22. Bölüm

(21)“Çatıdan Gelemezsem Bacadan Gelirim Sana!”

Durumavii
durumavii

Tahir Bora’dan…

 

Diyarbakır - Dicle

 

Operasyon Yıldırım Hattı- 3

Operasyon sabahın ilk ışıklarıyla sona ermişti. Dağın içine oyulmuş puslu vadiden inerken kurşun sesleri hâlâ kafatasımın içini zonklatıyordu. Terim soğumuş, çamur pantolonuma yapışmış, yorgunluk damarlarımın içine kadar sızmıştı.

Ama görev tamamlanmıştı; ikinci önemli olan buydu. “Kayıp yok komutanım,” demişti Serhan telsizden. İşte bu da asıl önemli olandı. İçimden sessiz bir şükür geçerken zırhlı aracın ön yolcu koltuğa geçtim. Pekmez’e sürmesini işaret ettim. Motor çalıştı, taşlı patikada araç sallanarak ilerledi. Sırtlarımızı saatler sonra yumuşak bir yere yasladık ama bakışlar dağ dışarıda, tetikte.

Dağ boyunda geçirdiğimiz saatler nefes alamayacak kadar sıkışık tempoda seyretmişti Timin sesi çıkmıyor ama her biri en az kırk sekiz saattir uykusuz, aç ve kemiklerimizin içini sızlatacak kadar yorgundu.

İlçeye indiğimizde güneş tepeye yerleşmiş, hava açmıştı. Üstümüzde hâlâ operasyonun gölgesi vardı, sağlam bir uyku çekene kadar da gitmeyecekti ama önce aç midemizi doldurmak gerek.

İlçenin ufak lokantasına girdiğimizde üzerimize çevrilen bakışları önce başımla selamladım. Bir süredir buralardaydık; yerli halkın simaları tanıdıktı. “Selamın aleyküm.”

Camekânın ardındaki ihtiyar elini göğsüne koyup aldı selamı. “Ve aleyküm selam komtan bey, nirelerdesin? Gözümüz yollarda kalmıştır.”

Her zamanki masaya dizildik. Aç bir kurt sürüsünden tek farkımız insan formunda olmamızdı.

“Seninki de sorudur Rüstem!” diye çıkıştı karısı Ayşe Teyze. Yemekleri o yapıyordu, eli deanam kadar lezzetliydi. “Dağdan indikleri mi vardır çocukların?” Camekânın üstünden eğilip bizi her gördüğünde olduğu gibi minnetle güldü. “Ne vereyim size komtan bey.” Kaşlarımı kaldırınca daha fazla güldü. “Kavurmaylan pilav istiysen yine? Ele mi?”

“Ne varsa getir teyzem,” dedim yaşlı kadına. “Hızlı olsun kâfii”

“Komutanıma katılıyorum teyzem,” diye araya girdi Şerif Ali. Beti benzi atmış, açlıktan masaya yığılması an meselesiydi. “Hıphızlı oldun. Jet hızıyla olsun mümkünse. Yardıma gelem mi?”

“Önce şu çavuşunkini getirin!” diye atıldı Karahan. Sonra masaya eğildi, kıstı sesini. “Komutanım, afedersiniz ama önce bu şaftalinin yemesi gerekiyor. Yorgunluktan da uykusuzluktan da bayılmaz ama açlıktan bayılır. İki seksen serilir şuracığa. Bu yorgunlukla o koca cüsssesini taşımaya kalkarsak önümüzeki iki haftayı revirde geçiririz. Benden söylemesi…”

Bakışlarımı mevzubahis adama çevirdim. “Şerif Ali, ikinci bir emre kadar bayılmak yasak aslanım.”

Önce kirpiklerini kırpıştırdı. Ayşe Teyze pilavları doldururken tereyağı kokusunun yayılmasıyla yalandı. “Emredersiniz komutanım!”

Masaya çorba, pilav, kavurma, bir de bol karışık salata yığıldı. Herkes sessizce kaşıklamaya başladı. Yalnızca tabak kaşığın sesi vardı. Tabaklar boşalıyor, Ayşe Teyze hazırda bekliyormuş gibi saniyesine yenilerini getiriyordu. Beş dakikadan daha kısa sürede palaskamı gevşetecek kadar yedikten sonra demli çay önümdeydi. Çayı yudumlarken yine gazete sayfalarını karıştırdım. Dağda internet olamayınca en ulaşılabilir kaynak gazetelerdi lakin internet olsa da parlak ekran yerine sayfalardan okumak ilk tercihimdi. Ancak bu defa o gazatelerin arasına yabancı bir şey dergi karışmıştı. Renkli, parlak kapaklı, bir sosyete dergisi… Göz ardı edeceğim anda bakışlarım kendiliğinden gidip kapağın sol üst köşesindeki tanıdık yüze çarptı

Şehriye.

Kolunda da at hırsızı kılık bir zibidi, yine.

Oturmuş sosyetik mekanların birine, giymş pembe entarisini, göstermiş kendini beğenen gülümsemesini.

Bir hayli de olmuş görmeyeli.

Belki on, belki daha fazla… Geçen zamanda her Allahın günü aklıma kazık çaktığı malum, mecburen kabullendik lakin her gördüğümde içimdeki fırtınanın hâlâ aynı şiddette esmesine ne demeli?

Adı her geçtiğinde aynı buruk limana yaklaşıp, o limanda taş üstünde taş bırakmayıp, sessizce uzaklaşmama ne demeli?

Dergiyi açtım. Fotoğrafı daha büyüktü içeride. Bir davette çekilmiş olmalı; uzun, pudra pembesi bir elbise, boynunda parlayan taşlı bir kolye…Orada öylece salınıyordu. Yine güzel, hep güzel. Gözleri hâlâ aynıydı ama bakışı değişmişti. Eskiden o bakışın içinde şımarıklık ve merak olurdu. Şimdi daha soğuk, daha mesafeli; kimseyi içeri almıyormuş gibi…

Altında da bir başlık;

Sosyetenin sarışın güzeli Melek Sancaktar yine bir yakışıklıylşa objektiflere poz verdi.

Bir küfür dilimin ucunda yuvarlanıp durdu. Burnumdan sert bir nefes bıraktım. Öfkem fotoğraftaki herife değil; yanlış cephede verdiği savaşa kızgındım. Adım gibi biliyordum. Olmaz. Bu adamla da olmaz, başkasıyla da… Kimse onu taşıyamaz, o ise hâlâ taşınacağını sanacak kadar kendine yabancı.

 

“Komutanım yeni yıl kış kleasyonu üniformalarımız sosyetik olacak galiba azıcık.”

“Sıradaki operasyonda sosyetik hainlerle mi çatışcaz acep?”

“Bence komutanım yeşil yüz boyalarından sıkıldı, o sosyetik dergiden daha fosforlu bir renge bakıyor ama beğenmedi herhal, kaşları çatılmış.”

Çavuşların ardı ardına sıraladığı laubali esprilere kadar kaşlarımı çattığımı fark etmemiştim. Derginin kapağını sertçe kapatıp masanın ortasına attım. “Ne işi var lan bunun burada?”

Dergi pekmezin önüne düştüğü için Karahan ve Şerif Ali rahat bir nefes verdi. Pekmez yutkunarak aldı dergiyi; önce kapağına baktı, sonra da yüzüme. En sonunda Ayşe Teyzeye. “Ayşe Teyzem, ayıptır sorması bu sosyetik şeyin ne işi var burada?”

Ayşe Teyze gözlerini kısarak baktı. “Haaa o mu? O benim şehirden gelen torunun mecmuası. Giderken unutmuş. Çok zaman geçti, eskidir. Çok beğendiysiz alın sizin olsun. Benim işime yaramamaz.”

Pekmez tereddütlü bakışlarını bana çevirdi. “Ne yapalım komutanım?”

“At.”

“Nereye atayım tam olarak komutanım?”

Çivi gibi çocuklar ama bazen kalıbımı basarım sıfır beş yaş grubuna selam çakıyorlar.

“Çöpe at. Bir daha da gazeteleri yoklayın, görmeyeyim böyle şeyler.”

Derhal ayağa kalktı.”Emredersiniz komutanım!”

Bir tabak daha kavurmalı pilav söyledim. Doydum sanıyordum, yanından geçmemişim.

Lokantadan çıkıp lojmana ulaştık. Uyku birkaç dakika uzakta ama içimde garip bir huzursuzluk vardı. Yorgunluk mu, onca zaman sonra karşıma çıkan yüzün tetiklediği eski bir sızı mı? İkisi de aşıp geçemez gardımı.

Lojmanın merdivenleri çıkarken başımı sallayıp kafamın içini işgal etmeye çalışan o tanıdık düşüncelere kapıyı gösterdim. Şükür, it gibi yoruluyorum da başımı yastığa koymamla dalıp gitmem bir oluyordu.

Merdivenleri tamamlamamla fakirhaneye geldik, diye sevinirken telsiz cızırdadı.

“Fırtına-1, acil bilgi geçiyorum.”

“Dinlemede.”

“Trabzon’da bir köy okuluna saldırı gerçekleşti. Saldırganlar kimliği belirsiz, sayıları kesin değil. Rehin alma girişimi var.”

Yüreğimdeki huzursuzluk belirsizlik gölgelerinden arındığında telsizi parmaklarımın arasında sıktım. “Konum bildir.”

“Kordinatlar geliyor komutanım… Çamlıyayla.”

Huzursuzluk arşa uzanırken köyümü, çocukluğum, toprağıma sinmiş hatıralar hızlandırılmış şekilde gözümün önünden geçti. Hızla geri dönüp basamakları ikişerli indim.

“Tüm birimlere! Tim toplansın. Helikopteri hazırlayın. Kuş kalkıyor, yirmi dakika!”

Telsizden birer birer anlaşıldı, dönüşleri geldi. Tim araca dönerken sürücü koltuğuna geçip kontağı çevirdim.Saniyeler içinde tim yerlerini aldığında hedef, karakol/üs bölgesinin helikopter pistiydi. Harekete geçtiğimizde içim buz kesmişti. O köy, benim köyümdü. Orada okuyan çocuklar benim köyümün çocuklarıydı. Kıllarına gelecek zarar kıyametin kopması demekti. Helikopter uçuşa geçtiğinde hainlerden fotoğraf istedim. Çok geçmeden istediğim fotoğraf elime ulaştığında beynimin orta yerine bir kurşun saplanıp kaldı.

O’ydu. Ve aynı gün ikinci kez ellerimin arasında duruyordu.

Şu içimdeki huzursuluk, işte şimdi ayaklanma başlattı.

Uçuş boyunca gözümü fotoğraftan ayırmadım. İnanamadım o olduğuna?

Ula… O ince kollarla, o gözüne korku sinmiş yavruları kucaklayan kız benim Şehriyem mi?

Kendine gel oğlum. Benim falan… Sen hayırdır? Geçmişte öyleydi. Sadece sana göre öyleydi. Kapandı gitti. Açanda da gaybanadır!

O köye gidecek o uşakları sağsağlim anasına babasına teslim edecek, dağlarına geri döneceksin. Bu kadar hepsi. Nokta aslanım.

Okulu sarar hainlerin telsiz kodu elimize ulaştığında saniye beklemedim. Mandala basıp telsizi dudaklarıma yaklaştırdığımda, ağzımdan çıkar her bir kelime ölüm saçıyordu.

“Dinleyin, hainler! Bu bir uyarı değil. Bu, ölüm fermanınız! Eğer o okulda bir öğrencinin canı yanarsa… Eğer o okulun öğretmeninin saçının bir teline zarar gelirse… Ölmek için yalvarırsınız. Ben Yıkım Timinin komutanı, Yüzbaşı Tahir Bora Tunalı. Namusum ve şerefim üzerine yemin ederim ki, bu dağlara adınızı kanla kazırım!”

Duramadım yerimde. Öyle duramadım ki, “Uç ula uç!” diye parladım pilot askere. “Kuş misun kelebek misun? Oyle süzüle suzüle gideysun!”

Çocuk bir şeyler yaptı ama yok, kesmeyecekti beni. “Kalk ordan,” dedim. Sayısız hava operasyonlarına katıldım. Hem masada hem sahada yeterli eğitim ve tecrübem vardı. “Ben kullanacağım.”

Asker son kontrolleri tamamlayıp kokpiti bana devrettiğinde kulaklığı takıp uçuş panelindeki ayarları hızla gözden geçirdim. Siklik kolunu öne verdiğim anda helikopter burun aşağı eğilip hızlanmaya başladı; motorun yükselen sesiyle birlikte arkadan arkadan bazı homurtular geldi, şahadet getiren ses ise Şerfi Ali ve Pekmez’e aitti.

“Korkmayın,” dedim gövdemi koltuğa bastırıp helikopteri yan yatırırken. “O köye gitmeden, o çocukları sağ sağlim anasına babasına teslim etemden bize ölmek yok!”

Köyün iniş yaptığımızda ortalık beklemediğimiz şekilde sakindi. Hainler çoktan gitmişti. İlk duyduğumuz sivil sesleriydi. Sarılıp ağlayan uşaklar ve şükreden analar…

Tim, emrimle civara dağıldığında bir zamanlar yolu eskittiğim okulun kapısından içeri girdim. Kırık camlar her yerdeydi. Birkaç sıra devrilmiş, soba çoktan sönmüştü. İçerisi her anlamda buz gibiydi; adımlarım koridor boyunca ilerlediği sırada gelen telaşlı sesler hızımı arttırdı Sınıftan içeri girdiğimde birkaç kişilik kalabalık yerde yatan birinin başına çökmüş, uyandırmaya çalışıyordu.

Bir kadındı.

Uzun sarı saçları yere dağılmış bir kadındı.

İhtimaller, boğazıma kimsenin çözmeye gücünün yetemeyceği bir düğüm bıraktığında yaklaştım.

O. 

Kıyafetleri toza bulanmış, şakağında kanlı bir morluk… Baygın ama yüzündeki endişesi silinememişti. “Açılın,” dedim. Dönüp kim olduğumu gördüklerinde derhal dediğimi yaptılar.

Fark edememiştim ama içlerinden biri Nurcan Yengemdi. “Tahir!” dedi heyecanla. Gözümü onun yüzünden alıp da yengeme çeviremedim. “Kahraman öğretmenimiz Eren’i kurtarırken bayılıp kalmuş. Düşerken de başını çarpmış. Saa zahmet kucakla da evde pansuman yapalum paşam.”

