16. Bölüm

(15) Gitmek Ya Da Gidememek, İşte Bütün Mesele Bu...

Durumavii
durumavii

15. BÖLÜM:

 

“GİTMEK YA DA GİDEMEMEK…

İŞTE BÜTÜN MESELE BU …”


 

⛓️‍💥🪽

 

Köyün üstüne serilmiş ikindi güneşi, kerpiç evlerin tepesinden ağır ağır çekilirken traktörlerin uğultusu yerini kuş ötüşlerine bırakmıştı. O evlerden birinde oturan Şehriye Nene ve Nazım Dedenin yüzü, torunları yanlarında olduğu için bir başka gülüyordu.

 

On yedi yaşındaki Arslan, yerde bağdaş kurmuş oturuyordu. Önündeki duran sininin üzerinde kalınca test kitapları varken elinde kalemiyle sayfaların üstüne eğilmişti. O yıl liseyi bitirmişti. Sonrasında aklına koymuştu; harp okuluna girecek, hep hayal ettiği gibi asker olacaktı. Gözlerinde yorgunluk varsa da içinde sönmeyen bir ateş yanıyordu. Babası ise bu isteğinin tam karşısında duruyordu. Mahmut Bey, büyük oğlunu her zaman sağ kolu olarak görmüş, zekasına hayranlık duymuştu. Büyük emekler vererek kurduğu ve büyüttüğü şirketini bizzat ona emanet etmek istiyordu. Ancak Arslan, asker olma konusunda o kadar heyecanlı ve ısrarcıydı ki Mahmut Bey aralık kapı bırakmak zorunda kalmıştı.


 

Babasını sözü Arslan’ın kulaklarında çınlıyordu. “Eğer bu yaz köyde sorunsuz geçerse, harp okulu teklifini değerlendireceğim.” O cümle Arslan’ın kalbine kızgın harflerle kazınmıştı. Başka hiçbir şey umurunda değildi; tek istediği o üniformayı giyebilmekti.

 

Pencere pervazında oturup ayaklarını dışarı doğru sallayan on dördündeki Şehriye ise yemyeşil tepeleri izliyordu. Hava çok sıcaktı. Kahkülleri terden alnına yapıştıkça sık sık geriye doğru sıvazlıyor, sesli ve sıkkın nefesler veriyordu. Yaz sıcağı köyün üstüne çökmüştü, gökyüzünde neredeyse hiç bulut kalmamıştı. Güneş, toprak damların üzerinden öyle yakıcı vuruyordu ki köyün köpekleri bile gölge arayıp kulübelerinden çıkmıyordu.

 

Şehriye köyde olmayı seviyordu; sabahları horoz sesiyle uyanmak, nehir kenarında çıplak ayak dolaşmak, incir ağacından taze incir koparmak hoşuna gidiyordu. Ama öte yandan şehirdeki eğlenceleri de özlüyordu. Çocuk ruhu, içindeki enerjiyi atabileceği başka şeyler istiyordu.

 

Yine de okullar kapandığında annesi Nezaket Hanım, “Emin misiniz o sıkıcı köye gitmek istediğinize?” diye sorduğunda bir an bile düşünmeden evet, cevabını vermişti Arslan Ağabeyiyle birlikte.

 

Çünkü Mine ve Doruk Can tıpkı anneleri gibi köyü sevmiyordu. Arslan ve Şehriye de gitmezse dede ve nineleri yalnız kalacaktı. Üzüleceklerdi. Şehir, arkadaşları ve diğer her şey yerinde duruyordu ama ihtiyarlar her zaman o kerpiç evde olmayacaktı.

 

Arslan ve Şehriye bunu biliyordu.

Biraz sonra ela gözleri bahçenin bir köşesine ilişti. Dedesinin traktörüne… Kocaman tekerlekleri, koca bir çembere benzeyen direksiyonu ve heybetli sarımtrak gövdesiyle oyuncak arabaya benziyordu. Üzerinde asılı duran anahtarı güneşte parlatıp Şehriye’nın gözlerini kamaştırdığında içinde tarifsiz bir merak kabardı.

 

Başını çevirip ders çalışan ağabeyine seslendi. “Abiş! Ded görmüş, zekasına hayranlık duymuştu. Büyük emekler vererek kurduğu ve büyüttüğü şirketini bizzat ona emanet etmek istiyordu. Ancak Arslan, asker olma konusunda o kadar heyecanlı ve ısrarcıydı ki Mahmut Bey aralık kapı bırakmak zorunda kalmıştı.

em namaza giderken anahtarı traktörün üzerinde bırakmış,” dedi heyecanla. “Bir tur binelim mi? Köy yolundan gidip geliriz, olur mu?”

 

Arslan, kalemini siniye bıraktı. Akranlarının aksine ihtiyatlı ve ağır başlı bir gençti. Bu yüzden, “Olmaz,” dedi. “Bırak traktör kullanmayı daha normal araç ehliyetimi bile almadım.”

 

“Ama babamın arabasını kullanıyorsun!”

 

“Evet ama site içinde, düşük hızla ve öğrenmek amacıyla. Ayrıca babamın arabasıyla dedemin traktörü birbirine benziyor mu sence Şehriye?”

 

Şehriye dudaklarını büzdü, yüzünü çevirdiğinde, “Yapma be cadı,” dedi Arslan kardeşine kıyamayarak. “Tamam, dedem gelsin, söylerim bizi gezdirir. Ama ben yapamam, tehlikeli. Her şeyden önce burada bana emanetsin.”

 

Şehriye isteksizce, “Tamam,” dedi ama gözleri hala anahtardaydı. Ağabeyinin sözleri merakını azaltmadı, tam tersine daha da kabarttı. Çocuk aklı, yasakları daima çekici bulurdu.

 

Ne vardı yani o traktöre binip iki tur atsa? Dedesini kullanırken defalarca görmüştü zaten. Nasıl çalıştırılacağını da nasıl durduracağını da iyi biliyordu. Üstelik etrafta hiç kimse yoktu…

 

O sırada mutfaktan Şehriye Nine çıktı. Başörtüsünün altından sarkan beyaz örgüleri, tombul yanakları ve ağır ağır bastonuna yaslanışıyla tam bir ege ninesiydi. Yılların çizgileri yüzüne işlemişti ama gözlerindeki ışık hala parıl parıldı. Yanakları öyle dolgun ve pembeydi ki, torunları o yanakları sıkmaya bayılırdı.

 

Salonun ortasında durup bir süre onları izledi. Elindeki toprak kaptaki keçi yoğurdunu, ders çalışırken şifa olsun diyerek Arslan’ın önüne koydu. Pek severdi. Sonra yumuşak sesiyle konuştu. “Guzularım… bugün ne yapam size? Ne ister canınız? Bahçeye inem mi? Taze fasulye alıpta gelem mi?”

 

Arslan, minnetle gülümseyerek, Sağ ol ninem, zahmet etme,” dedi. “Ne olsa yeriz biz.”

 

Şehriye omuz silkti, tatlı bir çocuk edasıyla yüzünü buruşturdu. “Ben makarna istiyorum."

 

“Dün yaptık ya kızım, içinde makarna ağacı mı çıksın istiyorsun?”

 

Şehriye gözlerini devirerek ağabeyine çıkıştı. “Makarna ağaçtan toplanmıyor kaskafa! Öğren de gel önce!”

 

“Şehriye… Getirme beni oraya, seni ineklerin yanına atarım sabaha kadar süt ve tezek banyosu yaparsın.”

 

“Bok atarsın gerizekalı!” diye çemkirdi Şehriye. “Hem ben senin neden asker olmak istediğini anladım.”

 

Arslan kaşlarını çattı. “Neden istiyormuşum.”

 

“Çünkü dağlara çıkmak istiyorsun.”

“Yani?”

 

Şehriye sırıttı. “E ayısın ya. Dağlarda da bolca mağara var, doğal ortamından ancak on yedi yıl ayrı kalabildin. Seni de anlıyorum.”

 

“Bana bak arpa Şehriye! Bir daha bana ayı dersen seni köyün meydanına çıkarır kaybolan mal bulundu, diye bağırırım.”

 

Şehriye suratını buruşturdu. “Biliyor musun abicim? Dün izlediğim reelste diyordu ki; bir rivayete göre bugün öz kardeşlerimiz olan şahsiyetler daha önceki hayatlarımızda düşmanlarımızmış ve birbirimize katlanmayı öğrenmemiz için bu dünyaya kardeş olarak gönderilmişiz.” Başını omzuna yatırıp alaycı gözlerle baktı. “Gel gör ki ben sana bu dünyada da katlanamıyorum dingil!”

 

Arslan, elindeki kalemi kız kardeşine fırlattı ama Şehriye tam zamanında eğilince kalem camdan dışarı fırlayıp gitti. “Gelmedi ki! Gelmedi ki!”

 

Şehriye sevinçle el çırparken Arslan’ın gözleri bu kez önündeki yoğurda kaydı. Kız kardeşiyle aynı anda göz göze geldiklerinde, “Hayır,” dedin genç kız. “Ağabey sakın…”

 

Bu defa kaçamazdı. Pencereden atlasa bile kaçamazdı çünkü ağabeyinin atışları hep tam isabetti. Bu yüzden gözlerini kapattı ve sadece bir saniye sonra bir kaşık yoğurt şap diye suratına yapışmıştı.

“Senin ağzına sıçayım ben pislik!” diye cırladı.

 

Köyde olmanın en güzel yanı ağabeyine rahatça küfür edebilmesiydi. Annesi böyle bir şeye asla izin vermez, duyarsa o afilli cezalarından birini mutlaka uygulardı.

 

“Hah!” dedi Arslan keyifle. “Bak şimdi ne güzel yoğurtlu şehriye oldun.”

 

Şehriye suratındaki yoğurdu eliyle temizleyip bir yandan da dudaklarıyla yalandı. “Pissss! Hayvanat! Arslan değil eşeksin sen! E şek!”

 

Arslan, sert sert baksa da kız kardeşinin o haline içten içe güldü. Her geçen gün daha fazla büyüyor olabilirdi ama beş yaşındaki muzur ifadesi özellikle böyle zamanlarda hala suratındaydı.

 

Nine bastonunu yere vurup,”Dövüşmen guzum…” diye uyardı. “Arslan, yağşuklum, makarna da yaparız, ni var ki? Ah şu belim izin verse size eskisi gibi mantılar açar, sarmaları sarardım. Lakin yaşlandık artık, bellerim zor tutuyor gari. İdare ediverin.”

 

Yaşlı kadının gözleri bir an için hafifçe nemlendi. Gençliğindeki günleri hatırlamış, torunlarına hamur açtığı zamanları özlemişti. Ama yine de yüzünden o tonton gülümsemesi eksik olmadı.

Şehriye dayanamadı, pencere pervazından atlayıp ninesinin yanına koştu. İncecik kollarını ninesinin beline doladı. “Sen ne yapsan yerim tontişim! Poğaça yanaklım benim, ay çöreğim!”

 

Şehriye Nine kahkahalarla güldü. “A beni tatlı dilli kızçem! Ne güzel konuştun gız öyle. Hiç o nemrut anana çekmemişsin vallahi.”

 

Şehriye de kahkahasını tutamadı. Ela gözleri de, gülümsemesi de babaanesine tıpatıp benzerdi. Köydeki ihtiyarlar onu Şehriye Ninenin gençliği olarak görürdü.

 

Yine de sadece gözleri ve gülümsemesini almış olmayı tercih ederdim. İsim kısmı… biraz eksik de kalabilirdi, diye geçirdi içinden Şehriye.

 

Nineleri yemek yapmak üzere mutfağa döndü. Arslan tekrar sorularına gömüldüğünde odada sadece kalemin kağıda sürtünme sesi duyuldu bir süre. Sessizlik ağırdı. Genç adam odaklanmıştı. Ta ki motorun o gürültülü sesi duyulana kadar…

 

Bu, traktör motorunun sesiydi. Arslan’ın gözü doğrudan duvardaki guguklu saate kaydığında yüzü bembeyaz kesildi. Dedesinin namazdan dönmesine daha vardı…

Kalemi fırlatıp pencereye koştu. Avludaki traktör ağır ağır hareket etmeye başlamıştı. Direksiyonun başında ise rüzgarda uçuşan sarı saçlarıyla Şehriye vardı. Küçücük bedeni koca demir yığının içinde kaybolmuştu ama gözlerinde korkuyla karışık sevinç de parlıyordu.

 

“ŞEHRİYE!” Arslan’ın sesi yeri göğü inletti. “Ne yaptın sen! Dur, inmeye çalışma, ben geliyorum!”

 

Koşarak traktöre yetişti, basamağa tutunup büyük bir hamleyle yanına çıktı. Direksiyonu kavradı ama traktör çoktan ivme kazanmıştı. Önlerinde köy yolunun dik yokuşu uzanıyordu.Traktör sallanarak o yolda ilerledikçe Şehriye’nin yüzü gülüyordu. Heyecanlı bacakları bir türlü yerinde durmuyordu.

 

“Şehriye dur!” diye bağırdı Arslan. Aynı anda kardeşi frene bastı ama hatalı bir hamleydi. Çünkü bastığı fren değil, gazdı.

 

Şehriye’nin kahkahası kısa sürdü, yüzü buz kesti. Dudaklarından korkulu bir çığlık koparken, “Abi… durmuyor!” diye bağırdı. “Ne yapacağız!”

 

Arslan dişlerini sıktı, fren pedalına bütün gücüyle bastı ama traktör yalnızca homurdanarak sallanmaya başladı.Daha önce traktör kullanmasa da dedesini kullanırken izlemişti. Bu şekilde çoktan durması gerekiyordu ama durmuyordu işte! Tekerlekler toprak yolun taşlarını sağa sola savuruyordu.

 

Bahçesiyle ilgilenen bir yaşlı bir adam onları fark ettiğinde tüm gücüyle bağırdı. “Tövbe bismillah! Bunlar delirdi mi! Koca traktörün üstüne çocuk mu biner?”

 

“Bunlar Nazım’ın torunları değil mi? Ne işleri var traktörün tepesinde. Koşun haber edin! Bu işte bir iş var…”

 

Onları gören insanlar bağrışıp dururken Arslan sakin olmaya çalıştı. Bir sorun vardı. O belliydi. Şanslılar ki meydandan uzaklardı, traktör tarlaların içinde yol alırken etrafta hiç insan yoktu. Arslan soğukkanlı kalıp düşünmeye çalışırken ilerideki saman balyalarını gördü. Belki de en güvenli yol traktörü oraya sürmekti. Zaten başka seçeneği de yoktu. Biraz daha yaklaştıklarında saman balyalarının etrafında oynayan çocukları fark etmesiyle, “Şehriye!” dedi. “Hemen çök.”

 

Şehriye ağlamaya başlamıştı bile. Hemen ağabeyinin dediğini yaparak dizlerinin üzerine çöktü. Aynı anda Arslan’ın boğazı yırtılırcasına bağırışı duydu. “Çekilin! Çekilin ordan!”

 

Çocuklar çok küçüktü. Üzerleri gelen traktörü fark ettiklerinde sağa sola kaçışmaya başladılar. Onlar dağıldıkça Arslan’ın işi daha da zorlaşıyordu. Ne tarafa süreceğini kestiremiyordu. Endişe alnında ter damlacıkları biriktirdiğinde genç adam tarlanın bir ucunda başka saman balyalarını fark etti. Etrafında kimse yok gibiydi ama bundan emin olamadı.

 

Önünde en az altı çocuk vardı ve ağlayarak farklı yerlere dağılmışlardı. Zamanı dardı ve genç zihni hızlı bir karar vermek zorundaydı. Arslan bütün gücüyle direksiyonu o tarafa kırdığında hayatında ilk kez boğazının korkuyla şiştiğini hissetti. Balyalara çarpmak üzereyken korktuğu oldu ve küçük bir çocuk önüne atladı. Aynı anda bir şey daha oldu.

 

Kardeşi yaşlarında bir kız atıldı ve küçük çocuğu traktörün önünden çekip aldı. Demir yığını devrilmeden samanlara çarptığında samanlar havaya savruldu, traktör nihayet sarsıla sarsıla durdu.

 

Şehriye dizlerini tutmuş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. İki çocuk korkudan yere düşmüş, dizlerini kanatmıştı. Ve kucağında çocukla saman balyasının üzerine devrilen genç bir kız… O da dahil herkes şok içindeydi çünkü büyük bir felaket çok ucuz atlatılmıştı.

 

Tüm o hengamenin ortasında Arslan alnındaki teri sildi ve kendisine belki de hayatının en büyük iyiliğini yapan kızla göz göze geldi.

 

Dağılan saçlarına saman taneleri uğrayan o kız Nilüfer’di.

 

Korkmuş ve öfkeli bakıyordu. İlk şaşkınlığı üzerinden attığında kollarında duran çocuğu balyanın üzerine bıraktı ve ayağa kalktı.

 

“Ne yapıyorsun sen be!” diye bağırdı traftörün tepesindeki Arslan’a. “Kör müsün! Az kalsın öldürüyordun bizi!”

 

Arslan tutulup kalmıştı. Göğsünü derin bir nefesle şişirmeye çalıştı ama pek başarılı olduğu söylenemezdi. O kızı tanıyordu. Küçükken, her yaz tatilinde köye geldikleri az oynamamışlardı. Ya kız? O da kendisini tanımış mıydı?

 

“Özür dilerim,” dedi, kızın öfkeyle yanan gözlerine bakarak. “Çok özür dilerim.”

 

“Özür mü!” diye sordu Nilüfer. Kalın kaşları, açık kahverengi gözlerinin üzerine inmiş, öfkeyle soluyordu. “Ölseydik cesedimizden de özür dilerdin heralde!”

 

Şehriye gözyaşlarını silip ayağa kalkmaya çalıştığında Arslan kardeşinin koluna girdi. “Çok özür dileriz,” dedi. “Aslında ağabeyimin suçu yok. Hepsi be-”

 

“Frende sorun varmış,” diye böldü Arslan. “Nasıl olduğunu anlamadım bile.” Yeşil hareli gözlerini kızın gözlerine dikip minnetle başını salladı. “Hayatımı kurtardın.”

 

“Hayatını mı kurtardım?” diye sordu Nilüfer şaşkınlıkla. “Benim hayatını kurtardığım te kişi şu küçük çocuk.”

 

“Yanılıyorsun. Benim de hayatımı kurtardın.” Bakışlarıyla, birkaç dakika önce çarpmak üzere olduğu çocuğu gösterdi. “Ona bir şey olsaydı bir ömür bunu taşıyamazdım. Bu, benim hayatımı kurtarmandan daha kıymetli.”

 

Kız elini beline koydu. Çocuğun sözleri hoşuna gitmişti. “Öyle yaptım şehirli,” dedi, nispeten daha sakin bir sesle.

 

Arslan, hala gümbür gümbür atan kalbine rağmen gülümsedi. “Borç say.”

 

Genç kız gözlerini kıstı. Kalçalarına varan, koyu saçlarını geriye atıp, “Sayarım tabii,” dedi. “Neden saymayacakmışım ki…”

 

Sonra balyaların üzerine bıraktığı çocuğu aldı. “Haydiyin kızanlar!” diye bağırdı çocuklara. “Düşün önüme, gidiyoz gari.”

 

Nilüfer, çocukları önüne katıp uzaklaşırken, Arslan peşinden gülümsemeye devam etti.

 

Ta ki… Uzaklardan dedesinin kızgın sesi duyuluncaya dek…

 

O akşam, köy evi ilk kez çok sessizdi. Herkes bir köşede oturmuş, kimse bir şey ağzını açmıyordu. Şehriye ve Arslan dedelerinden sağlam bir azar işitmişti. Şehriye Nine araya girmişti de adam ancak sakinleşmişti. Ancak asıl kıyamet, haberi alır almaz köye gelen Mahmut Sancaktar ile kopmuştu.

 

Mahmut Bey, haberi bir toplantının ortasında almış ve derhal yola koyulurken öfkeden şöförünü bile arabaya almamıştı. Yol boyunca bir an bile sakinleşmemiş olduğu eve girişinden belliydi. Annesi ve babasının önünde bağırmak istemediğinden çocuklarını avluya çıkarmıştı ama Şehriye Nine yine de oğlunun arkasından seslenmişti.

 

“Çok kızma be çocum. Göçcükler daha, bilememişlerdir.”

 

Mahmut Bey, annesine tek laf etmemişti ama avluda diktiği çocuklarına ilk sözü, “Size yazık olsun!” olmuştu. “Ulan bu yaşta ne işiniz var traktör tepesinde! Milletin anasının evine ateş düşürüyormuşsunuz az kaldı! O traktör o çocuklara çarpsa…” Kalbinin sıkıştığını hissettiğinde durdu ama suskunluğu uzun sürmedi. “Çocukları bırak, kendi canınıza da mı acımadınız? Bu nasıl bir aymazlık!”

 

Cevap veremediler. Ne Arslan ne de Şehriye Melek… Babalarının karşında sessizce durup, suçlarının ağırlığı altında ezilmeyi kabul ettiler.

 

En sonunda Mahmut Sancaktar korktukları o soruyu sordu. “Kimin fikriydi bu?”

 

Şehriye Melek, nefesi kesilmişcesine yere baktı. Arslan kardeşinin titreyen omuzlarına fark etse de bakışlarını ondan yana çevirmedi. Onun yerine Mahmut Sancaktar, doğrudan kıza baktı. “Bu ancak senin başının altından çıkar, Şehriye Hanım,” dedi başını sinirle sallayarak. “Ağabeyini tehdit ettin değil mi sana katılsın diye! Ne yaptın? Anlat hemen.”

 

“Baba ben…” Daha fazla konuşamadı genç kız. Hıçkırıkları boğazından düğümlenmişti.

 

“Sen ne! Ne sen? Bu kadar yeter… Geçen sene öğretmenler odasından sınav sorularını çalma vukuatını unutmadım daha. Sen artık iyi bir dersi hak ediyorsun. Şimdi git toplan,” dedi kolunu kerpiç eve uzatarak. “Doğruca eve gidip valizini hazırlayacak, Amerika’ya gideceksin. Lise için yatılı bir okul ayarlayacağım. Biraz buradaki hayatını, o şımarık arkadaşlarını özle. Belki aklın başına gelir.”

 

Şehriye daha fazla ağlamaya başladı. Daha önce bu teklif ilk olarak Nezaket Hanımdan gelmişti. Kızının liseye Amerika’da başlamasını, bu bahaneyle oradan bir ev alıp yılın çoğu ayını orada geçirmeyi çok istemişti ama kocası da dahil tüm aile bu teklife sıcak bakmadığı için konu kapanıp gitmişti.

 

Şimdi ise bir teklif değil, zorunluluktu.

 

“Baba lütfen. Lütfen yapma,” diye yalvarırken, Arslan’ın tok sesi onunkini bastırdı.

 

“Ben yaptım baba.”

 

Uzun bir sessizliğin ardından omuzlarını dikti ve babasının gözlerinin içine baktı. Arslan başını çevirip, tek bir an için kardeşine baktı. O bakışlar susmasını söylüyordu.

 

“Sen mi?” diye sordu Mahmut Bey. Sesinde bir inanamamışlık vardı. Ancak daha fazla hayal kırıklığı… “Doğru mu duydum ben?”

