10. Bölüm

(9) Bazı Şakalar Hiç Yapılmamalılar...

Durumavii
durumavii

9. BÖLÜM:

 

“Bazı Şakalar… Hiç Yapılmamalılar”

 

Tahir, o gece masasına dağ gibi yığılmış kitapların başında adeta can çekişiyordu. Final haftasıydı. Her biri ayrı bir ölüm fermanı gibi duran defterler, notlar, fotokopiler masaya üst üste yığılmıştı. Az evvel mutfaktan getirdiği çayı bile koyacak yer bulamamış, bardağı not yığınlarının üstüne zar zor sıkıştırmıştı.

 

Gözlüğünün camı buğulanmıştı, göğsünde sanki yorgun bir soba tütüyordu. Gözleri paragrafların içinde salınan ama hiçbirini gerçekten anlayamayan bir balık gibi deviniyor, kalemi elinde dönüp duruyordu ama ne yazdığını kendi bile kestiremiyordu.

 

Günlerdir zaruri ihtiyaçlar dışında odasından çıkmamıştı. Ne arkadaşıyla konuşmuştu ne de dış dünyadan bir ses duymuştu. Göz altları morarmış, omuzları çöküp kamburlaşmıştı. Artık bedeninin hata verdiğinin kendisi de farkındaydı ama, "Biraz daha dayan," deyip duruyordu.

 

Tam o sırada masasının ucunda duran o eski model tuşlu telefonu titredi. Onu dünyaya döndürdü. Ekranda bir isim belirdi.

 

Şehriye Melek.

 

Aslında esas ismi Şehriye’ydi. Herkes ona bu şekilde hitap ediyordu ama onu rehberine kaydederken bir gün tesadüfen öğrendiği ikinci adını da eklemişti. Çünkü biliyordu ki o kız ilk adından kesinlikle haz etmiyordu. Bir şeyi daha biliyordu; on sekizine bastığında ilk iş olarak o ismi nüfus kâğıdından sildirecekti.

 

Telefon hâlâ çalarken içinden bir şey kıpırdadı. Heyecanlandı. Kalemi elinden bıraktı. Şehriye’den gelen her şey gibi, bu arama da kesinlikle planlarını altüst edecekti. Yine de açtı. Sadece, “Alo,” dedi. Tok ama çekingen bir sesle. Gözlüğünü hafif yukarı itti, sanki ses daha net gelecekmiş gibi.

 

“Selam Tahiiirr Ağabey!” O neşeli, uzatmalı tonlamayla genç kızın sesi, kulağından girip kalbine çarptı. “Ders mi çalışıyorsun?”

 

Tahir başını notlardan kaldırmadan cevapladı. “Ee… evet. Yarın finaller başlıyor da…”

 

“Çalışma.”

 

“Efendim?”

 

“Çalışma, diyorum. Zaten sen zekisin. Azıcık bakınca anlıyorsun zaten. Ben sana bir şey diyeceğim.”

 

Tahir gözlüğünü çıkarıp burnunun üstünde biriken teri sildi. “Hayırdır?”

 

Genç kız lafı hiç dolandırmadı. O zaten hiçbir zaman laf dolandırmazdı. “Sinemaya götürsene beni.”

 

Tahir’in elindeki kalem bir anda yere düştü.Yerden eğilip almaya çalışırken bu defa başını masanın kenarına çarparak, “Ahh!” diye inledi.

 

“Ay ne oldu!” diye sordu Şehriye, sesinde bir panik. “İyi misin Tahir Ağabey?”

 

Tahir alnını ovalarken boğuk bir sesle, “Şu an mı?” dedi.

 

“Ne şu an mı?”

 

“Yani sinema… dedin ya… Şu an mı gitmek istiyorsun?”

 

“Evet. Senden Önce Ben, diye bir film çıkmış. Herkes çok beğenmiş. Bütün sınıf konuşuyor. Ben de gitmek istiyorum ama Arslan Ağabeyim hasta. Babam da o olmadan akşam dışarı çıkmama izin vermiyor. Ama sen izin alırsan kesinlikle verir. Olur mu?” Tahir’in içinden evet, diye bağırmak geçse de suskun kaldı. Şehriye ise boşluğu doldurmakta ustaydı. “Lütfen lütfen lütfeeeennn! Çok istiyorum. Söz, sorun çıkarmayacağım. Hatta istersen konuşmam bile, hı?”

 

Tahir’in gözleri büyüdü. “Hazır mısın?” dedi, kitap kapağını çoktan kapatmıştı bile.

 

Genç kız kahkahayla güldü. “Dur ya! O kadar da acelemiz yok. Dokuz seansı uygun sadece. Ben şimdi internetten biletlerimizi alacağım.”

 

“Hayır,” dedi Tahir. “Sen almıyorsun.” Bilgisayarının kapağını kaldırdı. Her zamanki gibi homurdanarak açılıyordu. Yaklaşık beş altı yıl önce aldığı, eski kasalı bir masaüstü bilgisayardı. Fanı traktör gibi çalışıyordu. Ama bu iş ondaydı artık. “Ben alacağım.”

 

Aslında daha önce hiç internetten sinema bileti almamıştı. Hatta sinemaya da gitmemişti. Ama fark etmezdi. Kütüphaneler onun mabediydi. Oyun kafelerine bile Arslan'ın zoruyla giderdi. Oyunlarla hiç arası olmamıştı. Ama halı sahada futbol oynamayı severdi. Şimdi ise hayatında ilk kez bir sinema bileti alacaktı. Üstelik ilk kez aşık olduğu kızla...

 

“Ay tamam o zaman! Ya çooook teşekkür ederim, iyi ki varsın. Ben şimdi hazırlanıyorum. Sekiz gibi bizde ol. Öptüm!”

 

Öptüm mü? Gerçekten öpmüş müydü yani? Hani şu dudakların yanağa dokunması sonucu ortaya çıkan eylemden mi bahsetmişti?

 

Tahir bir anda olduğu yere mıhlanmış gibi kalakaldı. Yüzüne utangaç bir gülümseme yerleşti. Sadece bir hayaldi belki ama… Güzel bir hayaldi.

 

Yol boyunca Mahmut Beyden izin almak için yapacağı konuşmayı düşünüp durmuştu. Evlerinin önüne ise birkaç dakika önce gelmişti. Kapıyı çalmadan önce ceketinin içine bir kez daha baktı, gömleği düzgündü. Nefesini kontrol etti. Parmaklarını sıktı gevşetti. Önce derin bir nefes aldı, sonra kafasında kırk defa çevirdiği konuşmayı bir daha mırıldandı.

 

“Mahmut Amca merhaba, rahatsız etmiyorum ya? Benim canım sıkıldı da bir sinemaya gideyim, dedim. Yok, öyle değil. Arslan hasta da o yüzden ben... yani Şehriye ile...”

 

Durdu. Olmadı. Bu fazla endişeli duruyordu. Hemen başka bir versiyon denedi.

 

“Mahmut Amca, şöyle bir plan yaptık aslında… Film kültürelmiş. Hatta bazı yerlerde eğitsel olduğu bile yazıyor. Eğitimle ilgili her şeye önem verirsiniz siz. Evet. Ben de veririm. O yüzden... bir katkı gibi düşünebilirsiniz.”

 

Yok, bu da saçmaydı. Bir versiyon denerken biraz daha samimi olmaya karar verdi.

 

“Mahmut Amca’cığım... Efendim, size bir teklifte bulunmak istiyorum. Yani teklif değil de rica diyelim. Aslında rica da demeyelim, çünkü ricalar biraz fazla... Neyse, konu şu... Şehriye’yle sinemaya gitmeyi planlıyoruz. Plan dediysem de öyle kararlaştırılmış, kati değil yani... Ben KIZINIZI GÖTÜRECEĞİM. Yani kızınızı götürmeye karar verdim. YOK EFENDİM! Haşa! ÖYLE GÖTÜRMEK DEĞİL. Sinemaya götüreceğim. Birlikte gitmek anlamında.”

 

Cümleyi bitirdiğinde kendi kendini azarlıyordu.

 

“Mahmut Amca, şimdi şöyle bir şey… Film var. Güzel. Şehriye çok istiyor. Ben de götürürüm dedim. Yani siz de müsaade ederseniz. Yoksa şey değil, zaten kalbini kıramam ama sizinkini de kıramam. İkinizi birden kırmadan halletmek istiyorum… En iyisi üçümüz sinemaya gidelim.”

 

Olmadı!

 

“Mahmut Amca... Şehriye ile biraz hava almaya çıksak? Tabii kalabalık bir yer. Kalabalıktan kasıt… sinema mesela. Yan yana yana oturup film izleyeceğiz. Yanyana derken… isterseniz aramızda başka birinin oturduğunu kotluklar da seçebilirim. Hatta birinin değil, bir çiftin hatta bir grubun!”

 

“Saat dokuz seansı. On birde film biter. On ikide evdeyiz. Hatta on bir buçukta. Hatta yok yok... on bir çeyrek. Koşarız biz. On birde evdeyiz.”

 

“Şimdi Şehriye zaten çok akıllı, çok dikkatli bir kız. Mesela geçen gün kaldırımdan geçerken bile çukurun kenarından yürüdü. Çukura düşe de bilirdi ama kenarından yürümeyi tercih etti. Bakın yani sorumluluk bilinci var.”

 

Son bir kez daha denedi.

 

“Mahmut Amca siz ve ben ikimizle birlikte sinemaya gidelim mi?"

 

Durdu. Edebiyat öğrencisi olduğunu düşününce kendisini alıp bir çöp kovasına atma isteğiyle dolup taştı. Becerebilse kendine küfür ederdi.

 

Tam da o an kapı birden açıldı ve Şehriye göründü. Omuzlarına dökülen saçlarını yine fönlemişti, gözlerinde bir parıltı. Alnını süsleyen kısa kahküllerinin altından gülümsüyordu. “Babam içeride,” dedi usulca. “Ben montumu alayım, sen konuş.” Sonra ayaklarının ucuna basarak hızla uzaklaştı.

 

Tahir yutkundu. İçeri adım attığında, Mahmut Bey salonun köşesindeki baba koltuğunda oturuyordu. Elinde gazetesi, gözünde okuma gözlüğü... Gözlüğünün üzerinden baktı Tahir’e.

 

“Tahir, hoş geldin oğlum. Arslan odasında.”

 

“Hoş buldum efendim,” dedi Tahir sesini sağlam tutmaya çalışarak. “Ben aslında sizinle konuşmak için gelmiştim.”

 

Mahmut Bey göbeğinin üzerine konumlandırdığı gazetesini dörde katlayıp yanındaki sehpaya bıraktı ve karşısındaki genç adama odaklandı. “O halde buyur şöyle.”

 

Tahir, gösterilen koltuğun ucuna oturmadan önce boğazını temizledi. “Kusura bakmayın akşam akşam rahatsız ettim.”

 

“Estağfurullah evladım, seni dinliyorum.”

 

“Şey... Aslında ben…”

 

Daha cümlesini tamamlayamadan merdivenlerden Arslan’ın sesi duyuldu. Elinde az önce çalıştığı dersten kalan kalemi, diğerinde de yardımcıları Emine’nin hazırladığı nane limon vardı. “Kardeşim, geç kaldın,” dediğinde Tahir ayağa kalktı. Şaşırmamıştı. Zaten yolda gelirken Arslan’ı aramış, Şehriye’nin isteğini oldukça yumuşatarak anlatmış, hatta kendisi istiyormuş gibi göstermişti. Ama Arslan’ın bu şekilde olaya müdahil olacağını tahmin etmiyordu. “Film başlamak üzere. Böyle giderse geç kalacaksınız.” Sonra kendisine anlam veremeyen gözlerle bakan Tahir’e göz kırpıp babasına döndü. “Peder Bey...”

 

Mahmut Bey anında kaşlarını çattı. “Başlatma pederine, arkadaşının yanında.”

 

Mahmut Bey’in sesi, tıpkı ifadesi gibi tok ve kararlıydı. Her zaman öyleydi. Muğla'nın kıyıya uzak, dağlara yakın bir köyünde doğmuştu. Küçük yaşta tütün tarlasına, incir harmanına bulaşmıştı. Okumak için her sabah saatlerce yürüyüp dere geçerek köy okuluna gitmişti. Eli iş tuttuğu vakit ise İzmir’e gelip gece gündüz çalışarak iş dünyasında tırnaklarıyla kazıya kazıya yükselmişti. Bugün sahip olduğu şirketleri, serveti, saygınlığı sıfırdan kurmuştu ama ne köyünü ne orada öğrendiği mertlik, denen olguyu unutmuştu.

 

Karısı Nezaket’in köy kokusu üstünden hâlâ çıkmamış, diye söylenmesi umurunda değildi. O köyün toprağını yüreğinde taşıyordu. Lüks evinin salonuna koyduğu eski bir bakır ibrik, çocukken annesinin çamaşır yıkarken kullandığı ibriğin hatırasıydı. Belki Nezaket Hanım misafir geldiğinde onları dolaba tıkıştırıyordu ama o her fırsatta çıkarıp başköşeye koyuyordu.

