
28. BÖLÜM;
“Onlar Ermiş Muradına, Biz Çıkalım…”
Tahir Bora’dan…
Günde birkaç saatlik uykuyla geçirdiğimiz beşinci sabah…
Beş gündür Erzincan’ın çevresinde dönüp duruyorduk. Çakal denilen o hain, sanki yerin bin kat gibine girmişti. Bir iz bırakmıyor, bir açık vermiyor, yolunu siktiğim sanki toprağın altından ilerliyordu. Beş gün… Zaman denilen şey, dişlerimi sıktığım anlarla ölçülmüştü. Günde birkaç saatlik uykuyla çoğu zaman dağ başında, mevzide; en iyi ihtimalle de aracın içinde, motorun tekdüze uğultusuna sinir harbiyle teslim olup uykuya dalmaya çalışarak geçmişti. Göz kapaklarım yorgunluktan ağırlamıştı ama içimdeki öfke her seferinde uykuyu bastırmanın bir yolunu buluyordu.
Uyumaya niyetlendiğim her sefer, gözlerimin önüne aynı sahne geliyordu; Melek’in önüne son anda atladığım o an, onu sağ sağlim kollarımın arasında tutarken bile ya kurşun bir yerine isabet ettiyse, diye boğazıma sarılan nefes alamamazlık...
Kuru soğuk kemiklerime kadar işlemişti; rüzgâr uzvumuz gibi artık bir parçamız olmuştu. Her şafak vakti, o günü de hainin gırtlağına çökemeden geçirmenin rahatsızlığıyla ellerim direksiyonun derisine sürtünürken, dişlerimi sıktığımı ancak çenem sızlamaya başladığında fark ediyordum.
Beşinci günün sabahında dudaklarımızda sessiz küfürlerle dağlardan ayrılıp da askeri araç memleketimin yoluna saptığında, hava kurşuni bir renge bürünmüştü. Direksiyonda Serhan vardı. Yanında oturuyordum. Camı indirmiş, kolumu dışarı sarkıtmıştım. Soğuk kolumu keserken sigaramdan derin bir nefes çektim. Duman ciğerlerimi yakarken, bakışlarım akıp giden yolda oyalanıyordu.
Araçta çıt çıkmıyordu. Tim suskundu. Kimsenin konuşacak kadar keyfi yoktu. Bakmasam da biliyordum; herkesin yüzünde aynı ifade vardı; yorgunlukla harmanlanmış öfke, hırs, başarısızlık değilse de yarım kalmış işin huzursuzluğu. Çakal’ı elimizden birkez daha kaçırmıştık. Bu boktan gerçek boğazıma takılan gövdeli bir kılçık gibiydi.
Birlikte çok operasyona çıkmıştık. Aynı patikaları defalarca adımlamış, sayısız pusu kurmuş, hatırı sayılır pusular da yemiştik. Yeri gelmiş birbirimize siper olmuş, yeri gelmiş bir somun ekmeği bin parçaya bölüp paylaşmıştık. Açlığı da uykusuzluğu da sessiz, şikâyetsiz taşımayı öğrenmiştik. Burası son, şahadet buradadır, deyip ölümü yanımızda yürür gibi hissettiğimiz, sabahı görüp görmeyeceğimizi bilmeden tetikte bekleyerek helalleştiğimiz olmuştu, Hainin gırtlağına çöktükten sonra gözgöze gelip başımızı dik, göğsümüzü kabarık tutarak gururla dönüşümüz de. Yengiler de yenilgiler de bizimdi lakin adım kadar bildiğim bir gerçek vardı ki; ben başarısızlığı nasıl sindiremiyorsam, askerim de en az benim kadar hazmedemiyordu. Gözlerinde o inadı görüyordum. Yarım kalmış bir işin, kapanmamış bir hesabın ağırlığını. Kimse yüksek sesle dillendirmiyordu ama bir egerçek aleni; Yıkım Timi hiç bir işi yarım bırakmaz.
Yol uzadıkça Trabzon tabelalarını görmek içimdeki ateşe bir nebze su gibi uzandı. Memleketime geri dönmek her seferinde rahatlatırdı. Nitekim bu defa içimdeki kavuşma arzusunun tek nedeni memleket sevdası da değildi.
Sigaranın külü parmaklarımdan rüzgâra karışırken telefonum cebimde titredi. Zerrin’di. Aramayı açtığım gibi konuya girdi. “Bazı istihbaratlar var,” dedi. “Kesin değil. Çakal’la ilgili yeni bir hareket olabilir. Yarın doğuya gidebiliriz.”
Doğu… Karı, kışı, soğuğu, pususu, mıh gibi aklımda.
“Anlaşıldı,” dedim. “Yarın görüşelim. Netleştirelim.”
Telefonu kapattığımda Yaver’in başını öne uzandı. “Komutanım,” dedi. “Madem doğu yolu göründü, Trabzon’a hiç çıkmadan bu gece burada konaklayalım. Tim de bitik.”
Haklıydı. Hepsi bitikti. Şu bitiklik bana da uğramıştı ama içimde başka bir şey vardı. Yorgunluğu ezip geçen ağırlık gibi ağırlık…
Telefonu cebime geri koymadan önce parmaklarım plansızca rehberime uğrayıp adını buldu.
Benim hatun.
Beş gündür yüzünü görmemiştim. Sesini bile doğru düzgün duymamıştım. Her nedense dünden beri de ulaşamıyordum. İçimde sebebini koyamadığım bir sıkıntı, göğsümün tam ortasında ağır bir taş gibi duruyordu. Mevzide, tüfeğin tepesinde bile aklımdaydı. Birlikte geçirdiğimiz o son gece kollarımın arasında gideceğim için ağlaması var ya… Ula! Her düşündüğünde kolları uyuşur mu adamın? Uyuşuyordu işte. Parmaklarım tetikteyken bile sanki ona dokunacakmışım gibi kamaşıyordu arada bir. Gözlerimin içine bakışı, kelimelerden son anda vazgeçip nefesini tutup yutkunuşu, ağlamamak için çenesini sıkışı, geçer, diyen dudakları ama aslında geçmeyeceğini iyi bilen gözleri… İşte o anlar giriyordu aklıma en olmayacak yerde. Bir kayanın dibinde, karın ortasında, pusunun en sessiz saatlerinde…
Bir saat… Sadece bir saatliğine de olsa göreceğim o ela gözleri.
Sigaramdan son bir nefes çektim, izmariti attım. “Trabzon’a devam,” diye bildirdim. “Tim için kısa bir mola vereceğiz, dinlenin. Kafaları toplayın. So
nra bakarız.”
Serhan direksiyonu daha bir hevesle tuttu. “Bence de,” dedi. Onun derdinin de benimkinden farklı olmadığını biliyordum. Kızlara hiçbir şey söylememiştik; sürpriz olacaktı. Aramızda konuşmamıza gerek kalmadan bu konuda da aynı noktadaydık.
“Emredersiniz komutanım,” dedi Yaver ama ciddi sesindeki ciddiyetsizliği fark edecek kadar tanıyordum onu. “Tim dinlensin. Her şey tim için.”
Yaver’e omzumun üzerinden baktım, önüne döndü. Diğer gevşekler de kıvrılmaya kalkan dudaklarını birbirine bastırdı. Biraz yorgun, pek çok haklı olmalarından mütevellit ağzımı açmadım. Telefonu cebime atıp camı biraz daha araladım.
Karadenizin hırçın rüzgârı yüzüme vururken, bir sigara daha yaktım.
*
Kuyumcunun kapısından içeri girdiğimde dağların soğuğu, isi, pası sırtımdan çekilmiş değildi. İçerisi sıcak, ışıklarsa fazla parlaktı. Cam vitrinlerin içinden hücum eden altınların sarısı yorgun gözlerimi alıyordu. Pek sevdiğim yerler değildi buralar. Bugüne kadar yolum da düşmemişti. Düşürmemiştim. Üstüm başım için kıyafet alacağım zamanlar belki biraz zaman ayırırdım; onun için girdiğim mağaza da biri ikiyi geçmezdi. Tarzım belliydi, denemeyi sevmez, oyalanmaz, alır ve çıkardım. Bu tarz yerlerde her şey süslü, her şey fazla incelikliydi. Benim dünyama pek uymazdı ama bu kez mesele ben değildim.
“Ula Tahir?” diye bir ses geldi tezgâhın arkasından. “Sen misun?”
Kafamı kaldırdım, Arif dayı. Çamlıyayla’lıydı, bizim oralardan. Kuyumculuk yaptığını duymuştum ama dediğim gibi, yolum yoluna hiç düşmedi. “Aleyküm selam,” uzattığı elini sıktım.
“Ve aleyküm selam,” dedi sararmış bıyıklarının altından. Babam yaşlarda, tıknaz bir adamdı. “Büyümüşsün, kocama olmuşsun. Te orta okul zamanlarında görmüş idim seni.” Durduk yere bir dertlendi adam. Gözleri uzaklara daldı. “Zaman acımasızdur Geçip gidey işte…”
Bak bu noktada ona katıldım işte. Zaman feci bir hızda ilerlemişti üniversiteye başlayana kadar. Ordan sonra ise… kalakalmıştı bir yerde. Geçmek bilmemiş, kaplumbağa hızıyla ilerlemişti.
Bazı gecerlerde bunu düşünmek için yeterince vaktim olmuştu. Çoğunlukla inzivaya çekildiğim zamanlar bir sigara yakar, bir yaranın ne kadar zamanda kabuk bağlayacağını sorgulardım. Cevabı veren de yine zaman olmuştu; bazı yaralar kabuk bağlanmaz, sadece ona alışmanı beklerdi. Benim içimde de Çamlıyayla’ya yeniden gelene kadar tam da böyle bir yara vardı. Çoğu zaman tuz bastığım, kanadıkça kanadığını görmek istemediğim hazin bir yara…
Belki hayata o koca kemik gözlüklerin ardından bakan genç çocuk değildim ancak zamanla kendi yaramın bekçisi olmayı öğrenmiştim.
Velhâsılkelam affetmeye uzak, kinci herifin tekiydim. Kendi öfkemden kortuğum zamanlarım yok, dersem yalanın daniskasını söylemiş olurdum. Öfkemle yakıp yıktığım da çoktu, susarak tükettiğim de. Aklımın bir yerinde, şu anda durduğum yerde bulunma sebebimi nasıl bağışlayabildiğimi sorguluyordum, hâlâ?
Ya şimdi? Geçmiş miydi o yara? Yoksa yok numarası mı yapıyordu?
Zorla mı bağışlamıştım? Haşa. İt gibi istemiştim onu bağışlamayı da… Korktuğum yine kendi öfkem olmuştu. Ya bağışlayamasam, diye kendimi yiyip bitirdiğim geceler de az değildi, sırf bu yüzden bakışlarımı bakışlarından kaçırdığım zamanlar da… Lakin yine dönüp dolaşıp, kapısında bulmuştum kendimi. Şu Dünyaya kemikli gözlüklerinin ardından bakan velet gibi.
Arif dayının, “Hayırdur, yolunu mi şaşırdun?” diye sırıtmasıyla düşüncelerimden kopup uzaklaştım. O da merakla parmaklarımı yokladı
“Bir şeyler bakacağum, öyle.” Gözüm vitrinde alealde dolaştı ama nasıl bir şey istediğimi düşünecek kadar vaktim olmamıştı. Karşımdaki meraklı kuyumcu bunu kaçırmadı.
“Nasii bi şeyler? Kendune mi? Yoksam ince işler mi?”
Sorusunu es geçip başımı cam tezgâha eğip takıları incilemeye koyuldum. Kendime ettiğim aceleyi ona etmeyecektim. Zincirler, kolyeler, taşlı taşsız ne varsa önümdeydi, ince eleyip, sık dokudum. Hepsi güzeldi belki ama hiçbiri… Henüz hiçbirini onunla eşleştiremedim.
Süslüydü hatun. Dudakları daima parlardı, rujunun tadı da onu öptüğüm zamanlarda damağımda kalırdı. Adamın aklını başından alan, diğer taraftan kıskançlıktan kudurtan el kadar entariler giyerdi. Yakışır da pok yiyenin kızına. Kendi gelmeden önce kokusu gelirdi ortama. Ve hatta geçip gitmeden önce de kokusu burnuma yapışıp kalırdı. Pafümünün kokusu… buz gibi suyun içindeyken önüne konan pembe bir meyve tabağı gibi; greyfurt, çilek, belki biraz da yasemin ve şakayık. Ama teninin doğal kokusu… İşte o dümdüz bebek pudrasıydı. Yıllar önce de öyleydi, şimdi de öyle.
Arif dayı etli ellerini tezgâhın altına indirip, kolyelerin bulunduğu süngeri çıkarıp camın üstüne bıraktı. Dirseğini de yasladı hemen yanına, bir bana baktı, bir süngere. “Süslü midur?”
Başımı iki yana salladım. “Ocağima incir ağacı edecek.”
Güldü gülmesine ama keyifli değildi o gülümseme. Belli ki aynı dertten muzdaripti dayı. “Bir dene de ben varidur ondan. Sana sabır, cebine de bereket dileyrum uşağum.”
“Sağ ol dayı,” dedim gözüm kolyelerde gezinirken. “Bunlardan başka var midur?”
“Var olmasına varidur amma senin aradığın ne? Önemli olan o.”
“Ha bi bileydum.”
Başını anlayışla sallayıp az sola kaydı. Tuşlu telefonunu bulup kulağına götürdü. “Oğlum, bize orda iki demli çay getur hele.”
“Hay ağzın bal yesun,” dedim ellerim iki yana açık. “Sabahtan beri içtim ancak beş bardak çay, o da Trabzon’umun çayı değildur, nereye kessun?”
“Uyy…” dedi halime acırcasına. “Sen ondan gerginsun. Bi çaylar gelsin, oyle yaparsun seçimini.”
Geldi çaylar. Daha ilk yudumda has memleket çayı rakı gibi çarptı. Demin tadı damağımı döve döve geçti mübarek. Önceleri memlekete sınırlarından ayrıldığımda en çok ha bu çayı özlerdim. Şimdi başka şeyler de çıkmıştı başıma. Çok başka şeyler. Allah gani gani sabırlar versin.
“Adı nedur?” diye sordu bu kez. Etrafımdakilerin çayı hızlı içtiğime dair söylemlerinin yanında, Arif dayı bana yetişmişti de geçmişti bile.
“Melek.”
Arif dayının yüzündeki sırıtış genişledi. “De bakayum melek midur gerçekten?”
“Şeytanın Tirabzon şubesidur. Fazlasi var yok eksiği.”
Afif dayı bir kahkaha patlatırken tekrar tezgâha eğildim. Gözlerim kolyelerin arasında gezinirken köşede kalmış bir tanesi… gözüme takıldı. Diğerlerinden farklıydı. Diğerleri gibi taşlı tuşlu değildi, zarifti. İnce bir zincirin ucunda küçük bir figür vardı. Melek figürü. Kanatları hafif aralıktı, başı eğik gibi; gösterişsiz ama inceden parlak…
Dayı neye baktığımı anlayıp çıkardı yerinden meleği, avucuma bıraktı. Bu zarif şey pek de yakışmadı döküldüğü nasırlı avuçlarıma ama… ona yakışırdı. Ona çok yakışırdı.