 

Arslan hiç düşünmedi. Başını salladı. “Merak etmiştim. Dedemin anahtarı üzerinde unuttuğunu sanmıştım. Frenin bozuk olduğunu bilmiyordum.”

 

Dedesi frenin bozuk olduğunu anladığı için anahtarı üzerinde bırakmıştı. Çünkü kendisi namazdayken tamirci gelip bakacaktı. Köy yerinde kimse kimsenin malına dokunmazdı. Torunlarının da böyle bir şey yapacağını aklına getirmemişti yaşlı adam.

 

Mahmut Sancaktar, arkasını döndü. Adımları taş avluda gidip gelirken ara ara ağrıyan şakaklarını ovuyordu. Sonunda durduğunda, “Arslan!” dedi. Sesi daha alçak ancak daha öfkeliydi. “Sen daha kardeşini koruyamıyorsun be oğlum, vatanı nasıl koruyacaksın?”

 

Arslan, göğüs kafesin bir kurşun gibi işleyen sözle birlikte gözlerini kapattı. Dudaklarını ısırdı ki bir şey söylemesin, kardeşini ateşe atamasın. Sustu. İçinden fırtınalar koparken gürültüyle sustu.

Çocukluğundan beri tek hayali asker olmaktı ama şimdi babasının gözünde bu şansı kaybetmişti. Üstelik haklıydı. Savunabileceği bir dalı bile yoktu. Doğruyu söylese kardeşi gidecekti. Peşinden gidemezdi; Arslan tatil için bile yurdundan ayrılmamıştı. Ama yalan söylemek, ona çok pahalıya mal olmuştu. İstese yine girerdi o harp okuluna, reşit olmasına çok az kalmıştı ama babasına baş kaldırmak, onu üzmek istemiyordu. Babası iyi bir adamdı. Şimdi kızgın olabilirdi ama çocuklarını çok sever, daima düşünürdü.

 

İki kardeş için karanlık bir bulut gibi geçti o yaz. Mahmut Sancaktar çocuklarını alıp şehre döndü ve bir daha onları yalnız başına köye göndermedi. Ya birkaç gün için birlikte gidip döndüler ya da Şehriye Nine ve Nazım Dedeyi köyden alıp evine getirdi. Ama ihtiyarlar her seferinde bir hafta bile olmadan köylerini özleyip döndüler.

 

Arslan yaz sonu edebiyat fakültesine kayıt yaptırdı. Harp okulu yüreğinde koca bir ukde olarak kaldı. Ama sonra… okul başladığında Karadenizli bir çocukla tanıştı. Fakülteyi çekilir kılacak kadar kanı ısındı, adı Tahir Bora olan çocuğa.

 

Ve Şehriye Melek’in kalbine kazınan ilk şey ağabeyinin o fedakarlığı oldu. Büyümenin bir parça da hüzünlü bir yanı olduğunu anladı ama yine de ağabeyinden bir söz istedi.

 

Çünkü Arslan’ın birlikte işledikleri suçu ilk sırtlanışı değildi ama ilk kez bedelinin altında bu kadar eziliyordu.

 

“Bir daha ne olursa olsun benim için yalan söylemeyeceksin abiş.”

 

“Hayır.”

 

“Evet.”

 

“Buna sen karışamazsın Şehriye.”

 

“Bal gibi de karışırım. Eğer bana o sözü vermezsen hiç istemesem de Amerika’ya giderim.”

 

Kardeşinin deli yanını iyi biliyordu Arslan. Dediğini yapardı. Bildiği için, “Tamam,” demek zorunda kaldı. “Söz. Ama sen de kendini zora sokacak bir şey yapmayacaksın.”

 

Şehriye Melek kıkırdayarak uzaklaşmadan önce ağabeyinin yanağına bir öpücük bıraktı. “Elimden geleni yaparım abiş…”

 

Ve o günden sonra eskisinden daha yakın oldular. Öyle ki; etle tırnak, demek bile az kalırdı.

 

Arslan’ın askerlik hayali derin bir yara almıştı belki ama Şehriye Melek’in gözünde ağabeyi, Dünyanın en koruyucu askeri olmuştu.

 

⛓️‍💥🪽

 

Tahir Bora’dan…

 

Karakolun en izbe köşesindeki konteynırın kapısını itip içeri girdim. Demir kapının duvara çarparak çıkardığı ses içerideki sessizliği yarıp geçti. Karanlık sayılırdı. Gaz lambasının titrek ışığı tenekeden yapılmış duvarlara vuruyordu. Sol duvarda üç ayrı gölge vardı. Ortada tek sandalye… Üzerinde elleri kelepçeli, kafası öne düşmüş Kaşi oturuyordu. Yüzü tanınmaz haldeydi; morluklar, kan, toz. Başında Serhan ve Yaver bekliyordu. İkisinin de eller kanlı. İkisinin da bakışlar karanlık. İçeri girişimle birlikte durup selamlarını verdiler.

 

Yaklaştım. Ağır adımlarım betonda yankılandı ama hain öyle kendinden geçmiş ki başını kaldırmadı. Ya da öyle sanmamı istedi Anlamanın bir yolu vardı.

 

Adımlarımı hızlandırıp arkasına geçtim. Eğildim. Boynuna göz attım. Ellerim iri bir mengene gibi ensesine oturduğunda baş parmağımla kulak altındaki ince damara bastırdım. Çok dayanmadı. Daha ikinci saniyede tuttuğu nefesini serbest bırakıp başını kaldırdı.

 

Onca zaman elimden kaçan it bu mu?

 

“Günaydın Kaşi,” dedim. Sesim sevimsizdi. “Kusura bakma, güzellik uykunu böldüm.” Yaver’le bakışlarımız kesişince güldük.

 

“Umarım ev sahipliğimizden memnun kalmışsındır. Serhan, şu saat olmuş, nerde oğlum misafirimizin kahvaltısı?”

 

“Kahvaltı gecikti, komutanım,” dedi Serhan. “Öğle yemeği de.”

 

“Bak sen Allah'ın işine,” diye katıldı Yaver. “Akşam yemeği de gecikmiş komutanım.” Parmaklarım sinsice Kaşi’nin boynunda dolanmaya devam etti. “Ama olmaz ki böyle,” dedim. “Böyle yaparsanız müisafirimiz bir daha gelmek istemez.”

 

Sesini çıkarmadı hain. Geldiğinden beri tek kelime etmemişti, bu yüzden buradaydım. Öttürmek için. Yukarıdan sıkıştırıyorlardı, onu artık teslim etmemizi istiyorlardı ama istediğimi almadan bırakırsam gözüme uyku girmezdi.

 

Bu ara zaten uykuyla aram bozuktu.

“Görüyorsun ya Kaşi, bizim buralarda sohbet etmeyene ekmek yok.” Ağzının içinden anlamsız sesler çıkarınca, “Yüksek sesle,” dedim. “Bizde duyalım.”

 

“Boşuna uğraşıyorsun Fırtına,” dedi hırıltılı sesi. “Benden de sana ekmek çıkmaz.”

 

Sesi tereddütlüydü. Cümlenin sonuna doğru kelimeler ağzında boğuldu. Anlamak için uzman olmaya gerek yoktu; karşımda iradesi zayıf, söylediğinin arkasında duramayacak, omurgasız bir adam oturuyordu.

 

Benim işim kelimelere değil, niyete bakmaktı. Bu tiplerin gözlerindeki korku ile yalan birbirine karışırdı; dudakları evet der ama kararmış kalpleri u dönüşünün peşindedir. Dayanıklılıkları, acıya dayanamadıkları o son noktada eriyip giderdi.

 

Parmaklarımı biraz daha bastırdığımda başını eğdi; omuz kaslarının titremesinden, vücudunun istemsiz kıpırdanışından biliyordum; fazla direnemeyecekti.

 

“Şimdi parmağımı bastırdığım nokta, şah damarının hemen yanı,” dedim, yavaşça. “Biraz daha bastırırsam beynine giden kanı keserim. Bir dakika dayanırsın. Belki iki. Sonra gözlerin kararır, üç dakika görmeden bok çuvalı gibi serilirsin ayaklarımın dibine.”

 

Kımıldadı. Yutkundu. Teni buz kesmişti. Omuzları titredi ama ağzını açmadı. Parmağı başka bir noktaya götürdüm, köprücük kemiğinin hemen altı. “Burası karotis sinüs. Biraz bastırırsam beynin kandaki basıncı yanlış algılar. Tansiyonun düşer, gözlerin döner, ruhun bedeninden çıkıyormuş gibi hissedersin.” Elimi kaydırdım, boynunun arka tarafındaki ince sinire dokundum. “Tam buraya uygulayacağım baskıyla kalp ritmi düşer. Önce başın döner, sonra göğsün ağır ağır sıkışır. Ne silah, ne kurşun… İki parmağımla geberip gidersin. Rapora bilincini kaybetti, yazar geçerim.”

 

“Sen canıma oynuyorsun Fırtına,” dedi. “Sözde adaletli olduğundan bahsedilir. Adaletin eli kolu bağlı bir adama mı?”

 

“Adam?” Daha fazla eğildim, saç telleri kulağıma değecek kadar yaklaştım. “Nerde adam? Ben göremiyorum.” Başımı kaldırıp Serhan ve Yaver’e baktım. “Siz burada bizden başka adam görüyor musunuz?”

 

Yaver çenesini sıktı, başını iki yana salladı. Serhan, konteynırın kenarında yürüyen hamam böceğini işaret etti. “Şu dört ayaktan bahsetti sanırım komutanım.”

 

Dudağımın bir kenarı kıvrıldı. “Cevabı aldığına göre diğer konuya gelelim. Ben oyun oynamam.” Belleğim hakkındaki bilgileri gün yüzüne çıkarınca dişlerim gıcırdadı. “Ellerinde onlarca masumun kanı var lan! Çocukların gözyaşı, kadınların feryadı var. Hala adalet mi istiyorsun? Sana gösterilen adaletin kökünü sikerim!”

 

Serhan bir adım öne çıktı, elimi kaldırıp durdurdum. “Kal. Bu konuşmayı ben bitireceğim.”

 

Kaşi’nin nefesi hızlandı. Kanlı dudağını yaladı. “Konuşsam… yaşamama izin verecek misin?”

 

“Belki,” dedim. Gaz lambasının alevi çıtırdadı. İçerideki kasvetli hava daha da ağırlaştı. Sessizlik içinde elimin altındaki itin kalp çarpışını duyuyordum.

 

“Tamam… tamam, konuşacağım. Büyük mühimmat… Vadinin öte yanında, eski değirmenin altına gömülü. Tek bildiğim bu.”

 

“Başka?”

 

“Ne bilmek istiyorsun?”

 

“Savurduğun tehditleri diyorum.” Kalınlaşan sesim kulağıma ulaştı. “Öğretmeni kim diline doladı, anlat ki o dili kesip atayım.”

 

“Saha sorumlusu, Çakal. İstihbarat ona geldi ama öğretmen için emir vermedi. Öğretmen son kozuydu. O kadar köşeye sıkışmamıştı. Ama değirmendeki mühimmatı ele geçirirsen…” Başını kaldırdığında dudağının bir köşesinde pis bir gülüş konumlandı. “İşte o zaman Çakal’ı köşeye sıkıştırmış olursun.” Bakışlarından ikrah ettirici bir ifade belirdi. “Duyduk ki kız hamileymiş. Senden. Çakal o emri verirse öğretmenin yanında bebeğin de gider. Bir taşta iki kuş anlayacağın… Göze alabilecek misin, Fırtına?”

 

Cevap? Cevap mı? Sıktığımı yumruğumun burnuna inmesi, kırılan kemiğin ve devrilen sandalyenin sesi…

 

Kaburgalarımın arasına pimi çekilmiş bir bomba yerleştirdi. İçeri girdiğimden andan itibaren sayısız duygu gelip geçti; öfke, tiksinti, hatta bir anlığına kibir… Ama şimdi, şimdi hissettiğim şeyin adı bambaşka. İnkar edemem. Bu, yalın ve keskin bir korku.

 

Konteynırın küçülen duvarı üzerime gelmeye başladı. Parmak boğumlarımdan hainin kanı akarken her nefesimde üzerime yığılıp kalan o ağırlığı daha net hissettim.

 

Dışarı attığım adımla suratıma çarpan soğuk bile derimin altında başlayan yangını serinletemedi. Çardağa yürüdüm, bir sigara yaktım. Kafamın içinde onlarca ihtimal vardı ve her biri diğerine kafa tutuyordu. Çok geçmedi, Serhan ve Yaver de arkamda bitti. Onlar da birer sigara yaktı.

Üst üste iki sigarayı hiç konuşmadan içtik.

 

Üçüncüsünü yakarken, “Ben duymadım,” dedi Yaver.

 

Serhan ona katıldı. “Ben de duymadım.”

 

Bahsettikleri içerideki itten aldığımız mühimmat istihbaratıydı. Duymazlıktan gelebileceğimi, arkamda olduklarını söylüyorlardı. Normal şartlardan bu istihbaratı raporlamam gerekiyordu ancak oraya düzenlenecek bir operasyon Melek’in canını tehlikeye atabilirdi. Lakin elimizi kollarımızı bağlayıp beklemek de bize yakışmazdı.

 

“Serhan,” dedim. Sesim çardağın sessizliğini yaran bir mermi gibi.

 

Üsteğmen hemen öne çıktı, hazır ol vaziyetinde bekledi. “Emredin, komutanım.”

 

“İstihbaratta geçen değirmen çevresi için bir tim hazırla. Tim mevzi alacak ama kimse harekete geçmeyecek. Hedef sürekli göz altında tutulacak.”

 

“Emredersiniz komutanım.”

 

“En ufak hareketlilik bana rapor geçilecek. Durum tırmandığında anında müdahale edeceğiz. Açık mı?”

 

Serhan kısa bir selam verip başını eğdi. “Açık, komutanım.”

 

Bulduğum bu palyatif çözümü kafasımın içinde tartmaya çalıştıkça ilk kez profesyonellikten uzak olduğumu fark ettim. Ona zarar gelme düşüncesi diğer tüm düşüncelerimi sömürmüştü.

 

“Kendinize yüklenmeyin komutanım,” dedi Yaver. “Sadece yüreğinizi değil, bir sivili de koruyorsunuz aynı zamanda.”

 

Sigaram dudaklarımın arasında donup kaldığında onlara döndüm. Yaver bir şeyler biliyordu. Öğrenebileceği tek kişi olan Serhan’ın allak bullak olmuş ifadesi durumu ele verdi.

 

“Şerif Ali’yle aynı sofrada yemek mi yedin üsteğmen?”

 

“Komutanım!” dedi hemen. Sesi sakin ama bakışları suçluydu. “Yaver zaten anlamıştı. Ufak bir bilgi doğrulaması yaptım sadece.”

 

“Ufak bir bilgi doğrulaması?”

 

Başını salladı Serhan. “Zaten bana da bir şey anlatmıyorsunuz ki komutanım? Geçmişte bir gönül yaranız olduğunu biliyordum. Onu da iki sene önce rakı masasında ettiğiniz birkaç kelamdan çıkarmıştım. Yalnız o günden beri şaşkınım. Bir insan nasıl olur da sekiz duble sek rakı içer de iki kelamdan fazlasını etmez? Hayret doğrusu…”

 

“E o zaman Melek Öğretmenin o olduğunu nerden biliyorsun?” diye sordu Yaver.

 

Oğlum Yaver, sen de az sik kafalı değilsin.

 

Şeftaliler ölmüyor, şekil değiştiriyor.

 

“Tahmin etmek zor değildi,” dedi Serhan sırıtarak. “Yüzbaşımızın bugüne kadar kimseyi ifşa etmişliği yoktu.”

 

Yaver bir şey kaçırmış gibi bacağına vurdu. “Doğru be! İşin bu tarafından hiç bakmamıştım.” Elini Serhan’a uzattı. “Sizi tebrik ederim komutanım.”

 

Serhan o eli ciddi ciddi sıktı. “Teveccühünüz komutanım.”

 

Bakışlarımla etrafı tarayıp teğmenlere doğru eğildim. “Lan yürüyün gidelim şurdan kamuflaj var falan dinlemeyip yedi ceddinizin bedduasını alacağım şimdi.”

 

Seri bir şekilde ciddileşip selama durdular. “Emredersiniz komutanım!”

 

Dağılmak üzerelerdi ama Yaver’in aklına bir şey geldi. “Komutanım,” dedi sesini alçaltarak. “Siz sorgu için geldiniz, değil mi?”

 

“Evet.”

 

“Yani geri döneceksiniz?”

 

“Sadede gel Yaver.”

 

Bir adım kadar yaklaşıp bizi kimsenin duymayacağından emin oldu. Üzerimizde üniformalarımız varken konuşmalarımıza da hareketlerimize de özen gösterirdik. Emrimdeki askerlerime verdiğim ilk öğüt üniformalarına yakışır şekilde davranmaları olurdu ama Serhan da Yaver de profesyonel, özünü sözünü bilen adamlardı.

 

“Şu geçen gittiğiniz meyhaneden bahsetti Serhan. Neydi adı? Hah, Kırık Kadeh. Trabzon’a geldik geleli ağzıma damla rakı koymadım,” dedi özlemle. “Eh, rakı da sizinle kaymak gibi gider be komutanım.”

 

“Yaver komutanım haklı, varsa vaktiniz hava tam rakılık.”

 

Rakıyı işin bahanesiydi. Asıl istedikleri, şu üniformayı sırtımızdan indirip rütbeyi kapının dışında bırakmaktı. Erkek erkeğe iki lafın belini kırmaktı. Serhan ile daha fazla rakı içmişliğimiz olsa da Yaver de rakının hakkını veren adamlardandı.

 

Vereceğim olumlu cevabı telefonumun çalmasıyla askıya aldım. Arayan Arslan’dı.

 

“Bak işte, rakının hakkını veren bir adam daha arıyor,” dedim telefonu kulağıma götürürken. “Söyle devrem.”

 

“Ben bir halt yedim lan Tahir.”

 

Dakika bir gol be aslanım! Arkamı dönüp teğmenlerden uzaklaştım. “Tek nefeste söyle.”

 

“Geldim. Çamlıyayla’dayım.”

 

Müjdesi yüzümü güldürmek üzereydi ama aklıma gelen ihtimal düşüncelerimi darmadağın etti.

 

“Yoksa?”

 

“Evet,” dedi. “Barbie’ye gittim. Seninle son konuşmamızdan sonra ona sürpriz yapmak istedim ama… Kovdu beni.”

 

Soğuk havayı dişlerimin arasından çekip ciğerlerime indirdim. “Ben sana sövmekten bıktım ama sen kendine söndürmekten yorulmadın Arslan.” Başımı ışıkları görünen meydana çevirdim. “Yanından ayrılırken…” Sormak istemedim ama bilmeliydim. “Kötü müydü?”

 

Verdiği sıkkın nefes bana kadar ulaştı. “Ağlıyordu.”

 

Gözlerimi kapatıp Arslan’ın ağzının ortasına şöyle sağlam bir tane geçirdiğimi hayal ettim.

 

“Benden ne istiyorsun?” Biliyordum istediğini. O da neyi bildiğimi biliyordu. Bu yüzden konuşmadı.

 

“Ben dağıttım, sen topla diyorsun?”

 

Sesi daha derinden geldi. “Borcum olsun, devrem.”

 

Keyifsiz gülümsedim. “Bizde dosta borç olmaz. Görmeye görmeye unutmuşsun, belli.”

 

“Hayat öyle şeyler çıkardı ki yoluma,” dedi, sesi benim tanıdığım Arslan’ın sesinden daha başkaydı. O anda anladım. “Adımı unutmadığıma dua edersin.”

 

“Barbie’ye bakayım bi.” Dudaklarımda plansız bir gülümseme uğradı. Ulan Tahir, dedim kendime. Az şerefsiz değilsun. “Sonra derdini anlatacağın uygun bir yer biliyorum.”

 

Telefonu kapattım. Serhan ve Yaver’e, Arslan’ı alıp Kırık Kadeh’e geçmelerini söyledim. Ben biraz gecikecektim.

 

Ve yüreğim, o gecikmenin birazdan daha fazlası olmasını istiyordu.

 

Engebeli yolda hızlı ilerledim. Tekerlekler taşın, çamurun üstünde sekip dursa da ben hız kesmedim. Kafamın içinde Arslan’ın Melek için söylediği şey dönüp duruyordu.

 

Ağabeyini görünce ağlamıştı. Hala ağlıyor muydu? Düşündükçe direksiyona daha sıkı asıldım, parmak boğumlarım gerildikçe gerildi. Direksiyonu bir çevirdiysem iki tokatladım. Gaza bastıkça bastım, motor bağıra bağıra inledi ama sahibine çekmiş, bana mısın demedi.

 

“Ula Arslan! Senin zamanlamanı sikeyim oğlum ben! Mal herif. Saa git kizla koniş dedik da ayı gibi karşisina çik mi dedik? Surpriz yaptim deyi bir de! Ander kalasica!”

 

Avucum direksiyona indiğinde gaza biraz daha yüklendim. Hayatımda ilk kez ışınlanmak istedim. Kaybedecek bir dakika bile yoktu.

 

Bir damla gözyaşı daha yere boşluğa düşmesun. Benim omuzlarım ne güne durayi?

 

Elimi boğazıma götürüp bir düğmeyi açtım. Yeminle arabanın içine sığamıyordum.

 

Daraldum da daraldum!

 

Sert bir frenle bahçe kapısında durduğumda ayaklarım beni üç saniye içinde kapısının önünde bitirdi. Çaldığım an açıldı kapı.

 

Ula… Sanki beni bekliyormuş gibi…

 

O da ne?

 

Ela gözler kızarmış, dudakları titriyor.

 

Beni görünce eli kapıdan kayıp gitti, yüzünü saklamak ister gibi başını eğdi ama çenesinden yakaladım. İçeri girip kapıyı arkamdan kapattığımda sırtı koridorun duvarına yaslandı. Üzüldüğü kadar şaşırdı. Islak kirpikleri kırpıştırdı.“Seni üzecek bir şey mi soyledi?”

 

Başını iki yana salladı. Salladığı gibi de bir damla yaş yanağından süzülüp dudaklarını ıslattı.

 

“Ne o vakit bu halin?” diye sordum ama çenesi iki parmağımın arasında titredikçe sesimi normal oktavında tutmak zordu. Çelik gibi irademi günden güne eritiyordu hatun. Onun karşısında aklımda geçenlere ben bile inanamıyordum.

 

“Bilmem…” Çatallanan sesiyle omuz silkti. “Görmem yetti galiba.”

 

Bakmadı yüzüme. Bakışları her yeri gezdi ama gözlerime değmedi. Kaçıyor, farkındaydım. Sebebini şimdilik bilmiyordum ama çözülecek sorunlar listemde ilk sıradaydı. “Onunla konuşmami ister misun?”

 

Yine omuz silkti. “Ne söyleyeceksin ki?”

 

“Ne istersen.”

 

“Konuşma,” dedi. “Hem… Sen neden geldin ki?”

 

Ayaklarına baktım, ellerimle giydirdiğim pembe çoraplar yerinde duruyordu, gülümsedim. “Çorapları çıkarmış misun diye kontrol edeyim dedum.”