Yutkundum yanına eğilmeden önce. Kollarımı uzatıp onu dikkatle kucağıma aldım. Göstediğim hassasiyet beni bana karşı ters köşe bıraktı. Kollarımdaki varlığıyla eve doğru yürürken kalbi göğsüme yakın atıyordu. Nefesinin cılız varlığı buradaydı. Şok yüzünden bayılmış olabilceğini tahmin ediyordum. Onun gibi birinin buraya gelmesi bile hiçbir ihtimale sığmazken bir de o hainlere kafa mı tutmuş?

Hızlı olabilmek için yüzüne daha fazla bakmadım ama bedeninin sıcaklığında hissettiğim her saniye gerildiğimi hissettim. Son görüğümden beri epey zayıflamıştı. Ağırlığını hissetmedim bile, kuş gibi hreketsiz yatıyordu. Şakağındaki yara attığım her adımda sallanarak kan sızdırırken, her halükarda şişeceğini de biliyordum; bu durumun kollarımdaki hanımefendinin hiç hoşuma gitmeyeceğini de…

“Komutanım, Karahan’ı çağırayım mı?” diye sordu arkamdan yetişen Pekmez.

“Hayır,” dedim kesin bir şekilde. Timin sağlıkçısı Karahan’dı ama herifin eli ağır. “İlk yardım çantasını getir. Pansumanını ben yapacağım.”

Pekmez emrimi yerine getirmek üzere uzaklaştığında okulun arkasındaki öğretmen evine ulaştım. Yengemin yönlendirmesiyle salona geçip onu yavaşça divana bıraktım. Bakışlarım etrafa ilişti; sobası tüten, sabun kokulu, eski köy evi. Köyümdeki mütevazi evlerden biri…

“Yenge,” dedim, lanet gözüm onun yüzünden ayrılmadı bir türlü. “Bu kız burada mı yaşıyor sahiden?”

“He,” dedi yengem. “Başka nerede yaşasın paşam. Ha bursi öğretmen evidur.”

Aldığım cevap başka türlü şaşırttı. İnanılır gibi değil. Normal şartlar altında burada yaşamak onun için imkânsızın da ötesinde; tesadüfen önünden geçerken pembe fuları rüzgârda savrulup bu eve düşse, içeri girip almak için bile iki kez düşünürdü. Hayatın karmaşasından uzakta, pamuklarla sarıp sarmalanmış bir kızdı Şehriye; ailesinin her isteğini yerine getirerek büyüttüğü, o imkânlarını gönlünce kullanan, zevk için yaşayan ve yürüdüğü yollarda simler, inciler isteyen bir kız…

Ne işi vardı benim yolları tezek dolu köyümde?

İlkyardım çantasını teslim aldığımda yengemin divanın yanına çektiği sandalyeye geçtim. Ellerim savaşın ortasında bile titremezdi. Ama şimdi… elimdeki gazlı bez şakağına uzanırken iblisin köşesinden alay edeceği bir tereddütteydim. Büyümüştü, yetişkinbir kadın olmuştu. Yıllar yüzüne başka bir büyümüşlük katsa da o çocuksu ifadesi olduğu gibi duruyordu.

Saçlarını yüzünden usulca çektim. Parmaklarımın arasından ipek gibi bir tutam kaydı gitti. Pamuğu yarasına dokundurduğumda kirpikleri hafifçe kıpırdadı. Dudakları aralanır gibi oldu ama uykunun karanlığından sıyrılamadı. Pamuğu çektim, dudaklarımı yaklaştırdım. Ne yengemin varlığı umrumda oldu ne başkasının. İncitmek istemiyordum. Uykusunda bile, yanmasın canı. Yavaşça üflerken yarasına,

zamanında ciğerimi söküp almak isteyen pudra kokusu düşman askeri gibi saldırdı. Ula…

Son görüşmemizde beni yerin yedi kat altına gömüp üstüme de beton dökmüştü. Bense üflüyordum yarasına. Hay canına yandığım…

Üfledikçe dudaklarının kenarı gevşedi, ifadesindeki o endişe, yavaşça huzura bıraktı kendini. Ellerimin, nefesimin altında küçük bir kız gibi mırıldanarak uyumaya devam etti.

Yıllar sonra böyle karşılaşmak… Olacak iş mi be kızım?

Yarasını temizleyip kapattım. O taş üstünde taş bırakmayan ela gözler gözlerime değmeden de çekip gittim.

*

 

Kalbim küt küt! Öyle hızlı atıyordu ki nefes bile aldırmıyordu. Öyle hızlıydı ki gülsem mi ağlasam mı bilemiyordum. Yirmi beş yıllık hayatımda böylesi bir ilkti. İlk kez kadar karmakarışık ama huzurlu hissediyordum. İlk kez ruhumun kenarlarında, kaburgalarımın arasında kelebekler kanat çırpıyordu.

 

Az sonra Tahir’i göreceğimi bilmek; evimden yüzlerce kilometre uzaktayken bile evime varmak üzereymiş gibi hissettiriyordu.

 

Aşk konusunda benim için işler hiçbir zaman yolunda gitmemişti. Buna rağmen denemekten vageçtiğimi söylersem yalan söylemiş olurdum. Flört ettiğim sayısız adam olmuştu; bazılarını hayatıma bile almıştım. Sosyete dergilerinde çıkan fotoğraflarım da o ilişkilerin yan ürünüydü aslında. O pozları bilerek veriyor değildim ama babam ülkenin en tanımış iş adamlarından iş adamlarından biri olunca gazeteciler de doğal olarak peşimde dolaşmayı kendilerine görev edinmişti.

 

Hoş… Babamı bu denli ünlü yapan sadece işleri değildi. Annemin katkısı da büyük… hatta çok büyüktü. Katıldığı davetler, başkanı olduğu vakıflar ve babamın bugün bile bilmediği gazetecilerle kurduğu gizli ittifaklar sayesinde ailece sosyetenin göz bebeği ilan edilmiştik(!) İtiraf etmek gerekirse bu durum başlarda hoşuma gidiyordu ama sonraları, flash ışıkları üzerimde patladıkça özgürlüğümün kısıtladığını hissetmiştim. Daha tanışma aşamasında olduğum, ilişki bir kenara, ikinci levele bile geçmediğim, hatta ve hatta duygularından bile emin olmadığım adamlarla ertesi gün boy boy fotoğraflarım çıkıyordu gazetelerde. Manşetler ise… alışık olduğumuz türdendi.

 

Yan yana oturduk diye; “Aşk bombası!”

 

Elimi tuttu diye; “Düğün yakın!”

 

Hele bir tanesiyle altı üstü bir kafeden çıktım diye; “Sosyetenin pembe prensesi Melek Sancaktar gelin gidiyor!” manşeti atan bile oldu. Bitti mi? Tabii ki bitmedi! O kadar ikonik başlıklar vardı ki bazıları beynimde kira vermeden yaşıyordu.

 

Sadece arabadan iniyoruzdur. MELEK YİNE YAKALANDI! BU KEZ OTOMOBİL AŞKI!

 

Aç karnımızı doyuruyoruzdur. MELEK’İN MASASI YİNE DOLU; AŞK MENÜSÜ SERVİSTE!

 

Birer White Chacalete Mocha içiyoruzdur. MELEK’İN KAHVE BULUŞMASI; AİLELER TANIŞTI MI? FİNCAN TUTAN ELLER NİŞAN YÜZÜĞÜNE NE KADAR UZAK?

 

Adam yalnızca kapımı açmıştır. “İLGİLİ DAVRANIŞLAR ŞÜPHE UYANDIRDI! EVLİLİK KAPIDA MI?”

Eh… Babam da her birini görmüş, her biri için sabır ağacından bir dal eksiltmiş; yine her biri için beni itinayla azarlamış ve sonunda tepesi attığında da beni Çamlıyayla!ya postalamıştı.

 

Şimdi düşünüyorum da… iyi postaladı. Güzel de postaladı vallahi. Canım babişkom benim!

 

Hastanede değil ama Tahir’in memleketinde olduğum için şükür üstüne şükür ederken hemşire yoğunbakımın kapısının önünde bana bir tane steril mavi önlük uzattı. Önlüğe gözlerimi kısarak, yüzümü buruşturarak bakarken, “Şey pardon…” dedim. “Bunun pembesi yok mu acaba?”

Hemşirenin yüzü bir değişti. Bana garip garip bakınca, “Önemli değil,” diyerek sırıttım ağlamaktan pancar gibi kızarmış suratımla. “Napalım, bu defalık mavi olsun,” diyerek kelimelerim sapsaçma bir şekilde noktaladıktan sonra arkadan bağlamalı mavi önlüğü giydim. Boneyi ve maskeyi taktığımda görünen sadece saçlarımdı. İyi ki de öyleydi. Çünkü üzerimde hâlâ şalvar ile basit bir kazak vardı. Bir de… günlerdir yıkanmadığı için çalı süpürgesine dönen saçlarım… Galiba bu… ilk date’mizdi sayılacaktı. Çünkü ondan bir adım bile kaçmaya niyetim yoktu. Ameliyathanenin önünde beklerken büyük bir yemin bile etmiştim!

Eğer Tahir’den kaçarsam…tüm pembiş gloss’larım dökülecek, duduşlarım kuru kayısı gibi kupkuru kalacaktı.

Ve işte en büyük yemin… Bir daha ona birkez daha git, dersem pembe renginin köküne kıran girecekti! Bir daha pembe namına mendil bile üretilmeyecekti.

Eh… Yeminlerin büyüğünü etmiştim. Artık sevdiceğimin dizinin dibinde olacağıma göre ilk date’imizi gerçekleştirebilirdik.

Ay hayatımızın aşkıyla ilk date’e bu bir haftadır su değmemiş saçlarımızla mı çıkacaktır Meloş!!

“Sakin ol ya hu, boneden görünmüyor.”

Hemşire, “Bana mı dediniz?” diye sorunca, “Yok hayatım,” dedim. “Prova yapıyordum.”

“Anlamadım? Ne provası.”

Elimi şöyle bir savurup, “Ne olacak ya date’ye!” deyince kadın bana bir ruh hastasına bakarmış gibi baktı. Mecburen gülümsemeyi bırakıp yoğun bakımın kapısını açması bekledim. Ve düğmeye dokunduğunda, otomatik kapı yavaşça açıldı. Beni karşılayan önce sessizlikti. Sonra sessizliğin benimsediği bip bip sesleri... monitörlerin ışıkları… Her şey tertemiz ve bembeyazdı. Tek bir düzene hizmet edercesine sakindi. Loş ışıklı odaya adım attığımda göğsümde bir düğüm hissettim, yerdeki adımlarım titredi.

Tahir oradaydı.

Ve onu gördüğüm anda nefesim kesildi. Yatağın baş tarafı kaldırılmış, yarı oturur pozisyonda duruyordu. Ameliyat yeri olan sırtına baskı gelmesin diye yatağı hafif yükseltmişlerdi. Kurşun yarasını barındığı sırt bölgesi, göğsünün önünden çapraz geçerek sarılmıştı; bandaj koltuk altından dolaşıp tekrar sırtına doğru dönüyordu. Göğsü belli bir düzende kalkıp inerken yanında duran monitörde kalp ritmi düzenli atıyordu. Solunum cihazına bağlı değildi, sadece burnunda ince oksijen kanülü vardı. Kolundaki damar yoluna takılan branülden de serumu akıyordu süzülüp.

Gözleri kapalıydı. Yüzü solgundu ama o bildiğim yenilmez ifade yerli yerinde duruyordu. Ve kaşının bitimindeki o meşhur çatıklık, ben iyiyim, siz abartıyorsunuz, der gibi... Dünya umrunda değilmiş gibi sakin görünüyordu. Ciddiye almıyordu. O heybetli cüsssiyle hastane yatağını tamamen doldurmuştu da taşıyordu bile; iki yatağı birleştirip öyle yatırsalar omuzlarını ancak karşılarmış…Hemşire sadece beş dakikam olduğunu söylemişti. Beş dakika ancak omuz kaslarını izlememe yeterdi ayol, diyememiştim tabii.

Yıkılası Tahir, hasta yatağında bile nasıl da dağa taşa benziyor.

Ben adım adım yaklaşıp yanında durduğumda kalbim, içerideki tüm mekanik sesleri bastıracak kadar yüksekti. Ellerim nereye konacağını bilmeyen iki şaşkın kuş gibiydi; birbirine kenetledim, sonra o hâlde eğilip nefesini duymaya çalıştım. Yüzüne daha yakından bakmak istedim.

“Tahir,” diye fısıldadım. Tepki vermedi. Derin bir nefes alarak hastanenin steril, soğuk kokusunu içime çektim. Galiba doktora adımı söyledikten sonra uyuyakalmıştı. Saatler süren bir operasyodan çıkmış, hâlâ damardan ilaç almaya devam ediyordu. Dağa taşa benzese de o da bir insandı sonuçtu. Uyumasından cesaret alarak yanında duran eline uzandım. Parmaklarımı o büyük avuçlarına yasladığımda soğuk teni içimi üşüttü.

“Çok salaksın, biliyorsun değil mi?” diye sordum gözlerim dolarak. “İlk adımı yaymadığın bir bu hastane kalmıştı. Sayende tüm hemşireler, doktorlar, hatta temizlik görevlileri bile biliyor artık!” Titreyen dudaklarımı birbirine bastırdığımda burnumun aktığını hissettim.

İyi ki maske takmışım! Kaza bela bonemle maskem bir çıksa, Tahir uyanıp beni o hâlde bir görse, bu defa o benden kaçar, köşe bucak hem de!

“Ama en fazla önüme atladığın için salaksın!” dedim yeniden ağlamaya başlarken. İçimi çeke çeke ağlıyordum. Kendimi durduramıyordum. “Vuruldun da iyi mi oldu sanki! Hıyar! Ne olacak!” Parmaklarımı tepkisiz avuçlarına bastırdım.“Uyanınca o ağrıları çek, o zaman görürüm ben seni.” Başımı omzuna eğip, bakışlarımı yüzünde dolaştırdım. Dudakları beyaza yakındı, sakallarının kökleri belli oluyordu. Tepkisizliği beni daha fazla üzüyordu. “Umarım bu yaptığın için pişman olursun…” İçimi çeke çeke ağlarken başımı önüme eğdim. Artık ona bakmıyordum, sadece ağlıyordum. Ta ki… Parmaklarım avucu tarafından sarılana kadar…

Heyecanla başımı kaldırıp ona baktığımda kısık bir şekilde araladığı kirpiklerinin arasından beni izlediğini gördüm. Bakışlarımız karşılaştığında solgun dudaklarında belirgin bir gülümseme belirdi. Daha fazla eğdim başımı, daha fazla ağladım. “Yaa… Pis köpek!” diye sızlandım çapçatlak bir sesle. “Kandırdın mı beni?”

