31. Bölüm

(29) Ne! Sancaktar Ailesi Çamlıyayla'da mı!

Durumavii
durumavii

 

29. BÖLÜM:

 

“Bu Köyde Basılmayanı Dövüyorlarmış.”

 

Yıllar Önce Mizgali

 

Bahar havası Mizgali’ye erken gelmişti. Daha kışın ayazı tam çekilmeden ağaçların dalları neşeli çiçeklerle dolmuş, dağların o keskin, o insanın iliklerine işleyen soğuğu da biraz kırılmıştı. Rüzgâr, çeşme başında kovalarını doldurmak için bekleyen, beklerken de iki lafın belini kıran köylü kızların canını yakmıyordu artık.

 

On yedisindeki Güldane hariç…

 

O, fakir bir ailenin tüm iş yükünü çeken beşinci çocuğu olduğundan mıdır bilinmez, hayli sıska bir kızdı. Küçük bir ele sahip biri bile kolunu tüm avucuna sığdırabilirdi. Kırkı ancak gören kilosuna rağmen yine de o sıradaki kızlar kadar kuvvetli sayılırdı. Eğer hasta değilse veya o gün iyi beslendiyse çeşmeden doldurduğu iki kovayı birden kaldırır, kolları titreyerek de olsa aynı anda taşımayı başarırdı. Çeşmenin başında sıraya giren kızların arasında dururken, sanki onlardan yaşça biraz daha küçük görünürdü ama kovaları doldurup yokuşu tırmanmaya başladığında, o zayıf bedenin içindeki inatçı güç hemen saklandığı yerden çıkardı.

 

O vakitler henüz evlerde çeşme yoktu. Çamaşır yıkanacaksa kadınlar pınara kadar inerdi ama yalnızca içme suyu doldurulacaksa o kadar yolu yürümeye gerek duyulmazdı. Köyün ortasında, Alacahan’ların hayratı olan eski taş çeşme vardı. Mizgali’deki o çeşme, iki köyün de suyunu verdiği için sabahın erken vakitlerinde kovalarla gelen kızlarla dolup taşardı. Neyse ki köyler çok kalabalık değildi, su şurası öyle çok bekletmedi. Üstelik o zamanlar iki köy arasında bir kırgınlık, bir düşmanlık da yoktu. İnsanlar birbirine gider gelir, çeşmenin başında yan yana beklemekten gocunmazdı.

 

Güldane uyanık kızdı. Pencereden muhtarın karısını gözler, o evden çıktığı vakit kovalarını kaptığı gibi peşine düşerdi. Şanslıysa dönüş yolunda muhtar karısını almak için traktörüyle gelirdi. İşte o vakit Güldane kovaları taşımak zorunda kalmazdı. Hemen traktörde bir her bulurdu cılız bedenine. Kovaları da sıkıca tutardı ki taşlı yolda traktör sallanırken bir damla yere düşmesin.

 

Kovalar tam dolmamışsa annesinden azar işiteceğini bilirdi. Göz kör olmasun Güldane, diye bir paylamaya başladı mı annesi, susturabilene aşk olsundu.

 

O gün çeşmenin başındaki kuyruk görece daha azdı. Yalancı bahar havaları dağlardaki karları biraz çözdürmüş, köylüler hem çamaşırlarını yıkamak hem de tatlı sularını almak için pınarın yolunu tutmuştu. Bu yüzden içme suyunu almak isteyenlerin çoğu pınara gitmiş, köy çeşmesi her zamankinden biraz daha tenha kalmıştı.

 

O gün o çeşmenin başında olanların niyeti de sadece tatlı su değildi. Her sabah nasıl köylü kızları kovalarını alıp o çeşmenin başında sıraya giriyorsa, onlardan birine gönlünü kaptırmış genç delikanlılar da karşıdaki ağaçlığın altında toplanırdı. Kimisi ağaca yaslanır, kimisi yerdeki taşlara oturur; görünürde hiçbir şey yapmıyormuş gibi durur ama gözleri sürekli çeşmenin başındaki kızların üzerinde dolaşırdı.

Bazen de yaşlı kadınlar da uğrardı oraya. Ellerini yazmalarının kenarına dayayıp kızları dikkatle süzer, oğullarına uygun bir gelin bulma ümidiyle onları izlerdi.

Bundan mıdır bilinmez, kızlar kendi aralarında sevdaluk ceşmesi derlerdi o çeşmeye.

 

Güldane de… o gün oraya sadece su almaya gelmemişti. Arada bir başını kaldırıp karşıdaki ağaçlığa bakıyordu. Ağacın gölgesine yaslanmış duran muhtarın yakışıklı oğlu Fazıl Alacahan’ı uzaktan da olsa görebilmek için gelmişti. Onu her gördüğünde içinin bir tuhaf oluşuna engel olamıyordu. Genç kızın gözleri bazen istemsizce delikanlıya kayıyor, sonra hemen utangaç bir telaşla yere iniyordu. Ama Fazıl’ın bakışları öyle değildi. O, kendini bildi bileli gönlünü kaptırdığı Güldane’ye hiç sakınmadan, hiç çekinmeden bakıyordu. Doğrusu kızı kendisiyle görüşmeye razı etmek hiç kolay olmamıştı. Güldane inatçıydı; köyün dilinden, babasının öfkesinden korkuyordu. Fazıl ise vazgeçmeye yanaşmamıştı. Az kapısında yatıp kalktığı, geceleri evlerinin önünden ayrılmadığı olmamış değildi. Sonunda Güldane’nin yüreğini yumuşatmayı başarmıştı.

 

“İnsanda biraz edep olur,” dedi Güldane’nin yanında dikilen aynı yaşlardaki genç kız. “Gözleriyle yedi seni gaybana, sen de az yosma değilsun Güldane, izin vereysun.”

Güldane en yakın arkadaşına kızamadı. Aslında o kız tam anlamıyla arkadaşı da sayılmazdı; uzak bir akrabalarının kızıydı. Yıllar önce köyde yaşanan bir kaza yüzünden ailesini kaybedince ortada kalmış, o vakit Güldane’nin ailesi onu yanına almıştı. O günden sonra aynı çatının altında büyümüşlerdi. Kardeş sayılmazlardı belki ama aynı sofraya oturmuş, aynı işlerin yükünü paylaşmış, aynı azarları işitmişlerdi. Böyle büyüyen iki kızın arasına kolay kolay kırgınlık giremezdi. Bu yüzden Güldane ona karşı herkesten daha anlayışlıydı.

Kardeş değillerdi ama kardeş kadar benziyorlardı birbirlerine. İkisi de sıska sayılırdı; omuzları dar, bilekleri inceydi. Boyları birdi. Tenleri açık renkliydi, güneşte bile kolay kolay esmerleşmezler ancak domates gibi kızarırlardı. En çok da gözleri dikkat çekerdi; ikisinin de gözleri yeşilin aynı belirgin tonundaydı. Onları iyi tanımayan biri uzaktan baktığında çoğu zaman karıştırırdı. Hatta bazen iyi tanıyanlar bile isimlerini yanlış seslenirdi çünkü yan yana durduklarında sanki aynı kalıptan çıkmışcasına bir ölçü görünürlerdi.

“Ne edeyim Gül, uzaktan uzağa bakta mi suç oldi?”

 

Gül’ün nedense suratı asıktı. Neşeli bir kızdı ama ne zaman Güldane’yle çeşmenin başına gelse suratı sirke satardı. Güldane’nin onun asık suratına daha fazla bakamayışının sebebi ise Fazıl’ın kendisine işaret eden bakışlarıydı. O bakışlar genç kızı her zaman buluştukları yere çağırıyordu. Güldane önce reddedecek oldu ama haftalar olmuştu konuşmayalı. Genç adam hayli ısrarcıydı, o ki Güldane’yi görmeden bu defa bırakmayacaktı.

 

“Gül, sıramı tut, geleceğum beş dakkaya.”

 

“Yok,” dedi Gül. “Tutmayrum. Kendi sırani kendin tut. İki oynaşacaksın diye ben neden fazladan kova dolduracakmışım?”

 

“Doldurmayacasun da. Sıra gelene kadar geleceğum.”

 

“Güldane ba-”

 

“Gül! Tut da beş dakka. Ölece misun?” Güldane yaman kızdı. Tutuşturdu kovalarını Gül’ün eline. Başını önüne eğip kimseye görünmemeye çalışarak köyün dar, taşlık sokağına girdi. Çarıklarının altındaki taşlara basıp geçerken kalbi hızlı hızlı atıyordu. Her adımda omzunun üzerinden arkasına bakıyor, birinin pencereden bakıp bakmadığını, kapı önünde oturan yaşlı kadınların onu görüp görmediğini kontrol ediyordu.

Birinin görmesi demek, lafın yarım saat içinde bütün köye yayılması demekti. Hele ki o söz babasının kulağına giderse… O zaman başına gelecekleri düşünmek bile istemiyordu.

Sokağın sonuna geldiğinde nefesini tuttu. Henüz kimsenin yerleşmediği o eski taş evin önünde durdu. Kapısı yarı aralıktı. Pencereleri karanlıktı. Kimseler görmeden girebileceği tek yer orasıydı. Etrafına bir kez daha baktı. Sağda kimse yoktu. Solda da. Tam kapıya yaklaşacaktı ki içeriden ansızın bir el uzandı. Güçlü parmaklar kolunu kavradı. Bir hamlede onu içeri çekti. Güldane, kimin olduğunu çok iyi bildiği halde irkildi. Göğsünden kopan çığlığı bastırmaya çalıştı ama sesi yine de boş evin duvarlarında yankılandı.

“Napaysun ula!” Kolunu Fazıl’ın tutuşundan kurtarmıştı kurtarmasına ama eve de girmişti. Fazıl kapıyı üzerlerine kapatınca kalbi göğüs kafesinin içinde gümbürdedi. Yine de belli etmedi. “Aç şu kapıyı benim asabımı bozma!”

 

Kapıya uzanacaktı ki Fazıl elini tuttu. Güldane hemen elini de kurtardı. “Dokunma, yakarum çırani!” dedi parmak sallayıp.

 

Güldane pek sinirliydi ama aksine Fazıl gülümsüyordu. Bakışlarını hasretle beklediği yüzden ayırmadan, “Dur be Güldanem,” dedi. “Evin arkasında buluşunca iki metre ötede duraysun. Evin içine çektim ki bir kerecik öpeyim şu gül yüzünden.”

 

Güldane’nin gözleri büyüdü, kocaman oldu. Oraya düşüp bayılacağını sandı ama hayır, o evden çıkmadan zorundaydı. “Rüyanda görürsün ula! Ben saa ne dedum? Evlenmeden elim eline değmeycek.”

 

“Yakında askere gideceğum.”

 

Güldane başımı başka yere çevirdi. “Selametlen git,” dedi umursamazca.

 

“Ya dönemezsem, korkmay misun?”

 

“Allah’ın takdiri,” dedi genç kız. “Savaş mi varidur. Dönersin elbet.”

 

“Sen de amma taş kalplisun be Güldane,” deyip elini, genç kızın yaslandığı duvara koymasıya ve bununla da kalmayıp başını kızın yüzüne eğmesiyle olanlar oldu. Fazıl’ın dudakları amaçladığı dudaklara değemeden kızın tokadı yanağında patlayıverdi.

 

“Hey maşallah!” dedi Fazıl yanağını tutarken, bir yandan hâlâ gülüyordu. “Askerden döner dönmez isteyeceğum kız seni. Evlenir evlenmez bana kendin gibi güçlü kuvvetli bir oğlan veresun. Dağ gibi olsun.” Genç kız kaçar gibi giderken arkasından bağırdı. “E dağ gibi oğlanın Dağhan olsun adı oyleyse..”

 

*

 

ŞIRNAK/ CİZRE

 

Serhan üsteğmenin PUSU(!) diye bağıran sesinin yankısı, yüzbaşının kulaklarında henüz dinmemiş gibiydi.

 

Tahir Bora’nın, ölümle burun buruna gelişi ilk değildi. Dağların rüzgârını, kurşunun havayı delip geçerken çıkardığı o keskin sesi, toprağa düşen sıcak barut kokusunu defalarca solumuştu. Ölümün nefesinin ezbere bilirdi.

 

Ancak şimdi… ölüm yine nefesi kadar yakınken; hain bir kurşun elmacık kemiğini sıyırıp geçmiş, bir diğeri göğsünü hedef almışken ve o son anda kendini kurtarıp sırtını yaşlı bir ağaca dayamışken, solukları sert, göğsü hızlı hızlı inip kalkıyordu.Yüzünden akan kanın tüm suratını sıcak sıcak boyadığını hissediyordu. Kulağında uzaktan gelen çatışmanın sesi vardı.

 

Yüreğinin derinliklerinde ise sevdiği kıza edeceği evlenme teklifi.

 

Kararlıydı; o teklifi etmeden ölmeyecekti. Kurşunların, ölümün, kanın arasında hayatta kalması için bir neden gerekse, bu tüm hayatının en geçerli nedeniydi. Bunu öyle uzun zamandır düşlüyordu ki artık tamamen içselleştirmişti. Henüz alamadığı o pembe taşlı yüzüğü cebinde taşıyor gibiydi mesela. Parmaklarının arasında ağırlığını hissedebiliyor, kutusunu açtığında taşın nasıl parlayacağını görebiliyordu. Aklındaki sözleri Melek’in önüne serdiğinde gözlerinin nasıl büyüyeceğini, şaşkınlıkla gülümseyeceğini ve dudaklarının nasıl titreyeceğini... çok iyi biliyordu. Dizinin üstüne çöktüğü anı da biliyordu, sesinin ilk başta nasıl biraz kısılacağını da. Sonra cesaretini toplayıp adını nasıl söylediğinde gerisini bir çırpına getireceğini de biliyordu. Yıllardır Melek’e söylenmek için beklemiş çok fazla kelime vardı yüreğinin köşesinde, hepsi tozlu raflardan sıyrılacağını günün bekliyordu.

 

Kör bir kurşun o teklifi yapmasına, Melek’i beyazlar içinde görmesine ve adının yanına soyadını koymasına mani olmayacaktı.

Yaslandığı ağacın gövdesine sırtını sertçe bastırıyordu. Terli sırtında hissettiği her pürüz, her çıkıntı ona yerinden kıpırdamamasını fısıldıyordu ona. Nefesini olabildiğince yavaş alıp verdi. Geldiği yerde ona ulaşmak için kıran kırana mücadele eden adamların silahlarından çıkan seslere rağmen orman ölümcül bir sessizlikteydi.

Havada vızır vızır süzülen kurşunların yankısı sönmüştü, geriye yalnızca yaprakların arasından süzülen rüzgârın ve hainliğin hışırtısı kalmıştı. Tahir biliyordu, pusuya düşmüştü.

Ve onu sinsi pususuna düşüren Çakal ormanın kör bir noktasında kana susamış bir cellat gibi bekliyordu. Bir yerlerde, şu kalın gövdelerin birinin ardında, sabırla Tahir’in ağacın arkasından çıkacağı o müthiş anı kolluyordu. Parmakları tetiğe hazır, gözleri hedefe kilitliydi muhakkak. Tahir başını belki biraz yana eğdi. Ormanın derinliğine bakmaya çalıştı ama görüş alanı ağaç gövdeleriyle bölünüyordu. Çıkıp bakması ölüm demekti.

Bir an için gözlerini kapadı. Düştüğü pusu yamandı. Zihni hızla çalışıyordu. Elinin tersiyle yüzündeki kanı silip attı ve kanlı parmaklarını göğsüne koyduğunda parmaklarına bir şey değdi. Durdu, belki nefes almayı bile bıraktı. Parmak uçları kumaşın içindeki o küçük, yuvarlak nesnenin kenarını yoklayınca hatırladı.

Pembe kapaklı küçük ayna.

Melek’in aynası.

Bir anlığına dudakları üzerindeki kanı umursamadan kıvrıldı. Hatırlıyordu Melek’in yayla evinin önünde, rüzgârın saçlarını dağıttığı o öğleden sonrayı… Yine nefes almadan bir şeyler anlatırken her zamanki gibi çok dikkatsizdi. Çantasından düşürdüğü aynayı fark etmemişti bile. Tahir eğilip almış, heyecanla anlattıklarını bitirdikten sonra vermeye niyetlenmiş, sonra nedense vazgeçmişti.

Belki geri vermek için bir bahanesi olur diye. Bir gece özlemin dayanılmaz olduğu vakitlerde yine, dayanırdı kapısına, aynayı vermek için.

Belki de sadece… ona ait, zarif parmaklarının değdiği bir küçük şeyi yanında taşımak istediği için.

O günden beridir cebindeydi. Sessizce taşıyordu kabı pembe sedefli küçük aynayı. Parmaklarını cebine soktu ve yavaşça çıkardı. Küçük pembe kapağı başparmağıyla usulca araladığında ormanın loş ışığında cam yüzeyi isteksiz bir parıltı verdi. Ve o parıltı, yüzbaşının aklına nefis bir plan armağan etti.

Aynayı ağaç gövdesinin kenarından yavaşça dışarı uzattı. Kendini göstermeden… yalnızca aynanın dar yüzeyini. Bir saniye... İki saniye… Camın yüzeyinde önce yaprakların gölgeleri titredi. Sonra ağaç gövdeleri kaydı ve ardından… Bir kıpırtı. Kalın bir meşe gövdesinin arkasında koyu renk bir omuz ve takip eden namlunun ucu.

Hain sabırla bekliyordu. Tam karşısındaki ağacı, Tahir’in saklandığı yeri izliyordu.

Tahir’in bakışları sertleşti. Aynayı yavaşça geri çektiğinde artık düşmanın yerini biliyordu.

Ve dudaklarının kenarında bu kez çok daha belirgin bir ifade belirdi.

Melek’in pembe aynası, onu düştüğü çetin bilinmezlikten çekip çıkarmıştı.

Tahir aynayı tekrar cebine koyarken yüzündeki ifadesi kaya gibi sertleşti. Artık beklemek yoktu. Zaman aleyhine işliyordu. Derin bir nefes aldı. Yanağındaki yanma hâlâ tazeydi ama parmakları silahını kavradığında acı itinayla ikinci plana ötelenmişti. Bedeninin her kası yılların eğitimiyle gerildiğinde tek anda ağacın kenarından sıyrıldı. Tetiğe bastığı anda ormanın sessizliği tuzla buz oldu.

Ve çatışma başladı. Mermiler meşe ağaçlarının geniş gövdesine ardına saplandıkça kabuk parçaları havaya sıçradı. Çakal şaşkınca asılıyordu tüfeğine. Bu pusuyu kurmak için ince hesaplar yapmıştı, birkaç dakika öncesine kadar da sonunu getireceğinden oldukça emindi. Ancak şimdi, pusuya çektiği asker onu kurşun yağmuruna tutuyor, göz açtırmıyordu. Nefes nefes ateş etmeyi kesip sırtını ağaca verdiğinde, “Fenasın Tahir komutan!” diye bağırdı. “Ama bu uğraş boşa, burada gebereceksin.” Dönüp tekrar ateş açtı. Kurşunlar Tahir’in bulunduğu ağacın gövdesini lime lime ederken bu kez Tahir siperine çekildi.

“Köpeğin duası kabul olsaydı, gökten kemik yağardı, Çakal,” dedi dişlerinin arasından sıyrılıp gelen keyifli bir sesle. “Ama sen merak etme. O kemik gökten yağmayacak ama ben uygun bir yerlerinden iteleyeceğim.”

Yeniden çıktı. Bu kez daha kısa, daha net nişan aldı. Çakal olduğu yerde sinip kalınca yüzbaşının tam da tahmin ettiği gibi, karşısındaki haine yakışan korkulu bir hırıltı yükseldi ağaçların arasından. Oysa tuzak kurarak vurduğu asker gibi yara da almamıştı. Hızla başka bir ağacın ardına kaydığında öfkeyle tüfeğine asıldı. orman yine kurşun sesleriyle doldu. Barut kokusu havaya yayılırken yapraklar, dallar ve toprak parçalanıyordu.

Tahir mermilerini dikkatle kullanıyordu. Her atış kontrollüydü ama çatışma uzadıkça tüfeği hafifliyordu. Bir mermi, bir tane daha. Sonra bir tane daha. Bir tane ve bir tane daha. Ve ardından… o kuru, boş ses. Klik sesi.

Şarjör bitmişti.

Tahir’in çenesi sıkıldı. Hızla palaskasına uzandı ama yedek şarjör… yoktu. Pusunun ilk anlarında vurulduğunda düşürmüş olmalıydı. Dudaklarından kuru bir, “Sikeyim,” yükseldiğinde, sesini pis bir kahkaha sesi bastırdı.

Alaycı. Sinsi. “Ne o? Bitti mi mermilerin, yüzbaşı?”

“Çok mu merak ettin?” diye sordu Tahir, on dolu şarjörü varmış kadar rahat. “Gel de yakından bak, it soyu.”

“Ama bu meseleye atayı karıştırmak hiç yakışıyor mu?”

“Ulan senin atan ata olsaydı senin gibi döl israfını sürer miydi piyasaya?”