 

Tutamadı kendini, o da güldü. Ne de güzel güldü. Ama aklına ne geldiyse, uzun sürmedi, soldu gülüşü. “Sen,” dedi sesini sert tutmaya çalışarak. “Neden geldin?”

 

Elinin tersiyle gözünü silecekti, izin vermedim. Çenesini bırakıp elimi başının ardına götürdüm. Yüzünü bastırdım göğsüme. Önce itiraz edecek oldu ama yapamadı. O küçük ellerini sırtımda hissettiğimde gözlerimi kapattım.

 

Nasıl da kararsız parmak uçları? Sanki bana değil, ateşe dokunuyor.

 

Bekledi. Kirpiklerinin üniformama sürtünüşünü hissettim. Soluğu hızlandı. Avuçları sırtımdan ağır ağır çekildiğinde, “Tahir,” dedi. “İyiyim ben. Git artık.”

 

Onun tarafından uğratıldığım yenilgilere yabancı değildim. Adımdan emin olduğum kadar eminim ki bu git, daha önceki gibi değildi, kaçmak istemiyordu. Kaçmak isteyen öyle derin bakmazdı. O bakış, gitmek isteyenin bakışı değil; gitmek zorunda olanın bakışıydı.

 

Ben onu tanırım.

 

Bir göz kırpışından, bir nefes alışından, kelimeleri birbirine katıp karıştırmasından tanırım. Kaçtığı zamanlarda bile yakalanmak isteyen gözlerini bilirim. Titreyen sesini, birbirine dolaşan kelimelerini, saçmalayışını… Hepsini. Belleğim boş durmaz, onu her yeniden gördüğümde unuttuğumu sandığım bir yanını usulca koyar önüme.

 

Hey yavrum hey! Sen unuttum san Tahir Efendi. Kendinden iyi biliyorsun onu.

 

“Gitmemi isteysun, ha?”

 

İçini çekti, hıçkırdı. Pok yiyenin kizi. Göğsümü alev alev yakti. Ama bir kez git, diyemedi. Sustu.

 

İstediği kadar sussun. O sustukça daha çok duyuyorum onu.

 

“Tamam,” dedi. “İstediğin gibi olsun yine. Gideceğum ballisi.”

 

Başını göğsümden kaldırıp kızarmış gözleriyle yüzüme baktı.

 

Ha boyle bakaysun ya nasıl uzak durayim?

 

“Ballisi mi? O ne demek ki?”

 

Şerefsiz parmaklarım durduğu yerde duramadı. Hazır saçlarındayken yavaşça okşadı. “Adi üstünde da kizim,” dedim.“Adi üstünde.”

 

Göğsünü şişirip, yavaş yavaş indirirken gözleri kısıldı. Düşünüyordu. Kendi içinde bir şeylerle savaşıyor, yenemiyordu. O savaşa beni dahil etmek istemiyordu ama bilmediği bir şey vardı; ben onun gardıydım.

 

Dilimin ucunda debelenen cümleler midemde kasılıp kaldı yine. İçime sığdıramıyorum bir şeyleri. Burada işte. Ellerimin arasında. Bana bakıyor. Tamam, dili git diyor ama ya gözleri? Gözleri çok şey söylüyor. Köpek gibi o gözlere inanmayı seçiyorum. Başka da çare yok.

 

“Böyle şeyler söylememelisin.” Ellerini göğsüme koydu. Gücünün yettiğince beni ittiğinde gönlü olsun diye bir adım geri çekildim. Gözyaşlarını üniformamın göğsüne sürmüştü ama kabul etmek istemezmiş gibi bir de elinin tersiyle sildi. “Zaten ben gideceğim,” dedi. “Ne kadar kaldı ki şurada? Bir hafta bile değil. Gidecek birine böyle şeyler söylememelisin.”

 

“Gitmekle gidilir mi?”

 

Anlamıyormuş gibi baktı. Hayır. Çok şey anlıyormuş gibi baktı. Zaten o bakışlarda çok şey var. Ne zaman baksam, geçmişin bütün acılarını üstüme boca ediyor. Yarım kalan ne varsa derimin altına kazıya kazıya hatırlatıyor.

 

“Cemal Süreyya…” dedim. “Gitmekle gidilmiyor ki. Gitmekle gitmiş olamazsın.” Alnına dökülen bir tutam sarı saça baktım. Parmaklarım da yavaşça o tutama doğru yol aldı. Dokundum, belli belirsiz. “Gönlün kalır, aklın kalır, hatıraların kalır.”

 

“Kalsın,” diye mırıldandı. “Onları burada bırakır giderim ben de.”

 

Saçını kulağının ardına koyarken başımı eğip, bakışlarını yakaladım. “Hem beni gönderiyorsun, hem kendin gidiyorsun. Ne çok seviyorsun gitmeyi be öğretmen hanım.”

 

Kal, desem?

 

Desem ne değişecek? Ben dağda, pusuda bir askerim. O, metropol yolunda pembe şemsiyeyle yürürken topuklu ayakkabılarına çamur sıçradı diye incileri dökülen bir hanımefendi.

 

Bir roman sayfasında alt alta duran iki farklı paragrafız ama aramızda uzun bir zaman atlatmış yazar.

 

“Biliyorsun…” Aklımdan geçenleri hissetmiş gibi bir adım da o uzaklaştı. “Yarın seni flörtümle tanıştıracağım.”

 

Giderek kısılan sesini fark etmediğimi sanıyordu. Her yalan söylediğinde olduğu gibi titreyen göz bebeklerini, birbirine işkence eden parmaklarını unuttuğumu sanıyordu.

 

Neden böyle bir yalan söylediğini şimdilik bilmiyordum ama ona istediğini verdim. “Aklımda. Yeri ve saati yazarım.”

 

Dönüp kapıyı açarken arkamdan bir adım yaklaştı. “Tahir,” deyişine gülümsedim. “Şey, Tolga Can’ı dövmezsin değil mi?”

 

Ah be Melek, kimbilir sevgilim diye kimi getireceksin önüme?

 

“Role kendini fazla kaptırmazsa dövmem.”

 

“Ha? Anlamadım.”

 

“Ben anlamayrum da kızım.” Omzumun üzerinden şaşkın suratına baktım. “Ben de anlamayrum.”

 

İçimden kendimi tutamayışıma sövdüm. Sus, git yoluna işte. Git, diyor kız sana. Daha neyin peşindesin? Neden gurursuzluğun dibine vurmuş gibi gözünün içine bakıp kal demesini bekliyorsun?

 

Neden kal, desin diye kalbin göğüs kafesinin içinde horon tepiyor lan?

 

Sen ki bir operasyonda on iki saat taşın altında yatıp da tek sesini çıkarmadan dayanmış adamsın. Bu ne kaypaklık, iradesizlik oğlum? Bu ne kendine söz geçiremeyiş!

 

Hem gönül işi deyince ne oluyor, ha? Kalbin daha hızlı atıyor, tamam. Yüzünü görünce için çekiliyor, adını duyunca dut yemiş bülbüle dönüyorsun. Sustuğun her saniyede daha çok çekiliyorsun ona doğru ve korkuyorsun. En çok da bu. Kaybedeceğim, diye değil... Kalbini kırarım diye köpek gibi korkuyorsun.

 

Çünkü sadece savaşmayı biliyorsun. Sevmek, sevilmek topraklarına uzun zamandır uğramamış. Yine de! Her şeye rağmen kokusu burnuna her dokunduğunda ciğerine dolu bir şarjör boşaltılıyor gibi hissediyorsun.

 

Bu yüzden en nefesinin kesildiği anlarda bile vazgeçemiyorsun.

 

Sana bıraktığı geçmiş yaranın kabuğunu kaldırdığında, o yaradan oluk oluk kan boşaldığında bile vazgeçemiyorsun.

 

Zaten vazgeçenin de… kanı kurusun.

 

⛓️‍💥🪽

 

Onca zaman sonra Arslan Ağabeyimi karşımda görmektense foseptik çukuruna düşmeyi tercih ederdim.

 

O durumda en fazla ıslak ve kötü kokuyor olurdum. Yıkanırdım, geçerdi. Üç gün üste üste hamamda çitilenir mis gibi olurdum. En azından burnumun direği inceden inceye sızlıyor olmazdı. Bu kadar afallamış, dibe çekilmiş ve kalbim, bir plastik gibi çatırdıyor olmazdı.

 

Zira şu an içinde bulunduğum durum da boka batmanın başka bir versiyonuydu. Başka ve daha fena bir versiyonu…

 

Ağlamak istediğimde komik bir şeyler söyleyip kendimi güldürmenin bir yolunu bulurdum ya… Şimdi onu bile yapamayacak haldeydim. Öylece kapının ağzında durmuş, soğuk hava anıra anıra yüzüme vururken gibi karşımdaki ağabeyime en salak bakışlarımla bakıyordum.

 

Tamam, sakin kalmanın bir yolunu bulmalıydım.

 

Ayrıca ben niye salak gibi bakıyormuşum ya?

 

Asıl o bana salak gibi bakıyordu. Ama… hüzünlü bir salak gibi… Üstelik elinde bir demet de çiçek vardı. Ve biliyordum, ağabeyim çiçeklerden nefret ederdi. Bakışlarım bir süre solmaya yüz tutmuş çiçeklerde, çamura batmış botlarında oyalanırken sesini duydum.

 

“Melek,” dedi, hatırladığım gibi. “Ağabeyini içeri almayacak mısın?”

 

Sorusuyla birlikte kaşlarım çatıldı ve gözlerim buz gibi bir soğuklukla yüzüne çıktı. “Ağabeyimin, ağabeyim olduğu yeni mi aklına gelmiş?”

 

Omuzları düştü. Zaten zayıflamıştı. Yapısı gereği uzun boylu ve geniş omuzlu bir adamdı ama bundan birkaç sene önce, bir bayramda evimize geldiğinde daha iyi görünüyordu. Şimdi ise ağır bir savaştan çıkmış gibiydi. Olgunlaşmıştı. Yüz hatları eskisinden daha keskin, daha oturmuş görünüyordu. Koyu yeşil gözleri… Yapraklarını dökmüş bir orman gibi bakıyordu.

 

Hayır, hayır… Onu üzülüp acımı unutmamalıydım. Son on yıldır karabatak gibi bir görünüp bir kaybolmasını, tüm iletişimizi birkaç mesajla sınırlandırmasını, ona en ihtiyacım olduğu anlarda yanımda olmamasını, aramıza zorla soktuğu bu soğukluğu unutmak istemiyordum! Biz bunu haketmemiştik.

 

Yok öyle yağma!

 

Aramıza kendi elleriyle soktuğu o buzdan duvarı görmezden mi gelecektim? Ben o duvarın önünde tir tir titrerken, o yıllarca neredeydi? Şimdi kapının önüne dikilip de solmuş çiçekle gözümün içine bakınca bütün kırgınlıklarım hop diye uçup gidecek miydi yani?

“Bunun için geldim,” dedi, bakışları ciddiyetle yüzümde gezinirken.

 

“Konuşacak çok şeyimiz var. İzin verirsen…”

 

“İzin vermek? Şimdi de benimle konuşmak için benden izin mi istiyorsun?”

 

Çiçeği tutan elini kapıya yasladığında güllerin kokusu burnuma geldi. O güller… İçimdeki küçük kız gibi boynunu bükmüştü. “Güzelim, bilmediğin şeyler var.”

 

“Bilmediğim şeyler var?” Kaşlarımı kaldırmamla birlikte kollarımı da göğsümde bağladım. Her hareketimi belli ki bir anlam yükleyerek izlerken başını iki yana salladı. Sabırsız görünüyordu. Zaten hayatı boyunca tezcanlıydı. Anlıyordum ki görüşmediğimiz zamanda da değişen bir şey olmamıştı.

 

“Yapma bunu.”

 

“Ne yapıyormuşum ?”

 

Bakışlarıyla göğsümde sıkıca bağladığım kollarımı gösterdi. “Daha ilk anda kendini kapatıyorsun. Bunu ben değil, beden dilin söylüyor.”

 

“Bak sen…” dedim alayla. “Görmeyeli beden dilini de sökmüşsün. Bravo. Ayrıca… Şu bilmediklerimi konuşmak için gelmişsin ya. Hiçbiri umrumda değil. Duymak istemiyorum.”

 

Geri adım atmayacağımı anlayınca gözümün içine baka baka arka cebine uzandı. Bir sigara çıkarıp dudaklarının arasına yerleştirdi. Yakıp ilk nefesi içine çekerken gözlerini üzerimden çekmemişti.

“Bak bak bak…” dedim kıstığım gözlerimle kınarcasına konuşarak. “Bir de sigaraya başlamış Seni babama söyleyeyim de gör!”

 

Son kurduğum cümle aramızdaki gerginlik duvarını bir anda yıkınca başını arkaya atıp güldü ve o gülümsemesiyle birlikte kumral saçları geriye dağıldı. Bu kadar komik ne söylemiş olabilirdim?

“Melek.” İki parmağının arasında aldığı sigarasını dudaklarının arasından ayırıp önce sigaraya sonra da bana baktı. “Ne söyleyeceksin baba Sancaktar’a? Ağabeyim sigara içiyor harçlığını kes mi diyeceksin yoksa gece dışarı çıkmama izin vermemesini mi söyleyeceksin? Ha güzelim, tam olarak ne söylemeyi planlıyorsun?”

 

Suratımı asıp aynı anda gözlerimi de devirdim. Hala hazır cevaptı ama verdiği cevap mantıksız da sayılmazdı. Ne yapayım? Aklım hep o zamanlarımızda kalmıştı. O zamanları çok özlüyordum ve en çok da bu yüzden şimdi bir yabancı gibi karşımda duruyor oluşunu kaldıramıyordum.

 

“Bana ne ya! Ne zıkkım içiyorsan iç ama git başkasının kapısında iç.”

 

Ağırlığını sol ayağının üzerine çevirip, “Yok,” dedi bakışlarıyla evin kapısını göstererek.“Ben mavi kapıların önünde içmeyi tercih ediyorum. Bir de önünde Barbi kılıklı kız çocukları boyuna posuna bakmadan burnundan soluyorsa… Tadından yenmez.”

 

O konuştukça ben daha fazla burnumda soludum ama mübareğin yüzünden yaprak kımıldamadı.

 

“Sen beninle dalga mı geçiyorsun?”

 

Başını salladı. “Evet.”

 

“Sığır!” diye bağırdım kendimi tutamayıp. “Hala aynı öküzsün, insan bir gram mı değişmez be?”

 

Gözleri beni tepeden tırnağa süzdü. Bunu o kadar yavaş yavaş yaptı ki gerilip gerilip ağzının ortasına sağlam bir tane geçirmek istedim.

 

Allahım ne olurdu bana Tahir ile Arslan denen iki üniformalı camışı dövme gücü versen? Yanında bir de Hıyar Can’ı hallederdim.

 

“Bana vurmana izin verirsem beni içeri alacak mısın?” diye sordu aklımı okumuş gibi.

 

Bu da değişmemişti işte. Ne hissettiğimi hala bakışlarımdan anlıyordu ve bunu görmek canımı daha fazla yakıyordu.

 

“Sana vurmak istemiyorum,” dedim başımı dik tutarak. “Seninle konuşmak istemiyorum. Seninle barışmak istemiyorum. Kısacası seninle hiçbir halt yapmak istemiyorum.”

 

Kirpiklerini bile kırpmadı ama gözlerine çöken hüzünden sözlerimin onu hırpaladığını anladım. Sigarasından sesli ve derin bir nefes çekerken ben de onu hüzünlü gözlerle izliyordum. Şu geldiğimiz duruma inanmıyordum. Ben de suçsuz sayılmazdım ama o ağabey olan oydu. Büyüğümdü. Bana her zaman doğru yolu gösteren, koruyucu meleğim olarak gördüğüm ilk adamdı. Nasıl bana böyle uzun uzun küsebilmişti?

 

“Ne yaşadığımı merak etmiyor musun?”

 

Sen merak etmiş miydin Arslan Ağabey? Sen yüzüme karşı öfkeni kusarken, ne yaşadığımı merak etmiş miydin?

 

Omuzlarım bir milim düşse ortalığı ayağa kaldıran sen, omuzlarım ayaklarının altına serildiğinde kör olmamış mıydın?

 

Başımı iki yana salladım. “Etmiyorum.”

 

“Şehriye.” Sesini sakin tutmakta zorlanıyordu.

 

“Kes sesini, bana Şehriye deme!”

 

“Melek…”diye düzeltti. “Bilmediklerin var.”

 

Bir adım yaklaşıp, “Ya senin bilmediklerin?” diye sorunca kaşları çatıldı. Aynı anda ben de dilimi tutamayışıma içten içten hayıflandım.

 

“Neymiş bilmediğim?”

 

“Yok bir şey.”

 

“Var bir şey,” dedi o da yaklaşarak. Başımı kaldırıp yüzüne daha yakından baktığımda içimdeki özlem tırpan gibi duvarlarımı kazımaya başladı. Ellerim beline sarılmak, başım göğsünde dokunmak istedi. Özlediğim güven duygusunu derin derin solumak istedim ama o kokuyu bulamamaktan, aramıza giren zamanın o kokuyu da tüketmiş olmasından korkuyordum.

 

Neden sevdiğim iki adamdan da uzak durmak zorundaydım?

 

“Git burdan,” dedim burnumun direği sızlarken. “Seni ben çağırmadım.”

 

“Evet!” dedi sertçe. “Beni sen çağırmadın küçük hanım, ben geldim. Biraz geç geldim ama geldim. Ve sebeplerim vardı. Ama önce sen anlatacaksın.” Kalın kaşlarından biri şüpheyle kalktı. “Neymiş o bilmediğim?”

 

Üzerinden onca zaman geçmişken, acımı binlerce yeni gülümsemeyle takas etmişken anlatmanın kimseye faydası olamazdı.

 

Zaten… Çok da geç kalmıştı.

 

“Elinin körü!” diye bağırdığımda çoktan ağlamaya başlamıştım bile. “Laftan anlamıyor musun be sen! Seninle konuşmayacağım diyorum! Defol!”

 

Sigarayı atıp elini kapının pervazına koyduğunda kalakaldım. “Ben de seninle konuşmadan bir yere gitmeyeceğim diyorum.”

 

Gözyaşlarım şiddetlenirken elimi yüzüme kapattım. Tam da o anda bana dokunmak istedi. O büyük ve koruyu elleri omuzlarımı sardı ama onu kendimden beklemediğim, büyük bir güçle ittim. Birkaç adım geride, havada asılı kalan elleriyle bana bakarken kızgın görünmüyordu.

 

Pişman bakıyordu.

 

“Tamam,” dedi gözlerini yavaşça kapatıp açarak. Şimdi karşımda on yaşıdaki ağabeyim vardı. Ona vurdum diye bana vuran, onun canı daha çok acımasına rağmen ben daha çok ağladım diye kalbi kırılan ağabeyim… “Gideceğim ama… ağlamasan olmaz mı?”

 

Islanan dudaklarıma dişlerimi geçirdiğimde kendimi tutamadığım için de öfkeliydim. Oysa yıllar içinde gözyaşlarımla aram iyi değildi. Ne ben onları severdim ne de onlar beni… Geri gelmelerinin sebebi Tahir’di.

 

Yerlerini sağlamlaştırmalarının sebebi ise ağabeyim…

 

“Sadece şunu bil.” Adımları yavaşça geri çekilmeye başladı. “Hatalarımı inkar etmeyeceğim ama sebepsiz değil. Ve o sebepleri sana anlatmadan Çamlıyayla’dan gitmeyeceğim.” Gözleri taş gibi yere düşerken, “İyi geceler, barbie,” dedi. “Bu gece rüyanda ağabeyini gör.” Burukça kıvrıldı dudakları. “O sevdiğin, genç ağabeyini…”

 

Ve gitti. Kalbimi paramparça edip uzaklaştı.

 

Arkasından kapıyı kapattım ama kapının dibinden uzaklaşamadım. Bedenim oraya çöktiğünde kollarımı dizlerime sardım ve omuzlarımı sarsarak ağlamaya başladım.

 

Uyumama ve rüya görmeme gerek yoktu ki. Gözümün önünde zaten o mutlu anlarımız vardı; birlikte hayal kurduğumuz, birlikte gülüp birlikte ağladığımız; birlikte suç işlediğimiz ama tüm sıra ceza çekmeye geldiğinde ağabeyimin tek başına hepsini sırtlandığı o günler…

 

Ne kadar geçtiğini bilmiyordum ama artık göz kapaklarım ağırlaşmaya başladığında sırtımı yasladığım kapı yeniden çaldı. Üstelik bu defa daha ısrarlı… Sanki telaşlı.

 

Yere bastırdığım avuçlarımdan destek alarak ayağa kalkıp kapıyı açtığımda karşımda Tahir vardı.

 

Daha birkaç saat önce gitmesini söylemiştim ama buradaydı. Bu kez bir asker olarak karşımdaydı ve gözleri, gözlerimdeki yaşa düştüğünde kaşları aynı kederle çatılmıştı.

 

⛓️‍💥🪽

 

Yaren’in me’lemesiyle uyandığımda, gözlerim Nazife Ninenin hamile ineğinin memeleri gibi şişmişti.

 

Sanki kek hamuruna unutup da beş tane kabartma hamuru atmışım gibi şişmişti.

 

Sanki Tarkan, ‘Ağzında sakızı şişirip şişirip,’ şarkısının klibini göz kapaklarımda çekmişti de sakızı içeride şiş bir şekilde unutup gitmiş gibi şişmişti.

 

Çünkü bir posta da Tahir gittikten sonra ağlamıştım.

 

Ama ne ağlamak! Evdeki tüm peçeteler benim salya sümüklerimden nasibini almıştı. Tuvalet kağıdını bile devreye sokmuştum da o da yetmeyince en son Sıla kuşumun eski bir tişörtü feda etmiştim. Gerçi önce kendiminkilerden birini feda etmeyi düşünmüştüm ama hepsi marka ve çok şık olduğu için onlara bu haksızlığı yapamazdım. Ben de ne yapayım? Sıla’nın cenaze kombini parçalarından birini seçip gözyaşlarıma kurban etmiştim.

 

Artık bu evde herhangi bir kağıt ürüne zinhar güvenilmezdi, hepsinin üzerinde dna örneklerim fazlasıya mevcuttu.

 

Biraz keyfim yerine gelsin, modum düzelsin diye güne güzel bir şarkıyla başlayım dediğim anda ise ağzımdan tam olarak şu dizeler dökülmüştü.

 

“Batsın bu dünyaa…Bitsin bu dünyaaa. Bana bunu yapan Güldane ve Arslan kişine, yazıklar olsuuuuun!”

 

Ve iç sesim de hemen devreye girmişti tabii;

 

Bu ışıltılı hayatı biz seçtik aşkom.

 

Bir de bu halde kalkıp okula gittim. Bir dert anlattıysam üç ağladım. İki etkinlik yaptıysan beş kaderime sövdüm. Okul bitiminde eve döndüğümde ise gözlerime yeni yaşlar gönderen, kalbimi unufak eden şey kapımın önünde duruyordu.

