3. Bölüm

(3) Selam Yakışıklı, Ben Hiç Kimse?

Durumavii
durumavii

3. BÖLÜM:

 

“Selam yakışıklı, ben hiç kimse!”

Kafamın tam ortasında biri balyozla tesisat döşüyordu.

Sağ şakağımda hafif bir zonklama, sol kaşımın üstünde ise… ıh… evet, orada artık kaş falan kalmamış olabilirdi.

Gözlerimi araladım ama anında pişman oldum. Tavan dönerken ben sabit kalıyordum. Bu fizik kurallarına aykırıydı ve kesinlikle adil değildi.

Birkaç dakika sonra fark ettim ki bir gözüm açıktı, diğeri neden açılmıyordu?

Of… Biri üstüne biber sürmüş gibi yanıyordu.

“Ayıldı mı?”

Sesler, uğultular, kolonyalı pamuklar…

Fenalardaydım; üç posta dövülmüş, iki tank tarafından çiğnenmiş, uzun namlulu ve adını bilmediğim silahlarla dakikalarca taranmış gibiydim. Kısacası beynim fişi çekmişti ama bedenim hâlâ işkence çekiyordu. Tek tesellim ise hâlâ nefes alıyor olmamdı. Gerçi o da biraz acı veriyordu… ama detaylara takılmayalım şimdi.

Etrafımdaki kalabalığı hissettim. Bir öğretmene yakışan sakinlikle, “Bir şeyim yok,” diyecektim ki ağzımda anlaşamadık. “Anniiiişş! Annemi istiyom ben! Anneciğiiim!”

Birileri koluma yapışınca daha çok canım acıdı. “Sıkı tutun ula. Sargıları açılacak.”

“İmdaatt!” diye hönkürdüm bu defa. Canım o kadar acıyordu ki karşı da koyamıyordum ama gözümün önünde babamın o diktatör ifadesi belirince, “Alacağın olsun Mahmut Sancaktar!” diye ağladım. “Bunlar senin yüzünden geldi başıma! O narin kızını ineklerin, koyunların arasına gönderirsen böyle olur işte!” Karşımda bu defa annem belirince boğazıma bir yumru oturdu ki daha çok ağladım. “Ya sen? Sen niye elini masaya vurup kızımı o dağ başına yollamam, demedin, ha! Konu çok istediğin o Hermes çanta olsa ortalığı yıkardın ama… Bir çanta kadar değerim yok muydu anniiiş!”

Halim kalmayınca debelenmeyi bıraktım. Böylece kollarımdaki baskı da giderek yok oldu. “Ha ben size demiştim bu muallimin birkaç tahtasi eksiktur, diye.”

“Vah zavallı… Anasını özledi zaar.”

“Neysa,” dedi başka biri. “En azından kendine geldi. Biz gidelim da dinlensin, muallim hanum.”

“Sağol Yahya Amcacığım.” Sıla’nın sesiydi bu. “Çok sağolun, yardımcı oldunuz. Bayılırken şakağını kötü çarpmış. Bir an hiç uyanmayacak sandım.”

Ay bayılmış mıydım ben?

Neden bayılmıştım? Derken… zihnimde bir şimşek çaktı.

Kan… Kaos… Telsizdeki kan dondurucu ses.

Tahir Bora Tunalı.

Ay tutmayın ben yine bayılacağım!

Ama yeniden bayılamazdım. Sol gözümdeki zonklama izin vermezdi. Demek bayılırken şakağımı çarpmıştım. Benim zavallı, rimelsiz gözüm de bu yüzden davul gibi şişmişti.

Yatağımın çöktüğünü hissetmemle Sıla’nın, “Melek’ciğim,” diyen sesini duydum. Elleri yavaş yavaş saçlarımı sıvazlıyordu. “Nasılsın?”

Başımı çevirdiğimde gülümseyen yüzünü gördüm. “Ayıp olmayacaksa…”

“Cık… Olmaz.”

“Bok gibiyim.”

Başını anlayışla salladı. “Çok üzgünüm. Daha ilk haftanda şu başına gelene bak.” Derin bir iç çekti. “Bu hainler nicedir köyümüze uğrazmadı.”

Söylediğiyle nevrim döndü. Resmen kendime geldim. Doğrulmama ve sırtımı yatak başlığına dayamama yardım ettiğinde, “Nasıl yani?” diye mırıldandım. “O adamlar daha önce de mi geldi köyünüze?” Başını aşağı yukarı salladığında, “Teessüf ederim yani Sıla!” dedim. “Çok erken oldu bu bilgiyi bana vermen. Keşke üzerime toprak atarken söyleseydin!”

“Ay ağzından yel alsın Melek! Ben sadece… Seni korkutmak istemedim.”

Lanet olsun ki gözüm deviremeyeceğim kadar şişti. Öyle mağdurdum yani.

“Ama söyledim ya… Uzun zaman olmuştu. Üstelik hiç bu kadar büyük bir eyleme kalkışmamışlardı. Geçenlerde Muhtar Yahya Amca birkaçını dağda görünce jandarmaya şikayet etmiş. Asker keşfe çıktığında kendilerini bulmamış ama yuvalarını darmadağın edip eşyalarına el koymuş. Kuyruk acıları da bu yüzden. Akıllarınca gözdağı verdiler. Bu dağlar bizim, susun, demeye getiriyorlar. Bunu el kadar çocuklar üzerinden yapacak kadar da alçaklar…”

Çocuklar… Ah canlarım benim, nasıl da korkmuşlardı. “Onlar nasıl? Neredeler şimdi?”

Sıla’nın gözlerine de hüzün çöktü. “Sorma… Hepsi çok korkmuş. Erkekler çok dile getirmedi ama kızlar annelerine sarılıp dakikalarca ağladı. Dün akşam aradım, daha iyilerdi.”

Ne? Dün akşam mı? “Ben dünden beri uyuyor muyum?”

Başını omzuna yatırıp doğru kelimeleri seçmeye çalıştı. “Bayılıyorsun, desek daha doğru olur aslında. Ayılıp ayılıp bayıldın, Melek. En son korkup muhtar ile karısını çağırdım. Şükür ki kendine geldin.” Gözlerini kısıp biraz düşündükten sonra, “Bayılırken de bir isim söyleyip durdun ama çok anlamadım.”

Düşünme o adı Meloş. Düşünürsen yine bayılırsın. Hem belki… Belki rüyadır. Sonuçta bir gündür kendinde değilsin. Rüyanda görme olasılığın çok yüksek!

“Saat kaç?”

Kol saatini kontrol edip, “Sabah yedi buçuk,” dedi. “Ama bugün okul tatil. Sen de çocuklar da dinlenmelisiniz. Gözün birkaç güne kadar iyileşirmiş. Kollarında da birkaç kesik vardı, temizleyip sardık. Kendini daha iyi hissediyorsan sıcak bir banyo yap, iyi gelir. Bir de güzel bir kahvaltı yaptık mı, tamamdır.”

Söylediklerini yapmak istemeyecek kadar halsiz hissediyordum ama onca saatten sonra daha fazla yatmak da istemiyordum. Bu yüzden yataktan çıkıp banyoya ilerledim. Sağolsun Muhtar ve karısı gelirken dolu bidonlar getirdiği için bu defa da su sıkıntım yoktu ama bir sonraki sefer el mecbur kendim gidecektim. Uzun bir banyonun ardından buharını sildiğim aynadan kendime baktığımda ağıt yakmak istedim. Şakağımdaki yara kaşıma uzanmıştı ve bu da göz kapağımın komple şişmesine sebep olmuştu. Göz altlarım kızarık, zaten beyaz olan tenim iyice kireç kesilmişti. Saçlarım bile küsmüş gibi tüm parlaklığını yitirmişti. Kısacası rezalet görünüyordum.

“Sen bu hallere düşecek kız mıydın, Meloş?” Söylenerek eşofman takımlarımı giydim ama şanssızlık peşimi bırakmadı ve kahvaltı yaparken üzerime acuka döküldü. Tam da o sırada Sıla’nın telefonu çaldı. Burada telefonun çalması çok normal bir olay değildi çünkü çoğunlukla çekmezdi. Çektiği bazı noktalar vardı ama oraya ulaşmak için sandalyenin üzerinde amuda kalkmam falan gerekiyordu.

“Aaa şimdi mi?” dedi telefonda şaşkın şaşkın. Sonra bana baktı. “Bilmem ki Melek gelebilir mi? Bir sorayım.” Telefonu kulağından uzaklaştırıp, “Muhtar bizi çağırıyor. Gidebilecek durumda mısın?” diye sordu.

Yatağa girmek, yorganı kafama çekmek ve tüm bunlar bir rüya çıkana kadar uyanmamak bir seçenek değilse biraz hava almam fena olmazdı. Ben başımı sallayınca Sıla da geliyoruz, diye bildirdi. Çıkarken de beyaz sporcu atletimin üzerine giyeyim diye mavi, yün bir hırka verdi. Şahtım şahbaz oldum...

Aman, dedim kendi kendime. Gideceğim yer köy muhtarının evi, sanki hayatımın aşkıyla mı karşılacağım?