Çakal hoş bir espri duymuş gibi kahkahayı bastığında, Tahir bundan daha fazlasını duydu. Çakal’ın yaklaşan adım sesleri kuru yaprakların üzerinde yavaş yavaş yaklaşıyordu. O hışır hışır adım seslerini toprağa bırakırken hiç çekinmiyordu. Elinde dolu bir tüfekle, mermisi bitmiş bir askerin üzerine gitmenin rahatlığı vardı üzerinde. Onun nazarın az sonra bu iş kesin olarak bitecekti.

Tahir ağaca yaslandı. Silahını hâlâ elinde tutuyordu ama tetiğe basmasının artık bir anlamı yoktu. Adımlar yaklaşıyordu. Hızlı davranmak zorundaydı. Zaman, parmaklarının arasından sabun gibi kayıp tükeniyordu. Ama Tahir Bora için panik hali hiçbir zaman çözümün parçası olmamıştı. Tahir Bora zehir gibi adamdı doğrusu. Çocukluktan bu yana okuduğu tüm okulların birincisi; girdiği her sınavı tekte geçen, düştüğü en çetin pusudan dahiyane bir planla çıkan kıvrak bir zekâya sahipti. Dağda kurulan en karmaşık pusuların içinden bile bir satranç ustası gibi hamle yaparak çıkmıştı. Zihni keskin bir bıçak gibiydi; soğukkanlı, hızlı ve ölümcül. Bugün de farklı olmayacaktı. Durum ne kadar çıkmaz görünürse görünsün, yüzbaşının zihni ihtimalleri tartmaya başlamıştı bile. Rüzgârın yönünü, ağaçların aralığını, karşı tarafın konumunu… her şeyi ölçüyor, her riski hesaplıyor, görünmeyen o yolu arıyordu. Bu işten de sıyrılacaktı. Aksi ihtimal dahilinde değildi.

“Kaçacak yerin kalmadı…” diye mırıldandı Çakal, iyice yaklaştığında. “Bu sefer kurtulamayacaksın.”

Tahir’in onu duyduğu yoktu. İçinden kendine hep aynı şeyi söyledi. O teklifi yapmadan ölmeyeceğim.

Ve zihninde kurguladığı planın ilk adımını yerine getirmek üzere davrandığında, hemen çaprazındaki ağacın arkasından tanıdık ama bir o kadar da beklenmedik bir ses duyuldu.

“Yüzbaşım…”

Tahir başını çevirdi. Sırtını dayadığı ağacın öte yanından genç bir asker hızla kayarak yanına çöktü. Üniforması toprak içindeydi, nefesi ise düzensizdi ama gözleri… ateş gibi çakmak çakmak parlıyordu.

Poyraz Alacahan.

Onunla Tahir’in arası hiçbir zaman iyi olmamıştı. İlk günden son güne kadar aralarında görünmez bir duvar vardı. Mercan ile olan konu şöyle dursun; Poyraz, Tahir’in emirlerini sorgulayan tek askerdi; Tahir ise disipline körü körüne bağlı bir komutandı. Son vukuatından sonra onu uzaklaştırmıştı ama içinde bir şeyler onu rahatsız ettiğinde ve aslında o rahatsızlığı büyük ölçüde Melek sayesinde görmeyi başardığında geri dönmesini sağlamıştı. Ama geri döndüğünde bile gerekmedikçe gözüne görünmemesi için sağlam bir ikaz vermişti. Ama şimdi…Şimdi aynı ölüm çemberinin içindelerdi.

Tahir’in kaşları şaşkınlıkla kalktı. “Ne işin var senin burada?”

Poyraz çoktan tüfeğini kaldırmıştı.

“Destek ekibine gönüllü yazıldım komutanım.” Bakışlarıyla Tahir’den kısa bir onay istedi, Tahir o onayı aynı saniye verdi. Poyraz çıkardığı yedek şarjörü fırlattığında ve Tahir refleksle şarjörü havada kaptığında Poyraz hiç beklemeden ateş açtı. Çok geçmeden Tahir de ona katıldı. Bir ağacın iki yanından düşmanı kurşun üstüne kurşun yağdırdılar.

Çakal, kendini arkasına gizleyeceği bir ağaç aramaya bile fırsat bulamadan kollarına aldığı kurşun darbeleriyle tüfeğini düşürdü. Yere düşerken acıyla inleyip en yakın ağaca doğru yuvarlandı.

“Burada,” dedi bir ara Tahir Yüzbaşı. “Tam olarak burada ne işi var, Alacahan.”

Poyraz tek gözü kapalı tüfeğine asılırken, “Ha o mi?” dedi önemsiz bir şeymiş gibi. “Pusu duyunca kaçıramayrum komutanım. Canım çekey.”

Tahir pozisyon değiştirdi. Tahir ateş açtığında Poyraz yer değiştirdi. Birbirlerini tamamlıyorlardı. “Nedeni de baa teğmen?” diye sordu bu kez yüzbaşı. Yorgun sesi tek başına tüm ağaçları kökünden devirecek kadar sertti. “Canına mı susadın yoksa kafadan mi kontaksun?”

“Bilmeyrum,” dedi Poyraz. “Ona da siz karar verun komutanım.”

Tahir ateşi bir an için kesip başıyla timin çatışmada olduğu bölgeyi işaret etti. “Ateş hattından geçip geldiğine göre… ikinci seçenek daha kuvvetli gibi, ha?”

Çakal hazırlıklıklıydı. Üçüncü silahını çıkarıp çift koldan ateş etmeye başladığında bir kurşun Poyraz’ınkulağının dibinden neredeyse sıfır geçti. Poyraz, “Hass..!” diye başladıysa da gerisini getirmedi ama öfkeden şakak damarları şişmiş, mavi gözleri yangın gibi bakıyordu. “Biz yine de buni şu bok çukurundan kurtulduktan sonra konuşuruz, ha komutanım?”

Tahir güldü. “Oyle olsun bakalum.”

Kıran kırana, sırt sırta ateş açtılar.

Bir yanda avcı olduğunu sanan bir Çakal…

Diğer yanda düşman olduğunu sanan iki asker.

Saniyeler içinde orman bir barut fırtınasına döndü; mermiler gövdeleri oyarak etrafa kıymık yağdırıyordu. Çakal başa çıkamayacağını anlayınca kaçmaya çalıştı ama o andan itibaren imkânsızdı. Poyraz sağdan bastırdı, Tahir soldan kapattı. Çakal kendini iki ağacın arasında sıkışmış buldu.

“BIRAK SİLAHI!” diye bağırdı Poyraz.

Çakal dişlerini sıktı. Bir hamle yaptı. Poyraz tetiğe bastı. Kurşun Çakal’ın omzunu parçaladı. Adam acıyla bağırarak yere kapaklandığından silahı elinden yuvarlanıp birkaç metre öteye gitti. Orman yeniden sessizliğe gömüldüğünde Tahir ve Poyraz aynı anda ilerledi.

Namlular hâlâ havadaydı. Çakal yerde kıvranıyordu. Poyraz diz çöküp adamın kollarını arkasına bükecekti ki Çakal doğrudan Tahir’in gözlerine baktı. Pislik ve kan içineydi. Gözlerinden hainlik fışkırıyordu. Karşısındaki komutanın aylardır peşinde olduğunu biliyordu. Onu dağdan dağa sürükleyen, kurduğu her ağı bozan, planlarını tek tek çürüten adam buydu. Tahir Bora. Hain bir saldırıyla sırtından vurmuştu, yine de ölmek nedir bilmemişti. Karşısında dimdik dikiliyordu!

Çakal, yüzbaşının kendisi üzerindeki o sert, küçümseyici bakışı yakaladığında dişlerini sıktı. Buraya kadar onu sürüklediğinde nihayet ensesine çökeceğini sanmıştı. Ama şimdi ensesine çökülen kendisiydi. Oysa her ihtimali hesaplamıştı. Pusuları… kaçış yollarını… saklanacak noktaları…Ama hiçbir senaryonun sonunda yakalanmak yoktu. Çünkü Çakal’ın bir kuralı vardı. Yakalanmazdı. Ölürdü ama yakalanmazdı.

Çakal’ın dudakları gerildiğinde yapmaması gereken şeyi yaptı. Sağ eli ağaca bitişik duran taşın arkasına kaydı. Kibirle bu küçük hareketi kimsenin fark etmeyeceğinden emindi. Taşın altına gizlediği küçük tabancayı bulduğunda bir anda çekip kaldırdı. Namlunun yönü doğrudan Tahir’in şakağına kilitlendi ama tetiğe basmasına fırsat kalmadı.

Yüzbaşının vücudu çevik bir refleksle döndü. Tek adımda aradaki mesafeyi kapattığında postalının sert darbesi Çakal’ın bileğine yıldırım gibi indi. Çakal’ın parmakları tetiğe ulaşamadan kırılan bileği geriye doğru büküldü. Tabanca elinden fırlayıp toprağa düştü.

Adamın ağzından boğuk bir çığlık koptuğunda Tahir çoktan üzerine çökmüştü. Ve o anda o ormanda olan herkes biliyordu ki… Fırtına Tahir affetmezdi. Affetmedi de. Eli yıldırım hızıyla yere düşen tabancayı kaptı ve namluyu kaldırıp Çakal’ın şakağına dayarken tereddüt etmedi.

Tetiğe bastı.

Patlayan kurşun sesi ormanın içinde yankılandığında hainin başı toprağa düştü.

Gözlerindeki o kirli parıltı bir anda söndü ve orman yeniden sessizliğe gömüldü.

Bu… O ormanda yankılanan son kurşun sesiydi.

*

Herkes silindi etrafımızdan, her şey…. Bir biz kaldık, bir de parmağımdaki pembe taşlı yüzüğüm…

 

Kalbim hangi facianın ihtimaliyle sarsılmıştı, Sıla oscarlık(!) endişeli performansıyla beni çağırdığında ayaklarım beni okulun kapı önüne nasıl taşımıştı, benim küçük bıdıklarım hangi ara bu hainimsi komplonun bir parçası olmuştu, hiç haberim yoktu.

 

Öyle pat diye kendimi aşırı romantik bir evlenme teklifinin tam ortasında bulmuştum. Hem de bildiğin beyaz atlı prensim tarafından!

Ama gelin görün ki… bütün bu sahnenin içinde feci derecede kritik bir eksik vardı, a dostlar.

Rakı beyazı ojelerim ve yüzüğümü parmağımda pozladıktan sonra YES SAID(!) yazıp tüm instagram alemine ilân etmem için gereken internet yoktu ayol ortada!

Romantizm var, prens var, yüzük var, kalp çarpıntısı var… ama Wi-Fi yok Wİ- Fi. Böyle dram mı olur? Yani burada resmen nişanlandım ama dijital olarak besbekarım!

Ay ama biz hiç böyle hayal etmemiştik, Meloş…

 

Düşünce deryasından öğrencilerim tarafından birer birer elime tutuşturulan güller sayesinde çıktım. Her biri yüzünde muzip bir gülümsemeyle elindeki gülü bana verirken, üçüncü Fadime parmağıyla eğilmemi işaret etti ve yaklaştığımda tam olarak şunu söyledi. “Hadi yine iyisin öğretmenum, evde kalmaktan kurtuldun.”

 

Sağ ol Fadime ya… tebriğin böylesi.

 

Diğerleri sözlü olarak bir şey söylemedi ama bakışlarında benzer ifadeler vardı. Evet evet, o bakışlardan açıkça okuduklarım kesinlikle evde kalmadığım için şanslı olduğumdu! Ama ayaklarım o kadar yerde değildi ki şu an karşımda Güldane Hanım olsa ve elinde kızıl sopasıyla bana doğru koşsa vur Güldoş(!) derdim. Biraz bu tarafa döneyim, o taraftadan da vur ama yüzüğüme denk gelmesini yeni de daha…

 

Sonra… abim yanımıza geldi. Yüzü her zamanki gibi ciddi, çenesindeki o inatçı sertlik yerli yerindeydi ama… gözleri. İşte orada ele veriyordu kendini. O ifadeyi çocukluğumdan beri tanırım ben. Duygulanmıştı kerata. Ben de o bakışlara yakalanınca içim bir tuhaf oldu. Gözlerim dolacak gibi hissedince hemen başımı kaldırdım, gökyüzüne baktım. Kirpiklerimi hızlı hızlı kırpıştırdım, sanki bulutlarla tatlış bir selam verirmiş gibi… Çünkü bir damla düşse… var ya, komple dağılırdım ben.

 

İçten bir, “Vay be,” dedi yanımızda durduğunda. Sesinde hem şaşkınlık hem gurur vardı. Tahir’e bakıp kaşını hafif kaldırdı “Aldın kızı, ha yüzbaşı?”

 

Tahir bana baktı. Öyle bir baktı ki… sanki ben oradayken dünyada başka hiçbir şey yokmuş gibi. Dudaklarının kenarı hafif kıvrıldı. “Oyle oldu biraz, bak bu defa kaçırmak zorunda da kaldum. Gönlüyle he dedi baa.”

 

Vallahi tam olarak öyle oldu. Gönlümle he dedim saa. Ve hâlâ rüya gibi! Öyleyse bile popişim biraz daha açıkta kalabilir, yeter ki bu rüya birazcık daha devam etsin.

 

Abim elini asker sertliğiyle Tahir’in omzuna koyduğunda, “Gerekli uyarıları bilahare veririz o halde,” dedi kaş çatarak. “Meyhane uygun mudur?”

 

Tahir emir almış gibi başını eğip kaldırdı. “Uygundur devrem.”

 

Ben orada hafif hafif sallanıyorum işte. İçimde kelebekler, üstümde hafif bir sarhoşluk… Abime baktım, göz kırptım. “Beni de mi tebrik etsen acaba?”

 

Abim bana bir baktı. Ama nasıl baktı? Sanki karşısında yirmi beş yaşında bir kadın yokmuş da, beş yaşında bir kız çocuğu varmış… gibi. Yalnız olsak dolardı o yeşil gözler, adım kadar emindim. “Tebrik ederim, barbie,” dedi yanağımdan makas alıp. Sonra… Benim için açıldı o koca kolları. “Gel buraya.”

 

Daha fazla dayanamadım, dudaklarımı büzüp abimin güvenli limanına yanaştığımda beni sıkıca sardı. İşte tam o esnada da Serhan’ın sesini duydum.

 

“Tebrik ederim yüzbaşım. Eveti kaptığına göre düğününde horon tepmemiz yakındır.”

 

Şerif Ali koşar adım gelip olaya dahil olduğunda otuz iki diş sırıtıyordu. “İsterseniz toplu düğün yapalım komutanım, masraftan yırtarız, ne dersiniz?”

 

“Ulan Şerif Ali,” dedi bir köşeden Teğmen Yaver. “Bismillah, adam yeni teklif etti.”

 

“Öyle demeyin komutanım,” dedi şeftali bilmiş bilmiş. “Bu işler çok pahalıymış zaar. Çeyizime son model mutfak robotu alacağım diye afedersiniz kıçıma don alacak param kalmadı.”

 

“Ay Şerif Ali,” dedim kendimi tutamayıp. “O mutfak robotlarının pembesinin üretiyorlar mı? Ben de alayım çeyimize.” Tahir’ bakıp kirpiklerimi kırpıştırdım, tam da yeni gelin modunda en cilvelisinden. “Malum, lazım olacak.”

 

“Üretmezlerse de yaptırırız,” dedi benimki, sanki arabasının eksik parçasını temin ediyormuş ciddiyetiyle. “Oni da yaptırırız.”

 

Eh, yaptırır vallahi Meloş… Adam bizim için özel pembe Karadeniz yazması mı yaptırmadı, köy lastiği mi yaptırmadı? Biraz daha uğraşsak pembe traktör yaptırıp düğün arabamız olarak da bir güzel süsler.

 

“Gelin hanım,” diye aradan çıktı Karahan. Öyle bir araya girmişti ki sanki iki kişi kavga ederken yanlışlıkla ortalarına düşmüş de bir türlü çıkamıyordu. Turuncu kirpiklerini hızlı hızlı kırpıştırıyordu ama nedense gözlerini ısrarla Tahir’den kaçırıyordu. Sanki göz göze gelseler anında infaz emri çıkacaktı. “Sizden küçük bir ricam olacaktı.”

 

“Tabii, seni dinliyorum.”

 

Karahan bir adım daha yaklaştı. Ama hâlâ Tahir’e bakmıyordu. Hatta o kadar bakmıyordu ki adamın olduğu yön sanki mayınlı bölge ilan edilmişti.“Evlendiğinizde…” diye başladı, sesi giderek incelirken. “Sabaha karşı komutanım evden çıkıp göreve gelirkene… şey… çok da şeyetmeseniz olur mu?”

 

Birinin boğazını ikaz edercesine temizlediğini duydum ama devamını merak ettiğim için, “Ne etmesem olur mu?” diye sordum kaşlarımı kaldıran bir merakla.”

 

Eğildi ve tane tane söyledi. “Sinirlendirmeseniz olur mu?”

 

Pekmez can havliyle atıldı. “Gözünüzün yağında iki yumurta kırıp yiyim sinirlendirmeyin komutanımı Melek Öğretmen. İlla canınız kavga mı çekti, akşam gelince edersiniz. Hatta operasyon dönüşü daha iyi olur. Adam zaten yorgun oluyor, tepesine çökersiniz, o zaman kavga daha verimli olur! Valla bakın.”

Bir saniye... İki saniye… Üçüncü saniyede Tahir’in yüzü öyle bir değişti ki… Karadeniz’de fırtına kopmadan önceki gökyüzü gibi oldu vallahi.

“PEKMEZ!” Tahir, Pekmez’in ismini sadece söylemedi. Tahir, Pekmez’in ismini böğürdü. “Sen kimin gözününde yumurta kırıp yiyon lan?”

 

Pekmez sopa yutmuş gibi kalakaldı. Az önceki kahramanlık edasından eser yoktu. Gözleri büyüdü, boynu kısaldı, sesi de içine kaçtı tabii çocukcağızın. “Komutanım…” dedi temkinle.

“O kısmı yüksek müsadelerinizle çıkarıyorum komutanım,” dedi dilekçe yazıyormuş gibi ciddi bir tonlamayla. “Ama kalanını daha da yüksek müsadelerinizle bırakmak isterim.”

 

Karahan da bu fırsatı kaçırmadı. Bir adım ileri çıktı, o da mecliste önerge veriyormuş gibi ciddi bir ifadeyle konuştu. “Komutanım yüpyüksek müsadenizle ben de altına imzamı atmak istiyorum,” dedi. Tahir kaşlarını çatında isyan edercesine baktı bu kez. “Bu da can komutanım,” dedi iç çekerek, belki bir parça da isyanla. Büyük bir parça ama. “Ne zaman karakola sinirli gelseniz… içimizden geçiyorsunuz.”

Pekmez hemen destek verdi. “Geçiyorsunuz komutanım.”

“Ezerek,” dedi Karahan.

“Çiğneyerek,” dedi Şerif Ali.

“Psikolojik olarak,” dedi Pekmez.

“Ama çoğu zaman fiziksel olarak,” dedi Karahan.

Ben dudaklarımı ısırarak gülmemek için kendimi zor tutarken Tahir üç çavuşa birden öyle bir baktı ki… O meşhur sopa üstüne sopa indiren bakışıyla, “Görüyor musun Melek,” dedi dişlerinin arasından. “Ben bunlarla çalışıyorum işte.”

Pekmez’in suratı pekmez rengine geldi. “Bundan daha tehlikeli bir şey varsa biz de sizinle çalışıyoruz komutanım.”

Karahan dirseğiyle onu dürttü. “Uçma lan. Adam zaten sinirli geldi bugün.”

“Ne zaman değil ki,” dedi Pekmez gemileri yakarcasına.

“Çavuşlar.” Serhan yanımıza yaklaşırken dudaklarında zor zapt ettiği gülümsemesi vardı ama çatık kaşlarının altındaki ikaz dolu bakışları üç çavuşu sırayla süzdü. “Yerinizde olsam komutanım taze evlenme teklif etti, pamuk gibidir diye düşünüp sınırlarımı zorlamam. Tahir Yüzbaşının füze gibi bir hafızası olduğu hepimizim malumu, değil mi?”

Tam da o an Şerif Ali yanındaki Pekmez’e fısıldadı ama… fısıldayamadı. Zira hepimiz duymuştuk. “Nasıl malumumuz olmasın? O füze kıçımızda az mı patladı ellaam?”

Taze evlenme teklifi almışken bu muhabbet şaka mı?

“Bence olaysız dağılabiliriz,” diye imdadıma yetişti Sıloşum. “Çocuklar da geç kalmadan evlerine gitsinler, aileleri merak eder.”

“Yoo… İyiyiz biz ha buraya,” dedi dördünce Temel. Cebinden çiğdemi çıkarmış bir yandan çitliyor, bir yandan da Fadime’ye uzatıyordu. “Sen de ister misun güzelim?”

“Gerek yok,” diye araya girdi tabii hemen ikinci Temel. “Fadime çekirdek isterse, ben ona en kralını getirirum.”

“Sen kimsin de benim Fadime’me çekirdek verecesun ula!” diye diklenince dördüncü Temel, ikincisiyle burun buruna geldiler.