 

Büyük bir demet pembe gül, bir çift pembe lastik ayakkabı ve bir de not…

 

Adımlarım yavaşladı ama nafile… geç de olsa kapının ulaşmaktan kurtulamadım. Yutkunarak dizlerimin üzerinde eğildiğimde pembe gül demetini kucaklayarak eşiğe oturdum. Topuklu ayakkabılarımı çıkarıp pembe lastikleri giydim. Pembe lastikler ayağıma tam oturduğu için böğrüme de öküz oturdu.

 

Benimle ilgili her şeyi bu kadar iyi bildiği için iki yaşında bir kız çocuğu gibi ellerimi yere vura vura ağlamak istiyordum!

 

Diğer yandan pembenin koyulu açıklı pekçok tonunu bir arada barındıran gül demeti öyle güzeldi ki rengarenk bir şölene benziyordu.

Bir süre ellerimin arasında evirip çevirip, buruk bir gülümsemeyle birlikte gülleri izledim. Burnumu daldırdım, mis gibi kokusunu içime çektim. Sonunda not kağıdını aldım. Düzgün el yazısı gözlerimin önüne döküldüğünde, dudaklarımı büzerek yavaşça okumaya başladım.

 

Flörtüm dediğin o hödüğü tanıştırmaya gelirken giyersun. Ya da istersen giyma. Nasilsa bi’gün benim için giyersun ;)

 

Oha ama.

 

Dümdüz oha yani.

 

Adam not kağıdında şive yapmış.

Hem şive yapmış hem de yargı dağıtmış!

 

Ama kızamıyordum bile…

 

Kollarından bu koca gül demeti, eşikten boylu boyunca uzattığım ayaklarımda bu şirin pembe köy lastikleri varken ona nasıl kızabilirdim ki?

 

“Eşek ya…” diye mırıldandım ayaklarımı yerde bir sağa, bir sola sallayarak. “Nerden buldun ki sen bunların pembesini?”

 

Derken orman yolundan gaza abanmış, motoru bağırta bağırta gelen araba ve radyosundan gelen son ses şarkıyla birlikte başımı o taraf çevirdim.

 

Yaklaşan koyu yeşil arazi arabasını gözüm bir yerden ısırıyordu.

Daha vahimi ise… içindekini de gözüm ısırıyordu.

 

Kalbim boğazıma tırmanmaya başladı, kollarım da kendi kendine hareket ederek gülleri göğsüme yapıştırdı. Sanki güllerin ardına saklansam beni görmeyecekmiş gibi…

 

Araba iyice yaklaştı, yavaşladı ama durmadı. İçindeki asker uzanıp radyonun sesini biraz daha açtıktan sonra gözlerini üzerime çevirdi. Yine çok karizmatik, çok fiyakalıydı. Ve dudaklarında serseri bir gülümseme vardı. Nakaratla birlikte şarkıya eşlik etmeye başladığında elleri direksiyonun üzerinde keyifli ve ne yazık ki çekici bir şekilde dans etti. Bir film sahnesi gibi ağır çekimde gözümün önünden geçip giderken şaşkınlıktan bir karış açık kalmış ağzımla birlikte onu izledik.

 

O gözleri kaşlari, onun o bakişlari,

Onun o bakişlari, onun o bakişlari,

 

Dudakları şarkıyı mırıldanırken akşam güneşinin vurduğu kahve gözleri ‘Ne kaybettiğini gör!’ dercesine kızıl kızıl parladı. Ama o ne yazık ki durmadı.

 

Görünce hızlaniyi, kalbumin atişlari,

Kabumin atişlari, kalbumin atişlari…

 

Ve arabası gözümün önünden uzaklaştı. Giderken de kafamda dev bir soru işareti bırakmayı ihmal etmedi kaslarına eridiğim.

 

Şarkıya eşlik ederken omuzlarını mı oynatmıştı o?

 

Ağır başlılığı falan bir yana bırakıp bana dümdüz, dağ tepe, ova bayır yürümüş müydü?

 

Hem de kapılarımı defalarca kez kapatmama rağmen…

 

Düşünce denizinde çırpınarak batarken telefonuma bir mesaj düştü. Tahir’den.

 

Saat 20.00 Köy kahvesi.

 

Bir süre mesaja bakakaldım. Sonra tutamadım kendimi, aklımdan geçeni olduğu gibi yazdım.

 

Yok artık! Flörtümle köy kahvesinde mi tanışacaksın Tahir!

 

Cevap aynı dakika içinde geldi.

 

Biliy misun bu akşam Trabzon Sporumun maçi varidur. Düşün ki düğünümüz olsa salona led ekran kurdururum. Gelin duvağını da marş çalarken kaldırırum ;)

 

Düğün?

 

Duvağımı mı kaldıracakmış bir de?

 

Ne deyi bu?

 

Oy gideyim mi ben kalpten?

 

Bir de flört meselesi vardı. Akşama kadar nasıl, nerden ne şekilde benim için rol yapacak birini bulayım ki?

 

Deli Memiş’i götürelim istersen aşkom. Hazır bize yanık da…

 

“Yok! Yakışıklı Bekir’i götüreyim istersen!”

 

Kimseyi bulamadığım için iç sesimle didiştiğim saniyelerde bir gerçek kafama dank etti; yüzbaşı açık açık flörtüm olduğuna inanamıyordu. Ciddiye bile almıyordu hatta. Ne kadar üzgün olsam da bu duruma bir miktar gücendim. Herhangi bir erkek tarafından beğenilmeyecek, biriyle görüşemeyecek bir kadın mıydım? Öyle mi görüyordu beni?

 

“Sen görürsün şimdi…”

 

Benim durumumda biri için aranabilecek en doğru kişiyi aradım. Hem mesafe olarak yakındı hem de feci yakışıklıydı. Ayrıca belki de bu Dünya üzerinde teklifimi yadırgamayacak tek kişi o olabilirdi.

 

Tek sorun… Flörtüm olmasının imkansızlığıydı ama bunu da buralarda Sıla ve benden başka kimse bilmiyordu.

 

Telefonunu ikinci çalışında açıp, o neşeli sesiyle, “Aşkitoooom!” dedi. “Nerelerdesin ayol sen? Neden açmıyorsun telefonumu? Cıks cıks… Geri de dönmedin bir de. Simli simli teessüf edeyim de gör?”

 

“Simli simli?

 

“Işıltılı bir kişilik olsuğum için ettiğim her kelimede ağzımdan görünmez simler dökülüyor ya hayatım ahahahahha….”

 

Gülümserken bir yandan da gözlerimi devirdim. “Delisin Tolga Can…”

 

“Ve senin o deliye ihtiyacın var?”

 

“Aaa! Nerden bildin?” diye sordum mahcup mahcup.

 

“Sesinden anlarım kızım. Söyle hadi. Ne yapabilirim senin için?”

 

“Şey… Flörtüm olur musun?”

 

Eh, tabii böyle sorunce çocukta ses gitti. Sonra başladı kem küm etmeye…

 

“Ay Meloş, vallahi çok güzelsin ama biliyorsun aşkom, olabilemez. Yani mümkün değil!”

 

Sanki karşımdaymış gibi yerimden fırladım. “Ay dur Tolgiş! Yanlış anladın. Gerçekten değil, numaradan. Masuscuktan…”

 

Derin bir nefes verdi çocukcağız. “Allah seni ne etmesin çırpı bacak! Ödümü kopardın.”

 

“Eee…” dedim çaresizce. “Ne diyorsun? Yapabilecek misin?”

 

Sinsi sinsi güldü. “Meloşum onca zaman sonra karşıma çıkmış. Benim muhteşem, efsane, harikalar harikası görünüşüme ihtiyaç duymuş. Yapmayanın aurası kurusun ayol!”

 

Tekerleklerin asfalt üzerinde dönüş sesini duydum. Arabada kullanıyordu ve an itibariyle benden tarafa dönmüştü. “Bir saate yanındayım. Tercih ettiğin özel bir kombin var mı?”

 

Başımı salladım. “Siyah takım elbisen var mı?”

 

“Köpeğin olsun.”

 

“Tamam…” dedim sırıtarak. “Siyah takım elbiseni giy. Ve sert bakışlar at. Çok sert olsun ama!”

 

Sana bugün dünyada senin kadar yakışıklı ve sert bakışlı adamlar olduğunu göstereceğim yüzbaşı!

 

“O iş bende…”

 

“Sağ ol tatlişkom. Sana konum atıyorum.”

 

Aceleyle içeri girdim. Öncelikle çiçeklerimi suya bıraktım. Odamın en güzel köşesine koyup birkaç yaprağına da öpücüklerimi kondurdum.

 

Sıra güzel bir kombin yapmaya gelmişti! Havada kar soğuğu olduğu için elbise giyemeyecektim. Öyle soğuktu ki elbise üzerine attığım kabanım da kurtarmazdı artık. Mecburen kışlık bir şeyler tercih edecektim ama neyse ki tedarikliydim.

 

Öncelikle pembe, bol paçalı kumaş bir pantolon tercih ettim.Üzerine, krem rengi alt ton üzerine pembe kalpleri olan şirin mi şirin hırkamı giydim. Her ne kadar ayaklarım pembe lastiklere alışmış olsa da mecburen onları çıkarıp, yerine pembe converse’lerimi giydim. Fönümü ve makyajımı tazelediğimde iyi görünüyordum. Ne fazla özenilmiş ne de gündelik… tam kıvamındaydım.

 

Tolga Can söylediği gibi bir saat sonra kapımdaydı. Simsiyah takımının içinde, jilet gibi! Cidden bir içim suydu, erkek güzeliydi vallahi! Belki de bu Dünya üzerinde Tahir ile kapışabilecek tek erkek Tolga Can’dı. En azından… görüntü olarak.

 

Şimdi de inanma da görelim Tahir’ciğim!

 

Onu içeri çekip kısaca planımızı anlattım. Gerekmedikçe konuşmamasını ve elimi bırakmamasını söyledim. Dayak yeme ihtimalinden bahsetmedim tabii. Gereksiz ayrıntılara girmeye gerek yoktu.

 

Tolga Can’ın koluna girip meydana doğru yürüdük, daha oraya varmadan kalabalık gözüme çarptı. Kahvehane resmen taşmıştı; içeride oturacak yer kalmamış, köylü meydan boyunca sandalyelerini kapıp sıraya dizilmişti. Kadınlı erkekli, gençli ihtiyarlı, çoluk çocuk herkes iç içe oturmuştu. Kiminin başında bordo-mavi bere, kiminin boynunda aynı renkte atkı… Sanki maç günü değil de milli seferberlik günüydü!

 

Kahvehanenin dış duvarına asılmış küçücük televizyon tüm dikkatleri üzerine kilitlemişti. Nefesler o televizyonda atıyor desem yeriydi. O kalabalığa rağmen maç dönerken nasıl bir sessizlik var, inanılır gibi değildi! Gol pozisyonu yaklaşınca durum değişiyordu tabii.

 

Kalabalıktan coşkulu bir, “Oooo!” sesi yükseliyor, hakem ofsayt düdüğü çaldığında ise edilen küfürlerin haddi hesabı olmuyordu.

 

“Ula senin vuracağun topi dedem çarığıylan iter!”

 

“Kim buni seçti topçi deyi! Horoz bilem kovalayamaz ha bu uşak!”

 

“Hamsi kavağa çıkti uşak hale daha gol atacak da biz da göreceğuz!”

 

“Ha kör Fadime’nin keçisi bilem bundan hızlı koşayi!”

 

Sigara dumanı kararmaya başlayan havada süzülürken çay bardaklarının şıngırtısı tezahüratlara karışmıştı. Birileri heyecandan ayağa kalkınca daha arkada olanlar, “Otursana, televizyonu göremiyik daa!” diye sinirleniyordu.

 

Tüm kalabalığın arasında iki kişi vardı ki maçı bambaşka bir coşkuyla izliyordu. En önde, televizyonun hemen dibinde, dizlerinin üstüne çökmüş Yakışıklı Bekir ve arkasında, ellerini yeğeninin omuzlarına koymuş, tek bir an bile gözünü ekrandan ayırmadan, yüzünden muazzam bir ciddiyetle maçı takip eden Tahir…

 

Her ikisinin üzerinde de formaları vardı. Pozisyonlar geldikçe aynı anda ayağa fırlıyor, aynı anda geri çöküyorlardı. Bir ara top dışarı çıktığında Bekir ellerini kafasına vurup, “Ula kaçırdığın nenenin portakalı midur!” diye söylendi.

 

“He da!” Tahir hemen yeğenine katıldı. “Daha topa vurmayi bilmeyi! Çikmiş oraya!”

 

Bir sonraki atakta futbolcu yere düşünce, Bekir kolunu uzatarak hırsla söylendi. “Hocam bırak daaa, kalksun kendi, penaltı diil o!”

 

Tahir’in sesi kalabalığı bastırdı.”Numarayi kim yapsun! Güya hakem varidur! Var varidur. Yersaaan!”

 

“Emice!” diye bağırdı Bekir gözünü televizyondan ayırmadan. “Biz orda olsaydık içlerinden geçerduk değil mi?”

 

“Tabii oğlum!” dedi Tahir. Kalabalığın bir köşesinden onları izlemeye devam ederken sürekli gülümsüyordum. “Ha oraya biz olmuş olsaydık şimdiye üç gol varidu.”

 

Bekir bilmiş bilmiş baş salladı. “En az…”

 

Biraz sonra Tolga Can’ı dirseğimle dürtüp Tahir’i işaret ettim. “Bak, bahsettiğim asker o…”

 

Tolga Can oralı olmadı, gözü telefonundaydı. Beklediği bir mesaj gelmiş olacak ki sırıtarak takır takır cevap yazıyordu. Ben de koluna girip kalabalığın arasından geçirdim ve kahvehanenin bahçesine çıktığımızda Tahir’in bakışları önce beni, sonra da kolunda olduğum Tolga Can’ı buldu. Kaşları saniye saniye çatıldı. Gıcırdayan dişlerinin sesini bu kalabalıkta duydum. Sanırsın masaları fare dişliyordu. Yemin ederim, bir adım daha atarsak Tolga Can ile ayrı bir maça çıkacak, çocukcağızı top diye oynayacaktı. Hem de kalıcı hasar bırakacak şekilde!

 

İçimden Tolga Can’ın başına bir şey gelmesi için dua ettiğim sırada, “Selam!” dedim neşeli görünmeye çalışarak. “Biz geldik. Flörtüm ve ben yani…”

 

Tahir burnundan görünmez ateşler atarken Tolga Can başını kaldırdı. Resmen Tahir ile aynı boydaydı! Şu ikisini tanımasam ve yolda yan yana yürürken görsem yemin ederim ki aç bir köpecik gibi ağzımın suları aka aka peşlerinden giderdim.

 

Ama bir dakika…

 

Ben değilsem bile şu an ağzının suları akan biri vardı.

 

Tolga Can, Tahir’e bakarken resmen gözlerinden lazer ışıkları fırlatıyordu!

 

Erimiş, bitmiş, tükenmiş gibi görünüyordu!

 

Hani dondurmayı güneşte unutursun da şapır şapır bir kıvam olur ya, hah! Öylesi…

 

Hayır Tolga Can… Yapma bunu bize, kıyma, son gemimizi de sen bozguna uğratma Tolga Can!

 

Derkan Tolga Can ayaklarından birini öne çıkarıp poz verirmiş gibi durdu ve istekli bir şekilde elini Tahir'e uzattı. “Merhaba,” dedi lanet olasıca bir cilveyle. “Ben Tolga ama sen istersen bana Olga da diyebilirsin.”

 

Başımı sönmüş bir yanardağ gibi omzuma devirirken Tahir önce şaşkınlıkla baktı. Durumu saniyeler içinde kavradığında ise yüzünde sinir minir kalmadı. Hatta güldü boyu posu devrilesice… Sonra da Tolga Can’ın elini sıktı. “Hoş geldin Tolga, buyur, otur.”

 

Tolga Can gidip Tahir’e en yakın sandalyeye oturduktan sonra asla ve asla benimle göz göze gelmedi. Başladı beğeni dolu bakışlarla Tahir’i süzmeye… Hem de bir bacağını diğerinin üzerine atarak.

 

Ay boyundan posundan utan bee! Pis! Oyunbozan! Olmaz olsun senin gibi arkadaş!

 

Tahir yüzüme aynı keyifle bakıp, diğer yanındaki boş sandalyeyi gösterdi. “Sen de ayakta kalma öğretmen hanım, tansiyonun düşer, bayılırsun falan...” Beni çapkın bakışlarla tepeden tırnağa süzüp yüzüme yüzüme sırıttı “İstemeyuz.”

 

Suratımı asıp çantamı kucakladım ve sandalyeye çöktüm. Şansıma tüküreyim şansıma!

 

Pozisyonumuz mu? Tahir ortada, ben bir yanında, Tolga Can diğer tarafında…

 

Tahir ve melekleri afişi…

 

Meleğin biri mutsuz, meleğin biri umutsuz, meleğin birinin Allah belasını vermiş…

 

Bekir maça daldığı için bizi henüz fark etmemişti ama hala Tahir’in dizinin dibindeydi. Kahve çırağı bize de birer çay getirince, “Ay ben çay sevmem!” dedi Tolga Can. “Tahir Beyciğim, capuccino söyler misiniz bana lütfen?” Parmaklarını çenesinin altından geçirip göz sözdü, gözü çıkasıca! “Laktozsuz sütle mümkünse? Laktoz alerji yapıyor da… Göbüşüm şişiyor sonra.”

 

“Maalesef,” dedi Tahir gözünü yeniden maça dikerek. Şu durumda bile pür dikkat maçı takip ettiğine göre fazlasıyla fanatikti anlaşılan. “Ama oralet ederuk. Kivi sever misun?”

 

“Yok ben muz severim!” Gözüm ardına kadar açıldığında, “Yani muzlu oralet,” diye düzeltti.

 

Tolga Can gelen oraletini yudumlarken ben de sersefil olmuş şekilde çayıma beşinci şekeri atıyordum. Tahir de zift gibi demli çayından büyük büyük yudumlar alıyordu. Çayımı karıştırırken benden yana eğildi, gözü yine maçta…

 

“Flörtün de pek yakişikliymiş. Çok aradun mi?”

 

Gözlerimi kısıp pis pis baktım. “Geç dalganı Tahir. Ama unutma… Son gülen iyi güler!”

 

Tam da o sırada TrabzonSpor’un gol atmasıyla tüm kahve, hatta meydan ayağa kalktı bir şey olmadı ama Tahir o koca cüsseni birden ayağa dikip, “GOOOOOOL!” diye kükreyince kısa süreli bir korku seansıdan geçtim tabii.

 

Tolga Can eğilip, arkasından sırt kaslarından süzerken, “Hey maşallah!” dedi.”Erkek ya! Erkeğin hası, balı, kaymağı, ERKEK!”

 

Tahir’in boş sandalyesinin üzerinden eğilip beni yarı yolda bile değil, daha yolun başında bırakan arkadaşıma parmağımı salladım. “Bir kelime daha et, bak saçını başını yolmuyor muyum senin!”

 

Boyuna bosuna bakmadı, korkmuş gibi sandalyesine sinip ellerini göğsüne çekti. “Ayyy Tahir Beyciğim oturur musunuz lütfen? Varlığınız bana güven veriyor da…”

 

“Vereceğim ben şimdi sana asıl güveni!”

 

“Ay Meloş…” dedi başını sallaya sallaya. “Burası sana hiç iyi gelmemiş hayatım, sinirlerin yıpranmış. Pek bir öfkeli gördüm seni annem.”

 

Çantamı kafasına geçirip geçirmemek arasında gidip gelirken Tahir yerine oturup kendisi ve omuzlarıyla birlikte aramızda duvar ördü. İki dakika sonra da yine bana eğildi. “Sen flörtleri karıştırıp yanlışlıkla buni getirmiş olmayasun!”

 

“Tahir!” Dirseğimle karnıma sağlam bir tane geçirdim ama bana mısın demedi ayıcık.

 

“Kizma.Oyle sorayum!” dedi alayla. “Hani kariştirdıysan falan oni ayrıca döveceğum.”

 

“Sen susup maçını izlesene, böyle maç mı izlenirmiş?”

 

“İzleyrum ya işte,” dedi, izliyordu sahiden de. Gözleri maçta, dili benimle dalga geçmekteydi. “Hem de ne var biliy misun?” Arkasına yaslanıp sol ayak bileğini sağ dizinin üzerine koydu. “Hiç bu kadar keyifli izlememiştim şu mereti. Bekir buraya olmayaydi bir de cigara yakardum ki değme keyfime.”

 

Bir tane daha geçirdim. Tepkisi yine sırtımak oldu. “Değeceğim ben senin keyfine!”

 

Biraz durdu. Sakinleşmem izin verdi zannımca. Yeni bir iki dakikanın ardından önce sinir katsayımı tavan yaptıracak, sonra da hepsini pamuk şekeri gibi eritecek o cümleyi kurdu.

 

“Yalnız saa diyeyim, flörtünün gözü sende değil bendedur. Ama korkmayasun.” Bana yandan bir bakış atıp, bir de göz kırptı ki iç geçirmekten başka çare bırakmadı insafsız. “Benim gönlüm başkasındadur.”

 

Aklıma instagramda gördüğüm yorumu gelince, “Ya tabii…” dedim, sesim kedi gibi. “Biliyorum ben o başkasını. Başkaları desek daha doğru olur aslında.”

 

Dikkatini tamamen bana çevirdi. “Ne deysun sen Melek? Anlamayrum. Varsa bir şey açik açik konuş.”

 

Neyse ki maçın sesi fazlasıyla açıktı da kimse bizi duymuyordu. Tabii bir de Güldane Teyze faktörü vardı; geldiğimden beri her üç dakikada bir etrafta göz gezdiriyordum. Şükürler olsun ki buralarda değildi.

 

“Konuşmak istemiyorum.”

 

“Melek…” Başını eğdi, kirpiklerinin altından baktı. Niyeti uyarmaktı ama ben durmuş kaşını kirpiğini izliyordum. Sanki o da… Benimkileri izliyor gibiydi. “Soyle da kizim. Söyle vereyim hesabını.”

 

Dudaklarına yaramaz bir gülümseme uğrarken kolunu sandalye koluna koyup, omzumdan karnıma sarkan saçlarımın uçlarıyla oynamaya başladı.

 

Ay kalbim… Son sürat atan kalbim… Zavallı kalbim…

 

“Benim sana veremeyeceğim hiçbir hesap olamaz.”

 

“Olamaz mı gerçekten?”

 

Ay bu kalabalıkta fingir fingir fingirdeşiyoruz adamla Meloş! Bir de kalabalıkta olmasaydık demek ki… fenasal şeyler olabilir!

 

“Olmaz tabii kizim,” dedi üzerine hayret edilesi şekilde güzel duran böbürlenmeyle.

 

Sonra güzel güzel gözlerime baktı, aynı anda takımı bir gol daha attı. Herkes sevinçle ayağa fırladı ama o… Tepki vermedi, sadece bana bakmaya devam etti.

 

Ay Meloş… Galiba sahiden o da bizi seviyor…

 

Tahir’in gözü televizyona kayıp da ikinci golü gördüğünde sevinçle ayağa fırladı. “GOOOL!”

 

Tüm gözler ayakta tek başına dikilen Tahir’e çevrildi. Garip garip baktılar. Eh, haksız da sayılmazlardı. Çünkü gol sevinci yaklaşık bir dakika önce sona ermiş ve herkes yerine oturup çayını höpürdetmeye başlamıştı.