Gözlerini onaylarcasına açıp kapattığında, elimi avucundan çekmeye çalıştım ama izin vermedi. “Dur da kizum,” dedi kısık sesi. “Aşk itirafı yaparsın deyi uyku numarasi yaptım, sen kalkmiş pişmanlıktan bahsedeysun.”

Gözünü kırpmadan bakıyordu bana. Bir anımı bile kaçırmak istemiyordu sanki. Benim göğsüm titriyordu, o beni izliyordu yattığı yerden. Baş parmağı hafif hafif parmak boğumlarımı okşuyordu. Parmak uçlarıyla sakin olmamı söylüyordu, iyi olduğunu söylüyordu. Evet, iyiydi… Ama neden ben böyle derinden derinden ağlamaya devam ediyordum ki?

Daha fazla ağlamamak için dudaklarımı ısırdığımda, bakışları ıslak gözlerimde durdu, kaşları çatıldı. “İndirsene şu maskeyi,” dedi.

Omuz siktim. “Hayır!”

“Melek?”

Sana nasıl hayır, diyeyim ben? Hı? Vurulmuşsun? Karşımda sargılarında duruyorsun ama dışarıda o kadar kişi dururken sen beni çağrımışsın. Benim elimi tutuyorsun. Nasıl hayır, diyeyim ben sana?

“Burnum aktı,” deyince güldü. Gülerken öksürdü.

“Sil, bakmayacağım.”

“Bakma ama…” Şalvarımın cebine tıkıştırdığım tomarla doldurduğum peçetelerden birini çıkarıp maskemi indirdim, açığa çıkan burnumu güzelce sildikten sonra, “Bakabilirsin,” dedim. Baktı. Öyle bir baktı ki sanki yüzümü değil, içimin en derin köşelerini gördü sanki.

Ve en sonunda gözleri dudaklarımda yolculuğunu noktaladı. Ağlamaktan, dişlemekten kızarmış dudaklarımı aralandığında, bu sefer içini çeken oydu. Sargılı göğsü büyükçe şiştiğinde sert bir nefes bıraktı yoğunbakımın durgun havasına… “Pişman olacağım tek şey olabilir,” dediğinde avucu ısınmıştı, parmaklarımı sıcacık yapmıştı. “Şu an seni kollarımın arasına alıp o dudaklarından doyasıya öpemediğim için it gibi pişmanım.”

Ağlarken güldüm.

Sadece parmaklarım mı? Kalbim de sıcacık olmuştu.

Meloş içeride hop hop ediyordu, iç sesim bile ölecekti heyecandan!

Yan yatak boş, orayı da bize açsalar ya Meloş? Bizim durumumuz yüzbaşınınkinden daha ağır… Kalp krizinden gitmemiz an meselesi!

Ama hayır, kalp krizi geçireceksem bile bunu Tahir’e artık ondan kaçmayacağımı söyledikten sonra yapacaktım. Elimin tersiyle ıslak yüzümü silerek Tahir’e biraz daha yaklaştım. Gözlerimiz birbirine çok yakından bakarken, “Tahir…” dedim ama dudaklarıma kapanan parmağı bana izin verdi.

“Biliyorum,” diye fısıldadı. Ve dudaklarından çıkacak olanlar, önce yoğunbakımın sessiz duvarlarına, sonra da içimize kazınacaktı. “Benimsin artık. Zaten hep benimdin.”

Gözyaşlarım dudaklarımı ıslatıyor diye dudaklarım gülümsemekten vazgeçmedi. Öylece durmuş birbirimize bakarken içimizden çok başka anlamlar akıyor, zaman yalnıza bizim için hayatın içinde yol alıyordu. Başka türlü bakıyordu bana; biliyordum, bambaşka bakıyordum ona.Yüreğimdeki kuşu nihayet özgür bırakmıştım; ona doğru uçup gitmişti. Ve tahir kapıları ardına kadar açık, o kuşu sorgusuz sualsiz içeri buyur etmişti.

“Peki ya sen,” dedim nazikçe. “Hâlâ kafesimdeki aslan mısın?”

Güldü. Beni ciddi anlamda yoğunbakımlık edecek kadar güzel güldü üstelik. “Sadece aslan mi, iste köpeğin bile olurum da.”

Başımı arkaya atıp büyük bir kahkaha patlatırken hemşirenin cama tıklatmasıyla elimi ağzıma götürüp kahkahamı bastırmaya çalıştım. Kadın gerçekten bana gıcık olmuştu.

Aman! Olursa olsun Meloş… Hayatında kaç adam ona hem aslan hem köpüş olmuş ki… Tadını çıkaralım, erim erim eriyerek…

“Sanırım gitme vakti geldi.” Bakışlarım bir arada olan ellerimize kaydı. O kadar ayırmak istemiyordum ki… Kalsaydık ya biraz daha böyle.

“Biraz daha böyle kalalım,” dedi düşüncelerimi okuyarak ve ciddiyetle.

“Mesela ne kadar?”

“Kesmez ama…” Göz kırptı. “Bir ömür kadar…”

Öyle ölmeyiz, füze at be yüzbaşı…

Biraz erimekten, biraz utanmaktan, çokça düşmekten parmaklarım bu defa dudaklarımın arasına sıkışıp kaldığında ve kalbim bir türlü göğüs kafesime sığamadığında fark ettim ki Tahir de göğsünü şişirmeye çalışıyodu.

Onun kalbini yeriz biz, değil mi Meloş?

Ellerimi önümde birleştirip liseli âşık kızlar gibi sallanmaya başladım. “Yeriz tabii…”

“Ne yiyorsun kız?

İç sesimle sessizce konuşmayı öğrenemeyen dilime, muhtemelen binici kez saydım sövdüm. Ama bu defa içten içten…

“Pasta,” deyince soran gözlerle baktı ama bu defa hazırlıklıydım. “Bugün 19 Kasım. Yani… Gece yarısından sonra senin doğum günün ama ben yanında olamayacağım,” dedim gülümsemem buruklaşırken. Sebebini söyleyecek değildim, ikimiz de biliyorduk zira. Dile getirmek ancak Tahir’i üzerdi ve ben artık onu üzmek istemiyordum.

Gözlerimdeki hüznü silip ona az önceki gibi bakmaya çalıştım. Ama içimde bir taraf, otuzuncu yaşına benimle girmesi için küçük bir kız gibi hevesleniyordu. Hasta yatağında bile olsa ona pasta getirmek, üfleyişine şahit olmak güzel olurdu. Hatta Dünyanın en güzel şeylerinden biri…

“Neden yanımda olmayacakmışsın?” diye sordu. Ciddi ciddi sordu, cevabı bilmiyormuş gibi…

“Tahir,” dedim o sebebi dile getirmekten kaçınarak. “Biliyorsun ya.”

“Bildiğim şey geçerli bir sebep değil,” dediğinde şaşkına döndüm. Umarım bunu açıklardı çünkü söyleyecek bir şeyim yoktu. “Melek,” dedi tıpkı elimi okşayan parmakları gibi şefkatli bir sesle. “Bu gece yanımda olmak istiyor musun? Sadece bunu söyle.”

Dalga mı geçiyorsun, bu gece yanında olmak için deliriyorum(!) demek yerine sadece başımı salladım.

Elimi daha sıkı tuttuğunda gülümsemesi dudaklarına geri dönmüştü. “O halde olacaksın.”

“A-ama nasıl? Ya annene ne ola-”

“Annemi hastaneden uzaklaştırmanın bir yolunu bulurum.”

Bu söylediği elbette beni mutlu etmişti. Aslında beni mutlu eden kısmı yanında olma ihtimalimdi. Güldane Hanımın gelmeyecek olması… hayır, bu beni mutlu edemezdi. O sevdiğim adamın annesiydi. Onu doğuran, Dünyaya gelmesine sebep olan kadındı. Doğum gününde yanında olmak da elbette öncelikle onun hakkıydı.

“Bu içime sinmez,” dediğimde başını yavşça omzuna eğdi ve açıklamamı bekledi. “Tahir… Beni yanında istediğin için ne kadar mutlu olduğumu bilemezsin. Ama yalnızca birimiz yanında olacaksak, doğum gününde yanında olması gereken kişi annen.”

Başka bir şekilde gülümsedi, başka bir sıcaklıkla. Tuttuğu elimi yavaşça kendine çekerek yeniden yakın olmamızı sağladığında bakışları minnet eder gibi yüzümde dolaştı yavaşça. “Senin bu güzel kalbini zaman içinde annem de görecek. Bundan hiç kuşkum yok. Bakma, sert kadındır, konu evlatları olduğunda fena olmadığını da söyleyemem ama sana söz veriyorum, görecek. Ve o zamanı beklerken seninle geçireceğim bir dakikadan bile feragat etmeyeceğim. Bu gece yanımda yalnızca birinizin mi olası gerekiyor? Başını yavaşça yastıktan kaldırdı ve kararlılıkla salladı. “Bu sen olacaksın.”

Tahir’e iç geçirerek bakarken gözü kör olmayasıca hemşire en ters sesiyle, “Ziyaret saati bitti!” diye romantik filmin en ataşlı yerinde araya giren reklam gibi araya girdi.

Mecburen elimi sevdiceğimin elinden ayırırken göz süzmeyi ihmal etmedim tabii. Meloş flört modunu açmıştı ne de olsa, durdurabilene aşk olsun ayol!

Aklıma gelen yeni bir detayla gözlerim büyüdü. “Ama yoğun bakımdasın! Buraya gecenin bir yarısı öyle elimi kolumu sallayarak giremem ki…”

Bunu çoktan hesaplamış gibi baktı. “Yarın sabah normal odaya alacaklardı. Bunu biraz erkene çekmenin kimseye zararı olmaz.”

“Başarabilecek misin?”

“Sence?”

Benimki de soru… Tabii ki başarırdı.

“Akşam görüşürüz o zaman.”

“Görüşürüz,” dedi en memnun sesiyle. “Senin için en güzel hasta önlüğümü giyeceğim, öğretmen hanım.”

Adımlarım uzaklaşırken son kez kıkırdayınca hemşire bana öldürecek gibi baktı. Aman! Gudubet karı…

Tahir mi? O da şapşal. Ama gördüğüm en sevimli şapşal…

*

Saçlarım beşinci şampuanlamamda ancak köpürmüştü.

Keşke akşamdan kendimi çamaşır suyunu yatırsaymışım, en azından işim daha kolay olurmuş, diye düşünmekten kendimi alıkoyamıyordum. Zira düğüm düğüm olmuş saçcağızlarımla şampuanın ilk iki buluşmasında parmaklarım düğümlerin arasına bile girememişti. Bir ara halı fırçasıyla yıkamayı bile düşünmüştüm! Üçüncü şampuanda saçlarımla aramda derin bir hüsümet çıkmış, zor kullanarak da olsa ben kazanmıştım. Dördüncü şampuan ise zafer şampuanıydı çünkü ufacıcık da olsa bir köpük kabartısı görmüş ve umutlamıştım. Hattta ve hatta, “Aaa köpük!” diye sevininp banyonun ortasında cıbıldak cıbıldak alkış bile tutmuştum.

Nihayetinde beşinci şampuanımda ve üçüncü keselenmemde misler gibi olmuştum.

Kese demişken; var gücümle, foşur foşur keselenememi ve günlerdir banyo yapmamamı göz önünde bulundurursak… takriben yüzde yetmişim banyoda kalmış olabilirdi. Fayans olsa derzleri kararırdı ama neyse ki biricik banyomuz taştandı. Hacı Şakir’le bakışmıştık bir ara, o bile kusura kalma bacım, demişti. Senin iş şampuanlıktan çıkmış, sen en iyisi mi tuz ruhuyla yıkan.

Aşk olsun ama Hacı Şakir Amca… Oysa burada tanışıp çok sevdiğim detaylardan biriydin, kalbimi kırdın!

Sonuç olarak kalan yüzde otuzumla misler gibi banyodan çıktım. Çıktım çıkmasına ama sanki banyodan değil de aktif yanardağ bacasından çıktım ayol. Benden sonra koridor da öyle bir buhar banyosu yaptı ki Sıla evi havalandırmak için banyonun tam karşısında kalan dış kapıyı açmak zorunda kaldı. Ben de bedenime sardığım el kadar havluyla Memişe yakalanmamak için pıtı pıtı odama kaçtım. Adamın çıplaklık dedektörü mü var, nedir? Köye gelir gelmez anadan doğma yakalamıştı ya beni!

Ay… O değil de Tahir bu detayı öğrense ne tepki verirdi acaba?

Hi! Ne tepki verecek? Önce bir kaşı gözü seğirir, - o muhteşem kasları da seğirir tabii- sonra Memişin içinden geçer, en son da gördüklerini unutması için Memiş’le el ele yurt dışına çıkıp adama hafıza silme operasyonu yaptırırdı.

“Oyyy benim tatlı Dinoşumm, çen yapıyosum oyda hı yapıyosum! Çenin ağzını buynunu yer annen, ham yapay HAM HAM!” Yatağın üzerinde duran öyle dümdüz köpüşümü alıp bağrıma bastıktan sonra öpücük yağmuruna tuttum. Neyse ki benim bu çıldırdmış gibi seven halime alışmıştı da fazla yadırgamıyordu.

Arada göz deviriyormuş gibi geliyordu ama ıh ıh… sanmam. Nerden bilsin hayvancağız göz devirmeyi?

“Şimdi babana gitmek için hazırlanacağım. Bana yardım eder misin? Çok güzel olmam lazım. Çok ama!” Onu yeniden yatağa bıraktığımda beni izlemeye başladı o masum, baygın bakan gözleriyle. “Hastaneye gideceğim için bu defalık seni götüremeyeceğim ama dışarıda çıkacağız ilk date’ye seni de götüreceğim, söz!”

Akşama daha saatler vardı ama içim içime sığmadığı için hemen hazırlanmaya koyuldum. Tahir’in doğum güünü için içimden simli, payetli, peluşlu elbiseler giymek gelse de hastaneye gideceğim için sade ve ölçülü olmalıydım. Bu yüzden kendimi frenlemek için ilk olarak bol paçalı bir kot pantolon seçtim. Üzerine giydiğim boğazlı yüz kazak göbeğimi açıkta bırakacak kısalıktaydı ve üzerinde örgüden pembe çiçekleri vardı. Birkaç kat rimel, göz altı kapatıcı, pembe allık ve 30 bin 999 Tl’lik rujumu da sürdüğümde makyajım tamamlanmıştı.