“Hop, sakin olun herifler,” diye araya giren de benim herifti. “Jandarma burayadur, görmey misinuz?”

İkinci Temel derhal bir adım öne çıkıp, “Ben ha bu hamsi kafadan şikâyetçiyim komutanım,” diye şikâyet etti dördüncüyü. “Sevdiğim kızlan aramıza girey!”

“Ula asıl sen sevdiğim kızlan arama gireysun! Gaybana uşak!”

O ana kadar hiç konuşmayan Bekir o meşhur, sevdiğim kız başkasına vardı, dayanabilirsen dayan Bekir Cabbar bakışlarını önce benim, sonra da amcasının üzerine çevirdi. “Kimi kime şikâyet edeysunuz, hamsiler. Komutan dediğiniz adam, öz be öz yeğeninin yamuklusuna göz koymuş adamdur!”

Tahir, sanki karşısında kendi yaşlarında biri varmış gibi avuçlarını birbirine sürtmeye başladığında derhal araya girdim. “Hadi bakalım çocuklaaaar… Her şey için hepinize teşekkür ederim ama eve gitme zamanı geldi.”

“Siz nereye gideceksiniz öğretmenum?” diye araya girdi Rukiye. Sınıfın sessiz gibi görünen ama aslında geleceğin parlayan dedikodusunu olacak kızı Nuriye kıkırdayarak arkadaşını cevapladı. “Nereye olacak akillum, onlar şimdi romantik date’ye çikacaklar.”

“Date nedur ula?”

“Televizyondan duydum ben de. Fingirdeşmek gibim bir şey heralde.”

“Rukiye! Nuriye!” dedim cırlayan bir sesle. “Eve yavrularım, eve…”

Ben çocukları, Tahir de askerleri uğurlayınca kaldık bir başımıza. Bir başımıza derken… o kadar da bir başımıza değildik çünkü Serhan ve Sıla hâlâ yanımızdalardı. Serhan’ın bir karın ağrısı olduğunu anlamamla Sıla’nın, “Ben içeride kabanımı unutmuşum,” demesi bir oldu. Yanaklar al al okula girdi girmesine ama… kabanının üzerinde olması dışında bir sorun yoktu. Sonunda Tahir’in hınzır bir gülümseme eşliğinde Serhan’ın avucuna bir anahtar bıraktığını gördüm.

Bizim aşk yuvamızın anahtarı… yayla evinin anahtarı.

Görünen o ki… bugün orası başka aşklara da yuva olacaktı. Eh, Sıla’nın yanaklarının neden kızardığını da böylece anlamış oldum. Tam da böyle bir günde biz gideriz diye düşünüyordum ama… demek ki benimkinin başka planları vardı.

O değil de ben heyecandan ölüyordum ya hu! İçimde kelebekler falan da uçuşmuyordu ayrıca, doğrudan dinazorlar uçuşuyordu. Evet… Dev kanatlı dinozorlar! Öyle büyük bir korkudan sonra öyle büyük bir heyecan yaşamıştım ki beyin sarsıntısı bile geçiriyor olabilirdim.

Az önce resmen evlenme teklifi almıştım ve resmen EVET(!) demiştim.

Sormak istediğim milyon tane soru vardı. Mesela bana evlenme teklifi etmeye ne zaman karar vermişti? Nasıl planlamıştı? Sıla gelip kapıda askerler var dediğinde korkudan ölme ihtimalimin yüzde bin beş yüz olacağını tahmin etmemiş miydi mesela? Veya etmişti de neyse artık nalları dikemezse evleniriz mi diye mi düşünmüştü? Bunların hepsi sorulacaktı tabii. Şu içimdeki dinazorlar kendilerini uygun bir yere park ettiği zaman…

“Eee…” dedim şımarık bakışlarımı gözlerine dikerek. Heyecandan içim içime sığmıyordu. Hiç durmadan zıplamak geliyordu içimden ama beş yaşında görünmemek için kendimi tutuyordum. “Nereye gideceğiz şimdi?”

“Bir yere gideceğiz yani?”

Başımı salladım. “Ben bu bakışları tanıyorum yüzbaşı, bu gece yayla evinde noktalanamayacaksa…” Ki gönül isterdi ki orda noktalasın. “Kesin senin aklında başka bir yer var.”

Gülerek başını salladı gülüşünden dişlediğim. Geri çekilip olanca centilmenliği ile kolunu arabasına uzatıp bana yol açtığında heyecandan süzülemedim bile. Bildiğin kamyoncu Abuzittin gibi kolları aça aça gidip bindim arabasına. Yol boyunca da pembe taşlı yüzüğüme bakıp durmaktan ne başımı kaldırıp adama baktım ne de izlediğimiz güzergâha. Görmemişim pembe taşlı yüzüğü olmuş tutmuş taşını koparmış misali… baktım da baktım.

Ay adam bizim için resmen özel yüzük yaptırmış Meloş!

Sadece yüzük mü? Odamda demet demet kurumuş pembe gül vardı. Pembe köy lastiklerimi ve Karadeniz yazmamı da unutmuş değildim. Hatta… o yazma çantamdaydı. Hep çantamdaydı. Tahir bana her zaman çok güzel bakıyordu ama o yazma başımda olduğunda başka bir hayranlıkla bakıyordu sanki. Bulduğum her fırsatta takardım ben de.

Biz yine dağlara tepelere doğru kıvrıla kıvrıla çıktıktan bir süre sonra Tahir’in arabası öyle bir noktada durdu ki neredeyse çığlık atacaktım. Teleferik! Tüm Trabzon’u, dağları taşları, büyüleyici manzarayı ayaklarımın altına alacağım o mükemmel şey!

“Ya Tahiiiiir…” dedim sevinçle. “Teleferiğe mi bineceğiz sahiden?”

Aşağı indiğimizde yanıma gelip o Herkülümsü koluyla belimi kavradı. “Ayaklarını yerden keseyim dedum.”

Hiç kesmiyormuşsun gibi…

“Ben hayatımda hiç teleferiğe binmedim ama… Tehlikeli midir bu?”

“Şanslıysak ölmeyiz,” dediğinde o güldü ama ben gülemedim. “”Merak etme,” dedi gerginliğimi almak isteyen bir bakışla. “Ben bugün ölmeyeceğim, kesin bilgi.”

“Eh, peki madem,” dedim elini tutup onunla birlikte teleferiğe ilerlerken.

Teleferiğe binmesine bineceğiz de… Anacım bu aletin sabit durduğu yok ki? İnsan bir yere binecekse, bineceği şey azıcık durur, bekler, buyrun hanımefendi, popişinizi yerleştirin, der. Yok! Alet geliyor… geliyor… gelmeye devam ediyor… ve hooop(!) önümüzden geçip gidiyor. Yere en yakın olduğu noktada popişi koymayı başaran başarıyor ama ben de öyle bir yetenek doğuştan olmadığı için bekle babam bekle…

Ben ha şimdi, diye düşünürken alet çoktan dağın yarısına varmış oluyordu. Tahir her gelen teleferikte kolumdan tutup hamle yapıyorsa da ben panikle geri çekiliyordum. “Buna değil… buna değil… bir sonrakine,” diye diye muhtemelen yirmi dokuzuncu, bilemedin otuzuncu teleferiği kaçırmıştık. Arkamızda da sıra epey birikmişti. İnsanların nefesi enseme enseme vuruyordu artık. Hatta söylenmeye bile başlamışlardı. Ayol ne yapayım? İnsan hareket eden bir sandalyeye popişini koyacaksa eğer, önce psikolojik bir hazırlık süreci gerekirdi. Bu Trabzonlu’lar da hiç anlamıyordu canım psikolojiden. Cık cık…

“Ablacığum bu akşam binece misun yoksa paket yapayım eve mi götür?”

“Ablacığum karar ver da(!) teleferiğe mi binecesun yoksa burda kamp mı kurasun?”

“Ablacığum beklerkene çay da ister misun?”

“Ablacığum korkmayasun sandalye daha kimsenin kıçıni ısırmadi, bin binecesen da, ağaç olduk ha buraya!”

Dönüp, “Tamam be! Bana gelince tüm Karadeniz stand-upçı kesildiniz maşaal-” diye çemkiriyordum ki Tahir’in beni belimden kavrayıp kucaklamasıyla zank diye teleferiğe yapışıp dağlara taşlara doğru yol almaya başladım. Bir dakika… Dağlara taşlara mı?

Ayy galiba bayılacağım!

“Ay Tahir!” dedim ayaklarım boşlukta sallanırken, “Ay burası ço-çook yüksek!” diye bağırdım ciyak ciyak.

Benim panik dolu halimin aksine o elini omzuma atmış, mübarek köy kahvesinde oturmuş da okeye dönüyormuş gibi rahattı. Korkudan gözlerimi kapatmıştım ki, “Aç o gözleri,” dedi. “Birazdan kapanacak nasılsa.”

“Ha? Ne? Nasıl? Anlamadım?”

Omzumdaki eliyle beni göğsüne çekip, şakağıma doğru konuştu. “Gözlerini aç öğretmen hanım. Bu manzarayı kaçırmak istemezsin.”

Teleferik kabini ağır ağır yükselirken bir yandan gözlerimi temkinli temkinli araladım, bir yandan da korkudan iyice Tahir’e sokuldum; kalbim sanki kabinden önce zirveye varacak gibiydi. Ama başımı kaldırıp karşıya baktığım anda bütün korkum bir anda sus pus oldu. Etrafımız alabildiğine Karadeniz’di. Dağlar kat kat uzanıyor, her biri sisin ince tülüyle biraz biraz saklanmış duruyordu. Çam ağaçları o kadar sık ve koyuydu ki sanki ünlü bir ressam, dev fırçasıyla dünyayı çam rengine boyamış gibiydi. Aralarda tıpkı belim gibi incecik kıvrılan yollar, dere kenarına serpiştirilmiş kırmızı çatılı evler ve uzakta gümüş gibi parlayan dereler göz kırpıyordu. Rüzgâr okşarcasına saçlarımı uçururken, aşağıdaki ormandan gelen o ıslak toprak ve çam kokusu burnumuza kadar ulaşıyordu. Bir yerde bulutlar o kadar yaklaştık ki elimi uzatsam pamuk şekeri gibi koparıp cebime koyacakmışım gibi hissettim. İşte tam o noktada, Karadeniz dağları aşağıda oyuncak gibi kalmışken benim kalbim hem heyecandan hem de korkudan davul gibi oldu. “Tahir… ya bu teleferik koparsa?” diye sordum adam sakin sakin manzara yerine beni izlerken.

“Kopmaz.”

“Ya yukarıdaki görevli yanlış düğmeye basarsa? Hani çay içerken dirseği değerse falan… teleferiğin alt kapağı açılırsa biz de hop diye aşağı düşersek?”

“Teleferikte alt kapak olduğunu sanmıyorum güzelim.”

“Peki ya dağlardan bir kurt bizi fark eder de ben en iyisi bunları akşam yemeği niyetine yiyeyim diye düşünüp uçarak üzerimize atlarsa?”

“Kurt?” dedi yavaşça. “Uçacak?”

“Hıı… Kurtlar uçamaz dimi. O zaman şuna cevap ver! Ya bu teleferik aslında bir test sürüşüyse? Bizi denek olarak seçtilerse? Hiiii Tahir!” Daha cümlem bitmeden iri eliyle gözlerimi arkadan kapattı. “Ya Tahir ne yapıyorsun ya… Al işte rimelim bozuldu!”

“Meleğim, kurban olacayım bir dakika sus motorun soğusun da.”

Derken… teleferik birden durmaz mı? Ay vallahi durdu! “Tahiiiir! Gördün mü bak elektrikler kesildi. Ay annecim… kaldık burdq! Oysa ki daha yeni evlilik teklifi almıştım. Daha yüzüğümün farklı açılardan yirmi beş fotoğrafını çekip instaya bile atmadım! Daha en yakın arkadaşıma vallahi bir anda oluyor kuzum, bile demedim! Daha yüzüğümü Fulya cadısının gözüne gözüne sokup baaak seni değil beni seçti bile demediiiim! Daha-”

Lafı ağzıma tıkmak suretiyle elimden tuttu ve beni yavaşça yere indirdi. Gözlerimi kapatmıştı ama daha zirveye ulaşmadığımızı biliyordum. Neden burada inmiştik ki? Ayaklarım yere değer değmez soğuk rüzgâr yüzümü usul usul yaladı.

“Şimdi açıyorum,” dedi kulağımın dibinden.

Ellerini yavaşça gözlerimden çektiğinde, yavaşça araladım kirpiklerimi. Tam da o an havadan süzülen pembe bir kar tanesi gelip de burnumun ucuna konuverdi.

Pembe bir kar tanesi mi?

PEMBE BİR KAR TANESİ Mİ!

Başımı bir kaldırdım ki başımdan aş

Rüya görmüyordum. Başımdan aşağı pembe pembe karlar yağıyordu! Şaşkınlıktan dudaklarım aralanırken, kendiliğinden açılan avuçlarım pembe kar tanelerini ağırlamaya başladı. Doğal kar değildi elbette; yukarıda bir yere gizlenmiş profesyonel bir kar makinesi vardı. O makine pembe köpük karı aşağı savuruyor, etrafımız pamuk şekeri bulutu gibi pespembe oluyordu. Sarı buklelerim aralarına yerleşmeye çalışan pembe karları zevkle ağırlarken dudaklarım da hiç bana sormadan kıkırdayıp duruyordu.

Sevinçle etrafımda dönüp, “Ya Tahir…” dedim. Bu gün kaç kez yaa Tahir(!) diye eridiğimi sayamamıştım doğrusu. “Gökyüzüyle bile anlaşmış olamazsın ama!”

Benim yüzbaşı gülerken ellerini beline koymuş beni izliyordu. Pembe kar saçlarıma, kirpiklerime konarken sanki yüzyıllardır beklediği manzara buymuş gibi bakıyordu bana.

“Aşık adama gökyüzü de yardım eder,” dedi, bir de şey yaptı… göz kırptı.

Ben de pembe karın ortasında erim erim eridim tabii. İleride çocuklarımıza anlatacağımız güzel bir anı daha koymuştuk heybemize. O nasıl anlatır bilmem, ben ballandıra ballandıra anlatırdım, o kesindi. Bakın çocuklar, bu babanız var ya… evlenme teklifini kabul edeyim diye pembe kar bile yağdırdı! O kadar yanıktı bana! Ben de dayanamadım tabiii… O kadar uğraşmıştı. Kabul ettim, eh, sonra da siz oldunuz.

İşin aslı… Tahir bu pembe karı yağdırmasaydı da ben ona evet derdim. Hatta parmağımdaki bu pembe taşlı yüzüğü bana getirmeseydi de. Tüm bunları benim için yapmasını seviyordum, evet, ancak neyi sevdiğimi bilmesini, bana dair hiçbir ayrıntıyı kaçırmamasını, belleğine mıh gibi kazımasını daha çok seviyordum. Mesela ben bu pembe kar meselesini çoktan unutmuştum. Biz bunu daha önce konuşmuştuk ama ben o konuşmayı ancak pembe kar başımdan aşağı yağarken hatırlamıştım.

“Ne istersem yapar mısın yani?”

 

“Ne istersen.”

 

“Hımm… Pembe kar yağdırmanı istesem mesela, onu da yapar mısın?”

 

“Yaparım.”

 

“Benimle dalga geçme. Pembe kar mı olurmuş hiç?”

 

“Sen istersen olur. Sen istersen her şey olur.”

 

Bitti mi? Bitmedi. Birkez daha bunun yapabileceğini söylemişti bana, yayla evinde.

 

“Sen kesin benim için pembe kar bile yağdırırsın.”

 

“Yağdırırım tabii. Ne’du yani? Hatunumuz için bir pembe kar da yağduramaycaksak ölelum!”

 

Çok sevinçten gözlerimin dolduğu anlar nadirdi ama oluyordu işte. Gözlerim Tahir’in yaşattığı sevinçle dolmuştu. Koşup boynuna atladığımda ayaklarımı bu kez gerçekten kesti. Bacaklarımı belinde toplayıp beni etrafımızda döndürmeye başladığında gözlerimden yaşlar akarken kahkahalar atıyordum. Ve kahkahalarım öyle büyüktü ki pembe köpükler ağzıma doluyordu. “Tahir!” dedim neredeyse çığlık atarak. “Çok seviyorum seni!”

 

Bizi döndürmeyi bırakıp ben hâla tümüyle kollarının arasındayken başımı ellerinin arasına aldı. “Oy kurban olsun Tahir sana,” dedi o hayran olduğum sevgi dolu tonuyla. “Canımın en içi, ben da sen çok seveyim da!”

 

Otuz iki diş sırıtırken ense kökümde bir acı hissettim. Biri saçlarımı çekiyordu sanki. Saçlarımdan çeken… Tahir’di?

 

“Ay Tahir,” deyip elini enseme götürmeye çalıştım ama izin vermedi. Orada fıtı fıtı bir şeyler yapıyordu ne olduğunu asla ve kat’a anlayamadığım. Yüzünde de bir şeylerin mücadelesini veren ama aynı zamanda da o mücadele konusunda fazlasıyla beceriksiz olduğunu haykıran bir ifade vardı. Hayır, amacı saçlarımı yolmaksa onu beceriyordu. Annesinin yolamadıklarını itinayla tek tek koparıyordu.“Ah, saçım…” diye inlemiştim ki ellerini ensemden çekip, beni de yavaşça yere bırakıp sırıttı.

 

“Heh! Oldi.”

 

“Bence de oldu!” dedim sitemle. “Sayende artık at kuyruğu yapamayacağım.”

 

“O neden kız?”

 

“Ense tarafımda saç kalmadı da ondan.”

 

Güldü. Sonra bakışları pudra pembesi kabanımın önüne kaydığında, “Biraz sıcak olmadı mı?” diye sordu. “Açsana önünü.”

 

“Sıcak mı oldu? Dağın başındayız Tahir? Hava bilmem kaç derece, her yer alabildiğine kar!” dedim ki bir aydınlanma yaşadım. Bulunduğumuz yerde etrafta kimsecikler yoktu. Ve Tahir… kabanımın önünün açmamı istiyordu.

 

“Ay yok artık!” dedim kendimi tutamayıp. “Burada mı!”

 

“Ne burada mı?” Şaşkın ve bir o kadar da dehşet dolu bakışlarımı görünce, “Boynunda bir şey var,” diye açıkladım. “Onu gör isteyim da.” Bir şeyleri anlamış gibi dudaklarını hızla genişleyen bir gülümseme ele geçirdiğinde, “Sen ne sanmıştın?” diye sordu çam yarması.

 

Hemen çenemi öne itip suratımı olabilecek en ciddi ifadeye getirdim. Bazı zamanlar inkâr hayat kurtarır aşkom. “Hiiiiç.”

 

Bir adım kadar yaklaştığında buranın o kadar da soğuk olmadığına karar verdim ve attığı ikinci adım bedenlerimizi birbirine temas ettirdiğinde… burası kesinlikle sıcaktı! “Söylesene,” dedi kıstığı gözlerini yüzümde gezdirerek. “Ne sandın?”

 

Beni özlemiş gibi bakıyordu. Bir adım ötemden, sessizce ama tutkuyla, insanın içini yerinden oynatacak kadar açık bir özlemle. Doğrusu… Ben de ona fena halde özlemiştim. Yalnız kalmak için o kadar az vaktimiz ve fırsatımız oluyordu ki küçücük köyde yaşamamıza rağmen birbirimize hasret kalıyorduk. İnsan sevdiğini küçücük köyün ortasında özler mi? Özlüyormuş vallahi. Güçlükle bir araya geliyor, geldiğimizde de mutlaka birilerine basılıyorduk. Öyle ki basılmak artık rutinimiz haline gelmişti.

 

Dudaklarımı bükerek elimi boynuma götürdüm, saçlarımı geriye atarken parmak uçlarımın bir şeye değmesiyle duraksadım. Boynumda yabancı bir şey vardı. İnce bir zincir… ve ucunda küçük bir ağırlık. Tahir’in bakışları altında başımı yavaşça eğdiğimde boynumdan sallanan küçük bir melek figürüyle karşılaştım.

 

Bana melekli kolye almıştı!

 

İncecik zincirin ucunda kanatlarını iki yana açmış minik bir melek duruyordu. Güneş ışığına değdikçe pırıl pırıl parlıyor, her nefes alışverişimde zarifçe sallanıyordu.

 

Ve günün yüzüncü YAAA TAHİR’ini de böylece demiş oldum. Adını bu şekilde her söylediğimde içimde bir şey yumuşuyordu. O isim kalbimin tam ortasında bir yere yumuşacık dokunuyordu. Artık yakışıklı askerime bir öpücük vermemek ayıp olurdu.

 

Tam da bu amaçla kollarımı boynuna doladığımda, göğsüne yaklaşırken onun o tanıdık kokusu içime doldu; dağ havası, sabun ve biraz tütün… Dudaklarım dudaklarına sokulmuştu ki yanağındaki yarayı fark etmemle boğazıma koca bir yumru oturdu. Küçük bir yara değildi, elmacık kemiğinde boylu boyunca uzanmış, dikişlerle dolu, taze bir yaraydı. Ve bana evlenme teklifi ettiğinden beri de orada duruyordu.