Kendimi tutamayıp kıkırdamaya başladığımda Tahir gözlerini kaçırdı.

 

Oy oy oy utanmış mı benim yürüyen spor salonum…

 

“Uyan da hamsiye gidelim bu uşak!” dedi arkadaki dede Tahir’in omzuna vurarak. “Aklin nereyedur? Aşik misun nesun!”

 

Arkadaki dede… Benim valizi çaldıran deccal dededen başkası değildi bu arada.

 

Senin de alacağın olsun be dedem. Şimdi sorsam, muhtemelen adını bile hatırlamaz, beni yine kendisini suçlamakla suçlardı. Ne yapayım? Valizimi kalbime gömüp Dyson’ımın yasını tutacaktım içten içe.

 

“Uyy öğretmenum siz de mi burayaydinuz!” Bekir nihayet beni fark edip birdenbire dönünce arka cebinden sarkan telefonu şak diye ayaklarımın dibine düştü. Tahir ile aynı anda eğilip almak isterken ekrana düşen bildirimle ikimiz de kalakaladık.

 

İnstagramdan.

 

Tahir Bora Tunalı bir yeni bildiriminiz var.

 

Tahir eğilir vaziyetini bozmadan Bekir’e öyle bir baktı ki yemin ederim Bekir yerine kaçacak delik aradım.

 

“Ula,” dedi tehdidin dibine vuran ekolu bir tonlamayla. “Sen benim adima hesap mı açtun?”

 

“Oha!” dedim kendimi tutamayıp. “Fulya öğretmene o yorumu yapan sen miydin!”

 

Tahir bana baktı, anında anladı durumu. Akıllı adamın hali başka tabii.

 

“Ya emice ya!” diye diklendi Bekir, aynı zamanda ufak ufak geri kaçıyordu. “Zaten öğretmenimi sen kaptin! Ben de ne edeyim? Sevdami kalbime gömüp yoluma baktum. Genç adamız neticede,” dedi sarı kaşlarından birini havaya dikip artistik bakışlar atararak. “ Ne edeydim emice, yeni aşklara yelkende mi açmayaydum?”

 

Tahir telefonu sinirle yerden alıp instagrama girdi. Hızlıca kendi fotoğraflarıyla taçlandırılmış profili incelerken gözlerindeki şok haline an be an şahit oldum. Bekir gerçekten amcası adına hesap açmış, o hesapla binlerce takipçiye ulaşmış ve birçok kadınla fingirdeşmişti.

 

Zira dm kutusu bir sürü yeni mesajla doluydu ve hepsi de kadındı.

 

Tahir gözlerini kapatıp başını iki yana salladı ve açtığında tam olarak şöyle söyledi. “Ula hamsi kafa, seni bu defa çükünden tavana asmak şart oldi!”

 

Bekir, can havliyle kaçarken Nazife Nineye çarptı. Çarpmanın etkisiyle kadının yazması kafasından havalandı ve Nazife Nenenin kuaförden yeni çıkmış gibi olan bukleli saçları omuzlarına döküldü.

Hı?

 

Kuaförden yeni çıkmış gibi olan mı?

 

Bakışlarımız bir noktada kesiştiğinde hemen üzerindeki hırkayla yakasını kapatmaya çalıştı. Ama… geç kaldı. Gözlerim çoktan içine giydiği o pembe, simli, pavyon ışığı gibi parlayan bluza kilitlenmişti.

 

Şüpheyle ayağa kalkıp, odaklandığım hedefime doğru yürümeye başladım.

 

Hayır, hayır… Bu olamaz, değil mi?

 

Ama o kusursuzca yapılmış beyaz bukleler, o pembe bluz, o kalpli kolye, o ışıl ışıl parlayan cilt!

 

Valizimi Nazife Nene çaldı, demek miydi!

 

“Sana inanamıyorum Naziş…” Hayal kırıklığıyla başımı salladım. “Herkes aklıma gelirdi de sen gelmezdin.”

 

Nazife Nene bana cevap bile vermeden direkt Deccal Dedeye parladı. “Ula Hayri! Hani aramızda kalacaktı! Ne deyi ulu orta yaydun deyyus!”

 

Deccal Hayri Dede bastonundan tutunarak ayağa kalktığında gözleri, gözlüklerinin büyük numaralı camlarının arkasından büyüteçten çıkmış gibi kocaman oldu. “Ne deyi bu kari? Baa kaypak mı deyi ne deyi?”

 

Nazife Nene de bir hışımla ayağa kalktığında bunlar yaşlarına başlarına bakmadan jet hızıyla ilerleyip kahvenin ortasında karşı karşıya durmasınlar mı? Durdular.

 

“Hee! Kaypak olmasan sırrımı yayar mıydun? Torunum Temel bilmeden valizi kahvenin merdivenlerinden düşürüp yuvarlamış. İçinden kırılma sesi gelince bir bakalum, dedik amma bir türlü yolumuz ilçeye düşmedi. Kırılanların yerini pazardan aldıklarımızla tamamlayıp sahibesine verecektik zaten. O sıra meraktan birazcık karıştırmış, azıcık da kullanmış olabilirum” dedi elini sallayarak. “Temel, uşağım, koş getir muallimin kıytırık valizini.”

 

Birazcık mı? Pazardan mı? Kıytırık valizini mi?

 

“Pardon?” diye araya girdim elimi bel boşluğuma yerleştirerek. “O valizin içindeki Dyson kaç para, senin haberin var mı ninecim? Ya o cilt bakım setlerim?” Paris’ten aldığım ve şu anda Nazife Nenenin üzerinde olan bluzumla hüzünle bakıştık. “Bluzuma girmiyorum bile! İki metrelik sıralarda bekledim be ben onun için!”

 

Konuştum, konuştum ama iki ihtiyar da başını çevirip bana bakmadı. Doğrudan birbirlerine odaklanmış vaziyetteydiler.

 

“Sen gençliğinde de boyleydin Nazife!” dedi Deccal Dedem, kuyruk acısı olan erkek kedi gibi. “Yapar yapar, suçi baa atardun! Ben dedum saa muallim o valizi arayi deyi! Dinledun mi, yok!”

 

Nazife Nine de elini bel boşluğuna koyduğunda, tam olarak elli sene sonraki halim gibi duruyordu gerek pozisyonu, gerek saçları, gerekse pembiş bluzuyla… “Gençliği kariştirma sen zararli çıkarsun Hayri gaybanası! Baa soz verip gidip Sidikli Nedime’ylen baş göz olduğunu anlatayım, ister misun?”

 

Meydandan şaşkınlık uğultusu yükselirken nutkumuz tutulmuş vaziyette ihtiyarları izliyorduk. Maç falan hikaye olmuştu, o derece… Aşk, ihtiras, kaos! Hepsi şu an gözlerimizin önünde yaşanıyordu.

 

Bekir bile geri dönüp ihtiyarların dibinde bitti. “Ula ne oliy bu lanet olasi yerde! Ha bunların aşk hayati benimkinden bilem daha karışıktur!”

 

Nazife Nene birdenbire Bekir’in kulağına yapışıp sakız gibi çekti. “Ne düşürdün ula yazmami? Senin de suçun varidur!”

 

Bekir çığlık çığlığa, “Yanlışlıklan oldi!” diye bağırdı. “Yoksa niye açayım senin o peruktan bozma saçini!”

 

“Ne peruğu uşak!” Diğer eliyle on sekizlik kız gibi saçlarını savurdu. “Hepsi kendi saçımdur.”

 

“Emice!” diye bağırdı Bekir bu kez. “Kurtar beniii! Kulağım kopayi!”

 

Tahir pis pis gülüp, “Has oldi,” dedi. Gaddaaaar. Acımasıııız! “Kulaktan başkasına dokunmayasın Nene.”

 

“Merak etmeyesun Tahir oğlum,” dedi ciddiyetle. “Kulak benum çük senun.”

 

“HAAH HAYYYT! Ne eğlenceli bir köymüş bu Tahir Beyciğim!” Tolga Can fırsattan istifade Tahir’in koluna yapışıp kirpiklerini kırpıştırdı. “Çükler mükler havada uçuşuyor!”

 

Allahım resmen yemeyenin malına akbabalar üşüşmüştü an itibariyle!

Hülyalar, Fulyalar, Tolga Can’lar üşüşmüştü!

 

Melek ne yapsındı!

 

Ayrıca güzel Allahım, hadi Fulya’yı anladım. Yanında eşantiyon olarak gelen Hülya’yı da anladım. Ama Tolga can nereden çıktı!

 

Baktım Tolga Can benim yakışıklı askerime yiyecek gibi bakıyor, derhal sızlanmayı bırakıp Tolga Can’ın koluna yapıştığım gibi kendime çektim. “Bizim artık gitmemiz gerekiyor!”

 

“Yoo, benim gitmem gerekmiyor. Vaktim bol.” Gözü hala Tahir’deydi ve benim delirmeme ramak kalmıştı. Bir de kaşı gözü ayrı oynuyordu Tahir’i keserken. Cilve yapacağım diye yüz felci geçirecekti! “Hatta hiç bu kadar boş olmamıştım. Ama sen gitmek istiyorsan gidebilirsin. Biz burda komutanımla takılırız. Önce maçlardan konuşuruz, sonra burçlardan, sonra da başka şeylerden… Belki bana silahını bile gösterir. Gösterirsiniz, değil mi Tahir Beyciğim?”

 

Tahir’in ağzını açmasına fırsat bırakmadan, “Göstermez efendim!” diye yükseldim. “Yasak ona silah göstermek.” Temel’in getirdiği valizimi kucaklayamadım bile… Oysa bir gün bulduğumda marşlar eşliğinde kavuştay törenleri yapma hayallerim vardı.

 

Bir elimde valizim, diğer elimden Tolga Can, yeni bir rezalet defterini kapatarak uzaklaşırken Tahir’in sesini duydum.

 

“Seninle görüşmek isteyen biri var,” dediğinde omzumun üzerinden ona baktım. “Pek hevesli. Kırma bence.”

 

Dünden beri boğazımda olan o yumru kendini hatırlattığında, “Hayır,” dedim. “Ben istemiyorum.”

 

“Ama ısrarcı. Konuşmadan gitmeyecekmiş.”

 

Üzgündüm ama yanı sıra ağabeyimin bu ısrarcı hali sinirlenmeme de sebep oluyordu. Buraya gelme kararını tek başına aldığını düşünmüyordum. Kesinlikle Tahir'in de payı vardı, bu yüzden ona da kırgındım. Ağabeyimi tekrar görmek istemiyordum. Sadece kızgın olduğum için değil… geçip giden onca zamanı hatırlamak kalbimi acıttığı için de görmek istemiyordum. Ve bunu ağabeyime kabul ettirmenin yolu Tahir’den geçiyordu.

 

“Telefonuna bakarsın,” dedim son kez.

 

Emir almış gibi başını eğdi, kaldırdı. “Bakarım.”

 

⛓️‍💥🪽

 

Sabahın altısında uyanmıştım ve yaklaşık otuz dakikadır dolabımın karşısında dikiliyor olmama rağmen giyecek tek bir şey bile bulamamıştım. Üstelik kayıp sandığım ancak gerçekte aşırılmış olan valizim de artık elimdeydi. Makyaj eşyalarımdan bazıları kırılmış ve bazı kıyafetlerimi lekelemiş olsa da, o kıyafetlerim, ‘Ben artık eski ben değilim!’ şarkısını çığırıyor olsa da artık giyecek daha fazla şeyim vardı.

Peki neden hala birinde bile karar kılamamıştım? Neden az sonra tüm dünyanın izlediği bir defileye katılacakmışım gibi özenle hazırlanmaya çalışıyordum?

 

Cevap basitti. Dün gece, uyumadan önce Tahir’e bir mesaj atıp sabah yedide benimle buluşmasını söylemiştim. Onunla ağabeyimi burdan göndermesi için konuşmak istiyordum. Ağabeyim tanıdığım en inatçı insanlarından biri olsa da Tahir’i dinleyeceğini umuyordum. Buluşmamızın tek nedeni buydu ve bunun için kusursuz bir kombin yapmama gerek yoktu.

 

Yine de biz çiçekli elbisemizi giyelim Meloş.

 

“Ama hava soğuk…” diyerek boyu hemen diz altında biten, ince omuz askılarına sahip, pembe çiçekli beyaz elbisemi bez dolaptan aldım. “Ama içim de yanıyor. Bence bu ikisi birbirini dengeler.”

 

Kendimle yaptığım pazarlığı tamamladıktan sonra o elbiseyi giydim. Dünden fönlü olan saçlarımı ense kökümde toplayıp sol omzumdan sarkıtarak inci küpelerimi taktım. Gözlerim dolarsa akıp da beni ele vermesin diye göz makyajımı hafif tuttum. Eh, tecrübe bana çok katmıştı.

 

Sıra ayakkabılara geldiğinde düşündüm. Bu havada nasıl bir ayakkabılar tercih edilmeli? Bot veya çizme. Peki ya üzerimdeki elbiseye en yakışacak tarz hangisi? Kayıp valizimden çıkardığım beyaz, çift bantlı, topuklu pabuçlarım.

 

Hangisini seçeceğim? Tabii ki mantıklı olanı; yani topukluları…

 

Ayaklar donarsa donsun, önemli olan güzel ve estetik görünmek!

 

Beyaz kabanımı omuzlarıma atıp, favori parfümüm Bombshell’i sıktım. Daha eşiğe adım atar atmaz gerdanım ısınmaya başladı.

 

“Bir dur ya! Bir bismillah!” diye çıkıştım kendime. “Daha adamı görmedik bile… El insaf!”

 

Çantamı omzuma takıp pıpı pıtı evin arkasına geçtim. Daha dışarı çıkalı bir dakika olmadan soğuk ağzımı burnumu ısırmaya başlamıştı. Buranın sabah ayazı, sisi başkaydı ama galiba kar da gerçekten geliyordu. Eh, Kasım sonuna yaklaşmıştık. Buraya baharda gelmiştim ama baharı bile kış gibiydi. Soğuk konusunda Çamlıyayla’nın eline su dökülemezdi yani…

 

Şelaleye giden patika yolu döndüğümde yüksek ağaç yapraklarının arasından süzülen sabah güneşi gözlerimi aldı. Elimi yüzüme siper ederek adımlarımı yavaşlattım. Karşımda yine muhteşem bir manzara vardı. Şelalenin tepesindeki sisli hava, köpük köpük akan suyu bilinmezlikte getiriyor gibi görünse de su aşağı dökülerek kayalara vurdukça bir gelinin etekleri gibi açılıyordu. Aşıklar Şelalesinde hava parıltılarla doluydu ve açıkçası bu da benim ruhumu tatlı bir yansıması gibiydi.

 

Ve Tahir, o güneş parıltıların arasındaydı. Çoktan gelmişti, şelalenin etrafına sınır gibi çevreleyen iri kayalıkların üzerinde bekliyordu. Üzerinde üniforması, parmaklarının arasında sigarası vardı. Vaktinin büyük çoğunluğunu karakolda geçiriyordu. Belli ki uyuması gereken zaman kısıtlıyken o buradaydı.

 

Koyu yeşil üniformasının üzerinde kalın, askeri bir parka, başına ise siyah bere giyinmişti. Varlığıyla, şelaleyi korumak için orada dikilen bir nöbetçi gibi görünüyordu. Bunu sevmiştim. Çünkü ayaklarının dibindeki su kadar yeşildi, oraya çok yakışmıştı. Bir süre olduğum yerde kalıp onu izlemek istedim ama biliyordum ki yakalardı.

 

Arkasından yaklaştığımda, “Hoş geldin,” dedi.

 

“Hoş buldum.”

 

Yavaşça bana döndü. Kabanımı tutan ellerime, göğsümün üzerinden sallanan saçlarıma ve en son da çıplak ayaklarıma baktı.

 

“Anlaşıldı,” dedi dudağının bir köşesi memnuniyetsizce kıvrılırken. “Cebimde çorap taşıtacaksın bana.”

 

Gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. “Okul hemen dibimde, biliyorsun. Ayrıca sağolsun muhtar, sabahları kızını bıraktığı gibi sobayı da yakıyor. Çoğu zaman sıcaktan duramıyoruz.”

 

Ellerini palaskasına götürürdüğünde bakışları başımızın üzerindeki ağaçlarda dolaştı. “Nenem derdi ki, Karadenizde kök salmış bir kayın ağacı çok şeye tanıklık edermiş.”

 

Ben de başımı kaldırıp onun baktığı dallara baktım. Sık iğneli kayın ve köknar ağaçları her yerdeydi ve aralara serpiştirilmiş gibi duran söğüt ağaçları, yapraklarıyla göğe el sallıyordu. “Neye mesela?”

 

“İnsanın doğup büyüdüğüne, bazen acısına, bazen sevincine…” Kısa bir gülümsemeyle kaşlarını kaldırdı. “Sevdalandığına,” dedi usulca. “Aynı ağacın gölgesinde üç kuşak oturmuşluğu vardır. Şu gördüğün kayın, belki de iki yüz yıldır burda.”

 

“Yani bizlerden daha uzun yaşamış,” dedim hafif bir sitemle. Yaşamayı seviyordum. “Umarım ömrüm kayın ağacı kadar uzun olur.” Güldüm. “Bana bir şey olursa yaşayamam!”

 

Güldü. “Daha da yaşayacak. O dallar daha çok fırtına görecek.”

 

Keşke ben de daha çok Fırtına görebilseydim, diye geçirdim içimden. Sadece içimden.

 

“Buraya seni neden çağırdığımı sormayacak mısın?”

 

Kuşlar bir daldan diğerine konup cıvıldarken, “Beni neden Aşıklar Şelalesine çağırdığını elbette soracağım,” dedi imayla.

 

Bu adamın işi gücü beni utandırmaktı. Askerliğe harcadığı mesaiden kadarını beni utandırmaya da harcıyordu.

 

“Çünkü burası yakındı. Okula dönmem gerek.” Çantamı omzumdan indirip, iki elimle önümde tuttum. Dudağımı ısırmam gereken zamanlarda avuçlarımdaki çanta sapını sıkmayı planlıyordum. Böyle böyle dik duracaktım karşısında.

 

“Tahir, ben ağabeyimle konuşmak istemiyorum. Buna hazır de-”

 

“Konuşmalısın,” diye araya girdiğinde kaşlarımı çattım. “Melek, seni zorlayamam. Kimse zorlayamaz. Ama Arslan’ın söyleyeceklerini dinlemelisin.” Kayadan indiğinde, yüzüme daha yakından baktı. “Bana güveniyor musun?”

 

“Tabii ki güveniyorum.” Hiç düşünmeden söylemiştim bunu. Ve doğruydu. Ona koşulsuz güveniyordum. Bakışı, duruşu, sesi va hatta öfkesi bile güven veriyordu bana.

 

Biraz düşündüğümde ona karşı beslediğim ilk duygunun bu olduğunu bile söyleyebilirdim.

Gülümsedi. “O zaman Arslan’la konuş. Sonra istediğin kararı verirsin.”

 

Ne söyleyeceğimi bilemedim. Tek sorunun küslük ya da öfkem olmadığını anlatmak istiyordum ama duygularımı paylaşmak bizi daha fazla yakınlaştırırdı. Ve şu an ona yakın olamazdım. İçimden ona dört koldan sarılmak gelse de yapamazdım.

 

“Düşüneceğim,” dedim bir adım geri çekilerek. “Şimdi gideyim. Karar verirsem onu ararım.”

 

Vay canına! İlk defa sesler yükselmeden, tek bir hayvanın adını bile -ne içten ne dıştan- kullanmadan konuşmayı sonuca bağlamıştık. En azından arkamı dönene kadar öyle düşünüyordum.

 

“Şimdi sıra geldi bizi konuşmaya…”

 

Yutkundum.

 

Hah, şimdi biz naneyi yedik mi, yemedik mi aşkom?

 

“Okula yetişmeliyim.”

 

Kıyafetlerinin hışırtısını duydum. Sanırım saati kontrol ediyordu. “Bir saatten fazla var.”

 

Bedenimin yarısını ona çevirip gülümsedim. “Ben hep erken gidip sınıfı temizlerim.”

 

Kaşlarından biri kalktı. “Sen?”

 

“Evet ben.”

 

“Sıraları siliyorsun?”

 

“Çamaşır suyuyla hem de.”

 

Bir adım yaklaşıp, “Melek,” dedi ciddiyetle. “Sen çamaşır suyunun kokusunu bir metre yakından alsan dünyaya nükleer bomba attılar diye çığlığı basarak ortamı terk edersin.”

 

Neden beni bu kadar iyi tanıyorsun? Neden, neden neden!

 

“Bazı şeyler değişir,” dedim kararlılıkla.

 

Ama dudaklarında başka bir şey söylemişim gibi, hoşnut bir gülümseme belirdi. Hoşnut ve durup saatlerce izlenesi…

 

“Tamam… Ben de onu konuşacağım işte.”

 

Biz en son ağabeyimi konuşmuyor muyduk ya?

 

Ayrıca ne ara bu kadar dibime girmişti?

 

Kaçsam? Anından yakalardı.

Can havliyle kendimi en yakın kayanın üzerine attığımda, “Gitmem lazım,” dedim. “Neresini anlamıyorsun bunun?”

 

“Önce bir anlamadıklarımı anlat, sonra gidersin.”

 

Allahım tövbe haşa ama onu buraya çağırarak kendi topuğuma sıkmış olabilir miyim?

 

“Pardon da neyi anlamadın?”

 

O da kayalığa çıktığında karşı karşıya duruyorduk ama neyse ki aramızda başka bir kaya vardı. “Mesela benden neden kaçtığını?”

 

“Be- ben mi kaçıyor muşum senden?”

 

Kekelemeseydim iyi gidiyordum be.

 

Başını omzuna eğdi, sahiden anlamaya çalışır gibi baktı. “Melek, başvurmak istemediğim yönlemlere doğru itiyorsun beni?”

 

Omuz silkip, “Beni böyle korkutamazsın,” demiştim ki aramızdaki kayalığa atladığında sıçradım.

 

“Niye seni korkutayım kizim?”

 

Haaaah… Şiveye de bağladı, tam oldu. Eh, bu noktadan sonra ben de duracak değildim.

 

“Yeter artık!” diye bağırarak bir kayalıktan diğerinin üzerine geçtim. Pabuçlarımın topukları ıslak taşın üzerinde kayıyordu ama bu mesafe iyiydi. Tahir’in kendisine düşmektense şelaleye düşmeyi tercih ederdim.

 

Zira Tahir’e düşmekten dizlerim de kalbim de delik deşik olmuştu zaten.

 

Şelaleye düşsem en fazla ıslanırdım.

 

Evet, şelaleye düşmek kesinlikle daha iyi bir seçenekti.

 

“Ula saa yeter!” diye coştu. “Gel buraya adami deli etma!” O da bulunduğu kayalıktan atladı ama ne atlamak? Resmen tek seferde iki kayalık geçti. Ve daha korkutucu olanı ise… gerçekten sabırsız görünüyordu.

 

Galiba bu noktada biraz alttan almayız, Meloş.

 

“Delirirsen delir be!” diye cırladım. “Sanki çok normalmişsin gibi!”