Kalçalarıma dökülecek kadar uzayan saçlarımı ise… sadece taradım ve olduğu gibi bıraktım.

“Demek date…” Sıla birdenbire odamın kapısında dikilince irkildim. Onun yüzündeyse manidar bir ifade vardı. Kapıya yaslanıp beni incelerken, “Bakıyorum da depresyondan çıkmışsın,” dedi gülümseyerek. “Ama gördüğüm kadarıyla depresyondan direkt bulutların üzerine çıkmışsın.”

Kendimi tutamayıp güldüm. “Görüyorum da benimle takıla takıla konuşma tarzımı kapmışsın Sıloş.”

“E biraz öyle oldu,” dedi. “Bu hazırlık kimin için?”

Çekmecemdeki pembe ojelerimi karıştırıp sedefli olanını seçtim. “Cevabını bildiğin soruları soruyorsun hayatım.”

“Birinci ağzıdan duymam en iyisi.”

Dino’nun yanına oturup bacak bacak üzerine attım ve istediğim yüksekliği sağladığımda ojelemi dikkatle sürmeye başladım. “Bu gece Tahir’in doğum günü. Yanında olacağım.”

Zaten gülümsüyordu ama ifadesine başka bir mutluluk sirayet edince onun gerçek bir dost olduğunu birkez daha görmüş oldum. “Bu habere en çok kim sevinecek bil bakalım?”

“Kim?”

“Güldane Teyze?”

Aynı anda kahkahalarımızı dışarı bıraktık ama içten içe yaşadığım mahcubiyet yüzünden kendimi kısa sürede dizginlemeyi başarabildim. “Sıla, yarın sabah seninle birlikte okula gelebilir miyim? Pıtırcıklarımı çok özledim.”

Bu kesinlikle doğruydu. Daha bir hafta bile olmadı ama sanki aylardır görmemişim gibi burnumda tütüyordu her biri. Şu kısacık zamanada onlara o kadar alışmıştım ki hayatımın bir parçası haline gelmişlerdi. Ama o kadar fazla şey yaşamıştım ki onlardan ayrılacağım için üzülmeye bile vakit kalmamıştı.

Tahir tarafından kaçırılışım haftasonuna denk gelmişti ama dağ evinde kaldığımız süre iki günden daha uzundu. Yani pazartesi olduğunda beni karşılarında görmeyi bekleyen öğrencilerime dönememiştim. Şükür ki o ara Sıla’nın alçısı çıkmıştı da görevinin başına geri dönmüştü. Böylece benim de okuldaki gönüllü öğretmenliğim sona ermişti ama öğrencilerime bir veda bile edememiştim. Hatta neredeyse İzmir’e gidiyordum…

Ama biliyordum; İzmir’e gitseydim bile onlara edemediğim veda içimde kalır, kısa zaman sonra gizlice geri dönüp onlara sıkı sıkı sarılırdım.

“Gelebilir miyim, ne demek?” diye sordu kaşlarını çatarak. “Tabii ki geleceksin. Orası senin de sınıfın. Hatta… Ben sana sormadan bir şey yaptım.” Ojelerimi üflerken soran bakışlarımı yüzüne diktiğimde, “Milli Eğitime dilekçe yazdım,” dedi. “Mizgali’den gelip Çamlıyayla’ya yerleşen üç akraba ailenin toplamda on bir çocuğu var ve bunların yedisi bizim okulumuzda okuyacak. Zaten kalabalık olan sınıf mevcudumuz iyice kalabalıklaşacak anlayacağın. Ben de düşündüm ki…”

Bir an durdu, gözlerimle onu ölçtüğümü hissetti muhtemelen. “Burada kalıp diğer sınıfın kalıcı öğretmeni olmamı mı düşündün sen?” diye sordum.

Tereddütle başını salladığında artık gülümsemiyordu. Çünkü kalkalmıştım ve ifadem tepkimi ele vermiyordu muhtemelen. “Evet ama istemezsen başka birini atamaları içi-”

“Ne demek istememek!” diye ayağa fırlayınca kızcağız irkildi. Ve ben duygu yoğunluğundan dolan gözlerimle birlikte gidip ona sarıldım. “Sılooooş… Beni ne kadar mutlu ettiğini bilemezsin. İçimdeki koca boşluk sayende kapandı. Benim canım, canım, canım arkadaşım!”

Burada olmayı seviyordum. Tek nedeni Tahir değildi. Tamam… o en geçerli nedendi ama Çamlıyayla’nın yeni bir ben inşaa ettiği gerçeğini de göz ardı edemezdim. Başka bir Melek ortaya koymamıştı; var olanı en iyi versiyonuna dönüştürmüştü. En azından benim için öyleydi. Kendime ayna tuttuğumda sadece görüntümü değil; içimdeki gücü, hatalarımı, korkularımı ve zaferlerimi daha ayrıntılı görüyordum artık. Ve işte o kişi… kendimi sevmemi sağlayan kişiydi.

Başkaları için endişelenen yanımı sevmiştim; onlar için mutluluk isteyen yanımı sevmiştim. Bu küçücük köyde yaşamaya çalışan, çoğu kez tökezlese de yeniden ayağa kalkmayı başaran Meloşu… kendimi, çok ama çok sevmiştim.

Burası benim hem sığınağım hem de hayata meydan okuyan yanım olmuştu. Her taşında, her çamurunda başka bir ders saklıydı benim için. Ve her sabah uyanıp güne başlarken, hem geçmişime hem de geleceğime sarılabiliyordum, hepsi Çamlıyayla sayesindeydi..

Ve ağladım. Sıla’ya sarılırken sevinçden hüngür hüngür ağladım. Neredeyse son on yıldır dökmediğim gözyaşını şu son birkaç ayda dökmüştüm. Yani Çamlıyayla’da döktüğüm gözyaşlarıyla bir Aşıklar Şelalesi daha kurulabilirdi. Ühü…Ühü… Bu ne ayol?

Biraz Sıla’yla sohbet ederek, biraz internet bulduğum yerde takipçilerimle paylaşmak üzere video çekerek geceyi zor ettim. Maalesef ki köye taksi çağıramayacağım için Sıla’nın Tofaş’la hastaneye giderim, diye düşünüyordum ama evden çıktığımda kapıda bir aracın çoktan beni beklediğini gördüm. Araç sivildi ama kullanan kişi karakoldaki askerlerden biriydi.

Sevdiceğimiz gecenin bu saatinde yalnız gitmemizi istemediyse demek ki…

İlçeye doğru yol alırken askere yolumuza çıkan ilk pastanede durmasını rica ettim ve küçük bir pasta aldım. Çikolatalı mı yoksa meyveli mi seviyor bilmediğimden kendi sevdiğim olan çikolatalı pastayı aldım. Otuz yaşını temsil eden üç de mum ekledikten sonra pastaneden ayrıldım ve askere en az üç kez teşekkür ettikten sonra araçtan ayrıldım.

Tahir’inkaldığı kata çıktığımda önce durumunu sormak istedim. Şanslıydım ki o gudubet hemşirenin mesaisi bitmişti. Yerine gelen hemşire de oldukça güler yüzlü bir kızdı. Tahir’in doktoru şu an hastanede olmadığı için bana bilgiyi o verdi. Söylediğine göre Tahir bir saat önce normal odaya alınmış ve bunun için doktoru bir tehdit etmediği kalmış. Kurşun iç organlar zarar vermediği ve kanaması olmadığı için normal odaya almışlardı ama cerrahi operasyon geçirip kan kaybettiği için gözetim altındaydı.

Gözetiminde olduğu sadece doktorlar ve hemşireler değildi, fark etmiştim ki koridorda da askerler geziyordu ama Tahir’in odasına yaklaşırken tek soru için bile durdurulmamıştım.

Hemşire kız sadece tatlı değildi aynı zamanda yardımseverdi de. Odanın önünde pastayı çıkarıp mumları gizli gizli yakmaya çalışırken ellerimin titrediğini fark edince bana yardım etti. Etrafı benim yerime kolaçan ederken de tek ricası o pastadan bir lokma bile Tahir’e yedirmemdi. Eh… Mecburen pastasını yiyemeyecek, sadece üflemekle yetinecekti. Olsun, iyileşsin de ben ona en güzel pastaları yaparım, diye düşünürken…

Ay saçmalam Meloş! Adamı yeniden hastanelik mi etmek istiyorsun sen? Üstelik bu defa… kurtulma şansı da olmaz!

İçimden onlarca kez Allah korusun, dedim ama iç ses haklıydı. İki yumurtayı zor kırıyordum ben, ne pastası? Ama… Tahir yemek yemeyi seven güçlü kluvvetli bir erkekti. Hatunun ellerinden bir mıhlama da yemeyelim mi, deyişini de unutmamıştım. O zaman onun için seve seve yemek yapmayı öğrenirdim ben de…

Odaya girmeden önce üç kez derin nefes aldım. Biri kendime gelmek içindi; diğeri elimdeki minicik pastanın mumunu söndürmeden yürüyebilmek için; üçüncüsü de onu yeniden görme fikrinin içimde kopardığı fırtınaya yenilmemek içindi.

Kapıyı sessizce araladım. Odaya o bildik hastane kokusu dolmuştu; serum tıkırtısı, monitörün tekdüze sesi ve karanlığa yatkın loş ışığın arasından onu buldum; yine yarı oturur vaziyette, başını yan bir şekilde yastığına koymuş, yanakları hafif kızarmış ve gözleri kapalıydı. Hislerim bu kez numara yapmadığını söylüyordu. Hemşire girmeden uyarmıştı; ilaçların etkisiyle sersem bir haldeydi.

Mavi hasta kıyafetinin içinde uyurken, bir çocuk gibi masum geldi gözüme. Görür görmez içim yumuşadı. Yanına ilişip Dino’mu sevdiğim gibi sevmek istedim koca adamı. Böyle mıncıra mıncıra… Bir süre yüzümde şefkatli bir tebessümle onu izledim. Göğsünün huzurla inip kakmasını izlerken düşündüğüm tek bir şey vardı; gerçek nimet bu; yaşaması, hâlâ her şeye rağmen nefes alabilmesi… Aslında uyandırmayı hiç istemiyordum ama saat gece yarısını gösteriyordu. Bunu birlikte planlamıştık. Planımıza sadık kalmak üzere elimde pastayla ona yaklaştığımda, “Tahir…” dedim fısıltıyla. “Ben geldim.”

“Şehriye…” diye mırıldandı ama gözleri tam açılmadı.

Gel biz ona Melek diyelim be canını yediğim…

Başını hafifçe bana çevirdi, göz kapakları ancak yarım bir şekilde açıldığında ve gelenin ben olduğumu anladığında yüzüne o yumuşacık gülümsemesi yayıldı. “Gelmişsin.”

Dizlerimin bağı gevşedi.

“Geldim tabii, Meloşlar sözünü tutar, yüzbaşı,” deyip tıpkı onun gibi göz kırptığımda uyku mahmuru gözlerini kısarak gülümsedi. “Ama hemen üflemen gerekiyor çünkü…”

“Doğum gününün ilk dakikasında mum üflerken tutulan dilekler kabul olur,” diye tamamladı sözlerimi.

Bu kadar şaşrımayı beklemiyordum. “Sen… Bunu nereden biliyorsun ki?” Yakın zamanada doğum günleri ve dileklerle ilgili bir konuşma yaptığımızı hatırlamıyodum doğrusu.

“Sen söylemiştin,” dedi yavaşça. “Senin söylediğin her şeyi kafama çiviyle asıyorum ben.”

“Tahir ya…”

Belleğimi kurcaladım. Söylediği gibi ona pasta üflettiğim bir görüntü vardı ama ne konuştuğumuzu hiç hatırlamıyordum. Bu yüzden bir parça utandığımı hissettim ama başını yataktan kaldırıp muma doğru eğildiğinde bunun uzun sürmesine izin vermedi. Yüzü mumun titrek ışığıyla aydınlandığında uzun kirpiklerinin gölgesinin elmacık kemiğine devrilişini izledim.

“Dilek tutmayı unutma!”

“Dilek?”

“Hı hı. Gözlerini kapatıp içinden olmasını en istediğin şeyi geçir.”

Yüzünün sert hatları mum ışığıyla dolarken odanın sessizliği dudaklarının çukurunda donup kaldı. Mum üflerken dilek dilemek… Bu gibi şeyler onun için değildi. Ve bu dışarıdan bakıldığından şeffaf bir şekilde belli oluyordu. Ama beni kırmamak için bunu yapacaktı. Dudaklarını birazcık araladı, nefesi muma doğru ilerlemeden önce gözlerini kapattı ve yeniden açması çok ama çok kısa sürdü. Tutacağı dileği en başından beri biliyormuş gibi…

Hafif bir nefes verdiğinde üç mum da söndü.

“İyi ki doğdun Tahir…” dedim en neşeli sesimle. “İyi ki varsın…Ben…” Sözlerim boğazımda düğümlendi ama bu, söylemekten vazgeçeceğim anlamını taşımıyordu. “Yanında olduğum için çok şanslıyım.”

İlaçlar yüzünden sersem haldeydi ama buna rağmen elini yarinden yavaşça kaldırdı. Parmakları havada bir şey aradı. Sonra… beni buldu. Mumdan çıkan hafif duman hâlâ havadaydı ki, o eli bileğime doladı. “Gelsene…” dedi. Sesinde biraz komut, çokça istek vardı.

Beni yatağa doğru çektiğinde dizlerim daha fazla titredi. Kalbim de bunu bekliyormuş giibi hızla atmaya başladı. “Tahir, dur, olmaz öyle a-ama…” diye direndim çünkü yanlışlıkla bile olsa ona çapıp canını yakmak istemiyordum.

“Bir atı devirecek kadar ilaç verdiler bana. Birazdan uyuyakalacağım,” diye mırılandı, göz kapakları gözlerimin önünde ağırlaşırlen. Uyku onu inatla çekiyordu ama buna rağmen bileğimi kavrayan tutuşu biraz bile gevşemiyordu. “Bana bir doğum günü hediyesi vermeyecek misin?”

Hay Allah! Ona hediye almamıştım… Bunu nasıl unutmuştum ki? Unutmak da değil; aklıma bile gelmemişti. “Ben çok üzgünüm. Buraya geleceğim için o kadar heyecanlıydım ki sana hediye alamadım.”