 

Arslan hiç bozuntuya vermedi. “Babacığım,” diye düzeltti. “Geçenlerde Şehriye’yle sinemaya bilet almıştık ama ben şifayı kaptım. Kız da çok hevesli, tüm arkadaşları gitmiş. Ben de Tahir’den rica ettim götürmesi için.” Tahir’in yanına gidip elini omzuna attı ve ona minnettar gözlerle baktı. “Sağ olsun, o da beni kırmadı.”

 

Mahmut Bey gözlüğünü çıkarıp masanın üzerine bıraktı. Tahir’in gözlerinin içine baktı. “Film kaçta başlıyor?”

 

“Dokuz seansı.”

 

“Kaçta bitiyor?”

 

“On bir gibi biter. En geç on bir buçukta burda oluruz.”

 

“Neyle gideceksiniz?”

 

“Taksiyle gidip geleceğiz, efendim.”

 

Mahmut Bey başını salladı, sonra yerinden kalktı. Yanına yaklaştı. “Bak Tahir... Ben kızımı kolay kolay kimseyle dışarı göndermem. Hele gece vakti, hiç. Ama sen başka bir çocuksun. Eh, epey vakittir de tanışıyoruz. Akıllısın, dürüstsün. En önemlisi, gözüm arkada kalmıyor.” Tahir’in kalbi biraz hızlandı. Teşekkür edecek gibi oldu ama Mahmut Bey devam etti. “Yalnız... saat on bir buçuğu geçer de burada olmazsan...” diyerek büyük, etli elini Tahir’in omzuna koydu. “Bu sefer seninle biz sabaha kadar film çekeriz. Dövüş temalı.”

 

Tahir başını eğdi, gülümsedi. “Merak etmeyin efendim.”

 

O sırada Şehriye kapıdan göründü. Dizlerine kadar inen şeker pembesi kabanın önü açıktı; ağabeyi doğum günü için Fransa’dan almıştı o kabanı. Altında kar beyazı, pileli bir etek vardı. Üzerine omuzlarını açıkta bırakan fırfırlı beyaz bir bluz giymişti. Ayaklarındaki açık pembe, kaba botlarından beyaz çorapları görünüyordu. Ama asıl vurucu olan saçlarıydı. Kaşlarının hemen üstünde biter parlak kahkülleri vardı. Kalanı iki yandan özenle örülmüş, uçlarına da minicik beyaz kurdeleler takılmıştı. Masumluğun asi hâli gibiydi. Hem prenses gibi hem yaramaz bir çocuk; hem gül, hem diken... Ama öyle ya da böyle, can yakacak kadar güzeldi.

 

Gözleri ışıl ışıl sordu. “İzin çıktı mı?”

 

Mahmut Bey ikaz eden bakışlarını kızına dikti. “Çıktı küçük hanım, çıktı.”

 

Evden çıktılarında, “YAAŞAAA!” diye bağırdı Şehriye. Birlikte taksiye yürürlerken adımlarıyla dans ediyordu. “Harika bir iş çıkardın Tahir Ağabey! Sen kocaman bir ponçiksin!”

 

Tahir anında göbeğini içeri çekerken, “Ponçik mi?” diye sordu.

 

“Evet, ponçik. Bu arada aşk filmi sever misin? Gideceğimiz film aşk filmi.”

 

“Severim,” dedi Tahir. Bu doğruydu. Boş zamanlarını kitap okumak kadar film izlemekle de değerlendirirdi. Özellikle eski filmler tam onun kalemiydi.

 

“O zaman gidelim!” dedi ve heyecanla Tahir’in koluna yapıştı. Birlikte taksiye yürümeye başladıklarında aralarındaki boy farkı daha da göze çarpıyordu. Tahir başını genç kıza çevirdiğinde irili ufaklı çillerin gülümseyen yanaklarda dans ettiğini gördü. Kızın parlak ela gözleri, çocukken ezberlediği bir manzarayı yıllar sonra yeniden görmek gibiydi; tanıdık, sıcak, biraz da yarım kalmış gibi.

 

Tahir Bora Tunalı… Kırpıştırılan sarı kirpiklere baktığında belki bir an durdu zaman. Belki kalbi eski bir şarkının nakaratında asılı kaldı. Belki de sadece… biraz büyüdü orada.

 

Sinemaya vardılar. Dördüncü sıranın orta kısmında yan yana oturdular. Salon karanlıktı. Film başlamıştı. Romantik… Ama ekranın ışığı genç kızın yüzüne vurdukça, Tahir için o akşamın en romantik yanı sinema değil, yan koltuktu. Şehriye ara ara gülümsüyordu ama çoğunlukla hüzünleniyordu. Bunu yaparken de dudakları istemsizce büzülüyordu. Yana yatıp Tahir’in koluna dirseğiyle dokunuyor, bazı sahneler hakkında bazı şeyler fısıldıyordu ama… Tahir daha çok kendi kalbinin sesini duyuyordu.

 

Film bitti. Dışarı çıkarken Tahir donmuş bir vaziyette hayatı sorgularken, Şehriye elindeki peçeteye ağlıyor, bir yandan da isyan ediyordu.

 

“Bir insan hem bu kadar aşık hem bu kadar çaresiz olabilir mi yaa… Neydi o mektup öyle? Kalbimi bırakıp çıktım salonda.”

 

“Niye öldü beee!!! O nasıl sonduuu, ben bununla nasıl yaşayayım şimdi!”

 

“Ben mutlu son diye geldim, tramvayla çıktım! Resmen hayatımı hasarlı teslim ettiler.”

 

“Beni sinemaya değil, yıkıma gelmiişim meğeeerr!”

 

“Eve götür beni Tahir Abiii, yorganımın altına girip üç gün ağlayayım.”

 

Gece biraz serinlemişti. Dışarı çıktıklarında kızın gözyaşları da dinmiş, en azından filmin komik sahnelerini düşünüp eski enerjisini yakalayabilmişti. Duygu geçişi konusunda bebekliğinden beri çok hızlıydı. Bir dakika arayla hem hüngür hüngür ağlayıp hem de şen kahkahalar atabilirdi.

 

“...ama adamın ensesindeki etiket rahatsız edince kızın o etiketi ağzıyla koparması, sonra da ‘Neyseki pantolonunun etiketi değildi,’ esprisini yapması komikti bence…”

 

Birlikte gülüyorlardı. Genç kızın sesi sokakta yankılanıyor, Tahir'in dudakları sürekli kıvrılmak istiyordu. Tam o sırada, sokağın ucundan bir ses yükseldi.

 

“Yavaş yürü be fıstık, kalbim seni sollamaya çalışıyor da beceremiyor.”

 

Duvara yaslanmış üç zibidi genç bakışlarını Şehriye’ye dikmişti. Üst başları marka, kafaları duman, saygının ise zerresi yoktu. Gözleri Şehriye’nin mini eteğinde geziniyor, dillerinden laubalilik damlıyordu. “Bize de gül be güzelim!”

 

Tahir durdu. Hayatında bir kişiye bile el kaldırmamıştı. Çocukken karıncayı ezmemek için yol değiştirirdi. Ama o akşam... Şehriye yanındaydı. Ve Karadenizli bir adam, dayak yiyeceğini bilse dahi yanındaki kadına yapılan saygısızlığı görmezden gelemezdi.

 

“Bir daha konuş da dişini vereyim elinle!” dedi gözlüğünü çıkarıp usulca cebine koyarak. Bu cümle... kendisinden beklenmeyecek kadar büyüktü.

 

Ama karşılığı daha büyük oldu; üçü birden daldı. Aynı anda.

 

İlki omzuna çarptı, ikincisi karın boşluğuna, üçüncüsü direkt elmacık kemiğine.... Tahir’in gözleri döndü ama düşmedi. Şehriye, "Yapmayın!” diye araya girmeye çalıştığında Tahir yalnız o zaman konuştu. “Sakın sen karışma!”

 

Uzun süre dövüştüler. Sonunda Tahir yere çöktü. Kuşlar değil, leylekler geçiyordu kafasından... Gözlüğü cebinde, alnında ter, ruhu bulanık bir şekilde nefes almaya çalışırken genç kız bir bezle kanayan yerleri silmeye çalışıyordu.

 

Sonra yanağında bir sıcaklık hissetti. Öyle hafifti ki dayaktan mı yoksa hayalden mi emin olamadı. Ama o bir öpücüktü. Şehriye’nin dudakları yanağına konmuştu sanki. Tıpkı masal diyarından süzülerek gelen pembe bir kelebek misali…

 

“Tahir Ağabey,” dedi usulca, kirpiklerini kırpıştırarak. “Ağabeyime söylemesen olur mu?”

 

Ve bu, Tahir’in Arslan’dan sakladığı ilk sır oldu.

 

Ağzı burnu dağılmış hâlde, alnı kan, yüreği yangın… Ama gülümseyerek başını salladı.

 

“Olur."

 

*

 

Yemin ederim ki istediğim tek şey sadece bir tabak daha tarhana yiyebilmekti.

 

Sadece uslu uslu oturup, üçüncü tabağı zıkkımlanacak, belki içine mısır ekmeği doğrayacak, belki de tencerenin dibini bazlamayla sıyıracaktım. Tahir pencerenin önünde olanca heybetiyle dururken kaşığı ağzıma götürüyormuş gibi yapıp tişörtünden belli olan baklavalarını kesecektim. Yemekten sonra tatlı niyetine yani… Eh, karın kadar gözü doyurmak da vahimdi. Hele ki karın gurul gurulken, gözün pencere önüne kayması kaçınılmazdı. Nitekim hem mideye hem kalbe çalışan bir gün olacaktı.

 

Ama kader ne yaptı?

 

Bazlamam tencerenin dibine, gözlerim ise baklavalara varamadan beni yine bir kargaşanın ortasına fırlatıverdi. Hatta fırlatmakla kalmayıp yaptığım bir şakayı da tutup kafama geçirdi.

 

Ve şimdi... İşte buradayım. Tam evrenin olay mahallinde. Öbek noktasında da bir bakalım kim var? Tabii kii ben…

 

Üstüme toprak atın dostlar! Toprak atın üstüme komşular!

 

Kulağımda, “Uyy, ula, ha, vay, anasini…” gibi nefis Karadeniz ezgileri eşliğinde; sağım dedikodu, solum kalp krizi, önüm sinir harbi, arkam aşk patlamasından geçilmiyordu.

 

Fısıldaşmalar almış başını giderken Nurcan Abla ayağına kadar uzanan bebek mavisi gecelik elbisesi ve başında aynı renk bandanasıyla çıktı evinden. Elinde de bir şişe kolonya… Bayılırken Tahir’in son anda yakaladığı Güldane Teyzenin yanına koştu ama yüzünden gram endişe yoktu. Aksine… Dudaklarında bastırılmak için neredeyse tehdit edilmiş bir kahkaha vardı. “Uyyy anacuğum, ne oldi saa?” Yere çöktü. Güldane Teyzenin bileklerine kolonya sürdüğü esnada gözü meydanın bir köşesinde duran beni buldu. “Ha bu kulaklar az önce ne duydi? Gerçek midur yoksam şaka midur?”

 

Tahir bir süre bir şeyler homurdandıktan sonra birden sesini yükseltti. “Yenge!” Sesiyle birlikte meydandaki kuşlar pılını pırtını toparlayıp kaçıştı. “Ne doğru olacak? Tut hele anamı.” Güldane Teyzeyi gelininin kollarına verip ayağa kalktı. Elini havaya kaldırdığında kalabalığa doğru cenaze konuşması yapıyor gibi görünüyordu.

 

Yalan da sayılmazdı. Buyrun cenaze namazına, sözündeki cenaze namazı tam olarak burasıydı. Meftah da ben…

 

“Bakın böyle bir şey yoktur! Bu hamilelik…” Çenesi kasılırken, “Tovbe tovbe…” dedi ağzının içinden. “Tamamen asılsızdır! Ha bu yeğenim olacak yangazın başinin altından çıkti…” Az ötedeki Bekir’i gösterdi. “Şaka yapti şaka.”

 

Bekir hüngür hüngür şelale modundayken elinin tersiyle gözlerini silerek, “Kulaklarımlan duydum!” diye bağırdı. “Öğretmenum emiceme kutu göndermiş, yazay üstünde baba olacaksun!”

 

“Uyyy!” dedi Nurcan hayretler içinde. Yıldırım gibi dönüp eve doğru bağırdı. “Mercaaan. Anamın dil altı hapını getur. Lazum olacak…”

 

Tahir, “Ula sus!” diye sabırsız bir adım atınca Bekir bir adım geri çekildi. “Hem yanlış anladın hem tüm köyde yaygara kopardun!”

 

Tam da o an artık yaşadığım şok halinden çıkıp Tahir’e destek olmam gerektiğini düşündüm. Sonuçta bu şaka bizzat benim başımın altından çıkmıştı.

 

Ayy… Başımız kopaydı da çıkmayaydı be Meloş.

 

“Tahir haklı!” dedim birden, sesim ciyak ciyak çıktı ama kendimden emin gibi de başımı salladım. Tabii suratım allak bullak… “Tahir beni hamile falan bırakmadı. Yanlış mıyım Tahir? Söyle hadi. Bıraktın mı beni hamile?”

 

Tahir omuz silkti, “Burakmadum,” dedi düz bir tonla ama belli ki damarlarında kan tersten akıyordu.

 

“Bakın, gördünüz mü? Bırakmamış. Siz koskoca yüzbaşıya inanmıyor musun?”

 

“He da!” dedi beni onaylayarak. “Siz baa inanmay musunuz?”