Bakışlarım kolyenin ayrıntılarında gezinirken bir an için o zarif boynu düştü gözlerimin önüne. Köprücük kemiğinin ince kıvrımından daha aşağısı, üzerine çillerin serpiştiği beyaz gerdanı… Bu şanslı kolyenin düşeceği yer de orasıydı işte.
Zihnim iki ara bir dere, küçük bir hayal inşaa etti. Bu incecik zinciri onun gerdanında izledim. Pembe elbiselerinin birinin içinde; sabahın ilk vakitlerinde aynanın karşısına geçmiş, saçını toplarken ve kolye boynunda parlarken o, kolyeden daha fazla parlıyordu. Geri çekilip kendini beğenen bakışlarıyla süzülüyordu. O da biliyordu iç yakacak kadar güzel olduğunu ve bu yüzden, ara ara parmaklarını kolyeye değdirdikçe neşeyle gülümsüyordu.
“Bu olsun,” dedim. Zincirin ucundan tutup kaldırdım, melek figürü gözümün önünde dönmeye başladığında çayımdan son yudumu aldım. Kesmedi ama… bir sonraki bardağı kimin yanında içeceğimi düşününce sabrım heves kazandı.
“Zevkli uşaksun,” dedi Arif dayı. “Adı Melek olan kiza melek kolyesi yaraşur. Ver da paket edeyim oni.”
“Yok dayı,” dedim. Ayı olduğumu düşünmesi için bir sebep daha vererek cebimden çıkarıp takacaktım boynuna. “Böyle alayım.”
“Ee sen bilirsun. Bababa selam söyle.”
“Söylerim söylemesine de…” Gözüm yeniden vitrine düştüğünde, ele avuca sığmaz bir gülümseme gelip dudaklarıma yerleşti. “Benim almak istediğim bir şey daha varidur.”
...
Kuyumcudan çıktığım gibi berberin yolunu tuttum. Kızın karşısına bu hâlde çıkmak olmazdı. Önce saç sakal traşı… Ardından doğruca karakola geçip duşumu alacaktım. Eve uğramayı aklımdan bile geçirmedim. Uğrasam anam bırakmazdı beni; kapının eşiğinde yakaladı mı, bi çorba içmeden, ananın özlemini dindirmeden nereye ula(!) diye yakama yapışırdı. Eve uğrarsam anam asla bırakmazdı. Düne kadar sıklıkla arayıp ne zaman geleceğimi, canımın çektiği bir şey olup olmadığın sorup durmuştu.
Her cümlesi ayrı bir telaş, ayrı bir merak doluydu Güldane sultanın. Ama ne hikmetse dünden beri sesi soluğu çıkmıyordu. İçime hafiften bir kurt düştü ama üzerinde durmadım. Kafam yeterince doluydu zaten.
Arabayı ilçeye sürdüm. Direksiyon parmaklarımın arasında dönerken yol da adım kadar tanıdıktı. Delikanlı zamanlarımdan beri gittiğim berberdi. En dolu zamanlarında bile geri çevirdiği olmamıştı ama usülen arayıp müsait olup olmadığını sordum. “Tahirim,” diye açtı telefonu. “Buyur gel, sana her zaman müsaitiz.”
“Eyvallah,” dedim keyifle. “Az sonra ordayım.”
Kolyeyi arabanın aynasına asmıştım. Her virajda sallanıp duruyordu. Erzincan’dan dönerken bozuk olan moralim, küçük bir kolyeyle toparlamıştı az biraz. Kafamda bu kolyeyi ona vereceğim an vardı. Yüzünün alacağı şekli görmek için sabırsızlanıp durduğumdan ayağım gaza biraz daha yüklendi.
Bir kolye bu kadar mı hafif olurdu elde, bu kadar mı ağır olurdu adamın yüreğinde?
Telefonu cebime atmadan bir kez da onu aradım ama… sonuç aynı. Karşılık bulmadı. Mesajlarıma da dönmemişti ve Sıla’ya da ulaşamamıştım. Birkaç saate yanında olacak olmasam erleri gönderirdim kapısına ama sürprizi de bozmak istemiyordum. Beni karşısında bulduğunda yüzündeki o tatlı şaşkınlığı görmek istiyordum.
Yol hedefe doğru tükendiğinde kurşun izleriyle delik deşik olmuş emektarı uygun bir yere park edip berberin kapısına vardım. Eski demir kapıyı ardımdan kapattığımda, beyaz sabun kokusu çalındı önce burnuma. Her yerde raslanacak bir koku değildi; eski sabun, kolonya, saç losyonu ve biraz da köşede yanan sobanın isi… Ayak bastığım gibi ufak dükkânın ahşap zemini gıcırdadı. Duvarlarda sararmış takvim yaprakları, kenarları kıvrılmış saç tasarım dergileri, camı çatlamış aynanın önünde dizili taraklar… Her şey yerli yerindeydi; zaman buraya uğramayı unutmuş gibi.
“Selamın aleyküm.”
Halil amca elinde usturasıyla müşterinin yanağından başını kaldırıp bana baktı. “Ooo,” dedi köpüklü elleri iki yana açıp. “Aleyküm selam. Hoş geldim aslanım.”
“Hoş bulduk Halil amca.” Kabanımı çıkarıp çırak çocuğa verdim. Çocuğun başını hafifçe okşadım, o da utanarak başını eğdi. Koltuğa oturduğumda Halil amca müşteriyi kalfasına emanet edip yanıma geldi. Beyaz örtüyü önüme çekti, aynadan göz göze geldik.
“Her zamanki gibi,” dedim.
Başını sallayıp, “Sinek kaydı,” dedi. “Usturayla.”
“Ayıp ettin,” dedim, manidar. “Erkek adam usturayla traş olur da.”
Arkamdaki koltukta oturan birkaç adam homurdandı. “Ayıp ettun ama genç. Ustara mi kaldı ha bu zamanda? Makina iki vızt edip işi halledey.”
Ben cevap vermeden Halit amca yüzünü astı. “Traşın hası usturayla olanıdur,” dedi karalılıkla. Tamamı beyaz olan kirli sakallarını ovalayıp, “Bakın hele,” diye gösterdi. “En az elli yıllık ha bu sakallar. Daha bir kere o zımbırtı değmemiştur.”
Nispeten daha genç olanı, “Ama kullanaysun ya Halit emice,” dedi gülerek. “Vızt vızt hemide.”
Çırak çocuğun getirdiği kapta usturasını temizlerken, “Hadi ordan uşak,” diye paylamaya hazırlandı çocuğu. “Zorlan aldırdınuz bu mereti. Kafami attırmayın kırarım ha şuraya.”
“Aman!” dedi konuya giren adam. “Sakin ol Halit emice! Bir şey demedik usturana da…”
Halit amca usturasını temizledi. Tezgâhın üzerindeki metal tası aldı. İçinde sıcak suyun buharı yükselirken sabunu suya batırdı, fırçayı yavaş yavaş döndürmeye başladı. Köpük ağır ağır kabarınca oradaki görevini tamamladı. Fırçayı yüzüme değdirmeden önce elinin tersiyle sıcaklığı kontrol etti. Sonra çenemin altından başlayarak köpüğü sakal hattına yaymaya başladı.
“Çay içer misun?” diye sordu o ara.
Bu soruya cevabım hiç değişmezdi. “Ayıp ettun.”
“Uşak,” diye seslendi küçük çırağa. “İki çay kap gel bakalum.”
Çocuk fırlayıp gidince gayriihtiyâri arkamdakilerin hararetli konuşmasına kulak astım. Sebep biraz da mesleki defermasyon. Konuştukları her neyse hayli ilgilerini çekmiş bir konuydu. Sesleri alçalıp yükselirken şaşırma nidaları da sık sık araya kaynıyordu. Cümlelerin arasından yükselen Çamlıyayla kelimesiyle, devamı dikkatime takılmadan geçemedi.
“Köyde büyük olay olmuş… Herkesler bunu konuşay.”
Sağa sola bakıp ağız burun eğdiler. Bu kadar şaşıracakları, yadırgayacakları ne olmuştu köyümde? Olsa olsa yine Mizgali’liler ile kavgaya tutuşup karakolluk olmuşlardır, diye düşündüm ama o zaman muhakkak karakoldan bilgi gelirdi. Hoş, geçmişte iki köylünün birbirlerinin topuklarına sıkıp, iş karakola varmasın diye şikâyetçi olmaktan vazgeçmişlikleri vardı. O zaman ilk okul talebesiydim ama kesin olarak hatırlıyordum. Kendimi yanlışlıkla vurdum, diye yalan söylemişlerdi. Aynı anda mı kendinizi yanlışlıkla vurdunuz, diye sormuştu komutan, aynı anda diye cevap vermişlerdi pişkin pişkin.
Bir keresinde -o vakitlerde lise talebesiydim- babam ve Fazıl Alacahan yine tüfek tüfeğe gelmişti. Aralarında her ne geçtiyse babam herifi çekip bacağından vurmuştu. Kan kıyamet ortalık… Köylüler sınırda biribirini öldürecek duruma gelmişti de onları sakinleştiren yineFazıl Alacahan ve o zamanlar Çamlıyayla’nın muhtarı olan babam olmuştu. Muhtar Fazıl gelen askerlere tüfeği temizlerken kendum kendumi furdum, diye yalan ifade vermişti. Kimse de ağzını açmayınca olayın üzerine de öylece kapanıp gitmişti. Babama bu düşmanlığın nedenini çok sormuştum ama hiçbir zaman açık bir cevap vermişti. Havadan sudan nedenlerle geçiştirip durmuştu ama altında ciddi bir neden olduğu belliydi çünkü Hasan Veli Tunalı karıncayı incitecek adam değildi, kaldı ki bir insanı tüfekle vursun…
İkisi de birbirine kendimi bildim bileli düşmandı. Ama bundan öncesi, dedelerimizin de düşman olduğu bilinirdi ki iki köyün düşmanlığı da tam olarak buradan gelirdi. Nitekim bu düşmanlık buralarda iyi bilinirken, bu adamların şaşkınlığının nedeni bir başka olmalıydı. Sormayı düşünmedim değil ama meraklılar evvel davrandı.
“Dema… O kadar mi fena? Emin misun? Dedikodu olmasun. Ha buralarda karilar dedikoduyu pek sevey.”
“Yok,” dedi yaşı büyük olan, kasketli. “Benim hanumdan işittim bizzat. Doğruymuş. O köylü kari, muallimin saçını eline geçirdiği gibi sürüklemiş köy meydanında. Bağıra çağıra yolmuş kizi tavuk gibi!”
Şüphe içime pimi çekilmiş bir bomba gibi bırakıldığında, elim istemesizce koltuğun derisini sıktı.Yok, yanlış duydum. Bu anlatılanlar benim köyümde yaşanmadı. Ne içim ne zihnim kabul etmez böyle bir ihtimali. O kız… Yok artık… İmkânı yok. Kafamda cümleleri parçaladım, yeniden kurdum. Sonunda tek bir yere vardım; kesinlikle yanlış duydum veyahut yanlış anladım. Başka türlüsü nasıl mümkün olsun?
“Essah mi ula?”
“Essah essah. Kız zavallıcık, çok kötü olmuş. Deyiler ki saçını bıraktığında bile ayağa kalkamamış. İçini çeke çeke ağlamış düştüğü yerde. Hemi de utançtan başını kaldırıp kimselerin yüzüne bakamamış. Ağlamaktan oracıkta kıpkırmızı kesilmiş, bayılacak sanmışlar da abisi gelip almış götürmüş.”
“Ne deyi kudurmuş ki bu kadın?”
“Neydi ula… Hah! Oğlumun peşini bırak, deyi bağırmış. Oğlumun sonu olacaksun, uğursuz, deyi inletmiş dört bir yani!”
Halit amca usturayla yüzüme yanaştı ama daha değmeden metalin soğuğunu tenimde hissettim. “Dur hele,” dedim. Eli havada asılı kaldı. Geri çekilip de baktı bana, kaşlarının arasındaki çizgi ters giden durumun idrakıyla belirginleşince, “Ne oldu, Tahir?” diyecekti ama sustu. Susturttum onu; farkında olmadan.
İçimdeki kurt bu defa fena büyük, fena mide bulandırıcıydı. “Efendiler,” dedim aynadan arkamdaki adamlarla göz kontağı kurarak. Gözüm o cevabı kadar üzerinde kilitlenip kalacaktı. Onlar şaşkınca birbirine bakarken, alamadığım cevabın sessizliği giderek büyüdü ve içimde bir şeyler yer değiştirdi. Önce küçük bir sızı, sonra hızla büyüyen bir yangın tüm düşüncelerimi ele geçirdi. “Efendiler!” dedim doğrularak. “Kimden bahsettiğinizi söyleyin. Kim kimin saçını tutmuş da sürük-” Getiremedim gerisini, gelmedi. Dilim dönmedi, sesim çıkmadı. Birkez yutkunmam gerekti sadece bir kelime daha edebilmek için. “Konuşun.”
Genç olan koltuğunda hafifçe öne eğildi. Az önceki gevşek halinden eser yoktu. Gözlerimdeki ateşi görmüş olacak ki sesi özür dileyecek kadar küçüldü. “Şey…” dedi. “Çamlıyayla’da olmuş olan.”
Cevabı duymadan biliyordum. İçimdeki öfke, tahminimi kızgın harflerle kazıyordu kulağıma. Yine de bir ihtimal. İnsanın kendini kandırmak için ihtiyaç duyduğu o son, küçük ihtimal vardı. “İsim ver.”
Kasketli olan koltukta öne kayıp, “Karinin adını bilmem,” dedi. “Amma muallimin adı…” Bir anlık durdu ama o an… saatlerle yarışacak kadar uzadı gitti. “Melek’miş.”
Adını duydum ya… Dünya yerinden oynadı.
Bedenimdeki tüm kanın ani ve şiddetli bir ivme kazanarak beynime hücum ettiğini hissettim. Görüntü bir anda daraldı; biri başıma siyah bir çuval geçirip dağ bucak sürüklemeye başladı bağladığı ellerimden. Kulaklarım uğuldadı. Koltuğun önüme doğru kaydığını hissettim ya da ben öne doğru düşüyordum, ayırt edemedim.
Boynumda örtüyü tek hamlede söküp yüzümün köpüğünü gelişi güzel silerken Halil amcanın “Tahir?” dediğini duydum ama ses uzaktan geliyordu. İçimdeki sıcaklık yerini keskin bir soğuğa bıraktı. Çenemi sıktım. Bir an aynadaki yansımama baktım; yüzüm taş kesilmişti.
Halil Amca bir şeyler söyledi. Tıraşın bitmediğinden, yüzümün yarım kaldığından bahsetti. Kelimeler kulağıma çarpıp yere düştü. Hiçbiri içeri girmedi. Cebimden çıkardığım birkaç baknotu tezgâha bırakıp, kapıyı açtım. Soğuk hava yüzüme vurdu da içimdeki ateşi söndürmeye yetmedi. Arabaya binerken ellerim titriyordu. Kontağı çevirdim, motor homurdandı.