Herhangi birini sakat bırakmamak adına kırmızı tofaşı yine evlerden uzak bir noktaya bırakıp Sıla’nın inmesine yardımcı oldum. “Muhtara çay içmeye mi geldik?”

“Yok,” dedi ve her nedense meydana baktığında gözleri güldü. “Albay ve askerler gelmiş köylüyü kontrol etmek için. Albay özellikle seni görmek istemiş, cesaretin ve özverin için teşekkür edecekmiş.”

Albay ve askerler.

Albay.

Ve askerler.

Daha şaşkınlığımı yaşayamadan sert bir erkek sesi yükseldi.

“Asker! Hizaya geç!”

Bu ses… Telsizdeki sesti.

Yutkunmak istedim. Yutkunamadım.

Tüm boş bakışlarımla Sıla’nın yüzüne bakarken, ne olduğunu anlamayan bakışlarını o da yüzüme dikti. “Sıla,” dedim öyle boş, öyle amaçsız. “Aşkılatellam, senin benim ömrüme kastın mı var? Sen neden başta söyleyeceğin şeyleri hep sonda söylüyorsun?”

Değneğini kolunun altına yerleştirirken, “Aaaa yine ne yaptım?” diye sordu.

Ağzıma sıçtın, demedim, diyemedim.

“Muhtar çağırdı demedin mi?”

“Evet. Muhtar Yahya Amca çağırdı.”

“Bu durumda evine gitmemiz gerekmiyor muydu?” diye sordum hayal kırıklığı içinde.

“Yoo… Ben muhtar çağırdı, dedim. Evine çağırdı demedim ki. Sen yanlış anlamışsın.” Elini kaldırıp meydana doğru el salladı. “Yahya Amcacığım biz geld-”

Atılıp elimi ağzına kapattım ama çok geçti. “Ooo kahraman öğretmenimiz de gelmiş!” dedi muhtar en gür sesiyle.

Allahım… Sorması ayıptır ama… neden?

“Melek, niye dondun öyle? Herkes bizi bekliyor. Bak albay bile gelmiş, bekletmeyelim.”

Kaçamazdım. Omzumun üzerinden bakışlarımı kademeli olarak çevirdim. Bir bölük asker meydana dizilmişti. Başlarında orta yaşlarda bir albay vardı. Köy halkı etraflarında toplanmıştı. Kimi dua eder gibi bakıyor, kimi çocuk gibi el sallıyordu. Ve tüm sınıfım da oradaydı, her biri askerleri hayranlıkla izliyordu. Derken… Bölüğün başındaki heybetli asker arkasını döndü.

Öncelikle Bismillahirrahmanirrahim.

Thor’un Anadolu şubesi gibi bir adam iri adımlarını bölüğün önüne götürüp, “Hazır ol!” diye emrettiğinde askerler aynı anda bir yay gibi gerildi. Postallar yere birlikte vuruldu, omuzlar hizaya geldi. Bir tüy düşse yere, sesi duyulurdu.

Ben bile olduğum yerde hazırola geçtim. Öyle baskın, öyle erkeksi bir ses…

Güneş geniş sırtına vurmuştu ve gölgesi askerlerin önüne düşüyordu. Yapılı hatlarıyla üniformasının içini kusursuz bir biçimde doldurmuştu. Uzun bacakları yere öyle sağlam basıyordu ki sanki zemin, onun yürüyüşüne özel inşa edilmişti.

Kolları… Allahım o kollar. Üniformanın dikiş yerleri gerim gerim gerilmişti. Doğrusu karar veremedim; gözüm uzun bacaklarında mı kalmalıydı, yoksa üniformasını sabote edecekmiş gibi duran kollarında mı? Kararsızlık, ama lüks olanından…Omzundaki apoletlerde parlayan yıldızlar rütbesinin ele verirken silah kılıfı bacak hizasında duruyordu.

Bir anda albaya dönmek üzere yüzünü çevirdiğinde hayatımda ilk defa bir insanın çenesine saygı duydum. O nasıl keskin çene hattı be insafsız… Keskinliğiyle ceviz kır, bıçak bile, karpuz dilimle... Kaşları gergindi. Elini kararlılık tarafından inşaa edilmiş gibi duran alnına götürüp asker selamı verdi. Öyle net, öyle profesyoneldi ki karşısına geçip selamına karşılık vermemek için zor durdum.

Albayın, “Yüzbaşı Tahir, yerine geçebilirsin,” demesiyle seri bir şekilde gidip sıranın en başında hazırolda durdu.

Bir dakika?

Ne dedi o?

Yüzbaşı Tahir mi, dedi?

Rüya değilmiş, Meloş. Burada mı yerin dibine girmek istersin yoksa eve mi paketleyeyim?

Nefes…

Nefes nasıl alınıyordu?

Daha önemlisi nerden alınıyordu!

Adını duymasam inanmazdım ama duymuştum. O’ydu. Buradaydı. Ve beni görecek olursa, o hainlerden önce hiç şüphesiz beni yeryüzünden silecekti. Ama belki de… Belki de hatırlamazdı. Sonuçta onca yıl geçmişti. İkimiz de değişmiştik. Tamam, o biraz fazla değişmişti. Hatta evrimin içinden geçerek Dünyanın en taş adamı olup çıkmıştı ama şimdi konumuz bu değildi. Derin bir nefes almalı ve saklandığım yerden çıkmalıydım. Kalp atışlarımı dindirip gülümsemeli ve askerlere hoş geldin, demeliydim. Evet, yapmam gereken buydu. İyiyi düşünmeliydim. Tahir Bora Tunalı, onca yılın ardından beni kesinlikle tanımayacaktı.

Yavaş adımlarım meydana doğru yürürken iyiyi düşünmeye devam ettim. Beni tanıması için hiçbir sebep yoktu. Son gördüğünde on yedi yaşındaydım bir kere! Yuvarlak hesapla neredeyse on sene öncesiydi. Değişmiştim, büyümüştüm. Buna sevineceğim aklıma gelmezdi ama hep gördüğü o süslü halimin aksine yüzümde makyaj yoktu. Saçlarım o zaman daha kısa ve fönlüydü. Şimdi doğal halindeydi, iri buklelerim belime uzanıyordu. O zamanlar en az on kilo daha fazlaydım, balık etli sayılırdım.

Evet Meloş, iyi gidiyorsun! Yaptırdığın yarım ml dudak dolgusunu da unutma!

“Hah! Muallim hanumlar da geldi!” diye bağırdı muhtar amca, sağ olsun. Döndü tabii tüm gözler üzerimize. Onunki de dönmüş müydü? Bakamadım. Başım önümde, kurbanlık koyun gibi koluna girdiğim Sıla’yı takip ettim. Köylülerin yanına ulaştığımızda da durduk ama benim tek gördüğüm köylülerin lastikleri ve askerlerin postallarıydı.

Aferim kızım, kaldırma başını. Gözün davul gibi zaten.

Sıla beni hafifçe dürterek, “Melek, kaldırsana kızım kafanı,” dedi çaktırmamak için aynı anda gülümseyerek. “Albay bakıyor.”

Melek. Doğru ya, adım Melek’ti ve çok büyük ihtimalle Tahir bu adımı hatırlamazdı. Çünkü o zamanlar herkes bana kimliğimden sildirdiğim ilk adımla hitap ediyordu. O da…

Şükürler olsun! Adımı değiştirmekle iyi ettiğimi biliyordum!

Bu son detaydan aldığım güvenle başımı kaldırdığımda albayla yüzyüze geldim. Adam yanımıza kadar gelmişti. Orta boylu, saçları alnının epey gerisinde başlayan ve yüzünde babacan bir ifade taşıyan biriydi. Ellerini üniformasının dolgun göbek kısmındaki palaskaya götürüp, “Melek öğretmen hanginiz?” diye sordu.

Sıla da bana baktığında, “Benim,” dedim ama sesim nasıl cılız… Görüntümden olmasa bile sesimi duyar da tanır diye ödüm patlıyordu.

Albayın elini omzuma koyması ile yüzü güldü. “Çocuklar anlattı. Canın pahasına korumuşsun onları. Seni tebrik ederim, kızım. Bu memleketin senin gibi korkusuz öğretmenlere ihtiyacı var.”

Çekse telefonumu çıkarır, babamı görüntülü arar, albaya da, “Şey, zahmet olmazsa az önce söylediklerinizi bir daha söyler misiniz bey amca?” diye yalvarırdım.

Duy Mahmut Sancaktar, duy!

Sen de duy Hıyar Can.

Allahım inşallah biri gizli gizli videoya çekiyordur da youtube’a falan atar. Sonra sokakta biri beni gördüğünde, “Aaa o kahraman öğretmen değil mi!” diye parmakla beni gösterirler. Hatta benimle fotoğraf çekilmek bile isterler! Ay amin.

“Görevim,” dedim aynı kısık sesle. “Çocuklar iyi olsun, önemli olan bu.”