Kaşları çatılırken, “Alamadın mı?” diye sordu sanki söylediğim bir yalanmış gibi. “Almışsın ya işte.” Bakışları saçlarımda dolandı, hayranlıkla. “Burnumda saçının kokusuyla uyuyayım, bu aldığım en güzel hediye olur.”

Onunla uyumak mı? Yani… Yanyana, yanak yanağa mı? Hadi şu yatağa uzanıp gözümüzü kapattığımız eylemden mi bahsediyor? O eylemi şimdi benimle mi yapmak istiyor?

Galiba bayılacağım.Gerçekten bayılacağım!

Yüreğimden içeri titredi. İtiraz edebilecek tüm kelimeler boğazımın içinden eriyip gitti. Kalbim göğsümden taşacak gibiydi. Ben… daha önce kimseyle uyumamıştım. Bunu ilk kez, üstelik Tahir ile deneyimlemek düşüncesi içimi sıkıştırıyordu. Biriyle uyumak; en savunmasız halini onunla paylaşmak demekti. En savunmasız anında nefesini onunla paylaşmak, uyku içinde bile onu hissetmek demekti. Evet, Tahir’e aşıktım ama bundan rahatsız olup olmayacağımı bilmiyordum.

Çünkü daha önce olmuştum. Erkek arkadaşlarımdan bazıları benimle uyumak istediğinde onları kesin bir dille reddetmiştim. Bazıları sırf bu yüzden bana uzun süre küs kalmıştı. Bazıları ise bunu bile yapamadığıma göre daha fazlasını hiç yapamaycağını düşünerek terk etmişti. Sonunda dayanamamış, görece daha uzun soluklu ilşkilerimden birinde denemiştim. Ve tabii ki hüsranla sonuçlanmıştı. Ayrı yastıklara uzanmamıza rağmen bir türlü uyluya dalamamıştım. Nefesimi tutup onun nefesini dinlemekten yorulmuştum ve en savunmasız halimi teslim edememiştim. Sonrasında bunu bir daha asla yapmamak için bir karar almıştım ve o karara şu ana kadar sadık kalmıştım.

Ama şimdi… Konu Tahir’di. Onu kimseyle kıyaslayamazdım. Bu büyük bir hata olurdu. Yapamayacaksam bile son tecrübem o almalıydı. Pastayı yanıbaşındaki komodine bırakıp yavaşça yanına oturdum. Boynumdaki şalı çözüp çantamın içine koyduktan sonra çantamı da pastanın yanına bıraktım ve ayaklarımı yukarı topladığımda sanki uyumaya hazırlanmıyordum da az sonra ülkeyi temsil edecek bir maratona çıkacaktım.

Stresten terlemekten ve bunu fark etmesinden korkarak yanına uzandığımda ellerimi bedenime yapıştırdım ve yastığın bir ucunda bir robot gibi durdum. Gözlerim tavanın karanlığında sabit dururken bunun nasıl sonuçlanacağı konusunda fikirsizdim. Kötü sonuçlanmasından korkuyordum çünkü onunla uyuyabilmeyi istiyordum. Ona aşık olduğu fark ettiğimden beri, belki de çok daha öncesinden bununla ilgili hayaller kuruyordum.

Bir süre hareketsiz kaldığında uyuduğunu düşündüm ama yanıldığımı anlamam uzun sürmedi. Ani bir kıpırdanışla bedenini yana kaydırdı. Kolunu başımın altından geçirip sırtımı sardığında ve diğer koluyla belime kavradığında beni kolayca çevirip göğsüne çekti. Her iki koluyla da bedenimi sıkmadan tutarken çenesini başımın üzerine yasladı.

Burnunu saçlarımın arasında hissettiğimde, “Hediyem,” diye fısıldadığını duydum. Sesi sızmak üzere olan bir sarhoşun sesi gibi sallantıdaydı. “Burayadur.”

O muhteşem Karadeniz şivesi işin içine karıştığında yüzüme bıraktığı tebessüm endişemi silecek kadar sıcaktı. Derin bir nefes almam gerektiğine karar verdikten sonra başımı tamamen göğsünün üzerine bıraktım. Başımın altından uzanan büyük eli tavana bakan kolumu sahiplenircesine sarmıştı ve belim de diğer avucunun arasındaydı. Göğsü, ucu bucağı olmayan okyanus gibiydi ve ben o okyanusun ancak bir karışını kaplamıştım. İtiraf etmek gerekirse bu güzel göğsün üzerinde yatmayı da hayal etmiştim. Hayal ettiğimden daha etkileyiciydi; daha sıcaktı ve daha gerçekti. Ev gibiydi. Hissettiğim kalp atışları, başımın altına usulca yerleştirilmiş bir metronom gibiydi; sakinleştiren, avutan güçlü bir ritim… Kendimi sıkmaktan vazgeçtiğimde yukarıda kalan kolumu yavaşça kaldırdım ve kolunun altından geçirip sırtına uzattım. Yavaşça, tam yarasının üzerinde açtım avucumu. Avucumda hissettiğim yalnızca bir bandaj olsa da içim ince ince sızlamıştı. Ona kıyamadığımı hissetmiştim.

“Tahir,” diye fısıldadığımda sadece mırıldandı. “Acıdı mı çok?” Dilini damağına vurarak inkâr etti ama inanmadım. “Acımıştır. “

“Belki, biraz.” Gözlerinin hâlâ kapalı olduğunu ve uzun süre de öyle kalacağını biliyordum.

“Bir daha bunu yapma, tamam mı? Yani… Benim yüzümden sakın kendini ateşe atma.”

Cevap vermedi. Vermek mi istememişti yoksa uyumuş muydu? İkinci seçeneği tercihı ederdim.

“Tahir…” diye fısıldadım ama sözümün daha havada kırılmasına sebep, parmaklarının saçlarıma uzanmasıydı. Nazik, yumuşacık, tüm ömrü boyunca bu anı beklemiş gibi kıvırcık tutamlarımla oynamaya başladı.

“Tamam…” dedi uykulu bir mırıltıyla,. Hayır, bu sorumun cevabı değildi. “Buradasın, tamam.”

Bakışlarımı yukarı kaldırıp yüzüne baktığımda, kaşlarının gevşemiş, yüzünün o sert, o savaş görmüş çizgileri silikleşmişti. Dakikalar birbirinin üzerine sessizlikle yığıldı. Zaman hem var hem yoktu. Karanlığın içinde bir silüet gibi görünen yüzüne izlerken benim de göz kapaklarım ağırlaştı. Bir hastane odasının tek kişilik yatağında, birbirimize dolanmıştık.

Parmaklarım usulca bandajın üzerinde gezinirken ve memnuniyetle uykuya teslim olurken nefeslerimizin birbirine uyumunu dinledim. Kendi nefesimi duymaz olmuştum; onun nefesi, benimkine kusursuz bir uyumla karışıyordu. Ama en şaşırdığım şey… dokunuşlarımızın sınırıydı. Ya da belki sınırının olmamasıydı. Birbirimize dolanmıştık ama nerede başladığımı, onun nerede bittiğini anlayamıyordum. Tahir’in kolu bedenimin neresine yaslanıyordu? Omzuma mı, belime mi, kaburgalarımın kıyısına mı? Ayaklarım hangi köşede duruyordu, onun ayaklarına mı değiyordu, yoksa yatağın sakinliğine mi karışmıştı? Cevap ne olursa olsun eşsizdi.

Gözlerim kapanırken ilk kez bu kadar güvende hissettim. Ve uykunun en derinliklerine dalarken bile saçlarımla oynamayı bırakmadı.

Taze güneş ışığını yüzümde hissettiğimde bile gözlerimi açamadım ve bulunduğum yere kedi gibi siftinmeye devam ederken uykumun arasından bir gıcırtı duyduğumu sandım. Ardını yaklaşan adım sesleri takip etti ama çok kısa sürdü. Belki de rüya görüyordum. Ama saatlerdir rüya bile görmeden bebekler gibi uyurken şimdi rüya görüyor olmam pek de olası değildi. Buna dayanarak, hâlâ gözlerim kapalıyken uykumun rehavetiyle kolumu havaya kaldırdım. Prenses gibi gerinmeyi planladım. Ama çıkan ses?

“HaaaaaaaaaĞĞĞ!”

O ses benden çıktı. Ben çıkardım. İnsan esnerken bu kadar mı çirkinleşir? Ben mi esniyorum tırcı Muammer Ağabey mi belli değil!

Kolumu sertçe bıraktığımda başımın hemen altından gelen acılı inleme sesi geldi. Panikle gözlerimi açtığımda elinde mumları yanan bir pasta tutan ve kocaman sırıtan Şerif Ali’yle göz göze geldik.

Ne? Şerif Ali’yle mi göz göze geldik?

“İyi ki doğdunuz komt-”

Bir durdu. Bir donakaldı. Yüzündeki gülümseme iğne batmış bir balon gibi patladı.

Ay yoksa rüya mı görüyordum? Yoksa ben dün gece taşlar taşı Tahir’le değil detüylü bir şeftaliyle mi uyumuştum? Eğer öyleyse bu rüya değil kabus olurdu!

Ayrıca sorarım! Ben neden Şerif Ali’yle uyuyordum!

Emin olmak için gözüzü sımsıkı kapatıp tekrar açtım. Ama… görüntü değişmedi. Karşımdaki Şerif Ali’ydi. Üstelik… yalnız da değildi. Hemen arkasında diğer çavuşlar da vardı. Çavuşların eli havada, sanki alkış yapmak isterken bir anda donup kalmış gibi görünüyordu zavallıcıklar.. Hatta bir tanesi nefes almayı unutmuş, yüzü morarmaya başlamıştı.

Ve Şerif Ali artık bana bakmıyordu. Korkuyla yattığım yere bakıyordu. “Arkadaşlar,” dedi ağlamaklı. “Tünelin ucu çok boklu bir yere çıktı,” diye devam etti Kemal Sunal taklidi yaparak. “Geri dönün.”

Bakışlarım yer değiştirdiğinde saçlarımın dağıldığı göğsü gördüm. Saatler önce nasıl uyuduysak aynı vaziyetteydik; neredeyse üzerine tırmanmamı ve bacağımı üzerine atmamı saymazsak tabii… Ve o üç asker bizi tam olarak böyle görmüştü.

An itibariyle durumu açıklıyorum; Basıldık Meloş. Öyle böyle basılmadık hem de.

Vallahi an itibariyle dünyada utanmanın, sıkılmanın, rezil olmanın bütün türlerini aynı anda yaşadım. Bir an önce kalkmak için kendimi geriye doğru çektim ama nereye çekeyim? Adamın göğsüne gömülmüşüm resmen! Babamın yeri gibi yayım yayım yayılmışım kasların adonislerin üzerine?

“Lan oğlum niye donup kaldınız, giresenize içeri,” diyen Yaver Teğmenin sesini duymamızla kapının itilmesi bir oldu. Çavuşlar korkudan put gibi kalmışlardı tabii, çekilemediler. Teğmenler de girince kapının ağzında minik bir trafik kazası yaşandı.

Biri kapıya sığamadı. Diğeri ceketine takıldı. Yaver, Pekmez’in kafasına çarptı.

Serhan, “Lan Karahan ayağımın üstüne bastın!” diye bağırdı.”Çayı da döktün al işte!”

 

Çay mı? Ne çayı, derken bir de baktım ki Serhan’ın elinde bir demlik çay…

 

Onlar da durmadı, bize baktı, gördüler vaziyetimizi…

 

Rezillik çarpı iki aşkom....

Bakışlarımı yavaşça yukarı kaldırdığımda kaşlarını çatmış askerlerine bakan bir adet Tahir Yüzbaşı gördüm. Uzanıp çarşafı şak diye üzerine çektiğinde görünen tek yer başımdı. Onu da an itibariyle kuma gömmek istiyordum zaten.

“Sizin kapı çalma adetiniz yok mu lan?” diye parlayınca ben bile irkildim vallahi.

 

Şerif Ali’nin gözleri giderek büyürken yüzü bembeyaz oldu. Bir adım geri giderken pastadaki mumlar titredi. “Komutanım!” dedi can havliyle. “Biz doğum gününüzü kutlamaya gelmiştik ama… Siz çoktan kutlamaya başlamışsınız galiba.... Aşk olsun, bizsiz bizsiz…”

Pekmez sesini kısarak, “Ben demiştim kapıyı tıklatalım diye size!” Hemen sonra bize döndü. “Komutan bu arada bende alzeimer başlangıcı olduğunu söylemiş miydim?”

Karahan hemen atlayıp turuncu kirpiklerini kırpıştırdı. “Komutanım bu illet bulaşıcı diye duydum. Biz de ayıptır söylemesi Pekmez’le epey samimiyiz. Kesin bulaşmıştır komutanım!”

Sıradaki hamle Yaver’den geldi. Arkasını döndü ve, “Dönün lan arkanızı,” diye emrettiğinde askerlerin hepsi birden bize arkasını döndü.

O halde bile Şerif Ali konuşmaya devam etti. “Kimden çikti lan bu pasta alıp gelme fikri!” diye sordu çavuşlara. “Komutanımın doğum günüsünü kutlayamadık ama o bizim merhum günümüzü kutlayacak…” Sızlanmaya devam ederken omzunun üzerinde gizli gizli bize bakmaya çalıştığını fark ettim. “Bu arada ozisyonu tam seçemedim. O şam şeytanı komutabımızın üzerine mi çıkmıştı ben mi korkudan yanlış gördüm?”

Serhan dişlerinin arasından, “Şerif Ali,” dedi. “Kes aslanım.”

Ben de ya Allah bismillah diyerek çarşafı açıp kendimi yataktan attığımda hemen üzerimi düzelttim. “Siz yanlış anladınız. Biz sadece şey ediyorduk!”

“Onu anladık zaten,” dedi Şerif Ali.

“Şerif Ali,” dedi Tahir ölümcül bir sesle. “Senin kafanı duvara sürterek kıvılcım çıkarırım.”

“Çıkarırsınız komutanım!”

Tahir gözlerini bana çevirip müsait olduğuma kanaat getirdikten sonra, “Dönün,” emrini verdi. Ama dönmediler. Neden dönmediler?

“Emin misin komutanım?” diye sordu Yaver ciddiyetle. “Yeni bir sürpizle karşılaşmayalım?”

“Yaver.” Tahir’in yalnızca ismini söylemesi bile yetti. İlk olarak o döndü. Sonra da diğerleri. Şerif Ali’nin gözleri daha fazla dedikodu ararmış gibi yuvarlanırken mumları sönmek üzere olan pastayı iki eliyle kavradı ve keklik gibi bir adım öne attı.