Dikiz aynasında sallanan melek figürlü kolye beni karşıladığında, kaşlarım da omuzlarımla bir oldu düştü. “Dayan güzelim,” dedim kesilen sesimle.
Dayanacak hâlim yoktu, der gibi baktı bana.
Uğruna binlerce şiir yazdıracak o güzelim saçları mı yolmuş?
Bakarken nefesimi tuttuğum gözleri ağlatıp mı durmuş?
Kırmış mı, parçalamamış mı? Utandırmış mı seni?
Benim gecikmemin mi bedeli?
Nasıl da üzülmüştür şimdi?
Acını yüreğinden söküp alabilseydim Ya Rabbi, yerine bin katını kendi canıma yazsaydım.
Gaza bastım. Yol beni adı gibi biliyordu da bu hız yabancıydı. İçimdeki yaratık dişlerini etime geçirip durdukça göğsümün tam ortasında, iğne ucu kadar başlayan sızı damarlarımın içine girdi, omuzlarıma tırmandı, çeneme vurdu. Derin bir nefes aldım. Yetmedi. Bir tane daha aldım. Göğsüm genişledi ama içimdeki boğulma geçmedi.
“Sen fazla oldun.” Dişlerimi sıktım, her saniye gaza biraz daha yüklenirken avuçlarım acıyana kadar direksiyonu dövdüm “Sen çok fazla oldun Güldane Hanım!”
Yeri göğü yakmadan adam degildur!
*
Minnoş kalbim kırgın bir şekilde uyandım bu sabah.
Aynaya da bakmadım ki kendimden korkmayayım. Gözlerim feci şişti, acıyordu, ağrıyordu. Boğazımdaki yumru da zerre hazmini yitirmemiş, put gibi duruyordu durduğu yerde. Sıla sabah okula gitmeden önce beni bir yoklamıştı, fark etmiş ama sesimi çıkarmamıştım. Değil okula gidip ders anlatacak, ağzımı açacak halim yoktu. Bu kadar susamamış olsaydım yatağımdan da çıkmazdım.
Üzerime bornoza benzeyen sabahlığımı geçirip kuşağını bağlarken koridor duvarına sürtünerek mutfağa ilerledim. Sıla benim için küçük tepsiye kahvaltılık bir şeyler hazırlamıştı ama tek lokma yiyecak iştahım yoktu. Dün gece Hasan Veli amca gittikten hemen sonra son kalan gücümle Sıla’ya sıkı sıkıya tembihledim ki Tahir’e bir şey söylemesin. O dağlarda bir de benim için üzülsün istemedim. Gizleyecek değildim. Bir şekilde toparlayıp olanı biteni ben anlatacaktım. Ateşi harlamadan, olabilecek en makul şekilde yapmak istiyordum bunu.
Sürahideki suyu bardağa boşaltıp birkaç yudum aldım. Kalanını alıp odama geri döndüğümde abimi aramak için telefonuma bakındım ama ortalıkta göremedim. Kimbilir nereye koymuştum? Abim de tıpkı telefonum gibi dünden beri ortalıkta yoktu. Hemen döneceğini söylememiş miydi? Söylemişti, yanlış hatırlıyor olamazdım.
Yine de telefonumu arayacak kadar bile halim olmadığından, pencereye ilerleyip camı açtım. Bedenimin üst kısmını dışarı sarkıtıp soğuk havayı yüzümde hissettiğimde, elimdeki bardaktan birkaç yudum daha aldım. Beni izleyen biri vardı.
“Günaydın,” dedim keyifsizce. “İstikrarına hayranım, hiçbir sabah yürüyüşünü kaçırmıyorsun.”
Cevap vermedi tabii, zeytine benzeyen iri gözlerinin, beyaz tüylerinin arasından ve camın aşağısından bana bakmaya devam etti. “Sence de hayat bazen çok zor olmuyor mu, Yaren?”
Buna da cevap vermedi. Bu keçinin sohbetine de doyum olmuyordu.
“Zor zor. Hatta… bazen o kadar da pembe değil. Gri gibi azıcık.” Şiş olduğu için görüş açımı sınırlayan bakışlarımı etrafta gezdirdim. Hava da içim gibi kapalı, kasvetliydi bugün. Çocukların şen şakrak sesleri bile gelmiyordu öteden. “Yalnız kadın iyi yoldu beni,” dedim çenemi hayretler içinde kırıştırarak. Hayat felsefem belliydi; izahı olmayan şeyin mizahı olur. “Böyle dinlene dinlene yoldu. Az sonra fırına verilecek horozu yolar gibi yoldu. Tebrik etmek lazım. Saçımı biraz daha kökünden kavrasaydı ayaklarımı yereden kesebilir, beni havada üç beş tut çevirebilir ve tam da istediği gbi uzay boluğuna fırlatıp kaybedebilirdi.”
Yaren ağzını açıp me’leyince bir ürktüm, elimdeki bardak çalkalanıp birazını dışarı taşırdı. Yani… Keçi bile üzülmüştü halcağzıma. “O değil de… Ben Tahir’e olanları nasıl anlatacağım Yaroş? Daha telefonlarını bile açamıyorum. Yakındır tüm karargâhı kapıma yığması…”
Me’ledi yine ama bu defa daha hafif, seni ben bile kurtaramam, der gibi… Elimi uzatıp bembeyaz tüylerini severken gülümsedi sanki. Valla gülümsedi. “Sen benim yerimde olsaydın ne yapardın? Diyelim ki bir erkek keçiye aşık oldun, onun annesi olacak kart keçi de gelip saçlarını çatur çutur yoldu. Bir de üstüne bir ton laf me’ledi. Ne yaparsın? Hı? Aşık olduğun keçiye olduğu gibi mi anlatırdın yoksa hafifleterek mi? Bir kere me’lersen ilk şıkkı, iki kere me’lersen ikinci şıkkı seçtiğini düşüneceğim.”
Üç kere me’ledi.
“Yani dallandırıp budaklandırırdın, bir olduysa beş de sen üzerinde koyardın öyle mi? Ay Yareeeen… Sen de az değilsin kız!” Kalan suyu başıma diktikten sonra içimi çektim. Düşünmemeye çalışıyordum ama olanlar kesitler halinde belleğimde yanıp yanıp sönüyordu. “Ama ben yapamam ki öyle. Tamam, bunu bana yapan bir başkası olsaydı bire beş değil, on beş koyar öyle anlatırdım ama… annesi işte. Eninde sonunda üzülen Tahir olacak. Yoksa artık o kadına üzülmüyorum. Tamam, tamamen haksız sayılmaz ama bu kadarını da hak etmedim ben.”
Ayaklarımdaki kıpırdanmayla birkez daha irkildiğimde, Dino hafıfçe havladı. Bir baktım, bacaklarımın arasından sürtüne sürtüne geçiyordu. Dün de halimi anlamış gibi bir an bile koynumdan ayrılmamıştı zaten. “Canım Dino’m. Uyandın mı sen?” Bardağı bir köşeye bırakıp Dino’yu kucaklarım. Bebek gibi yayıldı kollarımda. Karnını sevdim ama her zamanki gibi kıvrılarak karşılık vermedi.
İçim kupkuruydu. Hava kasvetliydi. Yaren keyifsizce dinliyordu beni. Dino da oynamıyordu. Ne kötü bir gündü…
Yatağımın ayakucuna çökünce, uyandığımdan beri titremek için can atan çenemi daha fazla tutmadım. Davula dönmüş göz kapaklarımdan utanmadan ağlamaya başladım yine. İyi ki evde kimse yoktu da beni böyle şapır şapır ağlarken görmüyordu. Kıpkırmızı olduğumdan emindim. Dudaklarım bile sanki tek seferde iki milim dolgu yaptırmışım gibi şişmişti. Bu kadar üzgün olmasaydım bir ruj sürüp fotoğrafını çeker instagrama atardım ama ıh ıh… takipçilerimi düşünmeyecek kadar üzgün ve kederliydim.
Bebek poposu pembesi rujumu bile sürmek istemedim ama… bir köşede duran pembe yazmam gözüme ilişince takmak istedim. Sanki o yazmayı talarsam, onu bana alan adamı yanımda hissedecektim. Ağlaya ağlayan yazmayı aldım yerinden, iki gündür yüzüne bakmadığım için keçeye dönen saçlarımın arasından geçirip örgülü uçlarını omzumun iki yanından sarkıttığımda kenarlarındaki altın ve nazar boncuğu işlemeleri alnımı süslemişti yine. Çıplak ayaklarım buz gibi olmuştu ama çorap giymedim, benim için yaptırdığı pembe köy lastiklerini giydim. Evin içinde yazmayla, lastikle dolaşılır mı, umursamadım. Bunları bana Tahir almıştı ve ona ne söyleyeceğimi bilmediğim için şu an burada olmasını istemesem de en çok ona ihtiyacım vardı.
Dino’nun havlamasıyla zırlamaya kısa bir süre için ara verdim. Çünkü bu acıkma havalamasıydı. Onu doyurduktan sonra çılgınlar gibi ağlamaya devam edebilirdim. Ayağımda lastikler, başımda yürüdükçe süsleri sallanan yazmam ve üzerimde ayıcıklı pijamamla mutfağa ilerledim. Dün köpüşümle yeterince ilgilenemdiğim için bugün ödül mamasını hak etmişti. Raftan konservelerden birini alıp ağzını açmaya kalktım ama… her zaman açılan kapak bu defa inat etmiş gibi yerinden ayrılmıyordu. Zorladım… zorladım… zorladım. Ellerim kıpkırmızı olana kadar denemeye devam ettim çünkü Dino yerden beklenti dolu gözlerle bakıyordu. Daha hırsla asıldığımda kapak açıldı açılmasına ama ornatısız güç uyguladığım için mamanın suyu olduğu gibi üzerime döküldü.
“Of ya!” dedim yeniden ağlamaya başlayarak. “Bir bu eksikti! Of…” Mamanın kalanını kaba dökerken hayvancağız omzularımın sarsılmasına o kadar odaklandı ki önce yiyemedi. Ama sonra… karın acıkmış işte gömüldü mama kabına. Benim karnım da guruldayıp duruyordu ama uzun süre aç kaldığım için mi bilmem, midem bulandığı için mutfaktan uzaklaştım.
Temiz kıyafetler almak için odama giderken ağlamaktan o kadar önümü göremiyordum ki yere kapaklanmam kaçınılmaz oldu tabii. Kalkmadım, yerde ağlamaya devam ettim. Dizlerim de acımıştı zaten. Neden ağlamayacaktım ki? Hem… Bunca sene canımı acıtan her şeyi görmezden gelip gözyaşlarımı içime akıtmamış mıydım? Gözyaşı saklama limitimi tiketmiştim, durmuyorlardı artık yerlerinde.
Yumruklarımı gözlerime bastırdığımda kapının tıklatıldı, sertçe. İrkilerek karşımdaki kapıya baktığımda onun, “Melek,” diye sesini duydum. “Melek, kapıyı açar mısın?”
Ağlamamamı durdurmaya, düşünmeye çalıştım ama… Dünyanın bir yerinde kati suretle mümkün olamayacak bir durum varsa eğer, o da benim gözyaşlarımı durdurmam ve bu duvardan tutunup ayağa kalkamamdı.
Ne yapacaktım şimdi? Nasıl kaçacaktım sarılıp ağlamak istediğim o omuzdan? Ellerimi ağzıma kapattım. Sesimi duymazsa evde olmadığımı düşünürdü belki. Belki giderdi.
“Melek,” dediğinde bu kez çok daha sabırsız, ellerimi ağzıma daha fazla bastırdım ki hıçkırıklarım duyulmasın. “İçeride olduğunu biliyorum. Bırak yanında olayım. Biliyorum içeride olduğunu.”
Beni böyle görsün istemiyordum. Güçsüz, dağılmış, ayakta bile duramayan hâlimle… hayır. Ama birkez daha ondan kaçmak mı? Bunu da istemiyordum. Buna gücüm yoktu. Buna kalbim hiç razı değildi. Annesinin yaptıklarını çözememiştim ki, içimdeki düğüm gibi duruyordu. Her şey çok buruktu. Annesinin yaptıklarını hak etmemiştim ama onun kollarında teselli bulmayı hak ediyordum. Tam da bu amaçla birkez daha duvardan tutunduğumda benim odamdan kırılma sesleri geldi. Tahir’in açık camdan içeri atlamasıyla yerinden oynayan pervaz çatırtı sesleri eşliğinde ufalanırken varlığı bir gölge gibi düştü odama. Gürültülü birkaç adımla odamın kapısına ulaştığında gözgöze geldik, ben hâlâ yerdeydim. Saçlarım yüzüme yapışmış, nefesim düzensizdi. Güçlü olmaya dair bildiğim her şey beni terk etmişti sanırım çünkü beni görünce yüzündeki o daimi güçlü ifade tıpkı pervaz gibi kırılıp gitti.
O sert, o alışık olduğum kimseye boyun eğmeyen, her şeye meydan okuyan ifade gözyaşlarım karşısında yenik düşmüştü sanki.
Gözlerinde çaresizliği gördüm. Gittikçe büyüdü. Çenesi kilitlendi. Ne yapacağını bilemeyişini gördüm. Gücü vardı ama beni bu hâlde görmek karşısında o güç hiçbir işe yaramıyordu.
Bir adım attı bana doğru. Sonra bir tane daha. En ufak yanlış hareketinde beni tamamen dağıtacakmış gibi temkinle yaklaştı.
“Ben…” diyecek oldu. Diyemedi.
Kaçamamıştım ama onun tarafından yakalanmak hiç bu kadar iyi hissettirmemişti.
Önümde dizlerinin üzerine çöküp beni kollarının arasına çektiğinde büyük eli başımı kavrayıp göğsüne bastırdı. Parmakları saçlarımın arasına gömülürken kaçacak tek bir boşluk bile bırakmadı. Kapandı gözlerim kendiliğinden, sıradaki gözyaşlarım kapalı gözlerimin ardından, su sızdıran bir çeşmeden sızarmış gibi ince ince sızdı.
Ne bir şey söyledi, ne bir şey söyledim.
Bildiğini anladım. Zaten anlatacak gücüm de yoktu. Arabasının sesini duyar gibi olmuştum ama sanki buraya, benim yanıma binlerce kilometre yol koşup gelmiş gibi düzensizdi nefesi. Göğsü hızla inip kalkıyor, ciğerlerine havayı bir türlü sığdıramıyordu. Hırıltılı solukları üzüntüsünü anlatıyordu ama başımın altındaki göğsü, öfkeden olsa gerek taş kesmişti.
“Kurban olurum sana,” dedi dudakları saçlarımın arasına gömülürken. “Kurban olurum bir damla gözyaşına.”
Belki binlerce kez saçlarımı öptü. Kaldık bir süre öylece, birbimize sıkıca dolanmış vaziyette. Sonra üzerimdeki ıslaklığı fark etmiş olacak ki beni kucakladığı gibi banyoya götürdü.
Tabureye oturtup önce sabahlığımı çıkardı, sonra da pijamamın üstünü. Karşısında beyaz atletimle kaldığımda, lekenin pijamamın altına kadar bulaştığını görerek, onu da çıkarmak için bakışlarıyla benden müsade istedi. Hiç düşünmedim ona o müsadeyi verirken. Pijamam yavaşça bacaklarımdan sıyrıldığından üşüyen tenim ürperdi. Bunu da kaçırmadı. Hızlı adımlarla odama yürüdü, döndüğünde kollarında birkaç çift kıyafet vardı. Hangisinin olacağını bilememiş, bulduğunu alıp getirmişti.