 

Yemin ederim ki dilimin zangır zangır titreyen dizlerimden de, Tahir'den el köşe bucak kaçan bedenimden de haberi yoktu. Hatta mantığımdan bile haberi yoktu ki kışkırtıcı cümleler kurup duruyordu.

 

“Melek,” dedi dişlerinin arasından. Sonra ellerini palaskasına koydu, omuzlar yükseldi, pazuları şişti. Göğsü… Kaf dağlarından daha geniş olan, bir köşesinde kıvrılıp uyumak istediğim o göğsü… Neyse sus Meloş! “Kendi isteğinle gelecemisun yoksa ben seni getireyim mi?”

 

“Höst!” dedim ellerimi savurarak. Hatta bununla da kalmadım, Zeyna ruhum tümüyle beni ele geçirirken bir de parmak salladım. “Bana bak Tahir efendi, bana öyle maço emirler veremezsin! Anladın mı? Ben ancak istersem gelirim, istemezsem de gelmem.”

 

“En son boyle dediğinde patilerine çorap geçirmistum.”

 

“Ayısın çünkü Tahir! Boz ayısın hem de! Dünyanın en kaslı ayısının sen!” Ay! Büyük ayısı, diyecektim ya…

 

Güldü, bakışlarındaki imayla birlikte kolunu kaldırıp bir sıktı ki yemin ederim eriyip şu ayağımın altındaki sudan daha sıvı hale geldim.

 

“Kaslarımdan hoşlandığını biliydum.”

 

Omuz silktim. “Ne hoşlaşıcam be senin kaslarından.”

 

Çarpıldık aşkom.

 

Ayaklarıma baktı. Sonra aramızdaki tek kayaya ve en son da arkama baktığında daha fazla güldü. “Haydi bakalım öğretmen hanım, şimdi kaç da görelum.”

 

“Ne varmış? Tabii ki kaça-”

 

Pü Allah kahretmesin!

 

Bir sondaki kayalık yaklaşık bir metre ilerideydi.

 

Başımı ona çevirdiğimde gevrek gecrek sırıtıyordu. Gözlerine bakarak aklından geçeni anladım. “Sakın!” Bir elimi önüme siper ettim ama bunun yetmeyeceğini biliyordum. “Bak vallahi sapık var, diye bağırırım!”

 

“Bağirsana.” Kayalığın üzerinde bana doğru ilerledi. Yavaş yavaş, kıvrandıra kıvrandıra.... “Yalan da deyildur hani…” derken gözleri dudaklarıma mı kaymıştı? Göz mü kırpmıştı? “Sapığın da sayilabilirum bi yerde.”

 

Oha! Adam niyeti bozdu ama bizim niyetimiz de çok masum değil be Meloş…

 

“İmdaaaat!” diye bağırdım sırf tükürdüğümü yalamamak için. Etrafımızdaki ağaçlar, incecik sesimi gövdelerinde paslaşarak bana geri döndürdüğünde daha fazla bağırdım. “İmdaaaa-” Eş zamanlı olarak kayaya çarptığım topuğumdan gelen kırılma sesiyle o son harf ağzımdan çıkamadan susup kaldım.

 

“Allahım,” dedim yalvarırcasına. “İnşallah kırılan ayak bileğimdir.”

 

Ama değildi. Kırılan favori ayakkabımın topuğuydu. Oysa daha yeni kavuşmuştuk. Reva mıydı bu? Acıyla, “Ayakkabım!” diye inledim. “Hep senin yüzünden Allahın ayısı!” Sonra battı balık yan gider düşüncesiyle ayağımı bir kez daha kayaya çarptım.

 

“Dursana kizim düşeceksin!” diye uyardı ama kim dinler?

 

“Ayı! Öküz! Camış!” diye diye ayağımı kayaya vururken Tahir olduğunu yerde zıplayıp bir deve kuşu gibi olduğum kayaya konduğunda beni kollarımdan yakaladı. Allah! Yine çok yakındı… Yine sınırlarımı ihlal edecek kadar yakındı! Panikleyip ona annesiyle aramda geçen konuşmayı anlatmaktan korktum. Üzerimde öyle bir tesiri vardı ki bir bakışıyla beni bülbül gibi öttürebilirdi.

 

Ana sınıfındayken kakamla duvara adımı yazdığımdan başlayıp da Arslan Ağabeyimin ilk sevgilisine telefonundan gizlice, ‘Seni eve atıp pul koleksiyonumu göstereyim mi yavrum’ yazıp ilişkilerinin daha başlamadan bitmesine sebep olduğumu bile itiraf edebilirdim yani…

 

Bu yüzden yapabileceğim en iyi şeyi yaptım ve çırpınmaya başladım.

Kollarımdan kavramıştı, tutuşu sıkı falan da değildi ama onun gücüne karşı hiç şansım yoktu. Sadece çırpınarak kurtulamayacağımı anladım. Üstelik kırılan topuğum yüzümden daha fazla kayıyordum. “Bırak beni!” diye bağırdım onu itmeye çalışarak.

 

“Delirdin mi sen?” diye çıkıştı. “Bırakırsam aşağı yuvarlanırsun!”

 

“Ben düşmem!”

 

“Düşersun!”

 

“Düş mem!”

 

“Ula düşersin dedum mi düşersin!”

 

“Düşmem çam yarması düş mem!”

 

Depelenirken sağ ayağım kaydı ama kollarından asılarak toparladım. “Bok düşmezsin!” Kaşlarını çattı, sesi sertti. “Kollarımın arasında tavuk gibi kanat çırpan kim o vakit?”

 

“Sen bana tavuk mu dedin manda herif!” deyip kırdığım dizimi kasıklarına geçirdiğimde ikimizin dengesi de bozuldu. Taşın üstünde bir sağa, bir sola yalpalamaya başladık.

 

“Ay annecimmm!”

 

“Anan var midur buraya bak bakalum!”

 

Ay o da dengesini kaybetmişti. Koskoca adam hacıyatmaz gibi bir eğilip bir doğruluyordu vallahi!

 

“Tahir, ayağım kayıyor!”

 

“Sorma!” dedi. Kızmıştı galiba… “Ben de tango yapayrum!”

 

Ve birlikte kaydık. Bir anda tersine dönen dünya ikimizi birden şelaleye savurduğunda son hatırladığım, Tahir’in, “Ula rahatladun miiiii!” diye homurdanışı ve baş aşağı çakılırcasına düşüşümüzdü.

 

Zavallı bedenim suya vurduğu anda bütün nefesim çekildi. Suyun soğuğu derime değil, kemiklerime işledi. Sanki ben Titanik’tim de bir buz kütlesine çarpmıştım.

 

Korkudan gözlerimi açıp yemyeşil suyun içinde dipteki taşlara doğru çekilişimi izledim.

 

Tam da bu noktada küçük bir sorunum vardı ki… Ben yüzme bilmiyordum.

 

Panikle çırpınmaya başladığımda şelalenin çağlayan sesi kulaklarımda uğuldamaya başladı. Çarpmanın etkisiyle başım dönmüş, yönümü tamamen kaybetmiştim. Yukarı neresi, aşağı neresi, hiçbir şey seçemiyordum. Çok daha kötüsü Tahir’i de göremiyordum.

 

İşte bu sonuncusu… Daha fazla korkmama neden oldu. Çünkü değil nefesimi uzun süre tutmak, panikleyince daha fazla nefesim kesilirdi. Su beni sürüklemeye devam ettiğinde saçlarım yüzüme yapışıyor, nefes almaya çalıştıkça boğazıma acı bir yanma doluyordu. Panik içinde kollarımı sallarken belim sıkıca kavrandı ve aynı anda hızla yukarı doğru çekildim.

 

Nihayet başım suyun yüzeyine çıktığında ağız dolusu nefesler almaya başladım. Göğsüm hararetle inip kalkarken parmaklarım Tahir’in omuzlarını öyle sıktı ki birkaç tırnağım kırılmış bile olabilirdi.

 

“Tahir!” dedim konuşabildiğim ilk an. “Tahir! Bırakma beni!”

 

O büyük elleriyle belimi, sırtımı kuvvetle tutup kavradığında sadece iki kolunun olduğuna inanamadım. “Nefes al!” dedi. “Derin nefesler al.”

 

Bacaklarım suyun içinde sallanırken dinmeyen panik haliyle kollarımı boynuna dolayıp ona sıkıca sarıldım. Su beni içine çekecekmiş, bir daha da hiç bırakmayacakmış gibi hissediyordum. “Sıkı tut. Sakın bırakma tamam mı?”

 

Ellerinden biri başımın arkasına ulaştığında beni etrafımızda çevirdi. Suyun içinde süzülerek en yakın kayanın dibine ulaştık. Sırtımı o kayaya yaslandığında hala ona sıkıca sarılıyordum.

 

Nefesim düzene girene kadar da sarılmaya devam ettim. Onun da tek yaptığı bana sarılmaktı. Soluğunu saçlarımın arasında hissettiğimde ve inip kalkan göğüslerimiz birbirine çarpmaya devam ettiğinde, “Bırakmam,” dedi, sessizce. “Nasıl bırakayım?”

 

Başımı omzuna yasladım. Yaşadığım şoktan titreyemiyordum bile. Sırılsıklam saçlarım yüzüme, elbisem üzerime yapışmıştı.

 

Küçüklüğümden beri ne denize ne de havuza tek başıma girmemiştim. Yanımda ya Arslan Ağabeyim ya da dadılarımdan biri olurdu. O durumda bile belli bir seviyeyi aşmaz, kendimi güvende hissetmek isterdim.

 

“Ç-çok soğuk…” Taş kesilmiştim. Sanırım o da bu yüzden beni hareket ettirmiyordu. “D-do-donuyorum galiba…”

 

“Ne işin varidur senin kayanın tepesinde?” diye sordu ama sesinde sitem yoktu. Aksine, beni sakin ve teselli eder gibiydi. “Uşak misun sen? Keçi misun? Gerçi keçiden farkın yoktur ama… neyse.”

 

“A-ama ben… ben düşmek istemedim ki…”

 

Bedenim titreyecek kadar kendine geldiğinde başımı kaldırıp yüzüne bakmayı başarabildim. Islak kirpiklerinin arasından gözlerini üzerime dikmişti. Kayalığın dar gölgesinde, ıslak saçlarından süzülen damlalar yüzünün sert hatlarına damlıyordu. Güneş arkasından vururken çehresinin çerçevesini vurgulu bir açıdan gösteriyordu gözüme. Çok yakışıklı, çok efendi, çok başkaydı. Beni affedecek kadar da büyüktü yüreği. Her geçen gün, birlikte geçirdiğimiz her an ona daha fazla çekiliyordum. Kaşına, kirpiğine, huyuna, suyuna ayrı ayrı hayran oluyordum. Ve bu tehlikeliydi, çok tehlikeliydi.

 

“Ne işimiz var ula bizim burada?” diye sordu hayıflanan ve yemin ederim ki şefkatli bir gülümsemeyle. Anladım ki dikkatimi dağıtmaya çalışıyordu. Bedenimdeki gerginliği ve şok halini attığımda beni kıyıya çıkaracaktı. Onu tanımaya başlamıştım ve bu hoşuma gitmişti.

 

“Hiç.” Omuz silkip surat astım. “Su falı bakmak istemiştim galiba.”

 

Dudaklarının kenarından süzülen damla çenesine, oradan boynuna akarken gözlerimi kaçırmam gerektiğini biliyordum. Ama kaçıramadım. Nasıl kaçırayım?

 

Adam her haliyle kartpostal gibiydi. Cennette bir tabloydu da bakmazsam günah haneme on çentik atılacaktı sanki.

 

“Bakabildin mi?”

 

“Ha?” Anlamayarak ıslak kirpiklerimi kırpıştırdım. “Neye?”

 

“Su falına…”

 

“Hee…” Çenemi sıkıp bıraktım. “Galiba soğuktan beynim dondu, nasıl bakılır unuttum.”

 

Bakışları yüzümde gezinmeye başladı, kulaklarımıza çağlayan suyun uğultusu doluşuyordu. O ses geldiğimizden beri buradaydı ama şimdi… suyun içindeyken ve ona bu kadar yakınken bir şarkı gibi yükseliyordu. Bedenimdeki bütün titremeler onun güçlü bedenine karışıyordu ve bununla başa çıkmak imkansız gibiydi.

 

Su damlaları kirpiklerimden birer birer düşerken hala doğru dürüst nefes alamadığımı fark ettim. Tek nedeni yuttuğum su değil, onun bana bu kadar yakın olmasındandı.

 

“Ben galiba biliyrum.” Alnı neredeyse alnıma dokunmak üzereydi. Gözlerinde binlerce anlam geziniyordu. Hangisini yakalayacağımı, hangisini atlatacağımı şaşırmıştım. “Bakayim mi?”

 

Dudaklarım titredi ama herhangi bir kelime çıkmadı. Sadece başımı hafifçe sallamakla yetindim.

 

Bakışlarındaki sertlik yavaş yavaş erimeye başladığında gözlerinde başka bir şey gördüm; çok başka çok derin, çok anlatılamaz bir şey… Şefkat, arzu, sahiplenme; hepsi tek başına o kızıl kahve gözlerine sığınıp kalmıştı. Okunmak için can atan bir kitap gibi önümde duruyordu ve ben kitap okumayı çok sevdiğim halde okuyamıyordum. Mahrumdum.

 

Elbisemin bedenime yapışan ıslak kumaşının ardından onu daha net hissediyordum. Ve bedenimde sertleşen parmak uçlarından biliyordum ki o da aynı şeyi hissediyordu. İşkence gibiydi. Bu, kesinliği olmayan ama arzuyu en ürpertici şekilde içimde pay edecek acımasız bir duyguydu.

 

Birbiri üzerinde dolanan bakışlarımızda ise bambaşka bir yoğunluk vardı.

 

“İki vakte kadar bir adam seni kendine kazıyacak,” dedi yavaşça. Kollarından biri belimden ayrıldı.

 

Parmak uçları yanaklarıma dokunduğunda soğuk tenimde sarsıcı sıcaklığını hissettim. Titriyordum ama kalbimin henüz tanıştığım yanı cayır cayır yanmaya başlamıştı. Parmaklarım üniformasının kumaşını hala sıkıca tutuyordu, sadece üşüdüğüm için değildi. Heyecan, demek kesinlikle yetmezdi. Sadece zihnime değil, bedenime, devinimlerime de yön veriyordu. Hükmediyordu. Benden izinsizce aralanan dudaklarım da bundan sebepti.

 

“Yalan bu fal!” diye itiraz ettim sesimin çıktığı kadar bağırarak. Bedenimdeki panik dinmişti ama içimde yer yerinde oynuyordu. Çünkü bedenim boğulmaktan kurtulmuştu ama ruhum… Ruhum için artık çok geçti. “Zaten ben fallara inanmam…”

 

İçim içimden çekiliyordu ve söylenebilecek tüm kelimeler; edilebilecek tüm itirazlar ucundan tutuşturulmuş kağıttan bir gemi gibi tükeniyordu. Kül olup akıntuya kapılıyordu.

 

Korkarım ki Tahir beni duyuyormuş gibi bakmıyordu. “O adam iki vakte kadar seni kana kana içecek.”

 

Yanağımı avucuna sığdırdığında duyabildiğim tek şey göğüs kafesime vuran kalbinin sesiydi. Göz bebeklerinde baş veren kıvılcımın saniyeler içinde büyük bir yangına dönüştüğünü izledim. O yangının tam göbeğindeydim. Göğüs kafesimin altında deli gibi çarpan kalbim onun ritmine uydurmak için çırpınıyordu; kalplerimiz aynı anda vuruyor, aynı anda titriyordu.

 

Hayır… Buna izin veremezdim, vermemeliydim. Derin bir nefes aldım ve direnişimden kalan son gücümle onu ittim.Tüm dokunuşlarından kurtulduğum anda tutunabileceğim tek şey arkamdaki kayaydı. “Sana falın aslında ne söylediği söyleyeyim mi?” diye sordum yüksek perdeden. “O adam beni asla affetmeyecek! Dili istediği kadar affettim, desin.” Başım iki yana doğru titredi. “Beyni de kalbi de bir noktada yaşananları önüne çıkaracak. Aşamayacak, aşamayacağız!

 

Kaşları çatıldı. “Bu sen mi karar vereysun!” diye parladı ama sessizce. Ve eli kalbini gösterdi. “Ula sen benim kalbimi ne söylediğini nerden biliysun!”

 

“Bilirim ben!”

 

“Baa bak Melek!”

 

Başımı kayaya çevirdim. Hem sinirliydim hem ağlayacak gibi; hem dik duruyordum hem düşmek için ölüp bitiyordum. “Bakmıyorum işte!”

 

“Baa bak Şehriye! Beni deli etma!”

 

“Anandır Şehriye!”

 

“Karışma ula anami’!”

 

“Karıştırma o zaman! Bana da delirmekten bahsetme artık! Senin fırtınalığın ancak dağlara söker!”

 

Şöyle bir yandan baktım da… sinirden gözü seğiriyordu. Çene hatta bir bıçak kadar keskinleşmişti. O giderek büyüyen bir yangındı ve benim o yangından bir an önce kaçmam gerekiyordu. Aksi halde tüm direnişlerim suya düşecekti.

 

İçimde yelkenleri suya indirmek için fırsat kollayan kadına izin veremezdim! Haydi kızım, davran. Bütün yollar senindir! Kaç kaçabildiğin kadar!

 

Arkamı döndüm. Çıkmak için kayaya tutundum, kendimi yukarı çekeceğim sırada eli bileğime yapıştı ve beni sertçe kendine çevirdi. Hızla çevrilen başım ıslak saçlarımı yüzüme savurduğunda tüm o öfkesinin yanında öyle yoğun bakıyordu ki sadece bakışlarıyla beni delip geçeceğini fısıldıyordu. Duvarlarımı devireceğini, gardımı unufak edeceğini fısıldıyordu.

 

“Kalbimi biliymişsun ya…” Göğsü sertçe şişti. “Kalbimi söküp eline vereyim de kendi gözlerinle mi gör isteysun!”

 

“Kalbin sana kalsın!” dedim kırgın bir sitemle. “Sadece benden uzak dur!”

 

“Durmayrum ula!”

 

“Durakcasun!”

 

“Durmayacağum!”

 

“Du ra cak sın!”

 

“Çikarma insani dinden imandan! Bu Dünya üzerinde benim senden uzak duracağım bir kara parçası yok artık, anla. Durmayacağum! O kadar!”

 

Bu Dünya üzerinde ikimizin birlikte olabileceği bir kara parçası yok, anladın mı? Evrende tek adam sen kalsan, dönüp yüzüme bakarsam yüzüme tükürsünler.

 

Yıllar önce ona söylediğim kelimeler kulağımda yankılandığımda omuzlarımda ağır bir yük hissettim. Güldane Hanım haklıydı. Erkek adam unutmazdı, unuttum sanırdı. Unuttuğu sandığı her şey de bir gün karanlık kutusundan çıkar, daha beter yakıp yıkardı unutanı.

 

Bakışlarımı gökyüzüne dikip güç kazanmaya çalıştım. İçimdeki hüznü görmesine izin vermek istemiyordum. Gördüğü yalnızca öfkem olmalıydı. Hatta umursamaz yanım…

 

Sırf bu yüzden diklenmeye devam ettim. “Bak bak bak… Dinden imandan çıkacakmış. Hele… Çıksan kaç yazar be! Çıksan kaç yazar!”

 

Kendimi kaptırıp burnunun dibine girdiğimde başını bir eğdi ki biz burun buruna…

 

Eyvahlar olsun!

 

“Durdur bakalım durdurabilecek misun!”

 

Elini suya vurup savurduğunda, sırılsıklam olduğumuz yetmezmiş gibi suratlarımıza yeni damlalar sıçradı. Çok da sert! Ağzıma burnuma dolan su yüzünden çığlık atmak istedim ama altta kalacak değildim. Sıktığım yumruğumu suya çarptığımda bir defa da benim yüzümden ıslandık.

 

“Hödüksün! Ayısın! Maçosun! Durduramaz mışım! Hadi ordan be! Sana bir şey söyleyeyim mi? Gitmeme sadece üç gün kaldı. Arkama bile bakmayacağım! Senden gidebildiğim kadar uzağa gideceğim! Hem de öyle bir gide-”

 

Ne olduğunu anlayamadım bile. Ansızın belime dolanan koluyla beni hızla kendine çektiğinde dudaklarını dudaklarıma bastırdı.

 

Mantığımın fısıltısını ve korkumun çığlığını ezip geçerek beni öptü.

 

Ama nasıl öptü… Dudaklarını hissettiğim anda bedenimdeki tüm güç dizlerimden çekilmişti, ayakta durabilmemin sebebi belimdeki sıkı tutuşuydu. Bir bez bebek gibi kollarının arasında dururken, dudaklarımın üzerinde kıpırdamadan duran dudaklarının baskısı beni köklerimden ele geçirdi.

 

Sadece onun sıcak nefesi, dudaklarının yoğunluğu ve kalbimizin aynı ritimde çarpışı vardı. Beni sadece öpmüyordu. Beni okuyordu, sarıyordu. Beni hapsolduğum yerden, kalbinden bir yere götürüyordu. Öpüşüyle evim olduğunu söylüyordu.

 

Suyun soğukluğu ile nefesinin sıcaklığı dudaklarımda çarpıştığında o kadar yakın, o kadar tutkuluydu ki bana kendimi ona bırakmaktan başka bir seçenek sunmuyordu.

 

Ve sonra dudakları kıpırdadı. İlk başta hafifti, suya düşen ince bir damla gibi. Sonra derinleşti; bütün ağırlığıyla beni içine aldı. İçimde bir şeyler eridiğinde ve tuzla buz olduğunda çırpınışım yerini teslimiyete bıraktı. Suyun soğukluğu artık hissettiğim en önemsiz detaydı; bütün bedenimde dudaklarının bana bıraktığı his yankılanıyordu.

 

Ellerim istemsizce omuzlarına, ensesine çıktığında ve orada kenetlendiğinde kendimi ona karşılık verirken buldum. Zaten başka türlüsü imkansız gibiydi. Aldığı karşılıkla birlikte öpüşünü derinleştirdi. Dudaklarıyla dudaklarımı kucakladı ve sahiden, beni kana kana öpmeye başladı.

 

Yetmiyordu. Mümkünmüş gibi daha yakın olmak istiyorduk. Bedenimi iki koluyla kavrayarak beni tamamen kendine çektiğinde bacaklarımı beline doladım. Elbisemin eteği kalçalarıma kadar sıyrıldığında parmaklarım ensesindeki kısacık saçlarına dokunuyordu.

 

Öpüştük. Dakikalarca, sırılsıklam, ettiğimiz onca kavganın ateşini söndürürcesine öpüştük.

 

Artık nefessiz kalacağımız o son noktada, dudaklarımız koparcasına birbirinden ayrıldığında alnımı kendi alnına yasladı. Suya düştüğümde muhtaç olduğum nefeslerin yanında şimdi almaya çalıştığımız nefesler daha kuvvetliydi.

 

Tahir’in eli belimde hala sıkıca duruyordu; kaçmamam için hala, yine tetikte bekliyordu sanki. Oysa ben kaçmak istemiyordum.