“Bunun buradan çıkmayacağını biliyorum ama ben yine de uyarayım,” dedi tane tane. Bakışlarını her birinin üzerinde ciddiyetle dolaştırarak. “Yengenizle uyuyakalmışız.”

Yengeniz mi !

“Yengeniz mi?” diye sordu çavuşlar aynı anda.

“Yengemiz mi?” diye sordu Şerif Ali, ayrıyeten. “Bildiğimiz yenge yani?”

“Evet Şerif Ali,” dedi Tahir. “Bildiğiniz yenge.” Bakışları pastaya odaklandığında ifadesi yumuşadı. “Kimin fikriydi bu?”

Karahan bakışlarını yukarı kaldırıp haberi yokmuş gibi davranmaya açlışınca cevap açıkça belli oldu.

“Karahan arkadaşımız sadece cift sayılı gğnde doğanların doğum gününü kutladığı için şanslı sayılırsın,” dedi Serhan. “Dün yoğun bakımda çay getirin bana, diye oralığı inlettiğin ve doktorla kavga ettiğin için ben de çay demlemiştim,” diye gösterdi elindeki demliği gösterek. “Bunun için de şanslısın.”

“Ne şanslısı, basım basım bastık adamı az önce deyince Şerif Ali, sadece rütbeliler değil, herkes ters ters baktı. Eh… Şerif Ali yüsüzlüğün kitabını yazmış bir arkadaşımız olduğu için cebinden bir çakmak çıkarıp hemen sönen mumları tekrar yaktı ve Tahir’e uzattı.

“Komutanıııım…” dedi yeniden gülen yüzüyle. “Doğum gününüz kutlu olsun!”

Askerler yatağının etrafına toplandığında ben de kabanımı giydim ve çantamı aldım. Basıldığımıza dair tek bir espririye daha maruz kalmadan çaktırmadan kapıya yöneldiğimde herkesin Tahir’e odaklanmasından fırsat bilerek ona baktığımda, demli çayını yudumlarken bakışlarının zaten beni izlediğini gördüm. Sessizce kıkırdadıktan sonra elimi ağzıma götürdüm ve ona gizli bir öpücük bıraktım.

O öpücüğü, yavaşça açılıp kapanan gözleriyle aldı, kalbinin en güzel köşesine sakladı sanki.

Hasta yatağında çay içerken bile çıldırtacak kadar yakışıklı göründüğünü söylemiş miydi?

*

 

Sıla Öğretmene öğretmenler günü şiirimiz;

Sesin sıcak, derslerin güzel,
Senlen öğrenmek her zaman çok özel.
Emek verip bizleri büyütürsün her an,
Bir daha kırmayasun bir yanını, kal sağlıcaklan.

Melek Öğretmene öğretmenler günü şiirimiz;

Sınıfta bazen neşeli bazense dertli,
Getirdi köyümüze boyayi pudrayi...
Ne yalan diyelim, korktuk gideceksin deyi,
Kafadan biraz çatlaksun amma çok seveyruz seni.

Ben daha okulun kapısından içeri girer girmez bir telaş, bir koşuşturma… “Meleeeeek öğretmeeennnumm! Gözlerini kapat, sürpriiiz yapacağuk!” diye bağıra bağıra üzerime çullanmışlardı. Ben de tabii, şaşkın ördek yavrusu gibi, “Tamam tamam, kapattım ama düşürmeyin beni aşkılatellalarım!” diye elimle duvarı yoklaya yoklaya sınıfa kadar gelmiştim. Ama gelmesem de olurmuş.

 

Zira tahtada okuduğum sekiz kıtanının bana düşen kısmı… gerçekten içler acısıydı.

 

Sıla gülmemek için dudaklarını birbirine bastırmışken ben her zamanki gibi ağlamak ve gülmek arasında sekip duruyordum.

 

Neyse Meloş, son satıra odaklanalım…

 

Odaklandım. Başka şansım da yoktu zaten. Kendimi gülümsemeye zorlarken, “Canlarım benim, ben de sizi çok seviyorum” dedim. Bu kısımda fazlasıyla samimiydim. “Şiirinize de bayıldım.” Bu kısım ise kelimesi kelimesine yalandı.

 

“Öğretmenum!” diye ayağa fırladı ikinci Temel. “Beğendiniz mi gerçekten?” Elini küçük göğsüne vurup, “Ben yazdum!” diye böbürlendi. Tabii bunları söylerken ikinci Fadime’ye göz süzmeyi ihmal etmedi. “Sen de beğendun mi güzelim? İstersen saa da yazabilirum.”

 

İkinci Fadime’ye zaman kalmadan, ikinci Temel’in husumetlisi dördüncü Temel ayağa fırladı. “Hadi ordan kot kafali! İlk iki satırı baa sormadun mi? Ayrıca…” dedi kaşlarını çatarak. Galiba şu an korkunç göründüğünü sanıyordu. “Fadime şiir isterse saa gerek yok. Ben yazarum. Baa buralarda Şaiir Temel derler.”

 

İkinci Temel ağzından minik bir gaz kaçırma sesi çıkarırken,” Hadi ordan ual!” dedi. “Şair Temel derlemiş. Pabucumun şairi!”

 

“Çocuklar!” dedi Sıla elini birkaç kez masaya vurarak. “Kaç kez söyledim, sınıfta kavga yok.”

 

Dördüncü Temel muhteşem bir öneri getirdi. “Bahçeye çıkalım o zaman öğretmenum!”

 

Yavaşça Temel’lerin yanına yürüdüğümde ve tam aralarında durduğumda ellerimi saçlarına koyup okşadım. “Çocuklar…Ama böyle yaparsanız benim sınıfım açıldığında Sıla öğretmeninizle bazı kararlar alabiliriz.”

 

Benim sınıfım…Sadece bunu söylemek bile mutlu ediyordu çünkü Milli Eğitim’den Sıla’nın dilekçesine olumlu dönüş gelmişti. Yani okulumuza ikinci bir sınıf açılacaktı ve ben de o sınıfın kalıcı öğretmeni olacaktım! Haberi alır almaz sevinç dansı yapmış, ardından da öğrencilerimizle bu güzel haberi kutlamıştık. Bu işin en zor kısmı ise koca sınıfı ikiye ayırmak olacaktı. Bir konuda Sıla ile hemfikirdik; ikinci Temel ve dördüncü Temel her ne kadar ayrı sınıfa düşeceklerinden emin olsalar da onları ayırmayacak, uğruna kavga edip durdukları Fadime’yi benim sınıfıma alacaktık. Böylece Temel’ler bir arada barış içinde yaşamayı öğreneceklerdi. En azından öyle olmasını umuyorduk….

 

Bir sorunumuz daha vardı; ikinci bir sınıf için ne yazık ki yerimiz yoktu. Bu yüzden bir ustayla anlaşmalı ve ikinci sınıfı için okulu büyütmeliydik. Zaman alacağını biliyordum ama yine de… çok mutluydum. Haberi dün almıştım ve heyecandan sabaha kadar uyuyamamıştım!

 

Tabii bir de Tahir’ile mesaklaşmaktan…

 

Doğum gününün üzerinden tam dört gün geçmişti ve biz dört günde bir kere bile görüşememiştik. Hastaneden çıkmıştı çıkmasına ama evde olduğu için ve Güldane Hanım başından bir an bile ayrılmadığı için bir araya gelmemiz mümkün olmamıştı. Ah ah…

Oysa ne güzel olurdu ona kendi ellerimle çorba içirmek, tüylü terliklerimle önünde salına salına yürüken gider yanına başına oturur, gözlerimi süze süze portakal soyardım. Baş ucuna da koyardım, portakalı yani…

 

Tahir birkaç kez eve gelmeyi, beş dakika da olsa beni görmeyi teklif etmişti etmesine ama içim kan ağlaya ağlaya reddetmiştim. Hatta bunu yapması durumunda ona küseceğimi söylemiştim. Çünkü tedavisi hâlâ devam ediyordu ve doktor en az bir hafta yatılı olarak istirahat etmesini tembih etmişti. Bunu bana tabii ki o değil, Nurcan Abla söylemişti.

 

Tahir’i daha fazla tutabileceğimi sanmıyorum ama elimden geleni yapma konusunda kararlıydım. Sağlıklı ve iyi olması bizim görüşmemizden önce gelirdi. Öte yandan… Onu gerçekten çok özlemiştim. Yüzünü, ukala gülümsemesini, boyu posunu, o karakteristik ses tonunu hatta ve hatta öyle dümdüz durmasını bile özlemiştim. Yalnızca bir defa birlikte uyumamıza rağmen son dört gecedir daldığım her uykuda ellerim onu arayıp durmuştu Ve onunla uyuyabildiğim için artık daha fazla emindim; ben Tahir’e kesinlikle ve kör kütük âşıktım.

 

“Öğretmenum! Hediyelerimizi verelim mi?”

 

Eren’in gözleri parlayarak söylediklerine karşı dönüp bu kez de onun başını okşadım. “Heyecanla bekliyorum bir tanem!”

 

Bu cevabı bekliyormuş gibi masanın altına eğilip gazete kağıdına sarılmış koca bir mısır ekmeği çıkardığında ellerimi ağzıma götürüp bir ayağımdan diğerinin üzerine zıpladım. “Ayyyy! Sen bana mısır ekmeği mi getirdin Eren!”

 

Başını salladığında eğilip yumuşacık yanaklarından öptüm. “Çok, çok teşekkür ederim.”

 

“Öğretmenum! Ben de köy yumurtasi getirdim,” dedi Bekir sırıtarak. “Ha bu sabah tavuğun kıçından çikti. Taze taze…” Yanına gidip bir poşetin içine koyduğu köy yumurtalarını alırken gözlerimin içine bakıp kaşlarını çattı. “ Eminim emicem saa daha hediye bilem almamıştur. Boylece aramızdaki farkı görür, beni yedien değerlendiremeye alırsın diye düşüneyrum.”

 

Dudaklarımı birbirine bastırdım, anlamış gibi başını salladım. Sonra Bekir’in yanaklarından öpüp sıradaki pıtırcıklarımın getirdiği hediyeleri almaya başladım. Yaklaşık yarım saat sonra öğretmenler masasının üste köy pazarına dönmüştü. Köy peynirleri, mis gibi dumanı tüten Trabzon ekmekleri, peynirler, çörekler, börekler…Bir bidon turşumuz bile vardı!

 

Sıla ile kara tahtanın önünde durmuş parmaklarımız yalaya yalaya hediyelerimizi yiyorduk. Beslenme saatiydi. Çocuklar da beslenme bezlerini sıralarına sermiş, karınlarını doyuruyordu. Onları yemek yerken izlemek güzeldi çünkü her beslenme saatinde birbirleriyle yiyecek alışverişi yapıyorlardı. Birinin beslenmesinde ne varsa mutlaka öbüründe de az da olsa oluyordu. Anneleri de bunu düşünerek her şeyden bolca koyuyordu.

 

“Sıloş,” dedim turşu bidonundan çıkardığım bir salatalık turşusunu kütür kütür yerken. “Bu öğretmenler günü çok karlıymış böceğim. Bilsem daha önceden çalışmaya başlardım.”

 

Sıla hediyesi olan bir kap kara lahana sarmasını gömerken, “Ne yalan söyeyeyim ben de seviyorum,” dedi. “İlçedeki arkadaşımla konuştum da, tam yirmi iki kupası, on üç de çiçek buketi olmuş.”

 

Uzanıp sarmalarından birini aldım. “Ay o zaman iyi ki ilçede değiliz.”

 

“Öyle de demeyelim de…”

 

“Ay Sıla çiçek mi yemeyi tercih ederdin? Ayrıca bu ayki mutfak masrafından büyük ölçüde kurtulduk,” dediğimde güldü. “Bir de o karalahanaların hepsini yemezsen sevinirim, yoksa sana mısır ekmeğimden vermem.”

 

“Tamam tamam, sakın bitirme mısır ekmeğini. Haftasonu kahvaltıda yumurtalayıp kızartamam yoksa.”

 

“Of!” Ağzım doluyken bile sulanabiliyor, öyle bir iştaha sahiptim. “Yanına kayısı reçeli de çıkarır mıyız?”

 

“Çıkarmaz mıyız?”

Tam o sırada sınıfın en minyon kızı Rukiye koşarak yanıma geldi. Elinde bir bardak su, suyun içinde de çiçek… Üç yapraklı, solmaya yüz tutmuş ama belli ki kendi eliyle toplamıştı. “Öğretmenum, dedi masum masum. “Senin için bizim bahçeden topladım amma gelirken biraz soldu.”

Yüzündeki mahcup ifade aralıksız iki gün ağlamama sebepti. Hemen bardağı elinden alıp çiçeğin mis gibi kokusunu içime çektim. “Canım Rukiye’ciğim! Bu çiçeği yaşatabildiğim kadarıyla yaşatacağım. Solduğunda da en sevdiğim kitabımın arasında saklarım. Anlaştık mı?”

Küçük kollarını açtığında sarılması için eğildim. Ve kocaman sarıldık. Sırasına geri döndüğünde hâlâ burnumun direği sızlıyordu.

“Eee…” dedi Sıla muzip bir sesle. “Çiçekleri yiyemeyiz diyordun en son…”

Alınan bir ders daha; onların minicik elleriyle taşıdığı şeyler gözümde öyle kıymetli ki…

Ve ilk öğretmenler günüm mısır ekmeğiyle, köy yumurtasıyla, turşusuyla, çocuk kahkahalarıyla öyle güzel geçti ki… Kalbimin en sağlam köşesine kazıdım.

Okul çıkışı elimiz kolumuz dolu eve yürürken kapının önünde gördüğümüz iki demet çiçekle ayaklarımız yerden kesildi. Yüzümüze yayılan gülümsemelerin sebebi, o çiçeklerin kimden geldiğini biliyor olmamızdı. Adımlarımız heyecanla hızlandı tabii. Demetlerden birini rengârenk çiçekler oluşturmuştu. Diğerinde ise sadece pembe güller vardı.

Sıla rengârenk olana eğilirken ben düşünmeden pembe güllere uzandım. İnsanın içini yumuşacık eden taze yapraklı, uçları hafif kıvrık, gelişi güzel dizilmiş gibi ama aslında özenle yerleştirilmiş bir demet pembe gül… Buketin parlak kağıdı bile pespembeydi. Hafif bir koku; pudramsı, tertemiz. “Allah’ım çok güzeller!”