“Yaşananlar kesinlikle kabul edilemez,” dedi albay, sesindeki kararlılık ve otoriteyle. “Böyle bir durumun tekrar yaşanmayacağının bizzat garanti veriyorum.” Başını dik tutarak etrafına bakındı; gözlerinde yılların birikimi ve disiplin vardı. “Bölgede huzurun sağlanması amacıyla köyünüze bir karakol kuruyorum. İlçedeki askeriyeden destek sağlanacak. Ayrıca, o hainlerin bir an evvel yakalanması için Jandarma Özel Harekat görevlendirildi. Her biri özel eğitim almış, terörle mücadelede deneyimli, iz sürme ve operasyon kabiliyetleriyle tanınan seçkin askerlerden oluşuyor. Onların varlığı, bölgede herhangi bir terör unsurunun hareket alanını tamamen kısıtlayacaktır. İçiniz rahat olsun, gereken her türlü önlem alınacak.”

Albayın yönünü askerlere çevirip, “Yıkım Timi!” demesiyle, altı asker bölükten ayrılarak bir adım öne çıktı. Bölüğün içindeyken bile iri yapılarıyla varlığını belli eden askerlerden her biri hazırolda, başlar dik, bakışlar önde, alacakları emri bekliyorlardı.

Yıkım Timi.

Tüm köylü, çocuklar, herkes ama herkes avuçları patlarcasına alkışlamaya başladığında gözlerim Yıkım Timinin üzerinde donup kalmıştı. Onun, “Yüzbaşı Tahir Tuna Boralı!” diyen karakteristik sesi tüm o alkışı bastırıp geçti. “Yıkım timi emir ve görüşlerinize hazırdır, komutanım!”

Yüzbaşıydı.

Ve bunu yalnızca apoletlerinden değil, duruşundan da anlamak mümkündü. Omzundaki apoletler; gümüş tonlarında parlayan üç gümüş yıldızdan oluşuyordu. Askeri hiyerarşide bir rütbeden fazlasıydı o yıldız; ölümü ve yaşamı simgeliyordu.Yüzbaşının duruşu dimdik ve keskin bakışları doğrudan karşısındaydı. Bir askerin taşıması gereken bütün ağırlığı ve asaleti taşıyordu omuzlarında.

“Yıkım Timi, rahat ola!”

Aldıkları emirle birlikte timin hareketleri bir senkronizasyonla değişti. Ayaklar aniden durdu, vücutlar hafifçe gevşedi, eller refleksle ceplerin kenarlarına ya da bellerindeki ekipmanlara kaydı ama hala Dünyanın en ciddi altı adamı gibi görünüyorlardı.

Sonra… Tahir’in bakışları bir şekilde gelip beni buldu. Böğrüme kurşun yemişim gibi irkilirken nefesimi tuttum. İçinde bulunduğum o bir saniye zamanın kırılmasıyla milyonlarca yıl gibi sürdü. Beni tanımış mıydı? Bakışlarındaki ifadesizlik bir cevap vermiyordu. Duyguların yıllık izne mi çıktı be adam! İkinci saniyeye geçtiğimizde tedirginlikle alt dudağımı ısırdım, ki stresle yapılan en klasik refleksim buydu. İşe yaramadı derken… bir işe yaradı gibi; ciddiyetle mühürlenen dudaklarının sol köşesinde çok hafif bir kıvrım gördüm. Gülümsemiş miydi? Yok canım. Bence yüzbaşı olmadan önce ciddiyet yemini falan etmiş olabilirdi. O kadar sert görünüyordu ki… Adam sanki Dünya’da değil de robotlar evreninde askerdi. Üçüncü saniye ecel terleri dökmeye başladım. İçimden son duamı falan ediyordum. Yemin ederim ki şu üç saniyede ona yaptığım her şeyin intikamını almıştı benden! Kalp atışlarım beni tanıma ihtimaliyle gümbür gümbür atmaya başladığında ellerim buz kesmişti. Kollarım da uyuşmaya başlamıştı sanki…

Kalp krizi geçirip ölmek için çok genciz be Meloş…

Sonra bir anda başını çevirdi. Hiç bakmamış gibi hem de! Rahatlayarak nefesimi özgür bıraktım.

Yaşasın!

Beni tanımamıştı!

İçimde bir zafer müziği çalmaya başladı tabii… Saklambaç oynarken sobelemeden kaçmış gibiydim. Aynı mutluluk. Aynı panik. Aynı zafer!

Albay, askerlerden kendilerini tanıtmasını istediğinde, “Sıla,” dedim kaçacak delik ararcasına. Hâlâ dizlerim titriyordu. Bir an önce buradan uzaklaşmam gerekiyordu. “Benim tuvalete gitmem lazım.”

Sıla bakışlarını etrafta gezdirip, “Kahvehane boş,” dedi. “Orada girebilirsin. Seninle geleyim.”

“Yok, gelme. Bu ayakla basamakları çıkma,” dedim ama dinletemedim tabii. Aşırı inatçı bir kızdı. Köylüler kendini tanıtan her askeri alkışlarken ve çocuklar etrafta koşarken arkalarından dolanıp kahvehaneye ilerledik. Sıla’nın basamakları çıkmasına yardım edip onun kahvehanenin dış kısmındaki masalardan birine oturttuktan sonra yine kahvehanenin dışından bulunan taş kabine girdim. Tuvalet ihtiyacım falan yoktu. Varsa da az önce yaşadığım adrenalinden geri kaçmıştı. Yine de uzun uzun içeride kaldım. Oyalandım da oyalandım. Yer yer oksitlenmiş ayna da kendime bakıp, “Nasıl çöktüysen bir zamanlar sana sırılsıklam aşık olan adam bile seni tanımadı bebişim…” diye kendime acıdım. Sesler kesilince de gittiklerini düşünerek dışarı çıktım. Tahminim doğru! Köylülerin büyük çoğunluğu dağılmıştı. Büyük askeri araç da yoktu.

Büyük bir oh…

Bundan sonra köy meydanına daha az gelmeyi aklıma not ederek Sıla’yı bıraktığım masaya yürüyordum ki bir çığlık duydum. Başımı kahvehanenin basamaklarına çevirdiğimde bir kedi gördüm. Kedinin ağzında canlı bir kuş, kuşun peşinde değneğiyle koşan Sıla… Ağzımı bir karış açarak olaya müdahale edecekken kedi basamaklardan atladı.

Ve bilin bakalım bacağı birkaç yerinden kırık olan Sıla ne yaptı?

Değneği savurup o da atladı.

Sonrası haykırış… Sonrası acı, gözyaşı…

Sıla üzerine düştüğü kırık bacağını tutarak inlerken, söylene söylene yanına gittim ama kaldırsam mı yoksa yanına mı çöksem, bilemedim. Sanki merdivenlerden ben itmişim gibi yüzüme bakıp içli içli ağlıyordu. “Sıla,” dedim titrek bir sesle. “Bacağında kırılmamış yer kalmış mıydı, aşkitom?”

“Üst kısmı sağlamdı,” dedi içini çeke çeke. “Ah… Neden ki?”

“Hiiiiç…” Kolunu tuttum. “Gidelim de üst kısmı da alçıya alsınlar.” Kaldırmaya çalıştım ama ıh… Olmadı. Zayıftı falan ama yere çakılmış gibi mübarek, bir türlü kalkmıyordu.

Sıla’nın iniltilerinin arasından başka bir ses daha duyuldu. Kızgın bir miyav sesi… Başımı çevirdiğimde kediyi bir askerin elinde gördüm. Asker kuşu kurtarmıştı, kedi de ona veryansın ediyordu. Yalnız az önce gördüğüm toraman kedi şimdi o iri askerin ellerinde minicik görünüyordu.

Asker mi?

Başımı biraz daha kaldırdığımda Tahir ile göz göze geldim. Aynı ifadesiz bakışlarını üzerime dikmişti. O bakışları içimdeki korku tohumunu sulayarak kısa sürede büyümesine neden oldu. Oysa ben Tahir’den hiç korkmazdım. Çünkü o… Yumuşacık bakan ve öyle nahif konuşan bir çocuktu. Karşımdaki adam ise bir yabancıydı. Tanıdık bir yabancı… Yıllar öncesine ait olan gözleri ne kadar yumuşacık ve şefkatliyse şimdi o kadar soğuk ve keskindi.

Asker traşı saçlarıyla aynı tonda olan koyu kumral kaşları bile daha bir gerilerek şakaklarına uzanmıştı sanki! Yüce Rabbim son on yılın her gününde onu güzelleştirmek için uğraşmıştı. Yoksa o çarpıcı yüz hattının, güneş yanığı buğday tenin, o dağ gibi gövdenin ve bacaklarına kadar uzanan kaslarının başka bir açıklaması olamazdı. Üniformasını çıkarıp yalnızca bir kot pantolonla Taksim’e salsalar, tüm kızlar Biscolata erkeği Türkiye’ye gelmiş! diye fotoğraf çekilmek için yarışırdı. Sadece fotoğraf çekilmek isteseler yine iyi… Adamından geriye yalnızca o kot pantolon kalırdı.

Ona bakarken istemsizce yutkunduğumda özgür bıraktığı kedi koşarak uzaklaştı.

Şimdi o kedinin yerinde olmak vardı, Meloş.

Neyseki benim tarafımdan tedirgin edici bakışmamız bu defa kısa sürdü. Toprak zemine rağmen pırıl pırıl olan postallarıyla bize yaklaştığından bakışlarını benden alıp Sıla’ya çevirdi. “İyi misin?”

