
22. BÖLÜM;
“Huzurlarınızda Tellioğlulları Ve Seferoğulları!”
Gökten papatya yağsa yemin ederim ki benim başıma kaktüs düşerdi. Öyle küçük saksıdakilerden de değil, şu çöldeki devasa olanlardan…
Öyle şanssız, öyle bahtsız, öyle nasipsiz bir Meloş kişiyim ben!
Sen kalk, yirmi beş yıllık hayatında ilk kez çatılardan bacalardan girmeyi göz alarak ve en önemlisi travma falan demeden hayatının aşkıyla cilveleş…. Sonra ne olsun? Seni çok seven(!) annesi gelip şak diye basıversin!
Panik ve sinirden dolan gözlerim üstemdeki yakışıklının gözleriyle buluştuğunda,” Tahir,” diye miyavladım. “Ne olur bana gaipten sesler duyduğumu söyle. N’ooolur!”
Az öncesine kadar halinden gayet mutlu mesut olan dudaklarını birbirine bastırıp başını iki yana salladığında öyle bir paniğe kapıldım ki Tahir’i üstümden yaka paça attım, desem yeridir. Derhal kazağımı alıp göğsüme bastırırken gözlerim Dino’yu aradı. Nerede bu köpüş? Umarım aşağıdadır da Güldane Hanımı afiyetle yer, böylece sorunda ortadan kalkmış olur. Ay ama el kadar köpek nasıl yesin ki koca kadını? Üstelik Güldane Hanım onu görürse kesin evde bir yabancı olduğunu da anlar. Ve anlarsa… Hiii!
Öldük biz! Yandık, bittik, kül olduk!
Ne yani… Her şey buraya kadar mıydı? Bu şekilde mi olacaktı sonum? Hayatımın baharında, yirmi beş yaşımın tam ortasında sevdiğim adamla iki cilveleşeceğim diye cadaloz anası tarafından tahtalı köye biletim mi kesilecekti? Tek yön gidiş hem de!
İki cilveleşme mi? Emin misin Meloş? Travma falan dinlemeyip adamı resmen…
“Ay sen bir susar mısınız! Hiç sırası değil!” diye fısıldayarak kudururken Tahir’in parmaklarını kolumda hissettim. Ona aklımı kaçırmışım gibi bakarken, “Tahir!” dedim panikle.”Ne yapacağız şimdi?”
Derhal doğrulup kazağımı özenle üzerime giydirmeye başladı. Sahiden özenle ama! Yavaş yavaş... Ayol basıldık burada! Hızlı olsana be adam! “Tahir! Cübbeli imam mı giyidiyorsun, hızlı!” diyerek kollarımı zank(!) diye kazağın içine soktum.
“Sakin ol,” dedi benim kaynayan halimin aksine sakinlikle. “Sorun yok.”
Sorun yok mu? SORUN YOK MU? Aşağıda bizi kökümüzden budayacak bir adet Güldane Tunalı 8.2 şiddetinde deprem gibi dolaşırken bana sorun olmadığını mı söylemişti? Kadın benim için nükleer sorun boyutundaydı! Beni oğlunun odasına bir yakalarsa var ya… kefen provası yaptırmadan bırakmazdı!
“Tahir…” dedim içimi çekerek. “Mahvedecek beni.” Başımla aşağı inen merdivenleri gösterdim. “Ahan da şu merdivenlerden saçımdan sürükleyerek indirecek.”
Hafifçe güldü. “Daha neler Melek.”
“Durumun ciddiyetinin farkına varır mısın artık!” diyerek çıplak kollarına yapıştığımda fingirdek gözlerim göğsüne kaydı. Beni giydirmişti ama kendisi hâlâ…
Kendine gel Meloş! Adam artık bizim, daha sonra da gözlerimizle yiyip bitirebiliriz ama önce buradan sağ sağlim kurtulmalıyız.
“İç ses çok haklı!”
“Kim?”
Cevap vermekle zaman kaybetmedim. Derhal kazağını alıp dizlerimin üzerinde yükseldim ve başından geçirdiğimde sırtındaki bandaja dikkat ederek aşağı indirdim. Birlikte ayağa kalktığımız sırada Güldane Hanımın sesi yankı yankı yankılanarak bir kez daha kulaklarımıza ulaştı. “Tahiiiiir, uyudun mu oğluşum?”
Hay senin oğluşunu!
Telaştan etrafımda dönerken, “Ne yapacağız biz şimdi!” diye sorup duruyordum. Çatı! Yok, olmaz… Çatı merdivenin hemen üstündeydi. Merdivenleri çıkmaya kalkarsa beni anında yakalardı ki… duyduğum sesle aklıma gelenin başıma geldiğini anlamam uzun sürmedi. “Pansuman saatin geldi paşam. Pansumanını edeyim öyle uyursun.”
Basamağa vurduğu her adımı gerilim filmi müziği gibi kulağıma vurmaya başladığında ağlamam an meselesiydi!
Tak; Kalp krizi başlangıcı.
Tak; Ahiret yolculuğu hazırlığı.
Tak; Hoşça kal Tahir aşkım, seninle cilveleşmek bu Dünyada yaşadığım en güzel şeydi!
Ay ay ay! Keşke Harry Potter’in görünmezlik pelerini bende olaydı!
Panikten etrafımda dönmeye başladım. Öyle döndüm ki pervaneye bağlasalar elektrik üretirim, o derece! Tahir yerinde duramayan bedenimi yakalayarak etrafımda çevirdiğinde ve sırtımı göğsüne yaslayıp ağzımı da kapattığında, “Ana,” diye seslendi. “Üzerime değiştiriyorum, şimdi git, sonra yaparsın.”
Tam rahat bir nefes veriyordum ki Güldane Hanımın, “Olmaz,” demesiyle o nefes ciğerlerime paraşüt gibi çakıldı. “Zaten geç kalduk. Hemşire hanum ne dedi? Sargıyı düzenli değilmezsen enfeksiyom mu ne meret kaparmışsun. Ben oğluşumun oyle şeyler kapmasına izin vermem. İki dakika bekleyrum, değiştir hayde.”
Kollarının içinde dönüp yakalarına yapıştım. “Ne yapacağız biz şimdi?” diye fısıldadım korku dolu bakışlarımı yüzüne dikerek. Ve cevabı beklemeden aklıma dahiyane bir planın gelmesiyle camı gösterdim. “Cam! Hadi beni camdan at!”
“Ne?”
“Cam, diyorum Tahir! Beni camdan at da kaçayım. Merak etme, bana kolay kolay bir şey olmaz. Küçükken annem beni birinci kattan kafa üstü düşürmüş ama bak, hâlâ sapasağlam karşındayım.”
Bir şey söylemeden gözlerini kısarak baktı. “Pekmez,” demişti.”
“Anlamadım. Pekmez neyi demişti?”
“Küçücükken kafa üstü düşmüş olabileceğini.” Ciddiyetle başını salladı. “Haklıymış.”
Bu kez gözlerini kısan ben oldum. “O Pekmez’e ayrıca tessessüf edeceğim. Ama önce burdan çıkmalıyım!” diyerek cama yönelmiştim ki beni yeniden yakaladı.
“Gel buraya Melek, saçmalama, tabii ki seni camdan atmayacağım.”
“Ha annen öldürsün yani? Ölümüm acılı olsun, öyle mi?”
Başını çevirip hafifçe güldü ama bakışlarını gözlerime odakladığında yeterince ciddiydi. “Seni saklayacağımı düşündüren ne? On beş yaşındaki ergenler gibi gizli saklı mı görüşeceğiz? Hayır. Otuz yaşında adamım, hayatım hakkındaki kararları da tahmin edebileceğin üzere ben veririrm. Şimdi sana o kararı açıklıyorum, sevgilimi saklamayacağım.”
Ay duydun mu Meloş, sevgilim dedi bize! Şu panikte bile kalbimiz nasıl şen! Gurbaney Gurbaaaney…
“Melek,” dedi usulca. Yüzümü ellerinin arasına alıp burnumun ucundan öptü. Bakışları da nasıl derin, nasıl güven verici… “Annem hayatımdaki kadına saygı duymayı öğrenmek zorunda.”
“Tahir…” Ellerimi yüzümdeki ellerinin üzerine bırakıp ona anlayışla bakmaya çalıştım. Bu halde başarabildi mi bilmiyorum ama beni anlamak zorundaydı. “Şimdi olmaz. Lütfen, hazır olmamı beklemelisin. Bu… bu çok ani oldu. Ne yapacağımı bilemem ki ben. Zaten…” Zaten kalp atışlarım normal ritmine dönebilmiş değildi… Ve o da senin yüzünden asker.
“Taaahir! Kaç kat giyeysun? Hade da uşağım! Ağaç oldum da meyve vereceğum!”
Güldane Hanımın Karadeniz bölgesinde tsunami etkisi yaratacak kadar güçlü olan sesini yeniden duyduğumda Tahir’den uzaklaşıp panikle gardroba çarptım. Gardrop! Tabii ya… Bu eski model devasada gradroba rahatlıkla sığabilirdim. Hemen kapaklarından birini açıp dalarcasına içine girdiğimde bana kınayarak bakan Tahir’e öpücük atıp kapağı kapattım. Ve Allahım sevgili kuluydum ki beş saniye sonra içeri giren azrailime yakalanmadım. Gardrop kapağının ince aralığından oğluna sarılan Güldane Hanıma baktığımda, elimi böğrüme koyup rahat bir nefes vermeye hazırlanıyordum ki… yine veremedim.
Çünkü dışarıda bir şey unutmuştum. Pembe çiçekli, yüzde yetmişi tülden oluşan kopçalı bir şey… O Allah’ın belası şey yatağın ortasında sereserpe yatıyordu!
Bir de bunun üzerine, “E değişmemişsin üzerini. Son gördüğümlen aynıdur,” diyerek Tahir’in kazağını tuttu annesi. “İyi misin uşağum? Ateşin neyin çıkmadi inşallah.”
Tahir annesinden uzaklaşıp pencereye yanaştı. “Vazgeçtim. Duşa gireceğim.” Annesinin elindeki poşete baktı. “Dağ mantarını bulmuşsun.”
Güldane Hanım poşeti yeni hatırlamış gibi havaya kaldırdı. “He… Buldum. Sen ana canım bir dağ mantarı çekti ki sorma, dersun da anan bulmaz mı? Hem de saatlerce dağ bayır aramak zorunda da kalmadum, muhtarın karısı mantar toplamaktan döneymiş, hemen kaptum elindekinin yarisini. Nasi? İyi etmiş miyim?”