Ayaklarımdaki lastiği çıkarmak istediğinde istemediğime dair birkaç anlamsız mırıltı çıkardım. “Çorap giydireyim,” dedi. “Sonra yine giyersin lastiklerini.” Lastiği çıkarıp ayağımı avucuna hapsetti. “Bak,” dedi. “Buz gibi olmuşlar.”
Hissetmiyordum ki. Yine de ona izin verdim. Çoraplarımı ayağıma geçirip temiz eşofman altını giymeme yardım etti. Beyaz boğazlı yüz kazağımı kollarımdan geçirirken sanki bir bebek giydiriyormuş gibi tüm iş yükünü üzerine almıştı. Lastikleri çoraplarımın üzerinden giydirdiğinde beni yine kucaklamaya kalktı ama, “Dur,” dedim, pürüzlü sesimle. “Yürüyebilirim.”
Sesim o kadar alçaktı ki ya duymadı ya da dinlemedi. Kendi bildiğini okuyarak beni yeniden kucakladığında, “En son ne zaman bir şeyler yedin?” diye sordu. Kızgın ya da sitemli değil, cevabı tahmin ediyormuş da o cevaba üzülmüş gibi. Benden gelecek cevabı beklerken yüzümde dolaşan bakışları da o hüznü pekiştiriyordu En çok gözlerimin etrafına baktı, baktıkça dudaklarını birbirine daha fazla bastırdı.
En sonunda, “Dün,” dediğimde, “Dün ama kaçta?” diye sordu. Hatırlayamadım, gerçekten. Sıla bana kaçta çorba getirmişti, ben o üzüntü halinde ne kadarını yemiştim, hiç bilmiyordum. Sorusu havada asılı kalınca derin, sıkkın bir nefes verip bizi mutfağa götürdü. Beni derli toplu tezgâhın üzerine oturtup, peçetelikten bir peçete kopardı ve yine bir bebek gibi yüzümü gözümü sildi. O ana kadar kaydığını anlamadığım yazmamı da özenle düzeltti.
Sonra bu halimle, bana Dünyanın en güzel şeyine bakıyormuş gibi baktı.
“Söyle bakalım,” dedi usulca. “Ne yemek istersin?” Ellerini tezgâhta iki yanıma yaslayıp biraz da üzerime eğildi. Geniş bir brenda gibi etrafımı çevrelemişti. Dışarıdan bakan biri belki beni göremezdi. Üzerini değiştirmeye fırsatı olmamıştı, üniformasında yer yer kurumuş çamur izi vardı ama sakal çevresinde gördüğüm beyaz kalıntılara anlam veremedim. Köpük müydü?
“Bilmem…” Elimi yazmamın örgü ucuna götürdüm, yavaşça parmağıma doladım. “Tarhana olur mu?”
O özlediğim gülümsemesi dudaklarında belli belirsiz de olsa can buldu. “Sen istersin de olmaz mı?”
Tezgâhın üzerindeki küçük tüpü kendine çekti. Üzerine bulaşıklıktaki Sıla’nın yıkayıp çevirdiği tencereyi yerleştirdi. Dolaptan tereyağı buldu, yeteri kadar ekledi, biraz da salça. Güzelce kavurduktan sonra tarhana ekledi, onu da kavurdu. “Boş durmak yok öğretmen hanım,” tezgâhın kenarına tutunan elimi aldı ve tenceredeki tahta kaşığa sardı. “Karıştır ufaktan.”
Dediğini yapıp tarhanayı ondan gördüğüm gibi kaşığın kalçasıyla eze eze karıştırmaya başladım. O da içme suyu getirip çaydanlığa boşalttı. Ardından yeteri kadar tencereye ekleyip, “Böyle devam,” dedi yaptığım işi pek beğenmiş gibi. Tüpün altını biraz daha açtıktan sonra ikinci Temel’in annesinin geçenlerde etirdiği ekşi mayalı ekmeği buldu. Tahtanın üzerinde ince ince dilimledi. Eline sert gelmiş olacak ki tost makinasının arasına dizip ısınmaya bıraktı. O ara bahçe domatesi dilimleyip üzerine zeytinyağı ve kekik gezdirdi. Bunu daha önce de yapmıştı, sevmiştim. Zeytin için de aynı işlemi yaptıktan sonra köy peyniri ve reçellerden çıkardı, Sıla’nın hazırladıklarıyla birlikte büyük tepsiye geçirdi. Hazırladıklarını içeri, masaya taşıdı. Mutfağa geri dönmeden önce de sobaya birkaç odun daha attı.
Çorba kaynamaya başladığında, “Tahir,” diye seslendim sesim çıktığı kadar. Boğazım acıyordu. Saç diplerim acıyordu. Her yanım acıyordu sanki. Bir an için kendimi çok şımarık buldum. Dünyada ne acılar vardı, insanlar neler yaşıyordu. Ben dünden beri perişan etmiştim kendimi. Biri başımda dursa iki kaşık çorba bile içmezdim, yataktan da çıkmazdım. Şımarık, küçük bir kız gibi davranmak değildi de neydi bu?
Hemen geri geldi. “Buyur.”
Kaşımla tencereyi işaret ettim. “Kaynıyor bu?”
Kaşından birini havaya dikti. “Normal değil mi?”
“Normal de…” Sıradaki aşamayı bilmiyorum ki ben… “Şey…” Gerisini getiremezdim ya, yine de getirmeme zaman vermeden elimi tahta kaşıktan aldı. Yavaşça dudaklarına yaklaştırıp üzerine bir öpücük bıraktı. Küçük kızı mutlu etti.
Sonra bizim için iki kâse doldurup içeri götürdüğünde burada boş boş oturmaktan utandımı hissettim. Aşağı atlayıp tost makinasının fişini çektim ve ekmekleri üfleye tabaklara koydum. Arkamı döndüğümde onunla burun buruna gelmeyi beklemiyordum. Geri çekilip bir centilmen edasıyla bana yol verdiğinde küçük adımlarla ilerleyerek salona gittim ve sandalyelerden birine oturup sırtımı duvara verdim.
Tarhananın mis gibi kokusu burnuma ulaşana kadar aç değildim. O yüzden kaşığı elime almak için kimsenin beni zorlaması gerekmezdi. İlk yudumu aldığımda, kuru damağımdan sıcacık ilerleyişini ve neredeyse mideme dokunuşunu hissettim. Kendisini olduğu gibi bana tarhana yapmasını da özlemiştim. Sobanın üzerine kaynaması için çay suyu bırakıp o da karşıma geçti. Üst üste üç kaşık aldı çorbasından. Sonra bir parça ekmeği ikiye böldü, yarısını benim önüme bıraktı.
Biraz sonra, belki sesini duymak için belki de sessizlikten sıkıldığım için, “Yeni mi geldin sen?” diye sordum. “Evet,” dedi. “Traş mı oluyordun?” diye sordum. Ona da, “Evet,” dedi. Havadan sudan daha bir sürü soru sorabilirdim aslında ama başıma geleni nereden duydunu sormazdım. O da konusunu açmaya pek gönüllü durmuyordu. Olanı biteni konuşmayacaktık. Bunu çok iyi biliyordum. O istemedi içinde değil, benim gücüm olmadığı için… Gözüm gözüne her çarpışında öyle derinden, öyle mahcup, öyle özür diler gibi bakmaya devam edecekti bana ama dahası olmayacaktı. Bu konuda aramızda geçen cümleler, bir özürden fazlası olmayacaktı. Olmasındı.
Biraz zaman sonra, kâsemdeki çorba nispeten daha azalmışken, “Tatlı bir şeyler ister misin?” diye sordu. “Çikolata alayım mı sana?” Başımı iki yana salladığımda başını eğip omzuna yatırıp bakışlarımı yakalamaya çalıştı. “Yoksa artık karamelli çikolataları sevmiyor musun?” diye sorduğunda elini iç cebine attı ve oradan en sevdiğim karamelli çikolatayı çıkardı. O çikolatayı en son üniversitedeyken almıştı bana. Nasıl olur da en sevdiğim çikolatanın o olduğunu unutmazdı? Pes. “O zaman bu çikolata çok üzülecek,” diye devam etti oyunbaz bir tonla. “Onun da canı tatlı çekmiş, ondan saa getirdum.”
Dudaklarım kıvrıldığında, hedefini on ikiden vuran bir avcı zaferiyle gülümsedi. Elimi uzatıp, “Yiyeyim madem,” dedim. “Almışsın o kadar, üzülmesin.”
“Bence de.” Çikolatayı avucuma bırakacak sandım ama geri çekip çorbamı işaret etti. “Önce çorba bitsin.” Başımla onayladığımda çikolatayı avucuma bıraktı. Ben de istediği gibi önce çorbamı içtim, hatta hazırladıklarında da biraz biraz yedim. O da çayı demledi, masayı topladı. Bir ara dış kapının açılma sesini duydum, dışarı çıktı. Pencereden gördüğüm kadarıyla arabadan bir şeyler arıyordu. Alacağını alıp geri döndüğünde, elinde büyük bir tablet gördüm. Bakışlarımla ne için olduğunu sorduğumda, cevap vermeden önce salonun bir köşesinde duran sehpayı aldı, divanın önüne koydu, tableti de üstüne. Şu klasik kare bisküvilerden açıp tabağa koyduğunda ve yanına çay doldurduğunda… galiba cevabı almıştım.
“Film mi izleyeceğiz?”
Bir bana baktı, bir de köy evimizin salonundaki mütevazi film konseptimize. “Galiba,” dedi numaradan kaşlarını çatarak. “Birlikte hiç film izlemedik. “Elimden tutup beni sandalyeden kaldırdığında bedenim usulca bedeninin yanına çaptı. Bana kirpiklerinin altından bakarken, “Sevgililer film izler,” dedi ve göz kırptı. “Şimdi ben de sevdiceğimle film izleyeceğim.”
Onun yanında gülümsememek elde değildi. En üzgün olduğum zamanlarda bile başarıyordu beni gülümsetmeyi. Ben de onun için bir şey yapmak istedim. Küçük de olsa… bir fikir. Odama gidip bazamı kaldırdım ve altından pembe, peluş battaniyemi alıp geri döndüm. Divana oturup peluş battaniyeyi üzerime çektiğimde bir tarafını da onun için açtım. “Yoksa sert askerler peluş battaniyenin altına oturmaz mı?”
Bir sır verecekmiş gibi gözlerini kıstı. “Kimseye demeyeceksen?”
Ağzımın görünmez fermuarını çektiğimde geldi oturdu yanıma. Pembe battaniyem onun üzerinde epey komik durdu, o da fark etti ama sesini çıkarmadı. Tablete uzandığında hangi filmi izleyeceğimizi merak ediyordum. Çünkü burada telefonlar bile zoraki çekerken internet destekli bir film izlemek mümkün değildi. Muhtemelen daha önce indirdiği bir filmi izleyecektik. Derken… Beni yanılmadı. İndirilenler dosyasına girdi ve oradaki tek filmin başlatma tuşuna dokundu.
Senden önce ben.
Başımı ona çevirene kadar gözlerim doldu. “Tahir,” dedim içli içli. Bu haldeyken yapılacak şey miydi bu? “Bu… Bu bizim…”
Başını sallayarak gerisini getirdi. “İlk izlediğimiz film.” Gözümü kapattığımda, süzülen bir damlayı parmağıyla yakaladı. “O zaman seni izlemekten filmi izleyememiştim.” Gözlerimi açtığımda, yarım bir tebessümle yüzümü izliyordu. Parmağı hâlâ yanağımda. “Muhtemelen,” dedi kaşları inerken. “Yine aynısı olacak ama denemeye değer.”
İç geçirip koluna sarıldım. Ve başımı omzuna bıraktığımda bu hazırım, demekti.Ekranda tanıdık jenerik akmaya başladığında, zaman garip bir şekilde eğilip büküldü. Uzun yıllar önce izlediğim film açılırken, kendimi bir anlığına ergenliğimin o çılgın, her şeyin yarım ama her duygunun fazlaca olduğu yıllarında buldum. Tahir de yanımda kemik gözlükleri olan, o utangaç çocuktu. Konuşurken bakışlarını kaçıran, gülünce kulaklarına kadar kızaran o çocuk. Ve o haliyle bile hiç olmadığı kadar yakışıklıydı. Keşke bunu o zamanlarda da görebilseydim. O zaman birlikte geçirebileceğimiz daha fazla vaktimiz olurdu. Sanırım bunun için ömür boyu pişman olacaktım.
Ama onun gözleri biraz bile sitemli bakmıyordu bana. Yine de bazen kendimi bu konuyu düşünürken buluyordum. Yıllar önce onunla son yaşadıklarımız… her erkeğin kaldırabileceği türden şeyler değildi. Onu çok ağır sözlerle reddetmiştim ve kötü bir tesadüf eseri buna hem okul arkadaşlarımız hem de partideki diğer davetliler şahit olmuştu.
Galiba… ben olsam beni affedemezdim.
Lou’nun Will’le ilk tanışmasını izlerken bunu düşündüm. Ve tam da o anda, “Her izlediğimde Lou’yu sana benzetirdim,” dedi.
Bunu duyduğuma şaşırmıştım. Will hayata karşı umudunu yitirmiş, hasta bir gençti. Lou ise onun hayat dolu, rengârenk yeni bakıcısı. Beni gerçekten o bakıcı olarak mı görmüştü? “Gerçekten mi?”
“Evet,” dedi sakince. “Tıpkı senin gibi sürekli gülümseyen dudakları var.” An içinde gülümsemediğimi fark edince kendi dudağının bir yanı keyifsizce kıpırdadı. “Çoğunlukla,” diye ekledi. “Biraz da sakar. Sıklıkla pot kırıyor. Tanıdık geldi mi?”
“Hım…” diye mırıldandım. Gözümü ekrandan ayırmadan devam ettim. “O zaman Will de sensin.”
Kaşlarını hafifçe kaldırdı. “Yani?”
“En başta bana öyle bakıyordun,” dedim. “Kısa, keskin ve iğneleyici cevapların vardı. Will’in Lou’ya yaptığı gibi.” Ekranda Will, Lou’ya soğuk bir bakış atarken konuşmaya devam ettim. “Fark etmedin mi, Lou’nun neşesine özellikle karşı duruyor. Sanki beni neşelendiremezsin, der gibi.”
Gülümsedi, sesini farklı bir tona çekip karakteri taklit etti. “Sen de diğerleri gibi dayanamayacak mısın?”
Aslında Will, Lou’ya değil, hayata ve kendine kızgındı, senin kızgın olduğun ise doğrudan bendim.