Sıla başını iki yana salladı. “Bacağım çok acıyor, Tahir. Aksi gibi tam üstüne düştüm.”

Tahir mi? Tanışıyorlar mıydı?

“Hastaneye gitmen gerekiyor,” dedi askerlerinden birine emir verirmiş gibi.

“Şehre inen araç bugün gelmez, biliyorsun. Melek Öğretmen de benim arabayı oraya kadar süremez.”

Sıla adımı söyleyince Tahir’in yüzüne özellikle dikkat ettim. Şaşırmamıştı. Artık tam anlamıyla emindim. Kesinlikle beni tanımamıştı!

Elini kısacık saçlarınının ense kısmına götürüp düşünmesi uzun sürmedi. Telsizini çıkardı, bakışlarını çevirirken, mandalına bastı ve dudaklarına yaklaştırdı. “Serhan, şahsi aracımla meydana intikal edin.”

Anında cevap geldi. “Anlaşıldı komutanım.”

“Size de iş çıkardım,” dedi Sıla üzgünce. Ağlamayı bırakmıştı ama acı çektiği tüm yüzünden okunuyordu. “Güldane Teyze şimdi yemeğe bekliyordur seni. ”

Telsizi palaskasındaki yuvasına yerleştirip, “Bir süre buralardayız,” dedi keskin bakışlarını dağlarda dolaştırarak. “Anamla daha çok yemek yeriz.”

Şok! Güldane Teyze,Tahir’in annesiydi.

Bir şok daha! Güldane Teyze’nin oğluna ayarlamak istediği kız da Sıla’ydı!

Bir şokta diğerinin kucağına atlarken Tahir eğildi ve Sıla’yı tuttuğu gibi kucakladı. Şaşkınlıktan kalkamadım bile. Çöktüğüm yerden Tahir’e ve kollarındaki Sıla’ya bakakaldım.

“Araç gelene kadar yerde kalma,” diyerek kahvehanenin basamakları çıkıp Sıla’yı sandalyelerden birine bıraktı.

Kısa süre sonra bir grup asker meydanda göründü. Yaklaşıp kahvehanenin önünde durduklarında, “Komutanım,” dedi içlerinden sarışın olanı. “Aracınızın arkasına Hayri Dede traktörünü koymuş. Torununu aradık, geliyor ama bir on dakikayı bulabilirmiş.”

Tahir başıyla onayladığında aynı asker önce yanımızdaki boş sandalyelere ardından da Tahir’e baktı. Bakışlarıyla bir şeyler anlatmak istiyormuş gibiydi.

“Gelin Şerif Ali,” dedi Tahir. “Araç gelene kadar oturun.”

Askerler hep birlikte yanımıza geldiler ama oturmak için önce komutanlarının oturmasını beklediler. Tahir meydana bakan sandalyelerden birine oturduğundan askerler de boş sandalyelere dağıldılar. Ayakta kalan yalnızca ben olduğum için bundan rahatsızlık duyarak Sıla’nın önündeki sandalyeye oturdum. Sıla’nın önündeki sandalye, Tahir’in hemen yanında sayılırdı ve bunu hesaplayamadığım için bir aptal olabilirdim. Öte yandan Sıla’ya yakın olmak yerine arkadaki askerlerin yanında oturmam daha garip kaçabilirdi. Yine de parmaklarım üzerimdeki hırkanın beyaz düğmelerine işkence edip duruyordu. Ta ki arka taraftan bir askerin sesi duyulana kadar…

“Tahir Komutanım, yüksek müsadelerinizle bir maruzatım olabilir mi?”

Tahir, omzunun üzerinden bakışlarını aynı askerle buluşturdu. “Ne söyleyeceksen söyle Şerif Ali, karakolda değiliz.”

“Doğru ya komutanım. Üniformalarımız üzerimizde diye şey ettim.” Bakmasam da sırıttığını anlıyordum. “Tam yemeğe oturmuştuk. Güldane Anneciğim de o kadar uğraşmış, bir sürü şey yapmış, ayıptır söylemesi karalahana bile sarmış,” dedi ağzını şapırdata şapırdata. “Acaba o güzel yemeklerden bir lokmacık bile almadan neden sofradan kalktık?”

“Sıla Öğretmen düştü,” dedi Tahir kısaca. “Hastaneye gitmemiz gerekiyor. O taraf gitmişken askeriyeden karakol için asker seçeceğiz.”

“Ama komutanım, ben açken doğru seçim yapamam,” demesiyle arkadan gülme sesleri yükseldi. “Ayrıca aç ayı oynamaz komutanım. Siz iyisi mi beni geri bırakın.” Ciddiydi. “Zaten hastaneye cümbür cemaat gidilmez komutanım. Biliyorsunuz ne zaman toplu halde bir yere girsek insanlar bir korkuyor, çil yavrusu gibi dağılıyor. Sanırsam cüsselerimizden dolayı.”

Tahir yine omzunun üzerinden baktı ama bu defaki öldürücü, duvardan duvara vuran, paspas eden bir bakıştı. Çıtı çıkmadı tabii çocukcağızın. Zaten benim de konuşmaya niyetim yoktu, iyice olduğum yere sindim.

Yanımda bir barut oturuyordu resmen. Baksam patlayacak, konuşsam patlayacak, sanki nefes almaya devam etsem yine patlayacaktı. Hayır, sinirli görünmeden nasıl sinirli görünüyordu? Onu da anlamamış değildim. Sessiz sessiz dudaklarımı ısırırken bir an önce aracın gelip bizi hastaneye götürmesi için dua üstüne dua ediyordum.

Sessizlikle geçen dakikaların sonunda konuşan yine o asker oldu. Yüzsüz galiba azıcık. “Komutanım biz Melek Öğretmen ile tanışmamıştık. Yüksek müsadelerinizle ben kendimi tanıtmak isterim. Ne de olsa uzun bir süre buralardayız.”

Tahir homurdandı ama ne söylediğini anlayamadım. Arkadaki askerin sesi de çok samimi gelince dönüp gülümsedim. “Ben de tanışmayı çok isterim!” Uzanıp elimi uzattım. “Biliyorsunuz ama yine de söyleyeyim, adım Melek.”

Konuşan adam benim yaşlarımda, benim gibi sarışın ve ela gözlüydü. Kardeşlerimden daha fazla benziyorduk doğrusu. “Memnun oldum öğretmenim,” dedi gülerek. Güleryüzlü bir insan olduğu parlayan gözlerinden belliydi. “Ben de Uzman Çavuş Şerif Ali Yılmaz. İyisiniz inşallah?”

“İyiyim. Siz Nasılsınız?”

Elini göğsüne birkaç kez vurup, “Elhamdülillah,” dedi. “Sizi gördüm daha iyi oldum.”

“Ya siz?” diye sordum yanındaki turuncu arkadaşa. Sadece saçları da değil, kaşları ve kirpiklerine kadar tupturuncuydu. “Siz de mi çavuşsunuz?”

Azıcık anlıyordum bu rütbe işlerinden. Ne de olsa ağabeyim askerdi.

“Doğrudur Melek Öğretmenim, Uzman Çavuş Karahan Bayındır.”

Bir yanındakine bakıp sırıttım. “Durun tahmin edeyim, siz de çavuşsunuz.”

Somurtup oturan adam kendisiyle konuştuğumu fark edince otuz iki diş sırıttı. Hatta bununla da kalmayıp elini uzattı. “Çok hislisiniz öğretmenim. Maşallah. Ben de Uzman Çavuşum.”

Oh ne güzel, çavuş çavuşa köy kahvehanesinde oturuyorduk.

“Adınız?”

Tekrar somurtunca yanındaki iki çavuş da gülmeye başladı. Yanlış bir şey mi sormuştum?.

“Onun ismi çok tatlıdır, öğretmenim,” dedi Şerif Ali.

Ona Karahan katıldı.” Baldan tatlı hem de…”

Vallahi anlamadım.

“Kesin lan!” dedi ismi gizemli olan üçüncü çavuş. “Kırarım ağzınızı.”

“Ne var oğlum!” dedi Şerif Ali. “Ben mi koydum adını. Git ananla babana kız.”

Karşılarında oturan iki askerden biri boğazını temizleyince yanyana oturan çavuşlar didişmeyi bıraktı. Anladığım kadarıyla rütbe olarak üstleriydi.

“Melek Öğretmen adını sordu,” dedi iki rütbeliden esmer olan. “Adını bildir, asker.”

Gizemli çavuş alınarak baktı. “Ayıp oluyor ama Serhan Komutanım.”

“Emri ikiletmeyeceğim,” dedi adının Serhan olduğunu öğrendiğim asker. Aslında yaşları yirmilerin sonu, otuzların başı aralığında gidip gelen, iri yarı adamlardı ama ebat olarak Tahir’e en yakın olanı oydu. Esmer teni, siyah saçları ve kısık bakışları vardı. Yakışıklı adamdı doğrusu.

Çavuş mağrur bir ifadeyle bakışlarını uzaklara dikerek, “Pekmez,” dedi.

“Hı, anlamadım.”

“Adımı sormuştunuz. Adım Pekmez.”

Pekmez mi?