 

Parmaklarımı parkasının açıklığından göğsüne bastırdım, ıslak tişörtünün altında deli gibi atan kalbini hissettim.

 

Ama kalbinden başka bir şeyi daha… “Bu..?” Kaşlarımı çatarak tişörtünü eteklerinden yakaladım ve yukarı sıyırdım. Göğsünde bir bandaj vardı. Kalbim panikle kasılırken, “Sen… Sen yaralandın mı?”

 

Bandajın üzerinde duran elimin üzerine elini koydu. “Sıyırdı sadece,” dedi önemsiz bir şeymiş gibi. Koskoca adam, yaş mama yemiş Dinoş gibi yumuşacık olmuştu.

 

“Saçmalama Tahir! Bandajın olduğu yer göğsün, farkında mısın bunun! Kalbin var içeride.”

 

Dilini damağına vurdu. “Yaniliysun. O dediğin karşimdadur.” Ben burada endişe içinde kıvranırken o resmen bakışlarıyla benimle flört etmeye devam ediyordu. “Ayrıca kalpten daha mühim bir şey varidur oraya.”

 

Yüzüne merakla baktığımda elini bandajın kenarına kaydırdı ve yavaşça kaldırmaya başladı. Ta ki dövmelerini görene kadar…

 

Dövmeleri! İkisi de oradaydı; birbiri içinde geçmiş iki halka da, hemen dibindeki minik melek kanadı da!

 

Birazcık şaşkınlık, çokça sevinçle avuçlarımı ağzıma kapatıp, “Ya Tahiiiir…” dedim. “Sildirmemişsin.”

 

“Ne sandın kizim,” dedi tatlı tatlı.

“Hiç sildirmeyi düşünmedin mi?”

 

“Hiç. Hem ne dedum saa?” diye sordu duygulu ama zafer kazanmış bir gülümseyle. “Köprüden önce son çıkışı kaçırdun.”

 

“Yaa…” Kıkırdadım. Sesim de bir işveli, bir cilveli… Tolga Can halt etmişti yanımda an itibariyle. “Ya bir sonraki çıkışa gidersem. O zaman ne yaparsın?”

 

Kız Meloş, o nasıl işve? Allah seni ne etmesin! Daha on dakika öncesine kadar fellik fellik kaçan biz değil miydik?

 

“O biraz zor yavrum.” Ellerinden biri çıplak bacağıma kaydığında sıkıca kavradı. “Yolun kalanını az biraz ateşe verdum da…İstesen de gidemezsun.”

 

Birlikte güldük. Hala buz gibi suyun içindeydik. Önce dakikalarca kavga edip birbirimizi parçalayacak duruma geldikten sonra delicesine öpüşmüştük.

 

Ve şimdi de gülüyorduk.

 

Aklımın arka planından geçen dua ise tam olarak şuydu; Eğer bu rüyaysa, lütfen uyandırma Allahım. Lütfen! Lütfen! Lütfen!

 

Derkan tanıdık bir sesin öfkeyle, “Tahir!” dediğini duydum.

 

Hayır, kabul etmeyeceksen yine kabul etme ama bu da biraz hızlı olmadı mı be kurban olduğum?

 

İrkilerek başımı çevirdim. Şelalenin kenarında, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzü öfkeyle kasılmış Arslan Ağabeyim duruyordu.

 

Sadece Tahir’e bakıyordu ve ifadesi hesap sorar gibiydi. Eh, bizi Tahir’le kucak kucağa basması elbette iyi olmamıştı ama hesap sormak mı? Tabii ki buna izin vermeyecektim. Tahir’in kollarından sıyrıldım ve kayaya tutunarak kendimi yukarı çektim. Ağabeyim hemen üzerindeki ceketi çıkarıp omuzlarıma bıraktığında mecburen sarıldım ceketine. Ve karşısına dikildim.

 

“Neden buradasın?”

 

Bana cevap vermedi. Hala Tahir’e bakıyordu. “Çık,” dedi sadece.

 

Tahir, bu şekilde ağabeyime yakalanmayı beklemiyordu. Aslında böyle bir şeyi ben de beklemiyordum ama ben ne kadar umursamazsam Tahir’in yüzü o kadar taş kesilmişti. Peşimden sudan çıkıp ağabeyimin karşısına dikildiğinde, “Anlatacaktım,” dedi.

 

Ve kelimesi biter bitmez ağabeyim bana çığlık attıracak bir şey yaptı. Tahir’in çenesine yumruk attı!

 

“Lan oğlum! Hani kardeşimin peşinde dolanan biri yoktu lan!”

 

Tahir o yumruğu sessiz sedasız karşıladı ama ben “Ağabey!” diye bağırarak onu göğsünden ittim. “Ne yapıyorsun sen be! Ne hakla yapıyorsun! Sen onca yıl sonra karşıma çıkıp bana karışabileceğini mi sanıyorsun!”

 

Tahir arkamdan yaklaşıp, “Melek,” dediyse de daha kolumu tutmasını izin vermeden elimi kaldırdım durması için. Ardından kaldırdığı işaret parmağımı ağabeyime doğru sallamaya başladım. “Sakın! Sakın bir daha bunu yapma. Neden biliyor musun? Çünkü hakkın yok.” Acıyla gülümsedim. Az öncesinin duygu yoğunlu hala üzerimdeydi ama bu… hiç iyi olmamıştı. “Doruk Can bile bana hesap sorabilir ama sen hesap soramazsın…”

 

Üzerimden şıpır şıpır sular damlarken, onun ceketinin arasında titrerken hala söyleyecek çok şeyim vardı.Çünkü saçlarımdan süzülen damlalar, içimdeki öfkeyi söndürmüyordu. Yıllardır içimde biriken kırgınlık şimdi bir volkan gibi patlıyordu.

 

Yüzü kaskatı, kaşları düşmüş vaziyette yumruklarını sıktı ağabeyim. “Derdim vardı!” dedi bağırarak. “Kaç kere dönmeye niyet ettim de dönemedim, bilmiyorsun.”

 

“Anlattın da dinlemedim mi! Geldin de git mi dedim ben sana ağabey!”

 

“Ya hu öyle kolay anlatılacak bir şey değildi. Kızgındım sana, kırgındım. Bunu aşmam da zaman aldı!”

 

“Sen kırgındın da ben neydim? Ben çok mu mutluydum?” diye sordum inanamayarak. “Şimdi burada olmanın bir anlamı var mı sanıyorsun?”

 

Deli gibi bağırıyorduk. Sadece biz de değil. Bakışlarımız da özlem ve öfkeyle bağırıyordu.

 

“Melek,” dedi Tahir arkamdan. Sakin olan yalnızca o kalmıştı.

 

“Yapma.”

 

Ağabeyimin yüzündeki öfke yenilenirken, “Sen karışma Tahir!” dedi. “Senin hesabını sonra alacağım.”

 

“Benim veremeyeceğim hesabım yok, devrem,” dedi Tahir’in. Duygu selinde savrulurken dönüp ona bakamıyordum bile. “İstediğin zaman istediğin hesabı da veririm.”

 

“Vermeyeceksin Tahir!” diye bağırdım ağabeyimin yüzüne baka baka. “Ona verecek hiçbir hesabımız yok bizim.”

 

“Başladık!” diye söylendi sıkıntıyla. “Bir dinlesene kızım. Bir dinle de anla.”

 

Benden, kendisini dinlememi istediği her seferde beni dinlemeyişini hatırlıyordum. Bu çok kırıcıydı. Bunca sene sonra bile hala susuyor olmak, buna mecbur hissetmek çok kırıcıydı.

 

“Dinleyip anlayayım, öyle mi? Koca koca yılları hangi dertle açıklayacaksın? Ya ben…” Gözlerimin dolmasına lanet ettim. “Her mesaj attığında nasıl hevesle cevap verdim, biliyor musun sen? Sonra o mesajların devamı gelmeyince nasıl bir hayal kırıklığının altından ezildim, biliyor musun? Kırk yılda bir eve her geldiğinde gözünün içine baktım ama taş duvardın! Her gidişinde günlerce kendime gelemedim. Sen bana nasıl bir dertten bahsediyorsun?” dediğim anda kollarını kocaman açıp bana sarıldı.

 

Ve ben, ağabeyimi çok özlediğim halde sarılışına karşılık veremedim.

 

“Nilüfer…” dediğini duydum, birkaç dakika sonra. Beni kollarından bırakmadı. Karşılık veremedim ama geri de çekilemedim. “Hatırladın mı?”

 

Hiç unutmamıştım. Babamın köyünden, çocukken birlikte oynadığımız, benim yaşlarımda bir kızdı. Yıllar önce ailesini kaybettiğini ve kardeşleriyle birlikte sahipsiz kaldığını öğrenmiştim. Babam bir süre evimizde kalmaları için tüm aile fertlerinden onay almak istemişti ama ağabeyime kızdığım için aile içi yaptığımız oylamadan hayır, demiştim. Bu yüzden Nilüfer ve kardeşleri evimize gelememişti. O günden sonra çok pişman olmuştum ama iş işten geçmişti. Çünkü babama sorduğumda kızın başka bir akrabasının yanına gittiğini söylemişti.

 

“Ne olmuş Nilüfer’e?” diye sordum korkarak.

 

Cevap vermeden önce yutkunduğunu duydum. Sırtımdaki elleri kaskatı kesilmişti. “Göreve başladığım ilk yıllar, bizim ihtiyarların elini öpmek için köyümüze gittiğimde öğrendim. Yanında kaldığı akrabaları kızı zorla karşı köyün ağasına vermiş. Nilüfer çok karşı çıkmış, direnebildiği kadar direnmiş ama iki küçük kardeşinin velayeti akrabalarındaymış. Kızı kardeşleriyle tehdit etmiş kitapsızlar,” dedi ağır küfürler homurdanarak. “Hep birlikte ağanın konağına yerleşmişler. Biliyorsun, o kıza bir can borcum vardı ama ne yapacağımı bilmiyordum. Dedemden öğrendim, ağayla nikahları henüz kıyılmamış. Bu yüzden aynı avlunun içinde akrabalarıyla kalmaya devam etmiş Nilüfer. Gerçi kıyılsaydı da aynı şeyi yapardım.”

 

“Ne? Ne yaptın?”

 

“Karşısına çıktım, evlen benimle dedim.”

 

Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu. Başımı kaldırıp ağabeyimin yüzüne baktığımda zorlukla konuştum. “Sen… evlendin mi?”

 

“Yolunu kestim Nilüfer’in. Önce söylediğime inanmadı, istemedi ama sonra onun da aklına yattı. Başka çaresi yoktu. Gizlice evlendik. Aklına başka bir şey gelmesin, gönül işi değildi. İkimiz de mecbur kaldık. Zaten sonra herkes kendi yoluna gitti.” Burukça gülümsediğinde yeşil hareleri koyulaştı. “En azından ben öyle sanıyordum. Bir zaman sonra dedemi aradım. Ondan öğrendiğime göre Nilüfer planladığımız gibi ağayla evlenememişti. Çünkü zaten benimle evliydi.”

 

Boğazım düğümlenirken ihtimali bile içimi kemiren o soruyu sordum. “Benim yüzümden mi?” diye sordum. “Nilüfer benim yüzümden mi onu zorla evlendirmeye kalkan o akrabalarıyla yaşamak zorunda kaldı?”

 

Önce cevap veremedi. Gözümün içine baka baka yutkundu. Sonra başını iki yana salladı. “Kader diye bir şey var kardeşim. Ben buna inanırım. Nilüfer o zalimlerin eline düşmeye mahkumdü.” Yakışıklı yüzünde yarım bir gülümseme belirdi. “Ben de onunla evlenmeye.”

 

Dudaklarımı ısırdım, içimi çektim. Ağabeyim ne kadar bana konduramasa da gerçek ortadaydı; bilmeden o kıza zarar vermiştim. Babamın sahip çıkmaya çalıştığı zamanlarda evet, demiş olsaydım Nilüfer de kardeşleri de bambaşka bir hayat yaşıyor olacaktı. Çünkü biliyordum, babam bir kere sahip çıktığı birini asla bırakmazdı. Hele de kız çocuklarını… Zorla evlendirmek şöyle dursun, okulunu bitirmeden evlenmesine izin vermezdi. Bunları düşündükçe içimdeki mahcubiyet büyüdü, kendimi berbat hissettim.

 

“Kaçmış. Kaçarken kardeşleriyle birlikte ağanın çocuğunu da kaçırmış.”

 

“Ne!” diye sordum şaşkınlıkla. “Ağanın çocuğunu... Yani kendisiyle hiçbir alakası olmayan çocuğu mu kaçırmış? Neden ki?”

 

“Senin gibi manyağın teki çünkü!” Sinirle soludu. “Sorunun cevabını bir süre öncesine kadar ben de bilmiyordum çünkü ağadan kaçıyordu. Dolayısıyla ben de bulamıyordum. Dört bir yana haber saldım, gören duyan olursa ağa denen o itten önce bulayım da kılına zarar gelmesin, diye ama zehir gibi kız. Her buldum, dediğimde yine kaçıp gidiyordu. Senelerce şehir şehir onu ve kardeşlerini aradım.Sanki yer yarılıp içine girmiş. Anlayacağın kardeşim, evlendiğimden beri sadece bir kez görmüştüm karım olacak o kaçağı..”

 

Başımın altındaki kalp atışlarının düzensizliğini fark ettim. Hasta mıydı? Ya da bu anlattıkları onu gösterdiğinden daha fazla mı etkilemişti?

 

Başına gelenlere inanamıyordum. Böyle şeyler sadece dizilerde, filmlerde olur sanıyordum ama… olmuştu işte. Üstelik direkt benim ağabeyimin başına gelmişti. Bakışlarına çöken olgunluk da tam olarak bundan sebepti Gönül işi, değil diyordu ama içimden bir ses gönlünün de fena halde dertli olduğunu söylüyordu.

 

“Gerizekalı!” dedim omzuna vurup. “Söyleseydin birlikte arardık. Ama nerde sende bunu düşünecek beyin, değil mi? Ha kafa ha mermer!”

 

Bana bakıp gülümsedi. “Hah! Hoş geldin arpa Şehriye.”

 

“Bana bak heyvanat! Ağzının ortasına bir tane yapıştırırsam görürsün!” diye yükselince ağabeyim kahkaha attı.

 

Bir kahkaha sesi de arkamdan gelince ağabeyim ciddileşip sert bakışlarını Tahir’e dikti. “Gülme lan sen! Hesap vermeden gülmek yok.”

 

“Emredersin devrem,” dedi. Tahir. Nedense, bu konuda boynu kıldan inceydi.

 

Öte yandan ağabeyimin anlattıkları arasından dikkatimi çeken bir şey vardı. Geçmiş zaman eki kullanmıştı. Bulamıyordum, demişti. “Bir dakika, sen sonunda buldun mu Nilüfer’i?”

 

Göz kırptı. “Bulmakla kalmadım.”

 

“Ne yaptın!”

 

Tahir’e baktım. Cevabı biliyormuş gibi duruyordu. Yanımdaki iki adamın ifadelerinden, sıradaki duyacaklarımın çok da doğru şeyler olmadığını anlamıştım ve bu, daha fazla merak etmeme neden olmuştu. “Ne yaptın ağabey!”

 

Ellerini iki yana açıp, “Bulup kaçırdım Nil’i,” dedi.

 

“Yok artık!”

 

“Mecbur bıraktı beni inatçı keçi. Ne yapsaydım? Kız başına tek başına o lavuktan kaçmasına izin mi verseydim?” Çenesini kaldırıp, o ezbere bildiğim güçlü ifadesini takındı. Ben korurum onu.”

 

Ortada gurur duyulacak bir şey varmış gibi ikisi de bıyık altından pis pis sırıtıyordu. “Siz var ya…” dedim. “Tam bulmuşsunuz birbirinizi. Allahın hödükleri!”

 

Bedenim artık soğuktan sarsılmaya başladığında Tahir yanımda bitti. “Eve götüreyim seni, üzerini değiştir.”

 

Başımı sallamıştım ki ağabeyimin, “Höst!” dediğini duydum. “Sana ne oluyor lan? Ağabeyi var burada. Ben evine götürürüm Herkes kendi evine..”

 

Tahir mecburen başını salladı. “Kardeşinle özlem giderince bir ara gel de hesabımı al.”

 

“Kaçırmam.”

 

Tahir, ağabeyimin gazabına uğrayarak acelesiz adımlarla arabasına yöneldiğinde bana kaçamak bir bakış attı; göz göze geldiğimizde öpüşünü hatırlayarak ısınan dudaklarım yüzünden kalbim duracak sandım. Ve giderken, içimi eritecek o son göz kırpmayı da ihmal etmedi.

 

⛓️‍💥🪽

 

Salonun içindeki sessizlik gittikçe ağırlaşırken, Melek, içeri buyur ettiği Gülhane Hanımın karşısında sessizlikle oturuyordu.

 

İçeri gireli birkaç dakika olmuştu ama Güldane Hanım henüz hiç konuşmamıştı. Tedirgin edici sessizlik her geçen saniye daha da büyürken bakışlar da hiç buluşmuyordu.

 

Melek, kadının karşısında otururken, parmakları sıkıntıyla birbirine sürtünüyordu. Perdelerden süzülen ışıkta dolaşan toz tanecikleri izliyordu, zihnini kemiren bekleyişle birlikte. Ve kışa inat kendini gösteren güneşin bu kez salonlarını aydınlatmaktan daha fazla, kasvetlendirdiğini hissediyordu. Başını öne eğmişti. Yaptığı hatanın ve doğurduğu sonuçların üzerinden ne kadar zaman geçmiş olursa olsun içinde pişmanlığın, korkunun ve utancın sesi susmuyordu. Güldane Hanım ise ellerini kucağında sıkıca kavramış, yüreğinde fırtınalar koparken dışarıya taşan tek şey sert bir yüz ifadesiydi.

 

Oğlunu korumak için çırpınırken merhametle acımasızlık arasında ince bir çizgide bulmuştu kendini. Ve o çizginin üzerinden kaymak üzereydi.

 

“Önce fark edemedim. Sonra konduramadum,” diye söze girdi, sesi, salondaki sessizliği buz gibi bir ses keserken. “Benim uşağum akıllıdur. Aynı hatayı iki kez etmez, dedum.” Gözlerini Melek’in üzerine çevirdiğinde suratı hiç olmdığı kadar asıktı. “Meğer etmiş. Şeytana yenik düşüp yine aynı tuzağa düşmüş. Belkim de… Düşürülmüş.”

 

Cümleleri bir balyoz gibi Melek’in kalbine indiğinde genç kadının nefesi kesildi, dudakları titredi. Yine de tüm cesaretini toplayarak, “Ben… ben istemeden incittim onu.,” diyebildi. “Zamanında ettiiğim kabalığı elbette haklı çıkarmak niyetinde değilim ama beni bir dinleseniz…”

 

“Dinlemek?” Yeşil gözleri hatırladıklarıyla kararırken, “Yok,” dedi. “Görmek baa yetti de arttı bile. Ne gördüğümü merak ediy misun?”

 

Melek sustu. Cevap veremedi. Tahmin edebildikleri yüreğini acıtıyordu. “Özür dilerim. Gerçekten çok özür dilerim. Ben Tahir’in vurulduğunu bile bilmiyordum. Bilsem mutlaka gelirdim. Çok, çok üzgünüm. Keşke zamanı geri alabilsem ama… yapamam ki...”

 

Güldane’nin gözlerinde en ufak bir yumuşama bile olmadı. Kadının bakışları keskin bir bıçak gibiydi. Yüreğinde oğlunun yaralarını ezbere bilen bir annenin öfkesi vardı.

 

“Tahir beni affetti,” dedi bir umutla. Belki biraz olsun karşısındaki bakışları yumuşatabileceğini umdu ama yine olmadı. “Yıllar önce söylediklerim için bağışladı.”

 

“Sen de inandun?” Keyifsizce güldü. “İnanmaya devam et. Ama şunu da unutma, erkek adam bir kez sırtımdan vuranı kolay kolay unutmaz. Hele benum uşağum, hiç unutmaz. Saa bilmediğin bir şey daha diyeyim, muallim hanum.” Kaşını kaldırıp, eminlikle devam etti. “Tahir’im kincidir. İçinde taşır, yüzüne vurmaz. Ha unutmaya çalışır, akisini diyemem amma… gün gelir zeytinyağı gibi yüz üstüne çıkar… Gün olur seni bağışladığı için kendini bağışlamaz.”

 

Melek için içindeki pişmanlığın ateşi biraz daha yükseldi. Yıllar önce cahilce bir öfkeyle Tahir’i reddettiği gün aklına geldi. O gün ettiği sözler, şimdi vicdanını dağlıyordu.

 

Gözleri doldu, bakışlarını kaçırışı da bundandı. “Yıllarca pişman oldum. Onu bulup özür dilemek istedim.”

 

“Diyelim ki dediğin doğru.” Gülhane Hanım, bakışlarını indirip Melek’i tepeden tırnağa süzdü. “Diyelim ki oğlum gerçekten affetti. Ne olacak? Ben sana söyleyeyim, sen onun yoluna taş olacaksın. Benim uşağım ömrünü vatana adanmış bir asker. İpek yastıklarlan büyümüş, har ay başka bir adamla sosyete kanallarında boy göstermiş bir kızla ne etsin?” Elini yakldırıp, “O kısım beni ilgilendirmez. İstediğinle gez, istediğinle dolaş," dedi. "Ama baaa de bakalum, hangisine gerçekten sevdalandun? Hangisini gerçekten gönlüne aldun?” Melek’in gözünden düşen yaşlar, Gülhane Hanıma cevap oldu. “Ben de oyle tahmin etmiştim. Bir heves başladun, sıkılınca tak sepeti koluna, herkes kendi yoluna….” Melek konuşmak istedi ama kaldırdığı eliyle izin vermedi Güldane Hanım. “Tahir’in başka olduğunu mu söyleyeceksin. Oyle… Alişik olduğun zibidilere benzemez benim oğlum. Senin gibi bir kız da bir heves kapılır. Bir ay, iki ay… belki beş ay. Ya sonra? Sonra ne olacak? Sıkılınca bir yara daha mı açacaksun gönlünde. İlk sefer öldürmedin, ikinciye mi deneyeceksun?”

 

Melek afalladı. Kalbindeki hisler ve mantığı birbiriyle derin bir savaşa girdiğinde karşısındaki kadının sözleri zihninde tekrar ve tekrar yankılandı. Haklıydı; Melek kimseyi sevememiş, benimseyememişti. Kimseyi gerçek anlamda kalbine alamamıştı. Belki bir zamanlar yaşadığı travma buna izin vermemişti belki de şımarık yanı… Şimdi kalbi, Tahir’i gördüğünde sıcacık olsa da, sonrasını düşünmeye başladı. Kendine kefil olamayışı, Tahir’in kalbini bir kez daha parçalama ihtimali içinde bir yıkıma sebep oldu. Oysa kendine itiraf etmişti; daha önce kimseye karşı beslemediği o duygunun adı aşktı. Ama… Ya değilse?

 

“Bak kizum,” dedi Güldane dizlerine doğru eğilerek. “O pahalı parfümlerinin kokusuyla yarışamaz Tahirimin barut kokusu.”

 

Melek sustu, sadece sustu ve dinledi.