 

“Hamile değilim diyorsam değilimdir.”

 

“Değilum dediysa değildur.”

 

“Yanlış anlaşılma var bu işte.”

 

“Hakli, varidur.”

 

“Biz rasgele aranızdan birini seçip sen hamilesin diyor muyuz?”

 

“Demeyruz. Niye diyelum? Kot kafali miyiz?”

 

“Kolay mı öyle suçlamak? Ayıp bir kere!”

 

“Ayıptur. Hiç olmadi.”

 

“Bence de olmadı! Hayır, adam bırakmadım diyorsa bırakmamıştır. Hem kimi hamile bırakıp kimi bırakmadığını bilmez mi canım? Tabii bilir!” Bir baktım Tahir beni desteklemek için başını sallıyor, doğru yolda olduğumu anlayarak aldığım gazla coştum. “Yani bu ne demek? Hamileysem bile beni Tahir hamile bırakmamıştır demek!”

 

Bir sessizlik oldu. Hani rüzgar bile durdu, esmedi. Tahir’in başı aynı anda sallanmaktan çıktı. Sabitlenip yavaşça bana döndü. Göz kapakları gerildi ama her zamankinden birazcık farklı… "Ne dedun ula sen?” Sesi şimdi az öncekinden daha mı korkutucuydu sanki?

 

Ben yutkundum. Nurcan bile yutkundu. Hatta Bekir’in burnu bile bir an sümük çekmeyi unuttu.

 

“Ayy,” dedim öfkeden Allah’a kavuşmak üzere olan Tahir’e bakıp. “Yanlış bir şey mi söyledim ben ya?”

 

Gözünü kapattı, baktım avuçlaçları yumruk ama daha çok birer külçeye benziyordu. “Melek, dedi boğuk sesiyle. “Kurban olayum sus da.”

 

Miyavladım. “Peki madem…"

 

O sırada… camlardan biri açıldı ve yaşlı bir teyzenin sesi yankılandı meydanda. “Ben demiştum, bu kız Güldane’nin uşağa göz süzey diye…”

 

Daha o cümle tam bitmemişti ki karşı camdan başka bir kadın atladı söze. “E kız öğretmen, çocuklara tatlı tatlı bakar tabii. Amma ben horon ederken gördüm. Tahir’e bakışı bir başkaydı ha!”

 

Işık hızıyla gerçekleşti her şey... Meydandakii evlerin ışıkları birer birer, peş peşe yandı. Sanki biri uzaktan kumandayla köyü ışık moduna aldı. Kadınların başları, devrilen domino taşları gibi sırayla camlara uzandığında her biri ayrı bir perdeden ama aynı yüz ifadesiyle dışarı sarkıyordu. Kimisi aceleden başörtüsünü tersten bağlamıştı ama ağızlar çalışıyordu maşallah, dil kasları olimpiyat seviyesinde!

 

Anladım ki ben aşağıda kalp kriziyle utanç arasında mekik dokurken yukarıda resmen çaprazlama dedikodu ateşi başlamıştı. Konu benim hamilelik şakamdan çıkmış; önce olmayan ilişkimizin tarihine, sonra bebeğin doğum ayına, en son da cinsiyet tahminine kadar gitmişti.

 

Hatta bir tanesi hızını alamayıp WhatsApp’tan başka bir kadını görüntülü aradı. Gözümle gördüm! Kamerayı meydandaki kalabalığa çevirip , “Kıııız Necmiyeee! Uyan uyan! Bizim muallim kari var ya… Hani geçenki eğlencede horon ederken yüzbaşıya göz süzey diye konuşmuştuk, hah işte o, bizim Güldane’nin uşağından gebe kalmiş! İlişkileri de daha buraya gelmeden başlamış dediler, vallaa bak.”

 

Gözünün yağını yiyeyim teyzem! Kim dedi? Niye dedi? Ne zaman dedi?

 

“Anlaşılan tek horoni eğlencede etmemişler,” diye söyledi başka bir teyze.

 

Oha ama artık…

 

“Bunlar geçen ay düğün salonu bakaydi gizli gizli. İlçede uzaktan görmüştüm, şimdi hatırladum."

 

“Ha ben da rüyamda görmüştüm. Bu sari kari Güldane’yi evinden kapi dışarı edip ‘bu evin hanımı ben olacağum’ diye kendi yerleşmişti. Malum olmuş meğersem baa.”

 

“Bence bunlar çoktan evlendi karilar. Bebek de var alti aylik. Kari çiroz olduğundan göstermey…”

 

Kanım dondu. Bu nasıl dedikodu zinciri? Bu nasıl hayal gücü?

 

Tam ağzımı açıp, ciğerimi dışarı çıkarırcasına, “Siz beni duymuyor musunuz ayolll! Hamile değilim! DEĞİLİM HAMİLE! diye haykıracakken… Deli Memiş bodoslama girdi.

 

“BEN SENİ KARNıNDAKİ BEBENLE DE KABUL EDERUM SARI ÇİÇEĞUM!”

 

Tahir, Memişe kırmızı görmüş boğa gibi baktı. “Ula senin sarı çiçeğim diyen ağzini…”

 

Ay ortalık elli altı…

 

Ortama öksürük krizine girmiş gibi dalarken kıvranan bakışlarım Tahir’in mükemmel şekilde ateş fışkıran gözleriyle buluştu. Muhtemelen dostunun kız kardeşi olduğum için beni her şeyden korumaya çalışıyordu ama… Deli Memiş de tehlike değildi yani. Kendi halinde garibanın biriydi. Memişi korkutmaması için ölümü kemir ki yapma, bakışlarımı attım.

 

Sustu ama durmadı. O koca cüssesini getirip Memiş ile arama koydu. Adam resmen gövdesiyle set çekti. Huh!

 

Güldane Hanım kendine gelir gibi oldu. “Uyan anacığum uyan,” dedi Nurcan, keyifli keyifli. “Ha sen bu sabah torun isterum diye tutturmuştun, değil mi?” Bana dönüp göz kıptı. “Evren dileğini almiş, evir çevirmiş, aynı günün gecesi de saa paket yapıp teslim etmiş. Hizli kargo!”

 

Tahir, “Yenge bari sen yapma da!” diye söylenirken avlularından iki kişi daha çıktı. Biri babam yaşlarında, göbekli, kır saçlı, heybetli mi heybetli bir adamdı. Diğerinin kim olduğunu ise görür görmez anladım. Yeşil gözleri uyku mahmuru bakan, açık kumral saçları dalga dalga omuzlarından akan güzel kız Mercan’dan başkası değildi.

 

“Gecenin bu vakti hayırdur?” dedi adam. Sakin bir havası vardı. Sanki bir skandala değil de damda tavuk yumurtladı mı ona bakmaya kalkmıştı.

 

“Gel Hasan Veli Babacuğum gel,” dedi Nurcan. “Senin hanim azıcuk nallari dikti.”

 

Hasan Veli Tunalı. Tahir’in babasıydı. İlk kez gördüğüm adam yine sakin adımlarla yaklaşarak doğrulmaya çalışan karısına yardımcı olurken, “Dilinizimi yuttunuz uşaklar?” dedi. “Ne oldi gece vakti bura?”

 

Nazife Nene yine en can alıcı noktada sesini duyurdu. “Ne olacak? Torin oldu Hasan Veli Bey, toriin!”

 

Camdaki Nazife Neneye baktığımda bir şok daha yaşadım. Kadın resmen çiğdemini almış, film izler gibi bizi izliyordu. Gerektiğinde de yorum yapıyordu. Sağ olsun.

 

“Ne toruni?” dedi Hasan Veli Amca bakışlarını doğrudan Tahir’e çevirip. “Nazife Nene ne deyi uşağum?”

 

Tahir tam cevap verecekti ki Bekir atladı. “Emicem benim gelinimi kapti dede! Evleneceğim kiza göz koydu! Beni sirtimda bıçakladi. Şimdi da inkar edey!”

 

Adam muhtemelen içinden gerçekten uyanıp uyanmadığını sorguladı. Hatta bence kendine bir tokat atıp atmamak arasında kaldı. Tam o sırada kocası ve gelininin kollarında olan Güldane Teyze zonk diye bir doğrulup o ateş fışkıran bakışlarını bana uzatmasın mı?

 

“Ula ben bu kariyi yolarım! Utanmay musun benim oğlumu ayartmaya! Yosma!”

 

“Ana!” dedi Tahir. “Bir dur da!”

 

Güldane Hanım durur mu hiç? Kadının vitesi bozuk, freni arızalı, hey maşallah! “Ula sen daha dün gemedin mi uşağum? Ne çabuk ha bu fışkiyi yedun?” diye haykırdı Güldane Teyze. “Oy benim mezarimi kazın komşuulaaar… Kazıııın benim mezarimii... Ha bu kariyi gelin diye alacağıma öldürün beni atun kör kuyulara…”

 

“Yav dur hanum,” dedi Hasan Veli Amca. “Bir olayın astını astarını dinleyelum.”

 

“Astarı alan mercimeği fırında kaç tur pişirdi Hasan Veli Bey. Size de çiçeği çikolatayı alup ha bu kizi istemeye gitmek kaldi.” Nazife Nene son çitlediği çiğdemin kabuğunu tükürerek fırlattıktan sonra bana döndü. “Kızım senin ataların nereyedur?”

 

“İzmir.”

 

“Hemen gelebilirler mi?”

 

“Ağabeyi gelir.” Cevabı veren Tahir’di.

 

“Çeyizin var midur?”

 

Birkaç yüz tane topuklu ayakkabım, bir oda dolusu kıyafet ve raf raf makyaj malzemelerim var ama… Sayılır mıydı acaba? “Olmadı taksitle hallederiz. Zaten Tahir’in kredi kartı hâlâ bende.”

 

AYYY NOLUYO NOLUYO! Kadın soru sorarken hipnotize olmuş gibi beynimizi kullanmadan cevap veriyorduk resmen!

 

“Ula bir durun kim gebedur?” diye araya girdi Hasan Veli amca.

 

Nazife Nene direk gibi beni gösterdi. “Ha o sari kari?”

 

“Kim hamile birakmiştur?”

 

Bu defa da Tahir’i gösterdi. “Senin uşağun.”

 

Adam bir oğluna bir bana bakarken yerin dibine girdim resmen. İlk tanışmamız böyle olmamalıydı. “Emin misinuz?”

 

“Hee…” dedi Nazife Nene son derece emin bir şekilde. “Senin torun Bekir iş üstünde yakalamiş onlari.”

 

Ölüm gibi bir sessizlik gelip meydana kurulurken Güldane Teyze elini alnına koyup yeniden devrildi. “Oyyy baaa yine bir şeyler oliiyy!”

 

“Ay hayır!” diye girdim heyecanla. “Yine yanlış anladınız. İş üstünde falan değildik. Kimse de kimsenin üzerinde değildi Biz manyak mıyız birbirimizin üzerine çıkalım ayol. Allah aşkına şuna baksanıza!” İki kolumu apartman anteni gibi uzatıp Tahir’i gösterdim. “Bu benim üzerimde olsaydı eğer, ben şu an karşınızda dimdik duruyor olmazdım. En iyi ihtimalle beni bir yerlerden spatuyla kazıyor olurdunuz. Ayrıca ben de onun üzerinde değildim. Ne münasebo bir kere! Söylesene Tahir! Üzerinde miydim ben senin?”

 

Tahir bana baktı… ama nasıl baktı. Artık sus, bile demeye tenezzül etmiyordu. Alnına MELEK SEN UMUTSUZ VAKASIN, yazıp assa bu kadar anlaşılır olamaz. Burnundan da soluyordu zaten. Sanki oksijen değil, öfke çekiyordu ciğerlere. Kırıldım. Ama çok az. Yani minik… Böyle hani, bardağın kenarındaki çatlak kadar.

 

Bir kişi daha ağzını açmadan önce Hasan Veli Amca olaya el koyarak elini kaldırdı. Kaşları da çatılmıştı ama sesi hala babacandı. “Hanumlar, belli ki bir yanlış anlama olmuş. Daha fazla uzatmanın lüzümü yoktur. Girin hanelerinize. Olaysiz dağılalum.” Kollarındaki baygın karısına baktı. “Gerçi esas olay burayadur amma…” diye fısıldadıktan sonra sesi yükseldi. “Tahir, gel de anani eve taşıyalum.”

 

Tahir babasını başıyla onayladı ama yerinden kıpırdamadı. Hatta… Başını bana çevirdi. Önce bedenime baktı. Üzerimde sadece bir pijamayla duruyordum. Gerçi onun üzerinde de sadece tişörtü vardı ama benim aksime yaprak gibi titremiyordu. “Baba, müsadenle önce öğretmen hanımı evine bırakayım.”

 

“Kizum.”

 

Başımı Hasan Veli Amcaya çevirdim. Bana mı demişti? “Gel hadi, biraz ısın, kuş gibi titreysun.” Cevap vermemi beklemeden kızına döndü. “Mercaaaan… Ağabeyinle muallim hanıma birer tas çorba kaynat bakalum. Hani şu kemikli etli olan var ya… ondan olsun. Et yesin uşaklar.” Beyaz, gür tellerden oluşan kaşlarının altından, imalı imalı oğluna baktı. “Ancak kendilerine gelurler.”