İç sesim kısa devre yaptı.

Serhan’ın yanında oturan diğer rütbeli, ne kadar ciddi görünse de çok da ciddi olmayan bir sesle, “Soyadını da bildir, asker,” diye emretti.

Çavuş Pekmez iç geçirdi. “Yedi.”

Şerif Ali, hevesle sırıtarak, “Asıl şov hepsini birleştirince ortaya çıkıyor öğretmenim,” dedi. “Ama rütbeyi eklemeyi de unutmayın.”

İstemsizce, “Uzman Çavuş Pekmez Yedi,” deyince çavuşlar kahkahayı bastı. Ama nasıl gür kahkahalar, sanırsın kahvehanenin bahçesinde öküz böğürüyor… Rütbeliler dudaklarını birbirine bastırıyordu ama adamların altlarına işemek üzere olduğuna yemin edebilirdim. Ben de gülmemi dizginlemeye çalışırken gözüm Tahir’e takıldı.

Gülümsemiş miydi o?

Vallahi gülümsemişti. Baya da güzel gülümsemişti insafsız. Böyle dudağının bir kenarını kıvırarak, meydandan ayırmadığı gözlerini kısarak… Çek fotoğrafını, al as duvara, izle dur… Öylesi bir gülüş yani…

“Teessüf ederim komutanım,” dedi Pekmez. Haksız da sayılmazdı ama asıl teessüfü o ismi koyanlara etmesi gerekirdi.

Hayır, bir insan çocuğuna nasıl Pekmez adını koyardı ki? Hem de soyadı Yedi iken…

“Beğenmiyorsan değiştir aslanım,” önerisinde bulundu Serhan’ın yanında oturan diğer rütbeli. Hemen sonra bana dönüp, “Kusura bakmayın Melek Hanım,” dedi. Serhan kadar olmasa da esmer bir adamdı. Genç yaşına rağmen yüzünde olgun bir ifade taşıyordu. “Kendimi tanıtmayı unuttum. Ben Teğmen Yaver Kıratlı.”

Serhan’ın bakışları da üzerime çevrildiğinde son tanışmanın gerçekleşeceğini anladım. Öte yandan bir süredir arkaya baktığım için boynum kopmak üzereydi. “Ben de Kıdemli Üsteğmen Serhan Demir Akıncı,” dedi. “Köye yeni gelmişsiniz. Hoş geldiniz.”

Cevap vermek üzereydim ki hiç konuşmayan Sıla’ya gözüm takıldı. Gözleri bir noktaya dalmıştı. Daldığı noktada Serhan Üsteğmen vardı. Canı acıdığı için mi öyle taş gibi duruyordu acaba? Ama dudakları neredeyse gülümsemek üzereydi.

“Evet, yeni geldim. Daha bir hafta bile olmadı.”

“Vah vah,” dedi Şerif Ali elini tersini avucuna vurarak. “Demek gelir gelmez başınıza bunlar geldi. Sizdeki de şans Melek Öğretmenim. Bu arada köyde adınız boyalı kokonaya çıkmış. Haberiniz var mı bundan? Hiç de makyaj yapmamışsınız. Neden öyle diyorlar ki acep?”

Anlaşılan Şerif Ali epey açık sözlü bir arkadaşımızdı. “Şey… Bilmem ki.”

“Bence kesin muhtarın karısı Mücella çıkardı adınızı,” dedi sarı kirpiklerini kırpıştırarak. “O ne kem gözlüdür o… Kadın resmen köyün Voldemort’uymuş. Hatta köy büyücülerinin gizli WhatsApp grubunu da o kurmuş, öyle duydum.”

Oha, çavuş bizimle resmen dedikodu yapıyor, Meloş!

“Yaa…” tepkisini verdim hayretle. “Tutuyor muymuş büyüleri?”

“Onu bilmem ama muhtarı da kendisine bir büyüyle aşık etti, diyorlar. Muhtar öyle aşık olmuş ki seçim afişlerine bile karısının fotoğrafını bastırmış.” Ellerini kaşlarıyla birlikte kaldırdı. “Ben söyleyenlerin yalancısıyım.”

“Hadi ya! Ne büyüsüymüş o öyle?” Sıla’nın soruyu sorar sormaz pişman olduğunu kızaran yüzünden anladım.

Serhan başını kahvehanenin kapalı alanına çevirdi. Gizliden gizliye gülümsüyordu. Muhtarın karısının yaptığı büyü bu kadar komik miydi?

“Sahi ne büyüsü?” diye sordum ben de. Bir arkadaş soruyor da.

“Bir takım fikirlerim var ama burada anlatamam,” dedi kaşıyla komutanlarını işaret ederek. “Bir ara bana kahve ısmarlarsanız… yanında da tulumba tatlısı olursa… Belki anlatırım.”

“Başladın yine Şerif,” diye araya girdi Karahan. “Siz ona bakmayın Melek Öğretmen, arkadaşa dedikoduyu bir türlü bıraktıramadık.”

“Hiç sorun değil,” dedim neşeyle. Dedikodu yapan erkek candır bir kere. Hazır sesimi de duymasına rağmen Tahir tarafından tanınmamanın rahatlığı da çökmüş üzerime, değmeyin keyfime. Tulumba tatlısı köpeğin olsun, sen yeterki anlat Şerif’ciğim. İçimden bir ses seninle çok iyi anlaşacağımızı söylüyor. “Ama anlamadığım bir nokta var. Siz bu köye yeni gelmediniz mi? Nasıl herkesi tanıyorsunuz?”

“Köye yeni gelmedik,” cevabını verdi Teğmen Yaver. Bu sırada cebinden küçük bir dezenfektan çıkarıp ellerini iyice bir dezenfekte ettikten sonra cebine koydu. Titiz bir beydi anlaşılan. “Sadece köyde ilk görevimiz. İki yıl kadar önce ilçedeki askeriyede eğitim verdik. O yıllarda sık sık Çamlıyayla’ya çıkar, Tahir komutanımızın evinde kalırdık.”

“He ya,” dedi Pekmez iç geçirerek. “Ne güzel günlerdi. Güldane Anne her gün mis gibi ev yemeği yediriyordu bize. Kancayı doğuya atmamızla işler değişti ama… Tersten gösterdiler bize ebemizi-”

Tahir’in boğazını temizlemesi sessizliğin karabulut gibi çökmesine yetti. Sonra o hainlerin söylediğini hatırladım. Fırtına Tahir’in adını duyunca resmen titremişlerdi. Bir zamanların varlığıyla yokluğu bir olan Tahir’i şimdi yere göğe korku salıyordu.

Ay çok karizmatik! Yüzbaşına bak sen…

“Memleketimin her karışı altın,” dedi yarattığı sessizliği bozarak. “Şikayet eden bana uğrasın bir ara.”

“Hiç şikayet eder miyim komutanım, aşkolsun yani,” dedi Karahan. “Ama Güldane Annenin yemeklerini de özlemiyor değiliz. Hak verin bize.”

İfadesi biraz da olsa yumuşadı beyefendinin. “Güzel yemek yapar anam, elleri dert görmesin.”

Buradan yemeyi sevdiği anlamını çıkarabilirdim sanırım. E yani, Meloş! Adam o cüsseyi dua ederek değil dürüm yiyerek kazanmıştır. Ciddi bir karbonhidrat emeği var. Cüsse demişken… Tahta masanın üzerinde duran uzun parmakları ne kadar da düzgündü. Her kıpırdanışında kolları biraz daha şişiyordu sanki. Güldane Teyze sadece güzel yemek yapmakla kalmamıştı, güzel de doğurmuştu. Kadındaki potansiyel bende olsaydı hiç düşünme en az beş erkek huri kazandırırdım bu dünyaya. Faydalansın kızlarım. Arkamdan iki rekat şükür namazı kılsınlar, yeter.

O değil de… Adam kalkışa hazır F-16 gibi salınırken ben yanında mavi bir hırka ve şiş gözle oturuyordum.

Parmak arası terliği çorapla giyip bakkala gittiğinde hayatının aşkıyla karşılaşan kızlar kadar bahtsızdım an itibariyle, a dostlar.

Tek sorun bu mu Meloş?

Evet, tek sorun bu değildi ama esas konuyu şimdilik düşünmek istemiyordum. Of! Tamam… Zamanında ergen aklımla bir hata yapmıştım. Ama sadece on yedi yaşındaydım… Çoğu yaşıtım gibi görünüşe önem veriyordum. Kilolu, sivilceli, gözlüklü birine ilgi duymadıysam bu benim suçum muydu? Reddederken çok acımasız davrandığımı da biliyordum ama o gün o partide berbat bir şey yaşamıştım. Ve hâlâ en yakın arkadaşım Nevra’ya bile anlatamamıştım. Susmuştum. İçime gömmüştüm. Sonunda patladığım kişi de zavallı Tahir olmuştu. Sonrasında özür dilemek için çok aramıştım ama telefonu değiştirdiği için ulaşamamıştım. Şehri bile terk etmişti. Kalbi o kadar kırılmıştı ki… Benim yüzümden…

Sevgili ağabeyim de nerede olduğu konusunda bilgi vermemişti. Daha kötüsü ise… O güne kadar en yakınımın olan Arslan Ağabeyim ile aram açılmıştı. O partide yaşananlar sonra kurduğu cümle bügün bile kulaklarımda yankılanıyordu; Sana yakışmadı. Sonra el gibi olduk. Ani bir kararla asker olup gittiğinden beri bayramdan bayrama gelir, eserse arada mesaj atar, cevap versem bile konuşmayı devam ettirmezdi. Birkaç kez konuşmaya çalışmıştım ama kapı duvar… Sonra… Ona en ihtiyacım olduğu zamanlarda yanımda olmadığı için, eskisi gibi benimle dertleşmediği için ben de ona küstüm ama ne küsmek… Belki farkında bile olmamıştı. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış misali…

Evet, bana yakışmadı ama onca yıl bana sırtını dönmen de sana yakışmadı!