Tahir, annesini uzaklaştırmak için canının mantar çektiğini söylemişti. Normal şartlarda dağa çıkması, araması, toplaması derken bu işin saatlerce sürmesi gerekiyordu ama bizdeki nasıl bir şanssa mantarlar kadına altın tepside sunulmuştu resmen!
Tahir biraz daha fark etmezse bizim cicik takkesi de altın tepside sunulacak Meloş!
“Sorma ana,” dedi Tahir bahtına küfreden bir tonla. “Çok şanslıyım.”
“Uyy benim oğluşumun canı mantar ister da anasi etmez mi? Ama once pansumanını edelum.” Tahir kazağını ikinci kez çıkardığında Güldane Hanım geri çekilip ellerini de iki yana açarak oğluna hayran gözlerle baktı. “Hele…Şuna bak şuna. Boy, pos, endam! Herkesin anasi güzel uşak doğurur amma ben baya bi abartmışum.”
Vallahi katılıyoruz sana Güldoş, epey abartmışsın hem de!
“Şu omuzlara bak, hele tipin güzelliğine bak, tü tü tü nazar değmesun oğluşuma!” diyerek elinde ne var ne yok bıraktı ve kollarını yukarı kaldırmak suretiyle Tahir’in yüzünü avuçlarının arasına alıp mıncıra mıncıra sevmeye başladı. Hem de nasıl iştahlı! Kadın nerdeyse iki metrelik adamı beş yaşında çocuk gibi seviyordu. “Oy anasi kurban!”
Kendimi tutamayıp kıkırdadığımda ses çıkmasın diye elimi ağzıma kapattım ama Tahir sanki beni duymuş gibi bakışlarını bir an için gardroba çevirip, “Ana dur da!” diye şikâyet etti. “Şu şekil sevme dedum kaç kere?”
“Hadi dışarda insanlar var deyi kızaysun amma evde kim varidur? Bari burda rahat bırak da uşağımı rahat rahat seveyim da!”
Tahir kaşlarını çatıp, “Yerin kulağı varidur,” dedi.
Valla yerin var mı bilmem ama gardrobun an itibariyle var Tahir’ciğim!
“Ula ne kulaği, evde bir sen varsun bir de ben…” demişti ki Dino hızla merdivenleri çıkıp Güldane Hanımı görünce donup kalmasın mı? Zavallı Dinoşum bile korktu kadından!
“Uyy! Ha bu it nerden çıkti!” Güldane Hanım şaşkınlıkla açılan gözlerini oğluna diktiğinde Tahir yerdeki Dino’yu kucağına aldı. Benim minik Dinom babasının heybetli vücudunda nokta kadar kalmıştı.
“Bizim Pekmez’in köpeği.”
“Pekmez’in?”
“Evet. Bir işi varmış, geçerken bana bırakti.”
“Geçerken saa bırakti?”
“Ana boyle her dediğimi tekrar mı edecesun?”
“Ne bileyim uşağım, hiç görmedum senin kucağında ha boyle bi it.” Dinoya bakınca yüzünü buruşturdu. “Pek de sevimsiz.”
Sensin sevimsiz!
Tahir yine bana doğru kısa bir bakış atıp, “Dünya tatlısıdur,” dedi aynı anda çocuğumuzun başını okşayarak. “E hayde et pansumanini.”
Tahir arkasını döndüğünde Güldane Hanım yatağını gösterdi. Ne! Yatağı mı gösterdi! “Ayakta mı edeyim paşam, geç yatağa.”
Güldane Hanım şifonyerin üzerinden pansuman malzemelerini alırken Tahir yatağa döndü. Ay hadi gör, ne olur gör! Gör de sakla! Yatağına yürürken odağı Dinodaydı. Nazikçe tüylerini okşarken Dino da mayışmıştı kollarında. Of! Tam da sevecek zamanı buldun be Tahir! Daha az önce bizi izlediği için kovmadın mı?
Ama bir dakika? Galiba başını kaldırıyordu, görmek üzereydi! Derken… gördü. Ama annesiyle aynı anda!
“Uyyyyyyy! Ha bu nedur!” Güldane Hanım pansuman malzemelerini gürültüyle yere düşürdükten sonra yatağa koşup bir de yakından baktı. Gözleri fal taşı gibi açılmıştı, seğiriyordu hatta! İki parmağının ucuyla askısından tuttuğu sütyenimi kaldırıp gözünün önünde sallarken, “Tahir,” dedi boğulurmuş gibi. Ateş çıkan gözleri Tahir’i buldu. “Yoksam…”
Tahir bir annesine, bir de elinde tuttuğu pembe kumaşa bakarken önce bir yutkundu. Yutkunmalıydı da… Ne cevap verecekti? Ha o mu? Ne olacak canım, Meloşun cicik takkesi, oynaşırken engel oluyordu biz de çıkardık, diyemeyeceği için daha farklı bir cevap düşünüyor olmalıydı.
“Ana ha o…” diye söze girdiğinde merdivenlerden aceleyle çıkan adımların sesi geldi. Ardından Mercan hızla odaya girip önce abisine, sonra annesine, en sonda halen annesinin elinde sallanmakta olan sütyenime baktı.
“Ay abi…” dedi mahcup bir ifadeyle. “Çok özür dilerim ya! Çamaşırları asarken onu kenara ayırmıştım. Nasıl geldi ki buraya…” Hızlı adımlarla annesine yaklaşıp sütyeni elinden aldı ve arkasına sakladı.
Güldane Hanımın yüzündeki panik bir miktar azaldı ama tam olarak yok olmadı. “Mercan,” dedi iğne gibi batan bir sesle. “Sen kafayı mi yedun? Bunun buraya ne işi varidur?”
“Dedim ya anne, çamaşır asarken kenarı ayırmıştım. Ne yapsaydım, kahvahaneye karşı dışarı mı assaydım?”
Güldane Hanım kızını kafasından iterken, “Akılsuz!” diye çıkıştı. “O nasi laf? Ne edep kalmış ne haya! İnsan ciciğinin takkesinin getirip abisinin yatağına bırakır mi!”
“O bırakmamıştır,” diye araya girince iki çift göz üzerine kilitlendi Tahir’in. Üç çift hatta, bilmeseler de ben de buradaydım. “Köpek bırakmıştır. Az önce ağzında pembe bir şeyle geziyordu. Ne olduğunu anlamamıştım.”
Mercan rahatlayan bir nefes vererek, “Bak!” dedi annesine karşı. Uzun, kumral saçlarını kulağının arkasına yerleştirirken yanakları hiç hak etmediği halde kızarmıştı. “Gördün mü anne? Ben getirmemişim.”
Güldane Hanımın yüzündeki panik hali tamamen yok oldu. İnanmıştı. Şükür Allahım! Yiyecek ekmeğim varmış! “İnsan yine de dikkat eder. Ah ah… Şimdiki gençler de utanmanın kırpıntısı yok ki. Bizim çorabımız atamızın önüne düşse, üç gün utançtan odamızdan çıkmazduk.”
Tahir, Dinoyu yere bırakırken, “Neyse ki insanlar artık daha bilinçli,” dedi ciddi sesiyle. “Utanmasına gerek yok, kardeşim o benim.”
“Aman!” dedi Güldane Hanım memnuniyetsizce. “Bacısına da toz kondurmaz.” Tekrar Mercan’a bakıp, “Ayrıca sen hani Nurcan’da kalacaktun? Neden geldun?” diuye sordu.
“Şarj aletimi unutmuşum,” diye açıkladı Mercan. Ama şöyle bir düşününce… Annesine basılmasaydık bile kızına kesinlikle basılcağımızı anladım. Gerçi basıldık sayılırdı. Çünkü Güldane Hanımdan paçayı kurtarmış olsak da Mercan elindeki şeyin kime ait olduğunu pekala biliyordu. Bunu gizlice abisine attığı imalı bakışlardan bile anlamak mümkündü.
Tahir yatağa oturduğunda annesi ve kardeşi güzel bir pansuman yapıp yarasını kapattılar. O sırada Mercan, “Anne,” dedi. “Bugün babamla evlilik yıldönümünüz, unutmadın değil mi?”
Güldane Hanım içeri girdiğinden beri ilk kez gülümsedi. “Ben unutsam benim herif unutmaz.”
Mercan annesini dirseğiyle dürttü. “Ne aldın bakalım Güldane Sultan?”
“Ne alacağum? Her zamanki tütün kolanyasından aldum.”
“Yine mi? Adam her yıl sana güzel güzel hediyeler alıyor, sen bir kolonyayla geçiştiriyorsun. Bari bir yemeğe çıkar.”
“Imhh…” Güldane Hanım kaş kaldırdı. “Sen anlamazsun, sever o tütün kolonyasını. Hatırası varidur. Dışarıdaki hiçbir yemeği de benim yemeklerime değişmez. Kırk yıllık kocamı benden iyi mi tanıyacasun? Akşama bir güzel hamsili pilav edeceğim, yanına da sütlaç.”
Mercan göz devirdi. “Sizin kutlama anlayışınız beni benden alıyor gerçekten.”
“Hade hade çok konuşma,” diye ayaklandı Güldane Hanım. “Geç mutfağa da hamsileri temizle.” Birlikte aşağı inerlerken Mercan’a sokulup fısıldadı. Muhtelemelen Tahir’in duymaması içindi ama ben… ben duydum. “Kız Mercan, senin ciciklerin ha bu kadar küçük müydü?”
Ayol bu kadın beni görmese bile bana kötü bir şey söylemenin bir yolunu nasıl buluyor olabilir, hayret!
Neyse… En azından tehlikeyi büyük ölçüde atlatmıştım. Tahir de uzaklaştıklarından emin olmak için aşağı indiğinden tek yapmam gereken dönmesini ve beni buradan kurtarmasını beklemekti. Ama olduğum yer o kadar dardı ki… Aslında alan genişti ama Güldane Hanım kışa hazırlanan sincap misali yorgan yastık ne bulduysa istiflediği için bana kalan azıcık yerde nefes almaya çalışıyordum. Dakikalar geçmesine rağmen Tahir hâlâ geri dönmeyince, biraz daha bekleyeceğimi anlayarak kendime yer açmak için yorganları iteledim. Popişimi gardrobun zeminine yaslamıştım ki bu defa da bir şey rahatsız etmeye başladı. Bir… çıkıntı. Elimi oturduğum yere götürüp rahatsız eden şeyin tam olarak ne olduğunu anlamaya çalıştım ama itmemle açılması bir oldu.
Ben… az önce bir gizli bölge bulmuş olmazdım değil mi?
İçerisi o kadar karanlıktı ki önümde temiz bir görüntü yoktu.Aralıktan odayı kontrol ettikten sonra ışık gelmesi için gardronun kapağını biraz ittiğimde benim ağzım kapaktan daha fazla aralandı. Zira popişimin altında içinde onlarca sararmış mektubun bulunduğu küçük bir bölme vardı. O kadar iyi saklanmıştı ki delinin biri gardrobun içine girip, yorganları itip yanlışlıkla çıkıntıyı itmediği sürece asla açılmazdı.
Ama… az önce tüm bunlar olmuştu.
Bu kadar gizli saklanan mektuplar kime ait olabilirdi? Tahir’in annesi ve babasının gençken birbirine yazdığı mektuplar olabilir miydi mesela? Ama o zaman… Böyle devlet sırrı gibi saklanmış olamaz ki. Of! Üzerime vazife olmadığını biliyordum ama hakkında bir fikir edinmezsem bu gece mümkünü yok rahat uyuyamazdım. Şöyle azıcık… Minicik, kenarından kenarından derken… Merdivenden gelen sesle hiç yapmamam gereken bir şeyi yaptım. Mektuplardan rasgele bir tanesi alıp çantama attım! Ve o telaşla da bölmeyi eski haline getirip yorganları yerine istifledim.
Kahrolsun şu dedikoducu, şu meraklı ruhum!
Gelen Tahir değil Mercan’dı. Az önce yaşananlardan dolayı utançtan yüzüne bakamadığım Mercan, abisinin annesini oyaladığını söylerken gülmemek için dudaklarını birbirine bastırıyordu. Hemen gardroptan çıktım, onun önden ilerleyen adımlarını takip ederek aşağı inerken yüreğim ağzımdaydı çünkü Güldana Hanımın sesi aşağı indikçe daha yakından geliyordu. Merdivenin dibinde duran Dino’yu kucaklarken başımı eğip mutfak tarafına baktım. Güldane Hanım mutfakta yemek yaparken Tahir de mantarları nasıl istediğini söylüyordu. O koca cüssesiyle annesinin önüne tamamen kapatmışken onları izlediğimi fark etmiş gibi başını bir an için omzunun üzerinden bana çevirip göz kırptı.
Bu adam ve göz kırpmaları….
Mercan’ın, “Melek Yenge,” diyen fısıltısına döndüğümde kapıyı işaret etti. “Cilveleşmeyi sonraya mı bıraksanız?”
Ve gözlerimi birkez daha Mercan’ın iç açıcı yeşil gözlerinden alıp çıkışa ilerledim. Kız resmen abisinin odasında bıraktığım sütyenimi sahiplenmişti. Rezillik! O değil de… Neredeydi acaba şu an sütyenim? Epey de para vermiştim hani. Geçen Sıla ile alışveriş merkezine gittiğimde öğrenmiştim; sütyen fiyatları epey yüksek! Eh… Bu zaman kadar aldığım çoğu şeyin fiyatına bakmamıştım ki ben… Babamın kartından vızır vızır geçiyordum. Ama sütyenin bu kadar pahalı olması da insafsızlıktı yani! Ne yapalım? Paramız yoksa -ki yok- cicikler açıkta mı gezelim?
“Mercan,” dedim kapıdan çıkmadan önce fısıldayarak. “Beni nasıl bir dertten kurtardığını bilemezsin. Hakkını ödeyemem!”
Abisinin ayakkabılığın arkasına gizlediği çizmelerimi alıp bana uzattı. Bir kaşını kaldırmış, dudağının kenarında muzır bir gülümseme vardı. “İstediğin hak ödemek olsun. Gayet de ödeyebilirsin yengeciğim.”
Ne söylemek istediğini anlayamadım ama gözleri bir başka bakıyordu. Hafifçe yağan kardan etkilenmemesi için Dino’mu kabanımın içine gizleyip avludan gizlice sıvıştım. Şükürler olsun ki Tunalı malikanesinden sağ sağlim, sevdiceğimin annesi saçımı başımı yolmadan çıkmıştım çıkmasına ama… o da ne? Meydan ana baba günüydü. Çeşmenin başında garip bir kalabalık vardı. Kadınlar ellerindeki boş kovaları savurarak söylenirken işe erkekler de karışmıştı. Bir şeylerin ters gitti belliydi ama ne? Biraz yaklaşınca ilk nedeni anladım. Çeşmeden su akmıyordu. Ve bu tam alamıyla bir felaketti. Çamlıyayla’da kışın borulardaki su, çoğu evin yolunu bulamadan donduğu için mağdur köylüler suyu meydandaki bu çeşmeden dolduruyordu. Şimdi ise çeşmeden bir damla bile akmıyordu.
Kalabalığın içinde dolaşırken öğrendiğim bir diğer şey beni daha fazla şaşırttı. Meydanda yaşayan insanların da suyu kesikti! Buraya ilk geldiğim zamanlarda Sıla’dan öğrendiğime göre meydanda yaşayanlar şanslı olanlardı çünkü barajdaki su önce onlara uğradığı için donmadan etkilenmiyorlardı. Etkilenenler biz yokuş yukarısında yaşayanlardı.
“Lanet olsun Muhtar Fazıl’a!” diye söylendi bir köylü. “Yaptı yine yapacağuni!”
Muhtar Fazıl mı? Bahsettikleri Fazıl Alacahan mıydı?
“Yeter artuk! Her yıl aynı şey! Ne istey bu adam bizden?” diye söylenen kadına yaklaştım. Kendisi bir öğrencimin velisiydi. “Nurten hanım, merhaba,” dedim gülümsemeye çalışarak ama kadın gülmek şöyle dursun burnundan soluyordu. “Sorun ne acaba?”
“Su yok!” dedi ters bir sesle.
Onu anladık Nurten Hanımcığım, ya devamı? “Neden yok acaba? Su yani.”
“Neden olacak!” diye yükseldi sanki suyu ben kesmişim gibi. Bu Karadenizlilerin tersi gerçekten tersti. Hayır, kadın gerilip gerilip ağzımın üzerine bir tane yapıştırmaz, diyemiyordum ki… “Fazıl Alacahan yine yaptı yağacağuni!”
“Suyun kesilmesiyle Muhtar Fazıl Beyin ne alakası var ki?”
“Beyliği batsın onin!” Elindeki boş kovayı karların üzerine fırlatınca bir ürktüm. “Her yıl bu zamanlar aynı şeyi yapay herif! Baraj onların köyünde deyi kafasına göre önüne set çekey!”
Her yıl aynı zamanlarda Çamlıyayla’nın suyunu kesmek mi? Hem de bilerek… Daha garip ve acımasızca pek az şey duymuştum.
“Şikâyet ettiniz mi peki?” diye sorduğumda sence, der gibi baktı. “Hı… Sonuç çıkmadı sanırım.”
“Nasi çıksun? Yok ariza varidur, yok önüne ağaç devrilmiştur deyi yalanları sıralay! Yersaaan! Para, güç… kim karşi gelecek? Ha biz de boyle kaldık susuz!”
Yeterince karmaşa yokmuş gibi bir de kahvahaneden uğultu yükseldi. Başımı o tarafa çevirdiğimde Hasan Veli Bey Amcayı gördüm. Hem de elinde tüfekle! “Yeter ula!” dedi burnundan soluyarak. Sessiz, sakin, efendi bilinen adam gitmiş; elinde tüfekle, gözleri alev alev bakan bir başka adam gelmişti. “Ha bu tüfeği o herifin alnının çatısuna dayama vakti gelmiştur!”
Arkasından dedeler, amcalar… Bütün köyün erkekleri isyan bayrağını çekmiş gibi bir görüntü oluştu. Hep birlikte bizim yokuşa doğru hücum ederken Muhtar Hacı Amca küçük bir çocuğu görevlendirdi. “Koş Tahir emiceni çağur!”
“Ne diyeyim muhtar amca?”
“Ortalık yine elli altı, de o anlar!” deyince çocuk fırladı gitti Tahir’lerin kapısını çalmaya. Çok geçmeden de Tahir önden annesi arkadan karları ve kalabalığı yararak yokuşa doğru yürüdü. Gülhane Hanım oğlunun adımlarına yetişmeye çalışırken, “Sakin ol Tahir’im!” dedi telaşla. “Daha dikişlerun iyileşmedi.”
Dedi, dedi ama Tahir’in onu duyduğunu hiç sanmıyordum. Zira güçlü adımları kara saplanarak ilerlerken o da babası gibi zıvanadan çıkmış gibi görünüyordu. Hiçbir şey anlamamıştım. Ne olmuştu böyle birdenbire? Tamam, iki köyün arasının iyi olmadığını en baştan beri biliyordum. Hatta onları Tellioğlullları ve Seferoğullarına bile benzetmiştim ama bir süredir aralarındaki su durgundu.
Yokuşa dolduran kalabalığa bakakalırken evden en son çıkan Mercan koşarak yanıma geldi. “Yenge,” dedi koluma sarılarak. “Tahir abimi sakinleştirsen sakinleştirsen sen sakinleştirirsin. Koş gidelim! Yoksa bu defa vurcaklar birbirlerini! Ne Alacahan’lar kalacak ve ne Tunalı’lar!”
Kalbim göğüs kafesimde gümbürdediğinde, bildiğim pek az şeyin içinde hakikat aydınlıktı; bir askerin fırtınasında yolumu güçlükle bulabilmişken, şimdi de bir köyün fırtınası beni içine çekmek üzereydi.
“Tüfekler çekilmiş olmalı!” Mercan’ın parmakları kolumu daha fazla sıktığında harekete geçmem gerektiğine karar verdim. Ne yapacağımı bilmiyordum ama burada böyle duramazdım. Meydandaki öğrencilerimden Dursun’a Dino’yu teslim ettikten sonra Mercan’la birlikte yokuşu çıktık. Koşar adımlarlar okulu ve Aşıklar Şelalesini geçip orman yoluna bağlandığımızda karşımda Mercan’ın söylediğinden çok daha vahim bir manzara vardı.