 

Tam işin içinden sıyrılıyoruz, derken arkadan hoplayan Deli Memiş sevinç çığlıklarıyla zıpladı. “Baa daaa! Ben de çorba isterum! Ben da içerum!”

 

Hasan Veli Amca başıyla onu işaret etti. “Bir tas da bizim Memişe…”

 

Ortalık yavaş yavaş dağıldı. Kadınlar camlardan çekildi, çiğdem kabukları rüzgâra karıştı. Ben ise olduğum yerde donup kalmıştım. Tahir babasının yanına ulaşmadan önce adımlarını yanıma uğrattı. Yüzünde o gıcık ama içimi eriten gülümseme. “Yemin et, bir daha şaka maka yapmayacaksun baa.”

 

Gülmemek için dudaklarımı ısırdım, başımı salladım. “Etli kemikli çorba hakkının ikincisini bana verirsen?”

 

Daha dikkatli baktım da… Hiç sinirlenmemiş gibi gülümsüyordu. “Etli kemik bende, o IQ fukarası şakalar sende kalacak.”

 

Bütün köyden, bütün gürültüden, bütün yanlış anlaşılmalardan sıyrılmış hâlde, meydanda yan yana durduk. Üstümüzde gece, üstümüzde yıldızlar… Aramızda hâlâ dumanı üstünde tüten bir çorba ihtimali vardı.

 

Köy yine gecenin sessizliğine ayak uydurarak kendi ritmine dönmüştü ama emindim; ertesi sabah dedikodununen saf hâli kahvaltıda, mıhlamanın yanında yeniden servis edilecekti.

 

Tahir ise annesini tek başına kucakladı ve avluya girerken keyifle seslendi. “Mercan, çorba ederken Memiş’inkine acıdan bolca kat da. Biir daha ortalıkta abuk subuk zırvalamasun.”

 

*

 

“Evet çocuklaaaar! Dün-bugün-yarın, konusunu öğreneceğiz! Hazıııır mııısınız?”

 

Elimde tebeşir tahta başında dikilirken enerjik görünmeye çalışıyordum ama ne rezene ne sabah kahvesi içmiştim. Uykumu bile doğru düzgün alamamıştım. Gözüm açık ama ruhum yorganın altında hâlâ… Gece vakti Tunalı ailesinin geniş mutfağında iki tas çorba içtikten sonra üzerime ağırlık çökmüştü, oracıkta sızacaktım ama Güldane Teyzenin gece devriyesi korkusundan gözüm sürekli ayakkabıma gitmişti. Gerçi ne ayakkabısı ya… terlik. Üstelik tek terlik. Allah’ın delisi çorbasını içtikten sonra terliğimi de sanki tapulu malıymış gibi alıp da gitmişti. Geç olunca Hasan Veli Amca, “Kizum, burada kal, gece gece nereye?” dedi.

 

“Yok, kalmam,” demeye niyetlendim ama… Adam, babamın Karadeniz şubesi. Kaş çatılınca itiraz hakkı sistemden siliniyordu. Ben orada kalacağım diye de oğlunu görevli olmadığı halde karakola postalamayı ihmal etmemişti tabii. Tahir’in söylenerek kendi evinden kovuluşu aklıma geldikçe gülüyordum.

 

Geceyi Mercan’ın odasında geçirmiştim. Açıkcası konuşkan bir kız sayılmazdı. Hatta gerekmedikçe hiç konuşmuyordu ama bakışlarında bir fenalık sezmemiştim. Aksine kendi halinde ve biraz da hüzünlüydü. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte horozlar bile gözlerini ovuşturmadan evden çıkmıştım. Özellikle de Güldane Teyze uyanmadan, evden firar edercesine tek terlikle, seke seke…Zaten uyanacak da beni av tüfeğiyle kurşuna dizecek diye sabaha kadar gözümü kırpmamıştım.

 

Şimdi ise gülümseyerek, benim aksime bana cin gibi gözlerle bakan sevgi pıtırcıklarıma öğrenmesi gerekenleri öğreniyordum. “Ödevler yapıldı mı? Günlük yaşantımızdan örnekler vererek defterlerimize yazacaktık Okumaya başlayalım. Dün ne oldu, bugün ne yapıyoruz, yarın ne olacak…Hadi bakalım.”

 

İlk bombayı ikinci Temel patlattı. “Öğretmenum, ben yazdım. Başlayabilir miyim?”

 

“Başla Temel’ciğim.”

 

“Dün damdan düştüm, bugün belim yamuldi. Yarın anam hacamat yapacak.”

 

İdrak etmem zaman aldı. Bu yüzden bir süre saftirik bakışlarımı öğrencilerimin üzerinde gezdirdikten sonra,” Aferim Temel!” dedim. “Harikaydı. Başka kim okumak ister?”

 

Dursun parmak kaldırdı. “Öğretmenum, ben dünü hiç sevmeyrum.”

 

“Aaa neden?”

 

“Çünkü dün ödev vardi. Bugün de vereceksinuz. Yarına zaten Allahın emri…. Bu ne biçim gelecek planlamasidir da?”

 

Gülmemeliyim… “Ödevler kaderimiz, pıtırcığım.”

 

“Öğretmenumm!” diye ortalığı yırtarak dördüncü Temel lafa girdi. Tabii parmak falan kaldırmak onun tarzı değildi, o direk mikrofon kapar gibi konuşurdu. “Babam, dünü kariştirma, bugünü kaçirma, yarin da Allah Kerim, dedi.”

 

He deyip geçiyordum ki aradan Rukiye sızdı. “Benim babam da delikanlı adam dünü unutur, geleceğe odaklanir, dedi öğretmenum. Ondan sebep ödevimi yapamadum.”

 

Başımı anlayışla salladım. Söyleyebileceğim tek şey vardı. “Anlıyorum Rukiye’ciğim…”

 

Gözlerimi sınıfta gezdirirken Elif’in melül melül etrafa baktığını fark ettim. “Elif balım, sen de okumak ister misin?”

 

“Şey…” dedi işaretparmağını dudaklarının arasına sıkıştırarak. “Bilemedim ki öğretmenum.”

 

Bu kadar kötü ne olabilirdi ki? Hem defteri doluydu, tahtadan görebiliyordum. “Ben şahane olduğuna eminim. Oku hadi.”

 

Omuz silkti. “Siz bilirsinuz öğretmenum.” Başını deftere eğdi ve içinden ölüm ilanı çıkartırcasına okumaya başladı. “Dün anam babama ceket aldi. Bugün ceketi yıkadi. Yarın babama mezar bakacağuz.”

 

Bu sınıfta durduk yere, what dedin gülüm(!) tepkisi vermek kaçınılmazdı. “Nasıl yani canımcım?”

 

Elif başını omzuna düşürüp dudağını da büzdü. “Babamın cebinden cicik takkesi çıkti da öğretmenum. Anam sakin belli etme, o şerefsiz hamsiyi bu takkeylen boğacağum dedi.”

 

Tüm sınıf kahkahaya boğulurken ben anlamayan gözlerle Elif’e bakmaya devam ettim. Ayol bir saf ben miydim burada? Mecbur soracağız… “Cicik takkesi derken?”

 

Elif utançla gözlerini memişlerime düşürdüğünde sopa yutmuş gibi kalakaldım.

 

Ayy! Adamın cebinden sütyen mi çıkmış! Yok artık…

 

Konuyu değiştirmek için hemen bakışlarımı pencere kenarına çevirdim. Orada Bekir vardı. Okula geldim geleli yüzüme bakmayan bir Bekir, içli Bekir. “Bekir,” dedim ilk adımı atarak. “Okumak ister misin?”

 

Pencereden dumanı tüten karşı dağları izlerken deftere bakma gereği bile duymadı. “Dün kirginim, bugün kederli, yarinimdan umudum yoktur.” Küskün bakışlarını bir an için yüzüme çevirdi. “Sebep olanlar utansun.”

 

Ama Bekir’ciğim… Oldu mu şimdi böyle?

 

“Öğretmenum, bir örnekte siz vermek ister misinuz?” dedi sınıfın en uslu, en çalışkan öğrencisi Eren.

 

Hım… Gülümsedim ama… ne diyecektim ki?

 

Bu köye geldiğimden beri ne bugünüm belliydi ne de yarınım… Dünüm mü? O zaten Allah’a emanet; birinin kucağından diğerine atladığım mükemmel rezilliklerle doluydu. Anıp anıp yorgan altında ağlıyordum.

 

Son haftalara şöyle dönüp baktığımda, "Şu üç gün tertemiz geçti" diyebileceğim tek bir dönem yoktu. Şaka gibi ama gerçek! En basitinden ödevi olması gerektiği gibi cevaplayacak olursam ortaya tam olarak şöyle bir sonuç çıkıyordu.

 

Dün yine yokuş aşağı uçtum.

 

Bugün tüm köy beni yüzbaşıdan hamile sanıyor.

 

Yarın tüylü terliğimi bulursam şükredeceğim.

 

Son ders saatimde Nurcan Abla ve Mercan’ı okul bahçesinde buldum. Üstelik ellerinde piknik sepeti ve çay termosuyla birlikte… Nurcan Ablanın koyu kahve gözleri hâlâ dün geceki gibi gülerken, “Selamın aleyküm öğretmen hanum,” dedi işveli sesiyle. “Sila gelene kadar köyü yakma deyi saa yemek getirduk.”

 

“Aşk olsun yani Nurcan Abla,” dedim alınmışlıkla. “Hem sen nerden biliyorsun ki benim yumurta bile kıramadığımı. Yoksa Tahir denen o camış mı söyledi! Tabii ya… İyi ki evime gelip bir tarhana pişirdi. Hemen lafını yapsın!”

 

“Uyyy!” dedi yazmasının ucuyla ağzını kapatarak. “Tahir dün gece senin evinde miydi kiz?” Gözleri anında karnıma indi. “Ha sen emin misun gebe olmadığına?”

 

Harika… Kendi kendimin topuğuna sıkmıştım. Yine. “Sandığınız gibi değil. Aramızda kalsın.”

 

Mercan’a bakıp,” Eh…” dedi kararsızca. “Piknik ederken düşünürüz buni.”

 

“Piknik mi? Kış günü mü?”

 

“Hee… Mevsim beğendiremeduk haspama. Bak bakalım şu manzaraya…” dedi etrafımızı saran dumanlı dağları, ormanları göstererek. “Ha bu manzarada insanın boku buz tutsa bilem o pikniği yapar. Hem…” dedi böbürlenerek. “Şimdi seni öyle bir yere getüreceğum ki dibin düşecek.”

 

Kendimi tutmayıp güldüm. “İlahi Nurcan Abla… Tamam, yapalım madem. Kabanım üstümde zaten.”

 

Evi geçip Mizgali yolunun başından döndük. Çok geçmeden insanın içine ferahlık salan harika bir dağ yamacına ulaştık. Nurcan Abla bu köyde doğup büyümüştü; her taşını, her ağacını, hangi derenin nereye aktığını bile ezbere biliyordu. O yüzden bizi kartpostalları kıskandıracak güzellikte, yeşilliklerin içinden köpüre köpüre akan bir şelaleye götürdü.

 

Şelalenin suyu yukarıdan öyle bir iniyordu ki sanki gökyüzü ile toprak arasında gizli bir buluşma varmış da bir sırmış gibi... Yanına vardığımızda su sesi sohbetimizi bastırıyor, suyun buz gibi serinliği yüzümüze yüzümüze vuruyordu.

 

“İşte burası,” dedi Nurcan Abla, ellerini beliyle sırtı arasında sıkıştırdığı yere dayayarak. Üzerinde çiçekli, pamuklu kumaştan dikilmiş, paçaları lastikli bir şalvar vardı; üzerinde de renk renk menekşeler…. Üstüne giydiği kalın örgü beyaz kazak, kollarından yer yer sarkmış ipliklerle emektarlığını belli ediyordu. Başındaki yazmayı, Karadenizli kadınlara özgü o kendine has ustalıkla bağlamıştı; yazmanın uçlarını sıkıca başının tepesinde düğümlemiş, kalan kısımları göğsünden geçirip önüne sarkıtmıştı. Uçları rüzgârda hafifçe dalgalanıyordu. Ayağında bir çift lastik mest vardı; o da çiçek desenli.

 

Gözlerini ise onu her gördüğümde olduğu gibi sürmelemişti. İri, güzel bakışları vardı ama bence ona en yakışan detay gülümsemesiydi. “Ben kızken buralarda çok çamaşır yıkardum. Şimdi da Güldane Hanımın dilinden kurtulmak için geleyrum işte... Hayat gariptur.”

 

Mercan, elinde piknik sepetiyle dikilirken söylendi. “Keşke o kadar taşlı olmasa, ayaklarımın altı mozaik gibi döşendi.”

 

Şelalenin taşlık kenarına battaniyemizi serdiğimizde güneş, dağın sivri teperlerinden eğilip başımızı okşadı sanki. Yamaç boyunca dizilmiş çam ağaçları, usul usul esen rüzgârla dans ediyor; bir yanda şelalenin şırıltısı, diğer yanda horon ezgileri gibi kuş sesleri kulağımıza doluyordu.

 

Battaniyenin bir köşesinde kuymak, diğer köşesinde laz böreği, mısır haşlaması, kızılcık şerbeti... Cennet bu olsa gerek, dedim içimden. Ta ki Nurcan Abla ağzını açana kadar.