 

Parmağımdaki yüzüğün ışığı kadar gözümü almıştı ki yüzündeki yarasını görememiştim.

 

Parmaklarım istemsizce gevşedi. Kollarım boynunda dururken ben sadece o yaraya bakakaldım. “Ta-tahir…” dedim sesim titreyerek. İçimdeki tüm sevinç bir anda tuzla buz olurken burnumun ince ince sızladığını hissettim. Elimi yavaşça kaldırdım. Parmak uçlarım titreyerek yanağına yaklaştı. “Bu… bu.” Dikişlerin kenarında parmağımı durdurup ona baktım. Gözlerim dolmuştu. “Ne oldu yüzüne?”

 

O her zamanki gibi sakindi. Yüzünde dikiş değil de küçük bir çizik varmış gibi umursamazdı. “Önemli bir şey değil,” diyerek beni yanıltmadı.

 

“Nasıl önemli değil?” Gözlerimi kırptığım gibi birkaç damla aceleyle yanaklarıma indi.

 

“Sıyırdı geçti,” dedi ama benim içimde ise fırtına kopuyordu.

“Sıyırdı geçti mi?” dedim kaşlarımı çatarak. “Elmacık kemiğinde tren yolu döşemişler gibi dikiş var, sen sıyırdı geçti diyorsun.”

“Acımıyor,” dedi. Ama nasıl acımıyor olabilirdi ki? Ayol benim yanağıma diken batsa kendimi acile kaldırttırırdım. Babişkomdan Türkiye’nin en iyi cerrahlarını getirmesini isterdim ki pamuk cildimde iz kalmasın. Adamın yüzünde kurşun izi var, azıcık kaymış olsa tahtalı köye tek yön VIP gidiş bileti kesilecekmiş, acımıyor diyor. Nasıl acımıyor ya hu?

 

“Yalan söylüyorsun.” Parmak uçlarımı yaranın pürüzlü yüzeyinde gezdirirken içim sızladı. Daha kötü ihtimaller kafamda dans edip duruyordu. Şakaya vurmakla da kurtaramıyordum ki… Ne yapacaktım ben? “Dikiş bile atılmış ama merak etme, ben de bir krem var, alın yazısını bile geçirir,” deyip hıçkırıklara boğulunca aldı elimi yarasından, açtı avucumu, bastırdı güzel dudaklarını. Sanki yara onun teninde değil de… benim tenimdeymiş gibi küçük, nazik öpücükler bıraktı avucuma.

 

“Güzelim, geçti. Bak, buradayım, iyiyim.”

 

“Ama olmayabilirdin,” dedim gözlerimden sağanak yağmurlar yağarken.

 

“Olmayabilirdim,” dedi, düştü kaşları. Ben ağlarken derinden içini çekti. Beni böyle gördükçe üzüldüğünü biliyordum ama başka türlüsü gelmiyordu ki elimden. “Bak bana.” Yüzümü avuçlarının arasına alıp, ıslak gözlerime baktı. Pembe kar gözyaşlarıma dokunup sönüyordu artık. Benim yanımda o kadar olgun, o kadar ihtiyatlıydı ki bazen kendimi beş yaşında her şeye mızmızlanan veletler gibi hissediyordum. “Askerim ben Melek, bu atlattığım ilk tehlike değil, sonda olmayacak. Madem yüzüğümü parmağına taktın,” deyince yüzüğümün pembe tek taşı hüzünle parladı aramızda.“Bil bunu,” dedi, sesi fısıltı gibi ama en yüreğe dokunanından. “Bil ki adının yanında görmek için ölüp bittiğim soyadımı sana öyle vereyim sana.”

 

İçim kıyılırken onun içini rahatlatacak bir şeyler söylemek istiyordum ama… olmuyordu işte. Güçlü durmam gerektiğini biliyordum ama duramıyordum. On zarar gelme ihtimali beni mahvediyordu. Hayır… Hayır ben bunu kaldıracak kadar güçlü değildim, olmak da istemiyordum. Bu yüzden parmak uçlarımda yükseldim ve sadece sarıldım. Sıkıca sarıldım.

 

Eğer bu geceyi birlikte bitirebilseydik, aramızdaki o derin ve yakıcı özleme rağmen sabaha kadar sadece sarılırdık. Konuşmadan… kıpırdamadan… Ve gecenin sessizliğinde duyulan tek ses, göğsünde eriyen hıçkırıklarım olurdu.

 

Ama geçiremeyeceğimiz, daha teleferikten indiğimizde belli olmuştu. Tahir’i arayıp karakoldan çağırmışlardı. Beni de mecburen eve bırakacaktı. Dönüş yolunca kolyemle oynayıp durmuştum. İçim hâlâ çok buruktu. Eve ulaştığımda planım daha şimdiden hazırdı; ayıcıklı pijamlarımı giyip Dino’ma sarılıp ağlamak…

 

Tahir’in eli radyoya uzandığında birkaç parça geçti, hüzünlü parçaların hiçbirinde durmadı. En sonunda hareketli bir şarkı bulduğunda o uzun, düzgün parmakları direksiyonun üzerinde horon tepmeye başladı. Hatta bununla da kalmadı, o koca omuzları hafif hafif sallanırken bir yandan da şarkıya eşlik etmeye başladı.

 

Seni gördüm beğendum, ayarsun bana ayar,

Sordum komşularına, uyar dediler uyar…

 

Daha baskın kullandığı şivesiyle eşlik ederken bir yandan bakışlarıyla benimle öyle tatlı flört ediyordu ki dolu gözlerime aldırmadan kendimi tutamayıp güldüm. Bunu bekliyormuş gibi uzanıp sesi yükseltti, omuzlar daha da coştu tabii.

 

Çirkin çirkin kızlarun, tutar miyim elini

Ya seni alacağum, ya senden güzelini, deyince gülümsemem lönk diye soluverdi.

 

“Ne? Ne dedin sen?” Ben yay gibi gerim gerim gerilmişken beyefendi oynamaya devam etti. Başlayacağım şimdi oynamasına! “Beni almazsan benden güzelini mi alacaksın yani?” Gerilip gerilip omzuna sağlam bir tane yapıştırdım. “Karadeniz aygırı seni!” Bir tane daha vurdum ama çok komikmiş gibi güldü! “Kimi alıyorsun sen be!”

 

“Dur kız!” Arabayı yavaşlatıp sanki vurmamdan etkileniyormuş gibi kolunu kaldırıp kendini korumaya çalıştı. “Şarkidur da!”

 

“Başlarım senin şarkına Tahir!” Hırsımı alamayınca karnına çimdik atayım dedim ama taş gibi kaslar sıkışmıyordu tabii iki parmak arasına. Ben de tırnaklarımı batırdım. Oh olsun! “Çirkin kızların elini tutmazmış da! Tutsaydın bir de! Bak bak bak… standartları var bir de beyefendinin! Güzel olsa tutacaksın yani!”

 

“Eh dedi,” sahte bir ciddiyetle. Gözü pür dikkat yoldaydı. “Bizim de var tabii kendimize göre standartlarımız. Ne sandun kizum?”

 

Yeni bir hamle için tırnaklarımı avucuma kapatıp kapatıp açıyordum ki arabası evimin önünde durdu. Beni öyle keskin duygularda sürüklemişti ki ne ara geldiğimizi hiç fark edememiştim. El frenini çekince kollarımı abartıyla göğsümde bağlayıp yüzümü çevirdim ama yaklaştığını da bal gibi hissediyordum. İyice dibime girdiğinde gülen gözlerini gördüm.

O gözler hiç acelesiz yüzümde dolaştıktan sonra, “Ben zaten en güzelini aldum,” dedi sakin sakin.

Asık suratımdan taviz vermemek için yüz kaslarımı zorladım. “Aldın yani?”

Başını biraz daha eğince yüzüme doğru, nefesini hissettim. “O yüzden taktum o yüzüğü parmağina da.Seni kaçırır miyim? Keriz derler adama.”

Gülme Meloş, gülme. Tatlılığıyla bizi alt etmesine izin verme. Ayrıca iki metrelik adam nasıl tatlı olabilir? Kesin biz yanlış görüyoruz.

“Sen yine de şarkının o kısmını bir daha söyleme.”

“Hangisini?”

Gözlerimi kıstım. “O kısım işte.”

“Hangi kısım tam olarak hatırlayamadım.” Düşündü, kesinlikle sahteydi. “Ha şimdi hatırladum. YA SENİ ALACAĞUM-”

Elimi kaldırdım ki Tahir hemen ekledi. “ASLA BAŞKASINI DEĞİL.”

“Aferim asker,” dedim üst rütbesiymiş gibi avucuma yanağına birkaç vurduktan sonra üstten üstten bakarak. “Şimdi git bakalım görevinin başına. Ama bir ara… bana uğramayı da unutma.”

“Ne zaman uğrayayım sana?” diye sordu hemen. Bana dokunana avuçları bir ısındı sanki…

Ay bu bizi fena özlemiş Meloş!

“Bilmem, yarın okul çıkışı mesela, piknik yaparız.”

“Piknik ederuz,” diye tekrar etti memnnunca. “Nerede yaparız mesela? Şöyle tenha bir yerlerde yapalım deyrum? Kuytuda…köşede bir yerde.”

Kıkırdamak için kendimi sıkarken, “Aşıklar Şelalesi?” diye önerdim.

Bir durup düşündü, tarttı. “Eh, idare edeceğuz. Saat? Yarın Ramazanın ilk günüdur. İftardan sonra de.”

“Neden?”

Beni şöyle alıcı gözle süzdü. Epey alıcı ama… “Nedeni mi varidur? Günaha girmeyelum da.”

“E girme sende,” dedim omuz silkip. “Git öte yanda otur.”

Belimden kavrayıp beni kendine çektiğinde yemin ederim o bakışı bakış değildi. “Öte yanda otursam da fark etmez güzelum, benim günaha girmem için sana bakmam yetey!”

“Ne oluyormuş ki beni görünce?” diye sordum, ben de az değildim.

“Neler olmay ki…” Ellerini dua eder gibi kaldırdı geri çekilirken. “Oy Yarabbi yandi evim barkım.”

Adam cayır cayır yanarken yanağına şap diye bir öpücük bırakıp kaçarcasına arabadan indiğimde arkamdan bir şeyler söyledi ama anlayamadım. Yine ben eve girene kadar arkamdan baktı. Güvenliğim için. Yani… umarım sadece güvenliğim içindir!

Eve girip kapıyı kapattığımda keyfime diyecek yoktu. Evlenme teklifi almıştım ya hu! Hem de pembe taşlı pasparlak bir yüzükle! Eh, o şarkının da intikamı almış sayılırdım beyefendiden. Hiç kıyamıyordum bu hallerine ama bu erkek millerine bazen biraz dominant olmak gerekiyordu bence. Annem haklıydı yani. Ay annem demişken… Yine bin yüz elli iki tane mesaj atmıştı bugün, babam da evlenme teklifi aldığımı ve kabul ettiğimi anlamış gibi arayıp durmuştu. Hıyar Can bile naber kuş beyinli, diye special bir mesaj atmıştı… ve ben hiçbirine dönmemiştim. Nasıl döneyim ayol? Bir duygudan diğerinin kollarına koşup durmuştum tüm gün. Başım dönmüştü duygu yoğunluğundan.

Yine de kucağıma atlayan dinomu hoplata hoplata sevdikten sonra sıcacık bir duşa girdim… demek isterdim ama nerde? Çamlıyayla ayol burası, öyle ha deyince sıcak duş mümkün mü? Burada sıcak su dediğin başlı başına bir proje, bir operasyon, hatta küçük çaplı bir seferberlik! Soba yanmıyordu bir kere. Soba yanmayınca üstünde kaynayan bir güğüm de olmuyordu haliyle. Mecburen çaydanlıkla su ısıtmış, kovaya dökmüştüm. Ama ben ikinci çaydanlığı ısıtana kadar ilk döktüğüm su çoktan ılımıştı. Böyle böyle uğraşırken popişim dona dona, titreyerek alelacele bir banyo yapıp çıkmıştım. Banyodan çıktığımda dişlerim birbirine vuruyor, saçlarım yarı ıslak yarı köpüklü halde omuzlarıma yapışıyordu. Ay Allahım! Ben bu hallere düşecek kadın mıyım, demekten de yorulmuştum vallahi.

Parmağındaki yüzüğe bak ve mutlu ol, Meloş…

Hızlıca pijamalarımı giyip, Dino’mu da koynuma alıp yatağa girdim. Minik köpeciğim her zamanki gibi göğsüme sokulmuş, sanki dünyada en güvenli yer orasıymış gibi mırıl mırıl uyukluyordu. Ben de telefonu elime alıp gelen mesajlara göz gezdirmeye başlamıştım.

Tüm Sancaktar ailesi el ele vermiş, resmen beni geri çağırıyordu. Ayol ben giderken bir tek halay çekmediğiniz kalmıştı! Üzerime iddiaya bile girmiştiniz. Üç güne döner, yok yok bir hafta bile dayanamaz, diye bahisler dönüyordu ortalıkta. Şimdi ne oldu? Ben geri dönmeyince mi kıymete bindim? Hıh!

O değil de… Annemin mesajları daha çok, iyi misin pembe kelebeğim, bir haber ver bari, türünden şeylerdi. En kötü, Melek tansiyonum çıkıyor yazsana yavrucuğum(!) diye cırlamıştı. Onları bir şekilde geçiştirebilirdim. Ama babamın mesajları… işte onlar tam felaketti.

Ekranı açar açmaz koca koca harfler gözümü oymaya başlamıştı.

O TELEFONU ELİNDE SÜS DİYE Mİ TAŞIYORSUN MELEK HANIM?

Gözlerimi devirdim. Daha ilk cümleden tansiyon yükselmişti zaten ama devamı daha da güzeldi.

NE MELEK’İ ŞEHRİYE ULAN! ŞEH Rİ YE! DAHA DOĞARKEN ADINI BİZZAT FISILDADIM KULAĞINA.

Püüü… Koskoca adam kızının kimlikten sildirdiği adıyla dalga geçiyor! Bir de o hecelere ayıran sesi yok mu… Vallahi de billahi de kulaklarımda yankılandı.

ŞİMDİ SEN GELMİYORSUN, ÖYLE Mİ KIZIM?

Bunu sakince yazmış, eminin. Fırtına öncesi sessizlik tınısı var bu mesajda.

TAMAM, GELME… YARIN BİR BASIN AÇIKLAMASI YAPIP BİRİCİK KIZIM ŞEHRİYE’NİN KAYBOLDUĞUNU, BULANA DA ÖDÜL VERECEĞİMİ SÖYLEYECEĞİM.

Gözlerimi kocaman açtım. Babam yapar mıydı? Yapardı. Hem de en alasını! Ve daha mesaj bitmemişti bile…

ÜLKENİN DÖRT BİR YANINA FOTOĞRAFININ ÜSTÜNDE ŞEHRİYE YAZAN AFİŞLER DAĞILACAK. DAĞDAKİ KEÇİ BİLE ADINI ÖĞRENECEK.

Dağdaki keçi adımı zaten biliyor babacığım ama sen bilirsin. İşte tam bu noktada da müstakbel kocacığım sağ olsun.

HADİ BAKALIM EL Mİ YAMAN MAHMUT SANCAKTAR MI!

Telefonu tutarken bir süre tavana bomboş gözlerle baktım. Benim en acilinden yarın bu işi çözmem gerekiyordu. Zira köy direğinde fotoğrafımı, daha da fenası başımın üzerinde yazacak o mistik ismi görmeye hiç mi hiç hazır değildim.

*

Sabah uyandığımda telefonumda gördüğüm isim bu kez Sıla’ya aitti. Uykulu ve biraz da çapaklı gözlerimle mesajını okurken kıs kıs güldüm. İşinin uzadığını yazmış, tüm sınıfla benim ilgilenmemi rica etmişti. Eh, ben de ağzım kulaklarımda okumuştum mesajı. Ve yazdığım karşılık da tam olarak şuydu.

Eehhehhehe bilirim ben o işleri, kolay gelsin şekercim.

Ay ama günün geri kalanı… Allah düşmanıma vermesin. İki sınıf birden başıma kalmıştı. Bir tarafta tahtaya tırmanmaya çalışan afacanlar, diğer tarafta dersi sek sek oynarken dinlemek isteyen; zengin dilinde hiperaktif, fakir dilinde kurtlu çocuklarım, bambaşka bir tarafta öğretmenum Fadime benimlen otursun, diyen ikinci Temel’e karşı Fadime’min yeri benim yanumdur!(!) diyen dördüncü Temel… Şikâyet edenler… Gün boyu öyle bir koşturmuştum ki akşam eve döndüğümde ruhum bedenimi yarı yolda bırakmış gibiydi.

Ama beynimin dedikoducu ve işgüzâr tarafı yeterince formundaydı tabii. Çünkü bütün gün Sıla’yla dalga geçmek için cümleler biriktirmiştim kafamda. Hatta okuldan eve giden o kısacık mesafede kendi kendime provasını bile yapmıştım da… eve varıp da Sıloşu karşımda gördüğümde, daha ağzımı açmadan işaretparmağını kaldırdı ve lafı ağzıma tıktı.

“Sakın dalga geçme Meloş, yayla evinde Serhan’la kalmadık. Miryam anneannem için istedik o anahtarı Tahir’den.”

Geçeceğim tüm dalgalarım elimde patladığı için kollarımı göğsümde bağlayıp çöktüm bizim emektar divana. “Neden Miryam teyzeyle Destegül yayla evinde kaldı ki? Mizgali’deki akrabalarının evinde kalmıyorlar mıydı onlar?”

Hani şu kapısının önünde çılgınlar gibi serenat yapıp karşılığında domates ve yumurta aldığımız travma evinde.

“Sorma,” dedi Sıla sobanın üzerinde pişirdiği çorbayı karıştırırken. “Miryam teyzem o akrabasıyla kavga etmiş. Kadını kendi evinden kovmuş ya… Destegül zor ikna etmiş gitmeye. Önce buraya geleceklerdi ama malum Miryam anneannemle aranız pek iyi değil. Ben de konuyu Serhan’a açınca, Tahir’den yayla evinin anahtarını almayı akıl etti. Gerçi…” Ben değil ama o bana alaycı baktı. “Zamanlama kötü oldu. Tam da Tahir’in sana evlenme teklifi ettiği gün o evde gayet tabii romantik sonuçlanabilirdi.”

Aynı imayı ben Sıla’ya yapsaydım domates gibi kıpkırmızı olurdu ama arsız ve edepsiz bir insan olduğum için sırıttım. “Yayla evinde romantik bitmese başka yerde romantik bitti aşkılatellam.”

“Nasıl yani? Başka bir yerde mi kaldınız?”

“Cık… Kalamadık. Ama Tahir beni teleferiğe götürdü ve orada… gökyüzünden pembe kar yağdı.”

Ellerini ağzına kapattığında gözleri sanki onun başından pembe karlar yağmış gibi parladı. “Ya… Yaptı mı gerçekten bunu? Vay be! Tahir’in bu kadar romantik olabileceğini tahmin etmezdim.”

“Yaptı valla. Hatta bugün de Aşıklar Şelalesinde akşam pikniği yapacağız.”

Çorbayı karıştırırken duraksadı. “Bu akşam mı?”

“Hı hı. Neden ki?”

“E bu akşam Trabzonspor'un maçı var. Tahir de biliyorsun, fanatik demek az kalır. Trabzonsporlu futbolcular bile Tahir kadar kazanmak istemiyordur. Nasıl oldu da maç saatine buluşma koydu?”

Böbürlenerek saçlarımı omuzlarımın gerisine attım. “Nasıl âşıksa demek ki…”

Ezanın okunmasıyla oturup güzelce iftarımızı yaptık. Ben öyle çok yemedim, Tahir ile piknik yapacağız için midemde boş yer ayırmalıydım. Biraz sonra kapı sesi ikimizin de aynı anda irkilmesine sebep olduğunda ayağa dikildim. Kapı çalmıyordu, kapı şeytan gibi taşlanıyordu resmen!

“Ay Bismillahirrahmanirrahim!” dedim elimi böğrüme koyarak. “Kim bu kapıdaki?”

“Daha doğrusu kimler?” diye sordu Sıla. “Bu kapıyı bu şekilde sadece bir kişi çalıyor olamaz.”

“Doğru dedin, gel de açalım.”

Açtık. Karşımızda bir adet yerinde duramayan Nurcan abla ve bir adet de kulaklarına kadar kızarmış Şerif Ali duruyordu. Artık onları o kadar iyi tanıyordum ki Nurcan ablanın ağzında sağlam bir bakla olduğunu, şeftalinin yüzündeki ekşimsi ifadenin de acıdan değil meraktan olduğunu biliyordum. Konu her ne ise oruçlarını açtıkları gibi soluğu burada almaışlardı. Eh… Onları buraya kadar nefes nefes getiren dedikodu benim de ağzımı sulandırmıştı tabii. Hemen içeri buyur ettik. Sıla bu konuda oldukça ruhsuz bir insan olduğu için Türk kahvelerimizi yapıp çorbasını pişirmeye devam etti.