Tam iki köyün sınırında, Hasan Veli Tunalı ve Fazıl Alacahan birbirine tüfek doğrultmuştu. Her ikisinin de yanında oğlu, arkalarında ise köy halkı vardı.
Sınırın başladığı noktada kar,i iki köyün hararetli nefesine ayak uydurarak hızlı yağarken çıt çıkmıyordu. Konuşan sadece silahlardı. Kalabalığın arasında yavaşça ilerlemeye devam ederken ayaklarımın altında ezilen karın çıkardığı ses, buradaki en belirgin sesti ama o bile gerginliğin sesini bastıramamış, bölmeye yetememişti. Kelimenin tam anlamıyla şaşırıp kalmıştım. Bu… yaşanılan gerçek bir andan çok, televizyon dizilerindeki abartılı bir sahneye benziyordu.
İki düşman köy, iki sözü geçen adam ve birbirine bakan iki tüfek…
Yaklaşıp Tahir’in arkasında bir yerde durduğumda aynı zamanda Gülhane Hanıma daçok yakındım. Olanları öyle yadırgamıştım ki üzerime dikilen bakışlarını bile umursayamadım. Görünmez sınır çizgisi sayılan orman yolunun ortasında bir yığın insandık. İçinde bulunduğumuz durumun en iyi yanı burada tek bir çocuk bile olmamasıydı.
Karşımızdaki kalabalık Mizgali’lilerin önünde duran adam muhtar olarak bahsettikleri Fazıl Alacahan’dı. Onu ilk kez görüyordum. Kasketinin altındaki şişkin yüzü ve sert bakışlarıyla bahsedildiği kadar acımasız görünüyordu. Doğrusu kalıplı bir adamdı. Tüfeği tutan kolları güçlü kuvvetliydi. Bakışlarındaki düşmanlığı aramızdaki birkaç metrelik mesafeye rağmen görebiliyordum. Yanına oğlu Poyraz Alacahan vardı. Varlığıyla bulunduğu noktayı fazlasıyla dolduruyordu ama onun ifadesinde, babasınınki gibi bir düşmanlık yoktu. Sanki… olması gerektiği için oradaydı. Bir görevi üstlenmekten fazlası değildi sanki.
Şimdi yalnızca sırtını gördüğüm Hasan Veli Tunalı da en az Muhtar Fazıl kadar güçlü kuvvetliydi. Yüzünü göremesem de kahvehaneden elinde tüfekle çıkarken ne kadar öfkeli göründüğünü hatırlıyordum. Muhtelen misli bir öfkeyle bakıyordu tüfeğini doğrulttuğu adama…
Tahir arkası hiç dönmemişti, burada olduğumu henüz bilmiyordu.
Şimdi ne olacağını düşünürken, Hasan Veli Amcanın bir adım yaklaşmasıyla Fazıl Alacahan bunu bekliyormuş gibi bir adım attı. Neredeyse tüfekleri tokuşacak kadar yaklaştıklarında oğulları da durmadı. Onlar da yaklaştı.
Yerinde kalan köylülerdi. Karşımda bize öfkeyle bakan bir Mizgali halkı vardı. Başımı arkamdaki kalabalığa çevirdiğimde daha yumuşak bakmadıklarını gördüm. Şaşırmamam gerekirdi. Aylar öncesinde Çamlıyayla’da katıldığım asker eğlencesinde iki köyün zorunlu olarak bir araya geldiğini hatırlıyordum. Askere gidecek çocuğun anne ve babası yıllar öncesinde ayrılmış, çocuğun annesi Mizgali’ye yerleşmişti. Hatta eğlencenin nerede olacağına muhtarların yazı tura atarak karar verdiğini duymuştum. Sonuç olarak eğlencenin Çamlıyayla meydanında yapılmasına karar verildiğinde aralarında sınır varmış gibi ayrı köşelerde oturup eğlence boyunca birbirlerine göz dağı verdiklerini ve en sonunda kavga kıyamet koptuğunda silahların konuştuğunu biliyordum. Tahir durumun ciddiyetine hakim olarak beni derhal masanın altına çekmişti ve kavga dinene kadar da çıkarmamıştı.
“Bu kış da rahat bırakmadun bizi, ha Akbabahan!” dedi Hasan Veli Amca.
Akbabahan mı? Pekala… Hıyar Can kadar iyi bir benzetmeydi.
Ve soyadının dönüşümü Muhtar Fazıl’ı şaşırtmamıştı. Muhtemelen karşısındaki adamdan bunu defalarca kez duymuştu.
“Olmay boyle Tunali, hep beni suçlaysun.” Fazıl Alacahan’ın karanlık bakışları Hasan Veli’nin üzerine saplandı. “O goca ağaca ben mi dedum git baraja devril deyi?” Sesi buram buram alay kokuyordu. Ve buradaki herkesin bunun farkında olduğunu biliyordum.
“O ağaç için çok daha münasip bir yer biliyrum,” dediğinde Hasan Veli, muhtar Fazıl tüfeğini kaldırıp havaya bir el ateş etti
Hasan Veli Tunalı da aynısını yaptığında ellerini kulaklarına kapatan da korkuyla sıçrayan da yalnızca bendim.
“Höst ula!” diye kükredi Muhtar Fazıl. “Get öte, belani benden bulma.”
“Bela arayan sensin ki yine it gibi kudurup suyumuzun önüne kötek koydun.”
Muhtar Fazıl başını kaldırıp indirdi. “Tesadüftür.”
Bu adamın derdi ne? Tesadüf olmadığını buradaki herkes bilirken bu ısrarı neden?
“Bir zaman kararmış kalbinin keyfine suyu kesip dururdun.” Hasan Veli omzunu hafifçe geriye attı, tüfeğini bir parmak yukarı kaldırdı. “İhtiyarladın da vazgeçtin dediydik. Amma her yılın aynı ayında kudurmayı ne zaman keseceksun, oni de baa.”
Her yılın kasım ayı… Anlamadıkça beynimin kökünden sarsıldığını hissettim. Bir adam, neden her yılın aynı ayında koca bir köyün suyunu kesmek, onları zorda bırakmak istesin ki? Kasım ayını diğer aylardan ayıran neydi?
Fazıl Alacahan güldü… ama o gülüş insanın içini üşütecek kadar donuktu. Aslında Poyraz da o soğuk bakışlarıyla tıpkı babasına benziyordu. Sadece bakışları da değil; ifadeleri, duruşları tümüyle aynıydı. Fazıl Alacahan’ın gençliğini merak eden biri doğrudan oğluna bakabilirdi. “Açıklamayı yaptık yapmasına amma anlayacak kafa lazımdur, Tunali.”
Kalabalıktan uğultu yükseldi. Bazı erkeklerin sopa tutan elleri havaya kalktığında kadınların içten içe dualar okumaya başladığını duydum. Şu Poyraz’ın arkasında, her an saldırıya geçmek üzere gibi duran kadını bir yerden çıkaracağım…derken hatırladım. Mizgali’de gittiğim kuaförün sahibiydi. Poyraz’ın yengesi Asiye… Sürekli arkasına bakıp yaptığı kaş göz işaretlerinden kadın tarafını onun yönettiğini anlamıştım. Kavgadan önce pati çeken boğa gibi duruyorlardı yerlerinde.
Ay bunlar ciddi ciddi sopalı mopalı kavga mı edecek şimdi! Hi… Ya bana da vurmaya kalkarlarsa? Mizgali’li kadınlar bir saldırgan bakıyor… Burdaki kadınlar fena, kendilerini korumanın bir yolunu bulur ama ben… Karınca gibi ezilir giderim vallahi!
Kalabalığın alevlenmeye başladığını fark eden Tahir elini sertçe kaldırınca, sopaları tutan tüm eller bir anda indi. Fakat bunun uzun sürmeyeceği açıktı. Babamdan duyduğum kadarıyla köylerin kendine has kuralları olduğunu hatırlıyordum; her köyde sözü geçen, yaşı kemale ermiş bir büyük olurdu. Ona hürmet edilir, sözü hüküm sayılır, kolay kolay da reddedilmezdi. Çünkü çoğu zaman köylünün ekmek kapısı da onun kapısıydı; köylü, ekmek yediği yere sadakatle bağlanırdı.
“Ali kıran baş kesenliğin buraya kadardur,” dedi Hasan Veli Amca. Her hecesinden ayrı bir bıkmışlık dökülüyordu. Bilmediğim, görüp duymadığım çok fazla şey olmuştu. “Ya barajın önüne aç ya da sonuçlarına katlan.”
Belli ki bu mesele sadece suyla ilgili değildi. Yıllar önce yaşanan ama kimsenin yüksek sesle söylemediği bir şey vardı aralarında. Zaman içinde öğrenmeye çalışmıştım ama Nurcan Abla bile bilmiyordu. Ondan öğrenemediğim herhangi bir şeyi ancak kaynağından öğrenebilirim ama bunun bir yolu var mıydı?
Muhtar Fazıl’ın gözleri küçüldü, yüzündeki gergin damarlar belirginleşirken, “Hodri meydan ula!” dedi. “Elunden geleni, ardina koymayasun!”
“Koymayacağım. Koymayacağum da… Ben senin kuyruk acını çok iyi bilirum. Ha o kuyruğu koparmanın zamani da gelmiştur.”
Fazıl Alacahan namluyu düşmanının kalbine dayadığında Tahir bir hışımla babasının önüne geçip türeğin ucunu eliyle kavradı. Tahir’in göğsüne yaslanan namluyu kendi göğsümde hissettiğimde yerimden kıpırdansam da ilerleyemedim, Mercan’ın bileğime yapışan eli beni olduğum yerde tuttu. Gözleri şu an yapabileceğim bir şey olmadığını söylüyordu ama beni buraya Tahir’i durdurması için getirmemiş miydi?
“Mercan,” dedim fısıltıyla. “Neden?”
Dolan gözlerini kırpıştırıp dudaklarını kulağıma yasladı. “Sen abimi ölmesin diye değil, öldürmesin diye durduracaksın. Merak etme, buralarda askere kimse dokunmaz. Ama asker tüfeği almaya kalkarsa… işte o zaman işler kızışır.”