Demetin arasını parmaklarımla araladım. Güllerin arasında küçük bir kart saklanmıştı. Tam Tahir’in edebi cümlelerini taşıyacak türden; köşeleri kabartmalı, krem rengi ve sade. Yerinden alırken dudaklarım istemsiz kıvrıldı. Ve kartı açtığımda Tahir’in düzgün el yazısı, bir an önce kendini anlatmak ister gibi gözlerimin içine baktı.

Sen anlat,

Dünya susup seni dinlesin.

Sen hep anlat,

En önde hep ben dinleyeceğim.

Benim güzel öğretmenimin günü kutlu olsun.

Notu defalarca okudum, okudukça kalbim boyut değiştirdi. İçim ısındı. Bana aldığı hat sayesinde telefonum daha fazla yerde çekiyordu. Bir teşekkür mesajı yazmak için telefonumu çıkardım ekranımda zaten ondan gelen bir mesaj olduğunu gördüm.

Tahir: Geberdum özleminden

Ve bir mesaj daha…

Tahir: Duramayrum hatun!

Bir tane daha…

Tahir: Dağda kırksekiz saat uykusuz kalma kapasitesine sahibim ama seni görmeden bir saat daha durmayacağım. Ya gelirsin ya gelirim.

Dudaklarımı ısısrarak gülerken yine olduğum yerde sallanıyordum. Ona cevap vermeden önce aklıma bir fikir geldi. Belki… bu teşekkürü ona yüzyüze edebilirdim.

Anneni birkaç saatliğine evden gönderebilir misin?

Cevap aynı dakika geldi.

Tahir: Şu an yapamayacağım hiçbir şey yok

Anlaştık. Ben hazırlanırken sen de evde yalnız kalmanın bir yolu bul. Geliyorum asker!

Eve dalarcasına girdikten sonra ilk olarak çiçeğimi su dolu bir vazyoya koyup, vazoyu da bana daha önce gönderdiği kurumuş demetin yanına bıraktım. Odamın en özel köşesiydi!

 

Öncelikle kısa bir banyo yaptım çünkü bu defa da turşu kokuyordum. Pudra rengi, üzerinde küçük mavi çiçekleri olan sütyenimi giydikten sonra içine her zamanki gibi çorap koymaya niyetlendim ama yayla evinde oynadığımız oyunda bunu fark ettiğini öğrenmiştim. Mecburen vazgeçtim. Seksen beden, a cup ciciklerim bu defa olduğu gibi kalacaktı ne yazık ki.

 

Neyse… Kıyafete geçelim. Kremrengi, dantel desenli bir külotlu çorap giyip, üzerine belli belirsiz pembe ekoseleri olan çan tipi mini etek giydim. Seçtiğim salaş kazak da boğazlı ve kremrengiydi. Ama bir battaniyeyi andıran yumoş kabanım tabii ki şeker pembeydi. Dışarısı hala lapa lapa kar olduğu için dizlerime uzanan kalın topuklu çizmelerimi seçtim. Çizmelerim de kazağımla birebir aynı tondaydı.

 

Bomshell’i pıs pıs pıs havaya sıkılıp altından geçtikten sonra günlük, yüzümü ay gibi parlak gösteren makyajımı yaptım ve bu defa çikeli gloss’umu sürdüm.

 

Bazı şeylere hazılıklı olunmalıydı.

 

Dinoşuma söz verdiğim için ona da pembiş, yünlü zıbınını giydirdim ve koca çantamın için koyduğumda başını dışarı çıkarıp bir açıklama beklermiş gibi baktı. “Babaya gidiyoruz aşkom!” diye açıkladım heyecanla. O ara babasından da mesaj gelmişti. Görev tamam; Güldane Hanım evden uzaklaştırılmıştı. Ben yine de komşular görür de ispiyonlar diye büyük gözlüklerimi ve koyu pembe, normalinden daha büyük olan fötr şapkayı başıma geçirip eşgalimi gizledim. Ve Sıla’ya en kokulu öpücüklerimi gönderdikten sonra sevdiceğime gitmek üzere evden çıktım.

 

Meydanın ortasındaki evlerinin kapısı doğrudan köy kahvehanesine baktığı için görülmeme şansım yoktu. Ama ben de zeki bir insan evladıydım en nihayetinde. Hemen arkadan dolaşıp avludan içeri atladım. El aynamı çıkarıp kendime son kez baktıktan sonra kapıyı hafifçe tıklattım. Yaklaşan adım seslerini bile duymadan direkt kulp indirildi diye duydulanacaktım ki… duygulanamadım.

 

Çünkü kapı kitliydi.

 

Evet, kilitliydi ve içeriden homurtulara bakılırsa anahtar evde değildi.

 

Oha ama artık. Bizimle görüşemesin diye kadın resmen otuz yaşindaki adamin üzerine kapiyi kilitlemiş Meloş!

 

“Tahir,” diye fısıldadım kapıya eğilerek. “Her şey yolunda mı?”

 

Cevap gelmedi ama yaklaşık otuz saniye sonra salonun perdesi çekildi ve açılan pencereden onu gördüm. Gördüğüm ilk anda sinirliydi ama bakışları beni bulunca göğsü yavaşça indi. “Kapı,” dedi dişlerinin arasından. “Annem giderken el alışkanlığı kilitlemiş.”

 

El alışkanlığı mı? Emin misin yakışıklım?

 

Büzülmek üzere olan dudağımı zorlukla dize getirdim. Hayır, pencereden de giremezdim ki, korkuluklar vardı. Resmen mapusta sevdiğini görmeye gelen kızlar gibi hissediyordum. Birbirimizi görüyorduk, yakndık ama aramızda demir parmaklıklar vardı! Kara bahtım kör talihim yine formundaydı yani…

 

“Hani bu köyde hırsızlık olmazdı,” dedim üzgünce. “Neden korkuluklar var?”

 

Onun ifadesine de aynı hayal kırıklığı uzanmıştı. Sık sık dudaklarını kıpırdatıyordu. Ne söylediği duyuylmuyordu ama küfürlü olduklarını anlamak için müneccim olmaya gerek yoktu. “Babam yeni yaptırdı. Komşunun horozları içeri uçuyormuş.”

 

Buna gülünürdü ama gülemedim. “Tahir,” dedim elimi korkuluğa uzatarak. “Sen iyi misin?”

 

Avucu, demir korkuluğun üzerindeki elimi sardı. “İyiyim,” dedi ama yeni fark etmiş gibi önce gözlüğüme sonra da şapkama baktı. “Bu ne hal kız?

 

“Kılık değiştirdim,” dedim başımı eğip gözlüklerimin üstünden ona bakarak. “Olmuş mu?”

 

“Olmuş. Hiç tanınmıyorsun,” dedi ama asla ciddi gibi gelmedi. “Zaten her gün onlarca pembe Barbie geçiyor meydandan. Senin olduğunu anlamalarına imkân yok.

 

Ciddi gelmediğini söylemiştim. Ama o korkuluklara bakarken ve onları elleriyle yoklarken son derece ciddi görünüyordu. Yoksa… “Tahir hayır!” dedim parmaklıklara bu kez iki elimle birden yapışarak. “Sakın o korkulukları eğmeye kalkma!”

 

“Sebep? Günler sonra seni bulmuşum, öylece geri mi göndereceğim,” dedikten sonra sol kolunu kaldırıp sıkmasıyla o pazular bir şişti ki sıvı hale gelip avluya akmamak için kendimle savaştım. “Bu kasları gazoz kapağı açmak için yapmadık kızım.”

 

“İlla ki öyledir ama sen yine de yapmasan? Çünkü annen yeterince zeki bir kadın.” Bazen anasınıngözü veya cinden beş dakika önce doğmuş, diyemediğin için zeki dersin. “Kesin anlar.”

 

Geri çekilip, “Bana bir çözüm söylemek için bir dakikan var,” dedi. “Sonra bu korkuluklar yamultur seni yanıma alırım.”

 

Ay bizimkinin gözü dönmüş Meloş, bulmak zorundayız o çözümü!

 

Bakışlarım etrafta aranmaya başladı. Bir çözüm… Olmalıydı bir çözümü, olmak zorundaydı! Zira eninde sonunda o demirleri eğmesine boyun eğecek, sonra da Güldane Hanımın hışmına uğrayacaktım. Başımı yukarı kalktığında çatıyla bakışmamız, bana dağ evini hatırlattı. Oradaki çatıda dışarı açılan bir kapak vardı. Pekala burada da olabilirdi!

 

“Tahir! Çatıda kapak var mı?”

 

Bana baktı. Bana gözlerini kısarak baktı. Sonra da, “Hayır,” dedi. “Düşme ihtimalin var.”

 

“Yani kapak var?”

 

“Evet ama çıkamazsın.”

 

“Neden çıkamayacakmışım? Çok da güzel çıkarım. Küçükken babaannemin köyündeki elma ağaçlarından inmezdim ben! Sen tut şunu, bak nasıl çıkıyorum.”

 

Çantamı korkuluklarının arasından ona verdiğim yüzündeki ifadeden Dino’yu da yeni fark ettiğini anladım. “Ha bu iti de mi getirdin?”

 

“Aşk olsun babası….” dedim topuklu botlarımı çıkarıp onları da Tahir’e teslim ederken. “Onun bir adı var. Ayrıca o da merak etti seni. Değil mi Dino’m?”

 

Korkuluğun duvarına tırmanırken keşke etek giymeseydim, diye hayıflandım ama artık yapacak bir şey yoktu. Şempaze gibi ağaca tırmanırken Tahir’e rezil olmayı dert etmiyordum çünkü düşmem, diğerlerinin yanında en küçük rezilliğim olarak kalırdı.

 

Tahir’in dikkat etmemi söyleyen uyarıları eşliğinde önce evin bitişiğindeki yaşlı ağacın dalına asıldım, kendimi yukarı çekerek çatıya ulaştığımda, yoğun ağaç dallarının çatıyı dışarıya karşı kamufle ettiği için şanslıydım. Çatıda sürüne sürüne ilerledim; saçaklardan tutundum, bir ara saçlarım kiremite sıkıştı ama kurtarmayı başardım. Sonunda çatı girişinin kapağını bulunca gömü bulmuş gibi sevindim.

 

Kapağı küçük bir pıt sesiyle açtığımda Tahir aşağıdan, merdivenin dibinden bana bakıyordu. “Selam,” dedim el sallayarak. Bak, başardım işte.”

 

Yüzündeki endişeli ifade silinirken gülümsedi. “Korkulur senden.”

 

Bedenimi ters çevirip düz merdivenden aşağı inerken, “Tahir len,” dedim. “Ordan eteğimin altına bakmıyorsun değil mi?”

 

Başını iki yana salladığında gülümsemesi dudaklarına iyice yayıldı. “Tovbe tovbe…”

 

Uzanıp kapağı kapattıktan sonra başarmanın mutluluğuyla kalan basamakları iniyordum ki bastığım üçüncü basamağın sallanmasıyla paniğe kapıldım. Buraya kadar rezil olmadan geldim noolur Allahım(!) derken duam aynı saniye kabul olmamış olacak ki basamak çat diye ayağımın altında kırıldı ve ben tutunmaya bile fırsat bulamadan geriye doğru savruldum.

 

Ama düşmedim. Çünkü süper kahramanım beni o güçlü kollarıyla yakalamıştı.

 

Boynuna sardığım kollarımla ona sıkıca tutunduğumda ve korku dolu nefeslerimi kollarında verdiğimde kalbim küt küt atıyordu yine ve tek sebebi düşmem değildi. Yakındık ve daha fazlası… Yüzümde dolaşan bakışları başka bir ciddiyetle bakıyordu.

 

“Hep kucağıma düşeceksin derken tam olarak bunu kastediyordum,” dedi ve kalp atışlarımız birbirimizin göğsünde hissedeceğimiz kadar hızlanmaya başladığında bakışları dudaklarıma düştü ve aynı anda, anlaşmış gibi benim gözlerim de onun dudaklarındaydı.

 

“Sıcaklığın,” dedi giderek alçalan ve ısınan sesiyle. “Hâla kucağımda, öğretmen hanım. Hep öyle kalacak.”


 

Dudakları özlemle dudaklarıma kapandığında tüm ömrüm boyunca bunu bekliyormuşum gibi açlıkla karşıladım onu. Ve sıkıca sarılarak öpüştük. Dakikalarca, dudaklarımızın biririne dokunmayan tek bir noktası kalmayıncaya kadar öpüştük.

 

Zehirlenmiştik ve panzehiri birbirimizin dudaklarında arıyorduk.

 

Boynundaki kollarımın tutuşunu sıkılaştırdığımda, yanan göğsümün aksine parmak uçlarıma buzdan iğneler saplanmaya başlamıştı. O beni öperken Dünyanın kapısı kapanıyor ve biz her şeyin dışında kalıyorduk. Tüm sesler, tüm renkler, var olan tüm detaylar memnuniyetle silikleşiyordu. Zaman ağırlaşıyor, ayaklarımızın altında un ufak oluyor ve kapalı gözlerimin ardından yüzlerce yıldız kayıyormuş gibi ışıklar parlıyordu.

 

Islak dudaklarımızın birbirine bulaşan teması içimdeki özlemin kilidini birer birer kırıyordu. Sırtımdan ve dizlerimin altından beni kavrayan ellerinin kuvveti öyle kesin, öyle buyurgandı ki; bedenlerimize iç içe geçmekten başka bir yol bırakmıyordu sanki. Göğsüme yaslanan kaslarının her hareketi, içimdeki titremeyi çoğaltıyor; ruhumun ruhuna karıştığı gibi bedenim de onun bedenine karışmak için yanıp tutuşuyordu..

 

Dört günlük sakallarını dudaklarımın ince derisini yakıyordu, bedenimdeki tüm hücreleri uyarıyordu. Parmaklarım ensesinden saçlarının araısna sızdığında daha cesaretli olmak istedim. Daha cesaretli olmak; onun doruklarında dolaşmak, daha fazla hissetmek ve daha fazla hissettirmek… Nefessiz kalan göğsümü susturup dilimi onun dudaklarına dokunduğumda, nefesinin derininden yükselen o kısık iniltinin tutkusu ağzımın içinde dağıldı, beni içine buyur etti. Dudaklarımın ona daha fazla sokulmak isteyen sabırsız ve acemi hareketlerini karşılayışı, dört bir yanı yakıp kavurmamak için kendini tutmaya çalışan bir ateş gibiydi.