Sonunda Will özgürlüğü seçmişti Lou ise sevgiyi…
Aklımdan geçenleri söylemek yerine gülümsedim. “Evet.” Hiçbir şey olmamış gibi film izleyip üzerine konuşmamız garip sayılır mıydı? Ya da sonunda bizi paramparça edeceğini bildiğimiz bir filmi izlemek…
“Keşke Will…” dediğimde elini saçlarımın arasında hissettim. Bunu daha önce tecrübe etmiştim, o saçlarımla oynarken konuşmak çok güçtü. Saçlarımdan kayıp giden elleri kadehlerce şarap demekti. Tıpkı beni öptüğünde olduğunu gibi içim yumuşacak oluyordu ve derinlerde bir yerin gıdıklandığını hissediyordum. Belki hâla gülümseyemiyordum ama iyi geliyordu.
Usulca oynadı saçlarımla, parmak uçlarından saçlarıma şefkati damla damla akıtarak tutamlarımı parmaklarının arasından geçirdi. Bunu her yaptığında gözkapaklarım biraz daha ağırlaştığında kendimle küçük savaşım başladı. Omzunda uyuma fikri çok cazip olsa da onunla bu filmi bitirmek istiyordum.
Ama her iki omzunda da bulunan kaf dağları ya küserse yamaçlarında uyumadık, diye Meloş?
İşte bu da çok haklı bir sitemdi. Eh… Mani olmamalıydım o halde göz kapaklarıma. Zaten parmaklarımı saç diplerime sokulmaya ve masaj yapar gibi okşamaya başladığında başımda ağırlaştı ve kendimi tamamen bıraktım bırakmasına ama… başımın bir ara boşluğa düşmesiyle, “Ops,” diyerek yakaladı. Başım avuçlarında, şaşkın ördek gibi mahmur gözlerle ona bakarken, “Gel hadi, seni yatağa götürelim,” dedi ve başımı omzundan göğsüne düşürüp beni yine kucakladı. Gece deliksiz uyuyamamıştım, sık sık kabus görüp, çoğunlukla o illet yüksekten düşme hissini yaşayıp sıçrayarak uyanmıştım. Yine de akşam olmadan tekrar uyuyabileceğimi düşünmüyordum. Ta ki başım Tahir’in omzuna düşene ve o saçlarımla oynayana dek…
Beni yatağıma taşıdığında ve başımı yastığımla buluşturduğunda kollarımı boynundan ayırmadım. Bunu kasten yaptım. Uzaklaşsın istemiyordum. Uzaklaştığında yapabileceklerinden korkuyordum. Bana en şefkatli yanını sunuyor olsa da gözlerinde öfkenin en saf halini görebiliyordum. Ve o öfkenin getireceklerinden korkuyordum. Bu yüzden ellerimi ensesinde kilitlediğimde bedenlerimiz birbirine temas etmeden üzerimde kalakaldı.
“Hım…” dedi genizden gelen derin bir hırıltıyla. “Böyle mi kalacağız?”
Tek hamlede ellerimi çözebilirdi ama ben istemeden yapmayacağını biliyordum. Dayanabildiği son noktaya kadar bu şekilde durabilirdi ve ben uykuya dalarken manzaram dünyanın en eşsiz manzarası olurdu. “Bence bir sakıncası yok.”
“Tutulurum ama razıyım, “ dediğinde birlikte gülümsedik. Ve gözlerimiz birbirinin üzerinde dolaşırken, bedenini yavaşça indirdi, temas ettik. Onu aynı anda tüm bedenimde hissetmenin paniğiyle dudaklarımı araladığımda, “Ama tercihimi sorarsan,” diye mırıldandı. “Kesinlikle bu.”
Kendimi tutmadım, başımı bir miktar yastıktan ayırdım ve dudaklarına kısa sayılabilecek ama özlem dolu bir öpücük bıraktım.
Sanki bunu bekliyordu. Çünkü başımın yastıkla yeniden buluşmasına izin vermeden başımın arkasında kavradı ve biz öpüşmeye başladık.
Bir süre için nefessiz sayılabilecek bir öpüşmeydi bu. Dudaklarımız yüzlerce yıldır birbirine dokunmamış gibi aceleci ve biriken zamanın özlemiyle sabırsızdı. Kalt atışları bir balyoz darbesi gibi göğsüme vurmaya başladığında teninden süzülen soğuğun kokusunu aldım. Bu, temiz hava yüzüme vururken dağ yamaçlarından koşturmaya benziyordu. Onu özlemiştim, onu çok özlemiştim. Ve dudaklarımdaki baskın öpüşü onun da beni en az bu kadar özlediğini söylüyordu. Bazen onun öpücükleri baskın geliyordu, dudakları benimkileri yönlendiriyor, ipleri tamamen eline alarak ritmi belirliyordu. Bazen de ben omuzlarına asılıyordum, dudaklarımı dudaklarına istekle bastırıyor, onu kendime doğru çekiyordum. Birbirimizden hiç ayrılmadan bir an için yavaşlıyor, ıslanan dudaklarımızın birbirine sürtünüşünü olabilecek en net şekilde hissediyor, sonra yeniden hızlanıyorduk. Her yeniden başlayan öpüşme, bir öncekinden daha dolu dizgin, daha istekli… ve daha hüzünlüydü.
Çünkü arada bir açılan gözlerim, gözlerinin her öpüşmemizde olduğunda kapalı olmadığını gösterdi bana. Kısıktı ama kapalı değildi. Sanki… Gerçekten burada olduğumdan emin olmak istiyordu. Ellerinin, dudaklarının arasında olduğumdan emin olmak istiyordu.
Gideceğimi düşünmüştü belki de… Tüm bu olanlardan sonra onu terk edip gideceğimi…
Bunu tek bir an bile aklımdan geçirmemiştim. Yaşananların hiçbirinde onun suçu yoktu. O eve bilerek, isteyerek gitmiştim. Başıma gelecekleri elbette bilmezdim ama ne olursa olsun oraya gitmek benim kararımdı ve bu karardan Tahir’in haberi olmamıştı. Eğer bilseydi belki de gitmemi istemeyecekti. Ya da hep dillendirdiği gibi ailesinin önüne elimi tutup çıkaracaktı. Keşke ona izin verseydim, diye düşünerek bir de bunun pişmanlığıyla öptüm onu.
Dudaklarımı dudaklarının arasında ezmeye başladığında nefeslerimiz birbirine denk değildi ama uyum içindeydik. Günlerin özlemiyle ona daha fazla sokuldum. Belimi kavrayıp ağırlığının altında ezilmemem için kendini kontrollü tutmaya çalışırken, öpüşmeyi tek bir saniye bile bırakmamaya başladık. Deli gibi öpüşüyorduk ama dudaklarında olan şey yalnızca tutku değildi, tutkudan tamamen ayrışan, teselli dolu bir histi. Dudaklarından dudaklarıma şifa damlıyordu sanki ve o beni öptükçe ruhumdaki yaraları da öpüyordu.
Ellerim formasının altından fanilasına ulaştığında, dudaklarının keskin hareketi durdu. Derin ve sert bir soluk verip, “Melek,” dedi. “Dur yoksa duramayacağım.”
Konuşuyordu ama dudakları dudaklarımdan ayrılmış değildi. “Tamam,” dedim itaat eden bir sesle. “Burada olduğun için teşekkür ederim.”
Dudaklarımdan öptü, anlıktı. “Başka nerede olacağım kızım?”
“Hep burada olacaksın, öyle mi?”
Dudaklarımız aynı anda birbirine kapandı. Geri çekildi ama yetmedi, köşesine küçük öpücükler bıraktı. “Namusun ve şerefim üzerine…” dedi. “Burada olmazsam mezardayımdır.”
Omzuna vurdum. “Böyle söylemenden hoşlanmıyorum!”
“Sen ne’yden hoşlanıyorsun onu konuşayım o zaman.”
Gözlerim açıldı. “Gerçekten mi?”
“Tabii kizum,” dedi yeğeni yakışıklı Bekir gibi böbürlenerek. “Slogan belli, hatuna hizmet vatana hizmettur.”
İçimden gelerek kıkırdadığımda gözlerinde o hedefi on ikiden vuran ifade belirdi. Belimi taşıyan ellerinden birini saçlarıma götürdüğünde yeniden, gülümsemem dudaklarımda kalkaladı.
Çünkü dokunduğu yer… acıyan yerimdi.
Bunu ona belli etmemek için bütün dikkatimle yüzümü sakin tutmaya çalıştım. Kaşlarım gevşek, nefesimi düzenli… sanki her şey yolundaymış gibi yapmaya çalıştım. Parmaklarının saçlarımda dolaşmasına izin verdim; bunun için biraz daha yaklaştım ona. Belki acı geçer diye. Belki alışırım diye.
Ama o yeniden saçlarımı okşamaya başladığında, parmakları bir düğüme takıldı.
Acı, beklemediğim kadar hızlı ve keskin yayıldı. Eğer saçımın başka bir noktasını yanlışlıkla çekmiş olsaydı sorun olmazdı. Ama zaten hassas olan derim, bu ani çekişle birlikte bir anda alev aldı. Sızı, ensemden başlayıp başımın içine doğru yürüdü; gözlerim bir anlığına karardı. Dudaklarımı bastırmaya çalıştım ama geç kaldım. İstemeden, minicik ama ele veren bir inilti dudaklarımdan kaçıp gitti.
Ve anlayıp anlamadığını bulmak için nefesimi tutup yüzüne baktım.
Parmakları saçlarımda hareketsiz kaldığında dokunduğu yerin yanlış olduğunu tam anlamıyla anladığına yemin edebilirdim ama canımı yaktığını hazmedemedi. Ben ise nefesimi toparlamaya uğraşıyordum. Acı yavaş yavaş küllenirken, kalbim daha hızlı atmaya başlamıştı. Canımın yanmasından değil… fark edilmekten.
Ben daha, “Tahir,” diyemeden bedenini kaldırıp aldı üzerimden. Dirseklerimin üzerinde doğrulup ona baktığımda, sabrının da şefkatiyle birlikte uçup gittiğini, yerine aslında hep orada olan öfkesinin yüz yüzüne çıktığını gördüm. Kontrol altına aldığı ne varsa zincirlerini kırmıştı. Kahverengi gözleri… O sevdiğim sıcak ton, yerini kızıla çalan sert bir parıltıya bırakmıştı. Sanki bir daha hiçbir şey içinde hiçbir şey yumuşatmayacaktı bakışını.
Bir adım geri çekildi. Ellerini yumruk yapmadı ama parmaklarını açıp kapattığını gördüm. Omuzları gergin, nefesi derindi; kontrolünü kaybetmemek için her kasını ayrı ayrı yönetmeye çalıştığını görmekten daha fazlasıydım.
Benimle göz göze geldiğinde, bakışlarını kaçırmadı. Ama gözlerimde uzun süre kalamayacaktı çünkü az öncesine kadar beni tutan ellerle, şimdi kendini tutuyordu.
Arkasını döndüğünde gerçekten gidecek sandım. Bir anlığına, bu öfkeyle kapıyı çekip çıkacağını düşündüm. Ama hayır. Tam tersine, kararı ani bir şekilde değişmiş gibi geri döndü. Ne olduğunu anlamama fırsat kalmadan bileğimde yumuşak ama yönlendirici bir baskı hissettim. Beni kendine doğru çekti ve ayağa kaldırdı.
Ta-tahir…” diye seslendim ama kelimem havada asılı kaldı. Çoktan kabanımı omuzlarıma almıştı bile. Kollarımdan geçirirken hareketleri aceleciydi; nazik olmaya çalıştığını söyleyemezdim ama canımı da yakmıyordu. Sadece… durmak istemiyordu. Düğmelerimi iliklemeye çalıştı, başaramadı. Parmakları düğmelerden kaydıkça sabrı daha da köreldi. Dudaklarının arasından, dişlerini sıkarak mırıldandığı küfürler birbiri ardına döküldü.
İçinde bulunduğumuz anda onunla konuşmanın imkânsız olduğunu anladım. Bayılma numarası mı yapsam acaba? Atarım kendimi bir kenara ama ıh ıh… adam barut gibi. İşini halledip öyle kaldırmaya gelir beni.
Kapıdan çıktığımızda soğuk yüzüme çarptı ama bunu dert edecek hâlde değildim. Her şey çok hızlıydı. Adımlarımız uyumsuzdu; ben ona yetişmeye çalışırken o bunu umursamadan beni peşi sıra çekiyordu. Arabasına ulaştığımızda hiç beklemeden önce beni bindirdi. Kapıyı kapattı, kendisi direksiyona geçti. Emniyet kemerimi bağlamadı. Bu küçük ayrıntı içime korku düşürdü. Çünkü kemerin takılmaması, uzun bir yol olmadığı anlamına geliyordu. Ay Allah’ım! Sadece birkaç dakika!
Ve tam da tahmin ettiğim gibi motorun sesi kısa sürdü.
Meydanın girişine geldiğimizde, tam girişe bırakılmış traktör yeni gerginliği tabii ki bir küfürle birlikte durdurdu. Fren sesi keskin çıktı. Tahir direksiyonun başında bir saniye durdu, sonra sertçe kapıyı açıp indi. Soğuk hava içeri dolarken ben hâlâ koltuğa yapışmış gibiydim. Ön taraftan dolaştı. Kapımı açtığında yüzündeki ifade değişmemişti. Aynı elini uzattı ve yine hiç tereddüt etmeden bileğimden yakaladı.
Arabadan indiğimde ayaklarım yere tam basmadan beni kendine çekti. Öyle vakti meydanın en kalabalık olduğu anlardı ve Tahir beni o kalabalığa doğru çekerken hiç tereddüt etmiyordu.
“Tahir ne yapıyorsun ya! Bıraksana bileğimi… Ah! Düşüyordum! Yavaş olur musun biraz? Bak hiç duyuyor mu? Dur be adam, dur!” Peşinden adeta sürüklenirken lastiğin içindeki ayaklarım takılıp duruyordu. Düşmem gerçekten an meselesiydi ama onun umru değildi.
Öfkesinden nefes bile alamıyordu. Şimdiye kadar onu sinirli gördüğümü her an, şimdiki halinin yanında masum kalırdı. Bileğimi çeken kolunun damarlarına kadar şişip kabarmıştı. Her an patlamak üzere gibi duran bir yanardağ gibi sessizce köpürüyordu ve korkarım ki taşıp yakması yıkmasına çok az kalmıştı. Ve yakıp yıkarken gözü de bir şey görmeyecekti.
İnsanlar da fark etti tabii bu garip halimizi. Başlarını çevirip çevirip bize baktılar. Bir çeviriyor, bir daha çeviriyor, yetmiyor üçüncü kez de çeviriyorlardı! Belli ki akşam evde anlatacakları hikâyeyi erken bulmuşlardı. Aralarında fısıldaşmaya başlamaları da uzun sürmedi. İşin en kötü tarafıysa tam okul çıkış saatine denk gelmemizdi. Çoluk çocuk ortalıkta cirit atıyordu yani. Kahvehane desen maşallah(!) sanki şenlik varmış gibi tıklım tıklımdı. Tek bir boş sandalye kalmamıştı, tövbeler olsun… Çaylar önlerdeydi. Çekirdekler açılmıştı. Bazı dedeler bacak bacak üstüne bile atmıştı.
Sanki herkes az sonra burada başlayacak olan filme önden bilet almıştı da çiğdemini, leblebisini kapan koltuğuna kurulmuş; hadi başlasın artık, diye bekliyordu. Hatta içlerinden biri büyük ihtimalle, susun ula şimdi diyalog girecek, diyecek kıvama gelmişti.