“İyi misin?”

Oha! Bize nasıl olduğumuzu sordu! Üstelik sen, dedi… Aradaki mesafeyi kaldırdı yani. Galiba şu halimizle bile birilerini fena halde etkiliyoruz… Salla bayrakları Meloş!

Hemen içinde bulunduğum kasvetli duygulardan sıyrıldım. Duygudan duyguya geçmek deyince de bendim be! “İyiyim,” dedim göz süzerek. Şiş bir gözle ne kadar göz süzülebilirse o kadar süzdüm gerçi. “O hainler yüzünden kötü bir gün geçirdim ama atlattım.”

Bana bakmadan başını bir kez indirip kaldırdı. Adam askeri disiplini bir an bile elden bırakmıyordu, iyi mi? “Muhakkak ama ben şimdiyi soruyorum,” deyince anlamayan gözlerle baktım. “Az önce dudağını büzdün.”

Yok artık! Gözünü meydandan ayırmadan nasıl gördün ya onu? Kulağında da mı gözün var senin yakışıklı?

“Aklıma bir şey geldi de…” diye açıkladım. “Galiba sınıftaki olanlardan sandığımdan daha fazla etkilendim.”

Ay nerden çıktı bu, diye düşünürken ki iç ses cevabı yapıştırdı. Bizi teselli etmesini bekliyoruz herhalde!

Meydandan bir adam seslendi. “Traktörü aldık komutanım.”

Şerif Ali gelen haberle birlikte fırladı. Çok geçmeden de acı yeşil, arkası açık kasa bir arazi jeepiyle meydanın ortasında durdu. Tüm askerler aşağı inip kapıları açtığında Tahir, Sıla’yı götürüp arka koltuğa bıraktı.

“Bir dakika!” Heyecanla yerimden kalkıp, “Ben de geliyorum,” dedim. Bu durumda Sıla’yı tabii ki yalnız bırakmazdım.

Şöför koltuğuna yerleşen Tahir, “Gerek yok, Sıla,” cevabını verdi. Bana bakmaya tenezzül bile etmemişti! Onun gerçekten Tahir olduğuna emin miyiz? Belki de isim benzerliğidir. “Seni eve kadar bırakırız. Öğretmen Hanım zahmet etmesin.”

Öğretmen Hanım…

Umursanmamak hoşuma gitmemişti. Bir erkek tarafından böyle bir muameleye hiç maruz kalmamıştım. “Zahmet olmaz.” Sıla’nın yanına gittim. Arkada yanına oturacaktım ama alçıda olan bacağını uzattığı için hiç yer kalmamıştı.

“Öne gelin,” dedi bu defa buz gibi sesiyle. “Askerler kasada gidecek.”

Öne mi? Yanında olan ön tarafa mı?

Askerler geniş arka kasaya doluşup sağ ve sol tarafa karşılıklı olarak oturduğunda benim için başka seçenek yok gibiydi. Sıla’nın kapısını kapattıktan sonra önden dolaştım ve Tahir’in yanına geçtim. Arabayı geri vitese alıp tek direksiyon manevrasıyla çevirdiğinde aramızda yarım metre bile yoktu. Yola çıkmıştık çıkmasına ama hâlâ çok tedirgindim.

Neyse… Hazır ortam sessizken yüzbaşını biraz gözümüzle yiyip bitirelim. Sonuçta günlerdir erkek görmedik, eh, az buçuk çapkın oluşumuzu da hesaba katarsak ihtiyaç bu ayol!

Bir kere arabayı devlet ciddiyetiyle kullanıyordu. Sanki sadece yola değil, hayata da emir komuta zinciriyle yaklaşıyordu. Omuzları dimdik, sırtı gergin... Direksiyonu öyle tutuyordu ki araç değil, tank sürüyordu mübarek! Yakışıklılığı bir yana… Adamda disiplinli bir karizma vardı bir kere; sabahları alarmı bir dakika bile ertelemediğine kalıbımı basarım.

Gözüm koluna kaydı. Kol kası, damar... hepsi orada salınıyordu. O direksiyonu çevirdikçe benim de kalbim içeride dört dönüyordu.

Bakma öyle Meloş aşkom, ayıp.

Ama duramıyorum!

Böyle bir profil olur mu? Dakikalardır solda takılı kalan gözlerim yüzünden felç geçirip Firdevs Hanım gibi kalmama ramak kalmıştı.

“Komutanım merkeze inmişken Trabzon Pestili de alır mıyız?” diye sordu Şerif Ali. “Canım çekti vallahi. Erkek çocuğuyum, bir yerim şişmesin.”

“Alırız Şerif,” dedi Tahir. Olumlu bir şey söylerken bile sesi kaya gibiydi adamın. Birine hayırlı sabahlar, dese adam gaza gelip evi barkı bırakır ve cihada giderdi. “Ama beni bir konuda aydınlatmanız gerekecek,” deyince beşi birden atıldı.

“Buyrun komutanım.”

Tahir bakışlarını yavaşça dikiz aynasına götürdü. “Pestil,” dedi. “Neyden yapılıyordu?”

Yine birlikte cevap verirler, diye düşünüyordum çünkü hepsinin ağzı kıpırdadı ama sadece birinin sesi yükseldi. “Pekmezden komutanım!”

Derin bir sessizlik… Sonra arabayı gülme tufanı kırıp geçirdi.

Cevabı veren Pekmez’di.

Çavuşlar birbirini iterek gülüyordu. Bu defa teğmenlerin bile dişleri görünmüştü ama espriyi asıl yapan yüzbaşının yüzünde yaprak kıpırdamamıştı.

Yine de o buzlar kralı görüntüsünün altından komik bir adam yattığını anlamıştım.

Eprisiyle herkesi kırıp geçiren ama kendisi gülmeyen erkek mi? Allah Allah! Çıta arşta.

Şehirden izole büyük bir askeriyenin önünde arabayı durdurduğunda arkadan Karahan bağırdı. “Komutanım! Arkadaki aracın plakası 61 + 8. Toplamda 69 eder. Tek sayı bu, başka yerde duralım.”

Ha? Anlamadık bebiş?

“Karahan’ın garip bir tek sayı takıntısı var. Tek sayıların uğursuzluk getireceğine inanıyor,” diye açıkladı anlamadığımı anlayan Serhan Üsteğmen. “O takıntısını yenemedi, biz de onu.”

Tahir aracı yeniden çalıştırdı ve biraz ileride durdu. Komutan olan oydu. İstediğini yapardı ama askerinin isteğine saygı duymuştu.

Karahan arka kasadan atlarken, “Bir gün tek sayıların uğursuzluğunu siz de anlayacaksınız,” dedi ciddiyetle. “Zaten getirdiniz beni plakası tek sayı olan şehre. Başımıza neler gelecek kimbilir…”

Yaver ve Serhan bizi selamladıktan sonra yüzlerinde sabır dilenen bir ifadeyle indiler. Şerif Ali ve Pekmez de tatlı tatlı el salladı. Çok değil, yaklaşık on dakika sonra da ilçeye ait bir devlet hastanesine geldik. Sıla muayeneden sonra röntgene alındığında Tahir’in telefonu çaldı. Konuşmasından anladığım kadarıyla askeriyeden aranıyordu ve hemen dönmesi gerekiyordu. Hastane koridorunda konuşmasını tamamlayıp yanıma döndüğünde cüzdanını arka cebinden aldı. İçinden bir kredi kartı çıkarıp bana uzattı.

“Gitmem gerekiyor.”

Bir elindeki karta bir de ona baktım. “Onu anladım da bu ne…”

“Kredi kartı.”

Hadi canım, ben de uzaktan kumandalı araba sanmıştım.

“Neden bana veriyorsun ki?”

Kartı uzatmayı bırakıp bakışlarını bir an için tavana uğrattı. Hım… Beyefendi açıklama yapmayı sevmiyordu.

Sevdiririz.

Bırak saçmalamayı Meloş! Adam kim olduğumuzu öğrendiğinde bizi saçlarımızın her bir telinden tavana asacak!

“Çantan yanında mı?”

Başımı iki yana salladım.

“Paran var mı?” diye sordu bu defa. Kendinden emindi. Cevabını bildiği sorular soruyordu sayın yüzbaşı.