 

“Her şeyden bolcana yaptım getirdum. Malum…” dedi gözleri direkt karnıma inip orada çadır kurarken. “Canının ne çekeceği hiç belli olmaz.”

 

Mercan içine içine gülerken, ağzımdaki börek neredeyse burnumdan çıkacaktı. Çayı bardaktan değil, ciğerimden dökecektim neredeyse. Yavaşça bardağımı yere bıraktım.

 

“Öncelikle… Ben hamile değilim. İkincisi… Bu sadece bir dedikodu. Üçüncüsü… Bunu siz de gayet iyi biliyorsunuz!”

 

Nurcan Abla çenesini hacı yatmaz gibi yana yatırdı. “Şimdilik bir dedikodu ama az önce ne dedum ben?”

 

“Ne dedin?”

 

“Hayat gariptur, dedum. İlla ki bir zaman gerçek olur.”

 

Bir parça böreği ağzına atıp keyifle çiğnedi. Yanakları tombik tombik oynuyordu. “Fena mi olur şöyle sari mari, hafif çatlak, anasına çekmiş bir kiz uşak?”

 

Gözlerimi devirdim. Gerçekten. Şu an bir belgeselin içindeydim, Karadenizli Kadınlar ve Diline Düşenler Belgeseli.’ Ben de o dile düşenler kısmındaydım. Düşen değil, takla ata ata yuvarlanan kısımda!

 

Neyse ki oluşan sessizliği Mercan bozdu. Hafif utangaç bir gülümsemeyle dudağını bükerken bakışı üstümdeydi. “Yalnız… Abimle ettiğiniz horon benim kulağıma kadar geldi Melek Abla. Tahir Abim öyle sabırlı bir adam değildir ama duydum ki… sabırla öğretmiş sana.”

 

Aynı devrilen bakışlarımı bu kez Mercan’a yönelttim. “Ağzını bıçak açmıyor ama konu bana takılmak olunca maşallah, döktürüyorsun Mercan’cığım,” dedim. “Yani şimdi… Tahir bana horon öğretti diye, siz beni çocuk yapmış saydınız ha?”

 

“Yok kiz,” dedi Nurcan. “Biz mi dedik? Bekir’im dedi. Duymayan, konuşmayan yok vallahi. Tüm köy sari kari, yüzbaşıdan çocuk etmiş deyi çalkalaniy. Bu hadise uzunca bir zaman köylünün hafızasından silinmez. Senin Trabzon sınırlarında başka bir kısmet bulman imkânsız artık şekerum. Fırtına Tahir ile adı çıkan bir kariyi kimse oğluna almak istemez, çekinir da. Köylü sorun değil, ancak vidi vidi ederler ama Güldane Hanum sabah sinirden evde dört döneydi. İkna edeceğim diye karnim çatladı. Sen yine de bir süre gözüne görünme. ”

 

Güldane Teyzenin gözüne görünmek mi? Asla öyle bir niyetim yoktu zaten. Trabzon sınırları içinden bulacağım kısmet de eksik kalabilirdi. Ama ne yalan söyleyeyim, dedikodu başkasının arkasından yapılınca efsane bir şeydi. Ama başrol sensen? Ih ıh... Kaburburgasının arasına sıkışıp kalıyordu insanın siniri!

 

Ekmeği havaya kaldırıp kaşlarımı çattım. “Ben sadece şaka yapmak istemiştim.”

 

Nurcan gözlerini kıstı. “Ne hikmetse, gebelik şakası. Şeytanın aklına gelmez,” dedi, sonra duraksadı. “Yani... Güldane Hanımın aklina gelmez, diyecektum.”

 

Nihayet üçümüzün birden kahkaha atabileceği bir espri gelmişti. Dakikalarca güldük. Bir ara Mercan böreği boğazına kaçırıp öksürük krizine girdiyse de kızılcık şerbetiyle onu aramıza geri döndürdük. Nurcan Abla kaynanası hakkında rahat konuşuyordu çünkü Mercan ile aralarından su sızmıyordu. Sonuçta konuştuğu kişi Mercan’ın öz be öz annesiydi. Yine de kızcağız değil bir şey demek, Nurcan Ablanın yaptığı tüm esprilere gülüyordu.

 

“Ee Mercan, sen neler yapıyorsun? Üniversite okuduğunu duydum.”

 

Elindeki ekmeği küçük parçalara bölüp şelalenin kenarından su içen kuşlara atarken, hafif şehla gözleriyle bana baktı. “Son senem Melek Abla. Allahın izniyle öğretmen çıkacağım ben de.”

 

“Meslektaşız yani?” Başıyla onayladığında, “Her tatilde gelir misin köye?” diye sordum.

 

Nurcan’la bakıştılar. Mercan’ın sesi biraz titrekti. “Arada bir geliyorum… Daha çok abim olduğunda.”

 

“Malum şahısla karşılaşırlar deyi pek köye gelmesini istemeyler,” diye açıkladı Nurcan Abla. “Eh, haksız da sayılmazlar. Herifçioğlu gelip yine bizim kızın dibinde bitebilur.”

 

Malum şahıs dedikleri Poyraz Alacahan’dan başkası değildi.

 

“Nurcan yenge, o işin öyle olmadığını söyledim!” Mercan’ın ilk kez kaşlarını çattığını gördüm ama bakışlarını beni bulduğunda devamını getirmekten çekindi.

 

“Konuş konuş,” dedi Nurcan Abla. “Bir Güldanezede olarak Melek de anlar seni.”

 

Nurcan Abla bana bakıp göz kırptı. Bu konuyu merak ettiğimi biliyordu. Düğünde biraz anlatmıştı ama birinci kaynaktan dinlemek gibi olmaz tabii. İyice meraklandım. Huyum kurusun. Mercan’ı sıkıştırmamak için dillendirmedim ama eminim ki şu an gözlerimdeki fanlar olabildiğince açıktı.

 

“O dönem Poyraz’la görüştüğümü annem biliyordu aslında. Hatta Poyraz da annemin haberi olduğunu bildiği için geliyordu beni görmeye. Yani o kadar da gizli saklı değildi. Ama işte… Tahir Abimin kulağına gidince her şey birbirine karıştı.” Poyraz’ın ismini bile bir başka fısıldıyordu Mercan. Pişman olduğu bazı şeyler vardı, gözlerinden okunuyordu. “Biliyorsun yenge, o sakinliğiyle bildiğimiz babam o kadar öfkelendi ki… Abimin kulağına da gidince annem sakın ha beni karıştırma, dedi. Bu yüzden annemin haberi olduğunu söyleyemedim Tahir Abime. Poyraz ile birbirlerine girdiler. Ama Poyraz kötü bir insan değildi. Gerçekten değildi. Eğer kötü biri olsaydı Tahir Abimden dayak yerken, ilk diyeceği, annesi de biliyordu, olmaz mıydı? Demedi. Hiçbir şey söylemedi. Sessizce gitti.” Derin bir iç geçirip başını önüne eğdi. Bakışlarında hiç gitmeyen bir kırgınlık vardı. Kaç yıl geçmişti aradan? Hâlâ orada duruyordu. Anlatmadığı daha başka şeyler de vardı, bunu da görebiliyordum ama…. sadece içini çekmekle yetindi. “Sonra beni de görmek istemedi. Yalan oldu hikâyemiz.”

 

Yalan oldu hikâyemiz.

 

Kırık bir cümleydi bu; neresinden tutsanız elinizde kalırdı. Mercan için üzüldüğümü hissettim. Keşke Sıla gibi onun da bir şansı olabilseydi ama… Tahir, Poyraz’a karşı fazlasıyla katıydı. Adını duymaya bile tahammülü yoktu. Konusunu açtırmazdı bile. Yine de… Acaba Mercan için yapabileceğim bir şey olabilir miydi?

 

“Biz en iyisi kapatalım bu konuyu görümceciğim,” dedi Nurcan Abla, şefkatli bir uyarıyla. “Konuştukça senin Poyraz damarın kabarıyor, aman Tahir duymasun. Tersi ters, bildin mi? Ayrıca Hasan Veli Babacığum sinirlendiyse vardır bir nedeni. Yoksam pamuk gibi adam! Her şeyden evvel Poyraz, Mizgali’nin o gaddar ağası Fazıl Alacahan’ın oğlu. Babamız o herifi ezelden beridir sevmez.”

 

“O da ayrı konu,” dedi Mercan bıkmış gibi. “Bu kadarı çok fazla. Poyraz ile beni duyduğu an bir an bile şans tanımayı düşünmedi. Esti gürledi! Sence babamın Fazıl Alacahan’dan nefret etme sebebi sadece gaddar olması mı? Bence altında çok daha fazlası var. Sadece biz bilmiyoruz.”

 

Nurcan Abla bir şey söylemedi. Anlaşılan derin mevzulardı.

 

Ortamdaki kasveti dağıtmak için, “Bu arada,” dedim o enerjik sesimle. “Cidden Güldanezedeymişiz. Dün bıraksaydınız beni o meydana gömüp, üzerime de, oğluşuma yaklaşanın sonu ha böyle olur(!) yazacaktı.

 

Tam güldük güleceğiz, azıcık neşemizi bulduk derken Nurcan Abla sağolsun, yine muhteşem bir giriş yaptı.

 

“Ee… Herkes eteğindeki taşları döktüğüne göre de bakalım Melek Hanum, bizim Fırtınayla aranda ne geçti? Öğrendik, bir zamanların Şehriye’si senmişsin. Ne oldu da bizim dağ gibi oğlanı devirdun?”

 

Baş eğme sırası bendeydi. Zira hâlâ anlatacak gücü bulamıyordum kendimde. Esasen hâlâ utanıyordum. “Nurcan Abla,” dedim cılız bir sesle. “Sonra anlatsam olur mu?”

 

“Misal?”

 

“Mesela… Bir gün meyhaneye gideriz?”

 

“Meyhane mi?” dedi şaşkınlıkla. “E kiz oraya herifle gitmez mi?”

 

“Yok canım. Kadınlar da gider.”

 

“Deysun?”

 

Kaşımı kaldırdım. “Deyrum. Bak şimdi… Sana bir sır vereyim. Ben içkiye karşı aşırı zayıf bir insanım. İçkiyi görünce arızalı bir versiyonum ortama giriş yapıyor. Ne var ne yok anlatırım. Çocukluk travması mı istersin? İlk öpücük mü? İlk tokat mı? Menü zengin ama … Üçüncü dubleyi içirme, işte o zaman hayatı yanımdakine zehir ederim. Tasdikli onaylı.”

 

Şen bir kahkahayla şelalenin sesini bastırırken, “Deli kiz!” dedi. “Eh… Peki madem. Dediğin gibi olsun. Ben bir ara benim öküzümün arpasını verir, erkenden uyutur çıkarum. Yaparız bir meyhane. Hem bizim heriflerden ne eksiğimiz varmış?”

 

Tam tatlıya bağladık derken… birkaç dakika sonra elindeki hamsili ekmeğin bir parçasını bana uzattı. “Bak buni ye. Balık bebeğe iyi gelir, zekâ yapar!”

 

“NURCAN ABLA!”

 

Gözlerimi belerttiğimde ağzının hayali fermuarını çekti. Ama kıkırdayarak. “Tamam tamam sustum.”

 

“Bir zahmet…” İçimden güldüm. Dışımda ise dramatik bir oyunculuğa soyundum. “Bu arada… Elimde olmadan duygulanıyorum. Bu kadar insanın beni anne yapacak kadar güvenmesi, büyük onur gerçekten.”

 

“İnsanlar derken?” dedi Nurcan Abla, lafı gediğine çarpan bir tonla tabii. “O insanlara Tahir de dahil mi şekerim?”

 

“Nurcan Abla!” diye cırladım yine. Sesim nasıl tiz çıktı! Kendi kulaklarımı çırmaladım resmen. “Başlatma Tahir’inden!”

 

Derken Nurcan Ablanın gözleri yüzümden sekti, arkamda bir yere odaklandı. Ve işte kader o saniyeyi bekliyormuş…

 

Arkamdan bir ses, epey de tanıdık bir ses, “Başlamışken beni de çağıraydınız, eksik kalmayaydum,” dediğinde tereddütle arkamı döndüm. Tövbeler olsun ki Tahir…

 

Üniformasıyla, görkemiyle, kaşların arasındaki karakteristik çatıklıkla bize doğru yürüyordu.

 

Ona bakarken beynim komple sıfırlandı. Ağzımda yarım çiğnenmiş hamsili ekmek, gözlerim fal taşı gibi yüzbaşının yüzünde kalakaldı. “Senin ne işin var burada?” diye sorduğumda çoktan koca gövdeli bir ağacı gibi tepemizde dikilmişti.

 

“Senin dilin beni böyle anarken ben nasıl uzakta durayum be öğretmen hanum?” dedi ukala bir gülüşle. UKALA!

 

Saçımı omzumun gerisine atıp, “Öylesine anmıştım,” dedim. “Her sözümü üzerine alınma.”

 

Nurcan Ablanın boğazını temizlediğini duydum. Mercan’la göz göze geldiler ve saniyesinde bir anlaşmaya vardılar. Her nasıl olduysa çaktırmadan piknik örtüsünü halı dürer gibi dürdüler. Mercan termosu kaptı. Nurcan tabakları üst üste tık tık tık dizdi. Ve koordine bir hızla toparlandılar. Beş saniye içinde ortalıkta hiçbir şey kalmamıştı.