Filmin adı da… Meloşun bitmeyen dramı…
Başrolde: Bendeniz kadersiz.
Diğer başrolde: Öfkeli ama yakışıklı Tahir.
Figüranlar: Tüm Çamlıyayla köylüsü.
Kötü karakter: Güldane cadısı.
Rezalet fragmanı herkes izlemişti ne yazık ki… Şimdi sıra filmin kendisindeydi.
Tam da bundan korkarak, “Tahir,” dedim ağlamaklı. “Dur lütfen, iyiyim ben.”
“Ben değilim,” dedi tersçe.
“Ya hu ne inatçı adamsın! Gelmeyeceğim seninle hiçbir bir yere, bırak beni!”
Aniden durduğunda çarpışacaktık neredeyse. Beni dibine kadar çektiğinde gözlerinde olanın sadece öfke olmadığını gördüm. Öfkeden daha yoğun bir ifade kol geziyordu. Gözleri yüzümde dolaştı; yeniden ve yeniden ezberlemeye çalışır gibi bakıyordu. Alnımı süsleyen kahküllerimde, dudaklarımda, gözlerimde bir cevap arar gibiydi. Dudaklarını araladı. Bir şey soracaktı, bunu hissettim. Ama kelimeler boğazında düğümlenmişti. Tereddüt ediyordu.“Hiçbir yere gelmeyeceksin,” diye tekrar ettiğinde, gözlerinin beyazına kadar kıpkırmızı olduğunu gördüm. Parmakları bileğime neredeyse kelepçelenmiş gibi, hiç hareket etmiyordu. “Hiçbir yere,” dedi bu kez. Diğer eliyle cebine uzandı. Bir sigara çıkardı, dudaklarının arasına yerleştirdi ama elleri itaat etmiyordu ona. Sinirlendikçe aradı, aradıkça daha çok sinirlendi. En sonunda dudaklarındaki sigarayı kırıp attı ve yüzünü yüzüme o kadar yaklaştırdı ki nefeslerimiz birbirine karışmak için zaman kaybetmedi. Anladım ki; cevabından kortuğu bir soru soracaktı bani. “Beni terk edecek misin?” diye sordu. Sesi alçaldı ama içindeki korku öfkesinin arasından sızıp kelimelere bulaşmıştı. Korkuyordu. Onu terk etme ihtimalim bir yerlerde aklından geçmişti ve bu ihtimal, koskoca adamı küçük bir çocuğa çevirmişti.
“Tahir,” dedim yavaşça. “Hayır, hayır tabii ki seni terk etmeyeceğim.”
Gözlerini kapattı, rahatlamış büyük bir nefes verdiğinde arkasını döndü ve beni yeniden peşisıra sürükledi. “O zaman şimdi yapacağım şeye engel olamazsın.”
“Ne?” dedim “Ne yapacaksın ki?”
Kendimi bir anda avlularının önünde bulduğumda tüm bedenimin ürperdiğini hissettim. Ayak bastığım yer, günler önce saçlarımdan sürüklendiğim yerdi. Tahir sanki bunu hissetmiş gibi bileğimdeki tutuşunu elime kaydırdı. Parmaklarımızı sıkıca birbirine kenetlediğinde yumruğu avlunun kapısına indi.
“Ana!” diye bağırdı kızgı, taş üstünde taş bırakmayacak sesiyle. “Dışarı çık ana!”
Çok değil, üç beş saniye kadar kahvehane oturan kim varsa sandalyelerini itip, çaylarını yarım bırakıp etrafımıza toplandı. Oğlum sakin ol, diyenler oldu. Yapma, etme, diye seslenenler… ama Tahir hiçbirini duymadı. Kendi evinin tahta kapısına yumruklarını ardı ardına indirmeye devam etttikçe menteşeler gıcırdayıp duruyordu.
En sonunda o kapı annesi tarafından açıldığında ve Güldane Hanımı karşımda gördüğümde geri adım atmak istedim ama elimi tutan el, buna izin vermedi. Dağ gibi dikildi annesiyle aramda. Önce oğluna baktı. Kapının neredeyse kırılacak gibi dövülmesinin yarattığı telaş hâlâ yüzündeydi. Gözleri aceleyle Tahir’i yokladı. Sonra bakışları bana kaydığında… donuklaştı, soğudu. Kapısının kırılacak gibi dövülmesinin doğurduğu telaştan kurtuldu ama kenetli ellerimizi gördüğünde saf öfkeyi giyinip kuşandı.
“Uşağum,” dedi kaşlarından birini kaldırıp. Sesi dikenlerle doluydu. “Kendi evinin kapısını alacaklı gibi çalmanın nede-”
“Sen iyi biliyorsun o nedeni,” diye böldü Tahir. Son başını salladı, ağır ağır. “Sen o nedeni çok iyi biliyorsun.”
“Biliyrum,” dedi Güldane Hanım. Hiç pişmanlık yoktu sesinde, gözlerinde, biraz bile… Bense ona sadece bakarken bile bana yaptığını hatırlamaktan geri kalmıyordum. O günün ağırlığı altında ezilip kalıyordum. “Ne olacak?”
“Ne mi olacak?” diye sordu Tahir. Sesi öyle sert, öyle ifadesizdi ki sanki karşısında annesi değil, bir başkası vardı. Kanlı bıçaklı olduğu başka biri… “Sen bu kızın saçını mı çektin,” diye sordu sesini belki biraz alçaltarak. Ama yemin ederim ki daha fazla şiddetli.
“Saa hesap verme-”
“Sen bu kızın saçını mı çektin!” diye parladığında, etrafımızdan uğultular yükseldi. Ben de o an fark ettim, kadını erkeği, tüm köylü etrafımıza toplanmıştı. Tıpkı o günkü gibi. Ve avlunun içinde Hasan Veli amcayı gördüm. Ama kaldı avluda, karısının yanına doğru hiçbir hamlede bulunmadı. Sadece izledi. “Bu kız var ya,” dedi Tahir başıyla beni gösterip. Bakmadı ama bana. O da abim gibi, bakarsa öfkesinin kırılacağından korktu sanırım. “Sana kendini sevdirmek için yapmadığı kalmadı. Senin gözüne biraz olsun girmek için, bir şans vermen için,” dedi her kelimenin üzerien bastıra bastıra bastıra.“Çırpınıp durdu,” dedi. “Çırpındı, ana.” Duraksadı ama bakışlarını annesinden almadı. “Senin ona verdiğin karşılık bu mu?”
Güldane Hanım astığı suratını başka bir yana çevirip kaşlarını çattı. Konuşmasına, cevap vermesine gerek yoktu, bu bir cevaptı. Umrunda bile olmadığını söylüyordu çırpınışlarımın; ne yaparsam yapayım beni ayağının altındaki taş kadar bile sevmeyeceğini söylüyordu. Acıdı içim.
“Ana!” diye bağırdı Tahir. Sesi evinin taş duvarlarına çarptı ve geri döndü. “Cevap ver!”
Güldane Hanım topuğunu yere sertçe indirdiğinde etrafımızdaki uğultular aynı anda harlandı. “Yeter ula!” dedi dişlerinin arasından. “Yeter! Kimseye hak etmediği bir şey etmedum ben! Sırtından vuruldu benim oğlum, sırtından! Kalktı da baaa yalan soyledi!” Kaldırdığı elini oğluna doğru sallarken gözleri küçülüyor, her kelimesinde biraz da seğiriyordu. Kayan yazmasını hışımla düzeltti. “Ha elini tuttuğu kız var sonunda olacak senun sonu-”
“Olursa olsun!” dedi Tahir. Sesi bıçak gibiydi. Kesin. Tereddütsüz. Başı benden tarafa omzuna döndü ama… bakmada yine. Sadece avucundaki elimi, baş parmağıyla okşadı. O koca gürültünün içinde tek sakin şey oydu.Önümde bağırırken, hesap sorarken, canından can olan annesine rest çekerken beni tek hareketiyle sakinleştirmeye çalışıyordu. “Onun canı sağ olsun.”
Güldane Hanımın dudaklarından sakin ama hayal kırıklığıyla dolu bir gülümseme düştüğünde başı da iki yana sallandı. Bunu oğlundan beklemiyordu, yaşadığı hayal kırıklığı sadece o gülümsemeden değil bakışlarından da anlaşılıyordu. Bu yüzden başıyla beni gösterdi. “Bak hele uşak,” dedi bir şeyden fazalca eminmiş gibi. “O kari saa büyü yapmış.”
Tahir kurbanlık koç gibi başını eğip kaldırdı. “Yaptıysa da elini sağlık.”
Kalabalıktan bu kez şaşkınlık uğultusu yükselirken dizlerim titredi.
Tahir annesine doğru bir adım attığında, ben de bir o kadar peşinden gitmek zorunda kaldım. Tahir’in elinde olan elim terlemişti ama diğeri buz gibiydi. Başımı kaldırıp da etrafımızdaki köylünün yüzüne bakamıyordu. Önlerinde düştüğüm durumdan o kadar utanıyordum ki okula bile gidememiştim. Bir suçluymuşum gibi kaçmam gerektiğini hissediyordum. Önlerinde cezamı çekmiş bir suçlu gibi…
“Ula sen kafayi mi yedun! Bırak saçmalamayı da geç içeri!” Gözümün içine bakmaya kalktığında hemen kaçırdım bakışlarımı. Dayanamadım. “Bunu aile içinde konuşacağuz!”
Güldane Hanım arkasını döndüğünde Tahir bağırmadı ama en gür sesiyle, “Ne var biliy misun ana?” diye sordu. Öfkesi, kafese kapatılmış aç bir aslan gibiydi. Demirleri paramparça edip dışarı çıkması an meselesiydi. “O çektiğin saçlar var ya…” Şişen göğsünün titrediğine an be an şahit oldum. Yediremedi, hazmedemedi. Belki bu yüzden nihayet başını çevirip bana baktığında, gözlerinde hayran olunası bir merhamet, dudağında ise katıksız sevgiyle kucaklanmış gülümsemesi vardı. “Her teline ayrı aşığım,” dediğinde kalbim şefkatle sızladı bu kez. Bana hissettiği ne varsa bağıra bağıra, her bir kelimeye duyanların kulağına kazıya kazıya söylemişti. Bedenini kalabalığa çevirdiğinde, “Herkes duysun!” dedi. “Bu kız benim evleneceğim kızdır. Ailemdir! Bu kız anamdan emdiğim ak süt kadar helaldir bana!” Zihnimdeki tüm seslerle birlikte tüm uğultular da kesildiğinde, Tahir yeniden annesine baktı, kaskatı. “Ve sen ana, ÖZÜR DİLEYECEKSİN,” dedi ferman okur gibi. “Özür dileyeceksin Burada herkesin içinde ondan özür dileyeceksin. Şayet o özrü dilemezsen,” dediğinde çenesini kaldırdı, sımsıkıydı. İşaret Parmağı avlunun kapısını gösterdi. ”Şayet gönlünü almazsan, ahan da bu kapıdan içeri girersem ben de adam değilum!”
Uğultular iyice arttığında, Güldane Hanım neye uğradığını şaşırarak ağır bir darbe almış gibi bir adım geri çekildi. Bunu beklemiyordu. Hem de hiç. Yutkunmaya çalıştı ama… yapamadı. En sonunda bir destek ararcasına kocasına baktığında, Hasan Veli amca yerinden biraz bile kıpırdamadı. Bizi izleyen kalabalıktan, olayla hiç alakası olmayan biri gibi izlemeye devam etti elleri arkasında.
Güldane Hanım en son dayanamayıp,” Hasan Veli,” dedi bakışlarını oğlundan ayrımadan. “Bak hele, oğlun bizi neylen tehdit edey…” Başı ağır ağır sallanmaya başladığında her sallayışında yüzü biraz daha düştü, gözlerinin içindeki hayal kırıklığı daha da belirginleşti. “Anasının babasının evine adım atmayacakmış!” Sesi titredi, ama ağlamadı. Ağlamamak için kendini sıktığı belliydi. “Hem de kimin için?”
Tahir cevap verecek oldu ama Hasan Veli amca attığı birkaç adımla daha önce başladı. Karısının yanında durmadı belki ama birkaç adım gerisinde durup, dudaklarında ihtiyatlı bir gülümsemeyle oğluna ve bana baktı, bize. “Kimin için olacak, karıcığum,” dedi manidar bir sesle. “Sevdiği kadın için yapay, iyi de yapay.” Karısının kendine dönen hiddetli bakışlarına gülümsemeye devam etti. Tanıyordu o öfkeyi, nasıl yöneteceğini iyi biliyordu, anladım. “Ben da senin için aynısını ederdum. Helal olsun uşağıma. Atasına çekmiş.”
Tahir, babasına karşı elini birkaç kez göğsüne vurduktan sonra, “Ben diyeceğimi dedim,” dedi sözlerinin altını çizerek. “Lafımı yemeyeceğimi de en iyi sen bilirsin, ana. Koy takkeni önüne, enine boyuna düşün. Melek’e yaptığın saygısızlığı bana yaptın say. Ha özür dilemeye karar verirsen de…” Bakışları yavaşça etrafımızdaki kalabalıkta gezinirken, bir yaprak gibi titrememek için elimi tutuşuna sığınmıştım. “Bir söz var, kalabalıkta ayıp edenin tenhada özrü kabul olmazmış. Bilir misun ana?” Kalabalık tamamen susmuştu, çıt çıkmıyordu bu adımdan sonra. “O özür,” dedi vurgulayarak. “Herkesin önünde dilenecek. Benim kadınımı ağlatıp üzdüğün herkes görecek o özrü dileğini,” dedi tane tane, kelimelerin üzerini kazıya kazıya. “Aksi halde… ne ölün ölüme ne dirin dirim. Bu da böyle bilinsin!”
Geri dönen adımları daha yavaştı. Güldane Hanımı arkamızda bir harabe gibi bırakıp arabasına bindiğimizde ve indiğimiz yokuşu ağır ağır geri çıktığımızda ruh gibiydim. Az önce olanlar… gerçekten olmuş muydu? Tahir elimi tutup başta annesi olmak üzere herkese meydan okumuş muydu? İnanamadım. Hayatım boyunca böyle bir şeyi kimse yapmamıştı benim için. Nasıl büyük bir fedakarlıktı, inanamadım.
Annesini üzmesi beni mutlu etmemişti ama beni her şeye rağmen koruması, kollaması… işte bu paha biçilemezdi.
Arabası evin önünde durduğunda, elini yine saçlarımın arasına koydu, acıyan yerime, bilerek. “Meleğim,” dediğinde ona bakamadım. Kalp atışlarımla baş etmeye çalışıyordum. “Biraz öküzce bir evlilik teklifi oldu ama… Bana da böylesi yakışırdı sanki.”
Gülümsedim ama aynı anda gözlerimden yaşlar süzülmeye başlayınca, “Ya Tahir..” dedim. “Şapşal mısın sen!”
“Sayende,” dedi başını koltuğa yaslayıp, beni oradan izlemeye devam ettiğinde. “Şimdi bu şapşalın gitmesi gerekiyor.”
“Yine mi!”