Bizdeniz dedikodu dedektörleri; anlatım koltuğunda Nurcan Tunalı, ağzının sularını akıta akıta dinlemede Şerif Ali Yılmaz, duydukça çarpılmış gibi zıplamada Melek Sancaktar olaraktan çiçekli divana yanyana dizilip, o enfes dedikoduya giriş yapmadan hemen önce kahvelerimizden aynı anda ve aynı tonda höpürdeterek birer yudum aldık.

“Öyle bir şey öğrendum ki…” diye fitili ateşlediğinde Nurcan abla, ortamızda oturan kadına tam tur döndük Şerif Ali’yle birlikte! Tam tur.

“Ay noluyo noluyo!” diyerek ilk heyecanlı girişi yapmıştım ki… aklıma başka bir şey geldi. “Bu arada önce bu şeftaliye söylediysen aşkolsun Nurcan abla!”

“Yok kız…” dedi omuz silkip. “Onunlan yolda gelirkene karşılaştık. Kokusunu aldı mübarek.”

Şerif Ali’nin omuzları dikildi. “Gerçek dedikodu gurmeleri, güzel dedikodunun kokusunu beş bin kilometreden alır.”

“Ay ben daha fazla dayanamayacağım,” dedim yanaklarım meraktan yanmaya başlamıştı zira. “Hadi anlat Nurcan abla.”

Nurcan abla kahvesini önümüzdeki eski tip zigon sehpaya bıraktı “Hazır mısınız, başlayrum.” Derin bir nefes alıp heyecanı yükseltti. Kulağımızda hayali gerilim müziği çalmaya başlamıştı bile. “Bu Güldane Hanum var ya… On yedisinde Fazıl Alacahan’a yanıkmış. Bildiğin yamukluymuş ha bunlar.”

“Onu zaten biliyoruz,” diye araya girdi Şerif Ali. “Yamuklu olmasalar bebeyi nasıl edecekler zaten. Bize… o bebenin kim olduğu lazım.”

“Dur ula… Oraya da geleceğum.” Sürmeli gözlerini öyle bir kıstı ki anladık, dedikodunun kaymağına gelmişiz. “Fazıl Alacahan yirmisinde, askere gitmeden evvel bu ikisi, iki köyün sınırında bir kavgaya tutuşmuş. Benim kaynana Fazıl Alacahan’a sağlam bir tokat atıp bırakacasun peşimi(!) diye kafa tutmuş. Fazıl Alacahan üzerine gidecekmiş amma tam o noktada da Hasan Veli babacığum sahneye çıkmış.” Taklidini yapmak üzere hayali olarak birinin kolunu yakaladı, silkeledi. “Tutmuş Fazıl’ı kolundan, baa bak ula, demiş. Seni ha bu kızın peşinde bir daha görürsem, ağzınlan burnunun yerini öyle bir değiştiririm ki aynaya baktığında kim olduğunu şaşırsun!”

Şerif Ali kahvesini tutarken neredeyse fincanı düşürüyordu, benim gözlerim zaten tabak gibi olmuştu. “E bu bebek meselesi nerden çıktı o zaman?”

“Özellikle o kısmı araştırdum amma…” dilini damağına vurdu. “Güldane Hanımı o yaşlarda hamile hatırlayan yok. Hasan Veli babamla da yıllar sonra evlenmiş. Yalnız… Evlerinde yaşayan evlatlık bir kız varmış, ne demişlerdi adına… Hah! Gül. Gül’müş adı. İşte o kız benim kaynanaya ikizi kadar benzermiş, pek de iyi anlaşırlarmış amma… Birden ortadan kaybolmuş kızcağız. Sorup soruşturdum da yok anacığum, akıbetini bilen yok.”

Nurcan abla anlattıkça aydınlanırız diye düşünürken, işler iyice sarpa sarmıştı. Keza Şerif Ali de sarı kirpiklerini kırpıştıra kırpıştıra yüzümüze bakıyordu. “Bir dakika,” dedi işaretparmağını olaya el koyarmış gibi havaya dikerek. “Şimdi elimizde ne var, bir bakalım. Öncelikle Güldane teyze ve Fazıl Alacahan’ın bir çocuğu olabileceğini söyleyen bir mektup var.”

Parmaklarımdan birini açtım. “Varan bir.”

“Ama Güldane teyze ve Fazıl Alacahan’ın ayrıldığında ortada bir hamilelik olmadığını da biliyoruz.”

Bir parmağımı daha açtım. “Varan iki.”

“Ve son olarak Gül diye bir arkadaşının olduğunu ama aniden ortadan kaybolduğunu öğrendik.”

Son parmağımı da kaldırdım. “Varan üç.”

“Peki tüm bunlardan ne anladık?” diye sordu Nurcan Abla.

Üçümüz aynı anda cevapladık. “Hiçbir şey.” Yani varan bir yere varamadı, üçte kaldı.

“Of…” Nurcan abla dertli dertli içini çekti. “Ha o mektubu okuduğumuzdan beri gözüme uyku girmey. Yani… Şöyle bir düşününce eğer Fazıl’la Güldane Hanımın bir bebesi var ise… en kuvvetli ihtimal kocamdur.” Alt dudağını dişleyip başını salladı. “Eğer öyle bir şey çıkarsa var ya… Dağhan iki köyü yakar, üstüne bir de cigara yakap geçer kenarı izler.”

“Ay ağzından yel alsın,” dedi Şerif Ali. “Bence bir açıklaması vardır. Baksanıza, Güldane teyze ayrılmış o adamdan. Belki de… Bebek hiç doğmamıştır.”

“Belki de…” dedim düşünceli. İşin aslını fena halde merak ediyordum ama merak ettiğim başka şeyler de vardı. “Sen tüm bunları nerden öğrendin Nurcan abla, kaynana sormadın heralde.”

“Yok canım… sorulur mu? Adamı diri diri gömer vallahi. Nazife neneyi sıkıştırdum. Gençlik hatıralarını kurcala bi bakalum, ha oralarda neler varidur deyi bi zorladum.”

“Başka ne söyledi Nazife Nene? Var mıymış o gençlik hatıralarının aralarında başka şeyler?” Soruyu soran ben değildim. Soruyu soran Şerif Ali de değildi bu sefer, garip ama… soba başındaki Sıla’ydı.

Dayanamayıp kahkahayı bastım. “Ah Sıloşum… Sen de dayanamadın değil mi?”

“Gel Sıla’cığım gel,” dedi Şerif Ali gereksiz bir samimiyetle. “Dedikodu gözüyle bakma, bilgi alışverişi yapıyoruz biz.

“Ya tabii.” dedi Sıla umursamaz görünmeye çalışarak. Bal gibi de merak ediyordu. “Ben sadece şaşırdım. Yani… Fazıl Alacahan ve Güldane teyze… Hiç beklemezdim.”

“Aman Sıla!” diye uyardı Nurcan. “Kimseye dema! Daha biz olayı çözemedik.” Aklına her ne geldiyse beni dürttü. “Kız, mektubu iyi sakladın değil mi?”

“Hiç merak etme ablam, mektup bende.”

“Kız esas sende olduğu için merak etmemiz lazım ya,” diyen şeftaliye ters ters baktım.

Tam da o esnada Nurcan ablanın aklına bir başka şey gelmiş olacak ki yavaşça benden yana sokulup, elini şefkatle saçlarımda gezdirdi. Bakışları da üzgünce saçlarımda gezindiğinde… anladım ne söyleyeceğini. “Sen nasıl oldun kuzum. O malum günden sonra… hiç çıkmadun aklımdan.”

O malum gün… Esasen benim de aklımın bir köşesinde duruyordu ama o olayın üzerine öyle keskin şeyler yaşanmıştı kı artık o kadar da düşüncelerimi işgal etmiyordu. Burukça gülümsedim. “İyiyim,” dedim. “Tahir sayesinde.”

Şerif Ali’nin gözleri parladı. “Komutanım yine adamlığını konuşturmuş. Tüm köy, hatta karşıki köy, hatta ve hatta Trabzon’daki tüm köyler sizi konuşuyor.”

“Ya… Ne diyorlar ki?”

“Tahir komutan sevdiği kızın elini tutup cadı anasına rest çekmiş diyorlar.”

Hep birlikte güldük. Sonra Nurcan abla kahvesinin kalanını içti, soğumuştu ama sorun değildi çünkü dedikodu yaparken insanın dili öyle çalışırdı ki kahveye sıra gelmezdi. “Ne diyeceğum! Sen gittikten sonra evde bir kıyamet koptu ki sorma. Tahir dediği gibi o gün bugündür eve adımını atmay! Hasan Veli babam köpürüp durdu karısına, oğlan senin yüzünden gelmey git da kızdan özür dile deyi…”

Konu tamamıyla benimle ilgili olmasına rağmen Şerif Ali, “Eee?” dedi. “Güldane teyze ne diyor bu duruma? Meloş’tan özür dileyecek mi?”

“Bilmem ki… İnat karinin tekidur. Bunca zaman kimseden özür dilediğini görmedum. Eh… Karadeniz damarını da unutmamak lazum amma… Bu birkaç gündür pek düşünceli. Pek konuşmay. Dağhan’ım da sinirlendi duruma, o da anasına tavırlı, eee, kimin kocası şekerum.”

“Sağ olsun ama… benim yüzümden evde huzursuzluk olmasına üzüldüm.”

“Saf misun Melek? Niye senin yüzünden olacakmış? Güldane Hanum kendi etti, kendi buldi. Kız!” deyip gözleri parlayarak beni birkez daha aynı yerden dürttüğünde, tam olarak dürttüğü yerde oyuk açıldığını hissettim. “Dedikoduya daldım, kutlayamadum. Zatii son anda yetiştim teklife, bir duygulandum tabii. Bir köşede hüngür hüngür ağladum,” dedi çatallanan sesiyle. Konuşurken yukarı yukarı da baktı ki gelen gözyaşları kapıyı açmasın. “Daha dün küçücük uşakti. Büyü dü de evleney…”

“O değil de… Güldane teyze kesin duymuştur teklifi,” dedi Şerif Ali. “Ne tepki verdi?”

“Ayol duysa ne duymasa ne? Adam kizun elinin tutup ha bu kız benim evleneceğim kizdur diye ilân etmedi mi? Amma… yine de öğrenince tülbenti kafasına tam tur sarıp yatak döşek yatmadı diyemem,” dedi son cümleye doğru kelimeleri ağzından püskürterek. Benim düşen suratımı fark etmesiyle elini dürtmek için yeniden kaldırdığında bu kez kendimi kurtarmayı başardım.

“Ay Nurcan abla, dur lütfen. Tamam… üzülmüyorum!”

“Üzülme tabii.. De bakayum, başbaşa kutladınız mi?”

“Yani… Sayılır. Tahir’in gitmesi gerekiyordu ama bu akşam yeniden buluşacağız.”

Kaşları şaşkınlıkla kalktı. “Bu akşam deysun?”

 

Ne söyleyeceğini anlayıp, “He Nurcan abla,” dedim. “Bu akşam deyrum.”

 

Eliyle birlikte başını kaldırıp, “Mümkünatı yok,” dedi. “Bu akşam Trabzonspor'un maçi varidur. Benim herif de dahil tüm erkekler kahvehanede maç izleyecek.”

 

“Ama Tahir izlemeyecek, benimle buluşacak, sözleştik biz.”

 

“Unutmuştur,” dedi gayet emin. “Bak gör, birazdan arayıp ya ileri ya beri çekecek.”

 

“Asla öyle bir şey olmayacak. Bakın görün, Tahir kahveye gitmeyip benimle buluşacak.”

 

Nurcan Abla püskürtür gibi güldü. “Melekciğum, moralini bozmak istemem lakin Trabzonsporlu futbolcular bilem maça katılmayabilir amma Tahir ne yapar eder o maça katılur. Ha bu uşak küçükken kafasini yarsa gıkı çıkmazdı, takımı gol yiyince oturur ağlardı da. Maç günü Tahir’i durdurmaya çalışmak seli elinle tutmaya çalışmak gibiydi.”

 

“Valla Nurcan ablam haklı,” diye katıldı Şerif Ali. “Trabzonspor'un maçı olduğu gün bölük olarak toplu dua ediyoruz ki kazansınlar diye.”

 

“Neden? Hepiniz mi Trabzonspor’lusunuz?

 

“Yok,” deyip ağlamaklı sırıttı. “Biz sadece hayatı ve yaşamayı seviyoruz.”

 

Nasıl da korkutmuş çocukcağızların gözünü… Tam bir ayıcık! Doğru kaydetmişim yani telefonuma, sadece… Henüz bu küçük detayı kendileri bilmiyor.

 

Biz üçümüz biraz daha kaynattığımızda, Nurcan ablanın gözü saate kaydı. “Hiii! Benim acilen gitmem gerek. Bizimkiler her Ramazan olduğu gibi oruçluğun ilk günü konu komşuya iftar yemeği verdi. Herkesler ha orayadur. Ben de ağzıma ne bulduysam tıkıp saa geleceğum deyi üstüne yokuşu tırmandım. Güldane Hanım telaşlıdır şimdi. Beni biraz daha görmezse önümüzdeki yirmi yıl lafını eder; iftar yemeği verdum benim gelin işten kaytardi deyi. Gideyim hem iş göreyim hem de kocacığumlan ağız tadıylan bir şeyler yiyeyim. Sonra o kahveye kaçar zaten.” İmayla bana bakıp, “Malum,” dedi. “Maç varidur.”

 

Onları ağırlamak üzere kapıya çıktığımızda köy yolunda bizi başka bir sürpriz karşılıyordu. Hülya ve Fulya kardeşler… Altlarında kırmızı, üstü açık bir arabayla Mizgali’ye dönüyorlardı.

 

“Güldane Hanım’ın iftar yemeğine davetlilerdi kendileri,” diye açıkladı Nurcan Abla. Sonra kırdığı potu fark ederek düşen yüzüme baktı. “Oy kıyamam saa, korkma da, Tahir sözünün eridir. İlk iftarını karakolda açtı o.”

 

“Tahir’in gitmesine değil, gitmemesine üzülürüm ben sadece,” dedim ve içimde bir tarafın o kalabalık sofranın bir köşesinde oturmak istemesine engel olamadım. Bu düşünceyle iç çekiyordum ki bu kez omzumdan aldığım darbeyle yerimde sarsıldım.

 

Nurcan abla tutmasa düşüyordum çünkü iten yarma şeftaliydi! “Kız bırakın şimdi derdi kederi. Fulya’nın giydiğini gördünüz mü? O mor kazağın üzerine kırmızı fular olmuş mu hiç? Rüküş şey…”

 

“Ya Hülya?” diye sordu Nurcan Abla, Nur Yerlitaş edasıyla. “Gözlerine sürmüş simi, bakan far görmüş tavşan gibi gözlerini kısacak.”

 

“Kilo da almışlar sanki,” dedi Şerif Ali. “Ee… bir ayakları Alacahan’lar konağındaymış. İyi beslemişler demek ki…”

 

“Aaa! Sen nerden duydun ki?” Evet, tüm üzüntüm sağlam bir dedikodu duyana kadardı.

 

“Benim de kendime göre istihbaratlarım var sarı çiyan.”

 

“Ben öğrenirdum o istihbaratı amma… dua et acelem varidur. Güldana Hanum kudurmuştur, gideyim da ağzı kapansun.”

 

“Kolay gelsin Nurcan ablam, ben de geçeyim de hazırlanayım,” dedim saçımı bir havayla attırarak. “Malum, sevdiceğimle piknik yapacağız.” Göz kırptım. “Maç saatinde.”

 

*

 

Aynanın karşısında durup kendime bakarken heyecandan kalbim pır pır atıyordu; akşam pikniğine değil de nikâh masasına çıkacakmışım gibi yerimde duramıyordum. Sıla’dan Nurcan ablaya, Nurcan abladan Şerif Ali’ye kadar herkes Tahir’in bu buluşmayı bir şekilde erteleyeceğinden emindi. Eh… Onlara bunun asla olmayacağını kanıtlamak farz olmuştu.

 

Dolabımdan çıkardığım koyu pembe kışlık elbiseyi üzerime geçirirken kumaşın tenime değen yumuşaklığıyla içimdeki neşe de pik yaptı. Birincisi dakikalar sonra Tahir’in yanında olacaktım, ikincisi ise bu yumuşacık elbiseyle kışın ortasında açmış bir çiçek gibi görünüyordum. Vatkalı omuzlara, su yeşili ekose desenlere sahip elbisemin altına beyaz topuklu çizmelerimi giydiğimde yürürken çıkardıkları zarif tıkırtı odanın içinde yankılandı. Vallahi gözümü kapatsam Paris Moda Haftası’nda podyuma çıkmışım sanacaktım ama… sanamadım. Çünkü önümde kırmızı halı, ışık ve kameralar yerine el dokuması köy halısı vardı. Ha bir de Sıla’nın kapımın ardına yığdığı halı rulolarını da unutmamak lazımdı. Daha küçücük bir kızken annemin topuklu ayakkabıları giyer evin içinde gezinirdim.Yalnız bir sorun vardı ki annemin ayakkabıları bana göre aşırı sıkıcıydı. Hep siyah, bej, kahverengi… Küçük aklımla düşünmüştüm; bir insan niye pembe topuklu giymez ki? Hayat zaten zor, ayakkabı bari eğlenceli olsun!

Bir gün yine annem yokken dolabı açıp beyaz, çok şık bir papuç buldum. Meğer annem onu Paris’ten almış. Tabii ben bunu nereden bileyim? Bana göre o anki tek sorun ayakkabının fazla beyaz olmasıydı. Koşa koşa pastel boyalarımı getirmiştim. Beş dakika sonra ayakkabı artık beyaz değildi. Pembe, mor, biraz da yanlışlıkla kırmızı… Üzerinde kalpler, çiçekler, bir tane de sebebini hâlâ bilmediğim ayıcık vardı. Demek ayıcıklara küçükten beri ilgim vardı.

Paris’ten aldığı ayakkabıdan boya lekesini çıkaramayınca kendini bir koltuktan diğerine atıp durmuştu. Sesi ise hâlâ kulaklarımdaydı. Mahmuuuuut… Mahmut ben bu yaramaz kızınla baş edemiyorum! Bunu iade edip yerine yenisini alamıyor muyuz Mahmuuuut!

 

Makyaj masasına oturup aynaya biraz daha yaklaştım; rimel sürmeye de bayılırdım çünkü açık renk kirpiklerim rimelsiz bir hiçti. Ama rimelle… yıkılsın! Dev bir yelpaze! Yanağıma üç kat kadar hafif bir allık kondurdum ve dudaklarıma ruj sürerken istemsizce gülümsedim. Yarım milimlik dolgum iyice erimişti ama… En kısa zamanda tazelemem gerekiyordu! Hazır düğün öncesi, fena da olmaz diye düşünürken kendiliğinden sallanan omuzlarıma bakıp kıkırdadım. Sonra bin altı yüz ellinci kez tekrar yüzüğümün parmağımdaki duruşuna baktım. Zarif taşı nasıl da güzeldi ama…

 

Önceden olsa sadece üç saatimi saçlarımı fönlemekle uğraşırdım ama artık sadece parmaklarımla düzeltiyordum. Bu defa küçük bir dokunuş yapacaktım. Çantamı karıştırıp pembe yazmamı çıkardıktan sonra saçlarımın önüne hizaladım ve örgü uçlarını ensemde bağladım. Önümden ki ince tutam çıkarıp yüzüme bıraktığımda hazırdım. Aynada son kez kendime baktığımda, totomu kaşımayı tabii ki de ihmal etmedim.

 

Melek Sancaktar, gerçekten insafın yok. İnsa güzel olur da bu kadar da olur mu ayol? Dışarı çıkınca milletin aklını başından alacaksın.

 

Doğrusu bu akşam kendime hayran kalmakta hiç de haksız sayılmazdım. Mutlu kadınlar başka güzeldir ya, ben de başka bir ışıldıyordum. Neyse… çıkayım da biraz da ayıcığımı kendime hayran bırakayım, diyerekten salına salına topuk seslerim eşliğinde evden ayrılmıştım ki Tahir’i elinde büyük bir piknik sepetiyle kapıda buldum.

 

İyi ayıcık lafının üstüne aşkom.

 

“Tahir? Senin burada ne işi var? Şelalede buluşmayacak mıydık?”

 

Beni açtığı kollarının arasına alıp başımın üstüne bir öpücük bıraktı. “Saat geç oldu, ne olur ne olmaz.”

 

Başımı kaldırıp alttan alttan sırıttım. “Aman Tahir, iki adım mesafe… Şurdan şurası.”

 

Yazmanın alnıma dökülen altın süsü ve nazar boncuklarını gülümseyerek düzeltti. Hoşuna gitmişti takmam. “Ben eşeğimi sağlam kazığa bağlayim da. Sevdiceğimizi de sokakta bulmadık en nihayetinde. Onca yıl sonra tavlamışız…”

 

Geri çekilip elele tutuştuk. Adımlarımız şelaleye giderken, onunla bu köyde ele ele rahat rahat dolaşmanın ne büyük nimet olduğunu anlıyordum. “Tavladın yani beni?”