 

“Biz de tam kalkalım da heriflere yemek yapalum, demiştik,” dedi Nurcan Abla daha üç saniye önce höpürdeterek çay içmiyormuş gibi.

 

Hayretler içerisinde baktım. “Öyle mi demiştik?”

 

Mercan gülmemek için yanaklarını içe çekmişti ama yürürken ayağı sepete takıldı. “Evet evet, ben de babamla tarlaya gidecektim.”

 

“Eh, hazır buraya kadar gelmişken seni de eve Tahir’ciğim bırakır…” dedi Nurcan Abla. Sonra da Tahir’e bakıp kirpiklerini kırpıştırdı. “Değil mi yengesinin güli.”

 

Tahir dönen dümenin farkındaydı ama müdahale etmedi. “O iş bende yenge.”

 

Mercan, abisinin yanına gidince parmak uçlarında yükselip onu yanağından öptü. “Evde görüşürüz abi.”

 

Hiçbir şey söyleyemedim. Gelin görümce ağzımı açıkta bırakarak uzaklaştılar. Tahir’in bakışlarını üzerimde hissederken, benimkiler hâlâ yerde, çimlerin üstünde… Bir yandan o koca lokmayı yutmaya çalışıyorum, bir yandan da gözlerimle, beni buradan biri alsın(!) diye yalvarıyorum. Çünkü neden burada olduğunu biliyordum. Şu hamilelik şakası üzerinden benimle yeterince dalga geçememişti, beni yeterince yerin dibine sokamamıştı tabii… İyice tadını çıkarması lazımdı!

 

Tahir bir adım attı. Yüzümdeki rüzgârı hissettim. Çöktü yanıma, oturdu. Tozlu postallarını benim pembe topuklu ayakkabılarımın yanına uzattı. Bakışları ayaklarımızın dibindeki şelaleyi izlemeye başladığında kaşlarındaki çatıklık da ifadesindeki yorgunluk da dağıldı. Gözleri şelalede dinlenirken, temiz havayı ciğerlerine çekti. Burayı gerçekten seviyordu.

 

Ona baktıkça… daha fazla bakasım geliyordu. Hatta böyle öküzün treni izlediği gibi…

 

Tövbe tövbe! Kendine gelsene kızım! Ama nasıl geleyim? Ortam yeşil, adam ortamdan daha yeşil, gövdesiyle ağaçlara hükmediyor mübarek. NASIL BAKMAYAYIM A DOSTLAR! Bu da can.

 

“Sıla’yla konuştun mu?” diye sordu lafı dolandırmadan. Nasıl yani? Meşhur hamilelik şakamla dalga geçmek için gelmemiş miydi?

 

“Hayır ama…”

 

“Ara.”

 

“Anlamadım.”

 

“Ara,” dedi tekrar. Bakışları aramızda uğuldayan şelaleyi ve şelalenin etrafını mesken tutmuş kayalıklarda cıvıldayarak uçuşan kuşları izliyordu. “Neden burada olduğumu öğrenmek istiyorsan önce Sıla’yı araman gerekiyor.”

 

Vakit kaybetmedim. Anında çantama uzanıp telefonumu çıkardım, Sıla’yı aradım ama… yok. Çekmiyordu. Daha dudağımı bile büzemeden, Tahir parkasının cebinden bir kart çıkarıp dizlerimin üstüne bıraktı.

 

“Bu... ne?” Kartı elime alıp şaşkınlıkla baktım, sonra farkında olmadan gülümsedim.

 

“Sim karta benziyor.” Ciddi olmaya çalışırken sesi hafifçe dalgalandı. “Ama sen yine de seçenekleri değerlendir.”

 

“Bana mı aldın?” diye sordum ama sorar sormaz iç sesim devreye girdi.

 

Yok Meloşum, şu köşedeki ağaç kardeşe almış olmalı…

 

Başını eğip parmaklarımın arasındaki karta kısa bir bakış attı. “Şu an ellerinde olduğuna göre… senin olmalı.”

 

Gülümsedim. Çünkü bunu ben de düşünmüştüm. Hatta haftalardır Şerif Ali’ye çeken hattından bana da almasını rica edeceğim, diye dolanıyordum ama bir türlü fırsat bulamamıştım. O fırsatı benim yerime onun bulmuş olması içimde bir yerlere dokundu. Ve oraya sıcacık bir duygu bırakıp yavaşça yerleşti.

 

“Ama senden böyle bir şey istememiştim.”

 

“İstemedin,” diye onayladı. “Ben düşündüm,” dedi, göz ucuyla bana bakarken. “Arayan olur, ulaşamayıp deliren olur. Elinde bulunsun.”

 

Kahkaha attım. “Sağ ol. Ulaşamayıp delirenler duacın olacak.”

 

Bakışları bu defa karşı dağlara kaydı. Yok, çakıldı desem daha doğru olurdu. Bir şey mi dedim, yanlış mı geldi? Rüzgâr da ona ayak uydurarak bir daha serinledi.

 

“Hat üç gün sonra açılır. Döndüğünde de kırıp atarsın.”

 

Ardından dizlerime bu kez kendi telefonunu bıraktı. “Buradan dene.”

 

Telefonu alırken gözlerine baktım. “Sağ ol,” dedim.

 

Başını bir kez sallayarak karşılık verdi. Sıla da üçüncü çalışta açtı. Arkadan davul zurna eşliğinde halay müziği geliyordu. Cevap verirken neredeyse müziği bastırmaya çalıştı.

 

“ALOO! Tahir acil bir şey yoksa seni sonra arayayım mı?”

 

“Benim,” dedim çabucak. “Melek. Müsait bir yere geçer misin? Önemli.”

 

Muhtemelen halaydan uzaklaşmış olacak ki müzik biraz azaldı. “Ay şükürler olsun!” dedi derin bir iç çekerek. “Damat tarafı resmen hayal sever bir aile çıktı. Üç gündür gece gündüz halay çekiyoruz Meloş! İnanabiliyor musun? Tuvalet ve yemek molaları dışında aralıksız olarak halay çekiyoruz! Hatta salondan tuvalete kadar halayla ulaşıyorum.”

 

“Yok artık!” dedim. Ama... bir yandan da o müzik içimde kıpır kıpır bir şeyler uyandırdı. Omuzlarım yerinde durmazken vücudum her daim kıvrımaya hazırdı çünkü. Dayanamadım. “Müjdem var Sıloşum!” dedim. “Şak diye söyleyeceğim, hiç kusura bakma!”

Ve iki saniye sonra söyledim. “SERHAN DA SENDEN HOŞLANIYORMUŞ!”

 

Karşılık gelmedi. Halay sesi dışında tek bir ses yoktu. Bir an bağlantı koptu sandım. Ama sonra halayın sesi giderek yaklaştı. Biri kalabalığın içinden “AHEEY AHEEY!” diye bağırdı.

 

O biri, Sıla’ydı.

 

Ses dışarı taşınca Tahir de tuhaf tuhaf baktı. Telefonun hoparlörünü elimle kapatıp, “Şok oldu kızcağız tabii…” diye açıkladıktan sonra yaklaşık bir dakika Sıla’nın sevinç çığlıklarını dinledim. Halaya da son derece uyumluydu üstelik…

 

“Sıla, detayları gelince anlatacağım. Şimdilik sadece bu kadarını bilsen yeterli.” Ona Güldane Teyze detayını telefonda söyleyemezdim. Kaldırabileceğini düşünmüyordum. Dahası… Çok üzülecekti. En azından teselli etmek için yanımda olmalıydı. “Şimdi bana bir cevap vermen gerekiyor,” dediğimde başımı kaldırıp Tahir’in yüzüne baktım. Omzunun üzerinden sakinlikle beni izliyordu. “Onu hâlâ seviyor musun?”

 

Sıla hiç düşünmedi. Bir an bile, tek bir an bile düşünmedi. “Onu her gün daha çok sevdim.”

 

Tahir’in dudakları yavaşça kıvrıldı. Bu bir gülümseme değildi, daha yoğun başka bir şeydi.

 

Ve Sıla’nın verdiği cevap da benim için fazlasıyla yeterliydi. Telefonu kapatıp sahibine geri verirken,“Şimdi ne olacak?” diye sordum.

 

“Ben de Serhan’la konuşacağım.”

 

“Tamam,” dedim hevesle. “Konuş hadi.”

 

Telefonu cebine koydu. Ayaklarından birini geri çekip yere bastığında gövdesi de hafifçe benden yana dönmüştü. “Yalnız konuşacağım.”

 

“İyi…” dedim isteksizce omuz silkerek. Konuşmaya şahit olmak isterdim ama neticede bu özel bir konuşmaydı. “Ben gideyim o zaman…”

 

Yerden kalkmak için hamle yaptığımda parmaklarını kolumda hissettim. Kalkmama izin vermedi ve sadece kolumdaki tutuşunu sabit tutması yetti. Bunu neden yaptığını anlamak için yüzüne baktığımda, “Üzerine alınmayınca cümleler küsüyormuş,” dedi. Önce anlamadım ama sonra… Biraz önce ona söylediğim üzerine alınma, cümlesi geldi. “Duymadın mi?”

 

Yüzüm hafiften düşecek gibi olduysa da çaktırmadım. “Derin konuşmalar burada yasakmış,” dedim bacaklarımı kalçalarımın altına iterken, şimdi dizlerimiz birine dokunuyordu.

 

“Öyle miymiş?”

 

Başımı salladım. “Öyleymiş.”

 

“İyi. Bir daha yanına gelirken beynimi arabada bırakırım o zaman.”

 

Kaşlarımı çattım, tırnaklarımı hazırladım. “Nedenmiş o Tahir Bey!”

 

Başını eğdiğinde göz hizasındaydım. Bakışlarımıza oturacak her ifade yakalanmaya mahkumdu çünkü o kadar yakındık. Benim aksime onun yüzünde telaş ya da kızgınlık yoktu. Sadece bana bakıyordu; şelaleye bakar gibi…“Kelimeler düşüncelere yetişemeyince beyin lüzumsuz kalıyor çünkü.”

 

Yutkundum. Tansiyonum bir yerlere fırladı ama nereye gitti, bilemedim. İçimde bir yer sessizce alarm veriyordu. Yutkunmak, bakışlarımı kaçırmak istiyordum. Boğazımdaki bu kuruluğu litrelerce su içip dindirmek istiyordum ama hiç birini yapamıyordum. Üzerimde azımsanamayacak, garip bir etkisi vardı. O etkiyle sınanmak hem çok zorlayıcı hem de… güzeldi.

 

“O zaman ne yapacaksın?”

 

Eli hâlâ oradaydı, kolumda. “Kelimeleri de düşünceleri de özgür bırakacağım,” dedi yeni alınmış bir karara imza atmış gibi.

 

“Kolay olacak mı?”

 

Gülümsedi. “Olmazlarsa kolay olmaya mecbur bırakırım.”

 

Gülümsememi dudaklarıma yedirdim. “Zorbasın galiba.” İşaret ve başparmağımı birbirine yaklaştırdım. “Azıcık…”

 

“Belki,” dedi gülümsemeye devam ederken. “Azıcık.”

 

Tahir gözlerime biraz fazla uzun bakınca duraksadım. Gözleri yanaklarımdan burnumun etrafına usulca geziniyordu. O bakışların altını doldurma ihtimali olan anlam, içimde sıcacık bir utanmayı tetikliyordu. Yanaklarıma yayılan sıcaklık kalbime kadar uzanırken, Tahir’in dudaklarında, baktığı yerde bir şeyleri bulmuş olmanın zafer kıvrımı vardı.

 

“Ne bakıyorsun be?”

 

Omuz silkti.“Hiç, çil sayayrum.”

 

“Çil mi?”

 

“He, çil.” Parmak ucuyla bir tutam saçıma dokundu ve usulca kulağımın gerisine sürüklemeye başladı. Teması... çok hafifti ama içimde şimşek gibi bir yankı oluşturdu. Bana ait o sarı tutam dokunuşunu hiç yadırgamadan parmağına dolandığında yavaşça kulağımın arkasına yerleştirdi. “Şu burnunun etrafına serpiştirilmiş küçük çiçekler.”

 

Çiçek mi?

 

Hayatım boyunca bir kez bile sevemediğim, özellikle lise yıllarımmda yüzümden neredeyse kazıyarak çıkarmak istediğim çillerime ÇİÇEK mi demişti o?

 

Ay beni bir yangınlar aldı yine…

 

Yanaklarımdaki yanma hissini bastırmak için ayağa kalktım birden. Fırladım, desem daha doğru olurdu. “Ben biraz şelalenin etrafında dolaşayım da sen de konuşmanı yap.”

 

Uzaklaşırken Tahir arkamdan gülerek seslendi. “Dikkat et da ayağın takılıp seni şelaleye itmesun. Üniformam daha yeni yıkandi, öğretmen hanum.”