“Yine…”
“Bitmedi mi?”
“Bu defa bitecek Allah’ın izniyle. Var mı benden istediğin?”
“Sen,” dedim omuz silkip. “Sadece sen.”
Gülümsedi. “Başımla beraber.”
“Tahir… Ne yapacağım ben sensiz?”
“Elini açıp dua edeceksin,” dedi sağlam bir sesle. “Dua et ki sana geri dönebileyim.” Saçımı kulağımın arkasına koyup, beni göğsüne çektiğinde gözlerimi kapattım. “Çünkü geri döndüğümde, telafi etmem gerekenler olacak. Seve seve…”
*
Şırnak/ Cizre
Arazi, sabaha karşı sessiz ve kasvetliydi. Toprak kendini henüz terk eden karla nemlenmiş, otlar ayak izlerini saklamaya çalışır gibi yüksekten boy vermişti. Hedefin ucundaki harabe ev, yamacın gölgesine sığınmıştı; tek katlı, taş duvarlı, duvarları yer yer içine göçmüş olsa da hâlâ bir şekilde ayakta kalan bir yapıydı. Yıllardır oradaydı ve yıllardır yanlış şeylere şahitlik etmişti.
Tahir Yüzbaşı, dizinin üzerine çökmüştü, dürbünü gözlerine dayamıştı. Nefesini yavaş ve en derinden alıyor, gözünü dürbünden ayırmadan hedefi tarıyordu. Tecrübeyle perçinlenmiş bir sükûneti vardı; beklemenin ne nerede başlayacağını veyahut nerede biteceğini iyi biliyor gibiydi. Elleri tüfeğine sabitlemişti. Günlerdir oradaydı, günlerdir yemeden içmeden, pür dikkat bu anı bekliyordu. Hedefindeki harabe evi gördüğü ilk vakit, içinden bir şeyin yerli yerine oturduğunu hissetmişti. Uzun zamandır aradıkları, hainliği yetmezmiş gibi bir de sevdiği kadının canına kast eden çakal, o saniyelerde mimarı olduğu ölüm çemberinin içine alınmıştı.
Hainler, Yıkım Timinin ablukası altındaydı
Tim, evi kusursuz bir halka gibi sarmıştı. Doğudan, kuzeydoğudan ve güneyden… Batı bilinçli olarak boş bırakılmıştı; kaçış yönü gibi görünmesi için. Tahir bunu özellikle istemişti. Çakalın huyunu az çok tartmıştı. Sıkıştığını hissettiğinde, yanındakileri hiçe sayar, canının derdine düşüp kendine açık sandığı yerden çıkardı. Sadece toprağına değil, güya yoldaşlarına da hainlik ederdi.
Hain her yerde, her durumda haindi.
Tahir’in birkaç metre gerisinde Zerrin vardı. Diz çökmüş, sırtını bir kayaya yaslamıştı. Üzerinde üniforması vardı, duruşu, sağlam ve kendinden emindi. O da dürbünle bakıyordu ama tetiğe dokunmak için değil, takip etmek için. Tahir önceden uyarmıştı; gerekmedikçe dahil olmayacaktı. Olası çatışma durumunda geri duracak, kendini tehlikeye atacak hiçbir aksiyonda bulunmayacaktı. Esasında Tahir, Zerrin’in orada olmasını hiç istememişti. Bağlantılarını kullanarak gerekli bilgilere ulaşması ve sonra geri çekilmesi yeterliydi. Ama Zerrin geri durmayı bilen kadınlardan değildi.
Çünkü Çakal, bir zaman önce Zerrin’in de izini sürdüğü bir haindi.
Yıllar öncesine dayanıyordu bu takip. Zerrin, sahadaki boşlukları fark etmişti. Bir operasyondan önce yer değiştirilen bir hedef, son anda boşaltılan bir ev, içeriden birinin sızdırdığı belli olan bilgiler, yanlış zamanda yanlış yerde çıkan çatışmalar… Haritaların üzerinde eğilmiş, tarihleri yan yana koymuştu. Bir şey, hep bir adım önden gidiyordu.
Zerrin onu uzun süre takip etmişti. Telefonlar, temaslar, aracı kişiler… Sabırla, sessizce, adım adım ilerlemişti. Çakalın en büyük hatası, iz bıraktığını sanmaması olmuştu. Zerrin ise izleri toplamıştı; konuşmayan köylülerin suskunluğunu, inatla, bastıra bastıra sorduğu sorularıyla bozmuştu.
Sonunda Hakkari’nin sarp dağlarında timinin kurduğu pusuda onu kıskaca almıştı. Çatışma saniyeler içinde başlamıştı. Çakal geri çekilirken ateş açmış, yanındaki haini askerin önüne atarak zaman kazanmıştı. O tek anlık boşluk yetmişti. Sis, kurşun, kan… Çakal, dağların içine karışmayı başardığında kurşun sesleri susmuştu. Geriye yalnızca yaralı bir asker, ve yarım kalan bir hesaplaşma kalmıştı.
Zerrin o günden sonra Çakal’ın izine bir daha ulaşmamış olsa da bu iş onun için bitmemişti. O yüzden o hainin adını Tahir’den duyduğu gibi soluğu Trabzon’da almıştı. Onca zamana sonra Çakal’ın izine Trabzon da raslamak onu şaşırtmış olsa da, hemen sonra yaptığı araştırmada Karadeniz’i terk ettiğini ve soluğu şu anda bulundukları Cizre’de aldıklarını öğrenmesi kolay olmamıştı. O yüzden şimdi o izbe arazinin orta yerinde, o harabe evin çevresinde, dürbünle aynı noktaya, aynı hırsla bakıyordu.
Üsteğmen Serhan, Tahir’in solunda yerini almıştı. Yüzü her operasyonda olduğu gibi taştan farksızdı. Teğmen Yaver biraz daha arkadaydı; telsizi parmaklarının arasında, gözlerini evden ayırmıyordu. Zaman zaman kulaklığını yoklayıp en ufak sese dikkat kesiliyordu. Uzman çavuşlar yerlerine dağılmıştı. Pekmez, sığ bir noktadan görüş almış, namluyu sabit tutmuştu; gözleri kapı ve kırık pencereler arasında gidip geliyordu. Karahan, yan cepheyi kontrol ediyor, en küçük hareketi bile kaçırmamak için göz kırpmıyordu. Arazinin nefesini dinliyordu. Komutanı ile göz teması bulunan yalnızca oydu.
“İçeride en az yedi kişi var,” demişti Serhan fısıltıyla. Tahir bu bilgiye hakimdi.
Karahan dürbünü indirmeden ve Zerrin’e bakmadan ona konuştu. “Komutanım, istihbaratı nerden aldım demiştin?”
Zerrin’i de kıpırdayan sadece dudaklarıydı. Mavi gözleri hedefe baktıkça sertleşiyordu. “Pazarda. Yaşlı bir kadın… Un alırken satıcının eline sıkıştımış kağıdı. Yakınlarda tarlası varmış. Ekinleri sürerken görmüş hainleri. Her gün aynı saatte aynı yolu kullanıyorlarmış. Tekin tipler olmadıklarını anlamış tabii ama başta korkmuş, kimseye söylememiş ama askere zarar gelir diye daha fazla sessiz kalamamış. Un satan adam akrabası, bilgileri doğrudan ona vermiş. O da bize.”
Karahan başını bir an için çevirip Zerrin’in gece mavisi gözleriyle karşılaştığında kalbinin derinlerinde bir sarsıntı hissetti. Ne oluya lan, dedi kendi kendine. Neden iki yüz voltluk elektrik yedim ki şimdi durduk yere(!) Günlerce operasyana hazırlanırken görmüştü onu. Yolculuk boyunca da hep birliktelerdi. Şimdi ne olmuştu ki birden bire? Tam da operasyonun ortasında, en ciddi, en dikkatli durması gereken yerde… Hızla yutkunarak başını çevirdi. Ciddiyetle, “Sonra, komutanım?” dedi.
Zerrin, bakışlarını önüne dönen o turuncu kirpiklerden alıp yeniden dürbüne çevirdiğinde, “Teyit etmem gerekiyordu,” diye devam etti. “Küçük bir ekiple yola çıktı. Gün doğumundan önce oradaydık.”
Yaver, dudağının kenarıyla gülümsedi. “Çakal sabahı sever, ha komutanım?”
Zerrin başını salladı. “Öyle asker. Sabahı sadece çalışkan insanlar değil, uyanığım diye geçinenler de sever.” Dudaklarında tehlikeli bir gülümse can buldu. “O günden beri takipteyiz, yaklaşamadık ite ama buraya geri döneceğini adım gibi biliyordum.”
“Nitekim döndü de.” Perdenin arkasında bir hareket olduğunda Tahir dürbünü hareketliliğin yönüne doğru sabitledi. “Bugün buradaysak Teğmen Zerrin sayesinde,” dedi Tahir. “Kapısını çalarken yanılmadığımı biliyordum.”
“Teveccühünüz komutanım,” dedi Zerrin. “Üstüme düşenden fazlasını yapmadım. Hem… Ne zamandır ben de peşindeydim bu itin, biliyorsun. Onun yüzünden neredeyse bir askerimi kaybediyordum. Tam da o esnada sırra kadem bastı. Eğer onu bulamasaydım…gözü açık gideceğim bir gerçekti.”
Tahir cevap vermeden önce Pekmez araya girdi. “Komutanım, saat altı yönünde bir hareketlilik var.”
Yaver, kulağına dikkat kesildi. “İçeride fısıltı arttı. Gerginlik var.”
Harabe evin kapısı açıldığında önce bir adam çıktı. Silahsız görünüyordu. Arka cebine uzanacak oldu. Görünüşte sigara içmeye hazırlanıyordu ama Tahir öyle olmadığını anladı. Adamın gözleri sağa sola kaçıyordu. Sakin görünmeye çalışıyordu ama çenesi seğiriyordu.
Tahir’in elleri kaşınır gibi tüfeğine sürtündü. “Hazırlanın beyler,” dedi. “Parti başlıyor.”
“Beyler mi sadece?” Zerrin anlık, alınmış bir bakış attı. “E biz de buradayız.”
Tahir gözünün hedeften ayırmadan dudağının bir yanını kıvırdı. Avuçları kaşınıyordu. Avuçları fena halde kaşınıyordu. “Ve hanımefendi.” Doğrulup bedenini önündeki taş duvara yaslandığında, verdiği işaretle birlikte askerler mevzi aldı.
Hain sigarasını dudaklarına yerleştirdiğinde çakmağa uzanırmış gibi yaptı. Ve tam da o an bedeni pencereye döndü. Uyaracaktı. Bir saniye daha kazansaydı her şey değişebilirdi.
O saniye gelmedi.
İlk silah sesi harabeyi yırtarak geçti.
Yüzbaşının tetiğe asıldığı an zaman ikiye bölündü. Kurşun, hainin kafasına gömüldüğünde sigara hâlâ dudaklarındaydı; çakmak, yere düşerken metal bir çığlık attı. Aynı anda iki namlu daha patladı. Camlar tuzla buz oldu, yıkık dökük duvarlar delik deşik olmaya başladığından sökülen kireçlerin tozları havaya karıştı.
Ve beklenen karşılık gecikmedi. Her yönden ateş açıldı.
Kurşunlar taşlara çarpıp sekiyor, duvarları parçalıyor, havayı keskin bir barut kokusuyla dolduruyordu. Sesler üst üste bindi; tek tek ayırt edilemeyen, dur durak bilmeyen bir ölüm senfonisi… Zaman, sadece tetik çekilen aralıklara sığabilmeyi başarmıştı.
“Kaçak var!” diye bağırdı Yaver ama kim olduğunu seçemedi.
Zerrin dürbünü gözüne kilitlemişti. Nefesini tutmuş, kalp atışlarını bastırmaya çalışıyordu. Görüş alanında gölgeler akıyordu. Bir omuz, bir siluet, bir anlık hareket… “Çakal… Sen olma!” diye fısıldadı dişlerinin arasından. Onu yine kaybetme ihtimali, kaburgalarının arasında küfreden bir tekme gibiydi. Her seferinde bir adım önde olmasına lanet ediyordu. Dürbünle taradı, sağa kaydı, sola… Yok. Yine yok!
“O mu?” diye sordu Tahir kurşunları ardı ardına boşaltırken. Namlusu ateş kusmaya devam ediyordu. Gözü haindeydi ama kafasının içindeki ihtimallere karşı onlarca plan yapıyordu, onlarcasını da bozuyordu. Kaçış ihtimali, sahte geri çekilme, pusu içinde pusu, haine destek… Hepsi, hepsi ihtimaller dahilindeydi. Sahadaki hiçbir şey kitapta yazdığı gibi değildi ve Tahir bunu herkesten iyi biliyordu.
“Hayır,” dedi Zerrin. Kurşunların arasından birbirlerini zor duyuyorlardı. Kulakları bu sese alışıktı ama diğer sesler kurşunların sesini bastıramazdı hiçbir zaman. Bu da kayıp demekti. “Ama burada.”
Çavuşlar mevzilerinde çivilenmişti adeta. Tüfekler omuzlarında, parmaklar tetikte. Ateşi bastırıyorlardı; haine nefes aldırmıyor, kafasını kaldıranı anında yere mıhlıyorlardı. Kulakları ise yüzbaşındaydı. Her biri biliyordu: ikinci bir emirde, kurşun yağdırarak hainin üzerine yürüyeceklerdi.
Bir RPG sesi uzaktan yankılandı ama patlamadan sustu. Bir kurşun, atıcıyı daha tetiğe basamadan devirmişti.
“Sağ kanat bastır!”
“Sol temiz!”
Komutlar parçalanarak havada asılı kaldı. Toz, duman, barut… Harabe artık bir yapı olmanın çok dışındaydı. Zerrin dürbünü bir kez daha sabitlediğinden görmesi gerekeni gördü. Ağaç çizgisine yakın, giderek geri çekilen bir gölge. “Orman hattı!” diye bağırdı. “Çakal kaçıyor!”
Çok değil, aynı saniyede yüzbaşının silueti yerinden koptu.
Duvarı aşması bir nefeslik sürede oldu. Kurşunlar arkasından duvarı biçti ama o çoktan düşmüş, yuvarlanmış, kalkmıştı. Harabenin içindeki cehennem, yerini ormanın karanlık kollarına bıraktı. Ayakları toprağa değdikçe kökler sıçrayarak altından kaydı. Dallar yüzünü tırmaladı, ceketinin omzunu yırttı ama umursamadı. Tahir ormanı gözleriyle değil, içgüdüsüyle koklayarak ilerliyordu. Ağaçlar sıklaştı. Toprak ayaklarının altında parçalandı.. Dalların arasından sızmaya çalışan gün ışığı kırıldı ve yokluğa gömüldü. Harabeden gelen silah sesleri her adımda biraz daha boğuklaştığında ve attığı her adımda kurşun sesleri biraz daha geride kaldığında, ters giden bir şeyler olduğunu anlaması uzun sürmedi.
Durmadı ama yavaşladı. Bu sessizlik… tanıdıktı. Toprakta taze izler vardı ama fazla düzgün, fazla bilerek bırakılmış gibiydi. Bir adım daha attı.
Ve dünya bir anda patladı.