 

Bir bakıp göz kırptı. “Tavlamadum mi? Sen soyle.”

 

“Eh… Tavlamış sayılabilirsin.”

 

Şelaleye doğru döndüğümüzde fark ettim ki Tahir’de bir haller vardı. Adımları olması gerekenden daha hızlıydı bir kere. Ona yetişeceğim diye peşinden at gibi koşturuyordum. Hayır, tuttuğu sepetin içindeki bir termos çay da sallanıp duruyordu. Neydi ki bu acelesi?

 

Şelaleye varıp hasır kilimi yere sererken sordum. “Senin bir yere mi yetişmen gerekiyor.”

 

“Yoo…” dedi hemen. “Gelmem gerekenin yanina geldim işte.”

 

Hasır kilime oturduğumuzda kara kabanının içindeki Trabzon formasını gördüm. Kızacak değildim. Sonuçta maç varken o kadar fanatik olduğu halde adam kalkıp yanıma gelmişti. Takımına uğur getirmesi mahiyetinde bir forma da giyebilirdi. Anlayışlı bir kadınım vesselam.

 

Piknik sepetimizi açıyordu ki, “Dur,” dedim. “Önce bir şey yapacağız.”

 

Gözleri parladı hemen. “Bir şey mi yapacağuz?” diye sordu tehlikeli derecede hevesli. “Nasıl bir şey yapacağuz mesela?”

 

“Öf Tahir! Cıvıtma. Başka şeyler düşündüysen de… umutlanma.”

 

“Umutlanmayayım da ne edeyim, umut fakirin ekmaği da.”

 

Çantamdan onun için getirdiğim kremi çıkarıp salladım. “Yüzüne bundan süreceğim. Hiç iz kalmayacak. Elimle yanağına uzandım ama o kafasını kaçırdı. Ciddi ciddi kaçtı.

 

Az önce nasıl ki gözleri parladıysa şimdi aynı hızla kaşları çatıldı. “İstemem krem mırem. Erkek adam krem mi edermiş?”

 

Allah’ım sabır… “Ay Tahir! Ne alakası var krem sürmenin erkekle kadınla ayol?”

 

Hasırın üstünde o uzun bacaklarını uzattı, kollarını arkaya attı… Paşa gibi oturdu mübarek. “Yok. Ben almayayum.”

 

Bu defa kaşlarını çatan bendim. “Ne demek alyayım be!” Ama bir dakika…Daha etkili yollar varken neden ses tellerini yoruyordum ki? Yavaşça dizlerimin üzerine çıktım. Hasırın üstünde emekleyerek ona doğru ilerledim. Tahir önce anlamadı ama… sonra anladı. Gözleri büyüdü. “Ula…” dedi kısık sesle. Ben hiç istifimi bozmadım. Gittim… Ve çat diye kucağına oturdum.

 

Taş gibi kalakaldı adamcağız bedenimin altında. Çok mu ağırdım ki?

 

“Ama ben şimdi güzel güzel sürecektim yüzüne,” dedim dudak uzatmalı kirpik kırpıştırmalı. “Sürmeyeyim mi yani Tahir?”

 

Önce bir yutkundu. Sonra galiba, “Tovbe tovbe…” dedi. Etrafı yoklarken kravat varmış gibi kabanının yakasını gevşetti, asker künyesini çıkardı, parmaklarının arasında çevirirken derin bir iç çekti. “Gel…” dedi. “Sür.”

 

“Evet yani?”

 

“Ula insana evetten başka cevap mi bıraktun, başımın pembe püskülli belasi.”

 

“Kımıldama ama,” dedim. “Düzgün süreceğim.”

 

Halimize bir baktı. “Şu halde nasıl kıpırdarsam kendimi yakarum zaten…” diye mırıldandı ama… çok da emin olamadım ne duyduğumdan.

 

Neşeyle alkışladıktan sonra kremin kapağını açtım, bir miktar parmağıma sıkıp yarasına dokundurduğumda canını yakmamaya özen gösterek yaymaya çalıştım. Beni izliyordu, gözleri her hareketimde yüzümdeydi. Ben kremi sürerken Dünyanın en ciddi işini yapıyormuş kadar ciddiydim ama onun her zamanki ciddiyetiydi. Şu üzere cuk oturan…

“Ne?” dedim.

“Hiç,” dedi.

“Hiç ne?”

“Sen…” dedi hafif gülerek. “Çok tehlikelisin.”

Kaş kaldırdım. “Niye ki?”

“Beni krem sürmeye bile ikna edeysun. Yarın ne yapturacaksun kim bilir…”

Güldüm. “Onu da yarın görürsün. Kremi özenle yarasına yedirdikten sonra eserime memnun gözlerle baktım. “İşte oldu. Ne var bu kadar yaygara koparacak, bak mis gibi sürdük kremini.” Kremin kapağını kapatıp cebinden içeri attım. “Şimdi bunu alıyorsun, her akşam yatmadan önce sürüyorsun, anlaştık mı asker?”

“Söz veremem.”

 

“Tahir…”

 

“Şöyle bir atmış yedi boylarında, sarışın, güzel bir hatun olursa, bir de gelip kucağıma oturursa seve seve izin verirdim.”

 

Tam olarak şu an soracağım soruya vereceği cevap onu ölüm ve yaşam arasında tutacak olan cevaptı. “Bu sarışın, orta boylu hanımın ismi ne olmalı peki? Sonuçta Dünyada bir sürü böyle hatun var.”

 

“Yok,” dedi şelalenin şarıl şarıl akan sesi aramızda yankılanırken. “Benim hatunum bir tanedir.” Yazmamın üstünden saçlarımı severken gözlerinin içi güldü. O gülüş var ya.. insanın aklını alır yerine de beyaz gelinlikli, horon tepmeli, on üç çocuklu hayaller koyardı. “Adı da… Şehriye’dur.”

 

Gözlerim kısıldı. Omuzlarım gerildi. İçimde bir Karadeniz fırtınası koptu kopacak. AYI dedim içimden, AMA NASIL İÇTEN(!) Bu neyin şakası! Ben burada romantik romantik şelale manzarasında sana eriyip gidiyorum, sen gel beni çorba malzemesine çeviriyorsun! Ay hem de travmalı çorba! Kanın beynime sıçrama hızını nasıl anlatayım ben şimdi! Sinirden dudağımı ısırdım. Şöyle gerilip gerilip elimin tersiyle ağzının ortasına bir tane yapıştırmak için gerekli hamleleri yapıyordum ki… o öyle güzel bakmaya devam etti bana. Bununla da kalmadı… Belimden tutup bizi daha yakın hale getirdi.

 

“Şehriyeyi sevmiyorsun,” dedi gayet sakin, saçlarımı hâlâ okşayarak. “Şehriye’m desem? Oni da mi sevmezsun?”

 

İçimden, omurgamdan aşağı ılık bir şeylerin eriyip aktığını hissettim. O nasıl bakış? O nasıl karizmatik ses tonu be insafsız… Yani değil Şehriye’yi, bir insanın adı Battaniye olsa onu bile çocuğu gibi sevip bağrına basar bu adam yüzünden!

 

“Düşüneceğim,” dediğimde içimdeki Meloş bana gözlerini kısarak; yazıklar olsun aşko, biz on sekiz yıllık mücadeleyi bunun için mi verdik, der gibi baktı.

 

Kucağından kalktığımda derin bir nefes verdiğine şahit oldum. Oturuşunu değiştirdi. Sonra sepeti açtık birlikte. Normalde böyle piknik date’lerine kızlar bir şeyler yapıp getirirdi ama ben müthiş beceriksiz bir insan olduğum için Tahir direkt kendisinin getireceğini söylemişti bir mesajla. Ben de bir işe yarayayım da sepeti boşaltayım dedim ama… mübarek boşalt boşalt bitmiyordu. Karalaaha sarmaları, mısır ekmekleri, kavurmalar, turşular… Hey Maşallah! Tüm Karadeniz mutfağı an itibariyle önümüzdeydi.

 

İki servis tabaklarını çıkarken, “Karakol mutfağı zengin galiba,” dedim. “Her akşam iftara size mi gelsem napsam?”

 

Güldü. “Başım gözüm üstünesin de… Bunlar bizimkilerden. İftar vardı bugün, sağ olsun yengem bana da doldurup göndermiş.”

 

“Sen gitmedin…” dedim üzgünce. Bütün modum yine yerle bir… Tutamadım kendimi, derin derin iç çektim.

 

“Asma güzel yüzünü,” dedi yere düşmek üzere olan bakışlarımı yakalayarak. “Ben ilk orucumu askerlerimle açarım zaten.”

 

“Gerçekten mi?”

 

Bir an duraksadı ama başını salladı. “Gerçekten, üzülme sen.” Elimi aldığında büyük avuçlarının arasında kayboldum. “Bu konuyu konuşmamız gerekiyor, biliyorum öğretmen hanım. Ama bu, sana evlenme teklif ettikten sonraki ilk buluşmamız sayılır. O yüzden bu buluşmada başka şeyler konuşmalıyız. Planlar, hayaller… sen hangisini istersen.”

 

Son derece haklıydı Bu buluşmada yanlızca biz olmalıydık. Tabii… Aklımdaki o ufacık kafa karıştırıcı soruyu sorduktan sonra. “Eee… Peki Zerrin döndü mü geri? Göreviniz bitti sonuçta.”

 

“Zerrin nerden çıktı şimdi?”

 

“Hiiiç… Öyle merak ettim. Maksat muhabbet.”

 

“Muhabbet deysun?”

 

“Aynen öyle deyrum.”

 

Gözlerini kısarak, şüpheyle baktı. “Zerrin’i kıskanmaysun yani?”

 

“Ne münasebet?”

 

“Ne mi münasebet? Bizim şeftaliye kara çarşafı giydirip Zerrin’le yemek yediğimiz lokantaya gelen kimdi?”

 

“O… O bir tesadüftü bir kere?”

 

“Kara çarşafta mı tesadüftü? Kılığınız, kıyafetiniz?”

 

“Öyle bir değişiklik olsun dedik.”

 

“Melek?”

 

Üzgünüm ama fena sıkıştık Meloşum, daha fazla kaçamayacağız gibi…

 

“Yani… O günkü konuşmalarınız çok da yanlış anlamaya müsaitti tabii.”

 

Başını iki yana salladı. “Kim bilir ne duydun, ne anladın?”

 

Neler duyduk da neler anladık, bir bilsen Tahirişkom.

 

Termastan iki çay doldurdu bize. Benimkine ikinci ufak termostan su da ekleyip açtı, beş şeker atıp bir de karıştırdı. Aslanım benim. Kendininki de yine zehirden hallice. Çayını duyumlarken, “Saa bir şey diyeceğum ama burdan çıkmayacak,” dedi.

 

“Ay tabii ki!”

 

Bir ben bir Nurcan abla, bir Şerif Ali, bir de en kötü bütün köy bilir.

 

“Bizim Karahan galiba Zerrin’e abayı yaktı.”

 

“NE!”

 

Oha Meloş, dedikoduya gel! Hem de müstakbel kocamızdan öğrendik. Dedikodunun en kalitelisi kocişkoyla yapılanıdr zaten. Hadi bakalım şeftali… Ağzını yaya yaya istihbaratım var deyip kaynağını söylemezken iyi, asıl istihbarat benim kocam be! Hem de sağlam kaynak. SAPASAĞLAM kaynak.

 

“E sen nerden öğrendin bunu? Kesin mi? Yani düpedüz Karahan Zerrin’e âşık oldu öyle mi? Peki ya Zerrin? Zerrin’de de var mı bir şeyler? Yoksa platonik mi? Ay öyleyse çok üzülürüm. Kıyamam Karahan’a… İnşallah öyle değildir. Bence bu iş olur. Karahan yakışıklı çocuk. Eh, Zerrin de güzel sayılır.” Çarpışmasam iyi, kadın Adriana Lima’nın Türkiye şubesi gibi bir şey, rüzgâr esip saçları savrulurken bir yönetmen görse gel bacım katalog çekimine diye alıp stüdyoya koyar. “Ay neyse bak şimdi, biz bu işi hızlandıralım, istemeye gidelim direkt, ben konuşurum zaten, girerim içeri Allah’ın emriyle geldik diye, ortamı yumuşatırım, gerekirse hafif gözlerim dolar, kimse beni kıramaz, biliyorsun, sonra düğün işini de hallederiz, hatta dur dur daha iyi fikir; Şerif Ali de evleniyor ya, ikisini birleştiririz, ortak düğün yaparız, ay düşünsene iki gelinlik alınca kesin indirim yaparlar, gelinlikçiyle pazarlık yaparım ben,abla bak iki tane alıyoruz, bir de duvak hediye ver, derim, salonu da ayarlarız, tek pasta keseriz idare ederler, müzik zaten horon, teper teper dururlar, hatta balayını bile birlikte yollarız ekonomik olur, ay Tahir düşünsene ne kadar mantıklı, ben bu organizasyonu tek başıma kurarım vallahi, yeter ki şu ikisi bi anlaşsın da gerisini bana bırak!”

 

O kadar konuşmama karşın Tahir baktı… baktı… baktı ve sonra şöyle dedi. “Güzelum… Ağzında mi yorulmay?”

 

Gözlerimi kısarak baktım. “Küserim bak.”

 

Eğilip burnumun ucuna bir öpücük konduruverdi. “Hep konuş,” dedi. “Hep dinleyeyim.”

 

“Emin misin? Yani… Beni Trabzonspor'un maçı gibi sabırla izleyip dinleyeceğine.”

 

Trabzonspor dememle adam birden sopa yutmuş gibi kalkaladı. Hemen cebinden telefonu çıkardı, sanırım saate baktı. Sonra derin bir nefes verip yerine koydu o telefonu ve çayını yudumladı.

 

“Ne oldu? Yoksa başka bir planın mı vardı?”

 

Bu kez çayından büyük bir yudum aldım. “Planımdayım şu an.”

 

“Daha önemli bir planın yok yani?”

 

“Senden daha önemli mi? Mümkün değildur.”

 

“Eh… O zaman yemeye başlayalım. Ben daha fazla dayanamayacağım galiba,” diyerek ilk lahana sarmasını layık olduğu yere gönderdim.”

 

Dakikalar sonra yemekten artık göbüşüm şiştiğinde ve esen rüzgâr tenimi üşütmeye başladığında Tahir beni bacaklarının arasında kendine çevirip başımı omzuna yaslamıştı. Sırtıma da getirdiği şalı sarmıştı, hatta sarmaktan da öte… resmen kundaklamıştı beni. Bizden başka hiçbir akıl küpü kış günü akşam pikniğine gelmezdi. Hem de dağ köyünde… Bir yanda şelalenin o durmadan akan sesi… öte yanda Tahir’in parmakları saçlarımın arasında ağır ağır dolaşıyordu. Öyle hızlı hızlı değil, acelesizce… her telini ayrı ayrı sayıp seviyordu sanki. Benim ruhum ise çoktan bedenimi terk etmiş olabilir bu noktada. O kadar mayışmıştım ki sarhoş gibi olmuştum. Aklıma ne gelirse soruyordum, o da her zamanki sabrıyla cevaplıyordu.

 

“Tahir,” dedim. “Hı,” dedi.

“Ben gidiyorum. Sen takıl burada.”

“Orda uyuyabilirsin, seni eve taşırım.”

“Taşır mısın?”

“Elbette.”

“Ya düşürürsen?”

“Ne zaman düşürdüm seni Melek?”

Güldüm. “Hiç…” Birkaç dakika sonra… yani tahminen birkaç dakika sonra tekrar, “Tahir,” dedim.

“Söyle güzelim,” dedi.

“Bu şelale hiç susmuyor mu?”

“Susmuyor.”

“Aynı benim gibi yani.”

“Fazlası var eksiği yok.”

Gözlerimi açtım, kapattım. “Yazık…” dedim. “Hiç dinlenemiyor…”

Tahir’in hafifçe güldüğünü hissettim saçlarımın arasından. Şelaleye üzülmemin nesi tuhaftı?

Bir süre sessiz kaldım. Sonra yine aklıma bir şey geldi. “Tahir…”

“Efendim ballim.”

“Ben şimdi çok mu yedim?”

“Biraz.”

Gözlerimi açtım. “Biraz mı?” diye sordum. “Yalan söyleme.”

“Birazdan daha fazla olabilir.”

“Tamam,” dedim gözlerimi tekrar kapatırken. “Dürüstlüğünü takdir ettim.” Bir iki saniye daha geçti. “Şimdi sana ciddi bir şey soracağım.”

“Ciddi bir şekilde dinliyorum.”

“Diyelim ki ben hep böyle yedim ve tombiş oldum. Toptombiş ama… Yine de beni tatlı bulur musun?” Hemen cevap gelmeyince gözlerimi araladım. “Niye sustun?”

“Düşünüyorum.”

“Ne var düşünecek?”

“Kilo alırsan sevecek daha fazla şeyim olur, oni.”

Gözlerim kapalı halde sırıttım. “Tamam,” dedim mırıldanarak. “Bu cevabı beğendim…”

Biraz daha geçti, hava serin, Tahir’in omuzları sıcacıktı.

“O zaman bir de şuna cevap ver,” dedim ciddiyetle. Büyük bir ciddiyetle ama. “Üzerine mayonez ketçap sıkılmış lahmacun olsaydın beni yine sever miydin?”

 

“O nasi soru kiz?” diye sorduğunda eli sırtımı okşamayı bir an için bıraktı. “Durduk yere lahmacunu mundar ettun.”

 

“Sever miydin sevmez miydin? Onu söyle sen.”

 

Biraz düşündü. Başımı omzuna koyduğundan beri ne sorarsam sorayım cevap vermek için epey düşünüyordu. Pozisyonumuzdan dolayı yüzünü görmüyordum ama sadece bana sarıldığını biliyordum. Yalnız… sarılırken aynı anda bin iş yapıyormuş gibiydi. Fiziken buradaydı ama zihnen sanki başka bir cephede görevdeydi. Kafası doluydu belli. Bugün karakolda işler hareketli geçmiş olmalıydı. Çünkü ara ara nefesi değişiyor, göğsü hafifçe geriliyor, sonra da hiç yoktan cümlelere başlayıp yarıda bırakıyordu.

 

“Ha ben senin vuracağın-” Bir an durdu. “Ula orayı mi!” Yine sustu. “Hayde… hayde…”

Ardından derin bir iç çekiş. “Püh!” Kollarının kasıldığını hissettim. “Senin ha oraya koyanın ben…”

Kaşlarımı çattım. Romantik anımızın ortasında bu kadar duygu geçişi biraz şüpheliydi. Başımı hafifçe kaldırıp, “Ne oluyor?” diye sordum ama başımın arkasından tutup yine yatırdı omzuna. Yüzünü görmeme katiyen izin yoktu sanki! “Hiç.”

“Nasıl hiç?”

“Öyle… kendi kendime konuşuyorum. Hem sen bana soru sormamış mıydın? Ona cevap vereyim,” dedi bir şeylerin üstünü kapamak istermiş gibi. “Bırak mayonez ketçabı, lahmacunun içine doğranmış o yeşil şeyden olsan… Neydi adi?”

“Avakado mu?”

 

“Hah! Ondan dedum. Lahmacunun içine doğranmış avokado olsan bile seni yine severim.”

 

Başım omzuna yaslanmış, saçlarım sırtı boyunca akıp giderken kıkırdadım. Aşıklar Şelalesinin kenarında, yere serdiğimiz halı kilimin üzerinde oturmuş akşam pikniği yaparken, yaprakların rüzgârla hışırdayışının sesi ninni gibi kulaklarımızda sallanıyordu. Akşam çökmüştü ama karanlık o kadar da aceleci değildi; yıldızlar en parlak ışıklarını üzerimize boca ederken günün yorgunluğunu birbirimizin omzunda gideriyorduk. Doğrusu yıldızlar Karadenizde bir başka parlıyordu, hele de Tahir’in omuzlarınan izleniyorsa… pasparlaktı. Su kayalara çarptıkça serinliği bize kadar ulaşıyordu, çam ve ıslak toprak kokusu burnumuzun hemen dibindeydi. Ve çok sessizdi. Uzakta bir yerlerde kuşlar son kez anlaşarak ötmüşler de, sonra sessizliğe razı olmuşlar gibi…

 

Tamamen Tahir’in kucağındaydım. Beni bebek gibi sarıp sarmalamıştı yidiğim, devasa kaslım, Biscolata erkeğim, hayvansı görüntüsüne tezat bebeksi yüzlüm…

Biraz sonra elinin kolumun arkasında, normalden biraz daha sabit durduğunu fark ettim. Sabit ama gergin… Ve kolları da an be an sertleşmiş hatta kasılmıştı. Az öncekilere benzemiyordu, daha belirgin, düpedüz kütük gibi olmuşlardı. Bu defa ne olduğunu sormak yerine gözlerimle göreyim istedim. Yavaşça, tilki sessizliğinde dönmüştüm ki… Allahım ne olur kabus olsun(!) derdirtecek o manzarayla burun buruna geldim.

Tahir’in parkasının iç cebinden sızan ekran ışığı karanlıkta sinsi sinsi parlıyordu. Küçücük telefon, ama üstünde koskoca bir dram! Yeşil saha, koşan adamlar ve rakip sahaya çok yakın bordo mavili adamlar…

Tahir’le göz göze geldik. Yakaladığını gördü görmesine ama Trabzonspor oyuncuları rakip kaleye o kadar yakındı ki gözü jet hızıyla telefona döndü ve idam edilmeden önce son isteği Trabzonspor maçı izlemek üzere olan bir suçlu gibi büyük bir çoşkuyla tezahürat yapmaya başladı.

“Haydi aslanum! Haydi Muçim! Vur be aslanım! Vur da yollalum şu kanaryanın tüylerini!”

Ağzım bir karış açık, hayretle içerisinde baktım ona. Adam resmen hipnotize olmuş gibi gelecek golü bekliyordu. Romantin date’mizin ortasında açmış maç izliyordu ayol! Yapılacak şey miydi bu! Bu… BU ÖKÜZLÜĞÜN KAÇINCI SEVİYESİ? SORARIM!

Öfkeyle, hırsla, omzuna hissetmeyeceği bir tokat atıp ayağa dikildim. Tam da o esnada Moçi dediği futbolcunun şutu kaçırmasıyla Tahir bir ağız dolusu küfür savurdu. Ve o hayal kırıklığı geçtikten sonra… suçlu gözlerini yüzüm çıkardı.

“Sen…” dedim dişlerimin arasından. “Geldiğimizden beri maç mı izliyordun dağ ayısı?”

Bir an sessizlik oldu. Şelalenin sesi bile duracak sandım. Sonra Tahir çok ciddi, çok masum bir tonla,“Yok,” dedi. “Elim çarpmış da yanlışlıkla açılmış. Benim de oyle bi gözüm takildi.”

“Bi gözün takıldı? Öyle mi?”

“Tamam,” dedi suçunu alıp bağrına basarak. “Hem seni sarıyorum hem maçı takip ediyorum. Çok yönlü adamım.”

Başını sallarken ben de ellerimi göğe kaldırıp, “SENİN HER YÖNÜNE AYRI AYRI BAŞLARIM!” dedim. “Romantik pikniğe diye Aşıklar Şelalesine getirip, beni kucağına alıp gizli gizli maç izleyen bir gergedanla birlikte olmam hak mı! Reva mı!”

Tahir açıklamaya çalıştı çalışmasına ama… gözümün çay termosuna takılmasıyla intikamımı nasıl alacağımı artık biliyordum. Nereye baktığımı anlayınca bıraktı açıklamayı, önce bir yutkundu. Sonra, “Melek,” dedi. “Bak, sakın… Bu kadarı fazladur…”

Dinler miyim? Asla. “Demek romantik date’imizde gizli gizli maç izledin, hı?” Aynı anda atak yaptık ama şanslıydım ki termosa ondan daha yakındım. Sapından yakaladığım gibi şelaleye doğru koşmaya başladım.

“Gel bakalım Karadeniz ayısı! Senin için çayı şelale suyuyla demleyeceğim. Bir sonraki bardağını ordan içersin artık!

Koca yassı kayanın üzerine çıktığım gibi durdu. Termosu şelaleye doğru tuttuğumda, bir elimdeki termosa bir de ayağımdaki topuklu çizmelere baktı. “Oraya en son benden kaçmak için çıktığında neler olduğunu hatırlay misun?” diye sordu gayet sakin. “Şimdi…” Bana doğru bir adım attı. “Evet, o çayın şelaleye karışması hiç hoşuma gitmez ama…” Bana doğru daha büyük bir adım attı. AY GELİYO GELMEKTE OLAN. “Senin yine o şelaleye düşmen…” Felaketimiz olacak bir adım daha… “Ve benim senin ardından seve seve atlamam…” Yüreğimi hop hop ettirecek bir adım daha. Ama yavaş yavaş, işkence ede ede…

Ayol cezayı biz veremeyecek miydik? Bu terste bir işlik var aşkom.

“Ve o şelalede yaşanacakları göz önüne alırsam…” Başını omzuna eğip, alt dudağını dişlerinin arasına aldığında yemin ediyorum ki içim gıdıklandı. “On demlik çayı bile feda edebilirum gibi geldi baa.”

Beni köşeye sıkıştıracak son bir adım daha atacaktı ama… atamadı. Zira bir misafirimiz vardı. Hem de kırk yıl düşünsem, gördüğüme bu kadar sevineceğimi tahmin edemeyeceğim bir misafir.

Meşhur delimiz Memiş.

Ağaçların arasından kafasında kararmış bir tencereyle çıkıp, “Ooooo!” dedi abartılı bir sevinçle piknik alanımıza koşarak. Boynunda aynı bozuk teyp… Gözlerinde aynı deli pırıltılar… “Piknik mi varidur ha buraya?”

“Yaa!” dedim termosu kaldırarak. “Piknik varidur ha oraya. Sende katılmak ister misun?”

Bana bakınca gözleri parladı yine, görmez olaydım. “Ooo sarı çiçeğim de ha burayaymiş.” Parmağıyla kendini gösterirken alnına düşen saçları tencerenin altına doğru düzeltti. “Baa sürpriz mi yaptın çiçeğum?”

“Ula Memiş.” Tahir devasa bedenini Memiş’e çevirince zavallıcık birkaç adım geri kaçtı. “Ona bir daha sarı çiçeğim demeye devame dersen, ben saa asıl sürpizi göstereceğum!”

“Ay çok kabasın Tahir!” dedim kurtulmanın getirdiği sevinçle. “Biraz misafirperver olsana.”

“Olmayrum efendim. Misafir mi çağırduk?”

Memiş gururlu bir edayla başını kaldırıp kafasındaki tencereye birkaç defa tıklattı. “Sarı çiçeğim beni istey! Hiç bir yere gitmem.”

“Bak hâlâ sarı çiçeğim deyi!” Elini Memiş’e doğru kaldırdığında, “Tahir!” diye cırladım. “Rahat bırak zavallıcığı. Oturup bir şeyler yesin işte.”

Tahir isyan edercesine kollarını piknik alanımıza uzattı. “Ula ben bunları Allahın delisi için mi taşıdum ha buraya? Tüm köy karnını doyuray! Kala kala bizim pikniğe mi kaldi?”

Tahir bana laf anlatana kadar Memiş çöküp karalahana sarmasından ben diyeyim beş, Tahir desin ki sekiz tane falan ağzına tıktı. “Soro çoçoğom, son mo yopton bonloro!”

Galiba sarı çiçeğim, sen mi yaptın bunları, diye sormak istedi.

“Yok,” dedim sevecenlikle. “Ben yapmadım.”

Tahir aynı sinirle bu defa beni gösterdi. “O yapsaydi ha bu kadar iştahlı zıkkımlanabilecek miydin bakalum?”

İşaretparmağımı havaya dikip, “Ayıp oluyor ama…” dedim. “Ben de burdayım ya hani, arkamdan deseydin bari.”

“Onun elinden zehir olsa yerum ben,” dedi memiş. HELAL OLSUN LEN MEMİŞ!

“Gör!” dedim Tahir’e. “Bak, yiyen nasıl yiyor?”

Tahir hafiften dellenmişti anladığım kadarıyla. “Ula ben yemem mi dedum?”

“En çok ben yerum!” dedi Memiş. Sonra yavaşça ayağa kalktı yağlı parmaklarını yalarken, bana başka türlü baktı. Ve tam da o an… aklıma gelen şeyi yaşamak yerine elimdeki termosla birlikte şu şelalenin buz gibi suyuna kafa üstü dalmak istedim. Yani… ruhumu teslim etmem de bir seçenekti. Makul ikisi de. “O pencereden gördüklerimin hatrına fışki olsa yenur da…”

NE PENCERESİ MEMİŞ? İÇİMDEN ÇIĞLIK ÇIĞLIĞA BAĞIRIYORUM! KURBAN OLAYIM PENCERESİ NE MEMİŞ?

Benim korkuyla içimden tekrar edip durduğumu Tahir o tok, o mezar kazdıran sesiyle dışa vurdu. Böyle uzata uzata ama… “Ne penceresinden bahsedeysun?”

Bizi kurtarsa kurtarsa meşhur gülümsemeizle birlikte çenemiz kurtarır, davran Meloş!

“AHAHAHAHAHAH!” İnşallah bu gülmemden sonra yüzüğü geri isteyip canım ben sana zaten yanlışlıkla evlenme teklifi etmiştim demez, çok amin. “Ne penceresi olacak canım, hayat penceresi,” dedim beynimin süzgecinden süzülemeyen kelime topluluklarını bir araya getirerek. “Yani Memiş diyor ki… Ben hayatın penceresinden çok güzel şeyler gördüm.”

Ay Allahım ne olur, bu defalık yardım et söz bir daha istemeyeceğim. Valla bak! Bu defalık da yardım et uzun süre ağzımı açarsam en sevdiğim topuklu ayakkabımın topuğu çat diye kırılsın!

Tahir o ciddi bakışlarını üzerime çevirdiğinde sopa yutmuş gibi kalakaldım. Şelalenin sesi bile sustu sanki, adam bakışıyla doğayı susturdu a dostlar! Çünkü… yemin ederim ki şüphelendi. Ağzımı açmasam bir ihtimal kurtulabilirdim belki ama o… o muhteşem sezgileriyle tüm rezilliğini sezim sezim sezmişti.

“Melek,” dedi, korkunç bir sakinlikle. “İçimdeki o lanet olası ses var ya,” dedi tane tane. “Yine bana söylemen gereken bir şey olduğunu söylüyor.”

Var Tahir’im. Var aslanım, var kaslarını dişlediğim ama…yani ben şimdi kalkıp sana nasıl diyeyim Memiş benim memişleri gördü diye?

“Ula Memiş?” Tahir baktı benim dilim malum yerlerime kaçtı, yürüdü Memişin üstüne. “Ne penceresi, de bakayim.”

Memiş’in bakışları beni buldu, demeyeceğim çünkü o gözler üzerimden bir saniye bile ayrılmamıştı. Bildiğim çivi gibi çakılmıştı! Otuz iki diş sırıtınca… Tahir’in parmakları avucuna kapantı. Ama Memiş gülmeye devam etti. Az sonra Tahir onu öttüremeyecekmiş gibi, Çamlıyayla'nın etrafında yirmi tur koşturup ayağından ağaca asmayacakmış gibi güldü de güldü. “Pembe bornoz gördum,” dedi ilk zehirli oku fırlatarak. “Amma… Sadece pembe bornoz gördüm. Gerisi… Uyyyyy…”

Tahir yavaşça başını Memiş’e çevirdi. O dönüşü var ya… o dönüşü hayatım boyunca unutamazdım. Hani filmlerde olur ya… kötü adam son hatasını yapar da kamera yavaşça kahramana döner… HAH İŞTE BU DÖNÜŞ O DÖNÜŞ!

Gerisi yardım çığlıkları!

Gerisi bağırışlar!

Gerisi haykırışlar!

Gerisi kan!!

Gerisi vahşet!!!

Gerisi gözyaşı!!!!

Tahir dakikalar sonra geri döndüğünde uslu uslu hasırın üzerinde onu beklerken buldu beni. Büyük baş beyefendi burnundan sert sert soluduğu için başımı kaldırıp yüzüme bakamadım ama şişen damarlarının biraz sonra üzerime doğru patlamasından endişe etmiyor da değildim. Bir yirmi dakika geçti, geçmedi… termosu uzattım. “Çay,” dedim, yumuşak karnına baskı yaparak. “Çay içer misin?”

“YOK,” dedi öküz gram hafiflemeyen öfkesiyle.

Sepetteki ayva gözüme ilişti. İyi bir ayvaya benziyordu. Yani tam ağzına layıktı. Aldım onu oradan, en sevimli sesimle, “Ya ayva?” diye sordum. “Ayva yer misin?”

Bana yandan ters bir bakış attığında istemesizce yutkundum. “Sağ ol, ben onu on yıl önce fazlasıyla yedum zaten.”

Bana laf mı çarptı?

“Ya Tahir…” dedim pes edip ayvayı indirirken. “Benim ne suçum var? Geldiğim ilk gün oldu, Memiş diye-”

“ANMA ŞU DELİNİN ADINİ!”

“Puf… Tamam işte onun varlığından bile haberim yoktu.”

Oturuşunu bozup bedeninin bana dönünce gözlerim açıldı. “Kizum,” dedi sesini bir ayarda tutmaya çalışarak, parmaklarını da yukarı kaldırıp birleştirmiş, laf anlatma modundaydı. “Sen ne anadan üryan yataysun! Giysun mi yokidur?”

“Var da…” Omuz silktim yavaşça. “Ben bornozla dolaşmayı seviyorum evde.”

O bakışlarındaki… yumuşa mıydı “Evlenince evimizde dolaşırsın bornozunla.” Kaşları çatıldı. “Perdeleri kapatmak suretiyle. Hatta ne perdesi? Kepenk yaptıracağum pencerelere.”

“Abartma Tahir. Hem… Ne bu sinir ya?”

Cebinden sigara paketini çıkarıp bir dalı dudaklarının arasına yerleştirdi, yaktı, dumanı bile ayrı bir terslikle üfledi. “Plaja 61 ne edeyim?”

 

Şöyle bir baktım da… cidden sinirlenmişti. Sigarasını bir dertli dertli içiyordu. Kıyamadım, omuzlarımız birbirine değene kadar yaklaştım. İstemese de çay bardağına demli çay doldurup, başımı omzuna yasladım. “Bu kadar kızamana gerek yok ki… Zavallı adam, akli dengesi bile yerinde değil.”

 

Sıcak mı değil mi bakmadan gömdü yarısını. Millet efkârlanınca meyhane arar, bizimkine bir koca semaver yeter. “Ben de biliyorum adamın delinin olduğunu. Yine de kızdım işte. Dikkat et da, dikkat et.” O da başını benimkinin üstüne bırakınca, içim gitti. O sert, o korkutan adamın içinde oyuncağına başka bir çocuk el uzatmış gibi huzursuzlanan bir çocuk vardı, masumcaydı. “Bir gözümden ötekine sakınıyorum ben seni,” dedi, sesi daha alçak, daha derin. “Benim olana değecek tek bir bakışa bile tahammülüm yok. Kim olursa olsun.”

Parmaklarım usulca koluna dolandı. Gülümseyerek gözlerimi kapattım. “Bana kimse senin gibi bakamaz ki akıllım. Çünkü ben kimseye sana baktığım gibi bakmadım.

Daha ne olduğunu anlamadan beni hasırın üstüne yatırıp kolunu başımın yanına yaslayarak üzerime eğilmesiyle nefesim kesildi. “Hemen evlenelim o zaman!” Şakaklarındaki damarlar şişmiş, gözleri bir başka bakıyordu. Adam bir anda karşımda Shrek’e dönmüştü ayol. Ya da… bahar şenliğinden kaçmış kızgın bir boğa mı?

 

“Ne bu acele yüzbaşım?” diyerek kıkırdadım. “Gören de sanır yangın mal kaçırıyoruz.”

 

Üzerime biraz daha eğildiğin ve göğsümde göğsünü hissettiğimde benim narin bedenim iki zemin arasında kaldı tabii. Arkamdaki zemin masumdu, zararsızdı ama üstümdeki…eyvahlar olsundu. Bakışlarıyla nüfus cüzdanımı isteyip nikahı basıyordu vallahi. “Yangından mal kaçırmayrum amma,” dedi bakışları usulca yüzümde dolanırken ve büyük bir memnuniyetle dudaklarıma uğrarken. “Biraz daha beklersem benim keçiler toptan kaçacak tutabilene aşk olsun.”

 

Ellerimi utangaç liseli kızlar gibi tereddütle omzuna koyduğum saniyelerde oldukça eğleniyordum. “Keçilerin kaçarsa ne olurmuş ki?”

 

Bir tık daha eğildi. Sadece bir tık ama o tıkla birlikte ben o meşhur kol kaslarının arasında mahsur kaldım. Adam henüz konuşmamıştı fakat gözleri cayır cayır anlatıyordu olacakları. “Yanayrum deyrum kizum! Evimi barkımı yaktun deyrum. Düz duvara tırmanıp olacağum millete rezil kepaze.”

 

Daha fazla gülmeye başladığımda elimi ağzıma kapattım ama kahkahalarımı bastırmaya yetmedi bu. Koca adamın karşımda düştüğü durum o kadar komikti ki aralıksız sabaha kadar gülebilirdim. “Gülma!” dedi ters ters. “Bak gülme fena yapacağum!”

 

“Yaaap,” dedim omuz silkip. “Evlenmeden olmaz,” dedi çeyizlik kızlar gibi.

 

Yüzbaşı pek bir namuslu çıktı Meloş…

 

“İlla hemen evleneceğiz yani.”

 

“He!” dedi altına parmak basarak. “Hemen alacağum seni.”

 

Tam o anda… kulak zarımı titreten o efsanevi yutkunuş sesi yankılandı ki… ben bu yutkunumu bir yerden tanıyordum. Arkasından gelen kasti öksürük sesini ise adım gibi biliyordum. “Hop,” dedi o tanıdık tok ses. “Öyle destursuz bakkaldan karpuz mu alıyorsun delikanlı!”

 

Bu… Bu… Bu… Mahmut Sancaktar’ın sesiydi!

 

Hah işte! Öldüğüm yer tam olarak burasıydı. Ruhum bedenimden ayrıldı zaten, yukarıdan izliyordu hayatımın son hazin sahnesini.

 

Ve ne yazık ki hepsi bu kadar bile değildi.

 

Hâlâ Tahir’in altındayken, yavaşça, çok yavaşça başımı geriye doğru kaldırdığımda, tersten gördüm başıma geleni. Baygınlık geçiren annemi, burnundan soluyan babamı ve hayretler içerisinde olanları izleyen küçük kardeşim Hıyar Can’ı…

 

*

 

Tahir üstümden nasıl kalktı. Yere zamk gibi yapışıp kalan bedenimi tutup nasıl kaldırdı, beni nasıl arkasına alıp, etiyle kemiğiyle ve karakteriyle tüm yükü bir süper kahraman gibi omuzlayıp arkasına aldı bilemedim. Bildiğim… utançtan denizinin dibine daldığımdı. Başımı kaldırıp babamın yüzüne bakamamıştım. Resmen yanaklarım alev almış, kalbim zehir gibi bir korkuyla çarpmaya başlamıştı. Tek duyduğum kalp krizi geçirmenin eşiğinde olan babamın sert solukları ve tansiyon, kalp ve envai çeşit hapı babamın ağzına tıkan annemin iç iç Mahmutcuğum şunu da iç Allahını seversen(!) diyen sesiydi.

 

Oysa beni birçok kez, birçok adamla, birçok sosyete dergisinin manşetinde görmüş adamdı. Bu yüzden bana her kızdığında karşısına geçip çatır çatır kavga etmişliğim de vardı ama… bu defa gerçekten başkaydı.

 

Zira basılma konusuda üstün tecrübelerimiz bulunan Tahir’le bu en afilli basılmamızdı bu sunucusuydu.

Ve dakikalar sonra küçük köy evimizin küçük salonunda, Tahir bir köşede, ben ona en en en uzak köşede, beni kınayan gözlerle inceleyen hıyarlar hıyarı kardeşim Hıyar Can bir köşede, burnundan hırıltılı şekilde soluyan babam ve etrafa yolda yürürken yanlışlıkla bir çöp kovasının içine düşmüş gibi bakan annem bambaşka bir köşedeydi.

Babam popişi Afitap tarafından saldıraya uğramış Şerif Ali gibi oturmak nedir bilimemiş, kendine ait köşede bir o tarafa, bir bu tarafa adımlayıp durmuştu. Bense başımı yerden kaldırabilmiş değildim. Korkunç bir sessizlik vardı o adım seslerininin fonunda, korkunç. Yani bu sessizlik bir şarkı olsaydı; adı kesinlikle korku ve rezilliğin en koyu senfonisi olurdu. Çaktırmadan ara ara Tahir’e bakıyordum. Onun başı dik olsa da bakışlarından anlamıştım, benden çok da farklı değildi. Eh… Evleneceği kızın babasına o şekilde yakalanmak… Talihsizliğin de talihsizliğiydi. Tam da bunun utancı ve mahcubiyetiyetiyle eller dizlerinde, sözleri ise babam konuşmadan kilitli bir sandığın içindeydi. Karşısında komutanı varmış gibi, emir almadan ağzını açmayacağını anlamıştım. Onun için önemli olan şu an burada, yanımda olmaktı. Ama ne yalan söyleyeyim… o herkese kök söktüren yüzbaşı gitmiş, yerine o on sekizindeki bana sırılsıklam âşık ama bir türlü söyleyemeyen Tahir gelmişti. Öylesi bir oturuş…

Yani babam Tahir, dese ayağa fırlayıp eline alnına koyacak ve EMRET KOMUTANIM(!) diye bağıracaktı.

Ah baba ah… Nerden çıktın sen ya… İnsan haber vermeden böyle pat diye gelir mis allasen? Evde odamı sorsan tarif etmeden önce iki saat düşünecek olan adam binlerce kilometre yol gelip eliyle koymuş gibi buldu ya beni…

Eliyle koyduğu yer= Tahir’in kollarının arası.