 

Cevap verme kızım. Hatta bakma. Tamam, ultra yakışıklı, hayvan gibi kaslı, etkileyici, komik; şive yapınca daha çekici ve daha komik olabilir. Gülünce gözleri parlıyor da olabilir, o gözler kısılınca evine ateşler düşmüş gibi hissediyor da olabilirsin. Tüm bunlar bir yana koruyucu, sahiplenici, ERKEK kavramının hası… yetmedi, ay yıldızlı rozetle birlikte ekstra karizmatik de olabilir ama bu… bu ona ağzı açık ayran budalası gibi bakmana sebep olmamalı! Hem baksana, şelale ne güzel de çağlıyor. Mübarek, su değil sanki gökten huzur iniyor. Çam ağaçları desen dört bir yanı sarmış; dallarında kuşlar şarkı söylüyor. Mis gibi orman kokusu doluyor ciğerlerine. Hava mis- AMA TAHİR DAHA MİS- E yuh ama! Karıştırma Tahir’i, şelaleye odaklan şelaleye…

 

Ay acaba instagram kullanıyor mu?

 

Bu merakla şelalenin kenarına çöktüm. Doğanın sesi bir yandan, içimin sesi öte yandan ama… asıl ses? Tahir’in profiline gir, diye kafamın içini tırmalayan o meraklı cadı ses! Telefonu çıkarırken, “Hadi be aşkitom, yap bir iyilik de tam da şu an çek,” deneme kalmadı şak diye instagrama girdim. Ay vallahi de çekti billahi de çekti.

 

Tüm dilek hakkımı şu an kullanmış olabilirim! O halde hemencik değerlendirelim…

 

Yazdım; Tahir Bora Tunalı. Ve karşıma çıkan ilk profille ufak çaplı bir şok geçirdim. Yok artık(!) 90 BİN takipçi mi! O kadar influencer’im diye takılan benim o kadar takipçim yoktu ayol! Ne bu adam, 2025 Türkiye erkek güzeli seçildi de ben mi kaçırdım final gecesini? Yoksa Yılın En Seksi Jandarması, ödülünü mü aldı da sahnede slim mayoyla poz mu kesti? Yirmi kişiyi takip ediyormuş bir de... Anlaşılan gerisini beğenmemişti beyefendi!

 

Seçilmiş yirmi beş kişiyi incelemek lazım bir ara Meloş...

 

Neyse... girdim profilin içine. Üç fotoğraf. Sadece üç ama üçü de erime garantili, sinir katsayısı yükseltmeli, delirtmeye yeminli gibi…

 

Birinci fotoğraf… Bir düğün gibi; horon havasında, bir eğlencenin ortasında duruyordu. Sanki kameraya denk gelmiş gibi ama yok, bildiğin poz vermişti, ARTİST. Kolları iki yanda, beyaz gömleğin manşetleri sıyrılmıştı. Gülüş hafif; şimdikinden biraz daha uzun olan saçlarını rüzgâr bir miktar dağıtmıştı. Yanında başka adamlar da vardı ama zavallıcıklar Tahir Beyin ışığından silinip gitmişlerdi. Yorumlara baktım; anında pişman oldum ama elim de gitmişti bir kere…

 

"Yüzbaşım o kolların arasında horon tepesim var!👄"

 

"Gömleğin olayım giy beni komutannnnn! 🥂”

 

Çüş! Kuduruk kadınlar… Neyse, hemen diğer fotoğra geçelim; vakit kısıtlı.

 

İkinci fotoğraf bir meyhanede çekilmişti. Masada dört adam. Ama yine aynı şey! Hepsi gölgede kalmıştı. Tahir Bey hazretleri güneşin ta kendisiydi çünkü. Oturmuş, gömleği beyazdı ve kaslar yine içerden selam çakıyordu.

 

Demek ki neymiş? İçini göstermeyen gömlek yoktur, yeterince kaslı adam vardır! O hesap...

 

Bakayım şöyle fotoğraf detaylarına; ne var elinde? Hım…

 

Fotoğrafa zoom yaptım. Elinde rakı kadehi vardı. Ama öyle bir kavramıştı k insan bakınca, ulan ben de bir kadeh olaydım, demeden edemiyordu. Ben burda böyleyken yorumlarda yine kadinlar çıldırmıştı tabi…

 

"Seninle rakı içmeden ölmeyeceğim dedim, hâlâ yaşıyorum yazıklar olsun bana🥂!"

 

"Bir kadeh yeter, bakışınla çarpılırım 💘"

 

“Arabada beş meyhanede on beş ❤️‍🔥”

 

“Sofranda rakı olayım, mezeyle karışık yavaş yavaş tüket beni be komutanım.🌡”

 

“Rakıyı sek, seni tek…👙”

 

Yu hu nuz! Yanaklarımı bir alev basarken Tahir’e göz attım, ağacın altında dolanırken hâlâ telefonla konuşuyordu. O zaman hemen üçüncü fotoğraf açılsın.

 

Üniforma. Ama… ama arkadan! Sırtını anlatmama gerek var mı? Dağ, taş, ova! Ve yorumlar gittikçe edepsizleşiyordu.

 

"Arkası böyleyse önü nasıldır, siz düşünün kızlar…🍆"

 

“Seninle askere gidesim geldi be komutan! Aynı ranzayı paylaşır mıyız ;)”

 

“Seninle askere gitmek değil, sana asker olmak istiyorum. Emret aşkımmmm!🔥”

 

Vay arkadaş… Tahir'e yürürken bilmiyorlar ki yanında Güldane Teyze gibi bir promosyon vardı. Kadının karanlıkta sinsilik parlayan gözlerini görseler, gözleri Tahir'i ve kaslarını görür mü, o da muamma ama şunları toplayıp bir Güldane Teyzenin eline veresim gelmedi desem… Yalan olurdu. Telefonu kapattığını fark ettiğim anda panikle İnstagram’dan çıkıp telefonu çantama attım. Onu stalklarken yakalanıp zaten arşa kurulmuş egomanyasını daha da şişirmeye niyetim yoktu. Zaten şimdi asıl mesele Sıla ve Serhan’dı.

 

Adımlarımı sıklaştırarak yanına doğru yürürken beynimde ihtimaller konvoy kurmuş, resmen tur bindiriyorlardı. Bin tane sorum vardı ve hepsinin cevabını aynı anda almak istiyordum.

 

“Konuştun mu Serhan’la? Ne dedi? Nasıl karşıladı? Ayyyy… Sevindi mi? Şaşırdı mı? Yoksa hem sevinip hem şaşırdı mı? Hiiii! Yoksa ben Sıla’yı bacım olarak kabul ettim, bundan gayrı yarim diyemem mi, dedi? Öyle söylediyse saklama bak! Yiaa.... Sıla’m, asfalt gözlüm duyunca nasıl üzülecek kim bilir? Belki yemekten içmekten bile kesilir. Benim bunu ona yavaş yavaş, böyle… şok etkisi yaratmadan, tane tane, alıştıra alıştıra anlatmam lazım! Ay… NE BÜYÜK ACILAR BUNLAR…”

 

İfadesiz gözlerle beni izlerken neden hayvanat bahçesini ziyaret etmiş de kalın bir camın ardından ilk kez gördüğü bir hayvanın garip hareketlerini izliyormuş gibi görünüyordu, hiç bilmiyordum.

 

“Melek,” dedi sakince. “Bitti mi?”

 

Başımı omzuma yatırıp salladım. “Hı hı.”

 

“İstediğim sorudan başlayabilir miyim?”

 

“Hangi sorular?”

 

“Az önce nefes almadan sorduğun elli yedi sorudan bahsediyorum.”

 

“Hıı… Başla tabii.”

 

Başını ihtiyatla salladı. “Serhan ile konuştum.” Durdu ve ekledi. “Ama duygularını ve özel detayları senin paylaşmam doğru olmaz.” Ketum herif! Ne olacak… O bana sormuş olsaydı Sıla’nın sevinçlten kaç kez zıpladığını bile anlatırdım oysa… Bir, “Ama,” daha dediğinde gözlerim ardında kadar açıldı. “Ama?”

 

“Sıla ile konuşmak istiyor.”

 

“E biz de onu diyoruz ya. Konuşsunlar işte. Bak, biz seninle ne güzel konuşuyoruz. Gerçi arada birbirimizin yedi ceddine sövmüyor değiliz ama… konuşuyoruz da. Hem ne demişler? Hayvanlar koklaşa koklaşa, insanlar çifleşe çifleşe!” Bir durdum. Bir düşündüm. “Bir dakika ya… O söz öyle değil miydi?”

 

Seni Allah bildiği gibi yapsın Meloş, utanıyorum senden…

 

Dudağının tek köşesini yukarı kaldırdı.“Gözünü seveyim bir daha atasözü ya da deyimler kullanma.” Gözlerini hafif kısıp düşünürken başparmağını çenesine dayadı.“En azından başkasının yanında.”

 

Bakışlarımı kaçırıp omuz silktim. “Serhan’a söyle Sıla’ya mesaj atsın. Güzel bir yemeğe götürsün kızı. Cimrilik yapmasın ama! Güzel, romantik bir mekan olsun.”

 

Tahir başını arkaya atıp kısa ve erkeksi bir kahkaha attı. “Kartının limitini kokoşun biri sömürmediyse götürür.”

 

Yer yarılsa da içine girsem…

 

“Ahahahahaha değil mi? E ne zaman çıkacaklar yemeğe?”

 

“En yakın zamanda. Ama...” Göz ucuyla baktı. “İlk seferde baş başa değil. Yanlarında olmamızı rica etti Serhan.”

 

“Hı? Yanından olmamızı mı istedi?” Parmağım onu gösterdi. “Senin…” Parmağım kendi göğsüme dayandı. “Ve benim mi?”

 

Yüzüme bakarken gözleriyle tebessüm ediyordu. “Evet küçük hanım, senin ve benim.”

 

Ay bu kalbim niye olur olmaz hızlanıyor ya…

 

“Kırmayalım madem…”

 

O da başını omzuna eğdi. “Madem kırmayalım.”

 

“Iııı… O zaman ben Sıla ile konuşayım. Saati haberleşiriz.”

 

Arkamı dönüp derin bir nefes aldığım sırada,” Melek,” dediğini duydum.

 

Omzumun üzerinden baktım. “Efendim?”

 

Bakışları yüzümde dolaşırken aklından geçenleri bilmek istedim. Hem de deli gibi. Ama neden bu kadar merak ettiğimi kendime bile açıklayamamadım.

 

“Dumanla mı haberleşeceğiz?”

 

“Hı?”

 

Cebimden sarkan telefonumu işaret etti. “Telefonun numaranı vermeyecek misin?”

 

“Telefon numaramı mı istiyorsun?”

 

Bir kez daha Seda Sayan misali numaramı, sıfır beş yüz… diye şakıyıp rezil olmak yerine emin olmak istediğin için kendimi tebrik ediyorum.

 

Kendinden emin bir şekilde kaşını kaldırdığında alnında yatay ve karakteristik bir çizgi belirdi. “Telefon numaranı istiyorum.”

 

Yanına yürürken ay bende nasıl bir eda, nasıl bir naz, nasıl bir yandan yandan göz süzüş… “Vereyim madem.”

 

Telefonunu uzattı. Şifresini de açmıştı. Ve gözlerini tamamen üzerimdeydi. Klavyesine numaramı yazarken beşinci haneye bastığımda numaramın tamamı gözlerimin önüne döküldü. Zaten kayıtlıydım.

 

Barbie, diye.

 

Gözlerimi şaşkınlıkla telefondan yüzüne kaydırdım. “Ama zaten kayıtlıymışım ki.”

 

Başını yavaşça salladı. “Zaten kayıtlıymışsın.”

 

Bu ilk numaram değildi. Son on yıl içinde defalarca numara değiştirmiştim. Eski sevgililerimden biri beni takıntı haline getirmişti. Kurtulmak kolay olmamıştı. “Abimden mi aldın?”

 

“Asker adamım Melek. İstediğim numaraya istediğim anda ulaşmam tahmin edersin ki zor olmaz. Köye ayak bastığım an numaran telefonumdaydı.”

 

“O zaman… Neden istedin ki?”

 

“Adettendir." Kahve gözleri, akşam güneşine çarpan kestane kabuğu gibi kızardı. "Karadenizliyim ben kızım. Kadının müsadesi olmadan aramak bizim kitabımızda yazmaz.”

 

SEK ERKEK, diye boşuna demiyoruz…

 

Yerden selam Meloş, burası çok güzel. Sen de gelmek ister misin?

 

Kurduğu aşırı karizma cümleye karşı, dünyanın en öküz tepkisiyle, “Haaaa…” dedikten sonra yine arkamı döndüm ama yine gidemedim. Elim çantamdaki kartına gittiğinde çıkarıp ona uzattım. “Bende kalmış. Birazcık patlattım, zaten biliyorsun ama… Geri döndüğümde söz ödeyeceğim.”

 

Ona uzattığım karta şöyle bir baktı. Gözleri o küçücük plastiğin üzerinden bana kayarken bir şey söylemedi. Sadece aldı. Ama cebine koymak yerine bir adım attı. Bizim aradaki mesafe? Yine yerle bir…

 

“Ödemeni istemiyorum,” dedi net bir sesle. “O kartı harcaman için verdim, sen de harcadın. Hâlâ senin.” Eğildi, o traş losyonu, sigara ve toprak kokusu ciğerlerime organize bir suikast düzenlerken kartı, beklemediğim bir şekilde kolumun altındaki çantama bıraktı. “Limitini yükselttim ama sen yine de bir ruja kırk bin vermeden önce iki kez düşün.”