Sağdan. Soldan. Bir hain gibi arkansından.
Bir mermi ağacın kenarını parçaladı, kıymıklar yüzüne saplandı. Bir diğeri omzunu sıyırıp geçti. Kanın ılık varlığını aynı anda yüzünde ve kol boyunda hissetti. Bir anlık boşlukta kendini sola attı, dizlerinin üstünde kayarak tüfeği yeniden omzuna aldığında uzaktan tanıdık bir ses duydu. Serhan’ın sesiydi bu.
“KOMUTANIM ORMANDA PUSU!”
Mermiler etrafını çember gibi sardı. Bir silah sesi daha. Çok yakın. Çok net. Çok ölümcül. Orman, o sesi karşılıksız bırakmadı, yankılar halinde geri dönderdi. Yönü seçmek imkânsızdı. Yankılar her yerdeydi. Ve sesler o andan itibaren bir an bile kesilmedi.
Kan, yüzbaşının görüşünü perdelemişti.
Kurşunların arasında, ölümün soğuk nefesini ensesinde hissettiğinde ise gözünün önünde olan, bir çift ela gözden fazlası değildi.
Ve o gözlerin sahibine, döneceğine dair verdiği söz.
*
Topuklarım tahtanın önünde bir o yana bir bu yana giderken, abime öfkeli gözlerle baktım. Bunu yaptığına inanamıyordum! Bunu yapmış olamazdı…Tamam, bazı zamanlarda fevri olabildiğini ben de biliyorum ama bu kadarı… çok fazlaydı. Kapanmasını istediğim her şeyin üzerini açacak, daha da büyümesine sebep olacaktı. Pembe topuklarım beton zeminde izlerini bırakmaya devam ederken tam abimin önünde durdum, ağzımı açıp elimi kaldırdım ama… hayır, tek kelime çıkmadı ağzımdan.
Zaten kaç gündür merak içindeydim. İçimde tarif edemediğim bir huzursuzluk vardı çünkü Tahir’e de ulaşamamıştım. Dün son mesajı atmış ve ortadan kaybolmuştu. Ulaşsaydım… ona onu ne kadar çok özlediğimi söyleyecektim. Bir an öne dönmesini, benim burada daha fazla dayanamadığımı söyleyecektim. Gel, diyecektim. Bir an önce dön. Bildiğin tek şey onu yanımda istediğimdi. Ama içimi asıl ezen Sıla’nın da Serhan’a ulaşamamış olmasıydı. Onun yüzüne baktığımda kendi korkumu görüyordum. Gözlerinin yuvasında bekleyen ama düşmemek için direnen yaşları, sürekli telefonunu eline alıp tekrar masaya bırakışı… Belki arar birazdan, diye başlayan ama sonu gelmeyen cümleleri.
İnsan sevdiğiyle bağlantısı koptuğunda, zaman da geçmek bilmiyordu ki. Dakikalar uzuyor, saatler anlamsızlaşıyordu.
Şerif Ali düğünü olduğu için özel izinle burada kalmıştı ama o da timinden haber alamadığını ancak operasyon esnasında bunun normal olduğunu söylemişti. Sesi sakindi. Mantıklıydı. Asker aklıyla konuşuyordu. Ama işte… Kalp mantık dinlemiyordu.
İçimdeki sıkıntının son yaşananlardan ötürü olmasını dileyip duruyordum.
Aslında sabah üstümde bir kırgınlıkla uyanmış, üşüttüğümü anlayınca ilaç içip biraz daha uyumaya çalışmıştım. Sıla sabah çıkarken evde kalıp dinlenmemi, iki sınıfı da idare edeceğini söylemişti ama bir saatten sonra içim öylesine kararmıştı ki Tahir’in sesini duyamıyorsam, çocuklarımın bana iyi geleceğini düşünerek okula gelmiştim. İki ders kadar onlarla zaman geçirmek iyi gelmişti gelmesine ama… son ders saatti çalıp da abimi karşımda görünce ve boşalan sınıfta anlattıklarını dinleyince tüm sinir sistemim yeniden çökmüştü.
“Ne yaptın sen?” diye sordum, inanamıştım, birkez daha duymaya ihtiyacım vardı. Belki birkaç yüz kez daha. “Ne yaptın sen abi!”
Yanına oturdum, küçük bir çocuk gibi kaçırdı gözlerini. Zaten sıradanın üçte ikisini de kaplamıştı, düşmek üzereydim. “Ekinlerini yaktım,” dedi. “Güldane Hanımın,” bunu daha bastırarak söyledi. Güldane anne, demedi. Güldane Hanım, dedi. Onu bile zor söyledi. “Çiçeklerini de.” Başını ağır ağır sallarken, yumruklarını sıktı hırsını alamamış gibi. “Az bile yaptım!”
“Abi ekinlerin en suçu vardı ki?” Gözyaşlarım yeniden yağmalamak istiyordu gözlerimi, izin vermeyeyim diye sınıfın tavanına baktı. “Çiçeklerin de suçu yoktu.”
Gözlerini üzerimde hissettiğimde ona bakamadım. Baksam ağlardım, baksam hıçkıra hıçkıra ağlardım. O bile susturamazdı beni. “Benim çiçeğimin de suçu yoktu,” dediğinde elini saçlarıma koydu. Tam oraya, acıya yere, hâlâ acıyan yere. “Ama o, benim çiçeğimi koparmaya yeltendi.” Nefesini saçlarımın arasında hissettiğimde, gözlerimi kapattım. “İşte o zaman birkaç damla aynı anda ve aynı hızla akıp gitti soğuk yanaklarımın üzerinden. “Benim çiçeğime dokunanın, bahçesini yakarım. Yaktım da. O içimdeki düşüncesiz dangalaktan kurtuldum çünkü. Buradayım artık. Ömrüm yettiğince…”
Bu sonucuyu sadece daha alçak bir sesle söylememişti, daha başka söylemişti. Nasıl olduğunu tarif edemezdim ama… başkaydı işte. Gözlerimi açıp ona döndüğümde, hüzünlü gözleri, hüzünlü yüzü yanıbaşımdaydı. “Abi,” dedim doğrudan o yeşil gözlerine bakarak. Ve elim her nedense, asker künyesinin üzerinden kalbinin üzerinde durdu. “Hatırlıyor musun? Bana küçükken seni görmez yapacağım diye bir karışım hazırlamıştın. İçinde dedemin traş losyonundan o zift gibi pul bibere kadar her şey vardı.”
Burukça gülümsedi. Bedeni buradaydı, elimin altındaydı ama zihni bie an için o zamanlara gitti, anladım. “Hatırlamaz mıyım hiç?”
“O rezalet karışımı içersem görünmez olacağımı söylemiştin.”
“Yaptım dimi öyle bir mallık?”
“Alasını yaptın hem de.” İkimiz de güldük ama içimi kemiren o şey hâlâ yerli yerinde duruyordu. “Sana gerçekten görünmez olacak mıyım, diye sorduğumda aynı böyle bakmıştın abi. Sen benden ne zaman bir şey gizlesen, hep böyle bakarsın. Anladım ben,” dedim gözümden bir damla daha akarken, avucuma vuran kalp atışlarındaki düzensizlik, içimdeki şüpheyi acıyla destekledi. “Sen benden bir şey gizliyorsun.”
Bakışlarını kaçırdığında, kaçırdığı yere eğdim başımı. Benden gizlediği bir şey vardı, artık bundan emindim ve hemen şimdi söylemek zorundaydı!
“Abi lüt-” Gecenin bir yarısı ikinci kez kapmız çalındığında, daha fazla oturamadım.
Sıla’nın içeri girmesiyle kalbimde bir kasılma hissettim. Daha önce gülümseyerek çocukları uğurlamıyor muydu? Bu hali neydi ki… Bedeninin taşıyamıyormuş gibi omzunu kapıya yasladığında, elini de kalbine götürdü. “Melek…” dedi gözleri korkuyla bakarken. “Kapı… Kapıda askerler var..” Bakışlarını kaçırmasını anlayamadım. Bir şeyler biliyor da saklıyor gibiydi…“Ben yanlarına gidemedim,” dedi en sonunda. “Benimle gelir misin?”
Kalbim boğazıma kadar çıktı. Elimi kolumu nereye koysam, ne tarafa yürüsem bilemedim. Abime baktım, o da sessizdi. Söylemiyordu bir şey. Sınıftan çıkıp koridora attım kendimi. Kalbim göğsümü yumrukluyordu sanki. Gözlerim her adımda kötü kötü senaryolar yazıyordu. Ya bir şey olduysa… ya diye başlayan cümlelerin sonu yoktu kafamda. Ellerim buz gibiydi. Dizlerim titriyordu.
Bir askeri araçtı beni karşılayan ama etrafta kimsecikler yoktu. Fazlasıyla anlamsız bir sessizlik vardı. Bir sağıma baktım, bir soluma… Soğuk yüzümü yalarken, sessizlik çok sayıda adım sesiyle bölündü. Aceleci ve acemi aynı anda gelen minik adımlar… Refleksle başımı çevirdim. Okulun arka tarafından fırlayıp gelen kalabalığı gördüğümde beynim durdu. Gerçekten durdu. Tüm öğrenciler fırlayıp koşarak önümde bir halka oluşturduğunda önce beynim algılayamadı. Gözüm gördü ama aklım kabul etmedi. Evlerine gittiğini sandığım tüm öğrencilerim şimdi etrafımdaydı. Hepsi önceden hesaplanmış bir planın güzel bir parçası olarak duruyordu yerinde.
Ve hepsinin de elinde pembe bir gül dalı vardı.
Parlayan gözleriyle kocaman kocaman gülümsüyorlardı. Öyle masum, öyle heyecanlı… “N-ne oluyor…” dedim ama hiçbiri ağzını açıp da cevap vermedi. Gülümsemeye devam ettiler. Temel’ler, Fadime’ler, Dursun’lar… Hepsi ama hepsi.
Derken… askeri aracın kapısı açıldı. Yere basan büyük postalları gördüm önce. Boğazımdaki yumru, o postalık sahibini görünce dağılmaya başladı. Çünkü üniformasıyla araçtan inen Tahir’di.
Sağ salim. Dimdik. Bana doğru baktı.
Elinde… Elinde koca bir demet pembe gül vardı.
Zaman bile etrafımızı çevreleyen çocuklar gibi geri çekilip pembe bir gül dalı tuttuğunda, rüyada olup olmadığımı anlamak için çiçekli elbisenin kumaşının üzerinden kendimi cimdirdim. Ah! Gerçekti…
Tahir adımlarını bana doğru attı. Her adımında kalbim biraz daha hızlandı. Kıpırdayamadım. Ayaklarım yere çivilenmiş gibiydi. Nefes almayı bile unutmuşum. Göğsüm sıkıştı. Gözlerim doldu ama düşmedi yaşlar; ama içimden bir ses, uzun süre tutmayacağımı söylüyordu onları.
Karşımda durduğunda, özü diler gibi baktı. Kabahatini biliyordu. Nasıl da korkutmuştu beni? Kalbim neredeyse yerinden çıkacaktı. Burada olduğu için şükreden kalbimle ve şaşkın gözlerimle ona bakmayı sürdürürken… gülleri kollarıma bıraktı.
“O zaman da bakmaya kıyamazdım ben sana, hâlâ kıyamıyorum,” dedi yumuşacık sesiyle. “Tırnağına taş değecek diye içim gidiyor. Şu Karadeniz damarım atacak da taşarken eteklerine bir damla sıçratacağım diye it gibi korkuyorum. Melek… Ben seni gözümden sakınıyorum.” Yüzümü açılan avucuna aldığında, sanki yüzüm başından beri o avuç için var olmuş gibiydi. Hiç yadırgamadan, hiç yabancılık çekmeden yerleştim. Bir yuva bulmuş gibi sindim oraya, kıpırdamadan kaldım. Onunsa bakışları… Derin, acele etmeyen, yıllardır ezberler gibi değil de saatlerdir ayrı kalmışız gibi özlemle, dolu dolu dolaşıyordu yüzümde. Zaman sadece bizim için durmuştu sanki. Dudaklarını alnıma bastırdığında yavaşça kapanan gözlerimin ardında bile derin bakışlarını görmeye devam ettim. Dudaklarının çizgilerini, sıcaklığını, tenimde bıraktığı o sakin ama sarsıcı hissi benden almadan, “Ben seni diz yapmış pijamalarınla hayal ediyorum,” dedi..“Evimin bir köşesinde… Her sabah işe gitmeden önce, memleketimin hırçın dalgalarına dalar gibi dalmak istiyorum uyuyan yüzüne. Sessizce. Kimseye çaktırmadan. O manzarayı içime alıp çıkmak istiyorum evden. Dağ tepe gezerken bile burnumda senin kokun kalsın. Namlunun ucundayken, tetiği çekerken, Azrail enseme çökmüşken; eğer o karanlıktan, o barut kokusunun arasından sağ çıkabilirsem beni evimin kapısında senin beklediğini bileyim.” Bir kez daha öptü alnımdan. “Seviyorum,” Durdu, biraz geri çekilip gözlerimin içine baktı. Kaçacak hiçbir yer bırakmayan bir kesinlikle. “Çok seviyorum seni.”
O tüm bunları söylerken, yanaklarım sırılsıklam kalmıştı bile.Gözyaşlarım durmak bilmiyordu ama ağlamanın içinde bir şey daha vardı. Gülümsüyordum. Hem de öyle böyle değil! Hayatımda hiç gülümsemediğim kadar büyük, içten, taşacak gibi bir gülümsemeyle…
Sonra… hiç beklemediğim bir şey yaptı.
Dizlerinin üzerine çöktü.
Kalbim bu defa gerçekten ve geri dönülmez şekilde durdu sandım. Dizlerimin bağı çözüldü. Kollarına bayılmam an meselesiydi!
“Nayinom,” dedi. Onun sesi titremedi ama benim dünyam titredi.
Arka cebinden kadife bir kutu çıkarıp aramızda açtığında, yüzüğün pembe taşı ışıldadı.
“Karım olur musun?”
Her şey üst üste geldi. Korkum, özlemim, günlerdir içimde biriken endişe… Hepsi bir anda gözlerimden boşandı. Elimi ağzıma kapattım; hem şaşkınlık hem mutluluktan… Ağladıkça ağladım. Hem de öyle sessiz falan değildi, düpedüz hıçkıra hıçkıra…
“Ben… ben seni kaybettim sandım…” diyebildim sadece. Sonra güldüm. Ağlarken güldüm yine. “Sen bana ne yaşattığının farkında mısın?” dedim, sesim titreyerek.
Etrafımızda alkışlar koptu mu, çocuklar bağırdı mı, bilmiyordum. Nurcan abla, Dağhan abi, Şerif Ali ve Destegül, hatta Sıla ve Serhan, hatta tüm tim nerden çıktı, anlayamadım. Ben sadece dizlerinin üzerine çökmüş, beklenti dolu gözlerle bana bakan Tahir’i görüyordum.
Ellerimle yüzümü kapatıp başımı salladım. “Evet,” dedim. Yetmedi, binlercesini söylesem yine de yetmezdi. “Evet… Senin karın olurum, yüzbaşı.”
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 74.44k Okunma |
5.73k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |