye gittiğim için.”

 

Cevap vermek için bekledi. Hatta o kadar bekledi ki cevap vermeyeceğini düşündüm ama bir süre sonra bardağını siniye bırakıp başını bana çevirdi. “Melek,” dedi o ciddi sesiyle. “Sen bugün ne yaptığının farkında mısın?”

 

“Sadece Şerif Ali’ye yardım etmeye çalışıyordum.”

 

“Birine yardım ederken kendini riske atıyorsan o yardımın kıymeti olmaz.”

 

“Ama-”

 

“Ama’sı yok.” Gözlerindeki ifade yumuşak değildi. Bugünü hatırlatmam omuzlarının yeniden gerilmesini sağlamıştı. “Ne istiyorsun? Kapının önüne adam mı dikeyim? İstediğin buysa bunu da yapabilirim. Burnunu dışarı çıkardığın an haberim olur ve emin ol, ben istemeden bir adım bile uzaklaşamazsın.”

 

“Bu kadarını yapamazsın!”

 

“Mecbur bırakırsan neler yapacağımı tahmin bile edemezsin.”

 

Ciddi anlamda sinirlendiğimi hissettim. Ben yirmi beş yaşında özgür bir kadındım. Onu elbette ki anlıyordum ama üzerimde bu denli hakimiyet kurabileceğini sanıyorsa fena halde yanılıyordu. “Nasıl bu kadar emin olabilirsin Poyraz'ın kötü biri olduğuna?” diye sordum. Sesimde hem merak hem de sitem vardı. Ama gözleri… O gözler bir anda parladı, öyle sert baktı ki üstümde bir anlık kasvet rüzgarları esti.

 

“Anma şu herifin adini! Gaybana dediysem öyledur.”

 

Yerinde duramadı, ayağa kalkıp arkasını döndü. Omuzları gergindi. Birkaç adım uzaklaşıp palaskasına asıldı, başını göğe kaldırdı. Sakinleşmeye çalışıyordu, farkındaydım. Kalbimi kırmamak için kendini zorla tuttuğunu hissedebiliyordum. Poyraz onun hassas yeriydi. Mercan da öyle. Onlar birlikte anıldığında Tahir’in içinde fırtınalar kopuyordu ve o fırtınaları boynunda damar damar gerilmiş kaslardan okuyabiliyordum.

 

Bir süre sonra yeniden bana döndügünde göğsü hâlâ taş gibiydi ama gözlerindeki dalgalı deniz biraz olsun durulmuştu. “İyi olsaydı müsade alırdı,” dedi hüküm verir gibi.

 

“Ne?”

 

“Mercan’a kıymet verseydi,” diye devam etti, sesi bu sefer daha doğrudan, daha keskin. “Gizli sakli görüşmek yerine gelir, atasından müsade alırdı”

 

Alaycı bir gülüş geldi dudaklarıma, gözlerimi kaçırarak güldüm. “Bu… çok romantik ama biraz da gerçek dışı. Gizli görüşen birçok çift var. Emin ol, bir kısmı evlenip çoluk çocuğa bile karıştı. Bu şekilde kıymet ölçülmez.”

 

“Yaptım bitti!” dedi sertçe. “Burası geldiğin yere benzemez öğretmen hanım. Dağı, toprağı, örfü, sözü başka. O godoman babanın veliahtının, o zamanlar reşit bile olmayan bir kızı gizli gizli arayıp buluşması, sevmek değildir. Düşüncesizliktir. Saygısızlıktır,” dedi sakin kalmak için kendini zorlarken “Adam olan düşünür ula! Biri görür de adına zeval gelir diye akli çıkar akli. Adam olan sevdiğini saklamaz. Gerekirse dayak yiyeceğini bile bile gider, kızın büyüğünün karşısına geçer. Başını öne eğer, der ki; ben sevdim, müsaade var mıdır?”

 

Kuruyan dudağımı dişlerimin arasına çektiğimde aklımdan geçen soruyu sormamam gerektiğini biliyordum. Ayağa kalkıp ona yaklaştığımda durduğum yer dış kapının önüydü. “Sen öyle mi yaptın?” diye sordum. Sorulmaması gereken soruların en başında geleniydi belki ama… tutamadım.

 

Tepki vermedi, nefes aldığını bile söyleyemezdim. Aramızdaki mesafe ancak birkaç adımla ölçülürken bir süre bana bakmaya devam etti. Harekete geçtiği ilk an kaldırdığı kolunu başımın yanından uzattı ve avucunu arkamdaki kapıya yasladı. Üniformasının sert kumaşı neredeyse tenime dokunurken, çıplak ayaklarımız temas ediyordu. O kadar yakındı ki… Kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Gözlerim onun gözlerine kilitlenmişti. Ve ateş artık sadece sobada değil, onun gözbebeklerinde de yanıyordu.

 

“Öyle yaptım,” dedi daha alçak ama hâlâ baskın bir biçimde. Kokusu ciğerlerimi işgal ederken nefesimi tutmak istiyordum. “Ağabeyine haber vermeden kız çağırsa da gitmedim yanına.” Bakışları yavaşça gözlerimde gezinirken kalp atışlarımın müthiş bir hızla göğüs kafesimin tekmelediğini hissetim. “Destursuz ne sevdasını ağzıma aldım, ne karşısına çıktım. Bir gözüne baktıysam…” Başını biraz kaldırdığında çenesi kaskatıydı. Kirpiklerinin altından bakıyordu yüzüme. “... bin kere düşündüm ben.”

 

Öyleydi, gerçekten öyleydi. Bir araya gelişlerimizin her seferinde ağabeyimin haberi oluyordu. Bana açıldığında o gün bile ağabeyimin haberi vardı. O günü düşündükçe yanmaya başlayan gözlerimi dizginlemek için başımı eğdim ama… gözlerimin dolmasına engel olamadım. İçimde geçmişten gelen bir sızı vardı. Artık üzerini hiçbir şekilde örtemediğim, saklayamadığım, Tahir'in gözlerinde baktıkça nükseden derin bir sızı. İlk damla yanağıma düştüğünde ağzının içinde bir dizi küfür dolaştı ama anlayamadım. Bakışlarına yerleşen pişmanlıkla birlikte gözlerime bakıp, “Ağlama,” dedi. Dedi ama tutamadım ki kendimi. İçimi çektiğimde bir damla daha düştü gözlerimden. “Hay, sikeyim böyle işi… Ağlama da kızım!”

 

Ağladım, çeşme gibi, sel gibi aktı gözyaşlarım. Tahir başını arkaya atıp dişlerinin arasından öyle bir of çekti ki karşıki dağlar yıkılmadıysa bile içimdekileri çoktan yerle bir oldu.

 

Derken… elini kaldırdı. Çeneme dokundu. Nasırlı ama şaşılacak kadar yumuşak parmaklarıyla yavaşça kaldırınca göz göze geldik. Gözlerine baktım, içim yine sızladı.

 

Başparmağı çenemden yukarı tırmandığında gözyaşımı usulca sildi. “Melek,” dedi ama sesi nasıl derinden, sıcacık. Kaşları biraz inmiş, gözleri şefkatle bakıyordu gözlerime. “İnsanlara böyle körü körüne güvenemezsin. İnanamazsın. Çoğu senin pembe dünyana ait olamayacak kadar kirli. Onları tanımıyor olmanı anlarım, tanıma da zaten. Ben tanırım, beş para etmeyen ciğerlerinin kokusunu bin metre öteden de alırım. Çok bir şey istemiyorum senden. İzin ver senin yerine de alayım yavrum?”

 

Ayak parmaklarımdan başlayan bir sıcaklık, bir karıncalanma yükseldi, bacaklarım boşaldı sandım. Midemde bir kıpırtı, sanki biri içeriden yastıkla dövüyor gibiydi. Gözlerim doldu ama bu sefer ağlamak için değildi. Parmak uçlarımdan başlayıp soğumaya başladığımda içimde kramp gibi sancılı bir şey hissettim. Yavrum mu? Ben mi?

 

Bakışı da hâlâ öyle; derin, gerçek, hem buyurgan hem merhamet yüklü. Eli hâlâ çenemde, hâlâ sıcak, hâlâ titretici.

 

Ay bir dakika! Beynim çalkalandı. Ruhum göğüs kafesimin parçalaya parçalaya çıkmak istiyor! Kolonya getirin a dostlar! Yok… Beni direkt kolonya fıçısının içine tepin. Evet evet tepin beni. Bu kalp atışlarım başka türlü dinecek gibi değil… Öyle birden söylenir mi be insafsız? Ağzımdaki şekeri yutup geberme ihtimalim yüzde kaç biliyor musun sen!

 

Heyecandan öksürdüğümde şekerim dudaklarımın ucuna kadar geldi. Bakışları dudaklarıma kaydığında bunun bir refleks olduğunu düşündüm ama… öyle değildi. Şekerimin ıslattığı dudaklarımı bir şenlikmiş gibi izliyordu. Ve bunu yaparken, onun da dudakları hafifçe aralanmıştı. “O ağzındaki nedur?” diye sordu, oyunbaz bir tonla.

 

Yutkundum, sanki söyleyeceğim iki kelimeyi boğazımın ortasına çiviyle çakmış gibi zor çıkardım. “Çi–çi… çilekli şeker.”

 

Kaşlarından biri usulca kalktı. Bakışları hâlâ dudaklarımdaydı ve kalbim sanki göğsümde değil, kulaklarımın içinde atıyordu. Bozuk bir plak gibi, ritmini kaybetmiş bir davul gibi, dünyanın en saçma ama en gerçek şeyi gibi… “Güzel midur?”

 

“Şey… güzel galiba.”

 

Dudaklarının kenarına hafif bir gülümseme yerleştirip başını omzuna eğdi. “Baa yok midur?”

 

Ay… nefes? Nefes alma işi nasıl yapılıyordu, unuttum ben yine.

 

“Bitti,” dedim, kaçamak bir sesle.

 

Gözlerini kısıp dudaklarımda gezdirmeye devam etti bakışlarını. Neden yapıyorsun bunu? Öleyim mi ben? Hı? Öleyim en iyisi. Şimdi, burada, kollarının arasında mefta olup gideyim…

 

“Yoo, bitmemiş. Göreyrum ben… ha oraya varidur.”

 

Anlamadım. Yani beynim anlamak istemedi. “Na–nasıl yani?” dedim, sesim neredeyse bir fısıltı gibi çıkmıştı.

 

Cevap vermek yerine eli yön değiştirdi. Parmaklarının sıcağı dudağımın kıyısına değdiğinde bütün vücudumdan ince bir elektrik akımı geçti. Ürperdim. Dudaklarımı usulca araladığında ve nefesim bir anlığına tamamen durduğunda parmakları dudaklarımı hafifçe araladı ve daha ne olduğunu idrak edemeden dilimin ucundaki şekeri aldı.

 

Bakışları gözlerime çıktı; derinliği nefesimi boğazımda tutacak kadar yoğundu. Şekeri ağzına attığında ve gözlerini usulca kapattığında şekeri dilinin üstünde döndürdü. “Im…” diye mırıldandı yavaşlayan ve derinleşen sesiyle. “Güzelmiş…” Gözlerini tekrar açıp bana baktığında bakışlarının cüretkarlığı içimdeki bütün dengeleri altüst etmişti. “Arada ikram et da… Kendine mi müslümansun sen?”

 

Gülümsemek istedim, yapamadım. Oysa benim gibi biri için gülümsemek dünyanın en kolay eylemiydi. Kalbim ve beynim kelimenin tam anlamıyla savaşıyordu; biri kaç, diye bağırıyordu, diğeri kalmam için yalvarıyordu. Ama her halükarda, bacaklarımın beni ondan uzaklaştırmaya niyeti yoktu. Aklımda hâlâ o cümle yankılanıyordu. Ben, benim hatunu almaya geldim. Dudaklarının arasından hiç çıkmamış da kalbimin tam ortasına yazılmış gibi uzakta duruyordu o cümle. Elimde hâlâ onun sıcaklığı vardı; parmak uçlarımda, dudaklarımda, avuçlarımın içinde, tenimin en derin katmanlarında. Hiç kimsenin hissettiremediği gibi, hissettirmesine izin vermediğim gibi… Ama anlayamıyordum.

 

Bu yaşadığım başka bir arkadaşımın başına gelseydi, eminim ki bilmiş bilmiş yorumlar yapar, bu adam sana hala yanıyor(!) derdim. Ama insanın kendi başına gelince… başka oluyormuş. Hele ki bu kişi, hayatında hem en güzel hem de en ağır anıların sahibi ise. Neden böyle tutkuyla koruyordu beni? Sadece bir görev duygusu muydu, yoksa hâlâ içten içe sakladığı bir biz var mıydı? Meyhanede, o daracık tuvalette konuşmuş gibiydik. Ama hatırladıklarım o kadar bulanıktı ki zihnimdeki parçaları bir türlü bir araya getiremiyor; getirebildiklerime ise inanmaya cesaret edemiyordum.