 

Neden utandım ben ya? Kendimi rezil edecek bir şey de yapmadım halbuki.

 

“Şey…” Normalde bu kartı geri çevirmem gerekiyordu tabii ama…

 

FAVORİMDEKİ O TÜKENEN ÜRÜN STOĞA GİRMİŞTİ.

 

Gurur: 0

 

Stoğa giren ürün: 1

 

“Hımm… Alayım madem.” Başımı omzuma eğdim bir yavru kedi gibi; Tahir de başımı okşayıp bana süt veren o mükemmel insandı. “Ama abime söylemek yok.” İşaretparmağımı kaldırıp uyarıyla salladım. “Bak Tahir eğer abime gidip Melek’in açlıktan nefesi kokuyordu, acıdım kartımı verdim, dersen senin ağzını cart diye yırtarım!”

 

Sesli güldü. “Saçmalama Melek, neden öyle bir şey söyleyeyim?”

 

“Bilmiyorum artık. Öyle ayıplar yaparsan fena olur bak!”

 

Yalnız benim yürek yemişlik? Adam kuvvetli bir üf yapsa ahirete tek yön biletimi de almış olurdu.

 

“Yapmam,” dedi. “Merak etme.”

 

“Hatta benim hakkımda hiçbir şey söyleme ona. Meraktan çatlasın kazma!”

 

Kaşlarından biri kalktı. “O kadar da değil.”

 

“Tahir!”

 

“Değil dedik da kızım. Adam düzenli seni soruyor, koruyacağıma söz verdim.”

 

Hangisine daha fazla takılmalıydım? Arslan Abimin düzenli olarak beni sorduğuna mı yoksa Tahir’in beni koruyacağına dair verdiği söze mi? Çenemi yukarı ittim, kelimeleri çiğneyip çiğneyip ağzından fırlatan özgüvenli kız olarak dikildim karşısında. “Onun beni merak etmesine, senin beni sadece söz verdiğin için korumana ihtiyacım yok, asker!” Başımı salladım kararlı kararlı. “Barbie büyüdü!”

 

Başını biraz çevirdi ama bakışları hâlâ bendeydi. Parmakları ensesini kaşırken, “Barbie istediği kadar büyüsün…” deyip sustu. Gerisini getirmedi.

 

“Ayrıca...” Çantamdaki kartı işaret ettim. “Borcumu ödeyeceğim, o şekilde kabul ederim. Bir de… Bu kart benimse ve limiti yükselttiysen neden ruja o kadar para verirken iki kez düşün dedin?”

 

Sırtını arkasındaki ağaca yasladı ve postallarından birini diğerinin önüne attığında dudaklarının kıyısında serseri bir gülümseme belirdi. “Kocana acıdum. Yazık ula adama. Ondan sebep... Alişma diye.”

 

Son kez arkamı dönerken omzumun üzerinden ona dönen suratım masum masum gülümsemiş; kirpiklerim de kırpılmayı ihmal etmemişti. Eh dudaklar da hafifçe büzülmesin miydi yani? “Kocama böyle bakarsam bence bana yüz bine bile ruj alır.”

 

Parlayan bakışları dudaklarımda ve kirpiklerimde dolaştı yavaşça. “Alur valla.” Göğsünü şişirirken ağır ağır yutkundu. “ Allahun kerizi.”

 

Kıkırdadım uzaklaşırken... “Ayrıca kırk değil, 39 bin 999 tl, bu detayı atlamayalım lütfen. Önemli.”

 

Evin yolunu tıngır mıngır yürürken dilimde nedense şu şarkı vardır.

 

Jandarmanın alayları koğuştur koğuştur,

 

Koğuştur koğuştur,

 

Benim yârim jandarmada çavuştur çavuştur,

 

Çavuştur çavuştur…

 

*

 

Ayaza durmuş sabah dağ sırtlarını selamlıyordu. Kar altından henüz uyanmış toprağın kokusu ağır, keskin ve uyarıcıydı.Tetikte olmayanı uyandırır, uyanık olanı şüpheye düşürürdü. Beş kişi; ağır ağır tırmanıyordu yamacı... Önde iki hain; kelepçeleri ellerinde, yürüyüşleri yavaş, güçlükle.

 

Arkalarında Yüzbaşı Tahir; ifadesiz, rüzgârı hiçe sayan dik duruşuyla. Sağında Serhan Üsteğmen, solunda Yaver Üsteğmen. Üç asker de sessizdi.

 

Sadece dağın nefesi duyuluyordu; ara ara kayan taş parçaları, hırçınca esen rüzgârın uğultusu, uzaklardan gelen yabani hayvanların sesi...

 

Tahir aniden durdu. “Güneş kuzeydoğudan vuruyor. Giriş şu cepheden olmalı.” Gözleri eğim boyunca aşağıyı taradı. “Serhan, haritayı güncelledin mi?”

 

“Evet komutanım. Uydu verileriyle eşleştirdim. Dronun geçtiği güzergâhla uyumlu. Son tespit edilen mağara girişi iki yüz metre ileride.”

 

Tahir başını salladı. "Yaver, önceliği değiştirelim. Keçi patikasına giriyoruz."

 

Yaver, gözünü genç hainden ayırmadan temkinle yaşlı olana döndü. “Sen öne geç. Dönüp kaçmaya kalkarsan, seni bu karın altına öyle bir gömerim ki yazın bile kokun çıkmaz.”

 

Genç hain gülümsedi. Dişlerinde sapsarı bir sıra vardı. “Kaşık kadar gediği olan bir mağaraya niye giriyoruz ki komutan?”

 

Tahir’in ona bakışı bir anlığına durdu. Öyle bir bakıştı ki sözden kesilmek değil, insanın içine beton saplanmış gibi susmak zorunda kalırdı.

 

“İleriyi görmek için.”

 

On dakika kadar sonra dar bir geçide ulaştılar. Yosun tutmuş taşların arasında neredeyse görünmez bir girişti bu. Tam bir dağ sığınağı… Sanki mağara bile içeride olacaklardan habersiz, kendi sessizliğinde dinleniyordu. Tahir öne geçti. İçeri ilk girendi. Gölgelere takip etti. El fenerini yakmadı. Bir süre durdu. Mağaranın içini gözleriyle değil, kokusuyla, rutubetiyle, yankısıyla inceledi. Dönüp Serhan’a başıyla işaret etti.

 

“Girin.”

 

İçeri girdiklerinde mağara ilk bakışta sıradandı. Ama Tahir’in durduğu nokta stratejikti. Işık almayan, tek girişli, dar ve derin... dışarıdan görünmeyen bir kör delik gibiydi.

 

“Yaver, diğeriyle dışarıda kal,” dedi Tahir. “Bu içeride dursun. Serhan, ışığı sabitle. Taş yansıtıyor.”

 

Yaver, diğer haini çekerek dışarı çıktı. Genç hain mağaranın iç kısmına, köşeye ilişti. Tedirginlik yoktu. Hâlâ sıradan bir keşif olduğunu sanıyordu. Belki de biraz umutluydu. “Komutan, mağaranın arkası tıkalı. Ama eskiden geçit varmış. Duyduğuma göre içeride tünel...”

 

Tahir onun sözünü kesmeden diz çöktü. Botunun bağcığını düzeltiyormuş gibi yaptı. Ama cebinden küçük bir çakı çıkardı. Serhan duvarın kenarında dikiliyordu. El fenerini sabitlemişti, ışık tam hainin üstüne vuruyordu.

 

Tahir, sakince çakıyı açtı. “Kaşi’yi tanıyor musun?”

 

Hainin yüzü birden buz kesti. “Ben... Ben sadece emir aldım. Söyledim, tanımam.”

 

Yaklaştı. Tahir sakin görünüyordu ama hainin nefesi sıklaşmıştı. Çünkü Tahir ile ilk kez tanışsa da Fırtına lakabını çok önce duymuştu. “Yalancılar dağda uzun yaşamaz.”

 

Çakıyı sol diz kapağına bastırdı. Derin değildi ama sinirleri buldu. Hainin çığlığı mağara duvarlarında yankılanırken alnından ter boşaldı.

 

“Sana bunu üçüncü kez sormayacağım.”

 

“Yemin ederim tanımıyorum,” dedi acı içinde. “Sadece duydum. Kod adı geçiyordu... Arap mıydı neydi...”

 

Tahir gözlerini onun gözlerine sabitledi. Cebinden çivili bakır bir tel çıkardı. Çakıdan daha korkunçtu o tel. Ufaktı ama kemiğe kadar işleyendi.

 

“Seni burada sorgulamıyorum. Seni burada tanımaya çalışıyorum.”

 

Bu defa çıkardığı bir teldi. Telin ucunu hainin parmağına bastırdığında adam açamadı. Taş duvara yaslanmıştı. Tırnağın altına telin girdiği an bu kez çığlık değil, içten bir inilti duyuldu. Öyle kan çıktı ki Tahir'in elini bile boydan boya boyadı. Serhan kıpırdamadı. Tahir devam etti. İkinci parmağa geçti. Her bastığında konuşmadan, gözlerini bile kırpmadan tekrar ediyordu. İnsan değildi o an için, bir makinaydı. Acı ve kan saçan soğuk bir makina…

 

“Kod adı neydi dedin?”

 

Adam acıdan titredi, tırnakları tek tek kopup ayaklarının dibine dökülürken. “Arap... Arap komutan...” Dayanacak gücü kalmamıştı. Tahir işkencesinin dozunu öyle ayarlamıştı ki acıdan bayılamıyordu da.

 

“Kaşi’nin kod adı mı Arap Komutan?”

 

“Evet! Evet! Kuzeydoğudan geldi. Çakal kod adlı bir saha sorumlusuyla çalışıyorlar.”

 

Tahir kküçük bir ihtimal memnun olmuş gibi başını salladı. “Serhan. Dışarıdaki gelsin.”

 

Serhan dışarı çıktı. Bu arada Tahir haini mağaranın zeminine yüz üstü yatırdı. Yüzünü taşlara bastırdı. Gözleri hâlâ soğuk, nefesi sakin...

 

Yaver diğer haini içeri itti. “Sıra sende.”

 

İkinci hain, arkadaşının kanlar içindeki hâlini görünce duraksadı. Tahir’in buz gibi yüzüyle göz göze geldi. “Kaşi’yi nerededir?”

 

“Söylerim... Ne olur yapma!" Son operasyonda sağ yakalanan hainlerden biriydi. O günden beri ağızlarını bıçak açmamıştı. Ta ki Tahir Yüzbaşı keşif için onları da alıp dağa çıkana kadar... Başta gerçek bir keşif gibiydi ama kanlarının mağara duvarlarına sürüleceği en başından yüzbaşı ve teğmenler tarafından planlanmıştı. Üstelik kendi aralarında bile tek kelime edilmeden...

 

"Ardıç Vadisinde bir çobanla bağlantılı. Gizli geçişte görüştüklerini duydum.”

 

Tahir bir şey söylemedi. Sadece baltayı yerden aldı. Sürükleyerek mağaranın köşesine götürdü. Hain titremeye başlamıştı. Yaver gözlerini kaçırmadı. Serhan’ın dudakları sıkıydı.

 

Tahir baltayı yere bıraktı. Kolunu sıvadı. “Kiminle nerede görüşecek?” Tüm sorular ağzından silahtan çıkan birer kurşun gibi tane tane ve öldürücü şekilde döküldü.

 

Hain yutkunamadı. Tahir sadece dinledi. Gözlerini bile kırpmadan. En sonunda başını çevirdi. “Serhan. Notlarını güncelle. Ardıç Vadisinde çoban. Kaşi’nin Kod adı Arap Komutan. Çakal Kod adlı saha sorumlusuyla bağlantılı.”

 

Tahir baltayı kaldırdı ve soğuk bakışlarını hainle son kez buluşturdu. Sadece bakışlarla ruhunu oyuyordu. ”Bilmem gereken başka bir şey,” kaşını kaldırıp devam etti. “Mutlaka vardır.”

 

Adamın henüz kılına dokunmamıştı ama yerde acıyla inleyen arkadaşı kadar titriyordu. Dudaklarından, “Melek Öğretmen,” döküldüğünde Tahir’in yüzündeki sarsılmaz ifade dağıldı.

 

Tek saniyede onu boynundan kavrayıp ayaklarını yerden kestiğinde sırtını mağara duvarına yaslayarak bağırdı. “Ne olmuş öğretmene!”

 

Adam nefes alamıyordu. Kıpkırmızıydı. “Siz- sizden hamile olduğunu bi- biliyorlar. Dediler ki…” Sesi giderek yokluğa karıştı. “Fırtına Tahir canımızı yakmaya devam ederse… Biz de canını yakmaya doğmamış evladından başlarız.”

 

Bir uğultu çöktü. Mağaranın içinde rüzgâr yoktu ama Tahir’in bakışlarında kasırga vardı.

 

Adam hâlâ boynundan duvara bastırılmışken, Tahir’in kasılan çenesi, irileşen göğsü ve çakmak gibi yanan gözleri ölüm sessizliğine gömüldü. Sanki bir şey kırıldı içinde. Yavaşça adamı bıraktı. Göğsü inip kalkarken dudakları neredeyse görünmez bir kıpırtıyla oynadı.

 

“Senin yapacağın şakanın çizgisinden kayan yolunu sikeyim be kızım!”

 

Bölüm : 08.11.2025 16:28 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...