 

Nefesimizin tükendiği noktada dudaklarımız ayrıldığında alınlarımız birbirine yaslandı. Yaslanmaktan daha fazlasıydı bu; açıkça alınlarımız birbirine çarpmıştı. Alınlarımız arasındaki ıslaklık ateşimizden doğan terden başka bir şey değildi. Düzene girmek için sertçe dışarı taşan soluklarımız ıslak ve tahriş olmuş dudaklarımıza vurduğunda hâlâ kapalı olan gözlerimin ardından erkeksi gülümsemesini duydum.

 

“Hoş geldin.”

 

Gülümsedim ben de. “Güzel bir karşılamaydı. Hoş buldum.”

 

Beni etrafımızda çevirdiğinde eğildiğimizi hissettim. Sırtım yumuşacık zeminle buluştuğunda yavaşça gözlerimi açtım. Karartmalı perde büyük ölçüde kapalı olduğundan içerisi loş sayılırdı ama hâlâ tüm ayrıntılarıyla seçilebiliyordu. Bir yer yatağının üzerindeydim ve buram buram beyaz sabun kokuyordu. Bu tavanı ahşap kirişlerle kaplı çatıkatı odası Tahir’e aitti. Bunu gözlerimi açtığım anda anlamıştım.

 

“Bağışla,” dedi. Hemen üzerimdeydi, elleri bedenimden ayılmış, başımın her iki yanına yaslanmıştı ama hâlâ nefesini duyabileceğim kadar yakındaydı ve bana hâlâ çok bitmek bilmeyen, yoğun bir özlemle bakıyordu, hâlâ. “Odamda seni oturtabileceğim bir koltuk yok ama istersen aşağı inebi-”

 

“Hayır,” diye böldüm sözlerini gözlerim etrafta gezinirken. “Burası çok güzel.” Gerçekten öyleydi. Sol köşedeki eski dolap, orta alandaki el dokuması halı ve hemen üzerindeki siniyle sıcacık bir havası vardı. “Buradan gitmek istemiyordum,” dedim ve kalkan avucum göğsüne yaslandığında, gözlerine daha derinden baktım. “Buradan da…”

 

Bakışları göğsünde duran elime düştüğünde, “İstesen de gidemezsin ki,” dedi. “Önce kalbimi sökmen gerekir ama bana sorarsan ondan sonra bile orada durmaya devam edersin. İstersen dene, beni öldü-”

 

Birkez daha böldüm sözlerini ama bu defa sözlerimle değil, dudaklarımlaydı.

 

Ellerim yanaklarına çıktığında onu kendime çekip dudaklarına istekle yapıştığımda önce afalladı. Benden bunu beklemiyordu ama karşılık vermekten gecikmedi. Beni yeniden öpmeye başladığında bu defa daha yavaştı ama her nasılsa daha yoğundu. İnanılmazdı. Ellerini yasladığı yerden çektiğinde, bedeni büyük bir katman gibi bedenimin üzerine serildiğinde tüm ağırlığını bırakmaması rağmen bir an için nefesim kesildi. Tüm hatlarını, sertleşen ne kadar kası varsa bedenimde hissettiğimde ve avucum sakallı yüzüne sürtünmeye devam ettiğinde onunla sonsuza kadar öpüşebileceğimi düşündüm.

Öpüşümüz yavaşlamıyor, aksine her saniye daha arzulu, daha derin, daha sahiplenen bir yere doğru sürükleniyordu bizi. Nefesimizi çalan her öpücük, hırçınca başka bir nefesin kapısını zorluyordu. Sanki dudaklarımızla konuşuyor, tenlerimizle bazı kararlar alıyorduk. Boynuna uzanan parmak uçlarım daha fazla Tahir diye çıldırıyordu.

O da bana dokundu.

 

Ellerinden biri belimin kıvrımını bulduğunda okşamaya başladı. Hayır, nazik değildi. İçindeki ateşi dindirmek istermiş gibiydi. Diğer eli eteğimin sınırından bacağımı kavradığında ve biraz sıktığında bacağımı yukarı çekip ona fazla alan tanıdım. Ellerinin kavrayışı arttıkça, belimdeki eli beni daha bir kendine çekip daha derinine gömüyordu.

 

Dudakları birkez daha dudaklarımdan ayrıldı ama uzaklaşmadı. Islak dudaklarını boynuma gömüp orayı öpmeye başladığında karnımın kasıldığını hissettim. Nefesleri boynumun köküne doğru kayarken sakallarının oradaki ince deriye sürtünmesi tatlı bir işkence gibiydi. Boynumun sol tarafına dudaklarıyla hafifçe bastırdı, sanki damarımdaki nabzı hissediyordu ve bunu yaparken kalbim şu an kontrolsüzce ona koşuyordu.

 

Dudaklarıyla ıslattı; öptü, küçük ısırıklarıyla birlikte tenimde ağır bir iz bıraktı. Göğüslerimiz birbirini zorlarken ellerim ensesine, saçlarının arasına sıçmıştı. Kalbimin ritmi onunkiyle çarpışıyor, hangisinin bana ait olduğunu yine seçemez hâle geliyordum.

 

Şimdi fark ettim. Üzerinde siyah bir eşofman altı ve aynı renk siyah bir yün kazak vardı. Şimdilik…

 

Eteğim kazağının eteklerine ulaştığında dudakları boynumda donup kaldı. Onu birkez daha afallattım. Geri çekilip gözlerime baktı. Anlamak istiyordu. Emin olmak istiyordu. Başımı kaldırıp kızarmış dudaklarına küçük bir öpücük bıraktım. Bu yeterli bir cevaptı.

 

Kazağını yavaşça üzerinden sıyırdığımda ve bana yardım etmek için hafifiçe doğrulduğunda gözlerimiz birbirinden ayrılmadı. Çıplak gövdesi gözlerimin önüne serildiğinde nefesim birkez daha kesildi. Elimi uzattım, gövdesinin gösterişli hatlarına dokunurken aralanan dudaklarımın yönlendirmesiyle kendimi aşağı kaydırdığımda ve yaklaşmasını sağladığında onu göğsünün tam ortasından öptüm. Teni sıcaktı ama teninin kokusu soğuktu. Dağların soğunu kemiğine kadar işlemiş gibiydi. Dudaklarım göğsünde gezinirken elleriminin altında an be an kasıldığını kolllarının daha fazla sertleştiğini ve nefesinin de sıklaştığını hissettim.

Alnımda gezinen dudaklarının sıcak nefesinı kazağımın içine sızan parmakları takip ettiğinde ve çıplak tenime dokunduğunda hırıltıya benzeyen sert bir nefes vererek kendini aşağı kaydırdı ve kazağımın eteklerini tek hamle kavrayarak başımın sıyırıp aldı. Ani hamlesinin şaşkınlığını yaşarken karşısında sadece sütyenle kaldığım için biraz utanmıştım. Oysa altımızdaki giysiler hâlâ bizimleydi.

Ama içimden bir ses onların da çok yakında uzaklaşacağıını söylüyordu. Hem de memnuniyetle…

İyi ki o çorabı koymadık Meloş!

Bunun için kendime ayrı minnettar olmalıydım. Çünkü onunla bu noktaya gelmek kelimenin tam anlamıyla sürpizdi. Buraya gelirken asla bu kadar ileri gideceğimizi düşünmezdim. Ve birkaç saniye içinde karnımda dudaklarını hissettiğimde bana ileri gitmenin gerçekte ne olduğu göstereceğini anladım. Dudakları usul usul karnımda gezinmeye başladı; her köşesine, her noktasına öptü, öptü ve daha fazla öptü.

Bir noktada durup başını sola çevirdiğinde baktığı yere baktım, Dino durmuş bizi izliyordu. “Bu it niye bizi izliyor?” diye sordu boğuk çıkan sesiyle. Başıyla dışarıyı gösterek, “Hoşt,” dediğin zavallı Dinoş fırlayıp kaçtı.

 

“Hey! Çocuğumuza biraz nazik davranır mısın?”

 

Başını kaldırıp bana alttan bakarken, kısılan ve biraz da kızaran gözleri kasıklarıma baskın bir his bıraktı. Bir dakika? Bu adam bunu sadece bakışlarıyla mı yaptı!

 

“Şu an kendimi nazik olmaya zorladığım tek şey sensin,” dedi kelimelerinden hırıltılar yuvarlanırken. “Ve inan kaybetmek üzereyim.”

 

Kendini biraz yukarı ittiğinde ve dudaklarını göğsülerimin ortasında durduğunda ne demek istediğini anladım. Bu noktada sütyenimden taşan göğsülerimi öptüğünü söylemek isterdim ama ne yazık ki benim cicikler sütyenden taşmıyordu, taşamıyordu. Gökten memiş yağarken bana düşen birer ceviz tanesiydi. Hak mıydı bu? Reva mıydı?

 

Ama o… Sanki dünyanın en seksi göğüslerinin öpüyormuş gibi öptü sütyenimin etrafında kalan tenimi. Neredeyse emiyordu ve bunu her yaptığında belim yay gibi geriliyordu yatağın üzerinde. “Bu koku?” dedi yalnızca dudaklarını bulunduğu noktadan tek bir an bile ayırmadan. “Nefesimi kesmek mi istiyorsun? Bir kurşunun başaramdığını sen kokunla mı başaracaksın?”

 

Bir eli bacağımı okşamaya devam ederken diğeri hiç gitmediği bir yere gitti; sütyenimin kopçasına. Ve tek hamlede açtığında içimden ona büyük bir küfür ettim ki dayanamayıp bacağımı da geri çektiğimde dizim tam olarak malum noktasına indi. İnleyerek kasıldığında, “Pardon,” dedim yardım etmek istermiş gibi göğsüne koyarak. “Yanlışlıkla oldu.”

 

Göğsündeki bileğimi kavrayıp başımın yanına bastırdığında ve yüzünü yüzüme yanaştırdığında gözlerinde tutkuyla karışık alay geçti. “Benim kıskanç hatunum,” dedi burnunu benimkine sürterek. Sonra… bakışları yavaşça göğüslerime indi. Dili alt dudağında gezinirken aç bir kedi gibi onu izliyordum. “Bir soru sormuştun,” dediğinde sütyenimi orta yerinden kavrayıp yavaşça göğüslerimden uzaklaştırmaya başladı. Nefes alış verişlerim hızlanırken ellerim, ayaklarım buz kesmişti. Saniyeler içinde onun karşısında çıplak kalacağımı bilmek acımasız bir histi. Çünkü beni acımasızca köşeye sıkıştırıyordu. “Ciciklerin,” dedi gülümseyerek. Ama nasıl gülümseme? Dünyanın en seksi gülümseme yarışmasında sergilese şunu, diğer yarışmacılar yarışmadan çekilir! “O kadar da küçük değilmiş.”

 

Başka bir şey söylemedi. Çünkü dudakları sessizce konuşmak için yeniden göğsüme inmişti ve bu defa tenimle arasında sütyenim yoktu. Daha fazlası… onu yerleştiği bacaklarımın arasına daha fazla hissettim. Önce nefesi gezindi göğsümün etrafında, yavaşça… her saniyesini hissederek dilini göğsümün ucuna dokundurduğunda tüm bedenim tepeden tırnağa öylesine kasıldı ki ayak parmaklarımı içeri çekerek gözlerimi sıkıca kapattım. Dili yakaladığı göğsümün ucunu emerken eli boş durmadı, diğer göğsümü kavradı ve okşamaya başladı. Önce yavaştı ve saniyeler boyunca böyle devam etti ama öptükçe hırçınlaştı.

Dudakları tenimin her kıvrımını biliyor gibiydi, ama diğer yandan her bir zerremi dudaklarıyla tanıştırıyordu. Bu, bizi birbirimize tümüyle muhtaç bırakacak bir tanışmaydı. Ve bir an sonra beni dizlerimin üzerine çöktürecek kadar şiddetliydi.

Dilinin tenime bıraktığı ıslaklık başımı döndürürken, durmuyordu. Milim milim, göğsümün ucuna çizdiği her ıslaklığı öperek soğutuyordu. Ve tekrar, ve tekrar… İz bırakmaya yemin etmiş gibi… Her milimde, her santimde.

Bacağımdaki eli kalçama çıktığında ise beni kendine bastırarak okşuyordu. Ve beni bastırdığı yerde sertliğini o kadar fazla hissettim ki dudaklarımdan tiz bir inilti kaçtı. Bunu duyduğunda daha iştahlı öptü göğsümü. Diliyle çekiştirerek, okşayarak, diliyle ıslatarak ve ıslattığı yere nefesini bırakarak…

Derimin altında bir sıcaklık yayılıyordu. Zorla değil, ısrarla değil, aksine; kendini bilen bir yavaşlıkla. Ben ise nefes almaya çalışıyordum. Zorlanarak. Kesik kesik. Sanki öpücükleri havayla arama bir set çekmişti, ciğerlerime girmesine izin vermiyordu.

İçi ateş dolu bir çukurun sınıf çizgisinde çıplak ayaklarımızla dolaşıyordu. Ve biz, o çizginin kenarında, birbirimize daha da yaklaşırken, ateş dışarı taşıp tutuşturmak için fırsat kolluyordu.

“Melek…” dediğini duydum. Dudakları göğsümü bırakmıştı ama uzaklaşmamıştı, nefesi hâlâ oradaydı. Parmakları diğer göğsümün ucunda gezinirken, bu tahrik edici yolculukta dizlerim eriyordu. Sanki en zayıf yerlerimi ezberlemişti de tam isabet vuruyordu. “Vücudunun bana verdiği tepkiler… inanılmaz.” dedi başını iki yana sallayarak. Gözleri yüzüme çıktığında nefes nefese bakıyordum yüzüne. Gözleri kahvesinden arınmıştı, irilerine dağılan kızıl tortular kendimi kırmızı bir denizin içindeymişim gibi hissettirmişti ve benim için asıl inanılmaz olan buydu.

 

“Benim için…” dedi yutkunarak, gözleri yüzümde, boynumda, göğüslerimde gezindi, hayranlıkla, inanamamazlıkla. “Yalnızca benim için açılmış bir çiçek gibisin.” Bakışlarını gözlerimden ayırmadan dudaklarını göğsümün ortasına bastırdı. Tenimin kokusunu derin bir nefesle içini çekerken gözlerini kapattı. “Bir ten insanı bu kadar mı mahveder?”

 

İçimde bir yere bu sorunun cevabını ararken, bir ses duyduk.

 

Aşağıdan, kapıdan gelen bir ses…

 

Tam da şu an kabus gibi bir ses…

 

Güldane Hanımın sesi… “Oğluşum! Ben geldum. Canının istediği dağ mantarını aradi buldu anan! Şanslı uşaksun ha!”

Bölüm : 29.11.2025 12:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...