Biraz sonra bir cesaret, başımı hafifçe kaldırıp babama bakabildim. Önce göbeği girdi tabii görüş açıma; kendisini balkon, annemin duble teras dediğim… Ve o göbeği çatık kaşları, bir çizgi gibi dümdüz olan dudakları ve ağzını açanı evlatlıktan reddederim, mirasımdan da zırnık koklatmam bakışı aldı. Zaten o bakışı gören de ülkeden kaçıp komşu ülkeden iltica talep ederdi.

Kurbanlık koyun gibi başıma gelecekleri beklerken, babamın adımlarının durması yeni bir kalp çarpıntısına gebe kaldı. Haydi bismillah, işte başlıyoruz. Öyle başlıyoruz ki iç ses bile ortalarda yok.

Babam, “Melek,” demedi. “MELEK,” diye ekolu olarak kükredi. “Biz seni burada öğretmenlik yapasın diye göndermedik mi?”

E zaten öğretmenlik yapıyorum babiş, böyle korkutucu bakmasan söyleyeceğim de…

“Melek Hanım, size diyorum!”

Ay ne desem ki ben bu adama ya? Barut gibi mübarek, her sözüm yanına çakmakla yanına yaklaşmak kadar tehlikeli.

“Şey… yapıyorum baba. Koca bir sınıfıım var benim,” diye mırıldandım ama dahası çıkmadı.

Allah affetsin, görmeyeli daha devasa bir hal alan kardeşim Hıyar Can film izler gibi babamın karşısında ezilişimi izliyordu. Elinde çiğdem olsa çıt çıt çitleyip bir de üstüne yorum yapacak utanmaz! Hadi baba patlatsana bir tane, bak bu sahne çok heyecanlı!

Ve annem… Geleli dakikalar olmasına rağmen hâlâ üstündeki kürkü çıkarmamıştı. Fönlü saçları, yüksek topuklu ayakkabıları ve gösterişli makyajıyla koltuğun en ucunda emanet oturmuş garip garip etrafa bakıyordu. Düzen ise hep aynıydı; önce perdeye, sonra geyikli duvar halısına, sonra sobaya ve bana… Perdeye, duvar halısına, sobaya ve… bana.

“Sen böyle mi yapıyorsun öğretmenliği?” diye sordu babam, her kelimesi ayrı bir azarlama tonunda. “Böyle şelale köşelerinde…” Ağzının içi kelimelerle doluydu ama gerisini getiremedi.

“Baba…” dedim miyavlamak suretiyle. “Ben sana… söyleyecektim aslında.”

“Ne zaman? Evlenip üç çocuk yapınca mı? Köyün hanım ağası olunca mı? Ne zaman!”

Yani o kadar beklemezdik tabii. Nikâh tarihi alınca söylerdik mesela.

O gerginliğin içinde Tahir’in kasılan çenesi görüş açıma giriverdi. Zor tutuyordu kendisini. Ellerinin pantolonuna sürtüp duruyordu. Ve sonra… babam da fark etti o sabırsızca sürtülen elleri. Sonra da başıyla ama kati suretle o tarafa bakmadan Tahir'in işaret etti. “Bu mu seni tüm köyün önünde yolan kadının oğlu?”

Bir dakika… Bu soruya cevap vermeden önce hakkıyla bir şaşırmak istiyorum. BABA SEN BUNU NERDEN DUYDUN? Ay acaba köyde ajanın falan mı var? Yoksa… valizimi aşıran kişi gibi ajan da Nazife Nene mi? Gerçi Deccal Hayri Dede de çıkabilir, çok emin olamadım şimdi.

“Baba…” dedim kekelemekten son adam kurtularak. “O konu öyle değil…”

“Nasıl değil?” deyip parladığında tok sesi odanın içini tümüyle doldurdu. “Kızımın onuruna, gururuna el kalkmış! Sen diyorsun ki öyle değil!”

Ben babama ne cevap vereceğimi düşünürken, annem dayanamayıp araya girdi.
“Mahmut… biraz sakin olur musun? Tansiyonun çıkacak yine!”

“Sakin mi olayım?” dedi babam, bu sefer anneme dönmeden. “Unuttun mu sen buraya neden geldiğimizi? Bu da yetmezmiş gibi kızımızı ne halde…” Nefesi tıkandı, resmen gözleriyle ateş saçarken o esnada Tahir’e yandan öldürücü bir bakış attı. “Kimlerin yanında bastığımızın farkında mısın NEZAKET!”

“Ama baba… şimdi öyle basmak falan…”

Tahir’in elleri dizlerinde durduğunda, sabrının son damlasını da tükettiğini anladım. İşte şimdi kopacaktı kızılca kıyamet… Yavaşça ayağa kalktığında babamla göz göze geldiler. Birkaç adım attı, belli bir mesafe bırakarak, babamın karşısında durduğunda ellerini önünde birleştirip, önce başıyla selamladı babamı.

“Efendim.” Sesi de duruşuyla aynı oranda net ve saygılıydı. “Öncelikle sizi karşıladığımız durum için bağışlayın. Bunun için gerçekten üzgünüm. Ancak aklınızdan en ufak bir yanlış ihtimal dahi geçmesini istemem… kızınız benim kıymetlimdir. Onu incitecek, üzebilecek her şeyin karşısında duracağımın sözünü veriyorum. Uzun zamandır onunla evlenmek istiyordum, sonunda teklif edebildim. Biz bugün o şelalede tam olarak bunu kutluyorduk. Sizin orada olabileceğinizi öngöremedik. Ancak niyetimiz baştan sona açıktır.”

Babam bir süre hiç cevap vermeden, o gür ve çatık kaşlarının altından Tahir’i izledi. Sonra… Bir adımla aralarındaki mesafeyi azalttığında nefesim boğazımda atıyordu. Kavga edecekler, yaşadığım büyü bozulacak diye ödüm patlıyordu!

“Onu incitecek, üzecek her şeyin karşısında duracağının sözünü veriyorsun, öyle mi?” diye sordu babam. Sonra başını kaldırdığında, etli parmakları gür sakallarına gitti. Tahir kadar olmasa da yapılı, güçlü kuvvetli bir adamdı. Ve Tahir gibi o da bir köy çocuğuydu. “İyi, güzel konuştun delikanlı. Zamanında da efendiliğinle hatırlarım seni ancak,” dedi o son, lanet kelimenin üzerine kuvvetli bir baskı yaparak. “Söyle bakalım, öz be öz annenin de karşısında durabilecek misin kızım için?”

Ağır bir sessizlik salona çöküp kaldığında parmaklarım göğsüme işkence etmeye başladı. Anladım ki babam bir şeyleri bilse de… tam anlamıyla bilmiyordu. Güldane Hanımla aramızda olanları duymuştu ama Tahir’in tepkisinden bihaberdi.

“Karşısında durmak?” Kaşları kararlılıkla şakaklarına doğru gerildiğinde, o da bir adım yaklaştı babama. “Evleneceğim kadına kaldırdığı elin hesabını önce ben sordum anneme. Bir özür şart koştum, herkesin içinde, herkesin üzerine basa basa duyacağı şekilde. O özür dilenmeden anamın kapısı el kapısıdır benim için.”

Gözlerim doldu, kalbim sıkıştı, yemin ederim ağlamamak için zor tuttum kendimi. Bu adam tamam be baba, bu adam tamam…

Benim duygular sel olmuş akarken, Hıyar Can kulağıma eğilip fısıldadı. “Enişte aşiret dizisine bağladı. Galiba tam burda ayağa kalkıp MEHİR OLARAK YALIYI İSTİYİM, demen lazım.”

Dirseğimi böğrüne doğru bir yapıştırdım, sessiz çığlık atıp geri çekildi tek hücreli canlı.

Babam derin bir nefes aldı. Öyle bir nefes ki tüm ihtimalleri içinde barındırıyordu. Yani Tahir’e höst ulan da diyebilirdi, öp bakayım o elimi kerata da diyebilirdi. Derken… bana baktı. Benim kalbim ağzımda. “Ana bu,” dedi, belki daha sakin ama hâlâ müthiş sitem barındıran sesiyle. “Bir gün küs kalırsın, iki gün küs kalırsın. Üçüncü gün gönlün el vermez.” Elini kaldırıp, parmak boğumlarını Tahir’in göğsüne dokundurduğunda, nefesimi tuttum. Ben bu bakışları biliyordum. Bildiğim için içim sıkıştı, nefesim kesildi, badanalı tavan bir anda başıma çökmüş gibi oldu.

“Baba…” diyecek oldurdum kaldırdığı eliyle susturdu beni.

Babam Mahmut Sancaktar, o meşhur sert bakışlarıyla Tahir’in gözlerinin içine bakıp kelimeleri kazırcasına konuştu. “Kızımı istemeyen bir annenin çocuğuna, kızımı vermeye rızam yok!”

Gözlerimi kapattığımda bir damla yaş… akıp gitti. Tahir ne kadar dimdik duruyorsa, ne kadar kararlıysa babamın karşısında ben bir o kadar yıkılıp kalmıştım. Çünkü biliyordum, çünkü babamı tanıyordum. O bir şeyi tam da böyle söylemişse asla geri dönmez, bir adım geri atmazdı.

“Senin annenin benim kızıma açmadığı kucağı, ben sana açamam evlat.”

Tahir’in ve babamın bakışları gergin bir halat gibi birbirine dolandığında başımı eğdim. Tahir’in gözlerindeki hayal kırıklığını görmekten korktum çünkü. O inanan yanının kırıldığını, eksildiğini görmekten korktum. Ve ben bu düşüncelerle boğuşurken, zamanın yavaşladığını hissettim. O yavaş akışta, salonun kapısı aralandı ve içeri Gülhane Hanım girdi.

Daha kötüsü ne olabilir derken… en kötüsü karşımda duruyordu.Tüm gözler üzerine çevrilmişken, onun gözleri sadece benim üzerimdeydi. Ve adımlarını da benden yana attığında, Hasan Veli amcayı da gördüm kapı aralığından… Çok da iyi tanımazdım ama nasıl olduysa… sadece bakışlarıyla bana korkmamamı, her şeyi iyi olacağını söyledi.

Ve Güldane Hanım karşımda durduğunda, o bakışlardan güç alarak yavaşça yerimden kalktım. Başını eğmedi ama bakışlarını kaldırmakta zorlandı. Dudakları aralandı, her ne söyleyecekse, bir araya toparlamakta zorlandı. Ve sonunda… Karadenizi anımsatan o gözlerini yüzüme dikti.

“Ben eski kafali kadınum,” dedi çattığı kaşlarının altından bana bakarken. Kızgındı, kızgındı ama kızdığı ben değildim bu defa sanki. “Evlatlarıma da hep çok düşkün oldum. Belki… gereğinden fazla amma burada anlatamayacağım sebepleri varidur.” Başını ağır ağır salladığında, o minyon kadın karşımda büyüdü de büyüdü. Ve elini uzatıp elimi tuttuğunda, kocaman oldu. Bunu hiç beklemiyordum, şaşkınlıktan nefes alamadım. “Haddimi aştım muallim hanum, başkası etsa sayıp söveceğim şeyi… kendim ettum.”

Dudaklarım nefessizlikten aralanırken, kalbimin bir köşesinde gizliden gizliye yanana yangının üzerine okyanuslarca su döküldüğünü hissettim. Gülümseme istedim… dudaklarım titredi. Ağlamak istedim, içimdeki mutluluk izin vermedi.

Gözlerime baktı Güldane Hanım, uzun uzun, sanki burada bir o bir de ben varmışız gibi. Sonra… “Bağışla beni,” dedi. Hayır, sessizce değil, çekiniyormuş gibi de değil, üstüne basa basa söyledi bunu. “Benim uşağum saa sevdalandıysa, gönlün geniş demektir.” Kaşlarını kaldırdığında, yeşil rengin çevrelediği göz bebekleri de kendi gibi büyüdü. “O geniş gönlüne ha bu kariyi da al.” Elimi avucunun arasında sıktığında, bunun nasıl sahiplenici, nasıl buram buram pişmanlık kokan bir tutuş olduğunu hissettim. Güldane Hanım oğluna baktı, “Herkesin içinde özür dilememi istemiş uşağum,” dedi, başını salladı ağır ağır. “O köy meydanında kırdım ya ben seni…” Gülümsedi, Güldane Hanımın gülümsemesi bana karşı ilk kez bu kadar kadar sıcaktı. “O köy meydanında edeceğim düğününüzi. Gelinimin karşısına geçip horon edeceğum. İşte o vakit… tüm köy görecek Güldane Tunalı’nın pişmanlığıni.”

*

Gecenin koyu sessizliği, Tunalılar’ın evine ağır ağır yayılmıştı. Gün boyu kurulan iftar sofrasının izleri hâlâ bahçeden mutfağa uzanan yolda duruyordu.. İlk iftar. Dualar edilmiş, oruçlar açılmış, herkes halinden memnun gülüp sohbet etmişti ama… bir sandalye boş kalmıştı.Tahir’in sandalyesi… O sandalye, Güldane Hanım’ın içini en çok yakan şey olmuştu. Oysa oğlu eğer Ramazanda memleketindeyse, orucunu askerleriyle açar, sonra soluğu anasının babasının evinde alırdı. Bir de onlarla yerdi, sonra demli çatını eline alır, bir güllacını yerim Güldane sultan, derdi.

Güldane Hanım da güllaç pek severdi ama… o gün yiyememişti. Zaten ömründe ilk kez güllacın sütünü fazla kaçırmış, hamur gibi olmuştu. Şekeri bile yerinde değildi.

Şimdi ise yatak odasında, loş bir lambanın titrek ışığında hâlâ içindeki boşlukla birlikteydi.

Yere uzanan beyaz geceliğini kuşağıyla oynarken düşünceli, yatağın kenarında oturmuş, başörtüsünü gevşekçe omzuna bırakmıştı. Elleri dizlerinde kenetliydi. Parmakları hiç de farkında olmadan birbirini sıkıyordu. İçinde bir yer, kabullenmek istemese de, gürültüyle kırılıyordu.

Hasan Veli Bey de çoktan yatağa uzanmıştı ama gözleri kapalı değildi. Karısının bu sessizliğini tanıyordu. Bu bir yere sığamayışını; kalkıp gezse yorgun olduğunu, yatağa sinse uyuyamayacağını pek iyi biliyordu. Bu suskunluğu ise bir başka suskunluktu. İçine oturan, kemiren, gururla inat arasında sıkışıp kalmış, kırk yıllık karısının sessizliğiydi.

“Gel yat artık,” dedi yumuşak bir sesle. “Düşünmek çözemezsin Güldane Hanım.”

Kadın hemen karşılık vermedi. Ne diyeceğini bilmediğinden değil, yaşı yuvarlasan altmıştı, ne diyeceğini bilirdi. Ama kocasındano cümleyi duymamış gibi birkaç dakika daha öylece oturdu. Sonra derinden bir nefes alıp yatağa uzandı, sırtını kocasına döndü.

Odanın içini bir süre sadece nefes alışverişleri doldurdu. Derken… Güldane Hanım’ın sesi karanlığı eşlik edercesine kısık çıktı.

“İlk iftar…” dedi. “Oğlum yoktu o soframızda. Gördün mü Hasan Veli? Gelmedi uşağum.”

Sesinde, her kelimesinde kırgınlık vardı ama en çok da özlem vardı. Birinin orada olduğunu bilince özlediğini fark etmezdi ya insan… ancak imkânsız olunca duygular da acımasızca açığa çıkıyordu. O akşam Güldane Hanımın içindeki tüm duygular açığa çıkmıştı. Ne yazık ki o dolu dolu iftar sonrafında hatırasına geri kalan o boş sandalye olmuştu.

Hasan Veli Bey başını yastığa biraz daha gömüp karısının sırtına baktı. “Sen gönderdin,” dedi. “Bilmey misun yoksa?”

Bu duyduğuyla Güldane Hanım şaşkınca kocasına döndü. Koca yatakta, gecenin sessizliğinde birbirlerine dönüp fısır fısır konuştular.

“Ben mi gönderdum?” diye fısıldadı, sesi hafifçe yükselir gibi oldu ama hemen bastırdı. “Ben ne ettum ki…”

Hasan Veli Bey bu sefer susmadı. Günlerdir zor susuyordu zaten.

“Ne mi ettun?” Hasan Veli Beyin beyaz bıyıklarının altındaki gülümsemesi buruktu. “Etma Güldane. Daha ne edecesun? Allah için de, o kıza ettiğin içine dert olmadi mi?”

Güldane Hanım gözlerini sımsıkı kapadı. O anı hatırlamak istemedi çünkü kocası haklıydı. O günden sonra yaptıklarının rüyasına girmediği, onu huzursuz etmediği bir tek gün bile olmamıştı. Melek’in saçlarını çektiği eline dalıp gitmişti de ara ara… gözleri dolarak avucunu sımsıkı kapatmıştı.

“O kadar da haksız mıyım Hasan Veli.”

Hasan Veli Bey hafifçe iç çekti. Pek severdi karısını, incitmek istemezdi ama yalan da onun kitabına tersti. “Haksızsın güzel karım, yaptığın iş, iş değildur. Günlerdir susayrum diye görmem mi sandun? Ben senin bir bakışından anlarım derdini, tasani…” Uzattı, etli parmaklarıyla Güldane Hanımın gözyaşlarıyla ıslanan yüzünü sevdi. “İçinde öküz gibi oturan derdi de bilirum. Sen sadece oğluna yanmaysun, sen o kıza ettiğine de…” Gerisini getirmedi ama… ikisi de anladı. “Bir şey diyeceğum amma kızmak yok.”

“Söyle bakalum,” dedi Güldane Hanım ters bir sesle. Ne zaman ağlasa aynı güçlü sesle konuşurdu. “Daha söyleyeceğin ne kaldi bakalum.”

Hasan Veli güldü. Sonra… “Ben olsam…” dedi. “Ben olsam Tahir’in yerinde… senin o kıza yaptığını rahmetlin anama saa yapsa, ben de oğlumun yaptığının aynısını yapardım.”

Bu cümle Güldane Hanım’ın içinde bir yerlere dokundu. Bir şeylerin üstündeki karanlık “

“O ne demekmiş?”

“Demek şu,” dedi Hasan Veli Bey. “Sevdiğim kadına kim el kaldırırsa… karşısına dikilirim. Ana da olsa, ata da olsa.”

Güldane Hanım’ın boğazı düğümlendi. İçindeki o kılçıklı inat direniyordu ama o gururun altında ezilen bir anne kalbi de vardı. “Ben onun anasıyım…” diye fısıldadı.

“Evet,” dedi Hasan Veli Bey. “Ama o da artık bir adam.Sevdiği kadını koruyan, adam gibi bir adam.”

Güldane Hanım’ın gözlerinden bir damla yaş daha süzüldü. Sessizce, kimse görmeden. Ama Hasan Veli Bey o gözyaşını, karısının döktüğü her damla gözyaşı gibi kalbinin en derinlerinde hissetti.

“Özür dileyecekmişim, herkesin içinde. Öyle istey senin sıpa.”

Kocası güldü. “Çok da şey istemey sankim, ha? Bilirsun, kalabalıkta kabadayılır edenun, tenhada affı kabul olmaz. Yanlış midur?”

Güldane Hanım cevap vermedi, vermek istediği cevabı beğenemedi çünkü. Dudaklarını birbirine bastırdı. Birkaç saniye sustu. “Nurcan’la yemek gönderdim. Benim gönderdiğimi anlayıp yememezlik etmez inşallah.”

“O kadar da değildur.”

“Ya o kadarsa, aç kalır uşağum. Bilirsun, inadi inattır.”

“Bilmez miyim…” Hasan Veli Bey karısının elini tuttu, dudaklarını götürdü. Gençliklerine ait hoş duygulu bir öpücük bırakıp, yatağa, aralarına bıraktı bir arada duran ellerini. Ne yollar yürümüştü o ele varabilmek için… Ne kapılar yüzüne kapanmış, ne geceler uykusuz geçmişti. Kaç kere olmaz, demişlerdi ama o yine de olur diye diretmişti. “Uşağını geri getirecek olan şey… senin bir sözün,” dedi. “Uşağın için değil sadece, ben karımı bilirim. O sözü etmezse şayet, ölene kadar dert olur içine. Çünkü benim karım ne kadar eli sopalı görünse de, kalbi pamuk gibidir. Merhameti de…” diye ekledi hafifçe başını yana eğerek “Kimselerde yoktur.”

Güldane Hanım gözlerini kapadığında içinde bir savaş bitiyordu. Çünkü kocası haklıydı. Uzun bir sessizlik oldu. Sonra kendisinin bile zor duyabileceği kadar kısık bir fısıltıyla, “Düşüneceğum,” dedi. İçini çekti, uzun uzun. “Şimdi uyuyayım yarın düşüneceğum.”

Bu, o gece o yatakta kurulan son cümleydi ama ikisi de biliyordu ki… O gece Güldane Tunalı’ya bir damla bile uyku yoktu.

 

Bölüm : 19.03.2026 22:02 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...