Dediği gibi; Fazıl Alacahan bir adım geri çekilip namluyu Tahir’in göğsünden ayırdı ama hâlâ yüzünü göremediğim Tahir’in yükselen omuzlarından, sabrının son demlerinde olduğunu tahmin edebiliyordum. “Fazıl Alacahan,” dedi o güçlü sesini kalabalığın üzerine bırakarak. “Senin suyun fazla ısındı. Ha? Ne dersun?”
Poyraz, gözlerini ağır ağır Tahir’in yüzüne ulaştırdığında, yeni bir savaşın onlar arasında başlayacağını anlamak güç değildi. O gün eğlencede görmüştüm. Birbiri üzerinde dolanan bakışları iyi niyet bakışı değildi. “Suyu ısınan yalnızca benim babam mı?” diye sordu, duygusuz bir sesle. “Ben karşımda fokur fokur kaynadığınızı görüyorum. Onu ne edeceğiz, Tunalı?”
Bir anda iki köyün nefesi kısıldı. Tahir’in birbirine sürtünen parmakları gördüğümde birazdan burada kızılca kıyametin kopacağını anladım ve bunu anlayan tarafta yalnız değildim. Yaşlı bir amca yavaşça Tahir’in kolundan tuttu. “Uşaklar!” dedi Poyraz’a da bakarak “Büyükler konuşurken araya girilmez. İki köyün kırk yıllık derdidir bu.”
Kırk yıllık dert mi? Nedense Güldane Hanımın söylediği aklıma geldi; Kırk yıllık kocamı benden iyi mi tanıyacaksın.
“Poyraz’ın neden böyle davrandığını anlamıyorum,” diye fısıldadı Mercan, gözlerinde belirgin bir hayal kırıklığı vardı. “Bu zamana kadar hiç babasının yanında durduğunu, onu desteklediği görmemiştim. “Bir nedeni olmalı. O… kötü biri değil.
O kalabalıkta, Poyraz’ın da bir aç için Mercan’a baktığını gördüm. Emin değilim ama bakışlarına yayılan ifade şaşkınlığa benziyordu. Mercan’ı uzun zamandır görmemiş miydi?
Onca yıl sonra ilk karşılaşmaları iki köyün birbirine girmek üzere olduğu bir an mıydı?
“Siz Çamlıyaylalılar, hep kendinizi mağdur sanırsınuz.” Fazıl Alacahan ağır ağır salladı başını. “İğneyi kendine çuvaldızı başkasına batırmayı asla beceremedun, eski muhtar,” dedi son iki cümlenin üzerine özellikle vurgu yaparak.
Bir yeni bilgi daha; Hasan Veli Amca Çamlıyayla’nın eski muhtarıydı ve içimden bir ses bırakmasının bir nedeni olduğunu söylüyordu.
“Af kurmayi bırak da derdini soyle Akbabahan.”
“Hay hay,” dedi, Fazıl Alacahan. Soluk mavi bakışları bizim taraftaki kalabalığın üzerinde dolaştı ve bir süre sonra aradığını bulmuş olacak ki bir noktaya odaklandı. “Köyümden giden iki hane köyünüze yerleşmiş. Siz de kucak açmışsınuz. Ne vakittir birbirmizden insan çalar olduk, eski muhtar.”
Hasan Veli Amcanın güldüğünü duydum. “Biz de gidene de gelene de neden, diye sorulmaz. Her insan evladına kapılarımız ardına kadar açuktur. Memnun olmamışlar ki köyünden,” dedi belirgin bir imayla. “Çıkıp gelmişler Çamlıyayla’mıza.”
Fazıl Alacahan başını kaldırdığında gözünün tamamen karardığını gördüm. Ve gri sakallarının çevrelediği ağzı açıldığında zehir zemberek sözlerin döküleceğini tahmin etmek güç değildi. “Ha sen şimdi deysun ki… Attan inip eşeğe bindiler.”
Kalabalıkta mırıldanmalar büyürken Tahir bir anda atılıp Fazıl Alacahan’ın elindeki tüfeği kaptı ve yere çarpmasıyla bir şeylerin fitili ateşlendi. Sabrı buraya kadardı. “Fazıl Muhtar!” dedi güç sesini orman yoluna dağıtarak. “Atı altından alırım, eşşeğe muhtaç kalırsın!”
Yeni bir uğultu yükseldi, bu seferki daha kuvetliydi. Tüm köy asıl patiyi şimdi çekiyordu, hem de aynı anda.
“Ula bunlar yine mi kudurdi!” Bir anda kalabalığın arasından ateş topu gibi çıkan Nurcan Ablanın elinde kızılcık sopası vardı! Onu kaynanası yüzünden birçok kez sinirli görmüştüm ama bu defaki farklıydı. Bu defa gözlerinden resmen öfke kıvılvımları çıkıyordu. Yazmasının düğümünü başının üzerine belli ki aceleyle atmıştı ve şalvarının üzerine giydiği eteğinin ucunu da beline sıkıştırmıştı. Sobayı gözdağı verircesine yavaş yavaş avucuna vururken, “Kimmiş bizim köye eşek diyen bakayum!” diye sordu.
“Biz dedik Nurcan zillisi!” diye bağıran da Poyraz’ın yengesi Asiye’ydi. El de belde. Belli, gayet iyi tanıyorlardı birbirlerini. Tanımaktan daha fazlası; birbirine bakan gözleri ateş püskürüyordu ateş! “Ne yapacasun bakalum?”
Asiye'nin yanındaki yaşlı kadın, “Ne yapacaklar?” diye sordu, gözleri alakasız Güldane'yi bulurken. “Ancak af kursunlar. Ne de olsa götten bacakli Güldane'nin gelini!”
Güldane’nin yüzü bir anda kasıldı, Nurcan’ın sopası kenarda sinirinden titredi ama en erken tepkiyi Asiye verdi; öyle bir kahkaha attı ki yer gök inledi, başımızın üzerinde uçan zavallı kuşlar korkudan geri göç etmiş bile olabilirdi! Asiye’nin saçları ilk tanıştığımıza olduğu gibi cartlak sarı ve kabarık permalıydı. Üzerindeki rengârenk kıyafetler dile gelse dava açacak rüküşlükteydi ama dil maşallah, kamyon devirecek güçte! “Haklısun Çiçek anacığum. Bunları ha buraya bizi güldürsünler diye koymuşlar! Sirk gibim köy mübarek. Maymunla kol gezey…”
“Uyy!” Güldane Hanımın eli sinirle yazmasını düzeltirken, “Nurcan,” dedi, gözünün karşısındaki kadınlardan ayırmadan. “Ha bu karilar bize maymun mu dedu?”
Nurcan Abla başını yavaşça salladı. “He anacığum. Galiba oyle bi hata ettiler.”
Heee, dedik! Noldiii?” Asiye elini beline koyup başını da öne uzattı. “Napacasunuz?”
“Ne mi yapacağuk?” Nurcan Abla kaynanasının yanına durduğunda gelin kaynana önce bir bakıştılar, resmen bakışlarıyla anlaştılar. “Görecesun şimdik ne yapacağımızı Asiye cadısı!” diyerek kaldırdığı sopasını koşmak suretiyle Asiye’nin kafası indirmesin mi?
Ve tüm köy bu ilk hamleyi bekliyormuş gibi hurraaa(!) birbirine girmesin mi? Erkekler yumruk yumruğa, kadınlar saç başa, kimisi de sapoyla üçüncü dünya savaşına selma durdu vallahi! Ortalık bir anda Cennet Mahallesi dizi setine döndü. Pembe, gel de kavga gör!
“Ama olmaz ki böyle!” diye müdahale etmeye çalıştım birbirine boğazlayan kalabalığa karşı parmağımı havaya kaldırarak. “Bence oturup medeni insanlar gibi konuşabiliriz, gerçekten.”
Gözümün önüne binbir türlü dövüş sahnesi dökülürken, “Ay Nurcan Abla!” diye seslendim. Sürtme kadının kafasını kara kıvılcım çıkacak şimdi!”
Etrafımda bir döndüm ki karşımdaki yeni manzarayla nutkum tutuldu. Resmen korku filmi gibi, her karede farklı bir vahşet! “Mercaaaan!” diye çığlık attım. “Neden ısırıyorsun kadının kulağını neden!”
Güldane Hanıma bakayım dedim bir de, bakmaz olaydım! Kendi yaşlarındaki Çiçek’i dizlerinin üzerine çöktürmüş, yazmasından yakaladığı gibi - vallahi abartmıyorum- hamur teknesindeki mayalı hamuru yoğurur gibi yoğuruyordu kadını! Nasıl bir haz alıyorsa artık her çevirmede de bir oh, çekiyordu. Demek yakalasaydı beni de böyle…
Öte yanda elindeki sopaları halı silker gibi birbirinin kıçlarına kıçlarına yapıştıran adamlar ve kocaları dayak yerken dayak atanın sırtına binip kafasını ısırmaya çalışan kadınlar vardı.
Hasan Veli Bey Amca ve Fazıl Alacahan birbirinin üzerine yürürken zavallı muhtarımız Hacı Yahya Amca aralarında durmuş bir eliyle birini, ötekiyle diğerini tutarken suratı kıpkırmızı olmuştu. Adam yıkılmak üzere olan bir ağaca benziyordu resmen!
Bir dakika… Ben az önce çocuklar burada olmadığı için şükrediyordum değil mi? Heh! O çocuklar an itibariyle buradaydı! Bir kısmı Mizgali tarafından, en önde Bekir’in olduğunu diğer kısmı Çamlıyayla tarafından koşturarak gelerek bir köşede buluştuğunda büyüklerinin aksine kavga etmek yerine önce tokalaştılar. Olanlara anlam vermeye çalışırken Bekir cebinden bir yirmi lira çıkarıp ortaya attı.
“Ben Mercan Halama yirmi lira basayrum! Bence o alacak.”
“Ula delirdun mi hamsi kafa!” diye çıkıştı Mizgali’li çocuk. “Benum teyzem senin halani tekte indirir!”
“Ben Nurcan Yengeye basacağum!” dedi başka bir çocuk.
Bekir’in gözü seğirirken yumruğunu havaya kaldırdı. “Ula sen kimin anasına basaysun!”
“Ama ne edeyim?” Çocuk kolunu uzatıp gösterdi. “Bakun! Ayağını Asiye Yengenin ağzına sokacak nerdeyse!”
Baktım da… Sokmuştu bile…
Hiiii! Deccal Hayri Dede de buradaydı ve an itibariyle bastonunu başka bir ihtiyarın sırtına indirmek üzereydi.”Ay Deccal dedem sen de mi!” diye bağırdım şaşkınlıkla.