Yoktu. Babamın verdiği kuş kadar paraya geldiğimden beri dokunmadığım için köydeki odamda, çantamın içinde çürümeye bırakmıştım. “Buraya geleceğimizi düşünmediğim için yanıma al-”

“O halde bu karta ihtiyacın var,” dedi ama sadece demekle kalmadı. Uzandı. O elimi tutarken ben de nefesimi tuttum. Avucumu açıp kartı içine bıraktığında kendi tarihimin en salak bakışlarını yüzüme yerleştirdim.

Avucum avucunun içinde minicik kalmıştı. Ya elleri… neden bu kadar sıcaktı. Resmen elim yanıyordu. Hep böyle sıcak mıydı? O zamanlarda da… Birçok kez temas etmiştim ama hiç dikkat etmemiştim.

“Telefon?”

Telefon mu? Ay! Telefon numaramı istiyordu. Ooo… Yüzbaşı hızlı çıktı, diye düşündüm.

Serseri bir gülüşle, “Sıfır beş yüz elli i-” diye başlamıştım ki…

“Telefonun yanında mı?” diye sorarak böldü öküz.

Tüm havam yerle bir oldu. Özgüvenim duvara tosladı, enkaz altında kaldı. Nasıl bozuldum, anlatamam. “Hayır, değil.”

“Sıla’nın?”

Omuz silktim. “Bilmiyorum. “

Hâlâ elim elimdeydi. Ay beni bir ter basmıştı beni.

Cebinden bir kalem çıkardı. Elinin biri bende olduğundan kapağını dişiyle açtı. Ama nasıl açmak… O düzgün dişleriyle kapağı kavrayışı, sertçe çekişi… Öleyim mi burada? Bayılayım mı be adam! Bir de kağıt aradı sanırım ama bulamayınca kolumu sıyırıp numarasını iç bileğime yazmaya başladı.

Oha ama artık! Bu nasıl bir özgüven ya hu!

“Bir durum olursa ararsın.”

Cevap veremedim. Kalakalmıştım. Parmakları kolumu bıraktığında bile tutuşunun sertliğini oraya hissetmeye devam ettim.

“Sıla istirahat etsin. Askeriyede işim bittikten sonra sizi almak için gelirim.”

“Aslında zahmet etmeseydin. Taksiyle dönebilirdik.”

Güldü. Vallahi güldü. Bu defa eminim! Dudakları tam anlamıyla kıvrıldı. Gözlerine anlık bir sıcaklık yayıldı. Çenesinde gamzesi mi vardı onun?

“Köye mi?”

Kaşımı kaldırıp, “Olmaz mı?” diye sordum.

O da kaşını kaldırdı. “Olur mu?”

Evet… Köye taksiyle çıkmayı denemiştim. Kör olasıca taksici sağ olsun, beni kilometrelerce geride bırakıp dakikalarca yürümeme sebep olmuştu.

“Köy şartlarına ayak uydurabilecek misin?” dediğinde boş bulunup suratımı astım. Bunu beklemiyordum. Neden böyle söylemişti ki?

“Uyduruyorum. Tam beş gündür buradayım!”

Çenesini kırıştırdı ama bakışları hâlâ ifadesizdi. “Epey olmuş.”

“Dalga mı geçiyorsun?”

Tüm aile fertlerimden sonra bir de sana mı kanıtlayayım şimdi kendimi?

“Ciddiyim.” Başını eğip ayakkabılarıma baktı. “İnce topuklarınla köyün balçığında yürüyemezsin.”

Tam bir mahalle kadını edasıyla elimi bel boşluğuma yerleştirdim ve çamurlu spor ayakkabılarımı gösterdim. “Ayağımda topuklu ayakkabı görebiliyor musun sen!”

Yok! Kasla birlikte gıcıklık da kazanmış beyefendi. Proteinle birlikte ego da yüklemiş!

“Görmeme gerek yok,” dedi umursamazca. “Parmak uçlarında yürüyorsun. Seni bilmem ama ayakların alışkın olduğu ayakkabıları istiyor.” Bir adım attığında dudaklarım kapandı, başım eğildi, neredeyse irkiliyordum. Göğsünü geçmeyen başımı değil ama bakışlarımı kaldırıp alttan alttan, kedi gibi yüzüne baktım.

Gıcık mıcık ama güzel çene be kardeşim…

Bakışları uzaklara kenetlenmişti. “Metropole ati birinin oraya dönmesini tavsiye ederim, öğretmen hanım.Trabzonun dalgaları sandığından daha hırçındır.” Bakışları yavaşça gözlerime indi. “Ve senin kolların, tutunmak için fazla narin.”

Ciddiydi. Ve bu daha çok incitti. Arkasını dönüp gittiğinde bir süre hiç kıpırdayamadım. Öylece baktım gidişinin yarattığı boşluğa... Gözlerim doldu. Havaya baktım, kirpiklerimi kırpıştırdım. Beni tanımıyordu. En azından tanımadığını sanıyordu. Üstelik normal halimde bile değildim. Yine de buraya ait olmadığımı anlamıştı. Daha kötüsü… Zayıf olduğumu yüzüme vurmuştu.

Dudağımı büzdüm. Çocukluğumdan beri ne zaman üzülsem bunu yapardım. Hiç engel olamamıştım. “Sadece kolları değil, kafasının içi de kasla dolmuş. Ayı! Ne olacak!”

Söylene söylene Sıla’nın yanına döndüm. Alçısı çamur içinde kaldığı için yenilenip bir de ağrı kesici serum takmışlardı. Yatarken gözleri kapalı olduğu için yanındaki refakatçi sandalyesine otururken sessiz olmaya özen gösterdim.

“Uyumuyorum,” dedi gözleri hâlâ kapalıyken. “Kaynamaya başlayan bir kırığım en başa dönmüş. Of…” çekti derinden. “En başa döndüm resmen.”

Uzanıp kolunu okşadım. “Üzülme, ben sana iyi bakarım Sıloşum, hemen iyileşirsin.”

Öyle bir baktı ki garipsedi mi gülümsedi mi anlayamadım. “Sıloşum mu?”

“Hoşuna gitmediyse bir daha söylemem.”

“Yooo,” dedi bu kez tam anlamıyla gülümseyerek. “Başkası söylese yapmacık gelir ama böyle ekler senin ağzına yakışıyor.”

Bir bacağımı diğerinin üstüne atıp, “Teşekkür ederim,” dedim. “Nasıl hissediyorsun?”

“Serum iyi geldi. Tahir gitti mi?”

Lafı gediğine oturtup gitti diyemediğim için sadece, “Gitti,” dedim.

“Serum bitince çıkabilirmişim, hemşire öyle söyledi ama bende hiç para yok. Çantamı almamışım. Sen de var mı?”

Cebimdeki kartı çıkarıp gösterdim. “Yüzbaşı giderken bıraktı ama gerek kalmayacak, bizi kendisi bırakacakmış köye.”

Suratını asıp, ”Tüh, bir ton zahmet verdim,” diye hayıflanırken hırkasının cebindeki telefonu çalmaya başladı. “Melek, yardım eder misin?”

Telefonu cebinden çıkarırken, “Güldane Teyze arıyor,” dedim. “Seni merak etti sanırım. Açayım mı?”

“Hoparlöre alsana, sana zahmet.”

Dediğini yaptığım anda odayı Güldane Teyzenin telaşlı sesi doldurdu. “Uy benim güzel kizum nazara mi geldun?”

Sıla gülümseyerek, “Merhaba Güldane Teyzeciğim,” dedi. “Merak etme, iyiyim şimdi.”

Güldane Teyze durup durup ne dese beğenirim? “Ha benum uşak iyi ilgilendi mi senlen?”

Sıla bir bana baktı, bir telefona… Hoparlöre aldığına pişman oldu kızacağız. “O gitti. Benimle Melek ilgileniyor.”

“Şu süsli kari mi? Imhh.. Valla nasıl kız bilmem amma gözleri bir sinsi bakay, kedi gibi mübarek. Hiç hoşlaşmadum ondan.”

Oha! Kadına bak! Yüzüme nasıl da gülmüştü halbuki…

Sıla müdahale edecekti ama izin vermedim. Takılmazdım böyle şeylere… Tabii hoparlörde olduğumu bilmeden dedikodumu yapması hoş olmamıştı.

“Pek de cılız bir şey. Cebine taş doldurmasan rüzgârda uçaaar gideeer.”

Güldane Teyzeciğim, sen Sıla’yı merak ettiğin için aradığına emin misin?

“İyi kız iyi,” dedi Sıla konuyu kapatmak için. “Sen bir şey mi diyecektin?”

“Hee…” derken kadının sesinin rengi değişti. Bir mutluluk çöktü tınısına. “Ha ben deyrum ki… Toparlayana kadar sana ben bakayum. Kemik suyu çorbalar yapayım kizuma. Eh… Tahir de hazir burda.” Hah, işte sadede gelmişti. “Gerçi bende kalmaz o, yine gider bulur kendine bir yer amma… Ben bir fırsatını bulup sizi yalnız bırakırum. Gerisi de sende artuk.”

“Güldana Teyze olur mu öyle sey!” diye girdi Sıla şaşkınlıkla.

“Neden olmasınmuş? E o ayaklan yemeğe çıkamazsun. Ben de yemeği evde hazırlayacağum.”