 

Evet… Bir zamanlar beni sevmişti. Bundan zerre şüphem yoktu. Ama nasıl ayrıldığımızı da biliyordum. Bu yüzden kendime hep aynı soruyu soruyordum; insan, kalbini böylesine yağmalayan birini ne kadar zaman geçerse geçsin sevmeye devam edebilir miydi?

 

İşte bu sorunun cevabını asla bulamıyordum.

 

Belki de en çok korktuğum şey cevabı bulduğumda içimdeki bütün savunma duvarlarının tümüyle ve geri dönülmez olarak yıkılacak olmasıydı.

 

“Tahir ben…”

 

“Biliy misun?” diye sordu bir anda. “Bir konuda küçük bir yalan söylemiş olabilirum saa.”

 

“Hangi konuda?”

 

“Meyhanede beni öpmediğini söylemiştim ya hani. Yalandı o.”

 

Utanmak? Hayır. Hissettiğim şey daha başka bir şeydi. Parmaklarım koluna tutunduğunda onu itmek, kaçmak istedim ama izin vermedi. Ellerim kollarında öylece asılı kalakaldı. Bir konuda haklıydı, o istemeden kaçamazdım.

 

Kirpiklerimin altından yüzüne baktım. “Ya-yalan mıydı?”

 

“Yalandı,” diye cevapladı tereddütsüzce, gözlerimi bırakmadan. “Öptün beni.”

 

Belleğim içindeki anılar taradı; parçalı ve bulanık görüntüler... Öpmüş müydüm gerçekten? Neresinden öpmüştüm?

 

“Ben…”

 

“Ve şimdi sıra bende,” dediğinde zaman kütle gibi ağırlaştı.

 

İçimde binlerce çığlık, göğsümde patlayacak gibi atan bir kalp… Her anlamda tutulup kaldım. Yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Varsa bile kesinlikle yapmak istemiyordum. Onun kollarının arasında kalmaya devam etmek istiyordum. Beni öpmek mi istiyordu? Evet, öpsün istiyordum. Kendimi ona bırakmak istiyordum.

 

“Beni-” dedim kuruyan dudaklarımla. “Beni öpmek mi istiyorsun sen?”

 

Başını salladı, yavaşça. Şeker yüzünden onun da dudakları ıslaktı. Çilek kokusunu alabiliyordum. Tatlı ve baş döndürücü…“Evet, öğretmen hanım. Seni öpmek istiyorum,” dedi açık bir şekilde.

 

Kalbim göğsümden fırlayacak kadar hızlı çarpıyordu. Kaburgalarımın altında yayılıp büyüyen bir sıcaklık, derinlerime işleyen ipe sapa gelmez bir heyecan vardı. Ona verecek sözlü bir cevabım yoktu. Kelimeler, pembe bir kelebeğin kanatlarına asılıp gitmişti. Bu yüzden yalnızca gözlerimi kapattım. Bu, yeterince cevaptı.

 

Ama beklemek… benim için ölüm gibiydi. Dudaklarım daha şimdiden karıncalanmaya başlamıştı ve koluna tutunan avuçlarım ter içindeydi. Yaklaştı, kolları yavaşça belimi sardığında dizlerimi eskisi kadar hissedemiyordum. Bu, tedirgin edici ama tutkunu olabileceğim kadar yoğun bir histi. Dudaklarının tenime yaklaşma hızını hissedebiliyordum. Dudaklarımın ince derisini onun ılık nefesi işgal ediyordu. Aramızdaki minicik mesafe kapandığında dudaklarının dudaklarıma dokunacağını sanıyordum… ama durdu. Tam sınırda.

 

Sonra… geri çekildi ve dudaklarını alnıma bastırdı.

 

Gözlerimin ardındaki karanlıkta soluduğum traş losyonu ve toprak kokusu, alnımdaki öpücüğün sıcaklığıyla birleşti.

 

Tahir, beni alnımdan öpmüştü.

 

Zamanın adımları bizim için tökezlediğinde, “Dile bakalım özrüni,” diye fısıldadı.

 

Gülümsedim. Ve aynı anda bir damla yaş yanağımı yakıp geçti. “Özür dilerim, asker.”

 

“Kabul edildi.”

Bölüm : 08.11.2025 17:06 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...