Adam bana ters ters bakıp, “Sen karişma boyali muallim,” dedi. “Bu hesap bin dokuz yüz kırk altıdan kaldi.”
Çüşünüz! Demek yıllardır fırsat kolluyormuş adam! Bu nasıl bir kindarlık?
Ama en korkutucu olanı bu bile değildi. Zira köyümüzün meşhur delisi Memiş, kafasında tencereyle sağa sola koşuyor, elindeki kepçeyi savuruyor, nerden çıkardığını bilmediğim muz kabuklarını yere saçıyor ve arada bir de bağırıyordu.
“Ben köyün özel timindenim! Yüzbaşıyım ben! Tahir Tunali baa komtanım der! Teslim olun düşmanlar!” Kepçeyi de kaldırıp silah gibi ateşledi. “Dırşın dırşın!”
Bir kişi de çıkıp değilsin, diyemedi çünkü kepçe gerçekten acıtıyordu. Zaten o muz kabuğuna denk gelen şanslı kesim (!) önce bir paten yapmak suretiyle kayıyor, ardında da bowling lobutu gibi devriliyordu.
Ortalık yangın yeriydi. Bağıranlar, ağlayanlar, küfredenler… Hiç alakam olmadığı halde gelen çarpıyor giden yine çarpıyordu! Ellerimle kendimi kollarken, “Bakın bu hiç medenice değil!” dedim ama… muhtemelen beni kimse duymadı. Kendimi resmen çamaşır makinasının içindeymiş gibi hissediyordum. Hayır! Kaçacak yer de yoktu ki…
Geri geri giderken sırtımın birine çarpışmasıyla olduğum yerde sendeleyerek düşmekten son anda kurultulduğumda ve telaşla arkamı döndüğümde Tahir ile yüzyüze geldim. Beni görmesiyle yumruğu havada donakalırken, “Ula…” dedi. “Senin ha buraya ne işin varidur?”
Kollarımı kendime siper ederek havada uçuşan tekmelerden ve tokatlardan korunmaya çalışırken, “Hiiiç,” dedim. “Öyle bi geçerken uğradım.”
Cevap bile vermedi ayıı! Kolumdan tuttuğu gibi yolun kenarına sürüklerken, “Ne işin olacak, bela nereye Melek Hanım orayadur,” diye söylendi. Kalabalıktan biraz olsun uzaklaştığımızda,” Doğru eve,” dedi. “Hayde!”
“Ama burada insanla-”
Yalnızca ve yalnızca, “Melek!” dediğinde ve aynı anda şakağından bri damar attığında, “Peki madem,” dedim sevecen bir sesle. “Gideyim ben.” Kollarını iki yana açıp kalabalığın doğru geri geri yakınlaşırken, “İyi kavgalar!” diye seslendim.
Ve onu gözden kaybettiğimde dediğini yapmak üzereydim ki… kargaşanın içinden gözüm yeni bir sima seçti; Fulya, o da buradaydı. Hatta yanındaki kendisine çok benzeyen sarışın kadın da kardeşi Hülya’dan başkası değildi. Onu instagramda, Tahir’in çakma profilinde görmüştüm. Benim gibi kargaşanın ortalarında kalmışlardı, Hülya geri durup bir yerleri aramaya çalışırken Fulya iki parmağının ucuyla ayırmaya çalışıyordu. Birkaç saniye sonra kalabalık bir grubun birbiine saldırmasıyla Fulya arada kalarak benden tarafa sürüklendi.
“Ayy imdat!” diye bağırırken topuklu ayakkabıları yerde sendeleyip duruyordu. İnsanların arasından geçip yardım etmek için yanına ilerlediğim sırada, “Ay Tahiiiir!” diye bağırıca ben bir durdum. Bir diken diken oldu tüylerim…
Baktığı yöne baktığımda Tahir’in Poyraz ile yumruk yumruğa kavga ettiğini gördüm. Araya giren birkaç kişi ayırmaya çalışıyor ama iki heybetli adam, kolay mı öyle zaptetmek? Yalnız Poyraz’ın kaşı fena açılmıştı. Benimkinin de dudağının kenarı kanıyordu. Of… İçim sızladı baktıkça. İş mi bu yaptığın Tahir! Çocuk gibi kavga etmek ne ya hu?
“Ayy Tahiiir kurtar beniii!” diyen Fulya’ya odaklandığımda yeniden, kanımın kaynadığını hissettim. O kadar insanın içinden Tahir’den yardım istemesine ne anlam verebildim ne de hoşuma gitti. En sonunda başımı sinsi bir plan eşliğinde sallanırken buldum. “Tahir’e hiç gerek yok hayatım, ben sana yardım ederim.”
Fulyanın arkasında dolaşıp kalabalığın arasında kendimi gizlediğimde hayatımda hiç yapmadığım bir şeyi yaptım. Birinin saçlarına asılıp onu yere yapıştırdım! Fulya düştüğü yerde çığlık çığlığa bağırırken beni görmeden kaçmak istedim ama o sarı saçları yüzüklerime dolanmıştı. Bendeki şans! Mecburen saçlarına daha fazla asılıp benden yana dönmesine engel olurken baktım saçları yüzüğümden kurtulacak gibi değil, mecbur yüzümü çıkarıp hızla yanından uzaklaştım.
“Yaramımı merak mı edeysun?” diye bir ses yükseldi tüm bu kargaşanın arasından. Fazıl Alacahan’ın sesiydi. “Karina sor karina…”
Ve bir saniye sonra bir silah patladı. İnsanlar sustu, kavga sustu, gökyüzü bile sustu. Sessizlik tüm seslerin üzerine çarşaf gibi serilirken ve kalbim korkuyla kasılırken başımı yavaşça çevirdiğimde patlayan tüfeğin Hasan Veli Amcanın elinde olduğunu gördüm. Namlunun ucundaki ise husumetlisi Fazıl Alacahan’dı. Ama vurulan o değildi.
Kanlar içinde olan Poyraz Alacahan’dı!
Ve göğe yükselen çığlık ise Mercan’a ait… “Poyraaaaz!”
Acıyla olduğu yere yığıldığında, annesi ve Nurcan Abla koşup başına toplandı. Saniyeler içinde yeniden yükselen sesler bu kez acı ve haykırıştan ibaretti. İnsanlar yere yığılan Poyraz’ın başına toplanarak onu görünmez kıldığında Asiye ve Çiçek, ellerini dizlerine vura vura ağlamaya başlamıştı. Tüm bu olanlar beni kısa süre öncesi yaşadığıma, Tahir’in vurulma anına götürdüğünde ellerimin de tıpkı içim gibi titrediğini hissettim. Nefesim dudaklarımdan kesilerek döküldü ama her nasılsa aklıma gelen düşünceyle bakışlarım doğrudan çocuklara gitti. Oldukları yerde donup kalmışlardı.
“Yahya Amca,” dedim kabalığın içinden bulduğum adama. “Ne olursun çocukları uzaklaştır.”
Yahya Amca derhal çocukları alıp alandan uzaklaştırırken, bakışlarım Nurcan Ablanın kucağında hareketsiz yatan Mercan’daydı. Ben de yanına gitmek istedim ama Poyraz… Onun durumu daha vahimdi. Doktor Hülya yanına çökmüş yarasına tampon yaparken bağırdı. “Hastane! Derhal hastaneye gitmemiz gerek! Ambulansı arayın.”
İnsanların elleri telefonlarına gittiğinde onları durduran Poyraz’dı. “Kimse bir yeri aramıyor.”
Hülya soran gözlerini bacaklarının dibinde yatan Poyraz’a diktiğinde, “Kurşun sıyırdı,” dedi Poyraz, sıktığı dişlerinin arasından. “Kan grubu uyan birini bul, burada hallet.”
“A-ama burada ol-”
“Dediğini duydun.” Bu kez konuşan Tahir’di. “Bu konu burada kapanacak.”
Kimse itiraz etmedi. Bir kişi bile ağzını açıp bu işin burada olmayacağını söylemedi. Oturmuş, kemikleşmiş bir düzen vardı ve Hülya gibi, benim gibi yabancıların bu düzeni anlayabilmesi olanaksızdı. Hülya, ne yapacağını bilemez halde kanlı elleriyle yaptığı tampona baktı. “Ama çok kan kaybediyor. Ben… Nasıl?”
“Kan grubumuz aynı,” dedi Tahir. Bunu nerden biliyordu? “Kanı ben veririm.”
“Sağlık ocağı olmaz.” Fulya yerden kalkıp Tahir’e baktı. “Bugün denetim vardı, duyulmasını istemiyorsanız oraya götüremezsiniz.”
Ortada apaçık bir gerçek vardı; olay duyulmadan, ne hastaneye ne de ilçedeki polislere intikal etmeden örtbas edilmek isteniyordu. Üstelik her iki tarafın istediği de buydu çünkü soğukkanlılıkla oğlunun başında dikilen Fazıl Alacahan’ın sesi de çıkmıyordu.Köylüyü anlıyordum ama onun bile susması… bu işin kesinlikle buraada kalması gerektiğini söylüyordu.
“Okul…” dediğimde tüm gözler üzerime döndü ama ben yalnızca Tahir’e baktım. “Okulda halledebilirsiniz. Acil durumlar için ilk yardım çantamız var.”
Tahir beni başıyla onayladıktan sonra eğilip elini Poyraz’a uzattı. Poyraz o eli tutup kendisini kaldırmasına izin verdiğinde Hülya olayın şaşkınlığıyla kadınlardan birine döndü, sağlık ocağından getirmesini istediklerini bir bir saydı. Okula girdiğimizde Poyraz oldukça halsizleşmişti. Her geçen saniye daha fazla kan kaybediyordu. Sıraları birleştirip onu üzerine yatırdığımızda yüzünün rengi de solmaya yüz tutmuştu. Göz kapakları gergin, her nefesi daha yüzeyseldi. Kurşun sıyırıp geçmişti ama kas dokusunu yaraladığından kanama hâlâ devam ediyordu. Hülya’nın telaşına bakılırsa bu da tehlikeliydi.
Ellerim buz kesilmişti ama yapmam gerekeni yapmaktan geri durmadım. İlk yardım çantasını getirip açtığımda Hülya eldivenlerini takarken kısa bir bakış attı bana. “Sen steril gazlı bezleri aç, batikon hazır olsun. Kompres uygulayacağız.”