Sılam kem küm etti ama Güldane Teyze bu. Sanki işi bağlamış gibi, “Hayde hoşca kal,” deyip kapattı telefonu. Sıla cicişim kara kara düşünüp tavanı izlerken merak içimi yiyip bitirmeye başlamıştı.

Güldane Teyze neden bu kadar aralarını yapmayı istiyordu ki? Belki de daha önce aralarında bir şey yaşanmıştı. Ama Sıla bundan hiç bahsetmemişti. Üstelik istekli de durmuyordu. Belki de istiyordu ama göstermiyordu. Of… Sormadan öğrenemezdim.

Soracak mıyım? Hayır… Asla. Bana ne ki? Sormamam gerekiyor. Tabii ki sormayacağım.

 

“Gerçekten Tahir ile yemek yiyecek misin, Sıla?”

 

Kararlılık seviyem tahammül edilecek gibi değil…

 

“Bilmiyorum ki. Güldane Teyze çok ısrar etti, sen de gördün. Bir şey diyemedim.”

 

Tamam, bari bu noktadan sonra sus Meloş.

 

“Ya sen? Sen istiyor musun?”

 

Meloş susar mı?

 

Başını iki yana salladı. Tahmin ettiğim gibi gerçekten istemiyordu. Üstelik gözleri de dolu doluydu. “Senin başka bir şeyin var.”

 

“Hayır, yok.”

 

Gözlerini kaçırdı ama yakalamıştım bir kere… “Bana söyleyebilirsin, iyi sır tutarım.”

 

Külliyen yalan. Ayaklı Gazete dergisi bir, ben iki.

 

“Söyleyecek bir şey yok…” dediğinde gözleri uzaklara daldı. Tıpkı arabada, askerlerden Serhan’a daldığı gibi…

 

Yoksa… “Sen Serhan’a mı aşıksın!”

 

“Sen nereden biliyorsun!” Gözleri ardına kadar açıldığında heyecanla doğruldu. Kızcağız resmen titredi. “Şey…” Yutkundu. Sadece tahmin yürüttüğümü anlamıştı ama artık çok geçti. Yavaşça kendini yatağa bıraktı. “Evet, öyle ama hiç umut yok.”

 

Ay kıyamam ben sana aşkılatellam. Sen karşılıksız aşka mı tutuldun? Kara sevdaların pençesine mi düştün sen?

 

“Neden böyle söylüyorsun ki? Umut her zaman vardır.”

 

Gözünden bir damla yaş düştüğünde, “Çünkü biliyor,” dedi ağlamaklı. “Yıllar önce bir ahmaklık edip söylemiştim.”

 

“Ve kabul etmedi mi?”

 

Hıyara bak sen… Sıla çok güzel bir kızdı bir kere. Çok akıllıydı ve altın gibi de bir kalbi vardı. Hayatımda ondan daha mütevazisini görmemiştim. Güldane Teyzenin onu bu kadar istemesine şaşmamalıydı.

 

“Etmedi.”

 

“Çok şaşkınım şu an. O teğmen hayatının hatasını yaptı!”

 

Burnunu çekerken, “Kıdemli üsteğmen,” diye düzeltti.

 

Ah canım Sıla’m. İyice abayı yakmış…

 

Benim bu işe el koymam gerekiyordu. Çünkü bana el koymalar yakışırdı. Evet… Kesinlikle bu işe el koyacak ve Serhan denen o askerle Sıla’nın arasını yapacaktım.

 

Ve bunun, Tahir Bora Tunalı’nın dünyanın en taş varlığı olmasıyla hiçbir alakası yoktu.

Yani, tamam… Boy var, pos var, ses tonu karizmatik; adam konuşurken bir Hollywood filminden dublaj teklifi gelebilirdi. Saçlar desen, insan parmaklarını arasından geçirmek istiyor -gerçi arasından geçirecek kadar uzun değil ama olsun, niyet güzel- yürüyüşü sanki yavaş çekimde rüzgâr eşliğinde… Arkasında şu simli dumanlı efekti bile gördüm, yeminle!

Ama hayır, benim bu işe el atma nedenim tamamen Sıla'cığımın mutluluğuydu

Ne ilgisi vardı yani Tahir’in göz altı morluklarının bile estetik durmasıyla ayol?

Sıla az sonra uykuya dalınca ben de sıcak bir şeyler almak için danışmaya kantinin yerini sordum. Hastanenin bir ucundaymış… Telefonum yanımda olmadığı için bir şey olursa anons etmeleri için adımı soyadımı bıraktım ve başladım yürümeye… Ama nasıl yürümek! Üç kat inip, sekiz koridor geçtim. İki danışmaya sordum, yine de kayboldum! Allah aşkına! Hastanelere Survivor parkuru yapmak kimin fikri? Bir de üstüne yirmi dakika boyunca kantinde sıra bekledim. Tüm bunları bir bardak kahve alabilmek için yaptım. Ne yapayım? Canım kahve çekince beynim hayat memat meselesi sanıyordu. Dönmem epey vakit aldı tabii… Hatta dönerken kahve bardağının dibini görmüştüm. Odaya girip Sıla’yı göremeyince danışmaya sormaya niyetlendim ama bekleme alanında gördüğüm beş sima adımlarımı o tarafa yönlendirdi.

Yıkım Timi buradaydı. Ama bir eksik. Yüzbaşı Tahir yoktu.

Bu kez kamuflaj değil, sivil kıyafet içinde olsalar da tüm gözler üzerlerindeydi. Eh, normal insanların yanında birer dev yavrusu gibi duruyorlardı. Bir arada yürürken zeminde 4.2'lik bir deprem olması kaçınılmazdı. Kısacası, kalabalık içinde saklanmaya çalışsalar da biz JÖH’üz, tabelası neon ışıklarla üzerlerinde yanıp sönüyordu

“Selam cicişler!” dedim yanlarına gidip kocaman da gülümseyerek. “Ne arıyorsunuz burada?”

İfadelerinden hitabımı yadırgadıklarını anlasam da gülümsemekte gecikmediler.

“Selam öğretmenim,” dedi Pekmez beni saygıyla selamlayarak. “Yüzbaşım sizi alıp köye çıkacağımızı söyledi ama Sıla Öğretmenin doktoru bir röntgen daha isteyince içeride bekleyelim, dedik.”

“Öyle mi? Ben de sizinle bekleyeyim o halde.” Ay bu askere de ismiyle hitap etmek ne zordu yahu! Bir insan başka bir insana nasıl Pekmez diyebilirdi ki? Sanki çağırmıyorsun da üstüne ekmek banıyorsun! Kendisi de belli ki rahatsızdı durumdan… Ay yardım mı etsem? İyilik haneme bir çentik daha atarım, fena mı? “Biliyor musun Pekmez Çavuş,” dedim, sesimi uzman psikolog tonuna çekerek. “Bir arkadaşım da adından hiç memnun değildi. Mahkeme kararıyla değiştirdi. Çok kolaymış. İstersen birlikte başvurab-”

Öyle bir anons yükseldi ki sadece sözümü kesmekle kalmadı, burnumun direğini de sızladı. İçimden bir parçayı söküp aldı…

Refakatçi Şehriye Melek Sancaktar, dahiliyeden bekleniyorsunuz.

Pekmez ile göz göze geldik, sırıttı.

Şerif Ali ile göz göze geldi, sırıttı.

Karahan çayını püskürttü.

Teğmenler Yaver ve Serhan dudaklarını sıktı ama gözlerinden kahkahalar fışkırdı. Tıpkı arabadaki gibi…

Yetmedi. Allahın cezası hemşire tekrar etti.

Refakatçi Şehriye Melek Sancaktar, dahiliyeden bekleniyorsunuz.

Arkamı döndüm. Danışma sadece iki metre gerimdeydi. Hemşire iki metre geride, on sekiz yıl yaşamak zorunda kaldığım ve sonra yaka paça kurtulduğum ismi cümle aleme ilan ediyordu.

“Öğretmenim,” dedi Pekmez. Onu ikinci görüşümdü ama ilk kez bu kadar neşeliydi. “İsterseniz mahkemeye birlikte başvurabiliriz. Belkim grup indirimi yaparlar.”

Kaderimle bakıştık. O bile güldü. ZAAAAAAAA xD

Gözlerim gülmeyen bir yüz ararken başkışlarım hastanenin cam kapısından dışarı ulaştı. Yıkım Timinin eksik parçası oradaydı. Bakışları beni bulmadı, zaten en başından beri üzerimdeydi. Cebinden bir sigara çıkarıp acelesizce dudaklarının arasına yerleştirirken gözlerini tek bir an bile benden ayırmadı. Bedenini arkasındaki duvara yasladı, sigarasından bir duman çekti ve ben yerin dibine girerken o dudaklarından taşan dumanla semaya yükseldi.

Ve tüm bunlar olurken dudaklarında gösterişli bir gülümseme belirmişti. Parlayan bir gülümseme…

Yüzbaşı Tahir Bora Tunalı… Bunu o yapmıştı!

Çünkü ilk gördüğü andan beri aslında kim olduğumu biliyordu.

Adam bizi düşmanı tarar gibi taradı, gördün mü Meloş?

Bölüm : 08.11.2025 16:01 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...