 

“Doksan iki gün. Tam doksan iki gün kaldı o yoğun bakımda. Allahıma bin şükür kurtuldu, yiyecek ekmeği varmış. Bedenini iyi etti yaradan ama içi? Bilirim, orda hala bir yara var. Sen o yarayı saramazsun. Çünkü açan sensun, o yoğun bakımda, ölümle yaşam arasında gidip gelirken, adını andığı sensun.”

 

Melek’in gözyaşları hızlandı. Tutamadı kendini, dizlerine eğilip ağlamaya başladı. Güldane Hanımın son sözleri hepsinden daha ağırdı.

 

Tahir’i o yoğun bakımda, kendi adını sayıklarken hayal etmek… Dayanılmazdı.

 

Güldane Hanım ayağa kalkıp, gözyaşlarına boğulan Melek’e yukarıdan baktı. Artık son sözleriydi. “Geldiğin gibi git. Bir ana olarak senden isteyrum bunu. Yalvarmam gerekirse yalvarırım da… Yeter ki canımın cani yanmasun. Onun geleceğini gölgeleme. Oğlum vatana hizmet etmek için yaşayi. Sen kalırsan ya görevinden olur ya da yüreğinden. İkisi de onun sonu demek.”

 

Melek başını kaldırdı. Sırılsıklam olmuş yüzünü elleriyle sildi. Güldane Hanımın yüzüne baktığında yavaşça başını salladı. Bir yanda sevdiği adam, diğer yanda o adamın annesi vardı. Çaresizdi. Bu yüzden gözleri yere indi, dudakları titredi.

 

“İstediğiniz olacak. Tahir’den uzak duracağım.”

 

Güldane Hanımın yüreği soğuk suyla yıkanırken, “Soz ver,” dedi. Bunu baa şimdi, burada söz vereceksun.”

 

Melek masadan destek alarak ayağa kalktığın ince bedeni bir yaprak gibi titriyordu. Az önce hayallerinin, umutları, kalbinde aşk diye adlandırdığı o şeyin üzerine bir dağ devrilmişti. Gözyaşları kucağına akarken başını eğdi ve fısıldadı.

 

“Söz… Söz veriyorum.”

 

Ve bunlar, o evde, iki kadın arasında edilen son sözlerdi. Güldane Hanım istediğini almış, oğlunun hayatından geçmiş bir gölgeyi kaldırdığını düşünerek evden ayrılmıştı. Geriden kalan Melek ise yıkılmış bir kalp, parçalanmış bir umut, sessiz bir çığlık gibiydi.

 

⛓️‍💥🪽

 

Eve girdiğimde içimde tatlış mı tatlış bir huzur vardı. Son olanlardan sonra kalbim biraz da olsa hafiflemişti. Aklımdaki tüm soruların, sorunların, gelecek tüm kaygıların üstesinden gelmeye yaklaşmış hissediyordum. Tahir’in beni bırakmayışı, sıkıca sarışı ve kalbim hala kırgın olsa da, içimde bir yan ona kızıp dursa da ağabeyimin gelişiyle artık daha güçlüydüm. En azından, karşıma hangi engel çıkarsa çıksın başa çıkabilirmişim gibi geliyordu.

 

Hiç konuşmadan eve kadar geldiğimizde ağabeyimle aram hala biraz limoniydi. Öyle kolay kolay da eskisi gibi olamazdı ama onu daha fazla dinlemek istediğime karar vermiştim. Ve eğer elimden gelecekse, Nilüfer için ben de bir şeyler yapmak istiyordum. En azından tanışıp derdini anlatabileceği bir dost olabilirdim. Yalnız hissetmemesi için ne gerekiyorsa yapardım.

 

Tamam, biraz çatlak olabilirdim ama kesinlikle yüzünü güldürebileceğimi biliyordum.

 

Koridor boyunca ilerlerken yaşadığım yeri inceleyen ağabeyime salonu gösterdim.Yüzü hala asıktı ama bakışlarında şelaledeki gibi kıskanç bir öfke yoktu. O kıskanç bakışlarını en son çocukluk aşkım Mert’i döverken görmüştüm ki… benim yakışıklı askerim de az önce ağabeyim yumruklarından nasibini almıştı.

 

En kısa zamanda pansumana gidelim Meloş. Öpücüklerimizle tedavi ederiz biz onu…

 

“Kahve içer misin?” diye sordum, geldiğinden beri ona karşı çıkan en yumuşan sesimle. Alkolden nefret eder, kahveye bayılırdı. Hatta babamla bu yüzden tartışmışlığı da çoktu. Çünkü babama göre erkek adam demli çay içmeliydi.

 

Tahir gibi.

 

Ay!

 

Bana bakarken dudaklarının kenarı gülümsemek ve reddetmek arasında gidip geldi. “Sen mi yapacaksın?”

 

Ellerimi iki yana açtım. “Evde başka birini görüyor musun?”

 

“Zehirlenmeye niyetim yok,” dedi gıcık gıcık. Bana bir şeyleri hatırlamaya çalışıyordu. Eski bizi. Bilmiyordu ki... ben hiç unutmamıştım.

 

Aramızda yaşanan tüm kırgınlıklara rağmen o lafının ardında, o eski şakalaşmalarımıza dair bir iz hissettim. Gözlerim parladı, gülmeye başladım. “Merak etme. Eğer seni öldürmeye karar verirsem bunu daha acılı bir yöntemle yaparım.”

 

Konuşmamız gerekiyordu. Belki saatlerce, belki de günlerce. Kalbim ağabeyim tarafından nasıl onarılırdı, dahası onarılabilir miydi, bilmiyordum.

 

Onu affedememekten korkuyordum. Nilüfer'in ise çocuk Şehriye'yi affedememesinden...

 

Şimdi üzerine atlayıp özlem gidermek için tüm suratını rujuma bulamak varken, onu bir yabancı gibi salonda bırakmak da incitiyordu.

 

Gülümseyen yüzünü arkamda bırakıp önce banyoya gittim. Berbat haldeydim. Saçlarım çarşamba cadısına dönmüş, ayakkabılarımın topuğu kırılmış, elbisem karalar bağlamıştı. Başka bir zaman bu nedenler üç günlük yas tutmama yeterdi ama şimdi umursayamadım. Tenim buz gibiydi ve donuyordum. Bekleyemeyeceğim için suyu bile ısıtmadan yıkandım. Maşrapayla bedenime döktüğüm su, şelalenin suyundan sonra kaynar bile gelmişti. Bornoza sarılıp, saçlarımı da sardıktan sonra giyinmek üzere odama yöneldim.

 

Kapımı açtığımda yüzüme vuran rüzgarla önce bir kalakaldım. Püf! Yine camı açık unutmuştum. Perde dalgalandıkça içeri sabahın serin kokusu dolduruyordu. Saate baktım, okula çok az kalmıştı ve muhtemelen geç kalacaktım.

 

“Neyse canım!” dedim dolabımın karşısına geçerken. “Hep benim çitlenbiklerim mi geç kalacak? Biraz da öğretmenleri geç kalsın.”

 

Önce güzel, ışıl ışıl bir makyaj yaptım. Bakım kremlerimi sürüp aynada poz kestim. Bornozun içinde uzun uzun kalmayı çok sevdiğim için giyinmeyi çoğunlukla sona bırakırdım. Ama ağabeyim içeride beklerken bu kez bornoz kahve yapamayacaktım.

 

Keyifle kıyafet seçmeye geçmiştim ki başımın yatağıma dönmesiyle boğazımda düğümlendi. Ellerim, dolabımdan kayıp gitti. Çünkü… Orada, beyaz nevresimin üzerinde bir fotoğraf duruyordu.

 

Benim için Dünya bir anlığına durduğunda, ayaklarım yere saplanıp kaldı. Fotoğrafa baktım, baktıkça gözlerim kısıldı. Yanlış anlamak istedim. Benzetmek istedim, kör olmak bile istedim ama… Hiçbiri olmadı.

 

O fotoğraftaki Tahir’di.

 

Ama o bildiğim gibi değildi. Güçlü, dik, yenilmez yüzbaşı değildi. Yoğun bakım odasında, yüzünde maskeler, kollarında serumlar, gözleri kapalı… Zayıf, çaresiz, yaralı, sargılar içinde… Benim yüzümden o halde olan genç bir adamdı.

 

Kalbim, göğsümden sökülüp alınmış gibi acıdı. Nasıl attığımı bilmediğim adımlarımı yatağıma götürdüğümde ve fotoğraf elime aldığımda dizlerim yatağın kenarına çöktü.

 

“Üzgünüm…” dedim fısıltıyla. “Benim yüzümden bunu yaşadığın için çok üzgünüm, yanında olamadığım için çok üzgünüm.”

Gözlerimden yaşlar boşaldı. Oysa daha biraz öncesine kadar tüm dünyayla savaşabileceğimi hissediyordum. Herkesi yenip Tahir’le mutlu olabileceğime inanıyordum.

 

Şimdi ise ellerimin arasında ona verdiğim büyük zarar duruyordu. Tahir… O yoğun bakımdan hiç çıkamayabilirdi. Ben onu hayatım boyunca bir daha hiç göremeyebilirdim. Bu gerçek durmaksızın kafamın içinde yankılanıyordu.

 

Sonunda dayanmak isteyen duvarlarım bir bir yıkıldı. İçimden geçen tek şey vardı; o da gitmek.

 

Çünkü Güldane Hanım haklıydı. En başından beri haklıydı.

 

Islak havluyu saçlarımdan çekip alırken Dino, o masum bakışlarımla birlikte yanıma geldi. Aldım kucağıma, sarıldım, okşadım, sevdim. Gözyaşlarım tüylerine düşerken, “Canım Dinom,” dedim, çatallanmış sesimle. “Benimle gelir misin?”

 

Cevap vermek istermiş gibi ellerimi yaladığında ağlarken bir yandan da gülümsedim. “Anlaştık o halde. Şimdi valizimizi hazırlayalım. Bu… Biraz acele bir yolculuk olacak ama zaten birkaç gün sonra gidecektik. Hem…” Omuz silktiğimde gözümden bir damla daha düştü. “Ben vedalardan hiç hoşlanmam. Ağlıyorum, sonra makyajım bozuluyor.”

 

Dino’yu yatağıma bırakıp ayaklandım. Artık kaybedecek bir dakikam bile yoktu. Valizimi dolabın içinden çıkardım. Kıyafetlerimi özensizce içine doldurdum. Her parça, her eşya gitmek istemediğini söylüyordu sanki ama… doğru olan buydu.

 

Ağabeyime gitmek istediğimi söylemek, işte o en zor kısımdı. Üstelik açıklama yapacak halim de yoktu. Giyinip yanına geçtiğimde ağzımı açmaya çalıştım ama kelimeler çok ağır geliyordu. Sadece gözlerime baktı ve yenemediğim bir şeyler olduğunu anladı.

 

“Gitmek istiyorum.”

 

Yüzüme baktı, uzun uzun. Kaşları çatıldı, dudakları gergin bir ipe dönüştü. Sormak istedi ama aralanan dudakları tek hece çıkaramadan geri kapandı.

 

“Beni götürür müsün? Evimize.”

 

Ayağa kalkıp yanıma geldiğinde düşen gözleri ve omuzlarıyla birlikte karşımda durdu. Sonra bana sarıldı. Sıkıca sarıldı. Saçlarımdan öptü. “Götürmez miyim hiç?”

 

İşte o zaman hıçkırarak ağlamayı başarabildim. Yanaklarım sırılsıklam olana kadar da ağladım.

 

Neyse Meloşum… Makyajımız da hiç güzel olmamıştı zaten.

 

⛓️‍💥🪽

 

Akşam olduğunda bahçe kapısının önündeydik. Ben bir köşede, bomboş gözlerle hayatımın son dönemini geçirdiğim, bana çok şey katan ama bir o kadarını da alıp götüren Çamlıyayla’yı izlerken ağabeyim valizlerimi arabaya yerleştiriyordu.

 

Karadeniz manzarasını; dağlarını, çobanlarını, ekmeğini ve hatta tulumbadan söve söve çektiğim suyunu bile özleyecektim. Hele öğrencilerim, muhtemelen geri döndüğüm ilk günlerde o tatlı suratlarını, öğretmenum! diye diye peşimde dolaşmalarını arayıp duracaktım. Onlarla vedalaşamamıştım. Hasta olduğumu söyleyip okula bile gitmemiştim. Eh, yalan da sayılmazdı. Bedenimde her şey yolunda olsa da ruhum yatak döşek, malak gibi yatıyordu. Hem de gözyaşları içinde…

 

Bu kadar da değildi. Sıla, evden çıkmadan önce beni yakalamış, ondan habersiz gitmeye kalktığım için de bir temiz azarlamıştım. Geldiğimden beri sakinliğiyle tanıdığım o kız ağzını açıp gözünü yummuştu vallahi. Karşılığında ise gittiğimi kimseye söylememesini istemiştim. Tamam demişti ama beş dakikaya kalmadan Nurcan Abla kapımda bitmişti. Tesadüfmüş!

 

Bir posta da Nurcan Abladan azar işittikten sonra ondan da aynı şeyi istemiştim. “Yok gız! Kimse söyleyeceğum? Benden sır çıkmaz. Hiç merakta kalmayasun,” demişti.

 

Ve beş dakika sonra Şerif Ali de beni yolcu etmek için buradaydı. Hem de bir kova suyla birlikte…

 

Ben ve her sırrımı özenle koruyan canım kankitolarım, tam kadro hazır ve nazırdık.

 

Ağabeyim arabasının son kontrollerini yaparken, “Tabakhaneye pok mu yetiştiriyorsun sarı gözlü çiyan?” diye sordu şeftali. “Ne bu acele?”

 

“Çok bile kaldım,” dedim dudak büzerek. “Ben dönünce eski, sakin hayatınıza dönersiniz. İyi mi?”

 

Omuz silkti Şerif Ali. “Öyle valla. Destegül’ümle de arayı düzelttim Başımıza senden daha kötü bir şey gelemeyeceğine göre gönül rahatlığıyla evlenebiliriz.”

 

“Ama…” diye araya girdi Sıla utanarak. “Miryam Anneannem o sarı pipi çamaşır ipi gözüme görünmesin, diyor senin için?”

 

“Baa Miryam demeyin!” diye gözlerinin büyüttü Nurcan Abla. “Kim daha şeytan yarışmasına katıldım ve rakibim Güldaneylen Miryam!” Kaşlarını kaldırıp, “Sen de kusura kalma Sılacuğum… Gerçekler bunlar.”

 

“Kalmam…” dedi Sıloşum, yüzünden düşen bin parçaydı. Üzgün gözlerle yüzüme bakıp, “Gerçekten gidiyor musun?” diye sordu. “Çok alışmıştım ben sana.”

 

İçimi çektim. “Ben de ama… Yolcu yolunda gerek.”

 

Nurcan Abla kendini tutamayıp, “Başlayacağım ha yoluna!” diye cırladı. “Peşinden kovalayan mı varidur? Neden boyle gizli sakli gideysun? Hem burada öğrencilerin varidur, dostların varidur…” Biraz sokup göz süzdü. “Sevdiceğin varidur.”

 

Deme Nurcan Abla, deşme yaramı…

 

“Aman!” dedi Şerif Ali umursamazca başka yana bakarak. “Bırakın gitsin, kafa dinleriz. O geldiğinden beri başımıza gelmeyen kalmadı. Yalan mı?”

 

“Aşk olsun ama şeftali!”

 

“Valla senin olduğun yerde daha çok kaos oluyor aşkom!”

 

Haklı. Ne diyeyim ki?

 

“Melek, araç hazır güzelim,” diye haber veren ağabeyime başımı salladım. “Geliyorum.”

 

Çenemi sıkıp bıraktım ömrüm boyunca unutamayacağım üç surata bakarak. “Her şey için teşekkür ederim. Ne kadar başınıza bela olsam da… Güzel günler geçirdim. Eğer yolunuz İzmir’e düşerse mutlaka bekliyorum.”

 

Nurcan Abla ve Sıla kendini tutamayıp ağlamaya başladı.

 

Şerif ALi’nin kaşları çatıktı. “Niye? Biraz da orada mı ebemizi göstereceksin?” diye sordu ama baktım kirpiklerini kırpıştırıp başını başka tarafa çevirdi.

 

Biricik şeftalim de ağlıyordu…

 

Onlar ağlar da ben durur muyum? Üüüü, diye başlamak suretiyle sarıldım onlara, bir anda sevgi yumağı olduk.

 

“Bir ağzıma sıçmadığın kaldı ama özleyeceğim be,” dedi Şerif Ali.

 

Gülümsemeye çalıştım, gözyaşlarımı içime bastırarak. “Ben de seni özleyeceğim, Şerif Ali. Umarım Destegül ile çok mutlu olursunuz.”

 

Nurcan abla gözlerimi sildikten sonra uzanıp saçlarımı düzeltti.

 

“Hele bak baa, yaban ellere varıp da bizi unutursan, vallahi gelir ha bu saçlarını yolarum!”

 

“Unutanı Deli Memiş kovalasın…” dedim, ağlamaklı güldük. “Meloş’la Rezil Oluk Babağ, programının sonuna geldik dostlarım. Hoşçakalın, esen kalın.” Dudağımı büzdüm. “Bir de beni unutmayın.”

 

Şerif Ali daha fazla kendini tutamadı. “Ay gözüm orangutan kaçı galibağğ.” Salya sümük bana sarıldığında içimden, ‘Dıley, dıley…’ başlıklı bilmediğim dilde ağıtlar yakıyordum.

 

Son sarılmalar, son kahkahalar, son gözyaşlarıyla birlikte valizler tamamıyla yüklendi. Eve, okula ve dağlara son kez baktım. İçimde tarifsiz bir boşluk ve en az benim kadar değişik olan bu insanların kattığı bütün güzel anılar vardı.

 

Araçta ağabeyimin yanına oturduğumda Şerif Ali bir kova suyu foşur foşur arabanın üzerine boşaltınca ağabeyim bir miktar sinirlendi.

 

“Birader! Yalnız o su arkadan dökülüyor.”

 

Şerif Ali eliyle ağzını kapatmış ağlamaya devam edersek, “Nereye döktüğümün ne önemi var ağabeyciğim,” dedi. “Önemli olan işlevi…”

 

Araba hareket ettiğinde peçeteyi gözlerime bastırdım. Hüzünle ayrılıyordum ama arkamda bıraktıklarım bana tebessüm de vermişti. Yan aynalardan, yol çıktığımızda bile arkamızdan yürümeye devam ettiklerini gördüm. Nurcan Abla sessizce kazasız belasız yol almamız için dualarını mırıldanıyor, açtığı elleriyle okuyup üflüyordu; Şerif Ali ise ağabeyimin istediği gibi arkamızdan suyu dökmek için titizlikle uğraşıyordu. Sonra iyice uzaklaştık, aynalardan kayboldular.

 

Kucağımda uyuyan Dino, kalbimde yarım kalmış bir hikayeyle başımı cama yaslayıp adım adım Çamlıyayla’dan ayrılışımı izledim.

 

Ağabeyim kestirme olacağını söyleyerek bizi orman yoluna soktu. Bir süre sonra yol sürekli viraj almaya başladı, ama araç hep yukarı doğru ilerliyordu. Çamlıyayla’ya çıkarken de yolların virajları hep yukarı doğru dönerdi. O halde şimdi aşağı doğru dönmemiz gerekmiyor muydu?

 

“Ağabey,” dedim başımı camdan ayırmadan. “Galiba yanlış gidiyorsun. Aşağı doğru inmen gerekiyordu.”

 

Camını hafif aralayıp bir sigara yaktı. “Bu başka bir yol, az sonra ilçe yoluna bağlanacağız.”

 

“Peki…” Kısa bir süre için gözlerimi kapattım. Açtığımda dağın tepesindeydik. Üstelik etraf… çok tanıdıktı. “Ağabey!” dedim telaşla ona dönüp. “Ay dedim ben sana yanlış geldik, diye ya… Burası yaylaların olduğu taraf, ayılar yer burada bizi…”

 

Ağabeyim gülmeye başladığında önce ne olduğunu anlamadım ama sonra… ormanın içinde bir noktada yavaşladık. Ve önümüzdeki ağaçların arasında başka bir araba vardı.

 

Tahir’in arabası.

 

Gözümün önünde aşağı inip ön kısma yürüdü. O koca bedenini ön kaputa yasladığında ve bir sigara yaktığında gözü bendeydi.

 

“Siz tuzak mı kurdunuz bana!”

 

Ağabeyim cevap vermeden aşağı inince sinirle peşinden gittim. İkisinin arasında durup, “Ya siz kafayı mı yediniz!” diye bağırdım. “Ne işimiz var burada!”

 

Ağabeyim bilmiyormuş gibi ellerini iki yana açtı. “Tahir konum olarak burayı gönderdi canım kardeşim. Yolun devamında nereye gidersiniz, ben bilemem.”

 

Kaşlarımı şaşkınlık ve inanamamışlıkla kaldırırken, “Gidersiniz mi?” diye sordum. “Ben onunla hiçbir yere gitmiyorum! İzmir’e gidiyorum ben!”

 

Tahir kendini kaputtan ayırıp ağabeyime elini uzattı. Önce sert bir erkek tokalaşması, sonra sırt sıvazlaması, gülüşmeler…

 

“Merak etme devrem, gözüm gibi bakacağım.”

 

“Ya sen kime bakıyorsun be!” diye bağırdığımda yine kimse oralı olmadı. Sinirle ve biraz da fark edilmek için zıpladım. “Bana bakın Allahın gerizekalıları! Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz be. Yemin ederim sizi jandarmaya şikayet ederim.”

 

“E jandarma burayadur!” dedi Tahir. “Et şikayetini, dinleyrum.”

 

“Bana da edebilirsin,” dedi ağabeyim. “Yanlış hatırlamıyorsam Jandarma Özel Harekat teğmenlerinden biriyim.”

 

Tahir bir anda bana dönüp yürümeye başladığında gözlerim büyümeye, kalbim hızla çarpmaya başladı. Adımları sessiz ama niyeti belirgindi. Kalbim boğazıma çıktı.

 

“Ne yapıyorsun be sen! Niye geliyorsun öyle üstüme üstüme…”

 

“Ne yapayım be güzelim. Oyle bi kız kaçırayum dedim.” Keyifli kahkahası ormanın içinde yankılandı. “Devreme çekmişim.”

 

Başımı iki yana salladım, geriye kaçmaya devam ederken. “Hayır!”

 

Başını aşağı yukarı salladı, üzerime gelmeye devam ederken. “Evet.”

 

Hızla arkamı döndüm. Koşmanın işe yarar bir yol olduğunu düşünüyordum. Ta ki Tahir beni belimden yakalayıp, etrafımda bir tur çevirip, bir un çuvalı gibi yüz üstü omzuna atana kadar.

 

Beni arabasına doğru götürürken, son olarak kendi çığlıklarım kulaklarımda yankılanıyordu. Bir de onun sözleri…

 

“Yürek mevzilerinde sipere yer yok be öğretmen hanım. Düştüğün an esirsin. Ben de esirim artık. Hem Karadenize, hem bir çift ela göze.”

 

⛓️‍💥🪽

 

Bölüm : 08.11.2025 17:11 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...