Hemen çantayı karıştırıp söylediklerini buldum. Tahir, Poyraz’ın başındaydı, soğukkanlı görünüyordu ama fark etmemek mümkün değildi; nefesi zaman ilerledikçe sertleşiyordu.
Poyraz gözlerini tavana dikmiş, hareketsiz dururken, “Bana kan vermek istediğine emin misin?” diye sordu. “Bir kez daha düşün.”
Sorunun muhtabı doğrudan Tahir’di. “Mecburen.”
Poyraz’ın dudaklarından keyifsiz bir gülümseme geçti. “Yaram ağır olmadığı için üzgünüm yüzbaşı, beni karakoldan attın ama hayattan atamayacaksın. En azınan bu seferlik…”
Duyduklarımın şaşkınlığıyla ifadesiz yüzlerine baktım. Karakoldan atmak mı? Poyraz asker miydi? Hem de Tahir’in görev yaptığı karakolda? Yok canım, daha neler…
Hülya gömleğini keserek gün yüzüne çıkardığı yaranın üzerindeki kanı hızlıca sildi, gözleri yarayı dikkatle taradı. “Giriş çıkış yok. Haklısın, sıyırmış,” dedi ama sesindeki gerginlik hiç azalmadı. “Derin değil ama kas dokusunda yırtılma var. Kanamayı durdurmamız lazım.”
“Ben- benim ne yapmamı istersin?” diye sordum.
“Şuradaki gazlı bezleri üst üste koy. Baskı uygulayacağız. Sen basıyorsun, ben bandajı saracağım.”
Uzattığım ellerim titredi. Tahir fark ettiğinde, ”Ben yaparım,” dedi ama içeri bir adam girip sağlık ocağından getirdiği malzemeleri öğretmenler masasına bıraktığında, Hülya elimi alıp tamponun üzerine bastırdı. Ardından Tahir’e bakıp, “Kan gerekiyor,” dedi. “Hemen.”
Tahir tereddütsüzce masanın ardındaki sandalyeye oturdu, kolunu açtı. Ben Poyraz’ın yarasına bastırırken, Hülya, getirilen malzemeleri masanın üzerine hızla dizdi; steril eldivenler, turnike, iğneler, kan alma tüpü ve adını bilmediğim birçok şey daha… “Tamam,” dedi derin bir nefes alıp. “Buradaki ekipman, acil birim standardında. Şimdi hızlı olmamız lazım.” Tahir’in önünde eğilip turnikeyi taktı, damar belirginleşince steril iğneyi eline aldı. Tahir hiç kıpırdamadan bekledi. İğne deriyi geçtiği anda bir klik sesi duyuldu; Tahir’in kolundan tüpe dolmaya başlayan o koyu kırmızı kanını izlerken başımın döndüğünü hissettim ama Tahir bir şekilde bakışlarımı aldı ve bakışlarına yerleştirdiği o güven veren ifadeyle iyi iş çıkarıyorsun, der gibi baktı. Beni sakinleştirmenin bir yolunu buluşuna hafifçe gülümsedim.
Hülya hızlıca sargısını hazırlarken bana göz ucuyla baktı. “Melek Öğretmen, biraz daha bas. Kanama yavaşlıyor ama tamamen durmadan bırakma.”
Yanıma geri döndüğünde kanlı bezleri aldı, iğneyle yaraya yaklaştığında başımı çevirdim, bakamadım. Ama Poyraz soğukkanlıydı, yarası dikilirken hiç sesini çıkarmadı. Hülya işini bitirdiğinde steril bezi dikişin üzerine yerleştirdi dikkatle ve, “Şimdi bandajı tamamlayacağım,” diyerek omzunun etrafından sarmaya başladığında geri aldığım ellerim kan içindeydi. Ve başım… daha fazla dönüyordu.
Sargıyı sabitleyip kanamanın durduğundan emin olduktan sonra derin bir nefes aldı. “Tamam. Sıyırık yaralanmalarında ilk müdahale bu şekildedir. Temizlendi, dikilşi tamamlandı, bandajlandı. Yirmi dakikada bir kanamayı kontrol edeceğiz. Şimdilik hayati bir durum yok ama bana kalırsa yine de bir hastaneye git-”
“Eline sağlık doktor,” diye böldü Poyraz sözlerini. Ve yüzünün rengi iyice solgunlaşırken gözlerini yavaşça kapattı. Hülya tansiyon ve nabzını konrol ettikten sonra bunun korkulacak bir şey olmadığını, çok kan kaybettiği için kendinden geçtiğini söyledi. Ve dolan kan torbasını hızla Poyraz’ın koluna açtığı damar yoluna bağladığında akışı yavaşça açtı. Tahir’in damarından çıkan sıcak kan, dakikalar içinde Poyraz’ın yüzüne rengini getirmeye başladığında Nurcan Abla telaşla içeri girdi.
Gözleri doğrudan Tahir!i bulurken, “Paşam,” dedi. “Hasan Veli babam fenalaşti. Dağhan hemen hastaneye götürdü amma seni sorup duraydi.”
Tahir derhal yerinden kalktığında, “Dur lütfen!” dedi Hülya. “Daha yeni kan verdin bu şekilde gidemezsin,” diye uyardı ama… sözünü bitirdiğinde Tahir artık odada değildi.
Onun geriye kalan boşluk ise Mercan’la dolmuştu. Nurcan Ablanın gözleri biraz şaşkınlık, çokça öfkeyle açılırken, “Mercan!” dedi. “Sen az önce iki seksen yatmay mıydun? Ne işi varidur ha buraya?”
Mercan’ın gözleri çok kan kaybettiği için kendinden geçen Poyraz’ı izlerken yavaşça doldu. Ona bakarken yüreği sızlıyordu, bu o kadar belliydi ki acısını kendi içimde hissettim. “Gözlerimle görmeliydim iyi olduğunu.”
“Eyi!” dedi Nurcan Abla. “Gördüğüne göre gidebilirsun!”
Nurcan Abla Mercan’ı kolundan yakalamışken içeri iki kişi daha girdi. Biri Karahan, diğer Şerif Ali’ydi. “Selamın Aleyküm,” dedi Karahan elindeki tıbbi çantayı sıralardan birine bırakarak. “Komutanım mesaj atınca derhal geldim. Sağlıkçıyım,” diye tanıttı kendini Hülya’ya. “Yapabileceğim bir şey var mı doktor hanım?”
“Şimdilik hayır ama geldiğiniz çok iyi oldu Karahan Bey,” Hülya çantasına uzandı. “Ameliyat geçiren yaşlı bir hastamı her akşam aynı saatte ziyaret etmem gerekiyor.” Saatini kontrol etti. “Geç bile kaldım. Kanama bölgesini düzenli takip edin lütfen. Şok belirtilerini biliyorsunuzdur,” deyince Karahan başını salladı. Hülya çantasını aralayp bir kart çıkardı ve Karahan’a uzattı. “Poyraz Beyin genel durumu düzelene kadar damar yolunun yerinden oynamamasına çok dikkat edin. Bağlantıyı gevşetmeyin. Bir sorun olursa anında haber verin.Tekrar geleceğim.”
Karahan görevi devraldığında Mercan, Nurcan Ablanın elinden kurtulup Poyraz!ın başına dikildi. Nurcan Abla, la havle(!) diye başlayarak peşinden gitmek üzereyken yetişip onu durdurdum. “Nurcan Abla,” diye fısıldadım, rica eden gözlerle yüzüne bakarak. “Bırak da içi rahat etsin.”
Nurcan Abla sıkkın bir nefes aldı. “İyi deysun hoş deysun da… Tahir bu kizin ha buraya olduğunu öğrenirse fena olur, diyeyim. Hele Hasan Veli babamın kulağına hiç gitmesun, adamın zaten tansiyonlari yerinden oyandi.”
“O nasıl, iyi mi?”
“Nasi olsun? Fazıl hıyarını vurayım derken ha bu gencecik çocuğu vurdi ya… Çok üzüldü adamcağız. Dönüş yolunda yığılıp kaldı. ”
“Aaa demeyin kızlar!” Şerif Ali soluğu yanımızda aldığında gözlerinde yanıp sönen onlarca soruyu gördük. Eh… Aynıları bizim de kanımızı kaynatıyordu. Rahat rahat konuşalım diye kapının önüne çıkmadan hemen önce ellerimi güzelce yıkadım. Parmaklarımdan kan lekeleri akıp giderken birkaç kez öğürmek istediysem de tuttum kendimi. Şaşırtıcı bir şekilde bayılmamıştım da. Galiba… Gerçekten güçlenmiştim burada.
Kapının önüne çıktığımda ise şeftali kelimenin tam anlamıyla yakalarıma yapıştı. “Anlat kız anlat! Ne duyduysan anlat çabuk!” Elinin tersini avucuna vurdu sonra. “Keşkem kahvemiz olaydı değil mi Nurcan Ablam, höpürdeterek içerdik.”
“Höst ula!” diye çıkıştı Nurcan Abla. “Adam içerde yatay, kaynatam hastanede yatay… Ben buraya kahve mi içeyim?”
“Yani sen merak etmiyor musun kaynatanın Poyraz’ı neden vurduğunu?” diye sorduğunda şeftali, Nurcan Abla ağzını açtı ama öyle kolay cevap veremedi.
Çünkü o da merak diyordu, fazlasıyla. “Tetiği çekmeden önce karina marina bir şey demiş amma… Tam da duyamadum ki…”
“Ben duydum,” dediğimde ikisinin gözleri de üzerime çevrildi. “Yaramı mı merak ediyorsun, karına sor, dedi.”
Aynı anda ellerini ağızlarına götürdüler. “Uyy…” dedi Nurcan Abla. “Ha bu işin Güldane Hanumla ne alakası var ki?”
“Var demek bir alakası,” dedi Şerif Ali. “O kadar yıldır içlerindesin. Nasıl öğrenemedin Nurcan Abla? Dedikoducuların yüz karası çıktın.”
“Haklısun vallahi.” Nurcan Abla kabanının üzerinden ellerini kendine sardı. Benim durumum da farklı değildi. Kar yine bastırmıştı, okulun bahçesi bembeyazdı ve hava fena soğuktu. “Onca sene Güldane karısiyla uğraşacağum diye ha bu sırrı çözemedum.”
“Tahminin yok mu?” diye sorduğumda dudaklarını dişleyip gözlerini gökyüzünden süzülen kar tanelerine dikti.
“Aslında bir şeyler duymuş gibiyim amma… Aslı astarı var mı orasını bilemem.” Pür dikkat onu izleyen bakışlarımızı daha fazla bekletmedi. “Bu muhtar Fazılın bir gardaşı varmış. Hazıl Alacahan. Bir zamanlar Mizgali’de onun borusu ötermiş amma… Bir de ortadan kaybolmuş. Ha bu Hazıl’ın sevdiğ bir kız varmış, ha burayı iyi dinleyin.” Elini ağzının yakına koyduğunda birbirimize biraz daha sokulduk. “Kız Çamlıyayla’danmış.”
Gözlerimiz büyüdü. Kafamızdaki soruların hangisini daha önce sorsak bilemedik. Mizgali’li birinin düşman köy Çamlıyayla’dan birini sevmesi… İşte bu garipti.
“Duyduğuma göre kız Hazıl’la evlenmeye gönüllüymüş gönüllü olmasına amma… Aniden çekip gitmiş. Gitmeden de bu Fazıl’ı aldatmasın mı?Adam deliye döndüm, dağa taşa vurmuş kendini. Öldü mü kaldı, hâlâ kimse bilmeymiş.”
“Ah ya… Çok kötü olmuş. Ama sonra?” dedim yerimde duramayarak. “Sonra ne olmuş?”
“Sonrasını bilmem… Bu kadarının bile doğruluğundan emin değilim ama duyduğumdan beri nasıl merak ediyrum anlatamam. Bazı geceler gözüme uyku girmedi de kimselere bir şey diyemedum. O kiz kimmiş? Hazır Alacahan’a ne olmuş, hiç öğrenemedum. Aramızda kalsun, kılık değiştirirp Mizgali’ye gitmeyi bilem düşündüm öğrenmek için ama yok… Mizgalilerin ağzı pek bir sıkı, asla demezler.”
Gözlerim sınıfın penceresinden öğretmenler masasında duran çantama ulaştığında aklıma Tahir’in dolabından aldığım mektup geldi. Tahir’e ait olamayacak kadar eskiydi. Güldahe Hanıma ait olduğunu hissediyorum ama bu olayla ilgisi olması da pek olası değildi.
“Aslında ben size bir şey söyl-”
“Hiii!” Şerif Ali’nin bahçe kapısında kayan gözleri büyürken çocukcağız yutkunamadı. “Yaver komutanım geliyor!”
Bahçe kapısına baktım, sahiden gelen Teğmen Yaver’di. Elinde de büyük bir poşet vardı. “Neden korktun ki bu kadar? Gelsin, ne olacak.”
“Korkmadım,” dedi, bakışları bu kez içeri, Poyraz’ın başında bekleyen Mercan’a kayarken. “Üzüldüm…”
Nurcan Ablayla aynı anda sorduk. “Neden?”
Başını iki yana salladı şeftali. “Benim söylemem uygun olmaz ama… gerçek dedikodu gurmeleri hemen anlar.”
Ne yapalım? Diktik gözümüzü Yaver komutana izlemeye başladık. İçeri girmeden önce başıyla bize selam vererek elindeki yemek poşetini gösterdi. “Komutanım gönderdi, acıkmışsınızdır. İçeri bırakıyorum Melek Öğretmen.”
Doğru ya… Saatelerdir bir şey yememiştim. Acıkmıştım doğrusu ama Yaver gelip hatırlatana kadar acıktığımın farkında bile değildim. Tahir benim yerime düşünmüştü bunu…
“Zahmet oldu, çok teşekkürler,” deyip içeri girerken peşinden gittim. Yaver sınıftan içeri girdi girmesine ama iki adım atamadan kahverengi gözlerinin bir noktaya dikilmesiyle kalkaladı. Baktığı noktada… Poraz ve Mercan vardı.
Önce ağır ağır yutkundu. Aralık dudaklarını birbirine bastırdığında gözbebeklerine yerleşen hayalkırıklığını gördüm. Sadece ben de değil, Nurcan Ablanın gördüğünü de biliyordum. Çünkü bakışlarımız kesiştiğinde, dudakları sessizce, vah vah, demişti.
Teğmen poşetin üzerindeki parmaklarını sıktı, boğumlarının bembeyaz kesildiğinde başı sertçe önüne düştü. Omuzları yükseldi. Buharlaşıp uçmayı mı diledi yokda buraya hiç gelmemeyi mi, bilemem ama iyi olmadığını anlamak için iyi bir gözlemci olmaya gerek yoktu. Saniyeler sonra bakışlarını olduğu yerden ayırdı. Poşeti tahtanın önünde bıraktı ve sessiz bir, “Geçmiş olsun,” diledikten sonra hızla okuldan ayrıldı.
Peşinden yeniden dışarı çıktığımızda bir süre sessiz kaldık. İlk soru Nurcan Abladan geldi. “Bu oğlan ne zamandan beri yanıktur bizim Mercan’a?”
Şerif Ali içini çekti. “Bilmiyorum. Kimsenin bildiğini de sanmıyorum. Belki… Serhan komutanım. Ama o da asla kimseye söylemez.”
“Sen nerden öğrendin?” diye sorduğumda, “Öğrenmedim,” dedi. “Biz de kendimizce iyi bir gözlemciyiz.”
Burukça gülümsedik. “Eh, bu Dünya boyle bir yer uşaklar. Benum sevdiğim beni sevmez, Beni seveni ben sevmem.”
“Öyle valla… Üzüldüm teğmene,” dedim gözlerindeki kırıklığı hatırlayarak. “Umarım kalbini en kısa zamanda tamir edebilir.”
“Bu gönül meseleleri fenadur Melekci’ğim.” Nurcan Ablanın kaşları düştü. Duygulu kadındı veselam. “Kolay kolay tamir olmaz.”
Başımı salladım. Haklıydı. Ben de Tahir, Tahir diye az yiyip bitirmemiştim kalbimi. Hâlâ da öyleydi. Diğer yanda… çantamın içindeki mektup bir an olsun aklımdan çıkmıyordu. Onu yerinden allarak çok ayıp ettiğimi biliyordum. Çok da pişmandım ama… almıştım bir kere. Bunu da ancak karşımdaki iki kişiyle paylaşabilirdim.
“Şey… Ben size bir şey söyleyeceğim ama...”
“He,” dedi Nurcan Abla. “Belli, var senin bir karın ağrın. Dökül bakalum?”
“Benim çantamda bir mektup var.”
“Mektup?”
“Hı hı… Şey, ben bu sabah Tahir’e gitmiştim de, annesi evde yokken tabii. Gerçi sonradan geldi ama orayı sonra anlatırım. İşte… O esnada çantama bir mektup girdi.”
Şerif Ali’nin kaşları kalktı. “Sen öyle duruyordun mektup hop diye gelip senin çantana girdi? Bak sen Allahın işine…”
Gözlerimi Şerif Ali’nin yüzüne diktim. “İstersen bu konuyu kapatabiliriz şeftalicim. Ben mektubu Nurcan Ablaya veririm, o da yerine koyar. Böylece hiç okumadan kurtulmuş oluruz, ne dersin?”
“Sus kız!” dedi kaşlarını çatarak. “Ben öyle mi dedim?”
“Ula bırakun didişmeyi de verin şu mektubu, bakalum neyin nesiymiş?”
Elimi çantama uzattığımda, parmak uçlarıma değen mektubu yavaşça çıkardım. Gözlerimiz sararmış mektupta kilitlenirken, alıcı kısmındaki G/F yazısı içimizdeki merak duygusunu körükleyen ilk detaydı. Bunu ben de henüz fark ediyordum.
“G ve F mi? Bu ne ola ki?”
“Öğrenelim?” Şerif Ali mektubu elimden aldığında çekiştirerek geri aldım. “Bence geri bırakalım. Ben zaten çok pişm-”
Bu defa Nurcan Abla çekti mektubu. “Mümkünü yok, bir beş gün de bu mektup yüzünden uykusuz kalamam,” diyerek mektubu açtı, zarfı çıkardı. Bir yanında ben, diğer yanında Şerif Ali vardı. “Aynı anda okuyacağız,” dedi yavaşça. “Günah hepimizin günahıdur, anlaştık mi?”
Mecbur, salladım başımı. Şerif Ali hevesle salladı. Ve dörte katlanmış zarf yavaşça açıldığında, gözümün önüne dökülen inci gibi özenilmiş el yazısıyla içime diken gibi bir şeylerin battığını hissettim.
Güldahanem, gözümün nuru…
Hala küs müsün bana? Haklısın. Eşeklik ettim. O gün gelip seni isteyecektim babandan. Geçip karşısına, kızını seviyorum, onu helalim olarak istiyorum diyecektim. Ama sen de bana hak ver be sevdiceğim. Meteliksiz bir oğlan olarak çıkmak istemedim sizinkilerin karşısına. Biraz çalışayım, cebime üç beş kuruş girsin istedim. Elimde hak ettiğin gibi çiçkelerle, çikolatalarla gelmek istedim.
Nerden bileyim asker için alıp götüreceklerini? Nerden bileyim sana bir hoşça kal, bile diyemeyeceğimi? Şimdi senden yüzlerce kilometre uzakta, aklımda her gece yüzünle, kokunla, hasretinle yatıyorum. Her gece başımı yastığa koyduğumda hep sen varsın yanımda. Bir de koca bir ormana benzeyen o gözlerin… Sen olmadan sanki bu canına yandığımın dünyası yarım kalmış gibi.
Son mektubunda isteyenim çok demişsin. Babama artık yok, diyemiyorum demişsin.
Diyeceksin zümrüt gözlüm, demek zorundasın. Benim helalimken, karnından benim bebeğimi taşırken başka türlüsü nasıl mümkün olsun?
İlk izne geldiğimde, bu defa hiçbir şeyi ertelemeyeceğim. Elimde çiçeğimle, çikolatamla, yüreğimde sana olan sözümle babanın kapısına varacağım. En başta yapılması gerekeni yapacağım. Bebeğimiz yuvamıza açacak gözlerini, sana söz veriyorum.
Yeter ki sen gözlerinden bir damla yaş daha akıtma benim yüzümden. Sen ağlama ki, ben burada dağ gibi durayım.
Rabbime sonra da kendine emanet ediyorum.
Fazıl Alacahan.
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |